Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 67 - Babil Şarkıları

"Rüyalar vardır, gecenin tül çemberini içinde taşır.
Sense göğün en parlak yıldızını izlemektesin
Rüyalar, kainatın sembollerini tenine kazır
Hakikat karşında ışıldıyor, fakat görmezsin.

Uyan, ey gözleri rüyalarla örtülü panter,
Sona yaklaşan bir düzenin gölgesindesin
Aç gözlerini artık, yıkılıyor üzerine duvarlar.
Babil'in düştüğü yerde düş görmektesin."

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

"Kime dönüşeceksin Aras?

Bu satırları sana bakarak yazıyorum. İnanması çok zor fakat yalının bahçesindesin. Torununun yatılı kalmaya geleceğini duyan büyükbabalara özgü bir şuursuzlukla yalının bahçesine yaptırdığım ufak çocuk parkında oyun oynuyorsun. Bunun müthiş bir görmemişlik örneği olduğunu kabul etmekle birlikte torun sahibi olmadan beni tenkit etmemeni rica ediyorum. Tüm ömrümü evlatlarını maddiyatla şımartmamış bir baba olmakla gurur duyarak geçirdikten sonra hayat beni torun delisi görgüsüz bir dede olmakla sınıyor sanki.

Tüm bu görgüsüzlükler gelecekte beni affetmeni sağlayacak mı Aras?

En kötüsü ne, biliyor musun? Bunu sana hitaben yazdığım bir mektupta itiraf etmemem gerektiğini biliyorum fakat sen de fark etmiş olmalısın ki, bu mektuplar giderek bir iç hesaplaşmaya eviriliyor. O sebeple söyleyeceğim. En kötüsü senin beni affedip affetmemen değil, oğlum. En kötüsü senin kime dönüşeceğini bilememek. Muhtemelen içimi kemiren şeyin Cevdet'e dönüşme ihtimalin olduğunu sanıyorsun fakat hayır; bu kötü ihtimallerden yalnızca biri.

Alelade birine de dönüşebilirsin Aras. Derinlikleri idrak edemeyen, hayatı siyah beyaz renklerden ibaret gören, çerçevenin dışına çıkarak düşünmeyi başaramayan, deneyimin öznelliğini ve gerçekliğin manipüle edilebileceğini tahayyül edemeyen biri olabilirsin.

Hükümdarlar itiraf etmez; lakin zalim bir varis, ahmak bir varisten evlâdır. Çünkü zalimin istencine bağlı zulmün bir sınır vardır, fakat bir ahmağın yapabileceği kötülükler sınırsızdır."

İbrahim Saral,
Nisan, 1995

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

ARAS
1. Şimdiki Zaman, 2020 Mart

Acı, zihnimin karanlık göğünde asılı duran alevden bir küreydi. Mağaranın bir köşesine sinmiş sessizce beklerken anbean büyüdüğünü görebiliyordum. Akışkan materyali giderek kaynıyor, yüzeyde baloncuklar belirip şişiyor, patladıkları yerlerde lav kraterleri oluşuyordu. Ömrünün sonlarına yaklaşan bir yıldızın yüzeyindeki cehennemi izlemek gibiydi. Gözlerimi kapatsam bile acının giderek genleştiğini, nihai infilaka hazırlanırken çekirdeğinin titreştiğini duyuyordum.

"Bir şey merak ediyorum." dedi Melek güçlükle soluyarak. "Tüm bunlar bittikten sonra ne yapacaksın?"

"Sen iyileştikten sonrayı mı kastediyorsun?"

Dudaklarının kenarında yorgun bir tebessüm belirdi, fakat inatlaşmadı benimle. Belki de tenezzül etmedi. "Bu koşuşturmaca bittikten sonrayı kastediyorum."

"Bilmiyorum." dedim dürüstçe. "Gerçek bir balayı yapabiliriz mesela. Olimpos'a bu kez kamp yapmak için gideriz. Geçen sefer kış mevsimi olduğu için hava hep kapalıydı, eğer bahar aylarında gidersek ömründe hiç görmediğin bir gökyüzü manzarasına şahit olabilirsin. Kollarımın arasında uzanırken yıldızlarla dolu geceyi izlemek istemez miydin?"

Sessiz saniyeler boyunca gözlerime baktı. Asla duyamayacağımı bildiği bir sırrı fısıldar gibi... Bana öfkeleneceğini düşünmüştüm ama pek öyle olmadı, tam tersine ikna olmuş bir ifade yerleşti yüzüne. Oksijen maskesinden derin bir nefes alıp yeniden bana baktığını gördüm.

"Yanıma gel."

Adımlarım kendiliğinden harekete geçip beni ona doğru sürükledi. Sebebini sormadım, merak etmedim, bir tuzağa çekilir gibi Melek'in yanına gittim. Yatağın kenarına oturduğumda yattığı yerde kıpırdanmaya, bana yaklaşmaya çalıştı. Bir kolumu omzuna dolayıp onu kendime çektim.

Acı çektiğini belirten hafif bir inilti koptu dudaklarından. Sol kolundaki yanığı unutup bana yaslanmaya çalışmıştı. Geri çekilmeye çalıştığında da serum kablosu gerildi, koluna batırılmış serum iğnesi bükülünce yeniden inlediğini duydum.

Buna şahit olmanın yarattığı korkunç çaresizlik karşısında, zihnimdeki cehennem küresi biraz daha büyüdü. Kısacık bir an için o küreye dokunmayı istedim. Acıya temas etmeyi, acının ellerimi yakmasına izin vermeyi, yalnızca bir insanın sahip olabileceği türden bir zayıflıkla yere diz çökmeyi ve tüm kalbimle Melek'ten af dilemeyi...

O zaman ruhumdaki kaybolmuşluk sona ererdi belki; içimdeki vicdan azabı biraz olsun dinerdi. Lakin nasıl acı çekeceğimi anımsayamıyordum. Hatıralarım acının kusursuz taklidini yaptığım, ama zihnimde sonsuz bir tekillikten başka bir şey bulamadığım anlarla doluydu.

Kaldır başını acıyla kararan göğe,
Bırak, kehkeşân dökülsün yüzüne.

'Şimdi değil.' diye geçirdim içimden. 'Önce onu iyileştirmem lazım. Şimdi düşemem.'

Unutma ki bu senin son şansın, Aras.
Bu, insan olabilmek için son şansın.
Bir sonraki düşüşünde acı çeksen bile,
Melekler şarkı söylemeyi bırakmayacak,
Başını kaldırıp göğe bakacaksın fakat,
Yıldızların yerini karanlık almış olacak.

Yapamadım. Melek'in nefes alması acı çektiğimi görmesinden daha önemliydi. "Bana bırak." dedim nazikçe onu durdurarak. Kolundaki bükülmüş iğneyi düzeltip serum askısını çekerek yatağa yaklaştırdım. Sol kolundaki yanığın bana temas etmemesi için belinden kavrayıp yatakta hafifçe doğrulttum. Kolumu yeniden omzuna sardığımda başını kaldırıp gözlerime baktı. Soğukkanlılığıma gücenmiş gibi görünüyordu.

Hiçbir şey söylemedim, çenesine sıyırdığı oksijen maskesini alıp nazikçe yüzüne kapattım. Derin soluklar alarak ciğerlerini yatıştırırken kırgın bakışlarla gözlerimi izledi.

Birkaç saniye sonra oksijen maskesini yeniden çenesine sıyırdığını gördüm.

"Aras..."

"Efendim güzelim?"

"Bu son şansın, farkında mısın?"

"Ne için?"

"Benimle vedalaşmak için."

İşaret parmağımın ucuyla alt dudağına dokundum. "Seninle asla vedalaşmayacağım."

Gözlerindeki öfke yeniden belirince onun neden birdenbire gardını indirdiğini anladım. Az evvel benden nefret ettiğini söylüyordu, sonra birden sarılmak istemişti. Beni vedalaşmaya ikna etmeye çalışıyor olmalıydı. Sebebi başka ne olabilirdi ki?

Eğer tüm bunlar bir kitap olsaydı muhtemelen okuyucular gerçek cevabı bilirdi, fakat ben gözlerimdeki yıldızlardan hala bihaberdim.

"Birkaç gün önce vedalaşmıştın."

"Melek..."

"Birkaç gün önce beni hayatından çıkarmak bu kadar zor gelmiyordu." dedi ısrarla. "Şimdi neden ikimize dair gelecek hayalleri kurmak istiyorsun? Gerçekleşmeyeceklerini bildiğin için mi?"

"Gerçekten bu hesaplaşmayı şimdi mi yapmak istiyorsun?" diye iç çektim. "Şu an hiçbir şey hissetmiyorum, Melek. Normal şartlarda vereceğim duygusal tepkileri veremem sana."

Daha çok öfkelenecek sanmıştım ama aniden duraksadı, söylediğim şey ilgisini çekmiş gibi görünüyordu. Oksijen maskesinden derin bir nefes aldıktan sonra dikkatle sordu bana.

"Hangisi gerçek peki?"

Sorusunu açıklamasına gerek yoktu, ne kastettiğini anlamıştım. Normal şartlardaki halimin mi, yoksa şu anki halimin mi gerçek olduğunu soruyordu. Şu an var olan duygularımı mı bastırıyordum, yoksa normal şartlarda var olmayan duyguları mı taklit ediyordum?

Bilmiyordum. Her ikisi de gerçekti.

"Seni seviyorum." dedim basitçe. "Bu, her koşulda gerçek."

İnanmadığını gözlerinde beliren bakıştan anladım. Sorun, onun bakış açısıydı. Dibine kadar hatalıydım, suçluydum ve bunu biliyordum fakat kendimi aklamaya çalışmıyordum. Hangi insan yapardı ki bunu? Vicdan azabından geberdiğim halde ondan af dilemiyordum, suçluluk hissimi dindirmeye çalışmıyordum, kendimi savunmak için açıklamalar yapmıyordum. Bana iyi gelebilecek her şeyi, sevilme isteğimin her zerresini bir kenara koymuştum; bütün enerjimi onu iyileştirmek için harcıyordum.

Melek bu yaptıklarımı umursamazlık olarak nitelendiriyordu. Duygusuzluğumu ve kontrolü kaybetmememi sevilmeyişine yoruyor; timsah gözyaşları dökerek ondan af dilememi bekliyordu. Benim içinse tüm bu yaptıklarım sevginin en saf, en gerçek haliydi zaten. Sevilmeyi beklemeksizin, alelade sevgi sözcükleriyle basitleştirmeksizin, uğruna tüm sınırları yıkıp geçecek kadar seviyordum. Neden kimse görmüyordu?

Uzayıp giden sessizlik ve aramızda biriken beklentisizlik, Alper'in kapıyı tıklatmasıyla sona erdi. Balayımızın sona erdiğini anlayınca önce Melek'in yanına gittim. Eğilip alnına bir öpücük bırakırken zihnimde asılı duran gazap küresi biraz daha genişlemişti. Fakat infilak etmesine izin vermedim, içimdeki isyanı da bir kenara bırakıp geri çekildim.

Dışarı çıktığımda Alper kapının önünde beni bekliyordu. Duyduklarım pek şaşırtmadı. Babam yanına polisleri de alıp hastaneye doğru yola çıkmıştı, bir saat içerisinde burada olacaklardı. Eskiden olsa bu durumu bir telefonla halledebilirdim fakat Barbaros Abas'a kurduğum tuzak devlet içindeki ayrıcalıklarıma gölge düşürmüştü. Emniyet müdürüne telefon açtırsam beni geri çevirmezlerdi ama bunun aleyhime kullanılıp kullanılmayacağını bilemezdim.

"Baban geldi." dedi Alper doğrudan lafa girerek. "Yanına polisleri almış, hastaneye girmesine engel olamadık."

Sikeyim böyle işi...

"Tamam, ben onunla ilgilenirim. Sen Melek'in odasının önünden ayrılma."

Alper başını sallayarak onayladı beni, onu ardımda bırakıp yürümeye başladım. Babamın epey kızgın olacağını tahmin edebiliyordum. Bu sabah Lavinia'yla işbirliği yapıp onu hastaneden uzaklaştırmıştım. Elbette babamı sonsuza dek dışarıda tutamayacağımı biliyordum, zaten niyetim sadece nikah törenimiz bitene dek dışarıda kalmasıydı.

Babamı hastane kapısının hemen dışındaki bankların birinde otururken buldum. Polis ekibi bahçedeydi, belli ki ondan gelecek bir işareti bekliyorlardı. Bu manzara karşısında gülmeden edemedim. Sıradan bir vatandaş kafasına göre polis ekibini peşine takıp hastane basamazdı mesela. Şu manzara ancak güçlü siyasi bağlantılarla mümkün olabilecek bir şeydi.

"Meşhur anayasa profesörü, kanunların yılmaz bekçisi Hakkı Karadağ'a bak sen..." dedim yanına otururken. "Devletin güvenlik güçlerini şahsi koruma ekibi gibi kullanıyorsun, ha?"

"Senin yüzünden!" dedi parmağını yüzüme doğrultup. "Nasıl bir durumun içinde olduğunun farkında değil misin oğlum?!"

"Nasıl bir durumun içindeymişim?"

"Savunmasız!" diye gürledi. "Barbaros'un ayağını kaydırmaya çalıştın, bu da iktidarla arandaki son duvarın yıkılmasına sebep oldu. Melek'i illegal yollardan yurtdışına götürmeye çalışırsan ne olacağını biliyor musun Aras? Seni tutuklamaları için istedikleri bahaneyi onlara vermiş olacaksın."

Kısacası polisleri bir hata yapmama engel olmak için getirmişti. Sıkıntıyla esneyerek cebimdeki araba anahtarını çıkardım. Anahtarı havaya atıp tutarken "Yani?" diye sordum babama. "Buraya Silivri soğuktur demek için mi geldin?"

Öfkeden titreyen sesiyle bana döndü. "Lan oğlum—"

"Bak şu an gerçekten endişeli ebeveyn melodramı çekecek halde değilim." diyerek kestim sözünü. "Eğer için rahat edecekse söyleyeyim, Melek'i yurtdışına götürmek için illegal bir yola başvurmama gerek kalmadı. Birkaç saat önce evlendik."

Duraksadı. Oğlunun evlilik haberine nasıl tepki vermesi gerektiğini kestiremiyor gibiydi. Nitekim birkaç saniyelik sessizliğin ardından başını sallamakla yetindi.

"İyi yapmışsın. Bu durum işleri epey kolaylaştırır."

"Eksik olma."

Bu kez daha uzun bir sessizlik meydana geldi. Ne konuşacaktık ki? Birbirinden bütünüyle kopmuş bir baba oğulun kalıntılarıydık artık. Yakasından silkip atamadığı babalık vazifeleri yüzünden buraya gelmişti fakat gitmek istediğini biliyordum. Gitmesini istiyordum. Yarım yamalak bir baba figüründen daha önemli problemlerim vardı.

"Neyse, benim içeri dönmem lazım." Dedim banktan kalkarken. "Tebrikleri daha sonra iletirsin."

Arkamı dönüp birkaç adım ilerledim. Fakat babamın söylemek istediği başka şeyler vardı. Usulca seslendi peşimden.

"Aras."

"Efendim?"

"Annen enkazın altındayken bir an bile durmamıştım." dedi sakince. "Günlerce onu kurtarmak için oradan oraya koşturdum."

Hatırlıyordum. Bir bakıma şanslıydı çünkü etrafta koştururken enkazında başında durmaya pek vakit bulamamıştı. Annemin beş gün boyunca can çekişmesini dinleyen bendim.

"Birkaç kez enkazın altından bana seslendiğini hatırlıyorum." diye devam etti sözlerine. "Bir şeyler konuşmak istiyordu, bana söylemesi gereken önemli şeyler vardı. Fakat onu kurtarmaya o kadar çok odaklanmıştım ki, durup söylediklerini dinlemedim bile. Ne konuşacaksan enkazdan çıktıktan sonra konuşuruz diyordum, onunla geçirebileceğim son beş günün neredeyse tamamını böyle harcadım."

Bıkkınlıkla iç çektim. "İyi öyleyse. Bunu da pişmanlıkların listesine eklersin."

Yeniden yürümeye koyulduğumda arkamdan seslenmedi.

-*-

Babamdan kurtulup içeri döndüğümde yarım saat falan geçmişti. Alper hala Melek'in odasının önündeydi. Doktor önlüklü biri koridorun diğer ucuna doğru ilerliyordu. Tuhaf bir huzursuzluk hissine kapıldım.

"Doktor buradan mı çıktı?"

"Evet, doktor hanım sedatif vermesi için göndermiş sanırım. Yine de giriş kartını kontrol ettim."

Başımı salladım belli belirsiz. Doktor hanımın nikah töreninden sonra Melek'e sedatif vereceğini biliyordum, fakat yine de içim rahat etmemişti. Her ihtimale karşılık sterilizasyon odasına geçtim, hemşirelerden birini ikna edip hastane önlüğü giymeyi başardım.

Yoğun bakım odasına girdiğimde Melek yarı uyur vaziyetteydi. Sedatif ilaçlar etkisini göstermiş olmalıydı, göz göze geldiğimizde baygın bir gülümseme kapladı yüzünü. Oksijen maskesini çıkarmaya çalıştığını görünce telaşla yanına seğirttim.

"Güzelim çıkarma maskeyi, bugün yeterince yoruldun."

Hırçın bir tavırla elimi iteledi. Onu ikna edemeyeceğimi anlayınca maskesini bırakıp yatağın yanına oturdum. Haddinden fazla nefessiz kalırsa müdahale edebilecek mesafedeydim.

"Yine nereye kayboldun, Şeytan?" diye homurdandı. "İnsan evlenir evlenmez karısını bırakıp gider mi? Sıkıldım tek başıma."

Gülmemek için yanaklarımın içini ısırdım. Sedatif ilaçlar etkisini haddinden fazla göstermişti anlaşılan. Benimkinin kafa bir milyon olmuştu.

"Babam gelmiş, onunla konuşmak için dışarı çıktım."

"Hakkı Karadağ mı geldi?" dedi gözlerini hayretle açarak. Bakışlarını boş bir noktaya dikip huşu içinde mırıldandı. "İnanamıyorum..."

"Neye inanamıyorsun?"

"Anayasa Profesörü Hakkı Karadağ'ın kayınbabam olduğuna..." dedi ciddiyetle. "Bu harika bir şey!"

Gözlerimi devirdim. Benimle evlenmekten ziyade hayranı olduğu hukukçunun gelini olmak onu mutlu etmiş gibiydi.

"Sence kitaplarımı imzalar mı?"

"Babam mı?"

"Elbette!" dedi oksijen maskesinden bir nefes alarak. "Yazdığı kitapların hepsini okumuştum ama imza istemeye çekindim. Gelini olduğuma göre artık imza isteyebilirim değil mi?"

"Sen önce iyileş, sonra gerekirse babama sıfırdan kitap bile yazdırırız."

Somurtkan bir ifade yerleşti yüzüne. "İyileşmeyeceğim ki..."

Burnundan makas aldım. "Kim demiş onu?"

Mecazi bir soru sormuştum ama ilaçların etkisiyle ciddiye aldı beni. Oksijen maskesinden derin bir nefes çektikten sonra sevimli bir tebessümle cevap verdi.

"Quesalid söyledi."

Yüzümdeki gülümsemenin donup kaldığını hissettim. "Quesalid mi?"

"Hıhı... Beni görmeye geldi."

"Ne zaman oldu bu?"

"Az önce işte..." diye mırıldandı. "Üzerinde doktor önlüğü vardı, ağlayıp duruyordu. Keşke ölecek olmasaydın dedi bana. Quesalid benim ölümüme neden üzülsün ki?"

Melek'in sedatif ilaçların etkisi altında olduğunu biliyordum. Rüya görmüş olabilirdi, doktorlardan birini Quesalid'e benzetmiş olabilirdi, zihnindeki iki farklı hatırayı yanlış biçimde birleştirmiş olabilirdi.

Fakat Quesalid gerçekten buraya gelmiş de olabilirdi.

Dorsey delilerinin düşünme mekanizmalarını öngöremezdim. Süha Dorsey yeğeninin varlığını fark edip onu ziyarete gelmek isteyebileceği gibi öteki kişiliği olan Quesalid'in yönlendirmesiyle hareket edebilirdi. Dünyayı bir laboratuvar olarak gören kaçık heriflerdi bunlar. Sırf neler olacağını görmek istedikleri için Melek'e zararlı bir ilaç vermeleri mümkündü.

Apar topar odadan çıktığımda az kalsın biriyle çarpışacaktım. Bir adım geriye çekildiğimde bu kişinin Alper olmadığını gördüm. Babamdı.

"Sen gitmemiş miydin?!"

"Birini gördüm." dedi kafası karışmış gibi. "Daha doğrusu o olduğunu düşünüyorum ama emin değilim. Yine de bilmek istersin diye—" Duraksadı, bocalayan bir tavırla içeriyi işaret etti bana. "Bu arada Melek kitaplarını imzalamamı mı istiyor?"

Konuştuklarımızı duymuştu anlaşılan.

"Evet, kendisi senin hayranın olur." diye söylendim yürümeye başlarken. "Gördüğün kişi kimdi? Umarım aklımdaki kişi değildir."

Ne yazık ki aklımdaki kişiydi.

On dakika içerisinde koridordaki kamera görüntüleri sayesinde odaya giren kişinin Süha Dorsey olduğunu doğrulamıştık. Yapılabilecek en mantıklı şeyi yapıp uçuşumuzu bir gün sonraya erteledim. Ardından hastanede ufak çaplı bir kaos yaratıp doktorları Melek'in başına topladım.

Tıbbi tetkiklerle sürecek uzun bir gece böylelikle başlamış oldu.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

ARAS
Sene 2008

"Aras sen harbiden abayı yakmışsın." diye güldü Caner. "İki saattir kıyafet deniyorsun oğlum. Kim bu buluşacağın kız?"

Mavi gözlü oğlan bakışlarını aynadan ayırmadan homurdandı. Lise yurdunun yatakhanesindeydiler, etraf kendileri gibi 14-15 yaşlarında çocuklarla doluydu. Kimi evci iznine çıkacağı için kirli çamaşırlarını valize tıkıyordu, kimi kız arkadaşıyla buluşacağı için dolaplara asılı aynaların önünde hazırlanıyordu. Çıkmamış sakallarını tıraş etmeye çalışanlar bile vardı.

Caner ise alt ranzaların birine oturmuş, Aras'a sataşmakla meşguldü. Her zamanki gibi.

"İşin gücün yok mu oğlum senin?" diye söylendi. "Rahat ver de hazırlanayım."

"Kimle buluşacağını söylersen olur."

"Ebenle Caner, oldu mu? Siktir git ya!"

Oğlanın neşeyle güldüğünü duyunca huzur bulamayacağını anladı. Zaten ne giyerse giysin sinmiyordu içine. Asıl problemi giyecek kıyafet seçmekle alakalı değildi. Aras karşı taraf üzerinde nasıl bir imaj bırakmak istediğine karar verememişti.

Derli toplu, disiplinli görünmesi mi uygun olurdu? Belki de bilhassa özensiz giyinip karşı tarafı umursamadığını ima etmeliydi, fakat özensizliğin dozunu ayarlayamazsa bunu bilerek yaptığını ifşa etmiş olurdu. İsyankar bir genç izlenimi uyandırma fikri de aklına gelmişti ama karşı tarafı kendinden soğutmak istediğine emin değildi.

En sonunda olması gerektiği gibi, 15 yaşına yeni girmiş bir çocuk gibi normal bir tarz benimsedi. Ne aşırı disiplinli, ne aşırı serkeş. Ne isyankar, ne de ilgi arsızı. Farkında olmasa da, annesinin onu görmesini istediği şekilde giyinmişti.

Zira görüşeceği kişi de annesine oldukça yakın biriydi; dayısı.

Yaklaşık on beş gün önce, okul müdürü onu yanına çağırıp bir ziyaretçisi olduğunu söylemişti. Müdürün odasına gittiğinde takım elbiseli bir adam bekliyordu onu. Söylediğine göre dayısının yardımcısıydı, Ertuğrul Bey'in onunla tanışmak istediğini haber vermek için gelmişti. Eğer Aras da kabul ederse, dayısı bir hafta sonra onu evinde ağırlamak istiyordu.

O ana dek bir dayısı olduğunu bile bilmediği için ne diyeceğini bilememişti. Ardından adam Aras'a büyükçe bir paket uzatmış, "Annenizin evlenmeden önce tuttuğu günlüklerden biri." demişti. "Ertuğrul Bey okumak isteyeceğinizi düşündü."

Paketin içinde gerçekten de annesinin ağzından yazılmış satırlar vardı. Görevliye teşekkür edip adamı göndermiş, sonra da yurttan kaçıp Nazmi şeytanının yanına gitmişti.

İhtiyar şeytan Aras'ın dayısıyla görüşeceğini duymaktan hoşnut olmasa da Ertuğrul Saral'ın varlığını doğrulamıştı. Defterdeki el yazısının annesine ait olduğunu da... Sonra da utanmadan "Ertuğrul Bey'le görüşmeye gittiğinde gözünü dört aç." demişti. "Zaten ona karşı tek avantajın bu olabilir."

Aras onu daha fazla konuşturmamıştı. Nazmi'yi bütünüyle hayatından defedemeyeceğini kabullenmişti artık. İstanbul'a döndüğünde yollarının ayrıldığını sanmıştı ama çok geçmeden ihtiyar şeytan da buraya taşınmıştı. Neyse ki eskisi gibi eğitim vermeye çalışmıyordu, onun hayatına pek karışmıyordu. Fakat Aras ezkaza başını belaya sokacak olursa, ve bu bela onun baş edemeyeceği türden bir şeyse Nazmi'nin ansızın ortaya çıkacağını biliyordu. Yalnızca ihtiyaç anlarında kendini gösteren, zararsız ve kullanışlı bir araçtan farksızdı. En azından Aras'ın tenezzül ettiği kadarı buydu. Sanatçı'dan bir mentor olarak faydalanmamakla ne kadar güçlü bir silahı reddettiğinin bilincinde değildi henüz.

Nitekim onun dayısı hakkındaki uyarılarını da pek ciddiye almamıştı.

Sonraki bir haftayı annesinin günlüğünü okuyarak geçirmişti. Satırlarda dayısının bahsi de sıkça geçiyordu. Gülnihal abisinin korumacı tavırlarından sık sık dert yansa da en çok ona nazının geçtiği belli oluyordu. Babasının duymasını istemediği şeyleri abisine anlatıyordu genelde, kararsızlıklarını onunla paylaşıp akıl istiyordu. Ertuğrul Gülnihal'in sırdaşıydı, yoldaşıydı, pek çok konuda suç ortağıydı ve zora düştüğünde sığınabileceği güvenli bir limandı.

Aras onların arasındaki ilişkiyi kız kardeşiyle olan ilişkisine benzetmekten kendini alıkoyamamıştı. Üstelik dayısının babasıyla olan ilişkisi de onun kendi babasıyla olan ilişkisine benziyor gibiydi. Annesi bu konuda pek detay vermese de abisi ve babası arasındaki zıtlaşmalardan bahsetmişti birkaç kez. Bu zıtlaşmalar ileride büyümüş ve dayısının evlatlıktan reddedilmesine yol açmış olmalıydı. Neticede Saral Holding'i ve mirasını Özer denen it idare ediyordu. Dayısı ise kendi annesinden kalma bir çiftlik evinde yaşıyordu, Nazmi onun Saral mirasının varisi olmadığını söylemişti.

Tüm bunlar, Aras'ın henüz görmediği dayısıyla bağ kurmasına yol açmıştı. Kendine bile itiraf edemese de, bir dayısı olduğunu öğrendiği günden beri sanki annesi daha az ölüymüş gibi hissediyordu. Sanki ruhunun bir parçası hayatta kalmış, onu mütemadiyen terk etmek yerine ardında sığınabileceği bir liman bırakmıştı.

Yurttan ayrılıp kapıda onu bekleyen arabaya binerken heyecandan ellerinin terlediğini hissediyordu. Yol boyunca düşüncelerden sıyrılmayı başaramadı, durmaksızın karar değiştiriyordu.

Dayısına neleri anlatmalıydı? Erzurum'da yaşadıklarını mutlaka anlatacaktı, kafasına koymuştu bunu. Babasına söyleyemediği bu yük, mecburiyetten olsa dahi birini öldürmüş olmanın yükü ona ağır geliyordu. Ertuğrul Bey'in halihazırda evlatlıktan reddedilmiş, münzevi bir hayata mahkum edilmiş bir adam olduğunun ve Sanatçı'ya gücünün yetmeyeceğinin farkındaydı.

Fakat ona manevi anlamda destek olabilirdi. Ki bu da babasının yapamayacağı bir şeydi.

"Geldik efendim."

Şoförün sesini duyunca bakışlarını cama çevirdi. Bir eliyle arabanın kapısını açıp dışarı adım atarken umduğundan da nezih bir yere geldiğini fark etmişti. Saral mirasının gücüyle tezat oluşturacak bir mütevazilikte yaşıyordu dayısı. Onu buraya Özer denen görgüsüzün göndermiş olabileceğini düşününce içi öfkeyle doldu. Bazen reşit olduğunda reddi miras yapmak zorunda olduğunu ve her şeyin Özer'e kalacağını bilmek keyfini kaçırıyordu.

Arabadan inip dayısının yardımcısıyla birlikte eve yöneldi. İki katlı, beyaz ahşaptan yapılma bir sayfiye eviydi. Ön cephesindeki cumbanın balkonu kitaplarla dolu bir odaya açılıyor olmalıydı, uçuşan perdelerin arkasında rafların soluk gölgelerini görebiliyordu. Bahçe kapısının pirinç tokmağını çevirerek açtı, iki basamak tırmanarak verandaya ulaştı.

Kapıyı orta yaşlı bir kadın açtı. Aras başta kadının yengesi olabileceğini düşünmüştü ama hayır, kadın sadece ev işleriyle ilgilenen bir yardımcıydı.  Üst kata çıkarken yaptığı ayaküstü gözlemler bir yengesi olmayabileceğini düşündürür nitelikteydi. Dayısı hiç evlenmemiş olabilir miydi? Belki de evlenip boşanmıştı, veya eşi vefat etmişti. Buraya gelirken kendini dayısı ve onun ailesiyle, hatta muhtemelen kuzenleriyle tanışmaya hazırlamıştı. Fakat evdeki sessizlik ve steril tekdüzelik yanıldığını gösteriyordu.

Üst katın ucundaki odaya ulaştıklarında dayısının yardımcısı kapıyı tıklattı. Uzaktan bir "Gel!" sesi yükselince geri çekilip eliyle buyurun der gibi bir işaret yaptı ona. Aras nazik bir gülümsemeyle başını salladı, ardından adamı arkasında bırakıp kapıdan içeri girdi.

Ferah, aydınlık ve büyük bir odaydı burası. Epeyce büyük. Öyle ki, ilk bakışta odanın geniş bir dikdörtgen formunda olduğunu düşünmüştü. Dikdörtgenin sonunda ise eve girmeden önce gördüğü cumbalı balkona açılan kapı vardı.

Birkaç adım ilerlediğinde balkon kapısının ötesinde de odanın devam ettiğini gördü. Oraya dek dümdüz bir çizgiyle uzanan dikdörtgen form, kapıdan sonra doksan derecelik bir açıyla kırılarak dikey yönde uzanmaya devam ediyordu. Yukarıdan bakıldığında hayli geniş bir L harfinin tepe noktasında duruyor gibiydi.

"Buradayım Aras!" diye bir ses yükseldi ileriden. "Gelebilirsin, çekinmene gerek yok."

Dayısının sanki senelerdir tanışıyorlarmış gibi ona ismiyle seslenmesini garipsemişti. Fakat bu samimi karşılama hoşuna gitti içten içe. Belli ki aralarında resmiyet olmayacaktı.

L biçimindeki odanın uzun bacağını ağır adımlarla geçti. Duvarlar raflarla, raflarsa kitaplarla doluydu. Yanlarından geçerken çoğunun yabancı dilde eserler olduğunu fark etmişti. Üst raflarda ise rulolar vardı, filmlerdeki el yazması antik eserleri andıran büyükçe ansiklopediler ve camdan dikdörtgen kutulara konmuş tuhaf parşömenler...

Odanın köşe noktasına vardığında bakışlarını raflardan ayırdı, görüş alanında beliren dayısına baktı.

Ertuğrul Saral, sırtı ona dönük vaziyette rafların önünde duruyordu. Uzun boylu, cüsseli bir adamdı fakat duruşundaki soylu zarafet tehditkar görünmesini engelliyordu. Ağarmış saçları ve elindeki zarif işlemelerle kaplı baston ihtiyar bir adam görüntüsü veriyordu ona. Halbuki annesinin günlüğünde okudukları iki kardeş arasında aşırı yaş farkı olmadığını ima ediyordu. Belki altı yedi yaş... Annesi hayatta olsaydı şu an 37 yaşında olacaktı.

Rafların önündeki adam ona doğru dönünce tahminlerinde yanılmadığını anladı. Ertuğrul Saral ağarmış saçlarına ve elindeki bastona rağmen kırk beş yaşından büyük durmuyordu. Oval çehresinde pek fazla kırışıklık yoktu, cildinde sağlıklı ve dinç bir ışıltı vardı. Burnu ince, fakat kemikliydi. Sinekkaydı tıraşın ortaya çıkardığı keskin yüz hatları, annesinin yumuşak yüz hatlarından epey farklıydı ama yine de simasında Aras'a annesini anımsatan bir şeyler vardı. Ne olduğunu çözemediği, kan bağından gelen bir benzerlik...

Fakat dayısının annesini anımsatan siması gözlerine gelince kayboluyordu. Aras bunu başta adamın göz rengine bağladı. Annesinin elaya çalan kahverengi gözlerinin aksine dayısı buz mavisi gözlere sahipti. Bakışları doğrudan onun üzerinde olmasına rağmen Aras adamın ona bakmadığını hissedebiliyordu.

"Nihayet tanışabildik." dediğini duydu adamın. "Ne yazık ki seni göremiyorum, ama nasıl göründüğünü tahmin etmek zor değil. Babanın genç bir kopyası gibisin, haksız mıyım?"

Aras şaşkınlıktan konuşamadı. Dayısının elindeki baston ve gözlerindeki ifadesiz bakış birden anlam kazanmıştı. Ertuğrul Saral görme engelliydi. Gözlerinde herhangi bir deformasyon yoktu ama onu görmediği açıkça ortadaydı.

Bu bilgi, kısacık bir anlığına, onu hayal kırıklığına uğrattı. Koruyucu ve kollayıcı olacağını umduğu adamın korunmaya ve kollanmaya muhtaç biri olduğunu görmek bencilce bir hoşnutsuzluk yaratmıştı içinde. Hemen ardından böyle hissettiği için derin bir suçluluk hissine kapıldı ve bir telafi umuduyla öne atıldı.

"Affedersiniz—" diye geveledi dayısının elini sıkarken. "Ben biraz şaşkınım da... Şeyden ötürü, bir dayım olduğunu yeni öğrendiğim için yani... Ama haklısınız, evet, genelde babama benzediğimi söylerler."

Dayısı ufak bir kahkaha attı. "Görünüşe bakılırsa sadece dış görünüşün babana benziyor. Kişiliğinin belirli kısımlarını annenden almışsın."

Hoşnut bir tebessüm belirdi oğlanın yüzünde. Buraya gelirken babasından ötürü aralarında bir gerginlik oluşmasından endişe etmişti. Bildiği kadarıyla annesinin ailesi babasını hiçbir zaman istememişti, bilhassa dedesi evliliklerine şiddetle karşı çıkıyordu. Dayısının da benzer fikirde olduğuna emindi, hatta muhtemelen bunca zaman yeğenlerini arayıp sormamasının sebebi de buydu.

Yardımcı kadın çaylarını sehpaya bırakırken köşedeki tekli koltuklara geçip karşılıklı oturdular. Aras gerginliğinin anbean arttığını hissedebiliyordu. Normal şartlarda insanlarla iletişim kurmakta zorlanmazdı, muhatabının kişiliğini çözümleme ve nabza göre şerbet verme konusunda doğal bir yeteneği vardı.

Fakat Ertuğrul Saral'ı analiz etmekte zorlanıyordu. Haddinden fazla entelektüel biriyle karşı karşıya olduğunu anlamıştı, bu da adamın haddinden fazla akıllı biri olma ihtimalini artıyordu.

'Akıllı olmasını tercih ederim zaten,' diye geçirdi içinden. Aptal veya sığ birine saygı duyması pek mümkün değildi, onu koruyup kollayacak kişinin muhatap almaya tenezzül edeceği biri olmasını istiyordu.

"Satranç oynamayı biliyor musun?"

Adamın onunla konuştuğunu duyunca düşüncelerden sıyrılıverdi. "Evet." dedi ufaktan bir şaşkınlıkla. "Neden sordunuz?"

Dayısı ufak bir kahkaha attı. "Oynamak için, elbette!"

Aras adamın şaka yapıp yapmadığından emin olamadığı için sessiz kaldı.

Aras'ın şaşkın bakışları arasında elini sehpanın altına uzatıp ahşap bir kutu çıkardı. Üzeri zarif mavi işlemelerle süslenmiş, ağır görünümlü, dikdörtgen bir kutuydu bu. Dayısı sanki onun bakışlarını hissetmiş gibi "Edirnekâri." dedi kutuyu işaret ederek. "İncelikli bir ahşap sanatıdır."

"Güzelmiş." dedi bocalayarak. "Sanata ilgilisiniz sanırım."

"Sen değil misin?"

Ne diyeceğini bilemedi. Dayısının beğenisini kazanmak istiyordu ama sanat gibi son derece bilgisiz olduğu bir alanla ilgileniyormuş gibi yapmak riskli olacaktı. Yalanı anlaşılırsa dalkavuk konumuna düşerdi, ki bu da en son isteyeceği şeydi. Böylesi ucuz bir yalana tenezzül ederek prestijini riske atmak istemedi.

"Bilmiyorum... Pek bilgili olduğum bir alan değil."

'Dürüstlük gösteriyor.' diye geçirdi içinden Ertuğrul. 'Gerçekten dürüst olduğu için mi, yoksa babası gibi, ucuz yalanlara tenezzül etmediği için mi?'

Fakat hemen sonra bu fikri kovdu zihninden. 15 yaşındaki bir çocuğa haddinden fazla şüpheci yaklaşmak istemiyordu. Nazmi'den aldığı rapor, beklentisini düşük tutması yönünde olmuştu.

"Oğlanı elimden geldiğince eğittim, tıpkı İbrahim Bey'in istediği gibi." demişti Sanatçı. "Ama bana sorarsanız İbrahim Bey hata yaptı. Öğrencilerimi belirli kriterlere göre seçerim, bu çocuk o kriterleri karşılamıyor. Kendi çapında akıllı bir oğlan, sıradan bir hayatı olsaydı iyi bir meslek edinip ortalama düzeyde bir başarı gösterebilirdi. Fakat Saralların veliahdı olmak? Üzgünüm, oğlan bunun için fazla sıradan. Yerinizde olsam daha fazla zarar görmeden çocuğu kendi haline bırakır, eğitimin izlerinin zamanla silinmesine izin verirdim. Aras bir veliaht olarak yeterli olmayabilir ama onu bir yeğen olarak kabul ederseniz seveceğinize şüphem yok."

"Eh, öyleyse oyuna geçelim." dedi satranç taşlarının olduğu kutuyu açarken. "Siyahları mı istersin, beyazları mı?"

Böylelikle Aras dayısının tuhaf bir espri yapma niyetinde olmadığını anladı. Hakikaten satranç oynamaktan bahsediyordu.

"Gerçekten satranç mı oynayacağız?" diye geveledi çaresizce. "Yani, şey... B-ben görme engelli olduğunuzu sanıyordum."

"Öyleyim zaten."

"Tahtayı görmeden nasıl oynayacaksınız ki?"

"Yaptığın her hamlenin ardından oynadığın taşı ve hangi kareye oynadığını sesli olarak söyleyeceksin. Zaten 64 tane kare var, zihnimde canlandırabilirim."

"Ama taşların yeri değişiyor." dedi büsbütün şaşırarak. "Bütün hamleleri nasıl hatırlayacaksınız ki?"

Dayısı ufak bir tebessümle başını eğdi. "Ben nadiren unuturum, Aras. Endişelenmene gerek yok."

Bunun üzerine söyleyecek sözü kalmadı. Tahtanın içinde dağınık halde duran siyah taşları alıp dizmeye koyuldu. Dayısının tuhaf biri olduğunu ilk görüşte anlamıştı ama kaçık biri olacağını tahmin edemezdi. Tüm hamleleri nasıl hatırlayabilirdi ki? Bir şekilde ezberlese bile yeterli olmazdı, insan satranç oynarken gözünün önündeki hamleleri bile kaçırabiliyordu. Görmediği bir satranç tahtasını, üstelik taşların konumları durmadan değişirken, nasıl zihninde canlandırabilirdi?

"Sıra sende."

Tahtaya baktığında dayısının piyonunu D4 karesine sürerek klasik bir açılış yaptığını gördü. Kör bir adamla satranç oynadığının farkındaydı, üstelik sempatisini kazanmak istediği bir adamdı bu. Bilerek yenilmekten zarar gelmezdi. Bu nedenle kendi piyonunu F5 karesine sürüp bekledi.

"Hamleni söylemeyecek misin?"

"Affedersiniz, unutmuşum. F7 karesindeki piyonumu F5'e sürdüm."

Dayısı ufak bir hmm'lama sesiyle başını salladı. Ardından filiyle Aras'ın piyonunu alarak taşı kenara koydu. Aras bilerek kötü oynadığı anlaşılmasın diye H7'deki piyonunu H6'ya sürerek siyah fil için cılız bir tehdit yarattı. Dayısı kısa bir süre düşündükten sonra filini H4 karesine sürdü.

Aras gözlerini devirdi. Tam da düşündüğü gibi dayısı gelişigüzel oynuyordu, zira filini geri çekmek varken olabilecek en kötü kareye sürüklemişti. Kendi piyonunu G5 karesine sürükleyerek karşılık verdi.

"Piyon G7'den G5'e. G4'teki filinizi tehdit ediyorum."

"Biliyorum." dedi Ertuğrul. "Sadece yaptığın hamleleri sesli olarak söyle, Aras. Şahımı tehdit etmediğin sürece sesli olarak söylememelisin."

Bunu söyledikten sonra piyonunu E4 karesine sürerek hamlesini yaptı. Filini kaçırabileceği son bir kare daha vardı ama belli ki tenezzül etmemişti. Veya basitçe, filini kaçıracağı son bir kare kaldığının farkında değildi. Aras tehdit altındaki fili almakta tereddüt etmedi, az evvelki yardım çabasının geri püskürtülmesi merhamet isteğini baltalamıştı.

"G5'teki piyonu H4'e sürerek filinizi aldım."

"Ah, büyük talihsizlik." dedi Ertuğrul iç çekerek. "Şah mat."

Aras başta anlayamadı. Kafasını çevirip tahtaya baktığında dayısının vezirini h5 karesine sürdüğünü gördü... Onun şahını tehdit ediyordu ve kendini korumak için yapabileceği bir hamle— yoktu?

Birkaç saniye boyunca sessizce tahtaya baktı. Taşları inceliyor, olası hamleleri düşünüyor, karşısındaki kör adamın hatasını bulmaya çalışıyordu. Fakat şahının önüne koyabileceği hiçbir taş yoktu, şahını oynatabileceği hiçbir güvenli kare kalmamıştı. Hakikaten mat olmuştu.

Yersiz bir kızgınlık, sanki etrafındaki nesnelerin ruhunda saklanıyormuş gibi aniden etrafını sardı. Bir enerji dalgası gibi derisine nüfuz etti, bedenine sızıp sağduyusunu ele geçirdi.

Evet, dayısının onu mat edebilmesi için bilerek zayıf hamleler yapmıştı ama planladığı yenilgi bu değildi. Tıpkı fil gibi, tehdit altında olan tüm taşları yüksek sesle söyleyerek dayısını adım adım zafere yönlendirmeyi, yenilgisini kendi kontrolünde gerçekleştirmeyi planlamıştı. Bu şekilde, beklemediği bir anda, kontrolü dışında yenileceğini düşünmemişti.

"Gerçekten tüm taşların yerini ezberlemişsiniz." dedi en sonunda. "Bilseydim daha ciddi oynardım."

Bastırmaya çalışsa da agresif ruh hali sesine yansımıştı. Dayısının bu tepki karşısında pek şaşırmadığını fark etti, fakat bir parça hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Sanki Aras'ın bu kadar tahmin edilebilir olması zaten beklediği, ama şahit olana dek aksini ümit ettiği bir talihsizlikmiş gibi...

"Eh, o zaman muhtemelen beni mat ederdin." dediğini duydu adamın. "Bilerek kötü oynayabildiğine göre iyi oynamayı da biliyorsun demektir."

Bu nazik boyun eğiş nedense gururunu daha çok incitti. Kör bir adam, onu satrançta yendiği için teselli ediyordu! Yarattığı aptallık imajını kırabilmek için saçma sapan öfkesini bir kenara bırakıp beklenmedik olgunluklar sergilemeliydi. Aksi taktirde onu sevip sahiplenmesini istediği adamın gözünde bir hayal kırıklığından öteye gidemeyecekti.

"Yo hayır, siz daha iyi oynuyorsunuz." dedi nezaketini gün yüzüne çıkarıp. "Annem de günlüğünde sizin satrançta ne kadar iyi olduğunuzdan bahsediyordu."

"Öyle mi?" diye sordu Ertuğrul. Birden canlanmıştı, donuk gri gözleri neredeyse ilgiyle ışıldıyordu. "Günlüğünde benden bahsettiğini bilmiyordum."

"Nasıl yani— Annemin günlüğünü okumamış mıydınız?"

Dayısı ona ayıplar gibi bir bakış attı. "Sen kız kardeşinin günlüğünü okur muydun?"

Başta elbette okurdum diye geçirdi içinden. Fakat dayısının sorusunu ciddiye aldığında fikri değişiverdi. Hayır, okumazdı. Lavinia'nın özel hayatına saygı duyduğu için falan değil; kız kardeşinin onunla ilgili fikirlerini okumaya cesareti olmadığı için. Sevildiğini varsaymak, sevilmeme ihtimaliyle yüzleşmekten daha kolaydı.

"Sanırım okumazdım... Ama annemin sizinle ilgili söylediklerini bilmenizde bir sakınca yok bence. Nasılsa o artık..." Cümlesini tamamlamak istemedi. "Günlüğünde ne pahasına olursa olsun onu koruyacağınızı bildiğini, size babasından bile daha çok güvendiğini yazmış. Bir ağabey için gurur verici bir şey bu."

Dayısının kaşları hafifçe havalandı. "Babasına güvenmediğinden mi bahsetmiş günlükte?"

"Hayır, tam olarak öyle değil." diye geveledi Aras. "Yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir şey yazmıştı: 'Babam benim için dünyayı feda eder ama uğruna dünyayı feda edebileceği tek şey ben değilim. İdealleriyle benim aramda kalırsa muhtemelen ideallerini seçecektir. O yüzden sanayideki atölye konusunda yalnızca abime güvenebilirim.'"

Dayısı ufak bir kahkaha attı. "Ah, şu atölye! Tamam, şimdi meseleyi anladım... Bu konuda korkmakta haksız sayılmazmış zira sadece deden değil, anneannen de öğrenince küplere binmişti. Anneni korumak için atölyenin bana ait olduğunu söylemiştim ama ne yazık ki Gülnihal kadar becerikli bir yalancı değilim. Bir hekimin sanayide tamir atölyesi olduğuna elbette kimse inanmamıştı."

Aras şaşkınlığına hakim olamadı. "Hekim mi? Doktor olduğunuzu bilmiyordum."

"Eh, artık değilim." dedi dayısı sükunetle. "Uzun zamandır bir Kütüphaneci'den başka bir şey değilim."

Aras adamın yüzündeki bulutlu ifadeden sözlerinin daha derin bir anlamı olduğunu hissetmişti fakat üstelemedi. Zaten annesinin günlüğü hakkında da tam anlamıyla dürüst davranmamıştı. Evet, annesi abisini çok seviyor ve ona çok güveniyordu fakat günlüğün devamında yazanlar farklıydı.

"O yüzden bu konuda yalnızca abime güvenebilirim." diye başlayan satırlar şöyle devam ediyordu: "Fakat ona güvenmek zorunda olmaktan da nefret ediyorum. Ne olurdu yani o da bana güvenseydi? Aramızdaki ilişkinin tek taraflı olmasından, ben her şeyimi paylaşırken onun bana hiçbir şeyini anlatmamasından, korumacılık kisvesi altında sakladığı kaçınmacı tavrından usandım artık. Geri zekalı yaratık. Zayıf yönlerini bilirsem ona zarar vereceğimi falan mı düşünüyor acaba? Yoksa beni dertleşmeye layık mı görmüyor? Muhtemelen tüm fedakarlıkları kendisi yaparak dünyanın en iyi abisi olduğunu falan sanıyordur. Ama yanılıyorsun sevgili abicim. Sözlerime gücenmeye tenezzül etmeyeceğini bilsem de içimi dökmek istedim çünkü bu satırları okuduğunu bal gibi biliyorum. Senin gibi bir kontrol manyağından da ancak bu beklenirdi."

Bunları elbette söylemedi çünkü annesi bu sözleri yalnızca abisini üzmek için yazmıştı. Belli ki bir şeylerden ötürü ona öfkelenmişti, hatta Aras itiraf etmek istemese de o satırları okurken annesinin nankörlük ettiğini düşünmüştü. Fakat her şeye rağmen onun abisine güvendiğini biliyordu, zaten dayısının duymak isteyeceği şey de buydu.

"Korumacı olmamdan nefret ederdi." dediğini duydu dayısının. Gözleri sabit bir noktaya takılı kalmıştı, yüzünde buruk bir tebessüm vardı. "Korkarım ki nasıl bir abi istediğini hiçbir zaman anlayamadım ama onu korumak için her şeyi yaptım, Aras." Duraksadı, görmeyen gözleri oğlanın yüzüne çevrildi. "Her şeyi."

Bu sözlerde yatan derin acı karşısında sarsıldığını hissetti. Birdenbire annesine olan özlemi gün yüzüne çıkmıştı.

"Babamı suçluyorsunuz, öyle değil mi?" diye mırıldandı. "Annem onunla evlenmeseydi depremde vefat etmeyecekti."

"Ah hayır, öyle bir şey değil." dedi adam. Hafifçe yüzünü buruşturdu. "Neyse, bu tatsız mevzuları boş verelim şimdilik. Okul hayatından konuşmaya ne dersin?"

"Derslerim iyi, okul da fena değil." diye cevap verdi. "Anlatabileceğim pek fazla şey yok aslında..."

"Yurtta mutlu musun peki? Yatılı okuduğunu duyunca epey şaşırmıştım."

Aras dayısının niyetini sezinleyince heyecana kapılmadan edemedi. Belli ki yanında yaşamayı teklif edecekti ona. Neden olmasın ki? Dayısı yalnız, orta yaşlı ve görme engelli bir adamdı. Kendisi ise on beş yaşında bir delikanlıydı ve tıpkı dayısı gibi, o da yalnızdı. Bu koskoca evde birbirlerine yoldaş olabilirlerdi.

"Devlet yurdu olduğu için şartlar biraz kötü tabi." diye sızlandı. "Odada on iki kişi kalıyoruz, ders çalışmak için yeterli alan yok. Diğer oğlanlarla da pek anlaşamıyorum, biraz asi tipler... Fakat idare ediyorum şimdilik, zaten başka seçeneğim yok."

Yurttaki oda arkadaşları hakikaten asi tiplerdi. Ve onları isyana sürükleyen ta kendisiydi. Daha şimdiden odasındaki oğlanların aklını çelip geceleri yurttan kaçmaya başlamıştı. Peşine taktığı bir grup liseliyle şehrin tekinsiz sokaklarında belasını arar gibi geziniyordu.

Sebebini çözemese de İstanbul'a döndüğünden beri bir arayış içindeydi. Hayatının köklü bir şekilde değişeceğini, hatta çoktan değiştiğini hissediyordu bazen. Erzurum'da olanlardan bağımsız bir değişimdi bu. Fakat ne olduğunu idrak edemiyor, kabına sığamadıkça taşkınlıklara başvuruyordu.

Biraz da bu yüzden dayısıyla yaşama fikri onu heyecanlandırmıştı. Zamanla birbirlerine güveneceklerini, Erzurum'da olanları dayısına itiraf edebileceğini düşünüyordu. Yaptığı şeyi itiraf etmek zamanı geri almazdı ama en azından bu yükü tek başına taşımak zorunda da kalmazdı. Sırtındaki yüklerden arınırsa taşkınlıklarının da dineceğini hissediyordu.

"Bu biraz sürpriz oldu." dediğini duydu dayısının. "Babanın yanında ayrılıp yurda yerleşmeyi senin istediğini sanıyordum."

"Öyle zaten. Babamla biz... Pek anlaşamıyoruz. Onunla yaşamaktansa yurttaki oğlanlara katlanmak daha mantıklı geliyor."

"Böyle söyleme, Aras. Hakkı'nın bazı hataları olabilir fakat seni çok sevdiğini inkâr edemezsin."

Dayısının tavrı karşısında şaşırmadan edemedi. Saral ailesinin babasını damat olarak kabul etmediğini, onunla evlendiği için annesini evlatlıktan reddettiklerini biliyordu. Dayısının da benzer şekilde babasına karşı tepkili olacağını sanmıştı. Eğer babasıyla arasının bozuk olduğunu belli ederse dayısının onu daha çabuk benimseyeceğini düşünmüştü fakat belli ki yanılıyordu.

"Biliyorum, ben de babamı çok seviyorum." dedi nankör evlat imajı çizmemek için. "Ama onunla gerçekten yaşayamam. Babam hapisten çıkalı bir yıl bile olmadı. Kendine bir hayat kurmaya çalışıyor, epey zorlanıyor ve bu süreçte bir de beni dert edinmesini istemiyorum."

"Öyleyse başka bir çare düşünmemiz gerekecek... Elbette babanın karşı çıkmayacağı bir çare..."

"Burada kalabilirim." dedi pat diye. Sözcükler o durduramadan ağzından dökülmüştü. "Yani elbette hemen ve kalıcı olarak değil... Önce hafta sonları evci iznine çıkıp gelirim, siz de isterseniz yıl sonunda yurttan ayrılırım. Yolda gelirken görmüştüm, evinizin yakınlarından benim okuluma giden otobüs hattı geçiyor. Yanlış anlamayın, sadece kendim için söylemiyorum bunu. Sizin için de tek yaşamak zor oluyordur, burada olursam yardımım dokunabilir."

Çenesini kapatmayı güç bela başarabildi. Niye böyle bir şey söylemişti ki şimdi? Normalde fevri bir insan değildi, düşünmeden konuşmak gibi huyları da yoktu. Fakat bugün nedense aptal gibi davranıyordu, kendini sevdirmeye çalışırken hepten dengesi bozulmuştu.

Dayısı ise şaşkın görünüyordu. Sessizlikle geçen birkaç saniye boyunca densizliğini telafi edecek bir yol düşünmeye çalıştı. Doğal olarak... Yaptığı densizliği nasıl telafi edeceğini düşünürken adamın yüzünde keyifsiz bir ifadenin dalgalandığını fark etti.

Bu yüz ifadesini pek çok şey takip edebilirdi. Sevinç, rahatlama, memnuniyet ve nice olumlu duygular... Fakat Aras dayısının yüzünde keyifsiz bir ifadenin dalgalandığını gördü.

"Aras, bizim aramızda klasik bir dayı yeğen ilişkisi olamayacağını biliyorsun, öyle değil mi?" diye sordu nazikçe. "Beni bir mentor olarak görmen gerekiyor, bir akraba olarak değil."

Ve böylelikle, nihayet bir şeylerin ters gittiğini idrak edebildi. Henüz neyle karşı karşıya olduğunu bilmiyordu fakat buraya bir dayı yeğen tanışması için davet edilmediğini anlamıştı. Ertuğrul Saral annesinin günlüklerinde okuduğu korumacı ve babacan ağabeye pek benzemiyordu.

Aras adamın onu pek ciddiye almadığını da anlamıştı. Karşısında aptal bir çocuk varmış gibi tane tane dile getirmişti meramını.  'Az evvel oyunda beni yendikten sonra moral vermesinin sebebi buydu.' diye geçirdi içinden. 'Gerçekten de aptal bir çocuk olduğumu düşünüyor.'

"A-anlamadım." dedi bu kez bilinçli bir şekilde aptal rolü yaparak. "Biz zaten akraba değil miyiz?"

"Biyolojik olarak öyleyiz, evet. Fakat sana Lavinia'ya davrandığım gibi davranmamı beklememelisin. Benden göreceğin ilgi ve şefkat, günün sonunda senin zararına olacaktır."

"Bir dakika... Siz Lavinia ile tanıştınız mı?"

Bu sorusu dayısını şaşırtmış gibi görünüyordu. "Lavinia'yla tanışalı yedi sene oluyor Aras. Baban hapse girdikten sonra onu Özer himayesine almıştı, biliyorsun. Lavinia genelde hafta sonlarını burada, benim yanımda geçirir."

Kesinlikle ters giden bir şeyler vardı. Buraya gelirken dayısına dair kabaca bir profil oluşturmuştu kafasında. Ertuğrul Saral'ın, Saral mirasının sahibi olmadığı gibi talibi de olmadığını biliyordu. İbrahim Saral mirasını Aras'a bırakmıştı fakat Ertuğrul onun öz oğluydu, isteseydi babası öldükten sonra yasal yollara başvurarak mirası devralabilirdi.

Bu nedenle dayısının da tıpkı annesi gibi İbrahim Saral'la ters düştüğüne kanaat getirmişti. Ertuğrul Saral'ın onu Erzurum'a gönderen Saral planlarının dışında kaldığına, hatta karşısında olduğuna inanıyordu.

Fakat duydukları, varsayımlarıyla örtüşmüyordu.

"Ben sizin babamla kavgalı olduğunuzu sanıyordum." diye geveledi. "Kardeşimle beni görmeye gelmemenizin sebebinin bu olduğunu—"

"Baban sizinle görüşmemi istemezdi muhtemelen. Fakat benim kendisiyle bir meselem yok." Ertuğrul duraksadı, keyifsiz bir ses tonuyla ekledi. "Baban hapse girdikten sonra seni neden yanıma almadığımı anlamışsındır sanıyordum. Erzurum'da olman gerekiyordu, Aras. Buna müdahale edemezdim."

Biliyordu. Ertuğrul Saral onun Erzurum'da neler yaşadığını zaten biliyordu. Hatta belki de Aras'ı o cehenneme gönderen de oydu.

Buraya babasının ona asla veremeyeceği bir şeyle, annesinin soluk bir gölgesiyle karşılaşacağını umarak gelmişti. Onu koruyup kollayacak, çocukluğunu Erzurum'daki mezardan çıkarıp yaşatacak bir yetişkin; güvenilir bir sığınak bulmayı bekliyordu. Fakat bulduğu şey, İbrahim Saral'ın kirli düzeninin infaz memuru olmuştu.

"B-ben gitmek istiyorum." dedi adama saldırmamak için kendini zor tutarak. "Sizinle de bir daha görüşmek istemiyorum."

"Şu an aşırı tepki veriyorsun. Biraz sakinleştiğinde konuşmamız gereken pek çok mesele olduğunu anlayacağını umuyorum."

"Gidebilir miyim?"

"Elbette. Seni zorla alıkoyamam."

Tek kelime etmeden ayağa kalkıp kapıya yöneldi. İçindeki öfke damarlarından taşmaya, ruhunu göğüs kafesinde sıkıştırmaya başlamıştı. Bunun bedelini ödetecekti. Onu ayağına çağırıp aptal muamelesi yapan, küçük düşüren, annesinin hatırasına ihanet eden bu adamı asla affetmeyecekti.

Kapıdan çıkmadan önce duraksadı. Ertuğrul Saral'la er geç tekrar görüşeceklerdi fakat bunun dayısını son görüşü olduğunu biliyordu. Omzunun üstünden kin dolu bir bakış attı adama.

"Annem size güvenmekle hata etmiş." dedi kendini tutamayıp. "Şanslısınız ki hatasını görecek kadar uzun yaşamadı."

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

ARAS
1. Şimdiki Zaman, 2020 Mart

Yeniden rahat bir nefes almayı başardığımda güneş çoktan doğmuştu. Yapılan tetkikler ve taramalar Melek'in kanında yeni bir maddeye rastlanmadığını gösteriyordu. Anlaşılan Quesalid buraya Süha Dorsey olarak gelmişti.

Neden bilmem, bu düşünce içimde derin bir rahatsızlık hissi yarattı. O delinin kimyasal karışımlarından birini Melek'e enjekte etmesini elbette istemezdim. Fakat Süha Dorsey'in bile uçuk kaçık bir çözüm üretmek yerine vedalaşmayı tercih etmesi hoşuma gitmemişti. Benden başka herkes Melek'in öleceğine emin gibiydi.

Günün geri kalanını bu rahatsızlık hissini üzerimden atmaya çalışarak geçirdim. Yurtdışındaki klinikle sürekli irtibat halindeydik, oraya gittiğimizde her şeyin hazırlanmış olması gerekiyordu. Yasal izinleri halletmekse umduğumdan daha kısa sürdü. Akşamüstü çökerken neredeyse tüm hazırlıklar tamamlanmıştı.

"Aras?"

Alper'in kapıyı tıklattığını duyunca avucumu Melek'in yanağından ayırdım sessizce. Huzurlu bir uykunun derinliklerine dalmış gibi görünüyordu. Alnına minik bir öpücük bırakıp ayağa kalktım, odanın diğer ucuna ilerleyip dışarı çıktım.

"Bir şey mi oldu Alper?"

"Dayın." dedi doğrudan lafa girerek. "Ortaya çıktı."

Kör Kütüphaneci. Nihayet gizlendiği gölgelerden sıyrılıp açığa çıkmıştı. Derin bir nefes aldım.

"Günlerdir neredeymiş peki?"

"Bilmiyoruz. Ne zaman geldiğinden bile tam olarak emin değiliz. Birdenbire kayboldu, birdenbire tekrar belirdi. Fedailerin halini görmeliydin, günlerdir ne yöne gideceğini bilemeyen bir karınca sürüsü gibi birbirlerine tosluyorlardı."

"Ve şimdi hepsi İstanbul'a doluştu, öyle değil mi?" diye sordum. "Dayımın dönüşü tıpkı karınca yuvasına bırakılmış bir parça şeker gibi fedaileri bir merkeze çekiyor."

Alper'in kafası karışmış gibi görünüyordu. "Ne demeye çalışıyorsun?"

"Sadece durum tespiti yapıyordum." diyerek omuz silktim. "Kütüphaneci şu an yalıda mı?"

Bu kez aldığım cevap beni bile şaşırttı. "Hayır, burada. Hastanenin bahçesinde, aracının içinde bekliyor."

Peki ama neden? Kahretsin... Binlerce fedaiyi neden etrafıma toplamak istesindi ki? Beni göz hapsine almaya mı çalışıyordu, yoksa gözden kaçırılmasını istediği başka bir şeyi mi koruyordu?

"Kahrolası kör bunak." diye söylendim kendi kendime. Yanına gidip onunla yüz yüze görüşmek zorundaydım. Belli ki bir karın ağrısı vardı.

"Ne yapıyoruz?"

Alper hala benden bir emir bekliyordu. Bir elimle alnımı ovalayarak öncelik sırası yapmaya çalıştım.

"Bak şimdi, şöyle yapıyoruz. Ben bahçeye gidip Kütüphaneci'nin derdini anlayacağım, sen de burada nöbet tutacaksın. Bu odanın önünden bir an bile ayrılmayacaksın, anlıyor musun? Doktorlardan veya hemşirelerden birinin içeri girmesi gerekirse sen de yanlarında gireceksin, onlar çıkana dek içeride bekleyeceksin."

"Direkt içeride nöbet tutsam?"

"Olmaz, o zaman burası korumasız kalır. Şu an güvenebileceğim tek adam sensin."

Yalan söylüyordum. Alper'e canımı bile emanet ederdim ama onu Melek'in başına dikecek kadar güvenmiyordum. Fedailer beni yıllarca pek çok şekilde kandırmayı başarmıştı. İçeride nöbet tutacak kişinin yanıma sızmış bir fedai olmadığından ve Melek'e asla zarar vermeyeceğinden emin olmak zorundaydım.

"Melek'in yanında da Nazenin kalacak." dedim iç çekerek. "Odaya girmeden önce üzerindeki tüm teknolojik cihazları aldığından emin ol ve ben dönene kadar dışarı çıkmasına izin verme. Bir işler çevirmesini istemiyorum."

"İstersen küçük kızı buradan uzakta bir yere gönderebiliriz." diye öneride bulundu. "Zaten ağlamaktan baygın düşmek üzere. Melek'e refakatçilik yapabileceğini pek sanmıyorum."

"Söylediğim gibi yap, Alper."

Bunun üzerine üstelemedi, başını sallayıp Nazenin'i getirmek üzere harekete geçti. O bücüre arkamı dönmemem gerektiğinin farkındaydım ama en azından Melek'in iyiliğini düşündüğünü biliyordum. Ablasını herkesten çok seviyordu, bir iş çevirse bile en fazla bana zarar vermeye çalışırdı.

Nazenin ağlamaktan kızarmış gözleriyle geldiğinde henüz birkaç dakika geçmişti. O yoğun bakım odasına girerken Alper'in yeniden bana döndüğünü gördüm. Belli ki yeni gelişmeler vardı.

"Bu arada inanmayacaksın ama çocuklardan biri az önce Lavinia'yı görmüş."

İşte bu şaşırtıcı bir gelişmeydi. Zira dün babamı hastaneden uzaklaştırabilmek için Lavinia'dan yardım istemiştim. Evlilik planımdan haberi yoktu elbette, Melek'i yurtdışına illegal biçimde kaçıracağımı sanıyordu. Onu da planlarıma dahil etmem karşılığında babamı uzaklaştırmayı kabul etmişti.

Şartını kabul edip onu suç ortağım yapacağıma söz vermiştim. Babam hastaneden ayrıldıktan sonra da korumalara emir verip Lavinia'yı eve kapattırmıştım. Evden çıkmayı nasıl başardığını bilmiyordum ama deliler gibi öfkeli olduğuna emindim.

"Lavinia evden nasıl çıktı Alper?"

"Sanırım Lavinia Ertuğrul Bey'den yardım istemiş." diye cevapladı. "Dayının adamları onu evden çıkarmışlar. İkisi buraya birlikte gelmiş olmalı."

Binlerce fedai bir taraftan, benim adamlarım diğer taraftan günlerdir bu herifin peşindeydi. Onu ortaya çıkarmayı geçtim, nerede olduğunu bile bulamamıştık. Lavinia ise oturduğu yerden Kör Kütüphaneci'ye ulaşabiliyordu.

"Dayıma nasıl ulaşmış peki?"

"Bilmiyorum ama duyunca ben de şaşırdım." dedi Alper. "Yirmi yaşına dek kalp yetmezliğiyle boğuştuğunu, çoğu günler hasta yatağından kalkamadığını bilmesem Lavinia'nın fedai olduğundan şüphelenirdim."

Ben şüphelenmezdim. Fakat bunun sebebi kız kardeşime olan sonsuz güvenim değildi.

"Merak etme, Lavinia fedai falan değil," dedim bıkkınlıkla. "Çünkü Lavinia, fareli köyün kavalcısı. Bu ne demek biliyor musun Alper? Benim kız kardeşim canı isterse bir ordu fedaiyi peşine takıp köy köy gezdirir demek. Seni bu konuda defalarca kez uyarmıştım, senin de aynı uyarıyı Lavinia'nın başına diktiğin adamlara yapman gerekiyordu."

"Adamları elbette uyardım." diye söylendi. Ona kızacağımı anlayınca çaresizce iç çekti. "Görev sayısını azaltman gerek Aras. Sen aynı anda yirmi farklı konuyla ilgileniyor olabilirsin ama emrindeki adamlar bunu yapamaz. Dikkatleri dağılıyor, organizasyonun da bir sınırı var."

Homurdanmak dışında tepki veremedim. Vaktiyle emrimdeki tüm adamları kovup Tekinsiz Vadi'deki teknikerlerden bir ordu kurmam gerekiyordu. Sıradan insanların dikkat dağınıklığı problemlerine tahammül edemiyordum.

"Lavinia nerede şimdi? Dayımın yanında mı?"

"Hayır, en üstte kattaymış. Melek'in doktoruyla görüştüğünü söylediler. Bir de sanırım epey öfkeli görünüyormuş."

Sikeyim böyle şansı...

Bıkkınlıkla geri dönüp asansöre doğru ilerledim. Doktor hanımın odası hastanenin yedinci katındaydı, şanslıysam Lavinia çok fazla bilgi almadan müdahale edebilirdim. Fakat şanssızdım, her zamanki gibi.

Asansörün düğmesine basmama fırsat kalmadan kapılar kayarak açıldı. Kız kardeşimin öfkeli çehresini görünce doktorun ona her şeyi yumurtladığını anlamıştım. Hamilelik ve düşük zırvalıkları dışında elbette... O konuda kesin bir şey söyleyemediği için raporlara bile işlenmemişti, zaten gerçek falan da değildi. Olmadığına emindim.

"Ne işin var burada senin?"

"Senden nefret ediyorum!" diye cırladı beni itip asansörden inerken. Bahçeye doğru ilerlediğini görünce peşine takıldım. "Hayatımda ilk kez sana yardım etmeme izin vereceğini sanmıştım, biliyor musun? Bana ihanet edeceğini bilsem babamı buradan göndermene asla yardım etmezdim!"

"İhanet sence de biraz fazla olmadı mı, küçük fare?"

"Abi senin derdin ne ya?!" Bahçenin ortasında durup bana döndü hışımla. "Hani Melek'i iyileştirecektin? Planın bu değil miydi?"

"Planım hala bu."

"Hadi oradan, yalancı!" diye çıkıştı. "Doktorla konuştum, Melek'in iyileşme şansı falan yokmuş! Aksine bu iyi haliymiş, durumu daha da kötüye gidecekmiş. Şanslıysa beyindeki inflamasyon daha hızlı gelişir ve çok fazla acı çekmez diyor kadın. Beyinde inflamasyon gelişmesi ne demek, biliyor musun sen?"

Beynin şişmesi demekti. Ve kafatasına sığamayacak hale gelmesi.

"Bu bir ihtimal." diye düzelttim sakince. "İnflamasyon gelişme riski olması bunun gerçekleşeceği anlamına gelmiyor."

"Sorunun ne olduğunu bal gibi de biliyorsun." dedi öfkeyle. "Melek'in organları iflas ediyor ve inflamasyon riski yüzünden organ nakli olması da imkansız! Her halükarda öleceğini biliyorsun ve buna rağmen kızı yurtdışına kaçırmaya çalışıyorsun!"

"Eğer senin bir çözüm önerin varsa dinleyebilirim."

Olmadığını biliyordum. İnsanlar böyle durumlarda çözüm üretmeye çalışmazdı. Duygusal hezeyanlara kapılmak ve çözüm üretenleri duygusuzlukla suçlamak daha kolaydı.

"Saygı göster ona." dedi bilmiş bilmiş. "Melek benim en yakın arkadaşım. Böyle bir durumda oradan oraya sürüklenmek yerine huzur bulmayı isteyeceğini bilecek kadar onu tanıyorum."

Güldüm. Keyifsiz, rengi solmuş bir gülüştü bu.

"Bazı şeyleri çözemezsin abi." diye devam etti. "Bazı insanları ölümden kurtaramazsın. Vedalaşmayı öğrenmen gerek."

Zihnimdeki gazap küresi bir anda infilak etmedi. Önce çatlaklar belirdi yüzeyinde, kızgın lavların aralardan sızdığını gördüm. Birilerinin bana bir şeyler öğretmeye çalışmasından sıkılmıştım artık. Travmalarımı göğsümde birer madalya gibi taşımadığım için, onlar kadar yüksek sesle ağlamadığım için hayattan alınacak derslerim olduğunu sanmalarından sıkılmıştım.

"Vedalaşmayı bana sen mi öğreteceksin, Lavinia?"

Bu soruyu sorarken takındığım küçümser tavrı şaşkınlıkla karşıladı. Gerçek şu ki, kız kardeşim beni pek tanımazdı. Ona karşı asla diğer insanlara olduğum gibi davranmamıştım. Kibirli hallerimi, öfkeli yüzümü, korumacı abilik sınırlarının dışında kalan hiçbir yönümü bilmiyordu. Beni bir parça olsun tanıyan çoğu insanın sıklıkla karşılaştığı tepkilerim, Lavinia için şaşkınlık sebebi olabiliyordu.

"Sana bir şeyler öğretebileceğime ihtimal vermiyor musun abi?" diye sordu bocalayarak. "Gerçekten bu kadar değersiz miyim senin gözünde?"

"Kız kardeşim olarak, bu hayatta en çok değer verdiğim şeysin." diye cevap verdim. "Fakat bir arkadaş, bir yoldaş veya bir akıl hocası olarak seçeceğim en son kişi sensin. Şaşırdın mı?" Güldüm hafifçe. "Ne bekliyordun ki? Her fırsatta bana zarar vermeye çalışan, dengesiz, güvenilmez ve bencil birine sırtımı yaslayacağımı falan mı? Ezkaza zayıf noktalarımdan birini öğrensen ilk fırsatta beni oradan vurmaya çalışırdın ufaklık. O yüzden, aklın varsa kız kardeşim olarak kal."

'Kes sesini.' diye bağırdım ona. 'Mağarana dön kahrolası!'

Kendi iç sesime bunları haykırırken yüzümdeki kibirli tebessümün kaynağı olduğumu biliyordum. O'nunla olan kavgalarımın dilemması buydu; farklı kişilikler değildik biz. Adsız'ın güçlenişi beni zayıflatmıyordu. Adsız güçlendikçe bana dönüşüyordu. Ve ben de ona. Siyahla mavinin birbirine saldırması gibiydi. Birbirlerini yok etmeleri olanaksızdı, savaşı kim kazanırsa kazansın finalde ikisi de laciverte dönüşmüş olacaktı. Yıldızlı bir gecenin karanlık mavisine.

"Hiç denedin mi abi?" dedi Lavinia. Konuşurken sesi titriyordu. "Bir kez olsun bana güvenmeyi denedin mi? Hayatında olmama izin vermediğin için senden nefret ettiğimi göremiyor musun gerçekten? Bir babaya ihtiyacım yoktu benim, zaten iki ayrı babanın kızı olarak büyümüştüm. Benim bir kardeşe ihtiyacım vardı."

Bu sözler eskiden bana sökmezdi. Duygusal manipülasyonlara alışkındım, nasıl davranacağını bildiğim insanlara bir şans vermek gibi zayıflıklarım yoktu. Fakat rengimi kirleten karanlık, insan olmanın acemisiydi.

"Rusya'daki klinikte ilk kez anjiyo olduğun geceyi hatırlıyor musun?" diye sordum sakince. "Sabaha karşı yanına geldiğim geceyi."

"Hatırlıyorum." dedi dişlerinin arasından bir nefes vererek. "O gece öleceğimi düşünüyordum, senden bana ninni söylemeni istemiştim. Ama sen saçmaladığımı söyledin, gözyaşlarıma kulak tıkadın ve şarkıyı söylemeyi inatla reddettin. Çünkü vedalaşmaktan deliler gibi korkuyorsun."

Ve gazap küresi infilak etti. Kızgın lavlardan mütevekkil bir yağmur zihnime hücum ederken kız kardeşime küçümser bir bakış attım.

"O gece sana şarkı söylemedim, çünkü senin yanına gelmeden önce Suzan'a söylemiştim. En yakın arkadaşımın benden son dileği buydu, sevgili kardeşim. Onu öldürmeden önce bir şarkı söylememi istemişti."

Lavinia'nın göz bebeklerinin şaşkınlıkla titreştiğini gördüm. "Abi yoksa Suzan'ı sen mi—"

"Eğer vedalaşmayı benden daha iyi bildiğine inanıyorsan git öldür en yakın arkadaşını." dedim net bir şekilde. "Önce en sevdiği şarkıyı söyle, sonra serum kablosuyla boğarak öldür onu. Bunları yapacak cesaretin yoksa da çekil kenara. Fakat sakın şarkı söylememi isteme benden Lavinia. Bunu tekrar yapmaktansa, tüm dünyayı cehennem ateşinde yakarım."

Lavinia ağlamazdı. Depremden sonra ona kalan travmalardan biri buydu. Çıtkırıldımdı, canı pek tatlıydı, eline kıymık batsa tüm gün sızlanacak kadar nazlıydı ama kolay kolay ağlayamazdı.

Gözünden süzülen yaşları gördüğümde geri dönülmez bir adım attığımı anladım. Suzan'ı öldürdüğümü ilk kez birine itiraf etmiştim.

Ve belki de en olmayacak kişiye; kız kardeşime.

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Diğer bölümü perşembe günü göndermeye çalışacağım. Oy vermeyi lütfen unutmayalım, ayrıca yorumlarınızı dört gözle beklediğimi bildirmek isterim. Sevgilerle!

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro