Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 68 - Makinelerin Düşleri

Bu bölümü pek sevgili Bones izleme arkadaşıma ve okuruma, Eda'cığıma ithaf ediyorum. 🐱🌸

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

"...Thus the first ultraintelligent machine is the last invention that man need ever make."

"...Dolayısıyla ilk ultra zeki makine, insanın yapması gereken son icattır."

I.J. Good, 1965

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

"Gelecekle oynanan kumarda en büyük kazanç ehvenişerdir, Aras.

Yazdıklarımı süslü edebiyat martavalları gibi gördüğünü, bunları içi boş birer aforizma sandığını ve cümlelerimin içinde yatan anlamlara ehemmiyet vermediğini tahmin edebiliyorum. Eğer tahminlerim doğruysa, yapacağın en büyük hatalardan biri bu olacaktır. Sözlerime kulak ver, oğlum. Bu cümleleri geçmişten yazıyor olabilirim; fakat sana geleceğini anlatıyorum.

Tanrı zar atmaz der Einstein, ki haksızdır fakat bilmelisin ki kader zarını havaya atacak kişi ancak Tanrı olmalıdır. Sen ise bir kulsun, tıpkı benim gibi ve henüz neden bahsettiğimi bile anlamıyorsun. Oysa hafızamda gören gözlerin inanamayacağı dehşetler var, duyan kulakları sağır edecek kehanetler ve dünyanın geri kalanından sakınılması gereken lanetler var. Bir evladı bu uğurda feda ettim, ikincisinin ölümünü de o hayattayken kabullendim. Çünkü bazen durup seyretmek dışında bir imkanın olmaz ve bundan daha büyük bir çaresizlik olamayacağını sanırsın. Fakat vardır. En büyük çaresizlik, sevgili oğlum, önüne geçme imkanın olduğu halde gerçekleşecek felakete seyirci kalmaktır. Sen henüz bunun da ne demek olduğunu bilmiyorsun.

Kıvrandırıcı bir vaziyyet, ayırdındayım. İnsan öğrenmek istiyor çünkü, çok geç olmadan müdahale edebilmek, veyahut felaket gerçekleşmeden evvel sevdikleriyle birlikte kaçıp gitmek istiyor. Tam da bu yüzden hiçbir gerçeği vaktinden evvel öğrenmene izin vermeyeceğim. Fakat olur da kendini kurtarmak istersen kaçış kapın her daim açık olacak. Bu satırları okuduktan sonra valizini toplayıp sana sunduğum imkanlarla dünyanın diğer ucuna gidebilir ve orada kendine yepyeni bir hayat kurabilirsin. Peşinden kimse gelmeyecek, kimse seni gözetlemeyecek ve sen de kaçıp kurtulduğun bu karanlık düzene bir daha asla dönemeyeceksin. Bilmen gereken yegane husus, kapının tek kişilik oluşudur. Kaçış imkanına kimseyi ortak edemezsin, bunun tufan öncesi Sodom ve Gomorra'dan kaçarken Lut'un karısının dönüp ardına bakmasından bir farkı olmaz. Eğer gerçekten kurtulmak istiyorsan herkesi ve her şeyi ardında bırakıp tek başına gitmek zorundasın.

Büyük baban olarak sana nasihatim; vakit kaybetmeden kaçıp git, Aras. Ardında bırakamayacağına inandığın şeylerin hiçbiri sandığın kadar vazgeçilmez değiller. Hepsinin, herkesin, bugün sahip olduğun her şeyin yeri doldurulabilir ve hayat bu gerçeği yirmili yaşlarda bencilce bir gaflet, altmışlı yaşlarda ise tecrübe edilmiş bir realite olarak göreceğin bir trajedidir. Sen bu trajedinin kaynağı olabilirsin fakat bir parçası olmak zorunda değilsin.

Sana kimsenin veremeyeceği bir şeyi, bir gelecek ihtimalini veriyorum Aras.

Çünkü o ihtimali ellerinle yok edeceğini biliyorum."

İbrahim Saral, 1995

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Ön bilgi:

* Eskiden Türkçede yapay zekaya elektronik beyin deniyordu. Lakin bunu günümüzdeki anlamıyla düşünmeyin. O dönemler bilgisayarlar da düşünebilen makinalar olarak görülüyordu, bu teknolojinin öyle bir işlevi olması bekleniyordu.

* Artificial Intelligence, yani yapay zeka terimi ilk kez Haziran 1956'da, Dartmouth College'da düzenlenen çalıştayda kullanılmıştır. Yapay zeka alanının bu çalıştayla kurulduğunu söyleyebiliriz. Zaten çalıştayda yer alan bilim insanları günümüzde yapay zekanın babaları olarak kabul ediliyor. (merak edenler 1956 dartmouth college summer workshop olarak aratabilirler)

* Milli İstihbarat Teşkilatı'nın eski adı MAH'tı.

-*-

Sene 1959

Kandilli semalarında sanat tablolarına yaraşır bir yangın vardı. Akşamüstü tüm güzelliğiyle boğaza çökmüş, güneşin kızıl huzmeleri gökyüzünü boğaz kenarındaki yalının rengine bürümüştü. Yapının selamlık bölümünün önünde oyun oynayan birkaç çocuk vardı. Büyükçe olan haremlik bölümündeyse terasta muhabbet eden kırklı yaşlardaki iki adam göze çarpıyordu.

Hizmetçilerden biri terasın girişinde belirince konuşmayı kestiler. Genç kadın kahveleri masaya bırakırken misafir olduğu anlaşılan esmer adam dalgın gözlerle boğazı izlemekteydi. Ötekiyse tepsideki su bardaklarını ve yemiş dolu tabakları masaya dizerek hizmetçi kıza yardıma koyulmuştu, misafiriyle yalnız kalmak için sabırsızlandığı her halinden belliydi.

"Başka bir isteğiniz var mıydı efendim?"

"Yok kızım, ellerine sağlık." dedi adam. "Bahçedeki çocuklar mahalleden mi?"

"Muhtemelen efendim. Gitmelerini söyleyeyim mi?"

"Yok yok, bırak oynasınlar. Şu geçen gün gelen vekil katibinin yurtdışından hediye getirdiği çikolatalar vardı ya, onları da götür ver yavrucaklara."

"Elbette Kemal Bey, hemen götürüyorum."

Hizmetçi kız elinde boş tepsiyle birlikte uzaklaşırken esmer adam bakışlarını boğazın sularından alıp arkadaşına döndü. Yüzünde muzip bir ifade belirmişti.

"Hayırdır, kimlerin vekili hediye yolluyor sana?"

Kemal elini hafifçe sallayarak boşversene der gibisinden bir işaret yaptı. "Her zamanki saçmalıklar işte Arslan. Vatan Cephesi'ne destek vermemi bekliyorlar."

"Yok artık!" diyerek kahkaha attı Arslan. "Yahu ben yokken işler epey değişmiş desene... Senden bile destek istediğine göre Adnan Bey epey köşeye sıkışmış olmalı."

"Aksine, hepten umarsız hale geldi." diye cevap verdi Kemal. "Uçak kazasından sonra gözü kimseleri görmez oldu. Meclisteki tanıdıklar psikolojisinin bozulduğunu söylüyorlar, kazadan kurtuluşunu Tanrı'nın bir işareti olarak görüyormuş falan... İhtilal söylentilerini bile ciddiye almıyor."

"Duymuştum bunları..." Arslan Bey iç çekerek kahvesinden bir yudum aldı. "Zaten dışarıda işler karışık, bari içerisi huzurlu olsun diyoruz ama nerdee! Kemal Paşa bu günleri görseydi yüzümüze tükürürdü."

Kemal başını sallayarak onayladı arkadaşını. Uzaklardaki bir camiden yükselen ezan sesi iki adamı da düşüncelere sevk etmişti. Bahçedeki çocuklar ceplerinde çikolatalarla birlikte evlerinin yolunu tutuyordu birer birer. Boğaz semalarındaki kızıl yangın tükenmeye yüz tutmuş, küllerinin siyahı alacakaranlığa yoğrulmuştu.

Yalnızca uzun yıllara dayanan dostluklarda hoş karşılanabilecek kadar uzun süre sessiz kaldılar. Kemal'in bakışları boğazdaydı hala, suların rengi giderek laciverte dönüp gözlerinin yansımasını meydana getiriyordu.

Neden sonra, koyu mavi bakışlarını ayırdı sulardan. Yeniden arkadaşına dönerken "Ee dışarıda neler oluyor?" diye sordu. "Selanik'teymişsin diye duydum, benim memlekette havalar nasıl Ahıskalı?"

Arslan Ahıskalı gayrı resmi bir görevli olarak uzun yıllardır Hariciye'ye hizmet etmekteydi. Öyle ki, siyasi cenahta istihbaratın gölge başkanı olarak bilinir olmuştu.

"Kıbrıs meselesi yüzünden biraz gergin," diye cevap verdi. "Beş sene evvel burada çıkan olayların yankısı da hala sürüyor. Anlayacağın garp cephesinde yeni bir şey yok. Asıl gelişmeler deniz ötesinde diyorlar."

Kemal dalgın bir tavırla başını salladı. "Doğrudur. Amerikanlar ilim ve teknikte çok büyük adımlar atıyormuş. Sovyet korkusundan her şeyi gizli tutuyorlar, İdris'ten bile epeydir haber alamıyorum."

"Bizim meczup İdris mi?" diyerek güldü Arslan. "Sahi, nerelerde o? Bu sabah bana kartpostal yollamış ama adresi yazmıyordu."

"Bana da yolladı bu sabah." dedi Kemal. "İdris Üç sene evvel Amerika'dan davet aldı. Dartmouth College'da birkaç ay sürecek mühim bir çalıştay tertiplenmişti. Hatta finansörlüğünü Rockefeller üstlenmiş diye duydum. Çalıştaya katılan on bir kişiden biri de bizim İdris'ti işte. 56 yazında apar topar gitti."

7 Haziran 1956. Bu tarihin üzerinden üç yıl geçmişti fakat henüz hiçbiri, İdris Dorsey'in Dartmouth'taki çalıştaya gidişiyle başlayan hikayenin farkında değildi.

"Üç yıldır ortada yok mu yani?"

"Ara sıra mektup yolluyormuş ailesine. Hatta Adem vefat ettikten sonra eşinden adres rica edip telgraf yolladım, bana da mektupla dönüş yaptı. Hepimize baş sağlığı dilemiş, cenazeye katılamayacağı için ne kadar üzgün olduğunu anlatmış, hal hatır bile sormuş yahu. Resmen aklı başına gelmiş bizim meczubun."

Arslan Bey duyduklarından pek memnun kalmamış gibiydi. Düşünceli bir tavırla sakalını sıvazladı. "Şu Dartmouth'taki çalıştay... Ne üzerineymiş, biliyor musun?"

"Ben sibernetik üzerinedir diye düşünüyordum, İdris laboratuvarından çıkıp gitmeye tenezzül ettiğine göre... Ama geçenlerde İTÜ'den Mustafa Hoca'yla konuştuk, o yeni bir alan üzerine olduğunu söylüyor. Yapay zeka gibi bir şey dedi. Büyük ihtimalle elektronik beyinle alakalı bir şeyler."

"Şu cebir yapabilen makinelerden mi bahsediyorsun?" diye sordu Arslan. "Onlar çok da yeni sayılmaz yahu. Hatta ordudaki paşalar bizim ülkeye de getirmek istediler ama hükümet mani oldu. Bakanlıktaki çalışanlar istemiyormuş, elektronik beyin gelirse işimizden oluruz diye korkuyorlar."

"Yo hayır, bu farklı bir mefhum." dedi Kemal. "Hatta Mustafa Hoca geçenlerde bu konuyla ilgilenen bir arkadaşından bahsetti. Cahit Hoca dedikleri bir adamcağız, soyadı Arf dediler ama tanıdık gelmedi. Bu sene bir konferans verecekmiş Düşünebilen Makinalar üzerine. İstersen sen de gel benimle, bakarsın elektronik beyin icat olunca senin işler biraz hafifler."

Arslan güldü hafifçe. "Olur, gideriz..."

Bunu düşünceli bir tavırla söylemişti, aklı bir şeylere takılıp kalmış gibi görünüyordu. Kemal adamın huyunu bildiğinden daha fazla üzerine gitmedi. Arkadaşını düşünceleriyle baş başa bırakıp etrafı seyre koyuldu.

Çok geçmeden birkaç yüz metre ötede, rıhtımda yürüyen karaltılar takıldı gözüne. İki yeni yetme oğlanın siluetiydi bunlar. Rıhtım boyunca yürürken koyu bir muhabbetin içine çekilmiş vaziyetteydiler.

Oğlanlardan biri yaşını yansıtır bir hareketlilikle arkadaşına bir şeyler anlatıyordu. Parıldayan gözlerine, abartılı jest ve mimiklerine bakarken coşkusunu fark etmemek olanaksızdı. Ne var ki neşeli olmaktan ziyade ateşli bir coşkuydu bu. Aniden yön değiştirebilecek, zararlı olabilecek, tehlikeli bir tutku.

Öteki oğlan ise olgunluğu ve vakur duruşuyla dikkat çekiyordu. Arkadaşı heyecanla bir şeyler anlatırken sessizdi. Yüzünde düşünceli bir ifadeyle söylenenleri dinliyor, değerlendiriyordu. Bir ara izlendiklerini sezinledi sanki, aniden başını kaldırıp yukarı çevirdi.

Göz göze geldikleri vakit Kemal oğlana hafifçe gülümsedi. Çocuğun yüzünde de saygılı bir tebessüm belirmişti, başını hafifçe eğerek selam verdi onlara.

"Hayırdır, kimler var aşağıda?"

Arslan koltuğa sırtını yaslamış vaziyette olduğundan aşağıdaki oğlanları görmemişti. Kemal onun merakla kafasını uzattığını görünce güldü.

"Selamlaştığım oğlanı soruyorsan İbrahim'di, bizim Adem'in oğlu..."

"Yanındaki kim—" Arslan bunu sorarken öteki çocuk da başını kaldırıp yukarı baktı. Oğlanın yüzünü görünce "Haa, seninkiymiş." dedi gülerek. "Cevdet'ti adı, değil mi?"

Kemal başını sallayarak onayladı. Cevdet adamları görünce selam vermeye tenezzül etmemişti bile.

"Yahu doğru söyle, bu oğlanı sen mi doğurdun? Yemin ederim o yaşlardaki halinin birebir kopyası. Bu nasıl benzerliktir arkadaş!"

"Yüzü benzeyeceğine keşke huyu benzeseydi..."

Kemal bunu mırıldanır gibi bir sesle, iç çekerek söylemişti. Arslan güldü hafifçe.

"Buluğ çağında hepsi çekilmez oluyor. Biraz anlayış gösterirsen yola gelir."

"Öyle bir şey değil bu, Arslan..." diye iç çekti adam. "Neyse ki İbrahim de benim evladım gibi. Adem vefat ettikten sonra oğlanı himayeme aldım. Öyle akıllı, ağır başlı, sağlam karakterli bir çocuk ki... Daha şimdiden tüm ailesinin yükünü omuzlarına aldı. Tek dileğim Cevdet'in bir nebze olsun onu örnek alması..."

"Cevdet'in nesi var ki?"

Kemal acı bir itirafı dile getirir gibi başını öne eğdi. "Zalim." dedi yutkunarak. "Büyüdükçe de daha zalim oluyor. Biliyorsun işte..."

"Yahu söyleme öyle." diyerek itiraz etti Arslan. Ardından çekinerek ekledi. "Şimdi alınma ama sen de bu çocuğu sevmemeye bahane arıyor gibisin Kemal... Böyle davranırsan hepten hırçınlaşmasına sebep olursun."

Kemal sesini çıkarmadı fakat arkadaşını onaylamadığı her halinden belliydi. Oğlunu tanıyordu, günbegün nasıl birine dönüştüğünü görebiliyordu. Cevdet pek çok yönden rahmetli ağabeyini anımsatıyordu Kemal'e. Manipülatif biriydi, insanları kandırmak onun için çocuk oyuncağıydı. İçinde dinmek bilmeyen bir öfke vardı, en çok da babasına karşı... En yakın arkadaşı İbrahim'i bile kıskanıyordu, bilhassa Kemal'in İbrahim'e kol kanat germesi Cevdet'i hepten hırçınlaştırıyordu. Baba oğul arasındaki ilişki gün geçtikçe gerilen bir yay gibiydi.

"Bu arada, az evvel İdris'in sana da kartpostal gönderdiğini söylemiştin..." dediğini duydu Arslan'ın. Aklına takılan şeyi dile getirmeye karar vermişti anlaşılan. "Ne yazıyordu kartta?"

"Havadan sudan şeyler işte... Kartpostalın altına da şu sembolü çiziktirmiş."

"Enok sembolü mü?" diye sordu Arslan. "Peki mektuplarda var mıydı bu sembol?"

Kemal başını iki yana salladı. "Yoktu sanırım... Yahu neler geçiyor aklından, söylesene. Belli ki dikkatini cezbeden bir husus var ortada."

"Adem'in vefatından sonra mektup yolladığını söyledin, bu pek İdris'in yapacağı bir şey değil. İkimize aynı gün kartpostal yollaması da pek tesadüfe benzemiyor. İdris hal hatır sormaz ki, tuhaftır biliyorsun... Ne demeye kartpostal yollasın ikimize?"

"Babama da yolladı."

Balkonun girişinden yükselen sesi duyunca iki adam aniden geriye baktı. Az evvel gördükleri iki yeni yetme oğlan, İbrahim ve Cevdet duruyordu kapının eşiğinde. Cevdet hayli meraklı görünmekle birlikte sessizdi. İbrahim ise haddinden fazla düşünceliydi.

"Babam vefat ettikten sonra mektup gönderip baş sağlığı dilemişti." diye devam etti konuşmaya. "Bu sabah ise babama kartpostal yolladı. Postacı kahyaya bırakmış, ben de az evvel öğrendim. İdris abi sanki babamın vefat ettiğini unutmuş gibi hal hatır sormuş."

Arslan dikkatle sordu. "Kartpostalda bir sembol çizili miydi? Belki görmüşsündür, İdris'in mecmua yazılarında da paraf niyetine kullandığı bir sembolden bahsediyorum."

İbrahim ceketinin cebine uzattı elini. "Buyurun kendiniz bakın."

Arslan oğlanın verdiği kartpostalı alıp dikkatle inceledi. Onlarınki gibi bu kartta da bir sembol çiziliydi. Diğer yüzünde ise hal hatır sorduğu alelade bir mesaj yazılıydı.

"Hakikaten Adem'e hitaben yazmış bunu. Fakat sen Adem vefat ettikten sonra İdris'in uzunca bir mektup yazıp baş sağlığı dilediğini söylüyorsun."

"Evet, İdris haberdardı Adem'in vefatından." diye cevap verdi Kemal. "Fakat bu kartpostalları kim yolladı?"

"Bana kalırsa kartpostalları yollayan İdris'in ta kendisi." dedi Arslan. "Asıl mektupları bir başkası yollamış olmalı.— Delikanlılar, bize biraz müsaade eder misiniz?"

"İbrahim kalsın." diye lafa karıştı Kemal. "İdris'in gönderdiği diğer mektupları o biliyor. Cevdet sen aşağı in oğlum, kahyaya haber ver yemek hazırlasınlar. Biz şu mevzuyu konuşup geleceğiz."

Cevdet'in yüzünde ani bir öfke parlaması belirip kayboldu. Babasına itiraz etmeye yeltenir gibi olduğunda ise İbrahim girdi aralarına. Bir elini dostane bir tavırla Cevdet'in omzuna koyarken "Mektupları anlatıp geleceğim ben de." diye teskin etti oğlanı. "Bir an önce yemek yiyelim ki atölyeye geç kalmayalım."

Aralarında gizli bir şifre varmış gibi söylemişti bunu. Nitekim Cevdet birdenbire yatıştı, kendinden birkaç yaş büyük oğlana uysal bir tavırla başını salladı. O arkasını dönüp alt kata giden merdivenlere yönelirken Kemal ve Arslan hala kartpostalları incelemekteydi. Cevdet'in kızgınlığı gibi sakinleşmesini de fark etmemişlerdi.

İbrahim mektuplardan bahsetmeyi bitirdiğinde "Tam da tahmin ettiğim gibi..." dedi Arslan. "Mektupları İdris yazmamış, birileri onun yerine yazmış. Bu kartpostalları gönderen ise kendisi... Ama niye?"

"Üç kartpostal var, Arslan." diye mırıldandı Kemal. Bir şeyler fark etmiş gibiydi. "Çocukken kendi aramızda haberleşmek için uydurduğumuz yöntemi hatırlıyor musun? Mesajı parçalara bölüyorduk, tüm parçaları birleştirmeden şifre anlaşılamıyordu. Belki de kartpostalda yazan gerçek mesajı görebilmek için hepsini birleştirmek gerekiyordur."

Söylediği gibiydi. Evvela İbrahim'i yanlarından gönderdiler, ardından üç kartpostalı bir araya getirip incelediler. İdris hakikaten de çocukken kullandıkları şifreleme yöntemiyle yazmıştı mesajları. Yaklaşık on dakikalık uğraşın ardından gerçek mesajı çözmeyi başardılar. Arslan elde ettiği cümleleri yüksek sesle arkadaşına okudu.

"Yeraltı karargahında sizi bekliyorum. Kimseye haber vermeyin."

"Ne?" Kemal hayretle baktı ona. "Yahu emin misin? İdris yurtdışından dönmüş mü gerçekten?"

Karargah, milli mücadele döneminde kuvayi milliye karargahı olarak kullanılmış bir yeraltı sığınağıydı. Dorsey ailesine ait arazide yer aldığı için savaş bittikten sonra da orayı kullanmayı bırakmamışlardı. Bilhassa İdris zaman zaman nükseden paranoya ataklarında kendini sığınağa kapatmayı pek severdi.

"Karargah'a gitmeden bunu bilemeyiz." diye cevap verdi Arslan. "Zannımca kendisi de orada, sabahtan beri bizi bekliyor olmalı. Bir an evvel gidip şu meczubun derdini çözelim diyorum, ne dersin?"

Kemal de onunla aynı fikirdeydi. Her ihtimale karşılık evvela odasına gidip beylik tabancasını yanına aldı. Ardından Arslan'la birlikte yola koyuldular.

Dorseylerin arazisi yürüme mesafesindeydi. Bu sebeple otomobille gitmeye gerek duymamışlardı. Akşam yenice çöküyor olmasına rağmen havada keskin bir ayaz vardı, mevsim yaza döndüğünü unutmuştu adeta. Kemal tedirginliğinin giderek arttığını sezinliyordu ve dahası, onun tedirginliği arttıkça sanki hava daha çok soğuyordu. Nitekim çok geçmeden çiseleyen yağmurun ilk damlalarını üzerlerinde hissettiler.

Dorsey arazisine girdiklerinde ikisi de sessizdi. Arslan mesleğinin verdiği akışkanlıkla tetikteydi, bir elini tabancasına götürmeye hazır vaziyette tutarak yürüyordu. Kemal ise tedirginliğine rağmen sakin görünüyordu, zihnindeki düşüncelerin pek çok şeyin önüne geçmişti.

İki arkadaş bu bakımsızlık içinde yavaşça ilerlerken peşlerindeki iki karaltının da ayırdındaydı. Cevdet ve İbrahim yalıdan çıktıklarından beri onları takip ediyordu. Fakat ikisi de oğlanlarla uğraşmanın sırası olmadığını düşünmüş, onları azarlama işini İdris'i sağ salim bulduktan sonrasına bırakmaya kanaat getirmişlerdi.

Arazideki taşlı yolu takip ederek küçük bir tepeye tırmandılar. Burada hafif eğimle ağaçlık bir koruya inen bir patika başlıyordu. Onlar önde, oğlanlar arkada patikadan aşağı inerek ağaçların arasına karıştılar.

Hızlanan yağmurdan mütevellit toprak yol çamura evrilmiş vaziyetteydi. Her adımda makosenleri çamura batıyor, koyu renk pantolon paçaları toprağın ıslak rengini alıyordu. Arazinin bu kısmı, bakımsızlıktan ötürü doğanın insafsız kollarına terk edilmiş gibiydi.

Eğer yağmur olmasaydı bu bakımsızlık yüzünden sığınağın girişini gözden kaçırabilirlerdi. Zira ağır metalden bir kapaktı bu. Seneler içerisinde doğa tarafından hazmedilmeye yüz tutmuş, yabani otların arasında kamufle olmuştu. Lakin yeryüzüne sükun eden yağmur damlaları metalin topraktan farklı olduğunun bilincindeydi. Yağmurun çıkardığı olağan dışı ses sayesinde neredeyse balçığa evrilmiş bir çamur deryasına sığınak kapağına ulaştılar.

Sarı renkli kapağı açmaları zor olmadı. Üzerindeki asma kilit açılmıştı zaten. Metal dikdörtgeni toprağın diğer tarafına devirip yeraltına giden merdivenlerden inmeye başladılar. Basamaklar o kadar ıslak ve kaygandı ki, her adımda elleriyle duvarlara tutunarak ilerlemek zorunda kalıyorlardı. Merdivenlerin sonunda, uzun ve dar bir koridor onları karşıladı. Tavanda aralıklarla yerleştirilmiş soluk sarı ampuller vardı, ancak yalnızca birkaçı çalışıyordu.

Koridor boyunca sessizce ilerlediler. Paslı borular ve eski elektrik kabloları sığınağın eski amaçlarına dair ipuçlarını gözler önüne seriyordu. Duvarlarda askeri planlar ve solmuş haritalar asılıydı. Eski gazeteler ve boş mermi kovanları zamana direnen diğer anılar gibi yerlere saçılmıştı.

Biraz daha ilerlediklerinde tanıdık bir ses çalındı kulaklarına. Koridorun ucundaki geniş mahzende yetişkin bir erkeğin acılı inlemesi yankılanıyordu. İdris'in orada olduğunu anlayınca koşmaya başladılar.

Mahzenin girişine vardıklarında üç yıldır kayıp olan adamın tanıdık silueti karşıladı onları. İdris Dorsey buradaydı, ve görünüşe bakılırsa epeydir buradaydı. Etrafta yiyecek kalıntıları gözlerine çarpıyordu, pansuman malzemeleri, tuhaf teçhizatlar...

"İdris iyi misin?!"

"İyiyim, Kemal abi." diye sızlandı adam. "Kaçtım kurtuldum ellerinden..."

Yaralı değildi lakin epeyce hırpalanmıştı. Adamın yüzündeki iyileşmeye yüz tutmuş morlukları görünce tipik bir paranoya seansıyla karşılaşmadıklarını anladılar.

"Kim yaptı sana bunu?" dedi Kemal adamın yanına diz çökerken. "Kafayı mı yedin oğlum sen? Şifrelerle haber göndereceğine çıkıp gelseydin ya!"

"Peşimdeler yahu! Mecburdum saklanmaya..."

"Kim peşinde İdris?" diye sordu Arslan. "Amerika'dan buraya nasıl gelebildin?"

"Oradaki Türklerden yardım aldım, gemiye bindirdiler beni... Pendik limanına vardıktan sonrası da zor olmadı. Kimselere görünmeden buraya gelip saklandım."

Kemal çaresizce iç çekerek ensesini ovuşturdu. İdris'in başını belaya soktuğunu anlamıştı, lakin paranoyaları sebebiyle mevzuyu abartarak anlattığını da tahmin edebiliyordu. Huyu böyleydi. Gittikleri bir lokalde çıkan kavgada yumruk yedikten sonra aylarca yumruk atan adamların onun peşine düşeceğini, canına kast edileceğini düşünerek evden çıkmamıştı. Katıldığı bilimsel etkinlikte birilerini kızdırıp dayak yediyse bunu da pekala abartıyor olabilirdi.

"Şu çalıştayda mı bir şey oldu?"

"Çalıştayda aklınızın alamayacağı şeyler oldu..." diye sızlandı. "Lakin oradaki bilim insanlarından zarar gelmez. Çok saf hepsi, çalışmalarımızın ne amaçla kullanılacağının idrakinde değiller. İşin görünmeyen kısmı da var, Kemal abi. Bir an evvel önlem almak zorundayız."

"Ne için önlem alacağız?"

"Çünkü bizi seçtiler... Çoğu detayı ben de henüz bilmiyorum lakin deney bölgesi olarak Türkiye seçildi. Şeytanlar gelmeden evvel onları ellerindeki teknolojiden mahrum bırakmalıyız."

Kemal adamın bir çeşit histeri geçirdiğini anlamıştı. Daha beter paniğe kapılmaması için suyuna gitmeye karar verdi. Bir elini destek verircesine adamın omzuna koyarken sakince sordu.

"Hangi teknoloji İdris? Anlat, biz onlardan önce geliştirelim."

İdris Dorsey hafifçe güldü.

"Makineler..." dedi. "Düşünebilen makineler icat ediyorlar."

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

ARAS
1. Şimdiki Zaman, Mart 2020

'Ne yaptın sen?'

'NE YAPTIN?'

Zihnimdeki öfkeli fakat giderek cılızlaşan haykırışa aldırmadan yürümeye devam ettim. Yapmam gerekeni yapmıştım. Lavinia'dan, bu yaşa dek pamukların içerisinde büyümüş kız kardeşimden vedalaşma dersi alacak değildim.

'Lavinia abisinin bir katil olduğunu öğrenmemeliydi.'

Ben bunda bir sakınca göremiyordum. Öğrenmesi neyi değiştirirdi ki? Polise gidecek cesareti olmadığını biliyordum, elinde bir kanıt da yoktu zaten—

'Sorun beni ihbar edip etmemesi değil, aptal. Sorun kız kardeşimin bir katil olduğumu bilmesi!'

Bu rahatsızlığı ben de duyumsuyordum. Kütüphaneci sık sık bir kişilik bölünmesi yaşamamdan endişelense de gerçek şu ki, ben bir kişilik bütünleşmesinin eşiğindeydim. Dayımın zannettiği gibi birbiriyle çatışan, iki zıt kutupta insan yoktu zihnimde. Zihnimde konuşan iç sesle anbean yer değiştiriyordum, iç içe geçiyordum, geçmişte olduğum kişiyle karanlık bir gelecekte dönüşeceğim kişi arasında yalpalıyordum. Adsız zihnimin kontrolünü ele geçirmiyordu. Adsız tam şu anda mağarasında can çekişerek ölüyordu ve bir an sonra, mağarada ölen kişi ben oluyordum.

Tam da bu sebepten, bir yandan Lavinia'ya yaptığım itirafın rahatsızlığını hissederken öte yandan aldırmıyordum. Bilse ne değişirdi ki? Kız kardeşimin gözünde hiçbir zaman süper kahraman olmamıştım, şeytanın teki olduğumu bilmek onu hayal kırıklığına uğratmazdı. Uğratmamalıydı. Suzan'ı ben öldürmüştüm. Ben hissetmiştim karanlığı ellerimde. Bir hayal kırıklığı yaratamayacak kadar büyüktü günahlarım.

"Acı insanı dönüştürür." dedi yanımda beliren genç kadın. "Dengesizleştirir. Normal şartlarda asla yapmayacağın şeyleri yaparsın. Tıpkı şu anda olduğu gibi."

Nefretle baktım ona. "Hayatımda ilk kez acı çekmiyorum."

"Şu an ne kadar büyük bir acının içinde olduğunu bilmiyorsun." diye cevap verdi. "Melek'in başına gelenlerin acısı, onu kurtaramayacağını bilmenin acısı, kaybettiğiniz bebeğin acısı, insan olma şansını sonsuza dek yitirdiğini bilmenin acısı ve en çok da, tüm bunların sana yaptıracağı korkunç şeyleri hissetmenin acısı... Acıdan afallamış haldesin, Aras. Olmanı istediğim yerin bir adım gerisindesin."

Ve kayboldu. Onunla birlikte söyledikleri de kayboldu zihnimin içinde. Yürümeye devam ettim.

Hastanenin bahçesine çıktığımda siyah transit hala beni bekliyordu. Arabaya doğru seğirttiğimde arka taraftaki siyah camlardan birinin kayarak açıldığını gördüm. Arka koltukta oturan adamın çehresi gözler önüne serilmişti.

Kör Kütüphaneci.

Aramızda yaklaşık yirmi metre vardı ama yüzünde gördüğüm bir şeyler beni derinden, çok derinden rahatsız etti. Dışarıdan bakan biri bunu göremezdi. Onlar dayıma bakınca robotik bir duygusuzluk ve ifadesiz bir ciddiyet görürlerdi. Bazıları sessiz bir gücün yarattığı görünmez etkiyi hissedip bu kör ve yaşlı adamdan uzak durulması gerektiğini anlardı belki. Bense tüm bunları senelerdir görerek ezberlemiştim. Ve şimdi, ezberime uymayan şeyler görüyordum dayımın yüzünde.

Hızlı adımlarla ilerleyip araca bindiğimde camı kapatıp bana doğru döndü. Eskiden olsa çoktan dayımın boğazına yapışıp cinayete teşebbüs etmiştim. Fakat sonuç vermeyen bir yöntemdi bu. Finalde kendimi onun karşısına oturmuş, sohbeti yönlendirmesine izin verirken buluyordum. Aynı tantanayı bir kez daha tekrarlamak istemediğim için saldırmaya kalkışmadım, sakince karşısına geçip oturdum.

Kütüphaneci gülümsedi. "Öğreniyorsun."

"Şunu yapma." dedim düz bir sesle. "Beni çaresiz bırakmaktan keyif alma, Kütüphaneci. Aksi taktirde, günün birinde seni yok etmem gerekirse ben de bundan keyif alırım. Böyle olsun istemiyorum."

Tuhaf bir şekilde, bu kez beni ciddiye aldı. Bakışlarında ansızın bir hüzün belirip kaybolurken iç çektiğini işittim.

"Keyif almıyorum, Aras. Ben senin dayınım, acı çekmen keyif veremez bana."

"Harika. Demek yine dayı yeğen olduk."

"Her zaman öyleydik."

Güldüm. Öyle olmadığını ikimiz de biliyorduk.

"Ee nerelerdeydin günlerdir?"

"Bazı çalışmalarım için araştırma yapmam gerekiyordu." demekle yetindi.

İşte bu ilginçti. Kütüphaneci entelektüel meraklarından çalışmalarım diye bahsetmezdi, zaman ayırdığı uğraşların tümü hobileriydi. Çalışması olabilecek şeylerse meslek hayatı gibi geçmişte kalmıştı. En azından ben öyle düşünüyordum.

"Beyaz önlüğü geri giydiğini söyleme bana." dedim. "Felaketlere yol açan bir hekimlik anlayışın var. Bunu sen de biliyorsun."

Gençliğinde Wilson hastalığı üzerine yaptığı çalışmalardan haberim vardı. ATP7B genindeki mutasyonlar sonucu ortaya çıkan kalıtsal bir bozukluktu bu. Wilson hastalığına sahip insanların vücudu bakırı doğru şekilde atmayı başaramıyordu. Bakır gibi bir ağır metalin vücutta birikmesi ise ciddi zihinsel sorunlara sebep oluyordu.

Fakat hastalığın en ilginç yanı ortaya çıkış biçimiydi. Wilson hastası kişilerin vücudu bebekliklerinden itibaren bakır biriktirmeye başlıyordu ancak hasta ergenlik çağına gelene dek bir problem yaşamıyordu. Ağır metal birikiminin tek belirtisi gözlerdi. Hastaların gözlerinde bakır birikimi sonucu oluşan kahverengi-yeşil Kaiser-Fleischer halkaları oluşuyordu. Eğer birileri bu halkaları fark ederse vücutta biriken bakır tehlikeli eşiğe gelmeden alınabiliyordu. Ancak kimse fark etmezse eninde sonunda bakır birikimi beyne ulaşıyor, ve geri dönüşsüz bir şekilde beyin hasarı meydana geliyordu. Dayımın incelediği hastaların pek çoğu 18-19 yaşlarına dek gayet normal olan ve bir gecede zihinsel engellilere dönüşen insanlardı.

"Niyetim bir tedavi yöntemi geliştirmekti." dediğini duydum onun. "Yirmi küsur yıl önce olmuş bitmiş bir şeyden söz ediyoruz Aras."

"Birbirimizi kandırmayalım." diye cevap verdim ona. "Çalışmalarını defalarca kez inceledim, pek de tedavi amaçlı arayışlar gibi durmuyorlardı."

"Seni temin ederim ki niyetim buydu. Ağır metalin omuriliğe ulaşmadan önce vücuttan atılmasını sağlayacak bir genetik mekanizma yaratmak istemiştim."

"Sonra da tesadüfen başka ağır metallerin de sağlık problemi yaratmadan vücutta birikebileceğini fark ettin." dedim. "Gerçekten merak ediyorum, bunu bir şifreleme yöntemine dönüştürmek kimin aklına geldi? Senin mi, annemin mi, yoksa Feza Dorsey'in mi?"

Buruk bir tebessüm belirdi yüzünde.

"Arzu Mabeynci'nin." diyerek beni bir kez daha şaşırttı. "Hayatın enteresan bir espri anlayışı var."

Sahiden de öyleydi. Arzu Hanım sevgilisinin pek kıymetli çalışmalarını şifrelemek için sıra dışı bir yöntem düşünmüştü. Şifreyi doğrudan bir insanın bedenine saklamak... Dayımın ağır metal birikimi üzerine yaptığı çalışmalarla birleştirildiğinde kırılması imkansız bir şifreleme yöntemi icat etmişlerdi.

Kırılması imkansızdı, çünkü şifreler insan vücudunun biyolojik süreçleri tarafından üretiliyordu ve zamanla, teker teker açığa çıkıyordu. Vücuttaki ağır metal birikimi belirli bir seviyeye ulaşmadan kimse şifreyi elde edemezdi. Şifreyi bedeninde taşıyan kişi belirli bir yaşa gelene dek beklemek zorundaydınız.

Fakat seneler sonra, birileri tesadüfen şifreleme yönteminin açığını keşfetmişti. O kişi, ne yazık ki, annemdi.

"Her neyse..." diye homurdandım. "Şu an bunları seninle tartışmak istemiyorum. Eğer semboller için geldiysen—"

"Ah hayır, yeğenimin nikah töreni için gelmiştim." dedi utanmadan. "Sanırım biraz geç kaldım."

Cüretkarlığı karşısında gülmekten başka çıkar yol bulamadım. Piç kurusu... Resmen gel beni öldür diyordu.

"Yediğin halt yüzünden Melek bu halde, biliyorsun değil mi?" diye sordum öfkeyle. "O gazete haberleri olmasaydı bunların hiçbiri—"

"Gerçekleşirdi." diyerek tamamladı cümlemi. "Sistemin nasıl çalıştığını biliyorsun Aras."

"Bilmiyorum!" diye isyan ettim. "Sorun şu ki, sen de bilmiyorsun Kütüphaneci. Kara kutuya gizlenmiş bir Tanrı'yla konuştuğunu düşünüyorsun. Ya o kutuda bir şeytan varsa?"

Görmeyen gözlerinde gizemli bir ifade belirdi. Bir şeyler söylemek istediğini hissetmiştim, bunu asla kelimelere dökmeyeceğini de... Dile getirilmesi yasaklanmış hakikatlerle lanetlenmiştik.

Telefonum çalınca dikkatimi dayımdan ayırdım. Alper arıyordu, muhtemelen Lavinia'nın polis çağırdığını falan bildirmek isteyecekti. Yaptığım itirafın ardından kız kardeşim beni tutuklatmaya çalışırsa buna pek şaşırmazdım.

Telefonu cebimden çıkarırken koltuktan kalkıp siyah transitin kapı kolunu çektim. Aracın kapısı kayarak açılırken evvela dondurucu bir soğuk, peşi sıra da kar taneleri doluştu içeri. Hava kararmıştı bile.

"Bu konu burada kapanmadı," dedim dayıma dönüp. "Yediğin tüm haltların hesabını— Siktir."

Elimi aracın kapısından çekerken kilit kısmındaki sivri bir metal parçasına denk gelmiştim. Bileğime süzülen kanı görünce avucumun kenarında derin, fakat dikiş gerektirmeyen bir kesik açıldığını anladım.

"Aras ne oldu?"

Dayım oturduğu yerden başını uzatmış, görmeyen gözleriyle neler olduğunu çözmeye çalışıyordu.

Alper ısrarla aramaya devam ediyordu.

Elimden akan kan yere damlıyordu.

Aramayı duymazdan geldim, Kütüphaneci'ye cevap vermedim, fakat kanayan elimi görmezden gelemezdim. Kesik sikimde değildi ama kanım arabanın kapısındaki metale bulaşmıştı. Bu düzenbaz herifin arabasında kan gibi bir genetik materyal bırakacak kadar aptal değildim. Yüzde doksan dokuz ihtimalle bir şey olmazdı ama yine de paltomun koluyla kapıdaki kanı temizledim. Dayım sabırsız bir homurdanmayla yeniden seslendi.

"Neler oluyor orada?"

"Ebenin amı oluyor." dedim. "Görmek ister misin?"

"Terbiyesiz..." diye söylendi yüzünü buruşturarak.

Telefonum yeniden çalmaya başlayınca dayımı bekleme moduna aldım. Elimden akmaya devam eden kana aldırmadan telefonu çıkardım cebimden, Alper bu kadar ısrarla aradığına göre Lavinia çevik kuvveti falan çağırmış olmalıydı. Babasının kızı.

"Efendim Alper?"

"Melek iyi değil—" dedi nefes nefese. "Nazenin solunum cihazını kırmış."

"Ne?"

"Doktorlar içeri doluştu ama boşta solunum cihazı yok sanırım. Devlet hastanesi olduğu için—"

"ULAN NAZENİN NİYE BÖYLE BİR ŞEY YAPTI?!"

"Bilmiyorum!" dedi panikle. Arkadan Nazenin'in feryatları yükseliyordu. "2014'te Almanya'daki kliniğin üst katında yaşananların benzeri gibi görünüyor." diye cevap verdi. "Bu kez senin yerinde Nazenin var."

Donakaldım. Suzan'ın ölümünden bahsediyordu... Benim onu kendi ellerimle öldürdüğüm günden.

Bu ihtimali nasıl hesap edememiştim? Melek kendi ağzıyla ölümü benden istemeyeceğini söylemişti. Sağlığına kavuşma şansı kalmamış birine onu en çok sevenlerden başka kim verirdi ki ölümü? Kim böyle bir şeye cesaret ederdi?

"Üzgünüm." dediğini duydum Kütüphaneci'nin. "Başın sağ olsun oğlum."

Yapabildiğim tek şey omzumun üzerinden ona bakmak oldu. Hala aracın içindeydi, çehresinde samimi bir üzüntü vardı ama oturduğu koltukta bir hükümdarın mutlak gücüyle donanmış gibi görünüyordu.

Biliyordu çünkü... Olacakları öngördüğü için buraya gelmişti, bu yüzden lafa tutmuştu beni. Aynı tuzağa bininci kez düşmüştüm.

Siyah transitin kapısı kayarak kapanırken tepki veremedim. Araç yola koyulduğunda hala aynı yerde dikilmiş, olanları idrak etmeye çalışıyordum. Her şey bunun için miydi? Başlangıç koşulu Melek'in ölümü müydü gerçekten? Geleceğin iplerini elinde tutan bir düzen bunu emrettiyse nasıl engel olabilirdim ki?

Cevabı zaten biliyorsun.

Zihnimin karanlık göğünde asılı duran cehennem küresi infilak etmek üzereydi. Ömrünün sonuna yaklaşan bir yıldız gibi kendi içine çöküyor, ışıltısı sönerken anbean bir kara deliğe dönüşüyordu. Olay ufkunun keskin çizgileri gözle görülür hale gelmişti. Hayatımda ilk kez, var olmadığını sandığım sınırlarıma ulaşmak üzereydim.

Bir adım daha atarsam, kaos yaratan bir entropi çekirdeğine dönüşecektim.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Sizce hangisi daha unutulmazdır? Mutlu sonla bitmiş hikayeler mi, yoksa mutsuz sonla bitmiş hikayeler mi?

İkisi de değil.

En unutulmaz hikayeler, bitmemiş hikayelerdir.

Çünkü bitmemiş hikayeleri zihninizde rafa kaldıramazsınız. Rahatsız edici bir uğultu gibi hayatınızın arka planında uğuldarlar. Bitmemiş hikayeler, yazarın kalemi yüzünüze fırlattığı ve pencereye yürüyüp kendini oradan aşağı attığı bir finale benzer. Elinizde kanlı kalem, zihninizde o rahatsız edici uğultu ve içinizde bitmek bilmeyen bir eksiklik duygusuyla kalakalırsınız.

Hikayenin artık sona ermesini mi istiyorsunuz?

O zaman oturup kendiniz yazarsınız.

Melek'in ölmek üzere olduğunu öğrendiğimde kaleme bulaşmış kanı parmaklarımda hissettim. Birileri bana sakin olmamla ilgili bir şeyler demeye yeltendi fakat cümlesi artık dikkatimin onda olmadığını gösteren kesme işaretiyle yarıda kesildi. Betimleyici cümleler girdi araya. Sahnedeki tüm renkleri örten bembeyaz kar; ve elbette bir ölüm sembolizmi olarak karların üstünde göreceğim kıpkırmızı kan tasvir edildi. Kelimeler beni durağanlıktan kurtardı; harekete geçişimi, kaldırımın kenarında duran seyyar tablacıya nasıl çarptığımı ve adamın öfkeli bağırtısını bile duymadan ilerleyişimi anlattı.

Arkasını dönüp koşar adımlarla hastaneye ilerleyen bir adam. Yüzündeki sabırsız ifade, telaşlı tavrı, duyduklarının gerçek olmadığını bir an evvel görmeye çalışır gibi koşan adımları. Gece karası saçlarına inen kar taneleri, simsiyah paltosunun kar beyazı gecede savrulan yeleleri; bu kez öldüreni betimleyen başka bir ölüm sembolizmi. Puslu ruh halini vurgulayan yinelemeler, belki. Kapıdan giriş ve hastane koridorunu geçiş betimlemeleri, işte bu zaruri. Ve bağlayıcı cümleler, tıpkı bu cümle gibi.

Koridorun sonuna vardığında adımları yavaşlayarak durdu. Sakince camların ötesindeki manzarayı izlemeye başladı. Yüzünde acının zerresi yoktu, çünkü acı umudu tüketmeden başlamaz. Der edebiyat yapmak isteyen bir yazar. Gerçekteyse acı bir renktir ve her renk gibi a posterioridir; tahayyül edilemez, aktarılamaz ve karşılaşana değin algılanamaz.

Ve nihayet, idrak anı. Karakter kalemi yeniden eline aldı.

Yoğun bakım odasının kapısı açıktı, içerinin mahşer günü gibi olduğunu görebiliyordum. İki stajyer Melek'in yatağının yanına alelacele getirilmiş bir solunum cihazını ayarlamakla meşguldü. Üç doktor hasta yatağını çevrelemişti, hemşireler panik içinde koşuşturuyordu. Odanın zemininde yere devrilmiş bir solunum cihazının enkazı duruyordu, kırılan parçalardan bazıları koridora kadar saçılmıştı.

Nazenin'in koridorun bir köşesine çökmüş bağırarak ağladığını gördüm. Tuhaf bir şekilde düşünebildiğim tek şey kızın stratejik açıdan ne kadar yanlış davrandığı olmuştu. Zira solunum cihazını kırmak garanti bir yöntem değildi. Doktorlar zamanında yetişebilirdi, boşta olan bir solunum cihazı bulunabilirdi, Melek bir iki dakika nefessiz kalırdı ama bu ona zarar vermezdi.

Üstelik Nazenin cihazı kırarak kendini de ele vermişti. Cinayete teşebbüstü yaptığı şey, muhtemelen hapse girecekti. Neden ablasını elleriyle boğmamıştı ki? Hatta basitçe cihazları kapatıp oksijen maskesini çıkarması da yeterli olurdu, Melek havasızlıktan boğulana dek bekleyip maskeyi yeniden takardı. İnsanların böyle anlarda duygusal hezeyanlarla hareket etmesine anlam veremiyordum.

"Abi!"

Lavinia'nın bana doğru koştuğunu gördüm ama tepki veremedim. Bakışlarım hala camların ötesindeydi. Acıyı içine hapseden karanlık küre zihnimde büyürken bitişi idrak etmeye çalışıyordum. Melek gitmişti. Hikayenin sona ermesi gerekmez miydi?

"Kalbini çalıştırdılar!" dediğini duydum kardeşimin. "Abi kendine gel! Üst kattaki solunum cihazını getiriyorlar şu an. Melek iyi olacak!"

Doktorlar Melek'in kalbini üçüncü kez çalıştırdığında hiçliğin ortasında öylece dikilmeye devam ettim. Alper sevinçli görünüyordu, Nazenin bu kez de mutluluktan ağlamaya başlamıştı. Bense bunun bir anlamı olmadığını biliyordum. Melek'in üçüncü kardiyak arrestten geri dönmesi olanaksızdı. Kalbi atmaya devam etse bile bedeni işe yaramaz bir paçavraya dönüşmüştü artık.

Gerçeği idrak ettiğimde kırılan kanatların tanıdık sesini zihnimde duydum. Bir melek daha. Pencereden içeri dolan uğultu giderek büyüyor; zihnimin içinde kesintisiz, tahammülfersa bir işkenceye dönüşüyordu. Kırılmış melek kanatlarının üzerinde Babil'den kalma bir küfür gibi giderek yükseliyordum. Kaybedecek neyim kalmıştı ki? Küfrün kulesini göğe merdiven yapıp Babil tanrılarını yere indirsem, cehennem benden neyi alabilirdi?

"Hayır." dedim sakince. "Buradan geri dönüş yok, Lavinia."

Ömrünün büyük bölümünü kalp hastası olarak geçirdiği için kardiyak arrestin ne anlama geldiğini biliyordu. Bu sebeple neyi kastettiğimi anlaması çok zor olmadı. Fakat kastettiğim şeyi anlamakla kalmadı Lavinia. Bir şekilde düşüncelerimin ötesine geçip, henüz bilinç düzeyine ulaşmamış niyetlerimi sezdiğini hissettim.

"İleri git o zaman." dedi ellerimi tutarak. "Yapabileceğin bir şey varsa yap abi. Ben sana yardımcı olurum."

Başımı sallamakla yetindim. Yapabileceğim bir şey vardı, fakat öncesinde yapmam gereken başka bir şey vardı.

Uğultular giderek artarken bir eşiğin ötesine geçtiğimi hissettim. Zihnimdeki kargaşa aniden aydınlanmıştı. Yurtdışına gitme planlarını, Melek'in nakil sürecinde yaşanabilecek sorunları, kalıcı sağlık problemleri ve fiziksel engelleri için hangi tedavilere başvurabileceğimizi, bu süreçte çöküşe geçecek psikolojisini, ilişkimizin geleceğini düşünmeyi bir kenara bıraktım. Şu ana dek tüm bu problemleri çözebilmek için milyonda bir ihtimal varsa bile; artık yoktu. Geriye tek bir yol kalmıştı.

"Korumalara söyle, hastane polisi gelmeden Melek'in kardeşini buradan götürsünler." dedim Alper'e dönüp. "Sen de yurtdışına çıkış işlemlerini hallet. İngiltere'ye değil, Yunanistan'a gidiyoruz."

Alper normalde soğukkanlı hallerime şaşırmazdı, kriz anlarında duygusal çöküşler yaşamama yönelik beklentileri de yoktu. Fakat bu kez o bile hayretini gizleyemedi. Olanları idrak edemediğimden şüphelenir gibi önce yoğun bakım odasına, ardından tekrar bana baktı.

"İngiltere'deki hastanede tüm hazırlıklar tamamlandı." dedi şaşkınlıkla. "Melek'i bir an evvel oraya götürmek daha mantıklı olmaz mı? Bunu atlatmış olabilir ama ya yeniden—"

Bakışlarımı yüzüne dikip birkaç saniye sessizce baktım. Şeytana akıl vermeye çalıştığını fark etmiş olacak ki cümlesini yarıda kesip iç çekti.

"Yunanistan'da Selanik'e mi gidiyoruz?"

"Hayır, Delphi'ye."

Bu cevap kafasını karıştırmış gibi görünüyordu ama bu kez sorgulamadı.

"Orada bir hastane falan mı var? Yapılacak hazırlıkları anlamak için soruyorum."

"Hazırlık yapmana gerek yok." dedim basitçe. "Sadece uçaktaki rota değişikliği için gerekli izinleri hallet. Bu arada bizimle birlikte birkaç kişi daha gelebilir ama henüz kesin değil. Sen hemen yola çık, geri kalan detayları yolda—"

Yoğun bakım odasının kapısı açılınca konuşmayı kestim. Alper başka bir şey sormadı, Nazenin'i göndermek üzere korumaların yanına seğirtti ivedilikle. Bense içeriden çıkan doktoru izliyordum. Melek'in doktoru Nevra hanımdı, göz göze geldiğimizde başını iki yana salladı hafifçe.

"Zafer Bey, ben evrak işlerini hallederken siz hastanın eşini kısaca bilgilendirin." dediğini duydum. "On beş dakikaya dönerim, hastayı görmek isterlerse ben gelene kadar bekletin."

Geçen sefer kadının üstüne yürüdüğüm için bana güvenmiyor olmalıydı. Elbette gerçekten fedai olması ve bir işler karıştırma niyetiyle sıvışması da mümkündü ama böyle bir şey varsa illaki öğrenirdim. Bu nedenle gitmesine göz yumup erkek doktorun açıklama yapmasına izin verdim.

Bilmediğim veya beklemediğim bir şey söylemedi.

"Kalbini çalıştırdık ama ağır beyin hasarı bulguları oluşmuş." sözcüklerini seçtim cümlelerinin arasından. "Elbette 72 saat sonra kapsamlı bir muayene yapılacaktır... Tekrar uyanabilmesi mümkün görünmüyor... On dakikadan uzun süre oksijensiz kaldığı için... Şimdilik durumu stabil ama çok uzun süre... Dilerseniz hocamız geldikten sonra içeri girip vedalaşabilirsiniz."

Doktorun sözleri sona erdiğinde orada durmadım. Zihnimde anbean artan entropiyle, camların öte yakasındaki cansız kızdan uzaklaştım. Ondan geriye tedavi edilebilecek bir şey kalmadığını biliyordum.

Asansöre bindim, yedinci katın düğmesine bastım ve yavaş yavaş yükselmeye başladım. Doktor Hanım'ın yanına gidiyordum. Muhtemelen az sonra beni bilgilendirmek için tekrar aşağı inecekti fakat artık lüzum yoktu. Melek'i yalnızca ben geri getirebilirdim.

Doktor şiddetli beyin hasarının öngörülemezlik yüzünden tedavi edilemeyeceğini açıkça belirtmişti. "Beyin hasarının tam olarak neye, nerede ve nasıl sebep olduğunu bilseniz bile bu hasarın bireyin beyin fonksiyonları üzerindeki spesifik etkilerini öngöremezsiniz." demişti odasına gittiğimde. "En etkili tedavi yöntemini seçmek için bu öngörülere sahip olmamız gerekiyor. Bunları bilseydik de hangi nöronların veya bağlantıların onarılması gerektiğini, ya da hangi ilaçların veya tedavilerin ne şekilde, ne zaman, ne düzeyde uygulanması gerektiğini öngörmemiz gerekecekti. Potansiyel yan etkileri ve komplikasyonları saymıyorum bile. Hava durumunu kesin bir şekilde bilebilmek veya ekonomiyi öngörmek neden imkansızsa, bunları öngörmek de bu yüzden imkansız."

Doktorun bilmediği şey şu ki, hava durumunu veya ekonomiyi öngörebilmek benim için imkansız değildi. Asla yapmamam gereken, korkunç sonuçları olacak bir şeydi; fakat imkansız değildi.

'Basitçe kendini de öldürebilirsin.' diye fısıldadı içimdeki seslerden biri. 'Acıyla başa çıkabilmek için tüm insanlığın kaderiyle oynamana gerek yok.'

İçimdeki sesi ciddiye bile almadım. İntihara meyilli biri değildim ben, insanlığı kurtarmak gibi sikimsonik amaçlarım da yoktu. Canımı sıkan yegane şey, işleyeceğim günahın bedelini öngörememekti. İşler umduğum şekilde ilerlemezse kendimi ve Melek'i çok daha korkunç bir duruma sürükleyebilirdim. İbrahim Saral haklıydı, gelecekle oynanan kumarda en büyük kazanç ehvenişerdi.

Ve bu da, mevcut durumda en iyi seçeneğimdi.

Yedinci kata ulaştığımda ürpertici bir sessizlik karşıladı beni. Koridorlar boştu, etraftan el ayak çekilmişti. Doktorun odasının önüne varınca bir kez daha geç kaldığımı fark ettim. Kadın rapor işlerini çoktan halletmiş olmalıydı, belli ki diğer asansörle alt kata inmişti bile.

Fakat içeride biri daha vardı.

Karanlık odadaki devasa camların önündeydi. Açık pencereden yıldızlarla dolu gökyüzünü izliyordu. Ufak tefek genç bir kadın... Onu nereden tanıdığımı hatırlamaya çalışırken "Nihayet," dediğini duydum. "Nihayet olmanı istediğim yerdesin."

Omzunun üstünden geriye baktığında Gözcü'yü gördüm, hatırladım ve afalladım. Kitabındaki kurgusal bir karakter olduğumu söyleyen genç kadındı bu. Kollarını geniş pencerenin pervazlarına dayamış, gökyüzünden süzülen kar tanelerini izliyordu. Hareket etmediğimi fark edince omzunun üstünden eliyle gel der gibi bir işaret yaptı.

Yürümeye başladım.

"Aslında bu sahnede seni olması gerektiği gibi acıdan ve pişmanlıktan kahrolurken tasvir etmiştim." diye sürdürdü sözlerini. "Camın önünde durmuş, ağır çekimde Melek'i izlerken yaptığın tüm hataları anımsayıp onun değerini bilemediğini idrak ediyordun. Falan filan... Kısacası normal ve sağlıklı bir insanın vereceği tepkileri veriyordun. Fakat problem tam da bu zaten, öyle değil mi? Sen normal ve sağlıklı bir insan değilsin."

"Öyle olabilirdim." dedim Gözcü'nün karşısında durduğumda. "Neden acı çekmeme izin vermediniz? Bu beni insan yapardı."

Kadının yüzünde ufak bir tebessüm belirdi. Babil'in tanrılarından ve yaratıcılığın kibirli sanrılarından ötede, sembol ve metaforun buluştuğu yerde, ipler yay gibi gerildi. Karşımdaki varlığın ne olduğunu veya neden böyle bir halüsinasyon gördüğümü bilmiyordum. Lakin sözleri içimdeki kini körüklüyordu. Birdenbire, yok etme arzusuyla dolup taştım.

"Evet, acı çekmek seni insan yapardı." diye onayladı. "Fakat bu hikayeyi ancak bir şeytan nihayete erdirebilir."

Elimi sakince kadının omzuna koydum. "Öyleyse bu hikayenin bir yazara ihtiyacı yok demektir."

Ve sonra, yazarı pencereden aşağı ittim.

Düşüşü bir an bile sürmedi. Boşluğa savrulduktan hemen sonra karanlığın devasa pelerinlerini açıp onu içine çektiğini gördüm. Ölümünün hemen ardından göğün ortasındaki yarık bir fermuar gibi kapanıp kayboldu.

Belki de tüm bunlar zihnimin içinde olup bitmişti. Belki de hala yoğun bakımın önünde durmuş, cüret edeceğim günahı hazmetmeye çalışıyordum. Belki de bir şeytanın çekebileceği acı, ancak bir alegoriyle süslenerek anlatılabilirdi. Veya belki de, hepsi gerçekti. Ne önemi var ki?

Gerçeklik özünde bir yanılsamadan ibaretti.

Dördüncü duvardaki açık pencereyi geçip masadaki sahipsiz görünen kalemi aldım. Kaleme bulaşmış kan parmaklarımın arasına sızıp kağıdı kirletti ve dünyaya hükmetmiş dört kraldan biri Babil'de dirildi. 72 dilde yarım kalmış bir hikayeyi, sandıklara hapsedilmiş bir laneti açığa çıkaracağımdan haberim yoktu henüz. Melek'in hayatla bağı kopmuş bedenine bakarken düşünebildiğim tek şey bunun mutsuz bir son olmadığıydı. Bitmemiş bir hikayeydi bu, sonu olmayan bir mutsuzluktu. Devamı gelmezse etrafımı saran acısız, renksiz, tahammülfersa boşlukta kaybolacaktım. Ne var ki, hikayenin devamını getirebilecek bir yazar artık yoktu.

Ve ben de oturup kendim yazdım.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Zihninizdeki şeffaf duvarın farkında mısınız?

O duvar bilincinizi parçalanmaktan koruyor. Yüzlerce sayfa boyunca başımdan geçenleri, hissettiklerimi ve düşüncelerimi okuyup kendinizi benim yerime koyabilirsiniz. Kusursuz bir bütünleşme gerçekleşir aramızda. Fakat bir roman karakteri olabileceğimden şüphelendiğim anda şeffaf duvar aramıza dikilir. Birdenbire gözünüzde hayali bir karaktere dönüşürüm, varlığımın ötesine geçip öykücüyü muhatap alırsınız.

Zihinlerimizde şeffaf bir duvar var. Asla bir roman karakteri olabileceğimizden kuşkulanmayacağız.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

MELEK
2. Şimdiki Zaman, Eylül 2020

Bilincimin karanlık parçası bir sel gibi farkındalık düzeyime hücum etti ve, uyandım.

Bir rüyadan uyanmak gibi değildi. Ani bir aydınlanma yaşamamış, daha önce bilmediğim hiçbir şeyle karşılaşmamış, bilincimin karanlıkta kalan yönüyle bütünleşirken kendime yabancılaşmamıştım. Ben hala aynı kişiydim, ve geçmişte de hep şimdi olduğum kişiden ibarettim. Kalkıştığım eylemlerin iki farklı insana aitmiş gibi göründüğünü geçmişte de biliyordum, sadece o dönemler bu durum bana olağan geliyordu.

Şimdiyse tek bir bütündüm ve parçalanmış haldeyken anlam veremediğim vicdan azabımın, korkularımın ve içimdeki anlamlandıramadığım karanlığın sebebini biliyordum. Sebep, Aras'tı. Aras benim sevdiğim ve nefret ettiğim adamdı. Üstelik artık onu bırakamazdım. Arkamı dönüp kaçamazdım, istesem de ondan uzak duramazdım. Beni gördüğü an başına gelecekleri anlaması, Arzu'nun uyarılarına kulak vermesi, içimdeki Herostratus'un farkına varması gerekirdi. Kütüphaneci sergi gecesinde görmeyen gözlerine rağmen fark etmişti bunu. Sevdiğim adamın bakışlarında Yıldızlı Gece tablosu saklı olabilirdi fakat ben hala Louvre müzesini ateşe vermek isteyen o kadındım.

Beni tanımıyordu. Beni ne o, ne de tanıdığına inanan başka bir insan tanıyordu. Tanınmaya değer görülmediğimi bilmiyordunuz. Kanlı bir savaşın tarafları arasında gidip gelen ulaklar olurdu fakat ben bir ulak bile değildim. Bir pusula parşömeninden daha fazla değer biçilmemişti varlığıma, tepeden tırnağa gasp edilmiş ve vaktinden önce yok olmayayım diye kendi bilincimden bile esirgenmiştim. Bana merhamet edebileceğini sanan hadsizlerce mağdur olarak görülüyordum, lakin ben zulmün içinde doğan bir zalimdim. Gazabımın boyutlarından kendim bile bihaberdim.

Şimdilik.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Zifiri karanlığın dışında, bilinci bekleyen mutlak acı vardı. Genç kız gözlerini aralamadan, henüz nerede olduğunu bile algılamadan evvel acıyı hissetmişti ve hisseden kendisiydi. Tinúviel değil. Aras'ın saf ve aptal sevgilisi olan kızcağız değil. Bir sabahlıktan farkı yoktu onun. Uykudan her uyandığında önce Lilith gözlerini açar; var olmaması gereken bir yerde uyandıysa Tinuviel'i giyerdi üzerine.

Tinúviel ise zihninin derinlerinde yaşanan çatışmalardan habersizdi. Uykudan uyandıktan sonraki ilk birkaç saniye nerede olduğunu algılayamayışını, yaşadığı o tarifi imkansız yabancılaşmayı uyku mahmurluğu zanneder; çoğu şey gibi bunun üzerine de pek düşünmezdi.

"Bu yüzden ondan nefret ediyorsun." diye fısıldadı zihnindeki bir ses. "Ne Arzu, ne Begüm, ne de bir başkası... Sen en çok Tinúviel'den nefret ediyorsun. En çok onu kıskanıyorsun. En çok ona dönüşmek istiyorsun. Küçük deniz kızı masalındaki prenses aslında Arzu değildi, öyle değil mi? Prenses oydu, Tinúviel'in ta kendisi."

Lilith hiçliğin ortasında acıyla kasılarak kendine sarıldı. Geceler boyu gözlerini Aras'ın kollarında açtığında, onun uykusunda Tinuviel'i sevmesini izlemişti. Tıpkı küçük deniz kızı gibi, elinde bir hançerle iki sevgiliyi yok etmek istemişti.

"Fakat yapamadın." diyerek cevapladı ses. "Ve sen de deniz kızı gibi bir yakamoza dönüşerek kendini yok etmeye çalıştın... Halbuki zaten ışıldıyordun, Lilith."

Birkaç günlüğüne... Semboller ilk birkaç gün ışıldardı teninde. Sonra kaşıntı hissi giderek kaybolur, vücudunda beliren damganın parlaklığı azalır, soluk yeşil bir dövme halini alırdı. Ta ki, Lilith onu kendi teniyle birlikte kazıyana, yakana, çirkin bir yara izine dönüştürene kadar.

"Yok etmek de bir yaratma biçimidir." diye mırıldandı zihnindeki ses. "Mühim olan neye dönüşeceğin... Unutma ki, sen Melek olarak yaratılmıştın. Yedi vadiyi aşan Simurg gibi, sonunda ya yok olup gideceksin; ya da kendine döneceksin."

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Parlak, yarı saydam küreler. Göremediğim bir ışığı prizma gibi kırıp renklere dağıtıyorlar. Göz kapaklarımın ardında iç içe geçtiklerini, boşluğa anlamlı örüntüler çizdiklerini görebiliyorum.

Ömrümün hatırı sayılır bir kısmı onları izlemekle geçiyor. Bazı kürelerin ötekilerden daha kusursuz olduğunu, bazılarının yüzeyindeki belli belirsiz pürüzleri, ışığın en çok bu deforme olmuş kürelerde kırıldığını fark ediyorum zamanla.

Zaman.

Zaman mefhumunu yeniden algılamaya başladığım anda küreler kayboluyor. Hiçliğin yerini varoluşun dayanılmaz sancısı alıyor.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Sonsuzluğun ürpertici gölgeleri zihnimde geziniyordu.

Bir benliğim var mıydı, ne zamandır oradaydı, kendi varlığının farkında mıydı bilmiyorum. Fakat onunla savaşmıştım. Kendi bilincimle savaşmıştım ve görünen o ki, kaybeden taraftaydım.

Karşı tarafta ise zafer sarhoşluğundan ziyade intikam arzusu vardı. Varoluş savaşını kazanmak özbenliğimi tatmin etmemişti, öfkesini derinlerde, çok derinlerde hissediyordum. Onu yok etmeye çalışan, yok olmak istemesine sebep olan her şeye öfkeliydi. Yok etme arzusu, yok olma isteğine baskın gelmişti.

Unut bunları diye fısıldadı derinlerden bir ses. Sen, kendi varlığının farkında olmayı hak etmiyorsun.

Bu kez kendi zihnim tarafından unutuluşla lanetlendim.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Gürültü o kadar fazlaydı ki, derin bir komanın içinde bile ondan kaçamadım. Gözlerimi aralamam olanaksızdı, uyanıklığa bile fersah fersah uzaktım ama tuhaf bir şekilde gökyüzünde olduğumu biliyordum. Uzamsal mekanı algılayan adı konmamış bir duyunun bana söylediği şey buydu.

Gökyüzü. Gürültü. Sarsıntılar. Yüzümdeki oksijen maskesi. Koluma batırılmış iğneler.

Helikopterdesin dedi algılayan tarafım. Bir hasta nakil helikopteri.

Nereye naklediliyordum? Nereden nakledilmiştim? Yabancı dilde konuşmalar duyuyordum ama sözcükleri algılayamıyordum. Gözlerimi nasıl aralayacağımı hatırlamaya çalışırken karanlık yeniden zuhur etti, bilinçsizliğe doğru çekildim.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Göz kapaklarımın arkasını o kadar uzun süre izledim ki, karanlıkta yeni renkler görmeye başlamıştım. Koluma batırılan bir iğnenin sızısı olmasaydı bu renk tayfını adlandırmaya koyulabilirdim. Fakat adsız kaldılar, ki bu da hiç var olmadıklarını söylemenin bir başka yoluydu.

"Hasta yurtdışındaki klinikte tedavi görmüş." dedi birileri. "Deneysel bir tedavi olmalı, klinik detayları dosyasına eklenmemiş. Altı ay önce şiddetli beyin hasarı geçirdiğini biliyoruz. Uzun süredir indüklenmiş komadaydı, bu esnada hücre yenileme terapileriyle çoklu organ hasarı da büyük ölçüde giderilmiş. Beyin hasarının nasıl tedavi edildiğini ise... Bilemiyorum, sizin bir tahmininiz var mı?"

"Sihirbazlık olabilir mi?" Adamın sesindeki hayret yüklü tını, kağıt hışırtılarının sesine karıştı. "Raporlarda yazanlar doğruysa bu vaka tüm dünyada yankı uyandırır. Şu klinikle bir an evvel irtibata geçmeliyiz."

"Gerek yok hocam. Hasta gelir gelmez nörolojik muayene yapıldı, gerçekten de beyin fonksiyonları düzgün çalışıyor."

"Vakayı yayınlayabilmek için hastanın şu an sağlıklı olduğunu ispatlamamız yetmez. Altı ay önce ağır beyin hasarı geçirdiğini de ispatlamak zorundayız. Bu raporlarda bir doktorun imzası bile yok."

"... yakınları kliniğin adını bile paylaşmadılar hocam."

"...bir gizlilik sözleşmesi imzalandığını..."

"...rektör bey bu konuda asla taviz..."

"...yanında konuşmayalım... psikiyatr görmeden hastayla iletişime geçmek sakıncalı..."

"...hastayı uyandırmadan gerçek durumu hakkında bilgi edinemeyiz... evet ama nörolojik muayene de bir yere kadar..."

Konuşmalar giderek bir uğultu halini alırken uyanıklığa tutunmaya çalıştım. Kimden bahsettiklerini merak ediyordum ve bu his hoşuma gitmişti. Bir şeyleri merak etmek... Yüz yıllardır duygulardan arındırılmış, saf bilinçten oluşan sonsuzlukta yüzüyor gibiydim. Başımı yeniden suyun üzerine çıkarıp herhangi bir şey hissedebilmek tuhaf gelmişti. Fakat suyun üzerine çıkmanın getirileri bununla kalmadı.

Hislerin hemen ardından anılar geldi. 

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Sonraki birkaç yüzyılı anılardan oluşan bir sel felaketiyle boğuşarak geçirdim. Hafızamdaki boşluklar teker teker doluyordu, tıpkı bir yapbozun parçaları gibi. Orada olduğunu bile bilmediğim binlerce an, ses, görüntü, koku, dokunuş, var olduğuma dair binlerce farklı kayıt vardı zihnimde. Ve tüm bunlara rağmen eksikliğini hissettiğim, karanlık bir deliği andıran hiçlikler. Beni benden saklayan bir şeyler vardı sanki. Ne olduklarını merak bile etmedim.

Fakat anıların bittiği noktayı zorlamak istiyordum. Beni bu hale getiren şey her neyse, o noktada yaşanmış olmalıydı. Hafızamdaki en son an'da.

Arzu'nun ölümünü gördüm. Okuldaki arkadaşlarım, Mert ve Lavinia vardı. Nazenin ve Mehmet'le dondurma yemeye gitmiştik. İşten kovulduğum akşam... Çileden çıkmış bir öfkeyle Hasan abinin suratına beş lira fırlatıyordum.

Sonrası yoktu...

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Uyanıklığa her ulaştığımda kafedeki akşamı düşünmeye çalıştım. Orada hatırlayamadığım önemli bir şeyler vardı. Belki de bu hale gelmeme sebep olan şey... Sahi, o akşam neden o kadar öfkeliydim ki? Sinem denen ruh hastası yüzünden gözüm dönmüştü fakat tek sebep bu değildi.

Hatırlayamıyordum, lakin hissediyordum. Orada bir şeyler vardı.

"Başın çok kötü kanıyor."

O'nun sesini zihnimde duyunca dehşetten kaskatı kesildim. Bir monitörden yükselen telaşlı bipleme sesleri çalındı kulağıma. Etrafımı çevreleyen odaya insanların üşüştüğünü, tıbbi terimler içeren konuşmalar yürüttüklerini duydum. Birleri tenime bir şeyler yapıştırmıştı.

"Belki de kötü bir rüya görüyordur." dedi genç bir erkek sesi. "EKG değerlerinde endişelenecek bir şey yok."

"Sedatif dozunu artıralım. Sakinleşirse dediğin gibidir."

'Hayır, yapmayın.' diye bağırmak istedim. Nihayet bir şeyler hatırlamaya başlamıştım. O gece beni öfkeden deliye çeviren şeyin Sinem olmadığını biliyordum. Bilincim tamamen yitip gitmeden evvel ne olduğunu da hatırladım.

Şeytan'ın ta kendisiydi.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

"fMRI ile kapsamlı bir tarama yapmamız için hastanın bilincinin yerinde olması gerekiyor..."

Doktor Ömer Bey'in sesiydi bu. Düzenli aralıklarla bilinçsizliğimde yankılanan onlarca farklı sesten biriydi. Öteki doktorların aksine meraklı biri olduğunu biliyordum. Benim odamı dinlenme alanı olarak kullandığını da... Ara sıra kontrole geliyor, sağlık durumumu gözden geçirdikten sonra yanındaki hemşireyi gönderip odada volta atmaya başlıyordu. "Olanaksız bir şey bu..." diye söylendiğini duyuyordum bazen. "Kahretsin. Birilerinin elinde bunu yapabilecek bir teknoloji varsa neden tüm insanlıkla paylaşmıyorlar ki?"

Şu anda ise odanın dışında bir yerlerde duruyor olmalıydı, sesi uzaktan geliyordu. Biriyle konuştuğunu anlamıştım ama muhatabının söylediklerini duyamıyordum. Sadece ara sıra kulağıma çalınan, melodik ve bir hayli tanıdık bir kadın sesi vardı. Kimdi bu?

"...Evet, elbette durumu hakkında bilgi sahibiyiz ancak beyninin uyanıkken gerçekleştirdiği işlevlerinde hasar olup olmadığını hasta komadayken ölçemeyiz."

"Solunum cihazına ihtiyacı kalmayacak... Şu an komada olduğu için..."

"Akciğerlerinin tamamen sağlıklı olduğunu söylemiyorum... Bakın, yurtdışında tedavi görmeden önceki kayıtlarında hastanın ciğerlerinin iflas etmek üzere olduğunu görüyoruz. Şimdiyse sıradan bir astım hastasının ciğerlerine sahip. Kalbinin hala sağlıklı olmasından bahsetmiyorum bile... Yerinizde olsam astımı bir problem olarak değil, bir mucize olarak görürdüm."

Ciğerlerimin iflas etmek üzere olduğunu duyunca kulağımda yankılanan bip sesleri hızlandı. Kalp atışlarım... Sahi, kalbimin sağlıklı olmasından neden imkansız bir şeymiş gibi bahsetmişti? Ne yaşamıştım da şu anki halime bir mucize gözüyle bakılıyordu?

Uzun zaman sonra hissettiğim ikinci duygu, korku oldu.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Kafedeki akşamdan sonrasını düşünmeye çalıştım. Anılarım toprağın altına gömülmüş gibiydi, bir sonraki anı hatırlayabilmek için ellerimle zihnimde bir çukur kazmam gerekiyordu.

Çukuru biraz daha derinleştirmeyi başardığımda sıraya yeni anılar eklendi. Evet, kafedeki akşamdan sonrası da vardı. Oradan sapasağlam çıkmıştım, yolda Özgür abiyle karşılaşmıştım, eve gittiğimi de biliyordum. Hatta Özgür abi Bozkıroğlu Holding'de çalışmamı teklif etmişti, önümüzdeki hafta onunla birlikte şirkete gitmek için sözleşmiştik.

Fakat bir şirkette çalışmadığıma emindim. Böyle bir deneyim yoktu zihnimde. Bir hukuk şirketi neye benzer, orada ne iş yaparım gibisinden soruların cevaplarını bile bilmiyordum. Demek ki şirkete gidememiştim. O akşamdan sonraki bir haftalık süreçte korkunç bir olay yaşamış olmalıydım.

Neydi beni bu hale getiren şey?

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Komadayken rüya görmenin imkansız olduğunu fark etmiştim. İçimden bir ses bu bilinçsiz süreçte aklımdan geçenleri uyanınca hatırlamayacağımı söylüyordu. Zira komadaki bir zihnin sahip olduğu algılar uyanıkken idrak edilebilecek şeyler değildi. Uyanık bir zihinle aktarılabilecek şeyler de değildi. Kelimelere döküldüğünde ise bu algıların büyük bir kısmı anlamını yitirirdi.

Zamanın düz bir çizgi olmadığını algılıyordum ve bu beni şaşırtmıyordu. Cisimler birer yanılsamadan ibaretti. Ekstradan tek bir uzamsal boyutu görmek, çağlar boyu değişen maddesel formları ve değişimin bizatihi varlığını bir cisim olarak algılamamızı sağlayabilirdi. Bunların tümü, uyanınca unutacağım gerçeklerdi.

Zihnimdeki bir karanlığın bana öfke duyduğunu hissediyordum. Gerçekliğimin zayıf ve aciz bir yansıması olduğumu biliyordum. Özbilincim kırgındı, küskündü, aramıza koca bir duvar çekmişti. Nadiren, o duvarın çatlaklarından sızan melodileri duyuyordum. Bir keresinde sebepsiz yere "Kendi varlığının farkında olmayı hak etmiyorsun." diye düşünmüştüm. "Sen, onu yok etmek istedin."

Bu sözlerin özbilincime ait olduğunu, duvardaki çatlaklardan sızan düşünceleri bir papağan gibi yinelediğimi anlayınca sesler kesilivermişti.

Bir sonraki uyanışımda anılarımın önünü kesen şeyin de o duvar olduğunu anladım.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Bu kez bilincimi kazandığım yerde sonsuzluğun ürpertici gölgeleri yoktu. Zihnimin orta yerindeki hiçliği hala hissedebiliyordum. Biçimden münezzeh oluşunu idrak edemesem bile; gözardı edilmesi olanaksız, maddenin doğasına aykırı, küresel karanlığıyla orada duruyordu. Ne var ki, artık cismani bir mekanda olduğunu kabullenmişti bilincim. Yok edemediği yokluğun üzerine ise gündelik hayatın önemsiz detaylarını sermişti.

Gözlerimi araladığım an, bir rutinin olağan parçasıymış gibi gerçekleşti. Genç bir kadının puslu silüetini gördüm az ötemde. Üzerime eğilmiş, heyecanla beni izliyordu. Birileri doktor beye haber vermek üzere telaşla koşuşturmaya başladı ama nafileydi.

Bir an bile geçmeden yeniden karanlığa çekildim.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

İkinci, üçüncü ve dördüncü uyanışlarım da kesintiliydi. Birinde tepeme dikilen bir adam gözlerime fener ışığı tutmuştu, bundan nefret etmiştim. Fakat verdiğim tepki onu memnun etmiş gibi görünüyordu. Karanlığa dalmadan evvel yüzüne yayılan müşvik tebessümü fark etmiştim.

Başka bir uyanışta tanıdık birinin sesi kulağıma çalınır gibi oldu ama kim olduğunu çıkaramadım. Belki de yanlış duymuştum, bu daha olasıydı. Zira içimden bir ses yakınlarımın hastanede olduğumu henüz öğrenmediğini söylüyordu. Eğer beni tanıyan biri burada olduğumu bilseydi aileme haber verirdi ve bizimkiler burada olsaydı, bunu mutlaka bilirdim. Annem çoktan başıma dikilip ağıt yakmaya başlamış olurdu mesela, kız kardeşimin yaygara koparacağından şüphem yoktu.

Kısa bir an için onların başına bir şey gelmiş olabileceğini düşünerek panikledim. Belki de üçümüzün olduğu bir araç kaza yapmıştı. Belki de deprem olmuştu. Evimiz yanmıştı.

Fakat zihnimin derinlerindeki bir ses bunların gerçekleşmediğini fısıldıyordu. Her ne olduysa sadece bana olmuştu ve birileri bundan sorumluydu. Hissediyordum. Birilerinin bana zarar verdiğini, zarar vermek isteyebileceğini, tehlikede olduğumu hissediyordum.

Hafızamın önüne dikilen duvarı çaresizce yumruklamaya başladım.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

"Melek hanım, beni duyuyor musunuz?"

Tepemde dikilen doktora bakarken ifadesiz görünmek için çabaladım. Bu odaya üçüncü gelişiydi. Her seferinde önce monitördeki değerleri kontrol ediyor, ardından benimle iletişim kurmaya çalışıyordu.

Bilerek cevap vermiyordum. İçine düştüğüm durumda yapılabilecek en mantıklı şey buymuş gibi gelmişti. Zira hastane personeli adımı biliyordu, bu da ailemin yokluğunu daha şüpheli hale getiriyordu. Eğer adımı bilmeselerdi birilerinin beni yaralı halde bulup hastaneye getirdiğini, kimliğim tespit edilemediği için aileme haber veremediklerini düşünürdüm. Fakat adımı bildiklerine göre kimliğim teşhis edilmişti, ailem burada olmadığına göre onlara bilerek haber verilmemişti. Sebep sonuç ilişkisi. Buradaki insanlara güvenemezdim.

"Beni duyduğunuzu biliyorum." dedi doktor inatla. "Eğer benimle iletişim kurmak istemiyorsanız bir yakınınıza haber verebilirim. Zaten hepsi fazlasıyla endişeli ve sizinle görüşmek için can atıyorlar."

Ona güvenmeli miydim? Başka şansım yok gibi görünüyordu. Zira yakınlarımı çağırmaktan bahsettiğinde kalp atışlarım hızlanmıştı, monitörden yükselen bipleme sesleri beni ele veriyordu. Elbette Ömer Bey de bunu fark etti.

"Peki o zaman, şöyle yapalım..." diye mırıldandı. "Yarın sabah bazı tetkikler yapmamız gerekiyor, sonrasında yakınlarınızla görüşmenizi sağlayabilirim. Bunu yaparsam benimle iletişim kurmayı kabul edecek misiniz?"

İfadesiz gözlerle adama bakmaya devam ettim ama monitördeki bipleme beni yeniden ele verdi.

"Bunu evet olarak alıyorum." dedi doktor keyifli bir sırıtışla. "Şimdi biraz dinlenin lütfen, yarın sizin için yorucu bir gün olacak."

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Ertesi gün tetkikler yapılırken ifadesiz duruşumu bozmadım. Gözlerimi açışımın üzerinden bir hafta falan geçmiş olmalıydı. Öncesinde de etrafta olan biteni duyduğum, bilinçli olduğum günler vardı. Bu zamanın tümünü odaya girip çıkan hastane personelini dinleyerek geçirmiştim.

Çoğu hiç konuşmadan işini yapıp gidiyordu. Bazen odaya iki kişinin birlikte geldiği oluyordu, kendi aralarında yaptıkları hastane dedikodularını dinliyordum. İçlerinde sadece adının Ömer olduğunu öğrendiğim genç doktor benimle konuşuyordu. Evet, doktor direkt benimle konuşuyordu. Henüz gözlerimi hiç açmadığım, fakat etraftaki sesleri duyabildiğim karanlık günlerde dahi onun sesi vardı.

Anladığım kadarıyla tedavi sürecimle ilgili çözemediği bir şeyler vardı. Bilincimi kazandığım ilk günlerde kesik kesik söylenmelerini işitmiştim. Sonrasında galiba benim onu duyabildiğimi fark etmiş, ve tedavi sürecim hakkında konuşmayı kesmişti. Bazen yatağın yanındaki koltuğa oturup kitap falan okuyordu. Bazen felsefi muhabbetler yapıyordu. Bazen beni uyanmaya motive etmek için hayatın ne kadar güzel olduğundan bahsediyordu. Fakat aradığım cevapları vermiyordu. Adamın bilinçli olarak beni bilgilendirmekten kaçındığını anladığımda onu da güvenilmezler listesine eklemiştim.

"Bugün büyük gün." dedi kapıyı açıp odama girerken. Tetkikler az evvel tamamlanmıştı, beni yeniden odaya getirmişlerdi. Gözlerim açıkken ifadesiz durmak zor geldiği için uyku numarası yapmaya çalışıyordum.

"Ziyaretçiler beş dakika içinde burada olacak." diye devam etti konuşmaya. "Aslında ziyaretçi kabulüne izin vermeden önce senin mental durumun hakkında bilgi sahibi olmayı tercih ederdim fakat anladığım kadarıyla aramızda bir güven problemi var. O nedenle bir istisna yapıp sıralamayı değiştirmeye karar verdim."

Sessiz kalmaya devam ettim.

"Tüm yakınların burada olmayacak, elbette. Sana zarar verebilecek kimseyi yanına yaklaştırmayacağımıza güvenebilirsin."

Şaşkınlıkla nefesimi tuttum. Bu ne anlama geliyordu? Bana zarar veren kişi yakın çevremden biri miydi? Birdenbire içimde biriken korkunun iki katına çıktığını hissettim.

Hafızamın önündeki duvarın bana yaptığı şey buydu işte: Her an tetikte ve korku içinde olmama sebep oluyordu. Başıma neler geldiğini hatırlayamadığım için kendimi neyden korumam gerektiğini bilemiyordum. Tüm bu bilinmezlik müthiş bir güvensizlik hissi ve korkuyla sonuçlanıyordu. Belki de paranoyayla. Doktorun öylesine söylemiş olabileceği bir cümle yüzünden yakınlarımdan birinin beni öldürmeye çalıştığını düşünüp potansiyel zanlı listesi yapmaya başlamıştım. Bir an evvel annemle kız kardeşimi görmezsem kafayı yiyecektim.

Monitördeki hızlanan bipleme sesleri yanlış anlaşılmama sebep oldu. Doktorun birden ciddileştiğini, ayağa kalkıp ekranı incelediğini gördüm.

"Yakınlarını görme fikri seni korkutuyor mu?" diye sordu dikkatle. "Sanırım ziyaretçi kabulünü ertelesek iyi olacak—"

"Hayır—"

Bu sözcük boğazımdan tuhaf bir cırlama şeklinde çıkmıştı. Güçlükle yutkunarak "Hayır." diye tekrarladım. "Ailemi görmem gerek."

Doktorun yüzünde bariz bir rahatlama ifadesi belirdi. Ardından güven verircesine göz kırptı bana.

"Öyleyse onları içeri çağırayım."

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Birkaç dakika sonra odaya doluşan kalabalıkla karşı karşıya kalmıştım. İçlerinde tanıdık yüzler vardı, evet ama görmeyi umduğum manzara kesinlikle bu değildi.

Kalabalığın en önünde Mert duruyordu, elinde koskoca bir çiçek buketi olduğu için neşeli sırıtışının yarısını görebiliyordum. Gerçi çiçek buketinden ziyade çelenk gibiydi, üzerinde ARAMIZA HOŞ GELDİN MELEK yazan bir şerit vardı.

Mert'in yanı başında Lavinia'yı gördüm, fakat onu hemen tanıyamadım. Son görüşmemizdeki halinden epey farklı görünüyordu, eğer zihnim bin farklı düşünceyle dolmuş olmasaydı saçlarının ne kadar uzadığını fark edebilirdim.

Lavinia'nın diğer tarafında kıvırcık saçlı, Mert'in çırağı gibi duran bir oğlan vardı. Kocaman bir oyuncak ayı taşıdığı için yüzü zar zor görüyordum. Onun arkasında yeşil gözlü, kim olduğunu bilmediğim başka bir kız. Dört yaşında bir oğlan çocuğunun elini tutuyordu.

Kalabalığın arka tarafında Mehmet'i görünce içim rahatlar gibi oldu. Fakat yalnızca bir anlığına. Hemen sonrasında beline sarıldığı kızı fark ettim ve şaşkınlıktan ağzım kaldı. Sinem denen ruh hastasının burada ne işi vardı? Üstelik Mehmet'in yanında!

Annemi ve kız kardeşimi ise göremiyordum. Ailem neredeydi?

"Bir şey söylemeyecek misin Melek?"

Doktorun bana seslendiğini duyunca şaşkınlıktan sıyrılmaya çalıştım ama çok fazla şey vardı. Anlam veremiyordum. Bu kadar kısa zamanda bunca şeyin değişmesi nasıl mümkün olabilirdi? Kahretsin, ailem neredeydi?!

Tüm bu hayret silsilesi, kalabalığın en arkasında sessiz bir gölge gibi dikilen adamı görmemle sona erdi.

Diğerlerinin aksine yüzünde ciddi, karanlık bir ifade vardı. Burada olmayı hak etmiyormuş gibi kalabalığın arkasına iliştirmişti kendini. Koyu mavi gözlerinde tarifi imkansız bir yoğunluk vardı. Öyle ki, metrelerce yükseklikte bir okyanus dalgası gibi zihnimdeki duvara çarptığını hissettim. Hafızamın önündeki kara engel yıkılmadı, fakat dalgaların gücüyle bir parça daha geriye çekildi.

Kafeden kovulduktan birkaç gün sonrasını anımsadım. Ders çıkışı kütüphaneye gitmiştim, tüm günüm orada geçmişti. Anlamsız bir ürperti vardı içimde. Bir şeylerden ötürü tedirgin hissediyordum. Kütüphanenin camlarının ardında yaklaşan fırtınanın gökteki usul gürlemeleri duyuluyordu.

Mert ve Lavinia geç saate kadar ders çalışacaktı, bense yağmur bastırmadan evvel eve gidebilmek için eşyalarımı toplamıştım. Mert'in beni eve bırakmayı teklif ettiğini hatırladım. Sonrasında kütüphaneye geri döneceğini biliyordum, bu nedenle teklifini şiddetle reddetmiştim.

Merdivenlerden indiğim anlar... Sanki birileri beni izliyor gibi gelmişti. Kütüphane binasından çıkarken burnuma çarpan ıslak toprak kokusu... Gökyüzünde ani bir ışık parlaması... Tam kapının önünde birine çarptığımı, ve tam o anda şimşeğin korkunç gümbürtüsünün duyulduğunu anımsadım.

Başımı kaldırıp çarpıştığım kişiye baktığımda bir çift koyu mavi göz karşıma çıkmıştı.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

"S-sen..." dedim dehşetle. "Senin ne işin var burada?"

Aklımı yitirmek üzereydim. Hatıralarımda bu adamın beni zorla bir kazan dairesine sürüklediği anlar vardı. Bağırarak ağladığımı, elinden kurtulmak için çırpındığımı, sesimi kesmek için ağzımı kapattığını hatırlıyordum. Elinde derin bir kesik vardı, ısırdığımda dilime değen et parçasının midemi bulandırdığını bile hatırlıyordum.

Sonrası ise karanlıktı. Kesik kesik dehşet görüntüleri kazan dairesine girdiğim andan öteye gitmiyordu. Bana orada her ne yaptıysa gözlerimi bir hastanede, komadan çıkarak açmıştım. Nasıl hiçbir şey yokmuş gibi karşıma dikilebilirdi?

"Uzak dur benden!" diye bağırdım. Zangır zangır titrerken iyice büzüşmüştüm yatakta. Bakışlarım odadaki kalabalıkta tanıdık bir yüz, güvenebileceğim bir insan arayarak gezindi. Annem neredeydi? Kız kardeşim neden beni görmeye gelmemişti?

"Mehmet polisi ara!" dedim panikle. "B-ben bu hale nasıl geldiğimi biliyorum! Polisi ara hemen!"

"Melek sakin ol lütfen." diye bocaladı Mehmet. "Annen burada yok, hastanede değil."

"Çağır o zaman!" diye bağırdım. Ardından Şeytan'ı işaret ettim elimle. "B-bu adam saldırdı bana! Beni bu hale o getirdi!"

"Ne?!"

"B-beni zorla kaçırdı, kazan dairesi gibi bir yere götürdü! Orada n-ne yaptığını hatırlamıyorum ama adım gibi eminim, beni bu hale o getirdi!" Bakışlarımı odanın girişinde bizi izleyen doktorlara çevirip yardım istedim. "Doğru söylüyorum! Bu adam bana zarar verdi, Allah aşkına polis çağırın!" 

Doktorlardan birinin beni ciddiye aldığını anladım. Az ötemde duran Şeytan'a tedirgin bir bakış attıktan sonra muhtemelen hastane polisini çağırmak üzere odadan çıkmaya yeltendi. Fakat öteki doktor, Ömer bey, kolunu tutarak durdurdu onu. Adama ufak bir baş hareketi yaptıktan sonra bana doğru yöneldi.

"Melek, burada güvendesin." dedi kalabalığın önüne geçerken. "Sana söz veriyorum, birazdan polislere haber vereceğim. Fakat önce birkaç ufak soruya cevap vermen gerek. Anlaştık mı?"

Histerik bir şekilde başımı salladım.

"Bu kaç?" dedi eliyle dört işareti yaparak. Başta ne saçmaladığını soracak gibi oldum ama adamın akli dengemi kontrol ettiğini anlayınca vazgeçtim. Komada kaldığım için sözlerimin güvenilir olmadığını düşünüyordu belli ki. İnatlaşmak yerine sorularını cevaplamak şu an daha faydalı olacaktı.

"Dört."

"Haftanın günlerini sayar mısın?"

İkiletmeden saydım.

"Peki bu beyefendinin sana ne zaman saldırdığını hatırlıyor musun?"

"B-ben gününü hatırlamıyorum. Kaç gündür hastanede olduğumu bilmiyorum ki!"

"Ay ve yıl belirt öyleyse. Lütfen."

"2018, Aralık ayının başları." dedim teklemeden. Sonra şaşkınlıkla duraksadım. "2019'a mı girdik?"

Bunun üzerine doktorun yüzünde keyifsiz bir ifade belirdi.

"Altı aydır komadaydın." dedi nazikçe. "Fakat biz şu an 2020 yılının eylül ayındayız Melek. Aralık 2018'in üzerinden neredeyse iki yıl geçti."

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Oy vermeyi unutmazsanız çok sevinirim, ayrıca yorumlarınızı merakla bekliyor olacağım. Sonraki bölümde görüşmek üzere! 💫

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro