Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 19 - Sırlar

Selam, haymatloslar!

Bölümü okurken kolaylık olması açısından Ahıskalıların en kaba haliyle aile şemalarını paylaşmakla başlayayım.

Bahri Ahıskalı'nın toplamda sekiz çocuğu var, yedisi erkek. Kardeşlerin büyükten küçüğe sıralaması şöyle (yanlarında eşlerinin isimleri de yazılı);

1- İzzet Ahıskalı — Gülendam
2- Feride Ahıskalı — Tansu
3- Savaş Ahıskalı —
4- Baybars Ahıskalı — Handan
5- Atilla Ahıskalı — Nurcihan
6- Asaf Ahıskalı — Gülşen
7- Yusuf Ahıskalı — Esin
8- Alparslan Ahıskalı — Elena

Atilla ve Baybars ikiz kardeşler. Zaten ailede genetik olarak ikiz çocuklar yaygın. Savaş'ın eş kısmı boş çünkü çok genç yaşta vefat etti, Alparslan onu görmedi bile.

Zarife hala ise Bahri'nin kız kardeşi, yani tüm kardeşlerin halası ve Nigar'ın annesi. Bahri'nin başka kardeşleri de vardı, Alparslan bir amcasından 12. bölümün giriş kısmında bahsetmişti. Önümüzdeki bölümlerde o amcanın oğlunu görebilirsiniz.

Bir de ne diyecektim... He şey, -bu bölüm görmeyeceksiniz ama önümüzdeki bölüm yer alacak- Zarife Hala karakterinin ilk birkaç repliğini Gümülcine ağzı kullanarak yazdım ama normalde bu tür şeyler yazım diline yansıtılmaz, o yüzden sonraki repliklere pek yansıtmayacağım ama karakterin batı trakya ağzıyla konuştuğunu bilin.

Son olarak, yorum yapmaya çalışın. Çünkü ben bilmiyorum sizin neyi ne kadar bildiğinizi, onu bana yorumlar aracılığıyla yansıtmanız lazım. Ha, bu yüzden analiz yorumları yapmak için ekstra efor sarfetmenize gerek yok, içinizden ne geliyorsa onu yazın, ben bir şekilde anlarım. Zaten yorumlarınızın tek amacı bana bilgi vermek de değil. Yorumlarınız size de burada bir yer veriyor ve dilerim ki bir yeriniz olsun hikayede, fırsatımız varken çift taraflı iletişimler kuralım.

Sevgilerimle, Tris.

Bölüm şarkıları:
Manolis Lidakis - Astra Mi Me Malonete
Dedublüman - Bir İhtimal Halim

"Abi rica etsem Elif'i içeri götürür müsünüz?" dedi Alparslan sakince. "Benim biraz işim var."

Ses tonu o kadar ılımlıydı ki beni kucağından indirdiğinde hala saf saf yüzüne bakıyordum. Kollarım boynundan sökülünce dengem bozulur gibi oldu, yaralı ayağımın üzerine basmamak için koluna tutundum. Böylelikle varlığımın farkına vardı sanırım, başını eğip ufak bir bakış attı bana. 'Neler oluyor?' der gibisinden kaşlarımı çattım. 'Sorun yok.' der gibi bir mimikle başını salladı. Gözlerimi hafifçe açıp dudaklarımı birbirine bastırarak yemediğimi anlatmaya çalışırken İzzet Abi araya girdi.

"Muhabbetinizi bölüyorum ama," dedi kinayeli bir sesle. "Alparslan sen benimle şöyle gelsene bir..."

"İşim bitince gelirim abi. Sen Elif'i yukarı götür."

"He gitmene izin vereceğimi sandın yani—"

"Abi." dedi net bir şekilde. "Sınırını aşıyorsun. Ben yengemle ilgili bir meselede seni durdurmaya çalışmazdım."

Aralarında kısa bir sessizlik oluşurken İzzet Abi'nin ona bağırmasını bekledim. Veya korumalara bağırmasını. Kapıda bin tane adam vardı, vereceği tek bir emirle Alparslan'ı durdururlardı. Fakat normal şartlarda kardeşinin ağzına edecek adam bu kez ona hak vermiş gibi görünüyordu. Yüzünde canının sıkıldığını gösteren bir ifadeyle geri çekilirken "O zaman birlikte gidiyoruz." dediğini duydum. "Zaten tek gitsen de bulamazsın. Niyetlerinin önce buraya gelmek olduğunu sanmıyorum —Gülendam, sen Elif'i yukarı götür."

Gülendam Abla'ya baktığımda onun da kafasının karıştığını fark ettim. Niyetlerinin önce buraya gelmek olduğunu sanmıyorum derken neyi kastediyordu ki? Başımı kaldırıp yeniden yanımda duran adama baktım. Göz göze geldiğimizde bakışlarımı nasıl yorumladıysa yüzündeki ifade birden yumuşamıştı. "Elif sen yengemle git, olur mu?" dedi uysal bir tavırla. "Ben dertleri neyse öğrenip geleceğim."

Ne öğrenecekti? Giderse ya benimle ilgili akla hayale sığmaz iftiralar duyacaktı, ya da gerçeği öğrenecekti. Hangisi daha kötüydü? İftiralara inanırsa Alparslan'ın benim sandığım gibi biri olmadığını fark edecektim, sevdiğim adamın bir hayalden ibaret olduğunu... Bu, onu kaybetmem demekti. Gerçeği öğrenirse de bana acırdı. Bu da elimde kalan son şeyi, gururumu kaybetmem demekti.

Üstelik çok zor bir şey değildi gerçeği çözmesi. Ortadaki çelişkiyi görürse niyetimin hiçbir zaman hayali sözlümle evlenmek olmadığını anlayabilirdi. Önce Mehtap'a evlenme teklifi edip sonra benimle evlenmeye kalkıştığı için demediğimi bırakmamıştım ona, denizde öpüştüğümüz zaman da ablalarımdan biriyle evlenemeyeceğini çünkü böyle çarpık bir ilişkiye asla göz yummayacağımı söylemiştim. Bu konulardaki hassasiyetimi biliyordu. Bana iftira atan tacizci şerefsiz geberdikten sonra adamın askerdeki erkek kardeşiyle sözlendiğimi, üstelik sözlendiğim oğlanın ailesinin büyük oğullarının ölümünden beni sorumlu tuttuğunu öğrenirse çiftlikteyken niyetimin hiçbir zaman evlenmek olmadığını da anlardı. Bizi birlikte yakaladıkları gün kimsenin beni zorla bayıltmadığını, o iğneyi kendi kendime sapladığımı, planımın en baştan beri kendimi öldürmek olduğunu çözmesi ne kadar zor olabilirdi ki?

"Elif?"

"Gitmesen..." dedim kendime engel olamayıp. "Gitmesen olmaz mı? Kimseyle görüşmene gerek yok ki, onlarca korumayı aşıp da buraya gelemezler zaten."

İfadesi ciddileşti birden. Belimden tutup beni kendiyle birlikte abisinden, yengesinden, az ötede dikkatli bakışlarla bizi izleyen halasından ve korumalardan birkaç metre uzağa götürdü. Ağırlığıma epey destek olduğu için yürürken bacağımın sızısını hissetmemiştim bile. Fakat o titreyen ellerimi fark etmiş olacak ki, yeniden göz göze geldiğimizde bakışlarındaki ifade büsbütün katılaşmıştı.

"Nedir seni korkutan şey?"

"Anlamadım?"

"Korkuyorsun." dedi dikkatle yüzümü incelerken. "Söyle bana, o itin gelişi neden bu kadar korkuttu seni?"

"Onun gelişi değil, senin bu halin korkutuyor beni!" diye kıvırarak üste çıktım. "Ayrıca gidip de ne konuşacaksın ki? Kesin Zeliha Teyze de orada olacaktır..."

Son cümleyi söylediğime pişman olmuştum ama onun üzerinde beklenmedik bir etki yarattı. Rahatlama... Bakışlarındaki ifade yeniden yumuşarken iç çektiğini duydum. Teklifsiz bir hareketle yüzümü avuçlarının arasına alıp başını hafifçe bana doğru eğdi. Göz göze geldiğimizde ellerimdeki titremenin artışını gizlemek için tişörtümün eteklerini kavradım. Yalnız olsaydık şüphesiz geri çekilirdim, aramızdaki sınırları korumak konusunda fikirlerim değişmemişti ama ailesinin önünde olduğumuz için gerçekten nişanlıymışız gibi davranmaya çalıştığını biliyordum.

Fakat hala bakışlarındaki yumuşak tebessümün bir kenarına kıvrılasım geliyordu. Yüzüne çarpıp esmer tenine şefkatli gölgeler düşüren güneş ışıklarıyla, huzmelerin yitip gittiği kapkara gözleriyle, parmak uçlarımı kamaştıran ve her zamanki kısalığından ödün vermiş saçlarıyla, başını dizime yatırıp saatlerce izlemek istediğim yakışıklı çehresiyle ben bu adamdan nasıl uzak duracaktım ki? Onun da beni böyle tarifsiz bir şekilde, yarını bile unutacak kadar şiddetle sevmesini istemekten nasıl vazgeçecektim?

Bir eliyle saçımı kulağımın arkasına sıkıştırırken "Endişelenmeni gerektirecek hiçbir şey olmayacak, inan bana." diye mırıldandı usulca. "Eğer şimdi gitmeme izin verirsen birkaç saat sonra her şeyi çözmüş olarak geri geleceğim ve döndüğümde seninle oturup Harry Potter kitaplarından konuşacağız. O zamana dek evde kalıp beni beklemeni istiyorum, Elena. Bunu benim için yapar mısın?"

Başka şansım yoktu ki... Onlarca koruma ve onun ailesinin gözetimi altında olmasaydım, çekip gitmeme müsaade etselerdi bile evde kalıp onu bekleyeceğimi biliyordum. Çünkü bunları sıradan bir şey ister gibi değil; zaman zaman ortaya çıkan ve insana hipnotize edici bir güven aşılayan o garip ruh haliyle söylemişti bana. Muhtemelen onun bile bundan haberi yoktu fakat bu tavra bürünerek söylediği her şey, insanın üstünde Imperius lanetine benzer bir etki yaratıyordu. Aradaki tek fark, Imperius lanetinin özgür iradeyi ortadan kaldırmasıydı. Alparslan'ın laneti ise ikna ediyordu.

Dalgın bir tavırla başımı sallarken "Olur." dedim. "Olur, gitmem."

Zaten nereye gidebilirdim ki?

ALPARSLAN

Asfalt yol arabanın tekerlekleri altında akıp giderken abimin ikna girişimlerini dinliyordum. Henüz arabama bineli beş dakika falan olmuştu, yola çıkarken onu beklemeden arabaya atlayıp gaza bastığım için yolculuğun ilk yarım saati sahte bir kovalamacayla geçmişti. Sahteydi, çünkü o yarım saatlik zaman dilimini yoğun bir telefon trafiğiyle, birbirimizin arkasından iş çevirerek harcamıştık aslında. Aramızdaki tek fark benim ikimizin de bir işler çevirdiğini bilmem, onunsa iş çeviren tek kişinin kendisi olduğunu sanmasıydı. O nedenle son beş dakikadır bildiğim şeyleri eğip bükerek anlatıp beni manipüle etmeye çalışıyordu.

"Sana bunları yapma etme demek için söylemiyorum." dedi en sonunda. "Sadece ne yaptığını bil diye anlatıyorum. Biliyorsun değil mi?"

"Neyi?" dedim bakışlarımı yoldan ayırmadan. "Ne yaptığımı mı? Yoksa senin bana neden bunları anlattığını mı?"

Cevap vermedi, belli ki o da neyi sorduğundan emin olamamıştı. Öte yandan ben her iki sorusuna da aynı cevabı verebilirdim; biliyordum. Hem yarım saat boyunca yaptığım telefon görüşmeleriyle, hem de abimin anlattıklarıyla birlikte eski sözlü mevzusu zihnimde fazlasıyla netleşmişti. Sivas'ta yaşayan kendi halinde bir aile olmadıklarını, silah ticaretiyle uğraştıklarını, Dündar Bayraktar'ın o bölgedeki gölgesi gibi olduklarını Barbaros Bey'in adamıyla yaptığım telefon görüşmesiyle öğrenmiştim. Söz meselesinin bizzat Bayraktar'ın başının altından çıktığını, ihtiyar kurt Baykar ve Yurter ailelerinin birleşmesini buyruk verdiği için Şevket'in kızlarından birini o ailenin oğluyla evlendirmeye karar verdiğini ise abim itiraf etmişti.

Abas cephesi bunu bilmiyordu, Dündar Bey'in olaydaki dahlini bilmedikleri için de çatışmaya gitmemi desteklemişlerdi. Arka planda dönen mevzulardan bütünüyle habersiz, aşktan gözü kör olmuş ve nişanlısının eski sözlüsü tarafından tehdit edilmiş bir erkeğin yapacağı şey tam da bu olurdu diye düşünüyorlardı.

Abim ise olaydaki Bayraktar faktörünü biliyordu fakat benim miras meselesini bildiğimi bilmiyordu. Gerçi abim beni ayakta uyutmaya çalışmakla ve aptal yerine koyma çabalarıyla o kadar meşguldü ki, salağa yattığımı bile göremiyordu. Bu yüzden meselenin çatışmayla değil de, diplomasiyle çözülmesi gerektiği kanaatindeydi ve eve dönmemi istiyordu.

Bense her iki cephenin sahip olduğu yarım bilgileri birleştirerek iki hamlenin de stratejik açıdan hatalı olacağını fark etmiştim. Fakat iki taraf da bunu bilmiyordu.

"Yani bu sözlülük işi aslında Bayraktar'ın buyruğu doğrultusunda iki aile arasında yapılan bir ticaret anlaşmasıymış." diye devam etti çırpınmaya. "Sen Elif'i alınca bilmeden onların anlaşmasını bozmuş oldun ama şimdi çatışmaya gidersen Elif'i o anlaşmayı bozmak için bilerek kaçırdın sanacaklar. Eğer gidip o oğlanı gebertirsen Bayraktar'a başkaldırmış olacaksın."

Bayraktar'ı sikeyim.

"İzin ver, ben gidip Bayraktar'a senin anlaşmadan falan haberinin olmadığını, kıza sevdalandığın için sözü bozduğunu anlatayım. Zaten demin Şevket itiyle de konuştum, gerekirse buraya gelip senin için şahitlik yapacak."

Şevket'i de sikeyim.

"Eğer o itler buraya gerçekten Elif için gelmiş olsalar yeminle sana engel olmazdım ama dertleri kız mız değil Alparslan. Yurterlerin tek derdi anlaşmayı bozmuş olman."

Yurterleri zaten sikeceğim.

"Ulan bir şey desene it herif! İki saattir boşuna mı konuşuyorum ben?"

"Ne dememi bekliyorsun ki?"

"Anladım abi, haklısın demeni bekliyorum."

"Ama anlamadım." dedim salağa yatmaya devam ederek. "Anlaşma anlaşma diyip duruyorsun da, Dündar Bey neden bu iki ailenin birleşmesini istesin ki? Şevket dediğin adamın tek yaptığı şey silah kaçakçılarının mallarını para karşılığı sınır ötesine taşımak değil mi? Koskoca Bayraktar'ın basit bir lojistikçiden ne çıkarı var da adamın ailesini kendi elçilerinden birinin ailesiyle birleştirmek istiyor?"

"Canım şimdi tam olarak öyle değil..."

Yüzündeki kıvranan ifadeyi görünce dişlerimi sıkarak yola döndüm. Kıvranıp duruyordu çünkü çok mantıklı bir soru sormuştum ona. Gerçeği bilmiyor olsaydım da soracağım şey bu olurdu. Zira Dündar Bey'in basit bir lojistikçinin olmayan gücünü kendi ağına katmak için adamı şehir liderlerinden biriyle dünür yapmak istemesi için bir sebep yoktu.

Ancak Balkanlar'daki ticaret ağının varlığını ve Şevket'in o ağın bekçiliğini bilince Bayraktar'ın bu anlaşmayı neden teşvik ettiğini açıkça anlaşılıyordu. Çünkü anlaşmanın amacı babamın mirası olan Balkan tahtını, ben gerçeği öğrenip de Şevket'in elinden onu almadan önce Sivas bölgesi üzerinden Bayraktar'a bağlamaktı. Fakat Elif'i çiftlikten alıp buraya getirerek anlaşmayı bozmuştum ve muhtemelen Dündar Bey benim bunu kıza aşık olduğum için mi, yoksa gerçeği öğrenip duruma el koymak için mi yaptığımı merak ediyordu.

"Nasıl yani abi?" dedim iyice üstüne giderek. "Şevket basit bir lojistikçiyse—"

"Değil işte Alparslan!" diye söylenerek üste çıkmaya çalıştı. "Türkiye dışında güçlü bağlantıları var Şevket'in, Bayraktar bu yüzden onu kendi ağına katmak istiyor."

"Ne bağlantısı? Bayraktar'ın sahip olmadığı ama Şevket'in sahip olduğu ne gibi bir bağlantı olabilir ki?"

"Ben nereden bileyim yahu?! Bildiğim tek şey Şevket'in ailesiyle Yurter ailesini Bayraktar'ın bir araya getirmek istediğiydi, ona da zaten sen engel oldun!"

"Demek ki Bayraktar'ın derdi Şevket'in sahip olduğu bağlantıları kendi ağına dahil etmek falan değil." dedim işi iyice yokuşa sürerek. "Öyle olsaydı anlaşmayı bozmuş olmamı ona başkaldırı diye yorumlamazdı, haksız mıyım?"

Söylediklerimin doğru olmadığını elbette biliyordum ama gerçeği öğrenmeseydim abimin bana verdiği eksik bilgilerle yapacağım çıkarımlar bunlar olacaktı. Benden sakladığı şeyler yüzünden ne kadar yanılgıya düşebileceğimi görsün istiyordum. Belki o zaman itiraf etmesi gerektiğini anlardı. Ve eğer benim gerçeği bildiğimi öğrenmeden önce, kendi isteğiyle, gerçekleri anlatırsa abimi affedebilirdim.

"Alparslan bak—"

"Eğer derdi Şevket'in bağlantılarıysa Bayraktar açısından anlaşma bozulmuş olmuyor çünkü." diyerek hevesle anlatmaya devam ettim. "Yurterler ya da biz, ne fark eder ki? O aile Sivas şehrini kontrol ediyor olabilir ama sen de ülkedeki yedi bölgeden en güçlü olanının başındasın. Yanılıyor muyum?"

"Canım yanılmıyorsun tabi ama..."

"Aması ne abi? Eğer Bayraktar Şevket'in bağlantılarını istiyorsa o zaman ben Elif'le evlendiğim zaman o bağlantılar dolaylı yoldan yine onun ağına katılmış olacak. Çünkü sen zaten onun adamısın, ben de senin kardeşinim ve doğal olarak Bayraktar ağının bir parçası oluyorum, haksız mıyım?"

Haksızdım. Çünkü onların alemindeki cahil magandaların bir kısmının bile bildiğine emin olduğum ama abimin benden sakladığı şey, benim hala babamın varisi oluşumdu. Babam ise Bayraktar'a hiçbir zaman biat etmemişti. O nedenle Elif'le yaptığım evlilik Şevket'in bekçiliğini yaptığı Balkan bölgesinin Bayraktar ağına geçmesini sağlamayacaktı. Aksine, bu ihtimali ortadan kaldıracaktı.

Dündar Bayraktar'ı şahsen tanımadığım için bu duruma nasıl tepki vereceğini bilemiyordum. Fakat yapılacak olası hamleler belliydi. Ya abim ona biat etmemi sağlaması gerekiyordu, böylelikle düğünden sonra Balkan bölgesi benim üzerimden onun ağına geçmiş olacaktı; ya da düğünden önce beni ortadan kaldırması gerekiyordu. Sonrasında da Balkanlara zorla el koymaya çalışacaktı.

"Bu işler öyle kafana göre yürümüyor işte." diye geveledi abim. "Neyse ne, sen oraları boşver de esas meseleye odaklan. Yurterler Elif için gelmiyor buraya, anladın değil mi? Kıskançlık yüzünden çatışmaya girmeni gerektirecek bir mesele yok ortada. Sana haber yollamaları falan da şovdan başka bir şey değil."

"Haberi sana yollamamışlar mıydı?"

"Yahu ne fark eder Alparslan?!" diyerek çıkıştı birden. "Yolladıkları adamlar senin embesil dörtlünün arıza olanına ulaşmış, onu diyorum. Hani şu eski hava karacı olan... Haberi aldığında bizim çocuklar da yanındaymış, bana söylediler. Ben de gelip sana söyledim işte!"

Ulan... Ben de abim neden Yurterlerin gelişini de benden saklamadı diyordum. Meğerse saklayamayacağını bildiğindenmiş... Çünkü o söylemese bile Kenan bana söylerdi ve abim benim dörtlüyü arkamdan iş çevirmeye ikna edemeyeceğini biliyordu. Bu farkındalıkla birlikte abime duyduğum öfke büsbütün büyüdü. Beni aptal yerine koyduğunu her fark edişimde ondan biraz daha uzaklaşıyordum.

"İyi yapmışsın abi, Kenan bizim yalıda olduğumuzu bilmiyordu. Senin çocuklar onun yanında olmasaymış Kenan iz sürüp yalıya ulaşana kadar durumdan haberimiz olmayacaktı."

Olurdu aslında. Yalıda da beni bulamazsa acil durumlarda ve sadece kendi aramızda haberleşmek için kullandığımız özel PNR-500 telsiziyle haber yollardı. O telsizi arabadaki gizli bir bölmede tutuyordum genelde. Ufuk gibi kendi arabama AN/PRC radyosu —normalde JERRV denen tank kırması askeri araçlarda bulunurdu— entegre edecek kadar manyak, Serhat gibi göt cebimde askeri telsizle toplu taşımaya binecek kadar gamsız ve Aykut gibi boş zamanlarımda telsizden uzaya şifreli mesajlar yollayarak evrende bizden başkaları da var mı diye kontrol edecek kadar işsiz değildim çünkü. Bıkkınlıkla iç çektim. Bu dört gerizekalıyı yanıma aldığım günü sikeyim ya...

"Onlar olmasaydı senin o dingil Kenan tek başına savaş çıkaracaktı zaten!" diye söylendi abim. Bir yandan da telefonunu çıkarmış bir şeylere bakıyordu. "Allah'ın manyağı siz kim oluyorsunuz da Alparslan Abi'ye baskına geliyorsunuz diye haberi getirenlere dalmaya kalkışmış. Neyse ki benim adamlar oradaymış da sokak ortasında çatışma falan çıkmamış. Hayır gerçekten merak ediyorum, sen bu dörtlüyü özellikle mi seçtin lan? İçlerinde bir tek Behram'ın oğlu sessiz sakin, o da Behram duymasın ama koyun gibi yauv. Çatışma ortasında kalsanız seni korumayı geçtim, kendini bile koruyamaz. Senin yerinde olsam o Kenan denen arızanın bir güzel ağzına sıçar, saf olana da ufak ufak yol verirdim."

"Kenan sivillerin olduğu sokak ortasında çatışma çıkaracak son insandır, emin ol." dedim terslenerek. "Adam terör bölgesinde görev yapmış senelerce, olay çıkarmaya değil olayları bastırmaya alışkın. Muhtemelen çatışma çıkacağını öngördüğü için dikkat dağıtıp senin adamların ruhu bile duymadan durumu kontrol altına almıştır. Saf dediğin Ufuk da hatırlarsan NATO'da görevli kurmay subayken ordudan ayrılıp buraya geldi. O çocuk sıfırdan birlik kurar."

"Aman, adamlarına laf da söyletmez!" diye homurdandı abim. "Ama benim demek istediğim şey başkaydı oğlum. Bak eve gidelim, orada uzun uzun konuşuruz. Olur mu?"

"Ne evi abi?"

"Lan ne demek ne evi?! İki saattir boşuna mı laf anlatıyorum ben sana?!"

"Hayır ama dediklerin mantıklı gelmedi." dedim inadına gaza basarak. "Dündar Bey'in Şevket'ten ne gibi bir çıkarı olacağını hala anlamadım. Zaten sen de Şevket'in yurtdışı bağlantıları hakkında bilgi sahibi değilsin. En iyisi gidip mevzunun ne olduğunu kaynağından öğrenmek..."

"Alparslan adamlar seni çatışmaya çağırıyor!"

Sessiz kaldım. Birkaç kilometre sonra itiraf etme şansını tamamen kaybetmiş olacaktı fakat içimde hala cılız bir umut vardı. Bilmediğimi sandığı gerçekleri öğrenmek için tuzak olduğu besbelli olan bir çatışmaya gideceğimi düşünürse pes edip gerçekleri anlatacağına inanıyordum. Bunu ne kadar erken yaparsa o kadar iyiydi, yakında birbirimize güvenip birlik olmaktan başka çaremiz kalmayacaktı.

Zira çiftlikteki kumpasın sebebini yavaş yavaş anlamaya başlamıştım. Bunu yapan her kimse, niyeti Elif'le evlenip mutlu bir yuva kurmamız falan değildi. Bu evlilikle hem Bayraktar'ın Balkanlardaki silah ticaretini sessiz sedasız kendi topraklarına katmasına engel olmuş, hem de Balkan ülkelerindeki kurulu dengeyi bozmuşlardı. Söz konusu ticaret ağı Türkiye sınırları dışında olduğu için devletin doğrudan müdahalesi mümkün değildi, bu da derinlerin oyuna girmesi demekti. Ve elbette Balkanlardaki ticareti domine eden, henüz kim olduklarını bile bilmediğim oyun kurucular... Düşününce hakikaten çok saçma geliyordu fakat gerçek buydu; Mersin'in izbe bir köyündeki çiftlikte Elif'le birlikte basılmamız; Barbaros Abas, Dündar Bayraktar ve henüz kim olduklarını bile bilmediğim Balkanlardaki oyun kurucular arasında yaşanacak bir iktidar savaşının fitilini ateşlemişti. Abimle birlik olmayı başaramazsak hem ailemi korumamın, hem hayatta kalmamın, hem de bunları kimseye biat etmeden yapmamın hiçbir yolu yoktu. Fakat değil birlik olmak, bu konuda abime aklımdan geçenleri söyleyecek kadar bile güvenemiyordum.

"Hayır gittiğimiz yerde tuzak olmayacağı ne malum?" diye devam etti benden cevap alamayınca. "Şehrin çıkışındaki izbe bir dinlenme tesisi! Buluşma yerine bak... İstanbul'da sana tuzak kurmanın çok daha zor olacağının onlar da farkında Alparslan, şehrin bize ait olduğunu bildikleri için seni dışarı çekmeye çalışıyorlar."

"Biliyorum." dedim sakince. "Sizin alemdeki primatların düşünce şablonu çok karmaşık değil abi. Birini tuzağa çekmek için ya ailesinden birini rehin alıyorlar, ya da karşı tarafı öfkeden kudurtacak tehdit mesajları yolluyorlar. Bunların götü ilkine yemediği için ikinci yöntemi denediler işte. Yani basbayağı tuzak kurmuşlar."

"ULAN SEN DELİ MİSİN?!" diye bağırdı abim iki eliyle torpidonun üstüne vurarak. "Allahım sabır ver, bir de tane tane açıklıyor tuzağa çekildiğini! Amacın ne Alparslan? Bir hiç uğruna geberip gitmeye mi niyetlisin?!"

"Abi." dedim ansızın bir bıkkınlığa kapılarak. "Cidden yeter ya, korkuyorsan sağda indireyim seni."

"Siktir lan oradan dünkü bok!" diye bağırdı öfkeyle. "İki elim kanda olsa tek yollamam seni, korkmak neymiş?!"

İçim cız etti birden. Korkaklıkla itham edildiğine değil de korkarsa beni bırakabileceğini söylememe öfkelenen bir adamı nasıl karşıma alacaktım? Ah abi...

"Amacın ne gerçekten Alparslan?" diye sordu öfkeden titreyen sesiyle. "Bak ben seni anlayamıyorum oğlum... Tuzağa çekiyorlar diyorum, biliyorum diyorsun. Ulan madem anladın, o zaman ne demeye gidiyorsun çatışmaya?!"

Çünkü Yurterlerle çatışmaya gitmiyordum, bu Barbaros Abas'ın istediği şeydi. Fakat abimin istediğini yapıp eve dönmeye de niyetim yoktu. Her iki önerinin de bana düğüne kadar zaman kazandırmaktan başka bir işe yaramayacağını biliyordum. Çok daha riskli ama aynı zamanda da en mantıklı hamle; doğrudan sorunun kaynağına gitmekti. Birkaç kilometre ötedeki kavşaktan sola döndüğüm zaman nereye gittiğimizi zaten anlayacağı için artık niyetimi abimle de paylaşabilirdim.

Tam o esnada telefon çalmasaydı "Çünkü Yurterlerle çatışmaya gitmiyorum." diyecektim ona. "Ben Dündar Bayraktar'ın kapısına dayanmaya gidiyorum."

Fakat çalan telefon beni durdurdu. Elif'in aradığını görünce abime cevap vermeyi erteleyip düğmeye bastım. Bir an sonra aracın içinde yengemin endişe yüklü sesi aracın içinde belirdi.

"Alparslan hemen dönmen lazım." dediğini duydum titreyen bir ses tonuyla. "Elif... Elif hiç iyi değil."

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro