Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 17 - Taht

"Çünkü gerçekten sahiplenebilmek için, yakıp yıkmaktan başka bir çare de yoktur. Ve özgürce yaşamaya alışmış toprakları işgal eden biri, eğer o toprakları yakıp yıkmazsa, o topraklar tarafından yakılıp yıkılmayı bekliyor demektir."

Machiavelli - Hükümdar

-*-

Şarkı: Femrez - İz

Dağ evinde 2. gün

Uykudan uyanıyorum. Her taraf buz tutmuş gibi, havadaki soğuk tahammül edilemez bir boyutta. Üzerimde incecik bir gecelik var. O kadar çok üşüyorum ki kemiklerim bile titriyor. Kollarımı kendime sarıp başımı yana çevirdiğimde halının üstünde uyuklayan bir köpek görüyorum. Dobby burada...

"Dobby..."

Ayağa fırlayıp bana doğru koşturmuyor. Neden? Başından akan kanı fark ettiğimde sorumun cevabını alıyorum. Yaralanmış olmalı...

Tedavi... Tedavi etmeliyim...

"Dobby..."

"Dobby iyi," diyor bir adam. "Gittiği yerde daha mutlu, inan bana..."

Oysa ben hayata dair tüm inancımı bir göçmen kuşun kanadına takmıştım. Şimdiyse ölemeyen bir bedende sıkışıp kalmış esir ruhlar gibiyim. Kırılan kanatlardan geriye ne kalır ki?

Yeniden sesleniyorum Dobby'ye... Yeniden, yeniden, yeniden.

Adını her söylediğimde bedeni biraz daha küçülüyor sanki. Sadece bedeni değil, yaşı da küçülüyor. On beş yıllık dostumun giderek gençleşmesini, hantal gövdesinin çocukluğumdaki dinç haline evrilmesini, sonra daha da ufalıp bir yavru köpeğe dönüşmesini izliyorum.

"Elena..." diyerek saçlarımı okşuyor biri. "Yalvarırım ağlama..."

Sesini duyunca Dobby kayboluyor aniden. Gözyaşlarım kayboluyor. Rüyalarım, kayboluyor. Sırılsıklam olmuş kirpiklerimi aralayıp cansız gözlerle etrafa bakınıyorum. Neredeyim? Her yer karanlık...

Sonra bakışlarım başucumda bekleyen adamın gözlerine takılıyor.

Daha da karanlık...

-*-

4. günün sabahı.

"Alparslan," diyor Sümeyra. Yüzünde hülyalı bir sırıtış var. "İsmi Alparslanmış..."

Rüyamda yaşanmış bir anıyı görüyorum. Büyük çiftlik evinde, Mehtap'ın odasında oturuyoruz. Normalde benim bu eve girmeme bile çok hoş bakmazlar ama Ayşe ısrar etti. Dört kız kardeş bir araya toplaşıp pijama partisi yapacakmışız, hem Mehtap'la Sümeyra'nın beyaz atlı prensini araştırmayı da kabul etti. Zannedersem bu yüzden onun beni de getirme ısrarına karşı koymadılar...

"Ee? Adamın sadece ismini mi biliyorsunuz?" diye tersliyor Ayşe. "Canım alınma ama sadece isim bilgisiyle FBI bile iz süremez."

"Öff ben biliyordum bunun böyle yan çizeceğini..." diyerek burun kıvırıyor Mehtap. Ardından telefonunu çıkarıp hınzır bir sırıtışla bize doğru çeviriyor. "O yüzden kendim gerekli araştırmayı yaptım ve adamın soyismine ulaştım. Duyduğunuz zaman inanamayacaksınız."

Birkaç saniye bekleyip hepimizin yeterince meraklandığından emin olmaya çalışıyor. Hatta bakışları bir ara bana bile kayıyor sanırım. Sırf onu memnun edebilmek için merak etmediğim halde meraktan çatlıyormuş gibi yapıyorum.

"Ya söylesene hadi!"

"Söylerim söylemesine de sana ne oluyor ki?" diye gülüyor Mehtap. "Alparslan çiftliğe geldiğinde sen çoktan Sivas'a gelin gitmiş olacaksın. Yolunun bile kesişmeyeceği adamın derdine mi düştün yoksa?"

Tokat yemiş gibi oluyorum. Neden? Onun suyuna gitmeye çalıştığımı bile bile canımı yakmaya çalışması nasıl mümkün olabilir ki? Yakıyor da gerçi... Bir köşesine iliştiğim minderden kalkıp kıpkırmızı olmuş bir yüzle kapıya yürüyorum. Tam dışarı çıkacakken bu kez Ayşe'nin kahkahası çınlıyor duvarlarda. Fakat o bana gülmüyor, Mehtap'a gülüyor.

"Babaannem böyle ayak diremeye devam ederse Elif mezun olana kadar bu çiftlikten çıkamaz." dediğini duyuyorum onun. "Ya da dur... Belki de senin dediğin gibi olur Mehtap, ufaklık hepimizden önce evlenir. Ne belli senin Alparslan'ın bizim kızın derdine düşmeyeceği?"

Mehtap öfkeyle bir şeyler söylüyor. Sümeyra her kavgada olduğu gibi sessizce bir kenara çekilip içine kapanıyor. Az sonra Mehtap'ın tartışma bahanesiyle hayali orospuluklarımı avazı çıktığı kadar bağırarak tüm çiftliğe duyuracağını bildiğim için odadan çıkıp koşar adımlarla merdivene yöneliyorum. Çiftlik evinden çıkıp kendi evime giderken gözyaşlarım hıçkırıklara evriliyor... Aptal Ayşe! Onun öfkeyle söyledikleri Mehtap'ı iyice çileden çıkaracak, beni evlendirmesi için daha çok baskı yapacak babama. Yolumun bile kesişmeyeceği bir adam yüzünden erkenden canımdan olacağım! Bu düşünceyle birlikte hıçkırıklarım büsbütün şiddetleniyor ve kollarımın arasındaki bedene daha sıkı sarılıyorum.

"Şş, tamam güzelim..." diyerek beni göğsüne bastırıyor yolumun bile kesişmeyeceği bir adam. "Her ne için ağlıyorsan geçti... Güvendesin artık, Elena..."

Fakat sonra başka bir rüyanın içinde buluyorum kendimi. Onun Mehtap'la evlenmek istediğini söylediği anları görüyorum, ailesiyle yaptığı konuşma tekrar tekrar çalınıyor kulaklarıma. Yaklaşan krizi hissedince koşar adımlarla eve gidip kendimi bir kitabın içine hapsediyorum. Babaannem tıpkı dedem gibi can çekişerek ölüyor bir yerlerde. Havaya kalkıp inen tırpanın keskin sesini duyuyorum.

Sabah yapayalnız uyanıyorum. Yolumun asla kesişmediği adam yok yanımda. Dobby yok. Babaannem yok. Sayfalarına saklanabileceğim bir kitap da yok.

Yataktan kalkıp vestiyerin yanına gidiyor; çekmecesinden aldığım silahı kafama sıkıyorum.

İçinde bir mermi bile yok.

-*-

6. günün gecesi

Bu kez soğuk değil, omzumu dürten bir el uyandırıyor beni. Bu nazik olmaya çalışan hoyrat dokunuşları nerede olsa tanırım... Çok garip değil mi? Hayatıma gireli daha üç ay bile olmadı fakat şimdiden üç kez canımı aldı bu adam. Üstelik bundan bihaber hala. Ne garip...

"Biraz su içmen lazım," diyor ısrarla. Dudaklarıma dayadığı bardağı geri çevirmiyorum. Boğazım kupkuru, ateşim düştü artık, açlık bile hissedilebilir bir zaruret haline geldi günler sonra. Bu belirtileri tanıyorum.

Bunlar yaşam belirtileri. Ölmek istemeyen, hayati ihtiyaçlarını gidermeye çalışan, bencil bir bedenin yaşama isteği... Tedavisi henüz bulunamadı, ne yazık ki.

O gece su içtikten sonra bir şeyler de yiyorum sanırım. Bilincim yarı açık, yarı kapalı. Bir adam kolunu omzuma atıp başımı göğsüne çekiyor. Ara sıra uykumdan uyanıp babaannemi soruyorum ona. Ölümüyle alakalı bildiği her şeyi tekrar tekrar anlatıyor. Alzheimer. Zaten son evresindeydi, evet bunu da biliyorum. Ama çok huzurluymuş, uykuya dalar gibi gittiğini söylemiş demiş yengesi.

Yalan olup olmadığını sorgulamıyorum bile. Sanırım ilk kabussuz uykumu o gece uyuyorum.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Bugüne dek erkekler kadınlara hep,
Yollarını şaşırıp yükseklerden onlara doğru gelmiş olan kuşlar gibi davranmışlardır.

Kadınların,
daha narin,
daha kolay incinebilir,
daha yabani,
daha tuhaf,
daha tatlı,
daha fazla ruh dolu olan
ama aynı zamanda da

Kaçıp gitmemesi için kafese kapatılması gereken bir şey olduğuna inanmışlardır."

İyinin ve Kötünün Ötesinde,
Friedrich Nietzsche

-*-

ALPARSLAN

Yengemleri yolcu etmek pek kolay olmadı. Defne arabaya binene kadar yeri göğü inletti resmen, yengem bile ufaklığı yanında getirdiği için pişman olmuştu. Onun bunu biraz da Elif için yaptığını biliyordum, muhtemelen Defne'yi görmenin ona iyi geleceğini düşünmüştü. Fakat zamanlaması yanlıştı. Onlar geldiği sırada Elif yeniden kabus görmeye başlamıştı, son bir haftadır uykusunda ağlamadığı tek bir an bile yoktu zaten. Üstelik bu kez gördüğü kabus Defne'yle alakalıydı, ağlarken onun ismini sayıklayıp durduğunu işitmiştim. Tüm bunların üzerine gözünü açar açmaz Defdef'i görmek kabusunu güçlendirmiş olmalıydı.

Bizimkilerin aracı uzaklaşırken arkamı dönüp eve doğru ilerledim. Acaba Elif'i kaldırmalı mıydım? Onun uyumadığını biliyordum, yengemlerden kaçmak için sığınmıştı yatağa. Belki de rüyasında ne gördüğünü sorarsam korkularını paylaşmayı kabul ederdi. Açıkçası öfkelenmesine bile razıydım. Bir haftadır içine gömüldüğü sessizlik öylesine çıldırtıcıydı ki birkaç kez kötü sözler söyleyerek onu kızdırmayı bile düşünmüştüm fakat...

Yalandan da olsa kalbini kırmaya dilim varmıyordu.

Kapıyı açarken içimden bir ses bunun sevgi olmadığını fısıldadı. Daha da ötesiydi bu, bir seviydi. Onu kucağında kuzusuyla gördüğüm gün içimde filizlenen şey dur durak bilmeden büyümeye devam ediyor, tenimi parçalayıp dallarını dışarı uzatarak ulu bir ağaca dönüşüyordu. Yalanlarla kırmaya kıyamadığım kalbi günün birinde gerçeklerle yakacağımı bilsem dünyamın merkezine konuşlanan bu ağacı söküp atar mıydım acaba?

Zannedersem bunun için çok geç kalmıştım. Elena'nın varlığı hiçbir yangının ulaşamayacağı kadar derine kök salmıştı çoktan.

Eve girdiğimde karşıma bir çift elektrik mavisi bakış çıktı ve ruhumdaki kökler biraz daha derine uzandı. Onu yemek masasının hemen yanında, gözlerinde anlam veremediğim bir ifadeyle bana bakarken görünce sevinmeden edemedim. Ne hissettiği sahiden önemli değildi, sadece artık bir şeyler hissettiğini görmek istiyordum. Fakat aramızdaki sessizlik uzayıp giderken tek kelime bile çıkmadı ağzından. En sonunda dayanamayıp bir şeyler söyleyerek eve çökmüş sükuneti dağıttım.

"Elif iyi misin?"

Cevap vermedi. Beni duymuyor gibi görünüyordu fakat onun bir çeşit trans halinde olmadığını anlamıştım. Çiftlikte kitap okurken gördüğüm ürkütücü manzara yoktu karşımda, aksine harıl harıl bir şeyler düşünüyor gibiydi.

"Elif?" diye seslendim yeniden. "Beni duyuyor musun?"

Bu kez daha yüksek sesle konuşmuştum fakat tepkisiz duruşunda milim değişiklik olmadı. Ateşi yeniden yükselmiş olabilir miydi? Belki de yaşadığı şey tipik bir yas sürecinden ibaret değildi, belki de onu kendi haline bırakmakla hata yapıyordum. Yoğun bir endişe dalgası içimde yükselirken elimde olmadan ona doğru yürümeye başladım.

Yanına vardığımda farkıma varmadı bile. Bakışları yerdeki bir noktaya odaklanmıştı, başını hafifçe öne eğdiği için tepesinde dikilirken gözlerini göremiyordum. Yüzünü ellerimin arasına aldığımda irkilir gibi oldu, nazikçe başını kaldırarak narin çehresine ulaştım.

Kaşları ufak bir hayretle havalanmış, masmavi gözleri irileşerek görünümüne çocuksu bir hava katmıştı. Ellerimle yüzüne baskı uyguladığım için yanakları avuçlarımdan taşıyordu. O kadar tatlı bir manzaraydı ki, yanaklarını ısırmakla kahkaha atmak arasında kararsız kalmıştım.

"Güzelim iyi misin?" diye sordum kendime engel olabilmek için. "Beni duyuyorsun, değil mi?"

Gözlerini kırpıştırdı. Tanrım...

Bu hareketi Defne'yle ikisini benim yatağımda uyurken yakaladığım gece de yapmıştı. O gece de tıpkı şimdi olduğu gibi onun dünya tatlısı bir şey olduğunu düşünmüş, ve doğal olarak daha beter öfkelenmiştim. Şimdiyse öfkeli değildim, aksine yanağını sıkmak ya da ısırmak gibi yersiz bir şey yapmak üzereydim.

Neyse ki Elif buna izin vermedi. Bileklerimden tutarak ellerimi yüzünden çektiğinde yanağını okşayan parmaklarım boşta kaldı. Ki bunu yaptığımın farkında bile değildim, tamamen bedensel bir tepkiydi. İnsan ipekten bir kumaşa dokununca da aynı tepkiyi verirdi sonuçta, bu konuda suçluluk hissedecek değildim. Eh...

"Biraz konuşmak ister misin?" diye sordum Elif'in yeniden içe kapanmasından korkarak. Başını iki yana sallamaya yeltendiğini görünce telaşla ekledim. "Benimle konuşmak zorunda değilsin. İstersen Ayşe'yi arayabilirsin, yengem onun seni merak ettiğini söyledi. Hazır hatlar gelmişken-"

"Olur..." diye mırıldandı çatallanmış sesiyle. "Ç-çantam burada mı?"

Telefonunu sorduğunu anlamıştım fakat sorun şu ki, telefonu buraya geldiğimiz günden beri kapalıydı. Vestiyerde duran çantayı göstererek başımı umutsuz bir biçimde iki yana salladım.

"Çantan burada ama telefonunun şarjı yok, bendeki şarj aleti de uymuyor ona. Yanlış anlama, çantanı kurcalamadım. Geçen hafta sen hastayken benim telefon çekmeyince senin telefonu kullanmaya çalışmıştım, oradan biliyorum."

Başını sallamakla yetindi. Eh, görünüşe bakılırsa cidden konuşmak istediği kişi ben değildim. Fakat birileriyle konuşmayı kabul etmesi bile mucize gibi geliyordu şu anda. Hele o terör militanıyla konuşursa... O kız ne yapar eder Elif'i bana karşı dolduruşa getirmeyi başarırdı. Ve belki de Elif bu sayede öfkesini bastırmak yerine dışa vurmaya başlardı. Neden olmasın ki?

"O zaman telefonu buraya bırakıyorum." dedim geri çekilip arkamı dönerken. "Ayşe'nin numarası rehberde var, Terörist olarak kayıtlı. Sen rahat rahat konuş, bu esnada ben de evin önünde biraz odun keseceğim."

Yeniden başını salladı, ablasını neden terörist olarak kaydettiğim merak etmemişti bile. Bunun üzerine daha fazla uzatmayıp dışarı attım kendimi. Elbette onu tamamen bir başına bırakmamıştım, cam duvarın perdeleri boydan boya açık olduğu için dışarıdan bakınca Elif'i görebiliyordum. O da bunun farkındaydı sanırım, zira telefonla konuşurken bana sırtını dönmüştü.

Kucağımda odunlarla eve girdiğimdeyse onu yine yatakta buldum. Örtüleri tepesine kadar çekmiş, belli ki benden kaçmak için uykunun kollarına sığınmıştı. Yanına gitmek geliyordu içimden, gerekirse onu zorla yataktan kaldırıp konuşturmak istiyordum. Öte yandan, bunun ters tepmesinden de endişe ediyordum. Bir gece daha böyle kalsa ne olurdu ki?

Bir hafta önce çok daha berbat haldeydi bu kız. Dinlenme tesisindeyken bilinçli olarak kendini dış dünyaya kapatmamıştı, istese de çevresini algılayamıyordu. Yengemler onu konuşturmaya çalıştığında duymamış, omuzlarına paltomu koyduğumda hissetmemişti bile. Şimdiyse yavaş yavaş hisleri açığa çıkıyordu. Buna karşı koymaya çalışsa da Elif'in sonsuza dek tepkisiz kalamayacak kadar yaşam dolu bir kız olduğunu biliyordum.

Kendi kendime bu gibi telkinler vererek gidip kapıyı kilitledim. Anahtarı kapının üstünde bırakmayıp arabanın anahtarları gibi cebime atmıştım. Elif ilk gün geçirdiği sinir krizinden sonra hiç kaçma girişiminde bulunmamıştı fakat işi sağlama almaktan zarar gelmezdi. Zira şu an uyanık kalma konusunda kendime pek güvenemiyordum.

Şöminenin karşısına geçip kendimi koltuğa bıraktığımda dudaklarımdan ufak bir iç çekiş kopuverdi. Son bir haftanın yorgunluğu akşamüstü açıklardan gelip sahilin üstünü örten devasa bir dalga gibi üzerime kapanmıştı. Bedenim bir külçe kadar ağırdı. Günlerdir doğru düzgün uyumuyordum, uyusam bile her an tetikte olduğum için dinlenmeye fırsat bulamıyordum. Öyle ki, pencerenin dışındaki alacakaranlık yavaş yavaş akşama evrilirken kalkıp ışıkları bile yakamadım.

Karman çorman kabuslarla dolu, kalitesiz bir uykuydu. Alev almış tahta parçaları saçılıyordu etrafa, ateşin havaya temas eden yalımlarını izliyordum. Her şey küle dönüştükten sonra bir yerlerde bir kapı açıldı, önümde gittikçe yükselen basamaklar uzanmaya başladı. Daha dikkatli bakınca bunların ölü bedenler olduğunu fark ettim. Yalnızca kardeşlerimin, ailemin ve dostlarımın cesetleri değildi bunlar; bazılarını hiç tanımıyordum, bazılarıysa hayatıma öylesine girip çıkmış simalardan ibaretti. Mersin'deki çatışmada öldürdüğüm genç oğlan bile buradaydı. Kim bilir adı neydi?

Cesetleri inceleyerek başımı kaldırdığımda merdivenin nereye çıktığını anladım. Boş bir tahttı bu. Hemen önündeyse yere serilmiş bir kadın bedeni vardı, vücudunun bükülmüş şeklinden çoktan öldüğünü görebiliyordum. Kim olduğunu anlamak için yukarı çıkacaktım fakat gerek kalmadı. Bakışlarım ölü bedenin açık kalmış gözlerine takılınca göğsüme demir bir yumruk indi sanki.

Nefes nefese uyandığımda aklımda hala bir çift donuk, elektrik mavisi göz vardı.

Bir süre sessizce karanlığı izleyerek sakinleşmeye çalıştım. Kabusumun detayları hızla siliniyordu aklımdan, saniyeler akıp geçtikçe nerede olduğumun idrakına varıyordum. Hala dağ evindeydik, akşam tükenip bitmişti çoktan. Şöminedeki ateşin yerinde bir avuç kor vardı, gecenin ıssızlığı cama vuran yağmur damlalarıyla sekteye uğruyordu. Yerimde doğrulmaya çalışırken boynumun deli gibi tutulduğunu fark ettim. Oturduğum yerde uyumak tüm eklemlerimi felce uğratmıştı, uykumu almıştım fakat başım kazan gibiydi.

Ayağa kalkmadan evvel başımı yana çevirip duvarlı bölmenin diğer tarafına göz attım. Yataktaki cılız kabarıklığı göremeyince inceden bir sıkıntı içime çöreklendi. Bir hafta önceki hataya düşmemek için bu sefer ayağa kalkıp doğruca ışıkları açtım. Bölmenin öteki tarafına geçtiğimde Elif sahiden yatakta yoktu. Üstelik bu kez lavaboda ya da banyoda olduğunu düşünüp rahatlama imkanım da kalmamıştı. Her halükarda kontrol edecektim fakat Göçmen Kızı'nın oralarda olmadığını net bir biçimde görebiliyordum.

Zira odadaki cam ardına kadar açıktı.

-*-

Orsu vincit.

Taktik iz sürme eğitimlerinde ilk öğrendiğimiz şey buydu. Latince bir deyişti, av ve avcı söz konusu olduğunda inisiyatif sahibi olan kazanır gibi bir anlama geliyordu sanırım. Tüm aksiliklere rağmen şu ana kadar avantajın bende olduğuna emindim. Elif'in adım uzunluğunu ve tahmini hızını bildiğim için aramızdaki maksimum mesafenin beş kilometreden fazla olmadığını biliyordum çünkü. Ormanlık alanın yüzeyi yapraklarla dolu olduğu için adım izlerini takip etmek kolay olmasa da gittiği yönü evin önündeki toprak arazideki adımlarıyla rahatça tespit etmiştim.

Ormanın içindeyse ayak izine gerek kalmayacak kadar çok iz bırakmıştı. Filmlerdeki gibi dallara takılmış kumaşlar yoktu elbette, onun yerine bitkilerdeki renk değişimine bakıyordum. Bazı taşların üstündeki yosunlarda koyu renkli gölgeler vardı, bir ayakkabının basıncıyla oluşan izlerdi bunlar. Yağmurun da faydası oluyordu zira fakat yağan yağmur ağaçlardaki yaprakların tek bir yönünü ıslatırdı. Çift tarafı ıslanmış yapraklarsa birinin onlara çarpıp dalı sarstığını gösterirdi.

Her şeye rağmen Elif'in zekasını da takdir ediyordum, zira sıradan bir insandan çok daha akıllıca hareket ediyordu. Normalde insanlar ormanlık arazide ya patikaları kullanır, ya da ağaçların arasında güvende olacağını sanıp tek bir yönde hareket ederdi. Çoğu kişi yön değiştirerek ilerlediğini sansa da, hayır, yaptıkları şey her zaman zikzak çizmek olurdu. Aptalca. Çünkü bu şekilde hem tek bir yönde ilerlemeye devam ederdiniz, hem de birim zamanda daha az yol alırdınız. Benimkiyse harbiden yön değiştiriyordu. Eğer askeri eğitim almış olmasaydım izini çoktan kaybetmiştim.

Fener ışığının altında buruşmuş bir yaprak görünce sabrımın son kırıntılarıyla ize doğru yürüyüp yere diz çöktüm. Yaprağın kıvrımları sola doğru bükülmüştü, bu da Elif'in tam bu noktada durup başını sağa çevirdiği anlamına geliyordu. İşin iyi tarafı, adımları arasındaki mesafe daha da kısalmıştı artık. Koşar adımları da bırakıp yürüyüş moduna geçmiş olmalıydı.

İzlerden biraz uzaklaşıp onun arkasına baktığında beni göremeyeceği bir paralel çizgide ilerlemeye devam ettim. Hareketlerim sakindi fakat içten içe kuduruyordum. Cidden bu kadar aptal mıydı bu kız? Şehrin epey dışındaki bir avlanma bölgesindeydik, vahşi hayvanlara rastlama riski hiç de az değildi. Bu havada ormana dalarak kendini nasıl bir tehlikeye attığını akıl edemiyor muydu?

Yağmurun iyice hızlandığını fark edince homurdandım. Damlaların gürültüsü duyma yetimi kör ediyordu, aramızdaki tahmini mesafeyi göz önüne alırsak şu an Elif yardım istese bile onu duyamazdım. Fakat yağmur sadece benim kulaklarımı kör etmiyordu, aynı şekilde Elif de beni duyamazdı. Bu yüzden sessiz hareket etmeyi bırakıp adımlarla ilerlemeye başladım.

Doğru bir karar vermiştim. Zira bir kilometre sonra ağaçların arasından yükselen bir çığlık sesi kulağıma çalındı.

"ALPARSLAN!"

"ELİF!" diye bağırdım koşmaya başlarken. "SESİME DOĞRU KOŞ!"

Bir yandan da ihtimalleri düşünmeye çalışıyordum. Ne olmuş olabilirdi ki? Vahşi hayvan saldırısı mı? Hayvanlar sessizce saldırıya geçmezdi, öncesinde uluma ya da kükreme sesi duymadığım için buna pek ihtimal vermiyordum.

"BIRAK BENİ!" diye çığlık attı bu kez. "ALP YARDIM ET-!"

Cümlesinin devamını getiremedi, sesi boğuklaşarak kesilmişti birden. Onun biriyle boğuştuğunu anlayınca tüm akli melekelerimin iflas ettiğini hissettim. O kadar hızlı koşuyordum ki, yanından geçtiğim ağaçlar bulanık birer gölge gibi manzaramdan silinip gidiyordu. Kahretsin, kim olabilirdi ki?! Semerciler mi? Dündar Bayraktar mı? Onlar olsaydı direkt eve gelip beni gebertmez miydi? Belki de Şevket'ti. Benden hıncını alamayınca peşimize düşüp Elif'e zarar vermek istemiş olabilirdi.

Yaklaşık beş yüz metre öteden yeni bir çığlık yükselince bu konuda da yanıldığımı anladım.

"KALK ÜSTÜMDEN YALVARIRIM!" diye bağırıyordu. "ALPARSLAN KURTAR B-"

Hayır, hayır, hayır... Semerciler, Bayraktar ya da Şevket değildi bu.

Eski sözlüsü olacak piç kurusu gelmişti.

Boğazımdan kopan öfke dolu bir kükreme ormanda yankılanırken havaya iki el ateş açtım. Sesi duyup korksun, Elif'i bırakıp kaçsın istiyordum. Her halükarda elimden kurtulması imkansızdı fakat hiç değilse onu Elif'in gözü önünde gebertmemiş olurdum. Üstelik bu benim ikinci cinayetim olacaktı.

Çünkü bugüne dek işlediğim cinayetlerin biri hariç hepsi nefsi müdafaaydı. Öldürmezsem öleceğimi bildiğim için can almıştım. Sonrasında hayata devam edebilmem biraz da bundandı, tetiği çekerken yaptığım şeyden zevk almadığımı bilmek otuz sene hapis yatıp günahımın bedelini ödemek kadar hafifletiyordu vicdanımı.

Fakat bu kez ölmemek için değil, öldürmeyi arzuladığım için cinayet işleyecektim. Sosyopat olmayan normal bir insanın öyle kolayca gelebileceği bir eşik değildi burası; dolayısıyla mucizevi bir dönüşü de olmayacaktı. Elif'in söyleyeceği ya da yapacağı hiçbir şey o herifi vahşice katletmeme engel olamazdı, kontrolümü öylesine yitirmiştim ki onun gözünün önünde bir canavara dönüştükten sonra ilişkimizin alacağı hali bile umursamıyordum.

Kendimi kontrol edebileceğim noktayı bariyerleri parçalayıp geçer gibi geçmiştim ve geri dönmem imkansızdı. Yeni bir cinayetin eşiğine varmak üzereydim.

Ve kahrolası kapı ardına kadar açıktı.

Ne kadar koştuğumu ben de bilmiyorum. Fakat hayatımın en hızlı koşularından birini yaptığım kesindi. O kadar panik haldeydim ki az kalsın gözümün önündeki şeyi görmeden geçip gidecektim. Sonra birdenbire durdum.

Yelek... Elif'in beyaz yeleği büyük bir çam ağacının hemen dibindeki kayanın üzerindeydi. Üstelik kayanın sol köşesinde bir miktar kan da vardı. Taze kan olduğunu biliyordum, ay ışığı altında ıslaklığını ele verircesine parlıyordu.

"Elif?" dedim yavaşça kayaya yaklaşırken. Ardından bakışlarım yerdeki ıslak yapraklara takıldı. Bazılarının üzerinde birinin tam bu noktada geriye dönüp ilerlediğini gösteren bükülmeler vardı. İşaretlere güvenerek yeleğe doğru ilerlemeyi bırakıp arkamı döndüm ve yaklaşık on metre ötedeki geniş ağaca doğru yürümeye başladım.

Ta ki arkamdaki taşlardan yükselen ufak gürültüyü duyana dek... Yeniden kayalara döndüğüm sırada birçok şey tek bir anda gerçekleşti. Önce ağacın bulunduğu taraftan yükselen bir hışırtıyı duydum, sonra havada hareket eden bir nesnenin yarattığı anlık rüzgar boynuma çarptı, ve hemen ardından nesnenin kendisi başıma indi.

Tuzağa düşmüştüm.

Ense köküme yediğim darbeyle birlikte anladım bunu. Bir sopa ya da ağaç dalı olmalıydı. Acı dolu bir nida dudaklarımdan fırlarken gözlerimin önü kararır gibi oldu, elimden sıyrılan silahı son anda kavramayı başardım. Şükürler olsun ki bilincimi kaybetmemiştim. Yalpalayarak dengemi bulmaya çalışırken saldırgan da bunu fark etmiş olacak ki dalı yere fırlatıp uzaklaştı benden. Bir ağacın gövdesinden destek alırken başımı çevirip bana vuran adamın yüzünü görmeye çalıştım. Ne yazık ki çoktan arkasını dönüp ağaçların arasına fırlamıştı. Ve ne yazık ki, yüzünü görmeme gerek kalmamıştı.

Elif'ti bu.

Siktir... Hakikaten tuzağa düşmüştüm!

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

ELİF

"Ömrümüzü erkekleri konuşturmaya çalışarak geçiriyoruz, bizimle konuşmak istediklerindeyse milyonlarca kilometre uzakta olmayı diliyoruz."

Yağmurdan Kaçarken,
Jojo Moyes

-*-

Aşk romanlarının en tehlikeli yanı, sizi gerçek aşkların romanlardaki gibi olacağına inandırmasıdır.

Çoğu insan bunu gerçeklerin acı, kurgularınsa gerçek olamayacak kadar tatlı oluşuyla alakalı sanır fakat hayır, gerçekler yavandır. Güçlü ve aşktan gözü kör olmuş erkeklerin gururlu drama kraliçelerinin peşinden koştuğu debdebeli öyküleri günlük hayatın sıradanlığı arasında bulamazsınız. Gerçek hayatta; hiçbir romanda göremeyeceğiniz rezaletler, kurgusal karakterlerin asla affetmeyeceği hatalara göz yuman aciz prensesler ve en ufak sorumluluklara bile tahammülü olmayan zavallı prensler vardır.

Fakat ben hayattan ne beyaz atlı bir prens beklemiştim, ne de bir erkeğin hatalarına bahane uyduracak kadar acizdim. Kumpanyadaki fahişeler daha ufacık bir çocukken erkekler hakkında uyarmıştı beni. "Erkekler bir şeyi istedikleri zaman bunu açıkça belli ederler, dragă mea." derdi Eftelya. "Eğer seni sevip sevmediğinden emin olamıyorsan, sevmiyor demektir."

Peki ya ben Alparslan'ın sevgisinden emin miydim? Hayır. Elbette bana karşı ilgisi olduğunu biliyordum, fakat beni hayatında istemediği en başından beri aşikardı. Belki de Gülendam Abla haklıydı, Alparslan sevmekten korktuğu için kaçıyordu benden. Yaşadığı kayıplar onu çok fazla yaralamıştı, ruhu beni sevmesine izin vermeyecek kadar hasarlıydı.

Aptal bir prenses olsaydım kendimi bu senaryolarla kandırıp onu affetmeyi başarırdım muhtemelen. Fakat daha birkaç gün önce babaannemin kulübesinde gün boyu ağlayıp sonra da kalbime bir şişe zehir enjekte etmişken bunları pek ciddiye alamıyordum. Niyeti beni kendinden korumaksa bile bir önemi yoktu, zira bunu başaramamıştı. Eğer birileri o iğnedeki zehri değiştirmiş olmasaydı, eğer buraya geldiğimiz gün elime bir bıçak alana dek bilincim açık kalsaydı, eğer birkaç gün önce kafama sıktığım silahta tek bir mermi olsaydı; şu an toprağın yedi kat dibinde yatıyor olacaktım.

Ve eğer Alparslan'ın elinden kaçamazsam, eninde sonunda gideceğim yer yine o toprak olacaktı.

Hissizlik kalkanım paramparça olduğunda yüzleştiğim ilk gerçek buydu işte. Böyle bir adam için mi kıyacaktım canıma? Onun beni zerre önemsemeyen, yüzüme gülüp içten içe samimiyetimi sorgulayan, babamın evinden bir mal gibi zorla çıkarıp gelin olarak alabileceğini sanan ailesi için mi ölecektim? Sözde insanların benim hakkımdaki fikirlerini umursamıyordum... Yalana bak! O cehennem gibi çiftlikten kurtulmuşken sırf birilerinin gözünde küçük düşmeye tahammül edemediği için iki kez daha intihara kalkışan aptal kimdi acaba?

Bir kez daha aynı aptallığı yapmayacaktım. Alparslan'a öfkemi kusmayı deliler gibi istiyordum fakat hayır, bunu yapmanın bana hiçbir faydası olmazdı. Çıkıp gitmeme izin vermeyeceğini biliyordum. Şimdi kaçmaya çalışırsam daha kapıya bile ulaşamadan beni yakalar, bundan sonra da gözünü üstümden asla ayırmazdı. Hazır beni hasta ve dünyadan kopmuş sanıyorken onun uyumasını beklemek zorundaydım.

Evet, kaçmayı deneyecektim. Zira öfkeden kuduruyor olsam da artık hissettiğim bir şeyler vardı, üstelik cesaretim kırılmıştı. Üç kez intihara kalkışmıştım ve ölümle her yüzleştiğimde beynimin ilkel bir parçasından yükselen güçlü yaşama içgüdüsü yüzüme tokat gibi çarpmıştı. Belki de çiftlikten kurtulmuş olmanın verdiği geçici bir rehavet halindeydim. Bilemiyorum...

Bildiğim tek şey intiharın ömrümün geri kalanı boyunca her zaman son kaçış yolu olarak kalacağıydı. Çünkü insan acıyla, öfkeyle veya üzüntüyle değil de; tamamen soğukkanlılıkla, tek bir kez olsun, intiharın mantıksız olmadığı gerçeğini idrak ettikten sonra istese de bunu dehşet verici bir şey olarak göremiyordu. Epiktetos'un "Pencere açık, neyi bekliyorsun?" derken bahsettiği şeyi artık biliyordum. Şimdilik vazgeçmiş olabilirdim fakat o pencere her zaman hayatımın bir köşesinde açık duracaktı.

"Elif?" dediğini duyunca başımı kaldırıp Alparslan'a baktım. "İyi misin?"

İyi değildim. Aniden aldığım kaçma kararı ve açık baraj kapaklarından fışkırırcasına zihnime doluşan hislerim mantığımı felç etmişti. Düşünüp bir plan yapmam gerekiyordu. Kaçacaktım ama nasıl? Hiçbir şey söylemeden yatağa dönüp onun uyumasını bekleyebilirdim. Fakat asıl problem kaçtıktan sonraki kısımdı. Nereye kaçacaktım?

"Elif beni duyuyor musun?"

Firar çantamın nerede olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Onu yanıma aldığıma emindim. Mersin'den ayrılırken valiz hazırlayacak halde olmadığım için çiftlikten kaçmayı planladığım dönemde hazırlayıp odamın bir köşesine sakladığım sırt çantamı almıştım yanıma. İstanbul'a gelirken bindiğimiz arabayla buraya geldiğimize göre sırt çantam hala bagajda olmalıydı.

Zihnimdeki çarklar dönerken sahiden de onu duymuyordum. Bu yüzden endişeli bir tavırla yanıma gelip başını eğerek yüzümü görmeye çalıştığını fark etmedim bile. Bu durum onu büsbütün endişelendirmiş olacak ki yüzümü avuçlarının arasına alıp başımı yukarı kaldırdı. Göz göze geldiğimizde zihnimdeki çarkların bir anda durduğunu hissettim. Çat.

"Güzelim iyi misin?" diye mırıldandı ufak bir çocukla konuşur gibi. "Beni duyuyorsun, değil mi?"

Gözlerimi kırpıştırdım.

Dudaklarının kenarında bastırılmış bir gülüşün gölgesi titreşti. Yüzüm hala avuçlarının arasındaydı, baş parmaklarıyla usulca yanaklarımı okşuyordu. Kahretsin... Neden üzerimde etkisi kaybolmamıştı ki? Hissizlikten kurtulunca bu adama karşı duyacağım tek şeyin öfke ve intikam arzusu olması gerekmez miydi? Neden ondan nefret ederken bile kollarının arasında olmak istiyordum?

Acizlikti bu, biliyorum... Üstelik son bir haftadır aciziyet kotamı sonuna kadar doldurmuştum. Uyanıkken bir şeyler hissedemiyor olabilirdim fakat uykularım gözyaşlarımla yıkanıyordu. Babaannemin ölümünü görüyordum, babamın nefretle kararmış yüzünü, Dobby'nin bana doğru koşarken olacakları hissetmiş gibi korkuyla havlamasını, yerde inleyerek can çekişmesini...

Bazen İzzet Abi ve Gülendam Abla karşıma geçip gurursuz olduğumu yüzüme vuruyordu. Alparslan babama benimle evlenmektense ölmeyi yeğleyeceğini söylüyordu. Sonra Defne'yi görüyordum, Mehtap'ın ona eziyet ettiğini, zarar verdiğini, Defne'nin benim kaderimi yaşadığını... Üstelik bu az kalsın gerçeğe dönüşecek bir ihtimaldi.

Alparslan'ın Mehtap'a evlenme teklifi ettiğini hatırlayınca iliklerime kadar buz tuttuğumu hissettim. Ellerini tutup yüzümden çekerken içimden yakasına yapışmak geliyordu. Öfkem öylesine kontrol edilemez bir boyuta ulaşmıştı ki, suratına okkalı bir tokat geçirmemek için ellerimi arkamda yumruk yapmak zorunda kalmıştım.

Ondan uzaklaştığımı görünce ısrar etmedi. Temkinli bakışlarla beni süzerken "Biraz konuşmak ister misin?" dediğini duydum. Başımı iki yana sallamaya yeltendiğimi görünce telaşla ekledi. "Benimle konuşmak zorunda değilsin. İstersen Ayşe'yi arayabilirsin, yengem onun seni merak ettiğini söyledi. Hazır hatlar gelmişken istersen-"

"Olur." dedim çatallanmış sesimle. Aradığım fırsat ayağıma gelmişti. "Ç-çantam burada mı?"

Başıyla kapının girişindeki vestiyeri işaret etti. "Burada ama telefonunun şarjı yok, bendeki şarj aleti de uymuyor ona. Bu arada yanlış anlama, çantanı kurcalamadım. Geçen hafta sen hastayken benim telefon çekmeyince senin telefonu kullanmaya çalışmıştım, oradan biliyorum."

Başımı sallamakla yetindim. Alparslan telefonunu masanın üstüne bırakıp odun kesmek için kapının önüne çıkana dek aramızda başka bir konuşma geçmedi. Eğer konuşursam kontrolümü kaybetmekten korkuyordum. Üstüne atlayıp ağzını burnunu dağıtmak geliyordu içimden, ona duyduğum uçsuz bucaksız nefreti haykırmaya ihtiyacım vardı. Canını yakmak istiyordum ben bu adamın. Çünkü canım çok yanmıştı.

On dakika sonraysa kendimi tutmakla ne kadar iyi yaptığımı anlamıştım. Zira Ayşe'nin beni aramasının sebebi merak etmesi falan değildi. Nasıl yaptığını bilmiyordum ama bir şekilde çiftlikten kurtulmayı başarmıştı. İstanbul'a varmak üzere olduğunu söylemişti telefonda, çiftlikteyken Alparslan'ın telefonuna gizlice yerleştirdiği takip yazılımı hala aktif olduğu için yerimizi biliyordu. Fakat tam konum bilgisine telefon sinyali üzerinden ulaşmanın imkansız olduğunu da belirtmişti. O nedenle ağaçlık bölgeye hiç girmeyip otobanda bekleyecekti beni.

"On dakikada bir üç tane işaret fişeği." diye tekrarladı hızlı hızlı konuşurken. "Çiftlikte seninle haberleşirken kullandığımız şekilde, tamam mı? Zaten avlanma bölgelerinde bu tür şeylerin kullanımı yaygındır, seninki bunun sana gönderilmiş bir işaret olduğundan kuşkulanmaz bile."

"Fişeklere gerek yok ki, sırt çantam yanımda zaten. Walkie talkie sayesinde haberleşebiliriz-"

"Menzili yetmez, aptal şey. O telsizlerin ormanlık arazideki menzili en fazla sekiz kilometreye ulaşıyor. Aramızdaki mesafe telsizler birbirini görecek kadar azalana dek işaret fişekleriyle yönünü bulmak zorundasın. Bu arada... Cihazı kullanmayı unutmadın, değil mi civciv?"

Bu lakabı çocukken, yaz aylarında saçlarım güneşten daha da sarardığı için takmıştı bana. Fakat büyüdükçe o civciv sarısının yerini bal köpüğü almış, Ayşe okul için çiftlikten uzaklaşmış ve sonrasında bu lafı hiç kullanmamıştı. Mezun olup çiftliğe döndüğü zaman köprünün altından o kadar çok sular akmıştı ki, onun artık dedesinin lafına inanıp da beni öz kardeşi sanan ufak kız çocuğu olmadığını biliyordum. Beni kardeşi olarak görmesini de beklemiyordum zaten, düşmanı gibi davranmaması yeterli olurdu. O yüzden Sümeyra'yı taklit edip varlığımı görmezden geldiği zaman bunu minnetle karşılaşmıştım.

Fakat beni intihar mektubu yazarken bulduğunda her şey değişmişti. Mektubu kapıp evdekilere ispiyonlarken bu sayede babamın beni evlendirmekten vazgeçeceğini umuyordu sanırım. Mektubun ciddiye bile alınmamasını ise hazmedememişti. Sonra da aylar boyunca hem bulduğu her fırsatta bana kötü davranarak intihar etmeyi düşündüğüm için cezalandırmış, hem de Adar'ı ve ablamı bulabilmem için çiftlikten kaçıp iz sürmeme yardımcı olmuştu. Tüm bu işaret fişekleri ve telsizlerle iletişim kurma yöntemlerini o dönemlerde geliştirmiştik.

"Bu arada, şey, bana verdiğin sözü tuttuğun için teşekkür ederim." diye devam ettiğini duydum. "Seni daha önce aramak istedim ama şu son bir haftada... Çiftlikte çok fazla şey oldu ve bir türlü buradan çıkamadım. Eğer oraya geldiğimde gitmiş olsaydın daha erken gelemediğim için kendimi-" Derin bir nefes aldı ve duygusallık bakiyesinin sonuna geldi. "Beni içine soktuğun şu melodram yüzünden saçını başını yolacağım, tamam mı? Şimdi git ve o aptal herifi ayakta uyut bakalım. Naş."

Telefonu suratıma kapatmasına şaşırmadım. Çünkü Ayşe böyleydi. Duygularını dışa vurmayı beceremiyordu, hiç değilse doğru şekilde... Eğer son bir hafta içinde iki kez ona verdiğim sözü bozduğumu bilseydi muhtemelen beni kendi elleriyle öldürürdü.

Dışarıdan yükselen balta sesleri kesilince elimdeki telefonu masaya bırakıp koşar adımlarla duvarın öteki tarafına geçtim. Yatağa girip örtüleri kafama çektikten birkaç saniye sonra evin kapısı açıldı. Alparslan odunları içeri taşıyıp şömineyi yakarken sessizce beklemeye koyulmuştum. Bir ara bana seslendi ama cevap vermeyince üstelemedi.

Eninde sonunda uyuyacağını biliyordum. Bir haftadır neredeyse hiç dinlenmemişti, artık ben de iyileştiğime göre uyanık kalması için bir sebep yoktu. Akreple yelkovan birbirini kovalarken mutfakta bir şeyler atıştırmasını, banyoya girip duş almasını, evin içinde dolanıp durmasını bekledim sabırla. En sonunda duvarın öteki tarafındaki koltuklardan birine oturdu ve on dakika bile geçmeden nefes alışları dingin bir forma büründü.

Uyuduğunu anlayınca örtüleri üzerimden çekip yatağın öteki tarafına uzanarak sessizce onu izlemeye koyuldum. Kocaman gövdesi tekli koltuğa sığmaya çalışırken komik bir biçimde bükülmüştü. Geceyi andıran saçlarının kısa tutamları birbirine karışarak nizami görünümüne ihanet ediyordu. Yüzündeki sert ifade silinince birkaç yaş gençleşmişti sanki.

Yorgun olduğunu biliyordum, son bir haftadır benimle ilgilenirken doğru düzgün uyumadığını da... Gecenin sessizliğinde durmuş yakışıklı çehresini izlerken ona duyduğum öfkeyi bile unutmuştum. Aklımda yalnızca karşıma ilk çıktığı günden kalma güneşli anılar vardı. Daha çiftliğe gelmeden evvel ablalarım sayesinde fotoğraflarını görmüştüm fakat ilk görüşte tanıyamamıştım onu. Aşk romanlarında tasvir edilen büyüleyici adamlar gibiydi. Enerjisini hissetmemek imkansızdı, çekim alanı öylesine güçlüydü ki tüm önyargılarıma rağmen kalp atışlarım deli gibi hızlanmıştı.

Heyecandan nasıl saçmaladığımı hatırlayınca yüzüm belki bininci kez asıldı. Çiftlikten ne kadar uzaklaştığımı bile unutuvermiştim, yetmezmiş gibi ilk kez gördüğüm insanların gözü önünde kucağımdaki kuzuyla muhabbet etmeye kalkışmıştım. Aklımı başıma getiren şey Alparslan'ın öksürükle kamufle etmeye çalıştığı kahkahası olmuştu. Tanıştığımız anda kalbimi kırmayı başaran bir adama nasıl tutulmuş olabilirdim ki?

Uykusunda homurdanarak çenesini kaşıdığını görünce ufak bir tebessüm yayıldı dudaklarıma. Yüzünde iki günlük bir kirli sakal vardı fakat rahatsız olduğunu biliyordum. Her sabah tıraş olmak gibi bir takıntısı vardı sanırım, iki gün önce banyodaki bitmiş tıraş köpüğü şişesine ettiği küfürlerle uyanınca fark etmiştim bunu. Giyim kuşam konusunda da belirli bir düzenin ve koyu renklerin dışına asla çıkmıyordu.

Bu tür alışkanlıklarını gördükçe onu çok da fazla tanımadığım hissine kapılıyordum. Benim bildiğim kadarıyla illegal işlerle uğraşan bir ailenin haylaz oğluydu. Mühendislik mezunuydu fakat gece kulübü işletmeciliği yapıyordu. Üstelik gece hayatında hayli kötü bir şöhrete sahipti. Tipik bir züppeydi kısacası... Böyle bir adamın özel hayatında askeri disiplin sahibi olmasına anlam veremiyordum.

Ne yazık ki, cevabını hiçbir zaman alamayacağım sorulardı bunlar. Alparslan Ahıskalı romanlardaki büyüleyici adamlardan biri olabilirdi; fakat asla okuyamayacağım bir kitabın içine gizlenmişti.

-*-

Şarkı:
* Kaldık Böyle - Yelken (<3)
* Dedublüman - Çözemezsin

-*-

- birkaç saat sonra -

Gece ıssızdı.

Ağaçların arasında koşarken korkudan ve soğuktan ürperdiğimi hissediyordum. Akdeniz iklimine uyum sağlamış bedenim İstanbul'un soğuk iklimine uyum sağlayamamıştı. Üstelik üzerimde incecik bir gecelikten başka bir şey yoktu. Alparslan'ın uyanmayacağına emin olsam evden çıkmadan önce üzerimi de değiştirirdim fakat son bir hafta içinde onun uykusunun değişken olduğunu fark etmiştim. Bazen diken üstünde uyuyor ve bakışlarımı yüzüne çevirdiğimde bile hissedip uyanıyordu. Bazense kulağının dibinde davul çalsa uyanmayacak kadar derine dalıyordu. Uykusu da kişiliği gibi dengesizdi.

Yeni bir işaret fişeği patladığını duyunca başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Kuzeydoğu yönündeydi... Ve ne yazık ki şimdi çok daha uzak görünüyordu. Bunun anlamını biliyordum. Zira Ayşe'nin yeri sabitti ve ben evden çıkarken attığı işaret fişekleri açık bir biçimde kuzey yönünü işaret ediyordu. Bu seferki fişek on dakika öncekine nazaran daha uzakta, üstelik kuzeydoğu yönünde olduğuna göre...

Evet, farkında olmadan batıya sapmıştım.

Söylene söylene yönümü değiştirip doğuya yöneldim. Walkie talkie elimdeydi fakat Ayşe'nin telsizinden gelen bir sinyal yoktu hala. Her ihtimale karşılık on dakikada bir durup yayını açıyor ve kendi şifreli dilimizle bir mesaj gönderiyordum. Şifreli olması elzemdi zira Ayşe bana bu cihazların telefon gibi çalışmadığını söylemişti, civarda başka telsiz varsa yolladığınız sinyalleri onların da dinleme şansı oluyordu.

Beş yüz metre daha ilerledikten sonra elimdeki telsizle ezberlediğim kodları göndermeye başladım. Bir yandan da koşar adımlarla ilerlemeye devam ediyordum. Yağmur giderek hızlanmıştı, sırılsıklam olmuş geceliğim vücudumla bütünleşmişti adeta. Soğuktan zangır zangır titrerken görüşüm öylesine bulanıklaşmıştı ki toprağın dışına çıkmış ağaç köklerinden birini fark edemedim.

"AYYY!"

Bedenim havaya savrulurken dudaklarımdan fırlayan çığlığa engel olamamıştım. Birkaç metre ötedeki kayalıkların arasına düştüğümde bu kez acı dolu bir inleme yükseldi boğazımdan. Walkie talkie elimden fırlayıp karanlıkta bir noktaya savrulmuştu. Fakat asıl beklenmedik olan şey birkaç saniye sonra gerçekleşti. Yaklaşık bir kilometre öteden yükselen erkek sesini duyunca şaşkınlıktan ve korkudan kaskatı kesildim.

"ELİF İYİ MİSİN?!"

Kahretsin! Alparslan'ın sesiydi bu... Bunca zaman boyunca peşimde miydi yani? İyi de hangi yöne gittiğimi nereden anlamıştı ki? İşaret fişeklerinden faydalanmış olamazdı, zira beceriksizliğim yüzünden fişeklerin işaret ettiği yönden epeyce sapmıştım. Yanlış yöne saptığımı anlayıp peşimden gelmeye devam etmesi nasıl mümkün olabilirdi?

Birkaç dakika içerisinde yakalanacağımı anlayınca panikle ayağa kalkmaya çalıştım. Bir iki denemenin ardından bunu başarmıştım fakat sol bileğimde korkunç bir sızı vardı. Üstelik telsiz de elimden fırlayıp karanlıkta bir yere savrulmuştu. Onu burada bırakıp işaret fişeklerini takip etmeye çalışabilirdim ancak yaralı bir bacakla en fazla ne kadar uzağa gidebilirdim ki?

Düşün Elena, düşün... Bir şekilde ondan kurtulman gerek...

Bakışlarım birkaç metre ötedeki kalın odun parçasına takılınca duraksadım. Aklıma gelen fikir pek hoşuma gitmemişti fakat başka çarem yoktu. Kaçmaya devam edebilmek için Alparslan'dan kurtulmak zorundaydım. Bunu da ancak onu bir tuzağa çekerek yapabilirdim...

"ELİF CEVAP VER BANA!"

Sesinin çok daha yakından geldiğini fark edince düşünmedim bile. Panikle öne atılıp odun parçasını elime aldım, üzerimdeki ince yeleği çıkarıp az evvel düştüğüm kayalıkların üstüne fırlattıktan sonra birkaç metre gerideki geniş gövdeli bir ağacın arkasına geçtim...

Ve bağırmaya başladım.

"ALPARSLAN YARDIM ET!"

Çığlığım ormanda yankılanırken "ELİF!" diye haykırdığını duydum onun. "ELİF SESİME DOĞRU KOŞ!"

Üzgünüm yakışıklı, kendi ayaklarınla gelmen lazım.

"BIRAK BENİ!" diye çığlık attım bu kez. "ALP YARDIM ET-!"

Duruma inandırıcılık katmak için cümlenin sonunu getirmeden boşta kalan elimi ağzıma bastırdım. Sesim sonlara doğru boğuklaşıp azalırken Alparslan'ın paniğe kapılacağını biliyordum. Paniğe kapıldığında sağlıklı düşünemediğini de... Eğer saldırıya uğradığımı düşünürse buraya vardığında tamamen gardını indirmiş olacaktı.

"ELİF BANA DOĞRU KOŞ!"

Ses tonundaki endişeyi fark etmemek imkansızdı. Vicdanım sızım sızım sızlarken elimdeki sopayı daha sıkı kavrayıp ağlamaklı bir sesle "KALK ÜSTÜMDEN YALVARIRIM!" diye bağırdım. "ALPARSLAN KURTAR B-"

Havaya iki el ateş etti. Harika...

Adımı haykırarak koşmaya devam ederken korkudan boğazım kurumuştu. Onu bayılttıktan sonra bileğimdeki acıyı falan boşverip arkama bile bakmadan koşmam gerektiğini biliyordum. Zira beni yakalarsa oynadığım oyunun hesabını vermem gerekecekti. Alparslan'ın abisi gibi öfkelenince gözü dönen türden biri olmadığının farkındaydım ama yine de onu tuzağa düşürmeme anlayış göstermeyeceği kesind-

Birkaç metre ötemden koşarak geçen karaltıyı görünce şaşkınlıktan az kalsın elimdeki odunu düşürüyordum. Kahretsin, nasıl bu kadar sessiz hareket edebiliyordu?! Üstelik neden bu kadar dikkatliydi? Bu kadar paniğe kapılmış haldeyken doğruca kayalıklarda duran yeleğime koşması gerekmez miydi? Böylelikle o eğilip yeleği eline alırken ben de arkasından yaklaşıp elimdeki odunla saldırıya geçebilecektim.

Fakat aşağılık herif kayalıkların birkaç metre ötesine gelince aniden duraksadı. Bakışlarının bir anlığına yerdeki ıslak yapraklarda gezindiğini gördüm. Şükürler olsun ki onu dalların arasındaki ufak bir oyuktan izliyordum. Zira bir an sonra pat diye arkasını dönüp bulunduğum noktaya doğru yürümeye başladı. Siktir!

Birkaç saniye içinde yakayı ele vereceğimi anlayınca aklıma gelen ilk şeyi yaptım. Yere eğilip ufak bir taş aldım elime, ardından ağacın arkasından çıkmadan taşı kayalıkların üstüne fırlattım.

Sonrasında her şey ağır çekimde gerçekleşti sanki. Taş kayalıkların üstüne düşüp ufak bir çıtırtı sesi çıkardı. Alparslan aniden sesin geldiği yöne dönüp nişan aldı. Ve ben ağacın arkasından fırlayıp elimdeki odunu tüm gücümle ense köküne indirdim. Dudaklarından acı dolu bir nida yükselirken birkaç saniye içinde kendinden geçeceğini biliyordum.

Fakat öyle olmadı.

-*-

On metre.

Yakalanmadan önce gidebildiğim tahmini mesafe işte bu kadardı. Zira yalpalayarak dengesini kazanmaya çalışırken bilincini yitirmediğini anlamıştım. Silahını bile düşürmemişti elinden, bir eliyle ensesine tutmuş kendine gelmeye çalışıyordu. Nasıl olduğunu bilmiyordum fakat ense köküne indirdiğim darbe Alparslan'ı bayıltmaya yetmemişti. Ya ben yeterince güçlü vuramamıştım, ya da o fiziksel darbelere karşı sandığımdan daha dayanıklıydı. Mecburen yapabileceğim tek şeyi yapmış; işe yaramaz odunu yere fırlatıp koşmaya başlamıştım.

Fakat en fazla on metre uzaklaşabilmiştim ondan. Onuncu metrede öfkeli homurdanmasını saçlarımda hissettim, ardından kolunu karnıma sarıp oltaya takılmış bir balığı çeker gibi beni kendine çekti. Şükürler olsun ki henüz bir balık kadar çaresiz değildim. O nedenle yakalandığımı hissettiğim anda kollarının arasında dönüp dizimi kasıklarına geçirmeye çalıştım. Bu tekniğin doğru biçimde yapılışını Youtube üzerinden Krav Maga videoları izlerken öğrenmiştim. Elbette onu kısır bırakacak kadar şiddetli bir darbe indirmeye niyetim yoktu, amacım sadece birkaç dakika boyunca yerde kıvranmasını sağlamaktı. Öyle olacağını da biliyordum, videodaki hoca sıradan bir sivil erkeğin bu tekniği savuşturması imkansız olduğunu söylemişti.

Fakat görünüşe bakılırsa, bu adamla ilgili sahiden de bilmediğim çok şey vardı. Zira dizimi kaldırdığım anda kendi diziyle kaval kemiğime sert bir darbe indirerek savuşturdu beni. Acıdan nefesim kesilirken "Hayvan!" diye bağırdım, ardından öfkeyle üzerine atılıp onu arkaya doğru iteledim. Dengesini kaybedip yere devrilmesi kırılan gururumu az da olsa teselli etmişti. Fakat kolları hala belimde olduğu için değişen pek bir şey olmadı. Yere düştüğümüzde kendimi önce onun üstünde buldum, bir an sonra yana doğru hamle yapıp beni altına aldı.

Göz göze geldiğimizde yüzünde gördüğüm ifadeyi nasıl anlatabilirim ki? Öfkeden gözü dönmek deyiminin görsel tasviri gibiydi. Bakışlarında ilk kez gördüğüm zalim bir parıltı yanıp sönmeye başlamıştı, neler olduğunu idrak ettikçe daha beter çileden çıkıyordu sanki. Az evvel odunla vurduğum yerden boynuna süzülen ince kanı gördüğümde anlık bir suçluluk hissiyle gözlerimi kapadım. Yeniden açtığımda suçluluğum onu daha beter öfkelendirmişe benziyordu.

"Sen-" dedi öfkeden titreyen sesiyle. "Sen bana tuzak mı kurdun?!"

Soğuktan ve heyecandan titreyen çenemi dikleştirdim. "Kaderime razı gelmemi falan mı beklemiştin?"

"Saldırıya uğradığını sandım!" diye bağırdı. "Tüm o yardım çığlıkları numara mıydı kahrolası?!"

Verecek bir cevap bulamadım. Yaptığım şeyle gurur duymuyordum fakat başka çarem yoktu. Onun ormanda izimi sürebileceğini tahmin edemezdim, şimdi bile bunu nasıl yaptığını aklım havsalam almıyordu. Şevket Baykar'ın kızıydım ben yahu! Çiftlikte sayısız çalışanımız vardı fakat babam tüm kızlarının silah kullanabilen, traktör sürüp büyükbaş hayvanların bakımını yapabilecek, mecbur kaldıkları zaman çiftlikteki çalışanları idare edebilecek kadar sağlam yetişmesini sağlamıştı. Kırsal alanda İstanbullu bir züppenin elinden kaçmayı bile başaramadığımı bilse benden bir kez daha nefret ederdi.

"ELİF YENGE!" diye bir ses duyunca çırpınmayı bırakıp başımı ağaçlara doğru çevirdim. Ufuk'un sesiydi bu... Sorun şu ki Alparslan'ın geldiği yönden değil, benim gitmem gereken yönden geliyordu. Kahretsin! Varacağım noktayı nasıl anlamışlardı ki? Nasıl bir ortama düşmüştüm ben?!

"Sorun yok, Ufuk!" diye seslenerek üstümden kalktı Alparslan. "İyiyiz biz, sen eve geri dön!"

Yattığım yerde doğrulup ayağa kalkmaya çalıştığımda bir elini omzuma koyarak durdurdu beni. Zaten istesem de kalkamazdım, zira sol ayak bileğim hem burkulmuş hem de yaralanmıştı. Bu haldeyken kaçamayacağımı anlayınca pes ederek geceliğimin eteklerini ve yakasını düzeltmeye koyuldum. Birkaç saniye sonra Alp'in siyah paltosu yeniden omuzlarımda belirdi. Soğuktan titreyen bedenim minnetle paltoya sığınırken paltonun sahibinin de yanıma diz çöküp beni kucağına aldığını hissettim.

Şimdi ne olacaktı? Ayşe'ye bir şekilde haber vermem gerektiğini biliyordum, üstelik telsizi de bulmak zorundaydım. Kaygıyla etrafa göz atarken ağaçların arasında koşan bir erkek silüeti çarptı gözüme. Çok geçmeden Ufuk yağmurdan sırılsıklam olmuş bir vaziyette karşımıza çıkmıştı. Fakat asıl şaşırtıcı olan şey, aradığım telsizin onun elinde olmasıydı.

Yo, hayır... Bu benim telsizim değildi. Bu Ayşe'nin telsiziydi. Pardon?

"Çok şükür buradasın abi!" dediğini duydum onun. "Öteki telsiz sende mi?"

"Ne telsizi Ufuk?"

"Senin dediğin gibi o işaret fişekleri Elif Yenge'ye mesaj amaçlı havaya atılıyormuş." diyerek hevesle lafa girdi Ufuk. Benim ortamda olduğumu hala fark edememiş gibiydi. "O esnada otoban tarafındaydım ben de, araçtaki eski AN/PRC ötmeye başlayınca yakın menzilde bir telsiz olduğunu fark ettim. Gönderilen mesajların Elif Yenge'ye hitaben olduğu belliydi zaten, ben de kendi telsizimle oymuş gibi davranarak cevap yazıp kaynağa ulaştım işte. Ama buradalarda ikinci bir telsiz daha olmalı-"

"Siktir et ikinci telsizi." diye geçiştirdi Alparslan. "Öbür telsiz kimdeydi?"

"Elif yengenin kız kardeşi Ayşe Hanım'da abi."

"ULAN O TERÖRİSTİN BURADA NE İŞİ VAR?!" diye kükredi Alp. "Allah'ım bir bu eksikti ya... O manyak kesin kaçmıştır çiftlikten, bir an önce yakalayıp buradan göndermemiz lazım."

"Ayşe Hanım zaten benim arabada." diye cevap verdi Ufuk. Ardından utana sıkıla ekledi. "Şey, kaçmaya çalıştığı için kendisini bağlamak zorunda kaldım."

"Harika. İpleri çözmeden götür Boğaz'a at."

"Direkt kafasına sıksam olmaz mı abi?"

"UFUK!" diye bağırdım dehşetle. Ona seslendiğimi duyunca utanmadan bana dönüp başıyla selam verdi. "Merhaba, Elif Yenge."

Tam çığlık atarak yardım istemeye başlayacakken Alparslan'ın dişlerini gıcırdatarak konuştuğunu duydum.

"Sadece espri yapıyor..." diye söylendi. Ardından başını kaldırıp ekürisine baktı tekrar. "Kızı abimlere götür. Biz de yarın oraya geçeceğiz zaten."

"Emredersin abi. Yalnız... Bir iki dakika yalnız konuşsak olur mu?"

"Acil mi?"

Ufuk başını sallayınca Alparslan homurdanarak yeleğimi bıraktığım kayalıklara yöneldi. Beni taşlardan birinin üstüne oturttuktan sonra ellerini dizime koyup yanıma diz çöktüğünü fark ettim. Birkaç saniye göz göze gelmek için çabaladı fakat ısrarla başımı çevirmeyince pes etti.

"On metre uzağında olacağım. Eğer aklın varsa bu bacakla kaçmaya çalışmazsın."

Başımın altından öfkeli bir bakış attım ona. "Eğer aklın varsa beni serbest bırakırsın."

"Sayende kalmadı."

Sesindeki tehditkar tınıya aldırış etmedim. Yanımdan kalkıp Ufuk'la birlikte onları duymayacağım bir noktaya giderken arkasından bakmadım bile. Ben sadece ondan nasıl kurtulacağımı düşünüyordum. Yarın İzzet Abilerin evine gideceğimizi söylemişti. Tanrım... O kalabalıkta değil kaçmak, kaçış planı yapmam bile imkansızdı.

Öte yandan, öylece oturup onunla evlenmeyi bekleyemezdim. Ablamla evlenmek istediğini kendi ağzıyla söylemişti bu adam, beni istemediğini de. Tüm bunları başka bir amaçtan ötürü yapmış olsa bile bu ancak onu affetmemi sağlayabilirdi. Onunla evlenip yuva kurmamı değil.

O kadar da değil.

-*-

Alparslan yanıma geldiğinde biraz canı sıkılmış gibi görünüyordu fakat sebebini sormadım. Beni kucağına alıp güneye doğru yürümeye başladığında nereye gittiğimizi bile merak etmedim. Zaten çok fazla yürümedik, görünüşe bakılırsa yoldan epey sapmıştım. Birkaç yüz metre sonra ağaçlar aniden tükendi ve otoyola geldiğimizi fark ettim. Alp'in adamlarından bir diğeri, yanılmıyorsam ismi Aykut'tu, yol kenarına park ettiği bir arabada bizi bekliyordu.

Arabaya binip dağ evine dönerken neden doğruca yalıya gitmediğimizi anlamıştım. Bu halde gidersek bir sürü şey sorarlardı. İkimiz de sırılsıklamdık, üstelik onun boynu, benimse bacağım yaralıydı. Üzerimde gecelik oluşundan bahsetmiyordum bile...

Eve vardığımızda kendimi tekrar onun kucağında buldum. Biz iner inmez Aykut arabayı çalıştırıp yoluna devam etmişti. Aramızdaki patlamak üzere olan gerginlikten kaçıyor gibi görünüyordu. Üstelik haksız da sayılmazdı, oynadığım minik oyun Alparslan'ı çileden çıkarmıştı cidden, bense öfkenin memba' gibiydim. Yol boyunca birbirimize tehditkar bakışlar atıp durmuştuk.

İçeri girince ışıkları bile yakmadan beni götürüp market poşetiymişim gibi yatağa attı. Hayvan... Geri çekilip gömleğinin düğmelerini açmaya başladığında bir anlığına afalladım. Neyse ki benimle pek ilgileniyormuş gibi durmuyordu, ıslak gömleği çıkarıp koltuğun üstüne fırlattıktan sonra yüzüme bile bakmadan giysi dolabına doğru ilerledi.

Yeni gömlek giymeden önce pantolonunun kemerini açtığını görünce homurdanarak yatağın üstünde arkamı döndüm. Ona bakmadığımı bilsin diye mümkün olduğunca ses çıkararak yapmıştım bunu. Gerçi bir işe yaradığı söylenemezdi, döndüğüm yerde açık pencere olduğu için gözüme ilk çarpan şey camdaki yansıması olmuştu. Gözlerimi kapatmayı düşündüm ama görmüştüm zaten, üstelik içimde fesat bir düşünce yoktu. Bu öfkeyle onu dikizlerken düşünebildiğim tek şey neresine vurursam canını en çok yakacağım falan olurdu zaten. O nedenle bakmaya devam ettim.

Üzerinde sadece boxer vardı, sırtı bana dönük olduğu için hareket ederken sırtında gerilen kasları görebiliyordum. Benzer manzaradan bacakları da nasibini almıştı, yumuşak derinin ve ince yağ dokusunun altındaki sert adaleler kasılıp gevşerken varlığını açıkça ortaya koyuyordu. Pompayla şişirilmiş gibi duran protein tozu eseri vücutlardan değildi bu, reflekslerinin hızından kas yapısının bir hafıza kazanacak kadar eskiye dayandığını anlamak mümkündü. Kimbilir kaç sene düzenli olarak antrenman yapmıştı? Bu düşünce karşısında dudaklarımdan ufak bir gülüş fırladı. Her gün düzenli spor yapmasını gerektirecek bir işi olmadığına göre kızları etkilemek için spor salonunda yatıp kalkan salaklardan biriydi. Ve muhtemelen şu anda aynı etkiyi benim üzerimde de yapabileceğini sanıyordu. Hah!

"Aynen Elif, şu an tek derdim soyunarak seni etkilemekti."

Sesini duyduğumda hafifçe yerimde sıçradım. Güldüğümü duyunca aklımdan geçenleri tahmin etmiş olmalıydı. Zira sırtı hala bana dönüktü, konuşmaya devam ederken bir yandan da dolaptan aldığı eşofman altını giyiyordu. Gardımı almayı başarınca küçümser bir sesle cevap verdim ona.

"Soyunarak beni etkileyebileceğini mi düşünüyorsun cidden?"

"Hayır Elif, çıplaklık kadınlar için tek başına tahrik unsuru değildir."

Gerizekalı olmak da diye cevap verecektim ama kendimi tuttum. Zira çocuksu bir cevaptı bu, söylersem yediğim lafın altında kaldığımı ilan etmiş olurdum. Zaten Alparslan da bir cevap bekliyor gibi durmuyordu. Eşofman altını giydikten sonra dolaptan kuru bir gecelik alıp bana doğru yürümeye başlamıştı. Karşıma geçtiğinde gözlerinde hala buz gibi bir ifade olduğunu fark ettim.

"Kaldı ki soyunmama gerek yok." diye devam etti sözlerine. "Ben seni giyinikken de etkileyebilirim."

Eh, bunu sen istedin.

"Denizdeki gibi zil zurna sarhoş halde olursam neden olmasın?"

Cevap vermedi fakat bakışlarında zalim bir parıltının yanıp söndüğünü gördüm. Geceliği yanıma bırakıp arkasını dönerken kendi kendine konuşur gibi bir sesle mırıldandı.

"Aslında ben otel odasındaki halinden bahsetmiştim."

Neden söz ettiğini anlayınca yüzümün alev aldığını hissettim. Otel odasında ona pansuman yaptığım zamandan bahsediyordu. Onu öpmemek için kendimi zor tuttuğum andan... Kahretsin, farkına varmış mıydı yani? Belki de bu yüzden ışıkları açmak için kalktığımda ters davranmıştı bana. Gerçi birkaç saat sonra beni öptüğünü düşününce ondan etkilenmeme kızacağını sanmıyordum. Muhtemelen sözlüme ihanet ettiğimi falan düşünerek tribe girmişti fakat bu da benim umurumda değildi. Başka insanların ahlakımı yargılamasına umursamazlık dışında verebileceğim bir tepki yoktu. Artık yoktu.

Alparslan banyoya girdiğinde hızlıca üzerimdeki geceliği çıkarıp onun getirdiğini giydim. Birkaç saniye sonra elinde tentürdiyot ve sargı malzemeleriyle birlikte dışarı çıktı. Yanıma geldiğinde öne atılıp malzemeleri ondan almaya çalıştım fakat elimi tutup net bir şekilde geri çekti.

"Bir de bunun için tartışmayalım, olur mu?"

Ses çıkarmadım. Tam karşıma diz çöktükten sonra burkulan bileğime merhem sürüp ince bir bandajla sardı. O esnada bakışlarım onun boynundaki kurumuş kan lekesinde geziniyordu. Odunun üzerindeki sivrilmiş bir kabuk falan tenini kesmiş olmalıydı. Pişmanlıkla gözlerimi yumdum. Ona olan tüm öfkeme rağmen ilk yardım malzemelerini elinden alıp yarasını sarmak geliyordu içimden. Sayesinde ruh halim otuz saniyede bir yön değiştirir olmuştu.

Neyse ki Alparslan beni pişman olduğuma bile pişman edebiliyordu. Dizimdeki yaraya bandaj yapıştırırken "Oynadığın oyun yüzünden sana ne kadar öfkeli olduğumu tahmin bile edemezsin." dediğini duydum. "Ama öfke bir yere varmamızı sağlamıyor Elif. Oturup sakince konuşmamız gerek, anlıyor musun? Otel odası lafını da hiç etmedim say. Orada bilinçli olarak etkilemiştim seni, benim hatamdı."

Gözlerimi açıp hayretle yüzüne baktım. Bir insan nasıl bu kadar kendini beğenmiş olabilirdi ki? Hepsini geçtim, resmen beni bilinçli olarak etkilediğini itiraf etmişti. Ne için? Tepkimi mi ölçüyordu? Beni öptüğü gecenin sabahında İstanbul'a döndüğünü bilmesem platonik hislerinin karşılıklı olup olmadığını anlamak istediğini düşünebilirdim ama hayır, bu öyle bir şey değildi.

Bu düpedüz şerefsizlikti!

"Görünüşe göre etkileyememişsin çünkü otel odasında hiçbir şey olmadı." diye tersledim onu. "Egonu zedelediğini biliyorum ama aklım başımdayken sana asla karşılık vermedim, Alparslan. Hazmet artık yenilgiyi!"

Ve birden duraksadı. "Yenilgi derken?"

Yüzündeki uzlaşmacı ifade hızla silinip giderken benden bunu beklemediğini görebiliyordum. Anlamadığımı sanıyor olmalıydı. Halbuki ben uzun zamandır gerçeklerin farkındaydım. Tolere ediyor olmam fark etmediğim anlamına gelmezdi.

"Evet yenilgi!" dedim kendimi tutamayıp. "Beni bir hedef olarak gördüğünü anlamadım mı sanıyorsun?"

Şaşkınlıkla güldü. "Elif sen ne saçmalıyorsun?"

"Beni istemeye geldiklerini öğrenince öfkelenmiştin." dedim ona geçmişi hatırlatarak. "Hatta sırf bu yüzden çiftlikten çıktığımı babama ispiyonladın, haksız mıyım? Ama bir türlü anlam veremiyordum çünkü sizin kimi istemeye geldiğiniz belliydi zaten. Hangi ablam olduğunu bilmesem de bana gelmediğiniz kesindi çünkü varlığımı bile arabadayken öğrenmiştiniz. Senin neden elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi öfkelendiğini anlayamamıştım. Ta ki, bir şeyi fark edene dek..."

"Neyi?"

"Ablamları da tanımadığınızı." diyerek güldüm yeniden. "Arabadayken beni önce Ayşe sandınız, sonra Sümeyra, sonra da Mehtap... Oysa belirli bir kızı istemeye gelmiş olsaydınız onun nasıl göründüğünü bilirdiniz, yolda karşınıza çıkan kızın o olmadığını da. Ama bilmiyordunuz çünkü siz çiftliğe belirli bir kızı istemeye gelmemiştiniz. Siz çiftliğe mal seçer gibi üç kızdan birini seçmeye gelmiştiniz!"

Bunu fark ettiğim an yaşadığım hayal kırıklığını dün gibi hatırlıyordum. Fakat Alparslan'a söylediğim gibi ilk günden anlamamıştım neden geldiklerini. Çok sonra anlamıştım. Anladığımdaysa Gülendam Abla ve İzzet Abi'yle bağ kurmuştum çoktan, Defne kucağımdan inmiyordu, Alparslan ise o güne dek ablalarıma gözle görülür bir ilgi göstermemişti. O yüzden fark ettiğim gerçeği tolere etmiş, onun sonradan beni sevip de fikrini değiştirmiş olabileceğine dair hayaller kurmayı tercih etmiştim. Ah, ne aptallık ama!

"Utanmadan üçünü de alıcı gözle inceledin, değil mi?" diyerek devam ettim konuşmaya. "İçlerinden birini seçecek, sonra da yine utanmadan alıcı gözle incelediğin iki kıza baldız diyecektin-"

"Elif sen aptal mısın?!" diye bağırdı birden. "Gözlerin mi kör?! Abimlerin niyeti başta söylediğin gibiydi ama sen o toprak yolda karşımıza çıktığın anda değişti her şey!"

"Evet, şu mesele..." dedim iç çekerek. "Yengenlerin benim zorla sözlendiğimi sanıp vicdan azabı çektikleri için ikimizin arasını yapmaya çalışmasından bahsediyorsan-"

"Ben sana o çiftlikte bir kişi hariç kimseye alıcı gözle bakmadığımı anlatmaya çalışıyorum!" diye haykırdı. Derin bir nefes alırken yüzünde acı bir tebessümün çiçek açmasını izledim. "O kişinin ablalarından biri olmadığı da son derece açıktı zaten..."

Eğer bu itirafı birkaç hafta önce yapmış olsaydı her şey değişebilirdi. Fakat artık onun alıcı gözle baktığı kişi olmak bir anlam ifade etmiyordu bana. Sadece nefretimi daha da körüklüyordu. Zira söylediği şey doğruysa bana alıcı gözle baktığı halde İstanbul'a çekip gitmişti. Bana alıcı gözle baktığı halde babama beni almayacağını söylemişti. Bana alıcı gözle baktığı halde gidip ablama evlenme teklifi etmişti.

"Çünkü ablalarımın üçü de elinin altındaydı!" diye bağırdım öfkeyle. "Ama sen o kadar utanmaz bir adamsın ki, sırf elinin altında değil diye, sırf seçenekler arasında yok diye gidip dördüncü kızı gözüne kestirdin! Tek derdin istersen beni de elde edebileceğini kendine ispatlamaktı! Bu yüzden başkasına ait olduğumu bile bile beni öptün!"

Aitlik lafını onun damarına basmak için bilinçli olarak söylemiştim. Ve görünüşe bakılırsa işe yaramıştı da. Gözlerinde o karanlık ifade belirdi yeniden, gerilen yüz hatlarında bir erkeğin kahrolası sahiplenme arzusunu görebiliyordum.

"Başkasına ait derken?" diye güldü öfkeyle. "Çocuk mu var senin karşında kızım? Oradan bakınca senin aptal sözlülük yalanına inanacak türden bir adama mı benziyorum?"

Kollarımı göğsümde kavuşturup tatlı bir tebessümle kaşlarımı kaldırdım. "Hayırdır, yoksa sen de mi yengenin iddialarına inanıyorsun?"

"Ben ortada olan neyse onu söylüyorum." dedi hodri meydan dercesine. "Seni zorla evlendireceklerdi, haksız mıyım? Sözlüm diyip durduğun herifle bir sevgililik ilişkiniz bile yoktu. Haftalarca burnumun dibindeydin, bir kez olsun telefonda konuştuğunuzu görmedim. Mesajlaşmıyordunuz bile!"

"O esnada sözlüm askerde olduğu için olabilir mi?"

"Erkekleri hiç tanımıyorsun, öyle değil mi?" diyerek ufak bir kahkaha attı. Gözlerinde hala zalim bir parıltı ışıldıyordu. "Hiçbir erkek sevdiği kızı o çiftlikte kaderine terk edip de askere gitmez güzelim. Hadi gitti diyelim, o zaman da günün her anında arayıp sorma ihtiyacı hisseder. Kışlalarda telefon yasağının çoktan kalkmış olmasından bahsetmiyorum bile!"

Pekala, bundan haberim yoktu...

"Geceleri konuşuyorduk zaten." dedim çenemi dikleştirerek. "Hatta senden bile haberi vardı, ablamlara görücü geldiğini ve ikimizin arkadaşlık ettiğini biliyordu. İnanmıyorsan yengene sor, sen vurulduğun zaman müştemilatta kaldığım için sözlümle doğru düzgün iletişim kuramıyordum. O dönemler Okan beni arayıp neden gece telefonunu açmadığımı sormuştu, ona durumu izah etmiştim. Ben konuşurken Gülendam Abla da odadaydı."

Ama telefonun diğer ucundaki kişinin Ayşe olduğunu bilmiyordu. Ya da biliyordu, emin değilim. Zira konuşmam bittiğinde "Ayşe'ye benden selam söyleseydin keşke." demişti. Sözlümle konuştuğumu söyleyince de "Afedersin Elifciğim, kafam biraz dalgın olduğu için dikkat edememişim." diye gülümseyip mutfağa geçmişti. Cidden konuşurken bin kez Okan diye hitap ettiğim halde Ayşe'yle konuştuğumu sanacak kadar dalgın mıydı, yoksa haddinden fazla mı dikkatliydi anlayamamıştım.

Alparslan'ın kahkaha attığını duyunca dikkatim dağıldı. Aklından her ne geçiyorsa epey eğlenmiş gibi görünüyordu.

"Demek sözlün beni biliyordu..." dedi gülmeye devam ederek. "Ve ikimizin aynı çatı altında kalmasına, senin geceleri benimle ilgilenmene falan ses çıkarmıyordu, öyle mi? Eğer bu dediğin gerçek olsaydı adamı enayiliğinden ötürü takdir ederdim!"

"Özgüveninden ötürü diyecektin herhalde?" diyerek kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Birini kıskanmanın özgüven eksikliği olduğunu iddia ediyordun ya, ondan söylüyorum..."

Dilimi ısırdım fakat çok geç kalmıştım. Onun laflarını ezberlediğimi neden açık ediyordum ki? Cidden kahretsin... Neden bu adamın yanında kelimeler dudaklarımdan fütursuzca akıp gidiyordu?

"Bu kıskançlık değil Elif, aklı olan hiçbir erkek sevdiği kızın elin herifiyle aynı çatı altında kalmasına hoşgörü göstermez. Sırf buradan bile çizdiğin birbirine aşık çift portresinin yalan olduğu anlaşılıyor. Ama istersen başka örnekler de verebilirim. Mesela sevgilin olduğunu iddia ettiğin salağın seni o aptal teste göndermelerine ses çıkarmamasını tartışabiliriz. Uzatmak istiyor musun cidden?"

Harika... Onun ne dersem diyeyim ikna olmayacağını anlamıştım. Gerçi ikna olsa ne değişirdi ki? Sırf Alparslan'a inat tanımadığım bir adamla evlenmeye çalışamazdım. Ben istesem bile o aile kabul etmezdi, çiftlikte basılma hadisesinin tüm Mersin'de duyulduğuna emindim. Orospuluğum tescillenmişti artık.

Alparslan'ı itip ayağa kalktığımda bana karşı koymadı. Sağlam bacağımdan destek alarak ondan uzaklaşırken "Evet, sözlüme aşık değildim." diye itiraf ettim mecburen. "Ama senin sandığın gibi zorla da evlendirilmiyorduk. Biz gayet iyiydik aslında, siz gelip ortalığı karıştırana dek hiçbir sorun yoktu. Ve hatırlatırım Alparslan, ben onunla evlenmeyi kabul etmiştim. Seninle evlenmekse ölümden bile kötü bir seçenek benim için. Aranızdaki farkı anla diye söylüyorum."

"Yirmi bir yaşındaki bir veletle aramdaki farkları tahmin edebiliyorum, Elif."

Yirmi bir mi? Sözlendiğim kişi benden küçük müydü yani? İlginç... Ben asker kaçağı falandır diye düşünmüştüm, babamın beni bir akranımla evlendireceğine ihtimal vermiyordum.

"Aranızda fark, Okan'ın benim gözümde ölümden beter bir seçenek olmamasıydı Alparslan." dedim hafifçe omuz silkerek. "Hiç değilse onunla zil zurna sarhoş değilken de öpüşebiliyordum."

O esnada sırtım ona dönük halde volta atmaya devam ettiğim için yüzünü görememiştim fakat odanın diğer ucuna varana dek sessizlik içerisinde dinledi beni. Muhtemelen bunu benden beklemiyordu. Öfkeden deliye dönüp ondan hesap sormamı, aciz bir şekilde kollarında ağlamamı falan umuyor olmalıydı. Şaşkınlıktan yüzünün aldığı şekli görmek için öyle çok sabırsızlanıyordum ki elimde olmadan adımlarımı hızlandırdım.

Turumu tamamlayıp arkamı döndüğümdeyse refleksif olarak bir adım geriledim. Karşımda artık afallamış ve şaşkın bir adam yoktu. Sözlerim beklediğimden de şiddetli bir etki yaratmıştı, zira Alparslan'ın yüzünde ormanda gördüğümden daha karanlık bir ifade vardı.

"Sen benimle dalga mı geçiyorsun?"

Hafifçe güldüm. "Ne?"

"Sen." dedi üstüne basa basa. "Sen kesinlikle dalga geçiyorsun. Çünkü öfkeni benden bu şekilde çıkarmaya çalışacak kadar aptal olamazsın."

Kahkaha attım. "Öfkelendirmek mi? Tüm bu söylediklerimi ne sanıyorsun ki cidden? Mizansen falan mı?"

"Her ne sikimse!" diye kükredi. "Senin bu saçma sapan sözlü numarandan sıkıldım artık! Öfkeli olduğun için sesimi çıkarmıyorum ama o salağın adını bir daha ağzına alırsan hoş karşılamam Elif."

Bu kez şaşırma sırası bendeydi. Nesi vardı bu adamın böyle? Eskiden ona ne zaman sözlü olmamla ilgili bir şey söylesem geri adım atıp aramıza mesafe koyardı. Şimdiyse yüzünde ürkütücü bir ifadeyle üstüme yürüyordu.

"Hadi be oradan!" diye bağırdım şaşkınlıktan sıyrılınca. "Sen kim oluyorsun da-"

"Ben senin nişanlınım!" diyerek kesti sözümü. "Gerçek ya da değil, geçen hafta ikimizi yatakta çırılçıplak bastılar! Üstüne imam nikahı kıyıldı! Nikah tarihimiz bile alındı!" Duraksayıp öfkeli bir kahkaha attı. "Yeri gelmişken söyleyeyim, bir ay içinde resmen karım olacaksın. Yerinde olsam beni sınamazdım, Elena."

"Ölürüm de evlenmem seninle!" dedim hiddetten titremeye başlarken. "Ayrıca sen ne hakla bana o isimle seslenirsin ya? Ne cüretle?!"

"Senin verdiğin cüretle!" dedi acımasızca. "Bu adı ben kendim araştırıp da bulmadım. Adını bana veren sendin!"

"ŞİMDİ DE GERİ ALIYORUM!"

"Üzgünüm ama adını benden alamazsın, Elena." dedi üstüne bastıra bastıra. "Kendi isteğinle verdiğin hiçbir parçanı benden alamazsın."

"Kendi isteğimle öyle mi?" diyerek güldüm. Acımasızca. "Halbuki ben tıpkı denizdeki öpücük gibi bu adı da sana zil zurna sarhoş haldeyken verdiğimi hatırlıyorum Alparslan. Aklım başımda olsaydı ikisini de benden alamazdın!"

Başını kaldırıp delirmiş gibi bir kahkaha attı. Ardından beni kendine çekip dudaklarıma yapıştı.

İlk anda şaşkınlıktan tepki veremedim. Yalnızca beni öpmesine değil, beni öpüş biçimine de şaşırmıştım. Sarhoş olduğumu söylesem de denizdeki öpüşmemizin her anı aklımdaydı hala. O zaman böyle sahiplenir gibi değildi dudakları, dokunuşlarının çekimserliğini, ben ona yaklaşana dek ellerini bedenimden uzak tutup geri çekilmemi beklediğini anımsıyordum. Şimdiyse bir şeyler değişmişti, çok daha farklıydı. Çok daha şiddetli... Çok daha yıkıcı... Çok daha cüretkar.

Neler olduğunu idrak ettiğimde ilk hissettiğim şey öfke oldu. Ellerimi göğsüne koyup onu iterken suratına okkalı bir tokat patlatmaya çoktan hazırdım. Aksi düşünülemezdi bile, onca şeyin üstüne öpücüğüyle yelkenleri suya indireceğimi sanıyorsa-

Tokat atamadım. Geri çekilmeme fırsat bile kalmadan bir elini belime sarıp kendine mühürledi beni. Öteki eliyle saçlarımdan kavrayarak başımı arkaya eğdiğini fark ettim. Parmaklarına dolanan saçlarımın acısı karşısında dudaklarım ufak bir nidayla aralanmıştı. Dilini o aralıktan içeri kaydırıp ağzımı keşfetmeye başladığında şiddetli bir elektrik akımının bel kemiğimden yukarı tırmandığını hissettim.

Acaba o hissetmiş miydi titrediğimi? Kalbimin tam ortasında ince işçilikle açılmış kapkara bir oyuk vardı. Oraya gözlerinin yansımasını nakşettiğimi fark etmiş miydi? Kahretsin ki gün geçtikçe daha çok seviyordum onu. İlk gördüğüm gün de sevmiştim. Çiftlikte ondan kaçarken, arabasının arkasına saklanarak gizlice şehre indiğim günlerde Defne'yle muhabbet etmesini dinlerken, lunaparkta elinde iki devasa dondurma külahıyla yanımıza geldiğindeki neşesi, gülünce kısılan gözleriyle, kollarımın arasında kanlar içinde yatarken dudaklarında beliren minik tebessümü bile, bir günahı kana kana içer gibi seviyordum ben bu adamı. Kalbimi paramparça etse ne değişirdi ki? Son on günde kollarının arasında gözümü her açtığım an onu biraz daha çok sevmekten başka bir şey yapabilmiş miydim?

Şimdi bile karşı koymaya çalışıyordum fakat zordu... İmkansızdı... Saçlarımdaki eli gevşeyip omuzlarıma inmişti, öteki eli belimi sarıyordu bir ihtiyaca tutunur gibi. Başını hafifçe yana eğerek öpüşünü derinleştirdiğinde midemin ani bir burulmayla ikiye katlandığını hissettim. Dizlerimin bağı çözülür gibi olunca düşmemek için elimden gelen tek şeyi yaptım; omuzlarına tutunup onu kendime çektim.

Bir hataydı, şüphesiz. Karşılık olarak boğazından yükselen homurtu bedenimde anlık bir titremeye dönüşmüştü. İçimden çıkmaya çalışan bir şeyler vardı sanki, tenimi ısıtan, karıncalandıran... Aynı sıcaklığı onun çıplak teninde de hissediyordum. Omuzunda duran ellerim sırtına doğru uzanmaya başlamıştı bile. Belimdeki ellerini aşağı indirip kalçalarımı kavrayınca çok daha şiddetli bir elektrik akımına kapıldım, ve pes ettim.

Onu öpmeye başladığımda bir deliliğe yelken açtığımı biliyordum. Bir şeyler daha da harlandı aramızda, beni bir anda kucaklayıp yemek masasına oturtunca başımın döndüğünü hissettim. Geceliğim çoktan kalçalarımın üstüne sıyrılmıştı. Kollarımı boynuna sardığımda dokunuşları ince kumaşın altına uzanıp çıplak tenimde gezinmeye başladı. Bir eliyle karnımdan göğsüme uzanırken öteki eliyle bacaklarımdan birini kavrayıp beline doladığını hissettim ve anladım. Bu gece sevişecektik.

Bunu fark ettiğimde bir damla yaş süzüldü gözlerimden. Sebebi acı değildi, kendi aciziyetime duyduğum öfkeden ağlıyordum ben. Onunla bu evde, iki kez kendimi öldürmeyi denediğim çatının altında sevişecektim ve nedense yapacağım şey gözüme yeni bir intihar girişiminden farklı gelmiyordu. Gururumu da kaybedersem geriye ne kalırdı ki?

Beni ne kadar anladığını, ya da anlayıp anlamadığını bilmiyorum ama yanağımdaki tuzlu damlayı hissedince duraksadı. Dudaklarını yanağıma sürükleyip gözyaşımı öptü usulca, sütyenimdeki elinin sırtıma uzanıp teselli verir gibi tenimi okşadığını fark ettim. Bunun ona nasıl geri döneceğini göremiyor muydu? Ah.

Mağlup olmuş birine gösterilen merhametin, nefretten başka cevabı olamazdı.

"Seninle evlenmeyeceğim." diye fısıldadım hislerimi sesime yansıtarak. "Anlıyor musun beni? Seninle asla evlenmeyeceğim."

Başını hafifçe geri çekip gözlerinde anlaşılmaz bir ifadeyle bana baktı. "Ne yazık ki evleneceksin, Elena."

Bir dayatmayı bildirir gibi değil de, önlenemez bir geleceği haber verir gibi konuşmuştu. Neydi onu bu kadar kendinden emin kılan şey? Öpüşüne karşılık vermiş olmam mı? Aramızdaki problemin beni onu isteyip istememem olmadığını, o noktayı çoktan aştığımızı anlamıyor muydu?

"Senin derdin ne benimle?" diye isyan ettim sonunda. Onu öfkeyle ittiğimde karşı koymamıştı, bacaklarım belinden çözülürken askıları sıyrılmış geceliği ellerimle göğsüme bastırdım. "Bırak gideyim! Cehennem olup çıkayım hayatından! Abinden korkuyorsan kaçtığımı söylersin olur biter!"

"Abimden korkuyor olsaydım on gün önce evlenme teklifi ettiğim kişi sen olurdun."

Ona vuramadım bile. Acı, tıpkı zevk gibi bir elektrik akımı haline vücudumu felç etti. Söylediği şeyin üzerimdeki tek etkisi kesif bir acıma hissi olmuştu.

"Ve ben de reddederdim." dedim ufak, acı dolu bir tebessümle. "Neyse ki buna gerek kalmadı. Çünkü sen zaten bana değil, ablama evlenme teklifi ettin."

"ÇÜNKÜ BAŞKA ÇAREM YOKTU!" diye haykırdı. "Neden kız seçmek için o çiftliğe geldik sanıyorsun?! Mevzu hiçbir zaman benim kimle evleneceğim değildi ki... Mevzu benim kimin damadı olacağımdı!"

"Ne?"

Bir şeyler vardı... Ortada çok farklı bir şeyler vardı. Mevzunun benim gördüğüm gibi olmadığını sezinlediğimde kalbimin hızla çarpmaya başladığını hissettim.

"Babanda bana ait bir emanet var." dedi bıkkınlıkla. "Ve kendisi o emaneti ancak bu şekilde vermeye ikna oluyor. Onun damadı olup emaneti ondan büsbütün almamam şartıyla... Şimdi o çiftliğe neden geldiğimizi anladın mı?"

Emanet... Zihnim birden dedemin öldüğü güne dair hatıralarla dolup taşmaya başladı. O gün babamla ahırda tartıştıkları şey bu değil miydi? Dedemin "Oğlan on sekiz yaşına bastı." dediğini duymuştum. "Artık emaneti geri vermenin vakti geldi."

Sonra babam sırf buna engel olmak için gözlerimin önünde dedemi öldürmüştü. O tırpanın inişini izlediğim korkunç anın sebebinden bahsediyordu Alparslan... Ben o andan itibaren tüm hayatımı bu sebebi merak etmekle geçirmiştim. Neydi? Neydi? Neydi? Bir evlada babasını öldürtecek kadar kıymetli bir emanet ne olabilirdi?

"Her neyse, bu konuşma aramızda kalsın." dediğini duydum Alparslan'ın. "Yengemin haberi yok, sadece abim biliyor ama onun da senin bildiğini bilmemesi lazım. Anlıyor musun beni Elena? Yarın seni yalıya götürdüğümde bu konuyla ilgili tek bir laf dahi etmeyeceksin."

"B-ben..." diye mırıldandım içine düştüğüm dehşet kuyusundan. "Neden?"

"Yalıya neden gideceğimizi mi soruyorsun?" dedi kaşlarını çatarak. "Çünkü yarın akşam nişanımız var. Aile arasında bir tören olacak, yengem bunu söylemek için gelmişti. Eğer kaçmasaydın sana da daha erken söyl-"

"Hayır, o değil!" diye bağırdım çıldırmış gibi. "Emanet ne, Alparslan? Ne uğruna bunca şey yaşandı? Bunu bilmek zorundayım!"

"Bunu sana-"

"Söylersen istediğini yaparım!" diyerek sözünü kestim. "Evlenirim seninle!"

Şaşırdığını görebiliyordum. Ben de şaşkındım. Neden ona tutamayacağım bir söz vermiştim ki? Ne uğruna öldüğünü bilmek dedemi geri getirmeyecekti. Babamın ellerindeki kanı hiçbir hazine temizleyemezdi. Tanrım... Sahiden de bir deliliğe yelken açmış gidiyordum.

"Ne değiştirdi fikrini?" dediğini duydum Alparslan'ın. Gözlerinde temkinli bir ifade belirmişti. "Benimle evlenmeyi ölüme yeğleyeceğini söylememiş miydin? Neden bu kadar merak ediyorsun bunu?"

"Çünkü bize bu yüzden oyun oynadılar." diyerek aklıma ilk gelen şeyi söyledim. "Ne uğruna ömürlük bir utanç yaşadığımı bilmek benim hakkım."

Ve garip bir şekilde, daha çok şaşırdı. Bakışları yüzümdeki bir noktaya odaklanırken saklanmış bir cevabı keşfetmiş gibi görünüyordu. Ki, haksız sayılmazdı...

Hiç düşünmeden, öylesine konuşmuştum fakat sahiden de sebep bu olabilirdi. İnsanı baba katili yapacak kadar önemli bir emanet uğruna birileri bizi evlenmeye zorlamış da olabilirdi. Alparslan'ın Mehtap'la evlenmek istediğini ben, Mehtap ve İzzet Abiler dışında bilen yoktu ki...

"Cevap ver, Alparslan!" diye sordum yeniden. "Babanın zamanında dedeme bir şey emanet ettiğini biliyorum, geçmişte babamla dedem konuşurken duymuştum. Görünüşe bakılırsa baban bu şeyi sana miras bırakmış. Ailemden alacağın emanet ne? Baban sana neyi miras bıraktı?"

Ve babam ne uğruna dedemi öldürdü?

Birkaç saniyelik bir sessizlik yaşandı aramızda. Başını kaldırıp tekrar gözlerime baktığında bir kabullenişin izleri dökülüyordu yüzünden. Bakışlarına tünemiş çaresizlikten söyleyeceğini anlamıştım.

"Balkanlar..." dedi iç çekerek. "Babamın mirası tüm Balkan ülkelerini kapsayan bir silah ticareti imparatorluğunun tahtıydı, Elena. Bu yüzden benimle evlenmek zorundasın."

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro