Bölüm 18/2 - Çakallar ve Aslanlar
Bu part Alparslan'ın ağzından yazıldı, az evvel otobüs durağında otururken de tamamlandı. İmla hataları olabilir, yurda dönünce halledeceğim onları. Aslında bölümü sınavlarım bitince yollayacaktım ama dayanamıyorum, biliyorsunuz. ❤️
Yorumlarınızı hevesle bekliyor olacağım, şimdiden keyifli okumalar dilerim! (:
Bölüm şarkısı: Orfeas Peridis - Fevgo
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"Bu yaşıma geldim içimde bir çocuk hala
Sevgiler bekliyor sürekli senden.
İnsanın bir yanı nedense hep eksik
Ve o eksiği tamamlayayım derken,
Var olan aşınıyor zamanla.
Anamın bıraktığı yerden sarıl bana.
Anıların kar topluyor inceden,
Bir yorgan gibi geçmişimin üstüne.
Ama yine de unutuş değil bu,
Sızlatıyor sensizliği tersine.
Senin kim olduğunu bile bilmezken.
Sevgiden caydığım yerde darıl bana."
-Metin Altıok
ALPARSLAN
Çocukken hatırlamadığım bir sebepten ötürü babama kızıp bisikletle yollara düşmüştüm. Bunaltıcı bir temmuz günüydü, güneş tam tepedeydi ve canım çok sıkılıyordu. Aslında mahallede benimle yaşıt bir sürü çocuk vardı fakat onların bu saatte sokağa çıkmayacağını biliyordum. Anneleri bırakmıyordu ikindiden önce, güneşin altında oynarlarsa hasta olurlarmış. Sokağa çıktıkları zaman da mahalle sınırları içinde kalıp hava kararmadan eve dönmek zorundaydılar. Bazen annesi olan çocuklara üzülüyordum, hepsi hayatını bir gardiyanın sıkı denetimi altında yaşamak zorunda kalıyordu.
Bisikletle güneşin altında epey dolaştıktan sonra kendimi dik bir yamacın tepesinde bulmuştum. Altımdaki toprak engebe ve kıvrımlarla aşağı uzanıyor, yamacın bittiği noktadaysa tek tük araçların geçtiği bir otoyol uzanıyordu. Öğle sıcağının altında dolaşmaktan sıkılmış bir çocuğun aklına bisikletini o yamaçtan aşağı sürmek dışında ne gelebilirdi ki?
Ben de öyle yapmıştım. Şüphesiz, hayatımın en heyecan dolu saniyeleriydi. Dik yokuştan aşağı uçuyordum sanki, bisikleti durdurmak imkansızdı, güvenli bir rota çizmek, bir engebeyle karşılaşınca durup düşünmek, yolun sonunun nereye varacağını görmek olanaksızdı. Tüm kontrolü yer çekiminin ellerine bırakmış, az sonra otoyolda kafa kafaya çarpışacağım araca doğru tam gaz ilerliyordum.
İşte son on gündür yaşadıklarım tam da böyle bir şeydi. İstanbul'a döndüğümüzden beri zaman ellerimin arasından akıp gidiyordu sanki. Durup bir şeyler düşünemiyordum, kendime güvenli bir rota çizemiyordum, tüm kontrolü Elif'le aramdaki çekime devredip korkunç bir hızla sürüklenmeye başlamıştım. Yolun sonunda başıma gelecekleri tahmin etsem de süreci durdurmak olanaksızdı.
"Alparslan?"
Elif'in bana seslendiğini duyunca göğsümün içinde tavla zarı atılmış gibi bir tıkırtı hissettim. Evet pek edebi bir tanımlama değildi, biraz daha düşünürsem durumu bir kuşun kanat çırpışıyla oluşan kıpırtı gibisinden bir şeylere benzetebilirdim ama ne fark eder ki? Bir garip oluyordum işte. Cıvıltılı bir şeyler vardı bu hatunun sesinde, on gün boyunca sessizliğine şahitlik ettikten sonra şimdi onu dinliyor olmak daha da garip hissettirmişti. Zaman dursun, Elena konuşsun istiyordum. Yeter ki bir şeyler anlatsın bana, sonsuzluğun bir köşesine ilişip hiç sıkılmadan dinlerdim.
Arkamı dönüp ona baktığımda 'Ve izlerdim.' diye ekledim içimden. Ulan...
"Ben hazırım, çıkabiliriz." dedi yüzüme bile bakmadan. Az evvel duştan çıktığı için saçları hala nemliydi, yengemin yolladığı kıyafetlerden giymişti üzerine. Basit, v yakalı bir tişört. Eğilirse dekolte vereceği cinsten... Ve bir de siyah bir tayt.
"Çantanı da al istersen." dedim sesime memnuniyetsiz bir hava katarak. "Telsizin ormanda kayboldu ama belki yedek mühimmatın vardır."
Bana ters bir bakış atıp Romence bir şeyler mırıldandı fakat lafımı ikiletmedi. Arkasını dönüp yatağın kenarında duran çantasına uzanırken gözlemlenebilir evrenin en sessiz saniyesini yaşadık sanırım. Zira erkeklere özel milisaniyelik dikiz yeteneğimi devreye sokmuştum. Bu olay bana Aras'ın geçen sene bahsettiği bir radar sistemini hatırlatıyordu. Radarlarda görüntü işleme süresini kısaltmak ve karşı tarafın radarına yakalanmadan menzilden çıkabilmek için yeni bir yol geliştirdiklerini söylemişti bize.
Görüntü işleme süresini kısaltmak için bulduğu yöntem şuydu; görüntü işlemeyi kaldırmak.
Radar öteki radarın menziline girdiğinde gözetlemek istediği yerin yarısını çekip bu veriyi işlemeden menzilden çıkıyor, çektiği veriyi kendini güvenceye aldıktan sonra işliyordu. Üstelik verinin yarısını çekip kalan yarısını yapay zeka sistemleriyle boşluk doldurma şeklinde tamamladığı için oradan da verim almış oluyordu. Ona bu sistemi nereden akıl ettiğini sorduğumda "Üç yıllık deneyimlerimden." demişti.
Çünkü bir erkeğin dikiz sistemi de böyle çalışıyordu. Hedefe anlık bir bakış atıyor ve gördüklerimizi algılamaksızın hafızaya kaydedip hemen bakışlarımızı kaçırıyorduk. Dolayısıyla algılama işlemini yakalanma tehlikesini atlattıktan sonra gerçekleştiriyorduk. Tıpkı Güneş'e baktığımızda gördüğümüz görüntünün sekiz dakika öncesine ait oluşu gibi, bir kadının götüne baktığımız anla götünü gördüğümüz an da birbirinden farklıydı. Evet, kesinlikle öyle. Tanrı cehennemi erkekler için yaratmıştı.
"Ayy!!"
Elif'in acı dolu nidası kulaklarıma çarpınca bir anda kendime geldim. Sırt çantasına uzanmaya çalışırken farkında olmadan parmak uçlarında yükselmiş olmalıydı, zira koltuğun kenarına tutunarak yaralı bileğini havada tutmaya çalışıyordu şimdi. Yok, bu hatun bu gidişle o bacağı kırmadan rahat edemeyecekti. Ya sabır...
"Kızım sen adrenalin bağımlısı mısın?!" diye söylenerek fırladım yerimden. "Oradan oraya atlamak yerine insan gibi koltuğun etrafından dolaşsan olmuyor mu?!"
"Bu bacakla nasıl yürüyeyim ben?!" diyerek çemkirdi utanmadan. "Hayvan gibi git çantanı al diye emir vereceğine iki adım yürüyüp sen alsan olmaz mıydı?!"
Olurdu da, o zaman götüne bakamazdım.
Elbette böyle söylemedim. Onun yerine "Şimdi doğruca hastaneye gidiyoruz." diye söylenerek eğilip kucağıma aldım onu. "O bacağını dize kadar alçıya aldırmazsam bana da Alparslan demesinler!"
"Olur gidelim, ben de darp raporu alırım." diye gülümsedi kindar bir tavırla. "Artık polise anlatırsın bacağımı nasıl bu hale getirdiğini..."
"Ben mi getirdim senin bacağını bu hale?"
"Tekme attın! Hayvan gibi tekmeledin kaval kemiğimi!"
"Çünkü kasıklarıma tekme atmaya çalıştın!" dedim kapıya doğru yürürken. "O hareketi savuşturmak için yapılabilecek en hafif hamle buydu, üstelik o an düşünerek yaptığım bir şey de değildi—"
"Bir dakika, dur... Ne demek düşünerek yapmadım?"
Ufak bir kahkaha attım. "Öğrenilmiş refleks denen bir şey var Doktor Hanım, yoksa sizin okulda hiç bahsetmediler mi?"
"Senin niye böyle reflekslerin var?" diye sordu bu kez. "Dövüş kursuna falan mı gittin? Yoksa askerde mi— Gerçi gitmedim demiştin ama..."
Evet gitmemiştim çünkü muaftım. Hava Harp Okulu'ndan üçüncü sınıfın başındayken ayrılmıştım, Kuleli Askeri Lisesi'nde de dört yıl geçirdiğim için altı sene boyunca askerlik yapmış sayılıyordum zaten. O sürenin dörtte biri zorunlu askerlik süresini aştığı için vatani hizmetten muaf tutulmuştum.
Fakat Elif'e tüm bu detayları anlatamamıştım, zira sorduğu şey çok basitti. Gece buluşmalarımız sırasında askerliği bedelli mi yoksa normal mi yaptığımı sormuştu. Ben de basitçe yapmadım demiştim. Çürüğe çıktığımı ve askere bu yüzden askere alınmadığımı falan sanmış olacak ki, daha fazla irdelememişti.
Açıkçası bu durum benim işime gelmişti zira o yıllardan bahsetmeyi de, o yılları düşünmeyi de pek sevmiyordum. Geçmişim hayal kırıklıklarıyla doluydu fakat hava kuvvetleri pilotu olmak gerçekleştirmeye en yaklaştığım hayalimdi. Tam da ulaşmak üzereyken ellerimden alınmış olmasını uzun yıllar hazmedememiştim.
"Eskiden abimle Jackie Chan filmleri izlerdik hep, oradan biliyorum." diyerek dalgaya vurdum işi. "İstersen sana da birkaç teknik öğreteyim."
Huysuz bir tavırla gülümsedi. "Teşekkürler, kalsın."
Güldüm. Elimde değildi, bu kızın attığı trip bile hoşuma gidiyordu. Üstelik trip atmayıp sıcak davransa o halinin de hoşuma gideceğine emindim. Garip bir varlıktı Elena, hayatıma girişiyle birlikte tüm ezberlerimi bozmuştu. Onu tanımadan önce bir kadının aşık olunacak özelliklerinin ne olduğunu sorsalar uzun bir liste yapardım mesela, ilgi alanlarından tut da fiziksel özelliklerine kadar şöyle bir kadın karşıma çıksa kesin aşık olurum diye yargıya varabilirdim.
Gerçekteyse öyle olmamıştı. Elena'nın kadınlarda beğendiğim birçok özelliğe sahip olduğunu inkar edemezdim fakat başka bir kadında görsem irrite olacağım huyları da vardı. Sonuç? O huylarını da seviyordum. Sokaktaki bir kadın yapsa yüzümü ekşiteceğim şeyler bu kız yapınca gülümsememe sebep oluyordu.
Arabaya bindiğimizde bir sessizlik kök saldı aramıza. Önce onun itirazlarına rağmen hastaneye gidip bacağına baktırdık, tahmin ettiğim üzere bileği sadece incinmişti. Kaval kemiğindeyse kırık çıkık yoktu fakat tekme attığım yerdeki avuç içi kadar olmuş alacalı morluğu görünce berbat hissetmiştim. Bu durumu fark etmiş olacak ki o andan sonra bacağının ağrısından hiç yakınmadı. Ah, Göçmen Kızı...
Abimlerin evine vardığımızda tüm itirazlarına rağmen onu kucağıma aldım. Yere inemeyeceğini anlayınca önce yüzünü boynuma doğru çevirip bacaklarını karnıma doğru çekmeye çalıştı. Zannedersem yeterince az alan kaplarsa içerideki insanların onu görmeyeceğini umuyordu. Sonra bu şekilde fazla samimi durduğumuzu anladı galiba, bu kez de benden mümkün mertebe uzak durabileceği bir pozisyon aramaya başladı.
"Sakinleş biraz, olur mu?" diye mırıldandım bahçe kapısından içeri girerken. "On gün önce gördüğün insanlar misafirdi, hepsi bu evde yaşamıyor. Hem zaten yengem bugün geleceğimizi biliyordu, birileri çatkapı gelmesin diye öteki yengelerimi falan da Nigar Ablalara toplamış. Şu an evde Zeliş Abla'yla Sena'dan başka tanımadığın kimse yok."
Masmavi gözlerinde çocuksu bir merak belirdi. "Onlar kim?"
"Zeliş Abla yalının kahyası, yengemin bir numaralı hafiyesi ve sırdaşı olur." dedim gülümseyerek. "Sena da onun kızı, bu sene üniversiteye başladı. İkisi de bizim ailenin bir parçasıdır, tanıyınca onları sen de çok seversin eminim."
Dalgın bir tavırla başını salladı fakat hala içinin rahat etmediğini biliyordum. Bu halini gördükçe benim içim de rahat etmiyordu, onu yalıda bırakmaktansa düğüne kadar abimden kaçarak yaşamak gibi planlar yapmaya başlıyordum.
"Ayrıca yengem seni ailenin geri kalanıyla cümbür cemaat tanıştırmayacak." dedim tekrar lafa girerek. "Daha bu sabah arayıp söyledim, o da söz verdi. Herkesle ayrı ayrı tanışıp kendini hazır hissedince kalabalığa dahil olacaksın."
Masmavi gözlerinde çocuksu bir merak belirdi. "Neden ki?"
"Ne neden?"
"Neden yengenle beni insanlara teker teker tanıştırması için konuştun?"
"Yabancı bir ortama ilk kez girdiğinde ilgi odağı olmanın kötü hissettirdiğini söylememiş miydin?" dedim onu anlamaya çalışarak. "On gündür bu yüzden dağ evinde kalıyoruz Elif. İstanbul'a geldiğimiz gün seni yalıda bıraksaydım o lanet çiftliğe ilk gittiğin günü tekrar yaşamış olac—"
"ALPARSLAN!"
Evin kapısı büyük bir gümbürtüyle açılınca sözlerim yarıda kesildi. Abimdi elbette, yengem de arkasından koşturuyordu. Görünüşe bakılırsa benim buraya yalnız geldiğimi sanmıştı, zira kızgın bir boğa gibi ilerleyişi kucağımdaki kızı görünce sekteye uğradı.
"Elif ne oldu sana?!" diye bağırdı bu kez. Sonra cevabı bile beklemeden bana döndü. "Ne yaptın lan kıza it herif?!"
"Sadece bileğini incitti abi, önemli bir şey y—"
"VAH BENİM BAHTSIZ KIZÇEM!" diyerek yengem de dahil oldu mevzuya. "İZZET HASTANEYE GÖTÜRELİM ÇOCUĞU!"
"Yahu hastaneden gelmişler işte, görmüyon mu sargıları?!"
"Ayy bir de alçıya mı aldılar?!" diyerek dövünmeye devam etti yengem. Ardından abimin koluna girip onu çekiştirmeye başladı. "Yürü çabuk İzzet, benim aktara gidiyoruz! Hatice Ebe'nin şifalı karışımından yapacağım, malzeme almamız lazım— Alp sen de Elif'i senin eski odana götürüver yengecim, biz yarım saate döneriz!"
Kapıda aktara gönderebilecekleri yüz tane adam vardı, üstelik yengem abimden bile iyi araba kullanırdı fakat tüm bu bilgilerin Gülendam Ahıskalı'nın ısrar ve ikna kabiliyeti karşısında önemsiz olduğunu biliyordum. O nedenle başımı sallayıp hiç uzatmadan eve yöneldim yeniden.
Bu esnada abim hala "Yahu malzemeleri kağıda yaz, çocuklar gidip alsın—" diye söylenerek yengemin elinden kurtulmaya çalışıyordu. "Şart mı bizim gitm— ALPARSLAN SEN NEREYE GİDİYORSUN ACABA?! BEN SANA BU EV YASAK DEMEDİM Mİ?!"
"Ay kızın bacağı ne halde görmüyor musun be adam?! Tek başına nasıl çıksın o merdiveni?" Bu esnada omzunun üstünden bakarak ufak bir baş hareketi yaptı bana. "Elif'e senin eski odanı hazırlamıştım çocuğum, biz abinle hava kararmadan döneriz!"
"Ee herhalde döneriz Gülendam! Saat daha öğlen bile olmadı!"
Dönemeyeceklerdi. Abim de bal gibi biliyordu bunu fakat nedense yengemin onu götürmesine karşı koymamıştı. Sebebini tahmin edebiliyordum, ikisi de Elif'e karşı mahcuptu hala. Çiftlikteki tartışma esnasında söyledikleri şeylerin ne kadar kırıcı olduğunu biliyorlardı, dışarıdan duyan biri için ne anlama geleceğini de... Hele abimin söylediği "Kız gebe kaldıysa diye korkumuzdan gidemiyoruz" lafı çok ağırdı. Gerçek düşüncesinin bu olmadığını biliyordum elbette, Elif'in hamile kalmasından endişelenmiş olsa bile bu durumda suçlayacağı tek kişi ben olurdum. Fakat Elif'in böyle anlamaması çok doğaldı ve bu kadar haklı olduğunu bilirken onu abimlerin evine getirmiş olmaktan nefret ediyordum.
"İstemezsen bu evde abimlerle kalmak zorunda değilsin." dedim kapının önüne geldiğimizde. "Hemen şimdi geri gidebiliriz, abim biraz tantana koparır ama engel olamaz."
Biraz değil, büyük tantana koparırdı aslında. Ve büyük ihtimalle sadece o değil, sülalenin geri kalanı da üzerime çullanırdı. Bizimkilerin gözünde evlilik, asker uğurlama ve doğum gibi olaylar eğlence ve kolektif mutluluğa erişim fırsatı gibiydi. Bizse kız isteme ve söz takma aşamalarını atlayarak direkt nişan aşamasına geçerek bu fırsatı onların elinden fazlasıyla almıştık zaten. Üstüne bir de kızı düğünden önce kendi evime götürürsem bizzat yengelerim tarafından kurşuna dizilebilirdim.
Ama Elif'i burada bırakmaya da gönlüm razı gelmiyordu bir türlü...
"Ne zamana kadar kaçacağız ki?" diyerek hafifçe omuz silkti. "Düğünden sonra da burada yaşamayacak mıyım zaten?"
Merdivenlere yönelirken kaşlarımı çattım. "Elbette hayır Elif, bunu nereden çıkardın?"
Buraya geçen gelişimizde gördüğü kalabalık yüzünden kabile gibi aynı evde yaşadığımızı falan mı sanmıştı acaba? Düşüncesi bile kabustan farksızdı... Zira abimlerin evi bizim sülalenin karargah merkezi gibi bir şeydi. Bir şey kutlanacaksa herkes buraya toplanırdı, bir olay çıksa insanlar bilgi almak için buraya uğrardı, öteki yengelerimden ikisi buluşacağı zaman bile birbirlerinin evine gitmek yerine buraya damlardı. Özel hayat kavramının bu evde var olabileceğine ihtimal dahi veremiyordum.
Elif'in heyecanlı bir sesle "Ne yani, ayrı eve çıkmama izin verecek misin?" dediğini duyunca bakışlarımı tekrar ona çevirdim. "Ah, bilsem dün gece kaçmaya bile çalışmazdım. Niye daha önce söylemedin ki?"
"Çünkü öyle bir şey olmayacak." diye dürüstçe cevap verdim. "Evlendikten sonra benim evimde yaşayacaksın."
Heyecanı geldiği gibi sönüp giderken kaşlarını çattı.
"Sebep?"
Odaya girip kapıyı ayağımla kapatırken "Çünkü..." dedim tane tane. "Evli çiftler birlikte yaşarlar, Elif."
"İyi de biz gerçekten evli olmayacağız ki!"
"Evet ama bu durumu ikimizden başka kimse bilmeyecek." diye izah ettim sabırla. Bu doğruydu, bir şekilde formalite evlilik yapmayı başarsak bile aynı evde kalmamız gerekecekti. Ne Şevket'in, ne de abimin evliliğimizin altında başka bir sebep olduğunu sezmesini istemiyordum. Hele ki abimin mirası üstleneceğimi öğrenirse yapacaklarını tahmin bile edemiyordum.
Elif'i yatağa bırakıp yanına otururken aklımda binbir tane düşünce vardı. Bize o oyunu Barbaros Abas'ın oynadığına neredeyse emindim. Dağ evinde geçirdiğimiz on gün boyunca tüm olasılıkları tartmıştım birer birer. Böyle bir oyundan kimlerin karlı çıkacağını düşününce aklıma sadece yengem, Barbaros Abas ve Munise Teyze geliyordu. Munise Teyze bizi bastıkları gün vefat ettiği için onu ihtimaller arasından çıkarmıştım. Yengeme gelince... Benim Elif'le evlenmem için yapacaklarının sınırı yok gibi görünüyordu fakat onu tanıyordum, orada bize oynanan oyun yengemin planlayacağı türden bir şey değildi.
"Alparslan?"
Başımı kaldırdığımda Elif'in yatakta doğrulup oturmuş, dikkatli bakışlarla beni incelediğini gördüm. Mavi gözlerinde hafiften endişeli bir ifade vardı, az evvelki ters tavrının yerinde yeller esiyordu.
"Yine dalıp gittin..." diye mırıldandı benden cevap alamayınca. "Ne düşünüyordun?"
Bunu bana ilk kez sormuyordu. Mersin'deyken de her düşüncelere kapıldığımda aklımdan geçenleri öğrenmeye çalışırdı fakat bu kez ona istediğini verebilirdim. Mevzu ikimizi de ilgilendiriyordu nasılsa.
"Bize kimin oyun oynadığını bulmaya çalışıyordum." dedim iç çekerek. "Sen merak etmiyor musun hiç?"
Yüzünde acı bir tebessüm belirdi. "Pek değil... Kimin yaptığı belli çünkü."
"Kimmiş?"
"Gülendam Abla."
"Emin misin Elif?" diye sorma ihtiyacı hissettim. "Sana iğneyi yapan yengem miydi?"
Şu ana dek bize tuzak kuranın yengem olmadığına emindim. Fakat Elif'e iğneyi yapan kişi oysa bir daha yengemin yüzüne bile bakmazdım. Affedebileceğim türden bir şey değildi bu.
"Ne iğnesi?"
"Bizi bayıltmak için yaptıkları iğne işte!" dedim sabırsızlanarak. "Şişesi bile oradaydı, sodyum pentabarbitat gibi bir şey..."
"İğneyi kimin yaptığını bilsem şu ana dek çoktan sana söylerdim, değil mi?" diye homurdandı. Eh, ben de öyle düşünmüştüm. "Ben uyurken yapmış olmalılar, çünkü en son yatağa uzanıp uyuduğumu hatırlıyorum. Ayrıca bahsettiğin şişedeki etiket doğruysa bize verdikleri ilaca ait olamaz, sodyum pentobarbital olsaydı çoktan ölmüştük."
"O zaman yengemin yaptığını nereden çıkardın?"
"Cidden soruyor musun bunu?" diyerek güldü. "Ondan başka kim ikimizin evlenmesi için uğraşır ki?"
"Evet, yengem bizi evlendirmeyi çok istiyordu." diyerek onayladım. "Ama bu olaydaki bazı detaylar... Yengemin yapacağı türden şeyler değil."
Yengemin sütten çıkma ak kaşık olmadığını elbette biliyordum. Fazlasıyla sinsiydi, insanların hayatına müdahale ederdi, entrikalarının ardı arkası kesilmezdi, hedefine ulaşmaya çalışırken başkalarının zarar görmesine sebep olabilirdi, bunu o esnada fark edip etmediğini bilmiyordum ama birileri zarar görüyordu neticede. Üstelik tüm bunları yüzünden hiç eksilmeyen tatlı bir tebessümle ve kimseyle münakaşa etmeden yapardı. Kısacası yengem kirli savaşırdı.
Bunları onu tanımayan birine anlatsam bize kurulan tuzağı kimin yaptırdığından şüphe etmezdi muhtemelen. Zira yengemi tanımlayınca ortaya TV dizilerindeki kötü yenge tiplemelerinin özeti çıkıyordu. Fakat onu tanıyınca her şeye rağmen iyi bir insan olduğunu düşünüyordunuz. Bense onu en iyi tanıyan insanlardan biri olarak bu tuzağın mimarı olmadığına emindim. Elif'le beni bayıltıp aynı yatakta bastırmak onun yapmayacağı türden bir şey değildi, hatta bence bu fikir aklına gelmiş olsaydı kesinlikle yapardı ama o şekilde değil.
"Hangi detaylardan bahsediyorsun?"
"Mesela o çarşaf..." dedim bakışlarımı gözlerinden alırken. "Yengem bize tuzak kuracak olsa altımızdaki çarşafa kan sürmek aklına bile gelmezdi. Bunu hesap edecek bir insanın bayağı rezil bir zihniyeti olması gerekir."
"Veya gerçekçi biridir." diyerek şaşırttı beni. Konuşurken gözlerinde dalgın bir ifade vardı. "Düşünsene, o detay sayesinde senin ailenin beni gelin almaktan başka şansı kalmamış oldu. Aksi taktirde zaten adımın çıktığını, öz babamın bile namusumdan şüphe edip beni teste götürmeye çalıştığını, başkasıyla sözlüyken seninle kırıştıracak kadar ahlaksız bir kız olduğumu iddia edip karşı çıkma şansları olurdu."
Ufak, sinirli bir gülüş çıktı ağzımdan. "Sen abimlerin senin hakkında böyle şeyler söyleyebileceğini düşünüyor musun gerçekten?"
"Bilmem, senden hamile kalmış olabileceğimi söyleyen de abindi. O akşam teste gitmeyi kabul ettiğimde hamile olmadığımı anlamış olmalı, yani beni seninle evlendirmek için bir sebebi kalmamıştı—"
"Tamam." dedim lafını keserek. "Bu konuda hakkında hiçbir şey söylemedim varsay, olur mu? Abimlerle arandaki mevzuya dahil olmak istemiyorum."
Aklından ne geçiyordu bilmiyorum ama münazaraya hazırlanan tavrı kayboldu birden. Sanki yanlış bir şey yaptığının farkına varmış gibiydi. Kısa bir an için umutlansam da konuşmaya başladığında yanıldığımı anladım.
"Afedersin, niyetim aileni sana şikayet etmek değildi." dedi aramıza yeniden mesafe koyarak. "Kimseden öfkemi çıkarmak istemiyorum Alparslan. Kimseyle küsmek veya barışmak da istemiyorum. Madem ki düğünden sonra senin evinde yaşayacağım, öyleyse ailenle ilişkilerimi geliştirmem de gereksiz olacaktır."
"Onlar artık senin de ail—"
"Sakın." dedi hafifçe gülerek. "Sakın böyle bir şey söylemeye cüret etme. Formalite bir evlilik yapmayı kabul etmiş olabilirim ama sizin ailenizin bir parçası olmak istemiyorum. Zaten istesem de bunu yapamam, ailelerde yer edinme konusunda pek başarılı biri olmadığımı biliyorsun. O yüzden lütfen benden cici gelin rolü oynamamı falan bekleme, bu saatten sonra kimseye kendimi sevdirmekle uğraşamam."
Elif yüzünde küçümser bir tebessümle konuşurken bunları yalnızca bana inat olsun diye söylemediğini biliyordum. Aynı şeyleri yaşamaktan korkuyordu muhtemelen, çiftlikte on beş sene boyunca kendi ailesi tarafından dışlandıktan sonra benim ailemin onu kabullenebileceğine inanmıyordu. Abimle yengemin yaptıkları da güçlendirmişti bu inançsızlığı, hatta belki de bizimkiler ona kucak açsa bile Elif bu inançsızlıktan ötürü onları itmek isteyecekti.
Fakat bu benim çözebileceğim bir problem değildi. Evet, biz erkekler genelde duygusal çatışmalara böyle bakarız; çözülmesi gereken bir problem gibi. Karşımızdaki insanın kendisiyle ilgili tespitlerini çözümün değil, problem tanımının bir parçası olarak gördüğümüz için itiraz etmek çoğunlukla aklımıza bile gelmez. Elif ailelerde yer edinme konusunda başarısız biri olduğunu söylediğinde de bu tespitin gizli bir soru içerdiğini, içten içe söylediklerine karşı çıkmamı beklediğini, aksi taktirde onun gözünde tespitine hak vermiş olacağımı düşünmedim. Yaşadığı buhranı bütünüyle anlıyordum fakat odak noktam olmayan çözüm kümesindeydi.
"Uğraşma o zaman." dedim bulabildiğim en makul çözümü dile getirerek. "Uyum sağlamaya falan da çalışma. En kötü ihtimalle Esin yengem gibi dışlanırsın -ki bana kalırsa Nigar Abla tarafından dışlanmak ödül gibi bir şeydir. Eğer canını sıkarlarsa da beni ararsın, gelip seni alırım."
Hafifçe güldü. "Ya ben onların canını sıkarsam?"
Dün geceki halini hatırlayınca onu burada bırakma konusundaki isteksizliğim biraz daha arttı. Ne kadar hassas olduğunun farkında değildi bu kız. Öfkelenince gözü hiçbir şeyi görmüyordu, orası ayrı. Fakat öfkesi geçtikten sonra kin tutmayı da başaramıyordu, kabuğuna çekilip kendi içinde yaşıyordu kırgınlığını.
"Muhtemelen sonrasında pişman olup vicdan azabı çekersin." dedim iç çekerek. "Ama benim açımdan sorun yok, eğer sorduğun şey buysa."
Kaşları şaşkınlıkla havalandı. "Ailenle aramı iyi tutmamı istemeyecek misin cidden?"
"Açıkçası ben zaten sorun yaşayacağını zannetmiyorum. Abimle Gülendam yengem seni zaten seviyor. Bizim ailede onların gücünün yetmeyeceği bir kişi var, fakat o da burada değil zaten."
"Kimmiş o?"
"Zarife Hala." diyerek iç çektim. "Nigar Abla'nın annesi, benim de özbeöz halam olur. Aslında buraya gelecekti, sağolsun Nigar Abla yemeyip içmeyip bizim mevzuyu yetiştirmiş kadına. Ama abim bir şekilde engel oldu, o yüzden—"
"Bir dakika— Nigar Abla dediğin kadın halana bizi yatakta bastıklarını mı söylemiş?"
"Hayır tabi ki, Elif. Mersin'de olanları abimle yengem dışında kimse bilmiyor, buna basılma mevzusu da dahil. Yengem sülalenin geri kalanına bizim birbirimize aşık olduğumuzu, babanın seni okulun bitmediği için evlendirmek istemediğini, bizim de çiftlikten kaçtığımızı anlatmış."
"Yalanlar, yalanlar..." diyerek güldü hafifçe. Yüzünde buruk bir ifade belirmişti. "Neyse, bu arada haberin olsun yengen konusunda sana katılmıyorum."
Bence ikna olmuştu ama tartışmayı bitirmek istemiyordu. Eh, benim de onu tartışırken izlemekten yana bir şikayetim yoktu. O yüzden fitili ateşlemekten çekinmedim.
"Ben onun yapmadığına eminim."
"Tabi canım, hiç yapar mı? Hatta bence sırf beni başkasıyla evlendirmesinler diye denizde olanları bire bin katarak aileme aksettirdikten sonra ruhani bir aydınlanma yaşayıp entrikaya tövbe etmiştir. Ah, pardon! O olayın üstüne gizlice fotoğrafımı çekip sana göndermişti, değil mi? Gerçi sen o esnada zaten yoldaymışsın ama olsun, Gülendam Abla'nın entrikaları—"
Başkasıyla evlenmeyeyim demek yerine beni başkasıyla evlendirmesinler demesi gözümden kaçmamıştı ama çaktırmadım. Kendisiyse yaptığı patavatsızlıkların çoğunda olduğu gibi ağzından laf kaçırdığının farkında bile değildi. Münazara modunu sonuna kadar açmıştı, yatakta dizlerinin üstünde doğrulmuş, giderek yükselen sesiyle bir şeyler anlatıyordu bana. Heyecandan kızaran yanaklarına ve irice açtığı maviş gözlerine bakarken derin bir nefes aldım.
Çiftlikte olanlardan sonra onu tekrar böyle görememekten o kadar korkmuştum ki... Muhtemelen Elena dağ evinde geçirdiğimiz zamanın çoğunu anımsamıyordu fakat ben o çaresizlikle geçen dokuz günün her anını hafızama kazımıştım. Halbuki hep gözümün önündeydi. Geceleri birlikte uyuyorduk, gündüzlerin büyük bölümünü de kollarımın arasında geçiriyordu, lavaboya gittiğinde bile kapının önünde volta atıyordum, iki kez duşa girmişti ve ikisinde de o çıkana kadar içim içimi yemişti.
Beni korkutan şey onun kendine bir şey yapma ihtimali değildi. Zira Elena hayatı benim gibi kök salmadan, ücra bir kentteki otogarda hediyelik eşya dükkanlarını gezer gibi arayıştan yoksun bir vurdumduymazlıkla yaşamıyordu. Bir an önce okulunu bitirip doktor olmak istiyordu mesela, bir insan ancak yaşlanacağına inanırsa meslek sahibi olmak için çabalardı. O cehennem gibi çiftlikte bile kitaplarını koymak için kulübe yapmaya heves edebilen bir kızın intihar edebileceğine inanmıyordum.
Fakat dağ evindeyken o kız kaybolmuştu sanki. Beni korkutan şey buydu. Üstelik bu kez çardakta kitap okurken bulduğum zamanki gibi değildi. Evet, o gece de ona ulaşamamıştım, o gece de dış dünyayla arasına bir duvar örmüştü fakat hiç değilse o duvarın arkasında olduğunu biliyordum. Korktuğu zaman giysi dolabına saklanan ufak bir çocuktan farksızdı çiftlikteki hali, tıpkı Defne gibi o da kendini güvende hissedince kendi isteğiyle saklandığı yerden çıkmıştı. Çıkmamış olsa bile, en kötü ihtimalle kitabı elinden alıp zorla çıkarırdım onu oradan.
Ancak çiftlikte olanlardan sonra geçirdiği sinir krizinin ardından bir kitabın içine saklanmak yerine kaybolup gitmişti. Uyanık olduğu zamanlarda bilinçsiz bir trans halinde olmadığını biliyordum ama nedense bu daha kötü bir durum gibi gelmişti bana. Sanki artık bir kitabın içine saklanma gereksinimi duymuyor gibiydi. Uykusunda durmadan bir şeyler sayıklıyordu ama Romence konuştuğu için anlayamıyordum.
Şimdiyse buradaydı yeniden. Heyecanlı heyecanlı konuşarak bir şeyler söylerken farkında olmadan dizlerinin üzerinde doğrulmuştu. Daha iki gün evvel ona sesimi bile duyuramıyorken karşımda eskisi gibi benimle tartışıyor olması mucize gibi geliyordu. Onu izlerken yüzüme yayılan tebessümün farkına bile varamamıştım.
"—Gülendam Abla'dan hesap soracağımı bil diye söylüyorum!" diye yükseldi bir elini beline koyup. Cevap vermediğimi görünce daha da öfkelenerek devam etti. "Ayrıca haberin olsun, şunu sırf beni etkilemek için yaptığının da farkındayım!"
"Neyi?"
"Gülümsemeyi işte..." diyerek bocaladı. Hemen ardından gardını alıp inatçı bir tavırla çenesini dikleştirdi. "Bir şey tartışıyoruz şurada!"
Yüzüme sahte bir şaşkınlık takınarak sordum. "Ben onu egom zedelendiği için yapmıyor muydum?"
Ağzı açıldı, sonra cevap veremeden kapandı yeniden. Dün gece söylediklerini hatırlayınca çelişkiyi fark etmiş olmalıydı. Zira dün gece tartışma esnasında gülümsüyor olmamı tartışmayı kaybettiğimi anlayınca ego zedelenmesi yaşayıp onu tiye alarak kışkırtmak istememe bağlamıştı. Şimdiyse onu etkilemek için yaptığımı iddia ediyordu fakat her ikisi de yanlıştı.
Beni gülümseten şey, oydu. Onun bir şeyleri savunurken takındığı tavırlar, sık sık heyecana kapılıp yerinde duramayışları, ne kadar tatlı göründüğünü bilmeden masmavi gözlerini irice açması ve mimiklerine berrak bir ayna gibi yansıttığı güzel ruhuydu gülümsemeden duramadığım.
"Onu gülümsemen için söylemedim ki!" diyerek devam etti savunmaya. "Tartışırken egon zedelenince beni kışkırtmak için hafifçe gülüyorsun. Az evvelki gülümsemen farklı, onu karşındaki kişiyi etkilemek için yapıyorsun."
"Ve sen her ikisinde de yanılıyorsun." diyerek iç çektim. Fakat devam edemedim konuşmaya. Alt kattaki koşuşturma sesleri kulağıma çalınınca dikkatim dağılmıştı. Hemen sonrasında birilerinin koşar adımlarla yukarı çıktığını duydum. Acaba yengemler mi—
"ALPARSLAN ABİİİİ!!!"
Sena'nın panik dolu sesini duyunca ayağa kalkıp elimi belime attım... Fakat silah yoktu. Elif'in yanında mümkün olduğunca silahsız gezmeye çalışıyordum, üstelik geldiğimiz yer abimlerin eviydi. Abimin düşmanı çoktu fakat bu yalı bizim sülalenin karargâhı olduğundan güvenlik seviyesi çok yüksekti. Ülkedeki en güvenli mekanlardan biriydi hatta.
Fakat yalnızca dış tehditlere karşı...
Sena'nın "ZARİFE HALA GELDİİİİİ!" diye bağırdığını duyunca silahla engellenemeyecek bir tehdidin ortasında kaldığımızı anladım. Görünüşe bakılırsa abim yaşlı cadıyı en fazla on gün geciktirebilmişti. Benim direkt kızı alıp kaçmam gerekiyordu, halam Gümülcine'ye dönene kadar bir yeraltı sığınağına falan saklanırdık.
"ABİ NİGAR ABLA İZZET ABİMLERE TUZAK KURMUŞ!" diyen bir sesle birlikte çığırtkanın kendisi de içeri daldı. "GÜLENDAM YENGE HERKESİ ONUN EVİNE TOPLAMAK İSTEYİNCE SİZİN DÖNECEĞİNİZİ ANLAMIŞ—"
Elif'i görünce ciyaklaması kesiliverdi. "Aa, hoşgeldiniz yenge hanım."
"H-hoşbulduk..."
"Güzelim ne hoş bulması?" diyerek panikle dönüp ona doğru ilerledim. "Gidiyoruz hemen, kaçmamız lazım!"
Onu kucağıma alıp yataktan kaldırdığımda şaşkınlıktan konuşamadı bile. Bense kafamda çoktan plan kurmaya başlamıştım. Buradan çıkınca önce Ufuk'la Ayşe'nin kaldığı yere gidecektik, oradaki durumu henüz Elif bilmiyordu ama bu vesileyle öğrenmiş olacaktı. Abimin öfkesi geçince de benim evime giderdik muhtemelen, hatta öfkesinin geçmesine de gerek yoktu çünkü zaten Zarife Hala varken beni vuramazdı.
"Abi nereye gidiyorsunuuuuz?"
Sena'nın varlığını hatırlayınca duraksayıp arkamı döndüm pat diye. Peşimizde ip yumağı kovalayan kedi yavrusu gibi koşturmakla meşgul olduğundan hızını alamayıp Elif'e tosladı. Ya sabır...
"Bana bak kıvırcık marul, eğer burada olduğumuzu abimle yengemden başkasına söylersen o dilini koparırım. Anladın mı beni?"
"Söyler miyim hiç abi?" diyerek gözlerini belertti. Eh, söylemezdi. Hiç değilse Deniz'den başkasına söylemezdi ama zaten ona söylemesine istesem de engel olamazdım. İki baş belası çok sıkı kankaydı maalesef, özellikle Tansu Eniştemin hapse girdiği ve Deniz'in burada tam zamanlı kaldığı dönemlerde uyuyan hücre aktif hale geliyordu resmen. Abim sinirlendiği zaman boşuna yalının derin devleti demiyordu bunlara.
"Bu tehdidim o Deniz zillisini de kapsıyor!" diye bağırdım alt kata inerken. "Hatta onun için mekanlara girme yasağı da ekliyorum, amcan söyledi dersin!"
Üst kattan sitemle ciyakladı. "Ay valla günahımızı alıyorsun Alparslan Abiii!"
Sena'nın ciyaklaması sona erdiğinde dışarıya tekrar kulak kesildim fakat şükürler olsun ki ses yoktu. İyi de bu cadı nereden—
Deniz. Elbette... Biz geldiğimizde evde olmadığına göre Nigar Ablalardaki buluşmaya o da gitmişti, muhtemelen orada komployu öğrenip kankasına yazmıştı hemen. Ulan bücürler...
"Alparslan beni yere indirir misin? Yürüyebiliyorum—"
"Ama koşamıyorsun." dedim giriş kata inerken. "Şu an koşmamız gerek."
"İyi de biz neden kaçıyoruz ki?!"
"Çünkü Zarife Hala huysuz bir insandır, ayrıca kindardır ve geleneklere bağlıdır. Seni şimdi bu evden götürmezsem ya tüm düğün adetlerine katlanmak zorunda kalacaksın, ya da ben seni kaçırmaya çalışırken öz halam tarafından kurşuna dizileceğim."
Tamam, biraz abartıyordum ama Zarife Hala zor bir kadındı, birini ilk görüşte sevmezse sonrasında sittin sene sevmezdi. Üstelik ona yengemin bile gücü yetmezdi. Elif'i burada bırakırsam hakikaten sıkıntı çıkacaktı.
Ve çıktı da.
Dışarı çıktığımız anda kapının önüne yığılmış koruma arabalarıyla karşılaştık. Elif'le oturduğumuz oda boğaza baktığı için evin abluka altına alındığını duymamıştık bile. Zarife Hala'yla göz göze geldiğimde onun halinden hiç de memnun olmadığını fark ettim. Üstelik hemen arkadaki arabadan yengemle abim de inmişti, yüzlerindeki ifadeye bakılırsa halam inanmamıştı onların palavralarına.
"Alp beni yere indir lütfen—"
Onu dinlemedim bile. Dış kapıya doğru yürürken abimin bize doğru ilerlediğini görmüştüm ama boşuna geliyordu. Elif de ben de çocuk değildik, bugüne dek onlara duyduğum sevgiden ötürü üzerimde tahakküm kurduklarını düşünmelerine izin vermiştim ama geçmişte nasıl yaptıysam şimdi de rest çekebilirdim aileye.
Tam bahçe kapısına varmak üzereyken "Alparslan dur bir dakika." dediğini duydum abimin. Sesi sakindi, bu da gerçekten öfkeli olduğu anlamına geliyordu.
"Abi daha sonra." demekle yetindim. "Şimdi cidden gitmemiz lazım."
"Olmaz oğlum, önce bi' konuşalım—"
Zarife Hala epey uzaktaydı fakat onun da dudak okuyabildiğini biliyordum. Nitekim yüzü büsbütün asıldı, elinde aksesuar olarak taşıdığına inandığım bastonla bize doğru yürümeye başladı.
Yine de durmadım. Bugün öyle ya da böyle bu evden çıkacaktık, halam beni kurşunlasa bile durmaya niyetim yoktu.
Fakat ne yazık ki, kurşunu abimden yedim.
"Alparslan gidemezsiniz." diyerek elini omzuma koydu. "Az önce bir haber aldık."
"Ne haberi?"
"Elif'in eski sözlüsü..." dedi sıkıntıyla iç çekerken. "Buraya geliyormuş."
Kısa bir sessizlik oluştu aramızda. Elif'in kucağımda kaskatı kesildiğini hissedebiliyordum. Bense tedirgin olmamıştım, aksine bu haber beni gizliden gizliye memnun etmişti.
'Gelsin.' diye geçirdim içimden. 'Eceline susamış çakal, aslanın ayağına gelirmiş.'
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro