Bölüm 66 - Stigma
Hoş geldiniz! Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmazsanız çok çok mutlu olurum. Aşağıda sizi epey emek verilerek yazılmış uzuuun bir bölüm bekliyor. Keyifli okumalar dilerim! <3
-*-
"Bir insanın sadece kâğıt ve kalem kullanarak, bir kompüter tarafından kırılamayacak bir şifre yaratması mümkün müdür? Mümkün değil gibi görünüyor. Simetrik algoritmaların hepsi örüntüler içerir, bir kompüter için örüntüyü çözmek çocuk oyuncağıdır.
Asimetrik algoritmalar ise sadece kâğıt ve kalemle hesaplamanın mümkün olmadığı çok büyük asal sayılar gerektirir. Bu türden algoritmalar günümüzdeki bilgi işlem gücüyle kompüterler tarafından kırılamazlar. Lakin böyle bir şifreyi bizler de kâğıt ve kalem kullanarak oluşturamayız. Asimetrik algoritmaların doğasında yer alan devasa asal sayıları kullanarak bir metni şifrelemek için kompütere ihtiyacımız vardır.
Gördüğünüz üzere bir kompüterin kıramayacağı bir şifreyi bile ancak bir kompüter vasıtasıyla yaratabiliyoruz. Öyleyse, yapay bir bilinçli başa çıkmanın yolu ne olabilir? Bir insanın sahip olduğu fakat bir kompüterin sahip olamayacağı yegâne şey nedir?
Turing gibi işlevselci görüşü benimsemiş kimseler, bu soruya 'her şey ve aynı zamanda da hiçbir şey' diyeceklerdir. İşlevselcilik, bir sistemin, parçalarının spesifik özellikleriyle değil, bu parçaların bir araya gelerek oluşturdukları işlevlerle tanımlanabileceğini iddia eder. Bir meksika dalgasını düşünelim. Her bir seyirci yalnızca yukarı ve aşağı hareket ederken, tüm tribünün yarattığı görüntü sinüzoidal bir dalga gibi hareket edecektir. Halbuki seyircilerin hepsi yerlerinde durmaktadır. Dalgayı oluşturan hiçbir parçacık yatay düzlemde hareket etmez, lakin dalganın kendisi yatay düzlemde akıp gitmektedir.
Elbette bu bir analojiden ibaret. Daha derin örnekler vermek gerekirse bilincin doğasından bahsedebiliriz. İnsan bilincinin nöral bir yapıdan doğduğunu biliyoruz. Bu bilgiyi de bizzat bir nöral yapı olan, kendi beyinlerimiz aracılığıyla şu an tartışıyoruz. Fakat bir nöronun tek başına minyatür bir bilinç olamayacağı aşikardır. Bilincin ortaya çıkabilmesi için çok sayıda nöronun bağlantılar kurması gerekir. Bu nöral ağın kurulumu esnasındaki gizemli bir anda, muhtemelen tek bir lahzada, bilinç ortaya çıkar. Kısacası sistemin kendisi, onu meydana getiren parçaların hiçbirinde tekil olarak bulunmayan yeni bir özelliğe sahiptir: Düşünebilme kabiliyetine.
İşlevselciliği savunan bilim adamları bu düşünme kabiliyetinin insan bilinciyle eşdeğer karmaşıklığa sahip herhangi bir organizasyondan doğabileceğini iddia ederler. Bu fikrin neyi reddettiğini görebiliyor muyuz? Antropomorfik görüşün temelden reddidir bu. Çünkü işlevselci görüş der ki; makinelerin de bilinci olabilir, lakin bu bilinç insan bilinciyle benzerlik göstermek zorunda değil.
Ben bu tartışmaya farklı bir noktadan bakılması gerektiğini savunuyorum. Öz farkındalık, bilinç için bir kriter olarak kabul görmemeli, zira kendini bilmek bir yanılsamadan ibarettir. Kompüterlerin kendi bilincini algılayamayacağını iddia etmekteyiz. Peki bizler kendi bilincimizi algılayabiliyor muyuz? Kendi öz varlığım, şu an sizlerle konuşan zat-ı alim, zihnimin içinde tam olarak neredeyim? Beynimin hangi bölgesindeyim ve daha da mühimi, bu bilgiye niçin haiz değilim? Beni, benden kim saklıyor?
Yo hayır, bu teolojiye bağlanan bir konferans olmayacak. Ötesine geçiniz. Buradaki odak noktası, "insanın bir kompüterin veya yapay bilincin kıramayacağı bir şifre yaratabilir mi?" sorusu üzerine kuruludur. Bir kompüter, ancak ve ancak varlığından haberdar olduğu şifreleri çözebilir. Ortada bir şifre olduğunu bilmiyorsa böyle bir uğraş içerisine girmez bile.
Fakat bir insan, ortada hiçbir sebep yokken bir arayış içerisine girebilir. Varlığından bile haberdar olmadığı soruların peşine düşebilir. Her şeyin olağan göründüğü bir ortamda, dürtüsel bir meraka kapılarak olağanlığı irdeleyebilir. Bu da bizi sorumuzun cevabına götürüyor.
Bir insanın sadece kâğıt ve kalem kullanarak bir bilgisayarın asla çözemeyeceği şifreler yaratmasının yegâne yolu vardır:
Bu yol; çözümü değil, sorunun kendisini saklamaktır. "
Doç. Dr. Feza Dorsey
Makinalardan Yapay Bilince Konferansı, Aralık 1990,
İTÜ Fizik Mühendisliği Konferans Salonu
"Özgürlük, dünyaya hükmetmiş dört kraldan birinin Babil'de gördüğü bir düştür. Bizler; o düşü gerçeğe dönüştürecek olanlarız."
—Düşmüş Melekler Senfonisi, Bölüm 1
-*-
ARAS
sergi gecesinden iki gün sonra,
Yerleşkenin toprakları ürpertici bir terk edilmişlikle doluydu. Otoyolda yaklaşık yirmi dakika süren yolculuğumuz boyunca tek bir araçla bile karşılaşmamıştık. Halbuki ağaçların arasında irili ufaklı binalar görüyordum. Yerleşke girişinde insanlar yoktu fakat sıkı güvenlik önlemlerini aşmamız gerekmişti.
Saral Holding ve fabrikalarında geçirdiğim yıllar sayesinde buranın bir çeşit üretim tesisi olduğunu anlamıştım. Muhtemelen bir teknoloji tesisiydi çünkü yerin üzerinde kompleks binalar göremiyordum. Bu da, yerleşkenin işleyen bölümünün yerin altında olduğunu gösteriyordu.
Bakışlarımı camlardan ayırıp arabanın içindeki manzaraya döndüm. Bir bilinmezliğin ortasında yol alıyorduk fakat içerideki manzara, kesinlikle daha tuhaftı. Kör Kütüphaneci yanımdaki koltukta oturuyordu, ve bir hayli huzursuz görünüyordu. Ön tarafta, şoför koltuğunda ise aylar sonra karşıma çıkan beklenmedik bir yüz vardı: Kerem Gökovalı.
Fakat asıl tuhaf olan şey, Kerem'in varlığının Kütüphaneci için de beklenmedik oluşuydu. Az evvel ömrümde ilk kez dayımın gafil avlandığına şahit olmuştum. Bizi karşılamaya gelecek görevlinin Kerem olmasını kesinlikle beklemiyordu. Bunu fark ettiğimi anlayınca ayak üstü bana bir yalan uydurmaya çalışmıştı ama orası da benim uzmanlık alanımdı işte. Ertuğrul Saral gibi spontane yalan söylemeyi pek beceremeyen birinin karşımda zerre şansı yoktu. Neredeyse durumdan keyif almaya başlayacaktım.
"Şu hikâyeyi tekrar anlatsanıza."
Kerem Gökovalı bakışlarını yoldan ayırmadı. Kör Kütüphaneci mecburen sorumu üzerine alındı.
"Hangi hikâye Aras?"
"Hani şu Kerem'in kimsesiz ve çok parlak bir çocuk olduğu, senin de zengin ve babacan bir iş adamı olarak onu himayene aldığın hikâye..." diye hatırlattım ciddiyetle. Sonra dayanamayıp açıkça sordum. "Bilerek bu kadar berbat bir hikâye uydurdun değil mi? 'Kütüphaneci bu kadar klişe bir saçmalık uydurmuş olamaz, demek ki anlattıkları gerçek' diye düşünmemi istedin."
Bakışlarını camdan ayırmadan homurdandı. "Gerçek bu. İnan ya da inanma."
İnanmıyordum. Arkama yaslanıp bakışlarımı dikiz aynasına, sürücü koltuğunda oturan genç mühendise çevirdim. Kerem Gökovalı varlığımdan en ufak bir rahatsızlık bile duymuyor gibiydi. Kütüphaneci ise bir hayli gergindi. Ortada kesinlikle tuhaf bir şeyler vardı.
Normal şartlarda bu tür içinden çıkılmaz problemleri bir baltayla keserek çözerdim. Silahını çıkar, sürücü koltuğundaki ne idüğü belirsiz itin kafasına sık ve bak bakalım Kör Kütüphaneci buna ne tepki verecek? Çok şiddetli bir tepki vermezse sıradan bir çalışanını öldürmüş olurdum. Yeri göğü inletirse zaten öldürmem gereken veya asla öldürmemem gereken birini öldürmüş olurdum. Her halükârda belirsizlik ortadan kalkardı.
Fakat şu an, böylesine fevri bir hareketin mantıksız olacağının farkındaydım. Hiç bilmediğim bir yerdeydim, birilerinin bizi takip edip etmediğinden habersizdim, üstelik dayımın tavırları da pek güven vermiyordu. Eyleme geçmektense neler olup bittiğini çözmeye çalışmak daha makul geliyordu.
"Demek dayım için çalışıyordun, ha?" dedim genç mühendise. "Eh, pek şaşırtıcı olmadı... Evime geldiğin gece bir işler çevirdiğini anlamıştım."
Saygılı bir tavırla cevap verdi. "Size anlattıklarımın tek kelimesi bile yalan değildi."
"Ama eksikti." dedim sakince. "Eksik anlatılan doğrular, yalanlardan daha yanıltıcı olabilir."
Nedense oğlanın bu tartışmadan keyif aldığını hissettim. Fakat cevap verme fırsatı bulamadı, bir şeyler söylemek üzere ağzını açtığı anda Kütüphaneci lafa karıştı.
"Çalışanlarımı rahat bırak Aras. Aklındaki sorulara benden başka kimse cevap veremez."
"Bu çocuk gerçekten senin çalışanın mı yani? Şu an silahımı çıkarıp kafasına sıksam bunu dert etmez misin?"
"Elbette ederim!" diye söylendi. "Ayrıca sana az önce de söyledim, Kerem yalnızca asistanım değil. Tıpkı Emre gibi o da benim himayemde."
"Emre'yi benim zorumla himayene aldın, Kütüphaneci."
Yine de hakkını yiyemezdim, Kütüphaneci Emre'ye değer veriyordu. Muhtemelen bunun sebebi Emre'nin dursuz duraksız çene çalması ve her daim önemsiz şeyler hakkında kafa ütülemesiydi. Böylelikle dayımın onunla konuşurken bir şeylere cevap vermesine gerek kalmıyordu. Bu ite gelince... Dayımın gözünde bir çalışandan fazlası olduğu aşikardı fakat sebebini çözemiyordum.
"Senelerdir dayımın himayesinde olduğuna göre beni az çok tanıyor olmalısın." dedim yeniden oğlana dönüp. "Fakat ben seni hiç tanımıyorum. Biraz kendinden bahsetsene."
"Adımın Kerem olduğunu zaten biliyorsunuz." dedi rahat bir tavırla. "21 yaşındayım. Makine mühendisliğinden geçen yıl mezun oldum."
"20 yaşında üniversiteyi mi bitirdin yani?"
"Yurtdışında okuyordum. Orada üniversiteye başvurmak için 12 yıllık örgün eğitimi tamamlamak zorunlu değil."
"Ama önüne geleni de erken yaşta üniversiteye almıyorlar. Sıra dışı bir kabiliyet göstermen gerekir, tabi diploman sahte değilse."
"Çalışkan bir öğrenciydim." demekle yetindi. "Kaldı ki diplomasız da olabilirdim. Gülnihal Hanım da üniversite diplomasını alamamıştı fakat yazdığı makaleler hala takdir görüyor."
Güzel taktik... Normalde beni sıradan bir çalışan olduğuna inandırmak isteyen birinin annemden bahsetmemesi gerekirdi. Çünkü o zaman daha çok dikkatimi çekmiş olurdu. Fakat sıradan bir çalışan olduğuna asla inanmayacağımı biliyorsa... O zaman dikkatimi çekebilecek şeyleri bir avantaja dönüştürebilirdi. Eğer düşündüğüm kadar zeki biriyse annemden bahsetmesinin sebebi dikkatimi başka bir yöne çekmek istemesiydi.
Fakat insan ilişkilerinde en büyük problem buydu işte. Karşımdaki kişinin bu tür taktikleri uygulayacak kadar zeki biri mi, yoksa yanlışlıkla ağzından kaçıracak kadar aptal biri mi olduğunu asla bilemiyordum.
Şimdilik huyuna gitmeye karar verdim. Zaten oğlanın annemi tanımasından ziyade benimle böyle rahat rahat konuşabilmesi garipti. Dayımın himayesine aldığı gariban genç profiline kesinlikle uymuyordu ve dahası, uymaya tenezzül etmiyordu.
"Annemin makalelerini bilmene şaşırdım. Makine mühendisliğinden ziyade fizik alanına yönelik çalışmaları vardı."
"Ve fizikokimya." diye ekledi. "Akrepler üzerine enteresan bir makalesi vardı diye hatırlıyorum. Ertuğrul Bey'in arşivinde görmüştüm. Yayınlansaydı çığır açan bir çalışma olabilirdi."
Pekâlâ, bu konuda yanılıyordu. Annem bahsettiği çalışmayı yayınlamıştı çünkü... Depremden sadece bir ay önce bilimsel bir dergide basıldığını hatırlıyordum. Fakat bu yanlışı düzeltme gereği duymadım. Belki de onun hakkındaki kaygılarımı dindirmek için bilinçli olarak yanlış bir bilgi vermişti.
"Sahra akreplerinde görülen biyofloresan mekanizması." diye onayladım. "Çöle gidip akrepleri ultraviyole ışıkta gözlemlemek istiyordu."
Hiç değilse, başlarda öyleydi. Fakat çalışmasının sonlarına doğru annemin tüm hevesini yitirdiğini, makalenin yayınlandığı dergiyi açıp okuma gereği bile duymadığını hatırlıyordum. Bu bilgiyi de, diğer yararlı bilgiler gibi, kendime sakladım.
Yolculuğun geri kalanını havadan sudan sohbetlerimize devam ederek geçirdik. Sonlara doğru Kütüphaneci bile sessizliğini bozup bize eşlik etmeye başladı. Dayımın kör olduğunu bilmesem aralarında sözsüz bir iletişim geçtiğini düşünecektim.
Araç durduğunda kapıyı açıp genel merkezin cilalı beton zeminine adım attım. Bina tek katlı, epeyce geniş bir yapıydı ve ilk bakışta gösterişsiz bir depoyu andırıyordu. Hava serin ve durgundu. Duyabildiğim yegâne ses geniş arazinin derinliklerinden gelen tuhaf bir uğultuydu. Deniz seviyesinden epey yükseklerde olduğumuzu fark etmemek olanaksızdı.
Göz ucuyla geriye baktığımda Kerem'in araçtan inmediğini fark ettim. Belli ki Kütüphaneci kaşla göz arasında siktir olup gitmesini emretmişti. Bizimle kalırsa çocuğu daha fazla sorgulamamdan endişeleniyor olabilirdi. Veya çocuğun bir şeyler anlatmasından... Tedirgin olduğuna emindim ancak tedirginliğinin benim davranışlarımı öngöremiyor oluşuyla mı, yoksa Kerem'in davranışlarını öngöremiyor oluşuyla mı alakalı olduğunu çözememiştim.
Her halükârda ipin ucu artık elimdeydi. O nedenle Kerem mevzusunu şimdilik erteleyip yeniden etrafa odaklandım. Birkaç saniye sonra Kütüphaneci bastonunun ritmik takırtılarıyla hemen yanımda yürümeye başlamıştı.
Girişe yaklaştığımızda cam kapılar sessizce kayarak açıldı ve geniş, kavernöz bir alan ortaya çıktı. Zemin siyah granitten yapılmıştı, yerde kendi yansımamı görebiliyordum. Yüksek tavanlı lobi modern sanat eserleriyle süslenmişti, her biri geniş cam panellerden dış dünyaya bakıyordu. Daha ötede uzanan güvenlik turnikeleri steril bir hassasiyetle dizilmişti.
"Hoş geldiniz." dedi lobideki görevlilerden biri. "Size nasıl yardımcı olabilirim?"
Kütüphaneci bu nazik karşılamayı elinin tersiyle sinek kovalar gibi geçiştirdi. "Çekirdek seviye erişim yetkisi olan teknikerlerden birini gönderin."
Sekreterin gerildiğini hissettim ancak nazik bir tebessümle tepkisini gizledi. "Turnikelerin öteki tarafına yönlendiriyorum efendim."
Kütüphaneci'nin peşine takılıp turnikelere doğru yürürken "O herif neden üç buçuk attı öyle?" diye sordum. "Senin kim olduğunu bilmiyor muydu?"
"Burayı pek sık ziyaret etmem."
"Gittiğin her yerde gizem kasmasan ölürsün değil mi?"
"Kapa çeneni çocuk." diye homurdandı. "Ayrıca Türkçe konuşma burada. En azından turnikeleri geçene kadar."
"Demek çalışanlar yöneticinin Türk olduğunu bile bilmiyor ha? Heykeli dikilecek dolandırıcısın, Kütüphaneci."
"Bunu kendi fabrikalarında aylarca işçi kılığında dolaşan birinden duymak oldukça enteresan."
"Genetik talihsizlik işte." Esefle iç çektim. "Ne derler bilirsin... Kız halaya, oğlan dayıya çekermiş."
Kendi kendine bir şeyler söylendi fakat bunu duymaktan memnun olduğunu biliyordum. Dolandırıcılık genlerini yeni nesillere aktarabilmiş olmakla gurur duyuyordu.
Kütüphaneci'nin cebinden çıkardığı bir kartı okutarak turnikeleri geçtik. Diğer tarafta bizi bekleyen kimse yoktu, zaten dayımın da beklemeye niyeti yoktu. Pek sık gelmediğini söylediği binada her gün dolaşıyormuş gibi bir rahatlıkla yürümeye başladı. Böyle anlarda hep yaptığım gibi onu yolun ortasındaki bir kolona toslarken hayal ettim.
"Şu giriş kartlarından ben de istiyorum."
"Giriş kartları seni ancak turnikenin diğer tarafına geçirebilir." diye cevap verdi arkasına dönüp bakmadan. "Binanın katları arasında gezinebilmek için ekstra güvenlik izinlerine sahip olman gerekiyor. Ayrıca her koşulda, sana bir tekniker eşlik etmek zorunda."
"Bu kural senin için de geçerli mi?"
"Neden tekniker göndermelerini söyledim sanıyorsun?"
İşte bu enteresandı. Elbette bu kuralı Kütüphaneci kendi kendine de koymuş olabilirdi ama bu yerleşkenin esas sorumlusunun o olmayabileceği fikrini zihnimden çıkaramıyordum. Zira bu tür üretim tesislerini senede bir iki kez ziyaret ederek, uzaktan kumanda aracılığıyla idare edemezdiniz. Hele ki gelişmiş bir teknoloji tesisinde her zaman acil durumlar ve olağandışı problemler olurdu.
"Teknikerlerin her yere erişebilmesi tehlikeli değil mi?" diye sordum. "Yoksa sen de baban gibi özgür iradeden yoksun ve ölümüne sadık piyonlarla dolu bir fedai tarikatı mı kurdun?"
Hafif bir tebessüm belirdi yüzünde. "Fedailer birer insan, Aras. Hiçbir telkin, eğitim, psikolojik manipülasyon veya kimyasal madde sana bir insanı bütünüyle kontrol etme garantisi veremez. Hele ki fedailer gibi binlerce insandan oluşan bir topluluğun kontrolden çıkması tek bir kıvılcıma bakar."
Her zamanki gibi laf kalabalığı yaparak sorumu geçiştirmişti. Bıkkınlıkla iç çekerek yeniden etrafı incelemeye koyuldum. Kütüphaneci'nin yediği haltları görmezden gelecek değildim elbette. Bir işler karıştırıyordu ve İstanbul'a dönünce hepsinin peşine düşmek için zamanım olacaktı. Şimdi, etrafa odaklanıp bol bol gözlem yapmalıydım.
Turnikelerin bulunduğu köşeyi geride bırakıp kavernöz alanın diplerine doğru ilerledik. Soldaki koridora saptığımızda aydınlatmaların parlaklığının giderek azaldığını fark ettim. Koridorun ucundaysa boynunda yaka kartı asılı genç bir adam bizi bekliyordu. Yarı aydınlık ortamda yüzünü seçmek pek mümkün değildi, ben de pek ilgilenmedim. Yanına vardığımızda mekanik bir sesle konuştu.
"Çekirdek seviye konuklarımız sizler olmalısınız. Sakıncası yoksa güvenlik kontrollerini gerçekleştirebilir miyim?"
Harika, Türkçe konuşuyordu. Demek ki tesiste bizden başka Türkler de vardı. Muhtemelen bu tekniker tayfası da fedailer gibi bir örgüttü, zira böyle bir tesisin güvenlik kontrollerini maaşlı korumaların idare etmesi pek mantıklı olmazdı. Kütüphaneci'nin lafı eğip bükmesine aldanmamalıydım.
Dikkatle etrafı izlerken teknikerin cebinden minik bir aygıt çıkardığını gördüm. Kütüphaneci elini aygıta uzatıp baş parmağını metal blokların arasına yerleştirdi. Minik ekranda parmak okuma işleminin gerçekleştirildiğini gösteren bir animasyon belirdi. Birkaç saniye sonra ekrandaki renkler yeşile döndü ve doğrulama işlemi tamamlandı.
Tekniker elinde aygıtla bana dönünce tereddüt ettim. Buraya ilk kez geliyordum, parmak izi kaydım yoktu. Varsa da benden habersiz alınmış demekti ve o zaman büyük sıkıntı çıkarırdım. Kütüphaneci'ye dönüp baktığımda bunu hissetmiş gibi duruma müdahale etti.
"Misafirimiz benimle birlikte." Birkaç saniye bekledikten sonra ekledi. "Onun için güvenlik kontrolü yapmanıza gerek yok."
Tekniker dümdüz bir sesle cevap verdi. "Bunun için gerekli izinleriniz mevcut. Buyurun efendim."
Saçma seremoni sona erdiğinde hep birlikte asansöre bindik. Fakat aşağı inmemiz epey zaman alacak gibi görünüyordu. Zira kahrolası asansör sadece aşağı ve yukarı yönde değil, yana doğru da hareket edebiliyordu. Başta bunu anlamadım elbette, fakat bir kat indikten sonra belli belirsiz bir eylemsizlik kuvveti hissettim.
"Yana doğru mu hareket ediyoruz?"
"Tesisin güvenlik izinleri sadece katlara göre ayrılmıyor," dedi Kütüphaneci. "Aynı kat içerisinde hareket etmek için de birden fazla güvenlik noktasını geçmek gerekebiliyor. Bu nedenle evet, asansör yana doğru da hareket ediyor."
Böyle bir teknolojinin var olduğunu bile şu an öğreniyordum ama belli ki bina bu şekilde tasarlanmıştı. Yine de sormadan edemedim.
"Kıvrımlı olarak binayı saran tek bir asansör boşluğu mu var, yoksa kat ayrım noktalarında kavşaklarla farklı kollara mı ayrılıyor?"
"Ne fark eder Aras?" diye homurdandı ihtiyar dolandırıcı. "Ne o, yoksa James Bond gibi asansör boşluğundan binaya sızmayı mı planlıyorsun?"
Ters bir bakış attım yüzüne. "Seninle de sohbet edilmiyor..."
Çok geçmeden asansörün kapısı kayarak açıldı ve mecburen konuşmayı kestim. Zira yabancı oldukları her hallerinden belli dört kişi duruyordu karşımızda. İkisi, yüksek ihtimalle Amerikalı'ydı, kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı.
Kadın olanın yaka kartında Sierra Caldwell, ML Engineer yazdığını fark ettim. Erkek olanın yaka kartında Trenton Beckett, Data Engineer yazıyordu.
Üçüncü personel Avrupalıydı ama görünüşünden menşeini çıkaramamıştım. Fransız olduğunu yaka kartındaki Julien Dupont, Senior Data Scientist ibaresinden anladım. Tüm bu gözlemler, tahminlerimi doğrular nitelikteydi. Tesiste yapay zekâ zırvalıklarıyla alakalı birimler olduğuna göre teknolojik bir şeyler geliştiriliyordu.
Dördüncü personel ise ellili yaşlarda, uzak doğulu bir adamdı. Yaka kartı yoktu, bu da C sınıfı yöneticilerden biri olduğu anlamına geliyordu. Diğerleri gibi o da bizimle pek ilgilenmedi, başını çevirip bakmadı bile. Asansör yeniden harekete geçerken teknikere dönüp konuştum.
"Onlar da mı bizimle gelecek?"
"Hayır efendim, bizim ineceğimiz kata dördünün de erişim yetkisi yok."
Fakat dördü de bize kulak kesilmişti. Arkama dönüp bakmasam da gözlerinin üzerimizde olduğunu hissedebiliyordum. Türkçe biliyorlar mıydı acaba?
"Rahat olabilirsin, Aras." diyerek lafa karıştı Kütüphaneci. "İçlerinde yalnızca Xavier Feng bizi anlıyor, ki onu da uzun yıllardır tanırım." Omzunun üstünden geriye bakıp Uzak Doğulu personele ufak bir selam verdi. "Hala aynı parfümü kullanıyorsunuz Mr. Feng, beğenmenize oldukça sevindim."
Söylediği şeyi anlamadım elbette, yabancı bir dilde konuşmuştu. Muhtemelen Japonca... Adamın suratındaki sırıtışa bakılırsa dayım ya bel altı bir espri yapmıştı, ya da "Benim salak yeğene dümen kurdum, neşeli görün ki şüphelenmesin." falan diyerek uyarmıştı.
Kütüphaneci ve Japon kankası keyifli sohbetlerine devam ederken asansör bulunduğumuz katın en ucuna ulaştı. Kapılar kayarak açılınca arkamızda duran iki Amerikalı mühendisin hareketlendiğini fark ettim. Onlar asansörden çıkarken bulunduğumuz kattaki farklılıklar dikkatimi çekmişti.
Tesisin derinliklerine indikçe havanın sıcaklığı düşüyor gibiydi. Yeraltına özgü olağan bir soğuma değildi bu, giriş katıyla şu an bulunduğumuz -2. kat arasında en az 7-8 derecelik bir sıcaklık farkı söz konusuydu.
Ve bir de, uğultular vardı... Derinlerden gelen homurdanmaya benzer tuhaf bir titreşim gürültüsü... Binanın ruhundan yükselen gotik bir senfoniyi andırıyordu. Dikkat kesildiğimde bu seslerin canlı bir varlığa ait olmadığını anladım.
"Burası sadece bir veri merkezi mi?" diye sordum teknikere. "Bunun için fazla iddialı görünüyor."
Etraf server dolaplarından geldiğini tahmin ettiğim derin, mekanik bir homurdanmayla çevriliydi. Ve en önemlisi, hava soğuktu. Server dolaplarının ve işlemcilerin aşırı ısınmasını önlemek için soğutucu sistemleri yedi yirmi dört çalışıyor olmalıydı. Öyleyse ayakta tuttuğu sanal dünya da yedi yirmi dört çalışır vaziyetteydi. Ne olabilirdi ki?
Sonuçta Google'ın sahibi falan değildik. Kütüphaneci'nin sikindirik sanat tarihi yorumlarını paylaştığı bir blog sitesi olduğuna emindim ama tüm tesis bunun için kurulmuş olamazdı. Büyük bir işlem gücü kapasitesi vardı burada. Devasa makineler... Peki bu makinelerin gördüğü düşler neredeydi?
"Burası çok işlevli bir teknoloji tesisi." dediğini duydum teknikerin. "Kendi veri merkezini de içinde barındırıyor."
Demek veri merkezi teknoloji tesisinin kendisini ayakta tutuyordu... İnternetteki bir platformu falan değil, bizzat merkezin içinde yer alan bir şeyi çalışır kılmak için uykuya yatmıştı makineler. Aklıma ilk gelen şey bir yapay zekâ projesi oldu ama o alandaki gelişmeleri pek takip etmiyordum. Bu kadar devasa işlem gücü gerektirip gerektirmediklerinden haberim yoktu.
"Bu yüzden mi yeraltında?"
"Tesisteki sunucular ve elektronik donanımlar yüksek miktarlarda ısı üretiyor, öte yandan verimli çalışabilmeleri için sıcaklığın düşük olması gerekir. Soğutma ünitelerinin enerji tüketimini düşürebilmek için veri merkezini yerin altına inşa ettik."
"Ve bir de güvenlik sebebiyle, haksız mıyım?"
"Kesinlikle haklısınız." dedi tekniker. "Yerin altındaki bir veri merkezinin güvenliğini sağlamak daha kolay olacaktır. Yerin üstündeki yapılar deprem gibi doğal afetlere karşı daha dayanıksız olurlar."
O esnada asansör yeniden durdu ve -4. katta diğer Mr. Feng de dışarı çıktı. Böylelikle yeniden Kütüphaneci ve teknikerle yalnız kaldım. Fakat teknikerin verdiği cevapta aklıma takılan bir şeyler vardı. Neden güvenlik derken deprem gibi doğal afetleri kastettiğimi düşünmüştü ki? Burası bir teknoloji merkeziydi. Güvenlik denince insanın aklına gelen ilk şey veri sızıntıları ve siber saldırılar olurdu.
"Aslında doğal afetlerden değil, saldırılara karşı güvenlikten söz ediyordum."
"Elbette, saldırılara karşı güvenlik de önemli bir husus." diyerek onayladı. "Bu sebeple binanın duvarlarını patlamaya karşı güçlendirilmiş materyallerden imal ettik."
Duraksadım. Muhtemelen Avrupa'nın göbeğinde, dağlık bölgede ve yerin altındaki bir tesisteydik. Bir teknoloji tesisindeydik. Bombalı saldırılar elbette her zaman bir ihtimaldi ama böyle bir yerde akla gelen ilk ihtimal olmazdı.
"Kastettiğim saldırı fiziksel bir terör saldırısı değil, siber saldırılardı. Neden bombalı saldırılardan bahsettiğimi düşündün?"
"Affedersiniz, yanlış anlamış olmalıyım. Veri merkezimiz siber saldırılara karşı da oldukça korunaklıdır."
Bir şeyler ruhumu sıkıştırır gibi oldu. "Peki ya uzaylı saldırıları?"
"Uzaylıların varlığı henüz bilimsel olarak ispatlanamadığı için bu konuda bir önlemimiz mevcut değil. Fakat dilerseniz güvenlik birimlerimize bu yöndeki talebinizi iletebilirim—"
Kütüphaneci lafa karıştı. "Yardımların için teşekkürler, tekniker. Şimdi lütfen bizi biraz yalnız bırak."
Tekniker aniden sesini kesti. Asansör tesisin derinliklerine doğru yol alırken asansörde birkaç saniye boyunca çıt çıkmadı.
İnsana özgü bazı şeyler vardı. Bazı kabiliyetler, bilişsel yetenekler, başka hiçbir canlıda olmayan beceriler... Kendi türümüz dışındaki canlılarla anlamlı bir iletişim kuramadığımız için bize özgü becerilerin çoğunun farkında bile olmazdık.
Fakat yine de, içinizde bir yerlerde bir insanın iletişim kurarken ne yapmayacağını bilirdiniz. Hiçbir insan az evvel kastettiğim şeyin bir bombalı saldırı olabileceğini düşünmezdi. Veri merkezleri dijital işlerin yapıldığı bir ortamdı. Böyle bir ortama beklenen saldırı türü de dijital olurdu. İnsan beyni bu bağlantıyı kolaylıkla kurabilirdi. Benzer sebepten ötürü Irak'taki terör örgütü kamplarına saldırı başlatıldığını duyunca da teröristlerin bilgisayarlarının hacklendiğini düşünmezdiniz. Bir insanın aklına ilk gelen şey fiziksel saldırı olurdu.
Müthiş bir ürpertinin iliklerime kadar sirayet ettiğini hissettim. Aklıma gelen ihtimallerin hem farkındaydım, hem de bunlarla yüzleşmekten çekiniyordum. Sikeyim... Henüz 2019 yılındaydık. Westworld dizisi çoktan gerçeğe dönmüş olamazdı.
"Saçma sapan bir tepki verme Aras."
Kütüphaneci'nin sesini duyunca içine düştüğüm şok balonu infilak etti. Durduğum yerde başımı hafifçe çevirerek yanımda duran teknikere ilk kez dikkatle baktım.
İlk bakışta bir makine olduğunu anlamak olanaksızdı. Sesindeki mekanik tınıyı fark etmiştim ama tonlaması kusursuzdu. Yüz hatlarında insani olmayan detaylar çok azdı. Öte yandan, durağandı. İnsana özgü mimikler, kas seğirmeleri ve düzensiz hareketler sergilemiyordu. Mesela bu yüzün asla bir gülüşle aydınlanamayacağına emindim. Daha dikkatli olsaydım fiziksel hareketlerinin pürüzlü olduğunu sezinlerdim ama zaten gerekmedikçe hareket etmiyordu.
Buna rağmen adamın gözlerine bakarken tarifi imkânsız bir dehşet hissine kapıldım ve bu dehşetin edindiğim bilgiyle alakası yoktu. Adamı ilk gördüğümde gözlerine bakmış olsaydım da aynı hisse kapılırdım.
Kütüphaneci'yle göz göze geldiğimizde yüzünde meşum bir tebessüm ışıldıyordu. Ürpertiyi iliklerime kadar hissettim.
Tekniker bir insan değildi.
Başımı iki yana salladım reddeder gibi. "Bu teknolojiyi ne ara geliştirdiniz?"
"Gördüğün şey ileri bir teknoloji değil ki." dedi dayım. "İnsana çok benzeyen silikon heykeller yapılabiliyor. Robotik kollar ve robotik eklemler de yapılabiliyor. Tüm bunları telefonundaki dijital asistanların biraz gelişmiş sürümleriyle birleştirirsen teknikeri elde edersin."
"Ve bu fikir ilk sizin aklınıza geldi, öyle mi?"
Kütüphaneci hafifçe gülerek başını iki yana salladı.
"Bir teknolojinin gündelik hayatta var olmaması, o teknolojinin gerçekten var olmadığı anlamına gelmez Aras. Örneğin uçan arabalar... Benim gençliğimde herkes gelecekte uçan arabaların var olacağına inanırdı. Neden yanıldılar?"
"Tanrı aşkına sen ne anlatıyorsun?!"
"Sadece sakin kal, ve sohbeti yönlendirmeme izin ver. Sana dolaylı yoldan bir açıklama yapmaya çalışıyorum."
Farkındaydım. Uzun zamandır yöneticilikten mesleğimi yapma fırsatı bulamasam da ben mühendistim. Makina mühendisi. Benimle sohbet edebilen bir makina karşısında bu kadar sakin kalabilmemin sebebi de buydu; her şeye rağmen bu cihazın içinde yatan mekanizmayı anlayabiliyordum. Sıradan bir insan yarım saattir sohbet ettiği kişinin bir robot olduğunu öğrense çığlık atarak kaçmaya çalışırdı.
"Soruma cevap vermelisin." dediğini duydum dayımın. "İki binli yıllarda uçan arabaların var olacağına inanan insanlar neden yanıldılar?"
"Yanılmadılar, kahrolası. İnsanlık uçan araba yapabilecek teknolojiye zaten sahip."
"Öyleyse neden gökyüzünde uçan arabalar görmüyoruz?"
Nereye varmaya çalıştığını anlayınca elimle başımı ovaladım. Evet, uçan araba yapabilecek teknolojiye çoktan ulaşmıştık ama günlük hayatta uçan arabalar yoktu. Kullanışsızdı çünkü. Uçan arabaların normal araçların yerini aldığı bir dünyada trafik gökyüzüne taşınırdı. Fakat gökyüzünde trafik üç boyutlu olurdu, bu da kontrol sağlamanın neredeyse olanaksız hale gelmesi demekti. Üstelik yeryüzünde araba arızalanınca sadece yolda kalıyorduk. Gökyüzünde araç arızalanınca yere çakılıp ölürdük. Her bakımdan daha tehlikeliydi.
Fakat en önemlisi, trafiği gökyüzüne taşımak maliyetliydi. Aracın sadece hareket etmesi için değil, yerçekimine karşı koyabilmesi için de yakıt tüketmesi gerekiyordu. Mühendislik bilim kurgu filmlerindeki gibi işlemiyordu. Yeni teknolojiler ancak eski teknolojiden daha verimli ve kullanışlıysa hayata geçirilebilirdi.
"Uçan arabalarla robotların ne alakası var?" diye sordum dişlerimi sıkarak. "Bu şey— gayet verimli olabilir."
"2000'li yıllara kadar robotik endüstrisi de senin gibi düşünüyordu. Hatta eskiden robotlar insan formuna benzeyecek şekilde tasarlanırdı. Farkındaysan son yirmi yıldır hayvan formunda veya sıradan ev eşyalarına benzer formlarda tasarlanıyorlar."
Ve birden, bu yerleşkeye neden Tekinsiz Vadi dediklerini anladım. Ürkütücü ve havalı bir isimden ibaret değildi bu, Uncanny Valley teriminin Türkçesiydi.
Hayret yüklü bir gülüş süzüldü dudaklarımdan. "Dehşet eşiğinin yirmi yıl önce aşıldığını bilmiyordum."
Uncanny valley, robotikte yaygın kullanılan bir tabirdi. İsmini hatırlamadığım bir bilim insanı robotların görünümü insanlara benzedikçe onlara karşı sempati beslediğimizi ve duygusal bağ kurduğumuzu fark etmişti. Fakat benzerlik düzeyi belirli bir noktaya ulaştığında grafikteki yüksek sempati aniden düşüşe geçiyor; olumlu duyguların yerini dehşet alıyordu.
Çünkü robotlar insanlara haddinden fazla benzediğinde, beynimiz onları insan olarak algılamaya çalışıyordu. Robotların insani olmayan özellikleri de algılarımızda uyuşmazlığa sebep oluyordu. Korku filmlerindeki sevimli küçük bir kızın başını 360 derece çevirmesinin yarattığı dehşete benzer bir histi bu. İnsan gibi görünen varlıklar insana özgü davranışlar sergilemediğinde dehşete düşüyorduk.
İnsan ve robot ilişkisini gösteren grafikteki bu dehşet alanına uncanny valley deniyordu işte. Tekinsiz vadi.
"Lütfen şunun şokunu bir an evvel atlat." diye söylendiğini duydum dayımın. "Bu tesiste önemli olan şey bu robotik zımbırtılar değil Aras. Çok daha büyük şeyleri gözden kaçırıyorsun."
Haklıydı. Uzuvlarını hareket ettirebilen robotik mekanizmalar zaten yapılıyordu. Yeterince pürüzsüz bir hareket kabiliyetleri yoktu ama tekniker de bu konuda mükemmel değildi zaten. Hareketlerindeki garipliği fark etmemiş olmamın sebebi gerekmedikçe hareket etmiyor oluşuydu.
İçerideki robotik mekanizmayı kaplayan suni deri de yapılabilirdi. İnsan derisi hissiyatı vermezdi ama bunu dokunmadan bilemezdin. Saçlar taklit edilebilirdi, gerçekçi görünebilirdi. Altı üstü gelişmiş bir peruk yapılması gerekiyordu.
İnsan sesi kolaylıkla taklit edilebilirdi. Dijital asistanlar senelerdir vardı, bunu bir robotik mekanizmaya entegre edebilirdin. Hepsi bir araya geldiğinde mükemmel olmazdı ama inandırıcı olurdu. Westworld olmazdı ama gerçeğe yakın bir şeyler olurdu. Teknikere bakınca yapılması imkânsız olan hiçbir şey göremiyordum.
"Siz delirmişsiniz." dedim dehşetle. "Tüm bunların amacı ne, Kütüphaneci? Bütün bu işlem gücü, ileri teknoloji, makineler yığını ne yapıyor?!"
Asansörün kapıları açıldığında Kütüphaneci cevap vermekten vazgeçti. Bunun yerine elini hafifçe ileri uzatarak cevabı bana gösterdi.
Dışarı adım attığımda görüntüye alışmak için bir anlığına duraksadım. Çünkü karşımda dizi dizi dolaplarla dolu devasa bir agora vardı. Sıradan dolaplar değildi bunlar, boyları yaklaşık iki metreyi bulan sunucu dolaplarıydı. Her birinin üzerinde göz alıcı mavi yeşil ışıklar yanıp sönüyor; bir ömrün en ufak saniyelerine işaret ediyordu.
Uçsuz bucaksız bir vaha boyunca devam eden sıraların girişine doğru adım attım. Soğuk hava ciğerlerimi yakmıştı. İlerledikçe, alçak sesli bir elektronik cızırtı duyulabiliyordu. Ve soğutucu fanların derinden gelen uğultusu. Ve hızla işlenen verilerin yarattığı yüksek frekanslı bir başka cızırtı. Ve sunucu dolaplarının birbirine karışan sessiz, monoton humması. Sesler, bir orkestranın farklı enstrümanlarından çıkan melodiler gibi iç içe geçiyor; ortaya eşsiz bir senfoni çıkarıyordu.
Makinelerin fısıltılarıydı bunlar...
"Soruna cevap vereyim." dediğini duydum dayımın. "Bu makineler, bir şeyi hesaplıyorlar."
"Neyi?"
Cevabı son derece basit, ve tekinsizdi. "Geleceği."
Ani bir aydınlanmayla birlikte nerede olduğumuzu idrak ettim. Bir yapay zekâ uygarlığının merkezindeydik.
Pek çok insan dijital dünyayı sanal bir ortam gibi düşünürdü ve fiziksel dünyada bir karşılığı olmadığını sanırdı. Gerçekteyse dijitalde var olan her şey dünya geneline dağılmış veri merkezi denen devasa binalarda saklanıyordu. İnternetin tamamı, tüm sanal depolama alanları ve en önemlisi, yapay zekâ uygulamaları; veri merkezlerindeki server denen iki metrelik bilgisayar dolaplarında yaşıyordu. Hepsini, arka planda çalışan fiziksel bir gerçeklik var ediyordu.
Her ne kadar bir bedeni veya duygusal bir varlığı olmasa da, makinelerin arasında gezinirken zeki bir bilincin varlığını hissedebiliyordum. Tıpkı bir insanın uyurken gördüğü rüyaların sanal bir gerçeklik oluşu gibi, bunlar da makinelerin gördüğü bir düştü.
Bizler, o düşü gerçeğe dönüştürecek olanlardık.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
"Bense tüm evreni bir kayın ağacının altında gördüm. Başımı kaldırıp çarpıştığım adamın gözlerine baktığımda karşıma yıldızlı bir gece çıkmıştı. Etrafa ışık saçan nebulalar vardı gerisinde, daha da gerilerde ışığı içine hapseden ve çevresinde parıltılı taçlar yaratan karadelikleri, Oppenheimer-Volkoff sınırını aşmış dev bir yıldızı ve içinde yaşanan korkunç savaşı, bir uçurumdan süzülen melek kanatlarını, saldırmaya hazırlanır gibi gerinmiş parlak siyah tüyleri olan mavi gözlü bir panteri, Yared'in zamanında Hermon Dağı'nın tepesine inen iki yüz adamı, okyanusun derinliklerine doğru süzülen bir çiçeği, Tarık bin Ziyad'ın alev alev yanan gemilerini, Londra'da nehrin üzerinde ikiye ayrılan devasa bir köprünün altındaki gizli demir kaldıracı, Babil Kulesi'nin tepesinde dönüp duran gümüşten bir usturlabı, bir piyanonun tuşları altında gerilip gevşeyen yayları, unutuluş zindanlarını, bir akrebin Sahra çölündeki siyah ışıklar altında parıldayan kabuklarını, atölyesinde formüllerle boğuşan genç bir kadını, bir mağarada can çekişen bir adamı, koyu renk bulutların üzerinde dörtnala koşan ve ardında gök gürültüsü yaratan ata benzer hayvanları ve fırtınayı gördüm; fırtınaya saklanmış yıldızları."
—Düşmüş Melekler Senfonisi, Bölüm 44
-*-
ARAS
1. Şimdiki Zaman (2020, Mart)
Melek'in bana dair en ısrarlı yanılgılarından biri, duygusal buhranlara meyilli bir insan olmadığımı anlayamamasıydı. Duygusuz değildim, elbette. Fakat ortada çözülmesi gereken bir problem varken melankoli ataklarına girmek bana göre değildi.
Yaşanacak bir pişmanlık varsa, problemi çözdükten sonra yaşardım. Alınacak bir intikam varsa, onu da her şey bittikten sonra alırdım. Olaylar devam ederken içsel hesaplaşmalara girmek, yaşananların kimin suçu olduğunu düşünmek, işlevselliğimi baltalayacak duygusal çöküşler yaşamak bana göre değildi. Önce problemi çözerdim, sonra çok gerekliyse hatalarımdan pişmanlık duyardım.
Melek ise benden daha vahşiydi, daha öfkeliydi, daha zalimdi. Bu da onu daha insani yapıyordu. Selanik'teki dağ evinde ona söylediğim cümleyi şimdi, bu koşullar altında, yüzüme vurarak beni cezalandırmaya çalışıyordu mesela. Hissettiğim suçluluk daha da artsın, vicdan azabının zirvesine ulaşıp kahrolayım istiyordu ama gerçek şu ki; Melek'e yaşattığım korkunç hayal kırıklığı şu an çok da sikimde değildi.
Elbette sözlerinden etkilenmiştim, geçmişte ona bir ihtimalken daha güzelsin dediğim için üzgündüm; ama hepsi bu. Yerlere kapanıp af dilemek veya duygusal fon müzikleri eşliğinde acı çekmek gibi heveslerim yoktu. Çok lazımsa, mesela onu ikna etmem gerekiyorsa, öyleymiş gibi davranabilirdim ama şimdilik tehdit etmek daha makul görünüyordu.
Bunları Melek'e söylersem onu sevmediğimi falan düşünürdü muhtemelen. Onun iyileşmesini kendi vicdani huzurumun ve haklı çıkma dürtülerimin önüne koyduğumu göremiyordu. Veya görüyorsa bile bunun bir sevgi tezahürü olduğuna inanmıyordu. Halbuki onu seviyordum. Hep sevmiştim.
Şeytan severse böyle sever. Ne bekliyordunuz ki?
"Artık hiçbir şey istemiyorum." dedim bakışlarımı yüzünde gezdirirken. "Artık senden gerçek bir aile ya da bir gelecek ihtimali istemiyorum, Melek. Bunları sana vermesi gereken benim zaten. İstesen de, istemesen de."
Esas mevzuya yumuşak bir geçiş yapmaya çalışıyordum ama galiba biraz fazla aceleci davranmıştım. Vicdan azabından kahrolmadığımı fark etmiş olacak ki, bakışlarında şaşkın bir ifade belirip kayboldu. Eskiden olsa bu beni tedirgin ederdi fakat neyse ki maskelerimi Melek'ten gizlediğim günler geride kalmıştı artık. Sağduyulu taklidi yapmayı bir kenara bırakıp harekete geçmek daha mantıklı olacaktı.
"Fakat önce sağlığına kavuşmanı sağlamalıyız." diye devam ettim konuşmaya. "Efsun denen yaratık buna engel oluyor. Bilincin kapalıyken yasal temsilcin o olduğu için seni başka bir hastaneye götüremiyorum. Bu hastanenin imkanları da son derece kısıtlı. Anlayacağın, ortada ciddi bir problem var."
Düşünceli bir tavırla çenemi sıvazlayarak ona yaklaştım. Yatağın kenarına otururken bakışlarımı boşluktaki bir noktaya çevirmiştim, ne yapsak da bu sikindirik problemi çözsek der gibi ifade vardı yüzümde.
"Sen olsan ne yapardın?" diye sordum yandan bir bakışla onu süzerek. Ardından başımı hafifçe iki yana salladım. "Siktir et, cevap verme. Senin çözümlerin benimkilerden daha zalimce oluyor. Babamla aram limoni diye Ozan'ı mafyanın ortasına atmaya yeltenmişliğin var. O yatakta yatan kişi ben olsaydım muhtemelen sülalemi katlederdin. Neyse ki ben Efsun'dan kurtulmakla yetinecek kadar merhametliyim."
Korkunun göz bebeklerinde çiçek açtığını gördüm. Niyetim buydu zaten. Bilerek bir katilin sakin ve kararlı tavrıyla konuşmuştum.
"S-saçmalama..." dedi oksijen maskesini yüzünden çekip. Monitördeki kalp atışları hızlanmaya başlamıştı. "Annem o b-benim— Ne y-yapacaksın?"
"Efsun manyağının yasal yetkilerini bertaraf etmek için mi?" Elimi çeneme koyup kararsız kalmış gibi birkaç saniye düşündüm. "Bilmem. Kazara geberirse problem çözülür gibime geliyor."
"Hayır!" diyerek bileğime yapıştı var gücüyle. "Aras s-sen katil misin?!"
"Saçmalama güzelim." Cık cık cık diyerek ayıplayan bir bakış attım yüzüne. "Elbette katil olmayacağım. Kapıda onca koruma var, içlerinden biri kaza yapıp o manyağı gebertse beni kim suçlayabilir ki?"
Oksijen maskesinden derin bir nefes çektikten sonra "Ben s-suçlarım!" diye bağırdı. Büsbütün çileden çıkmış vaziyetteydi. "Çıldırdın mı sen? Annemi öldürdükten sonra bir geleceğimiz olabilir mi sanıyorsun?!"
"Diğer türlü de bir geleceğimiz olmayacak." dedim birden ciddileşerek. "Boşuna çırpınma, bana bilmediğim bir şey anlatmıyorsun. Bunun sonuçlarını, senin ne kadar çok acı çekeceğini, nasıl üzüleceğini zaten biliyorum."
Bir zavallıya bakar gibi baktı yüzüme. "Ve acı çekmem senin umurunda bile değil, öyle mi?"
"Teknedeki gece elini kolunu bağlayıp sırtındaki yanık deriyi söktüğümde de aynı şeyi sormuştun." diye hatırlattım. "Senin problemin bu, güzelim. İnsanların benzer koşullarda benzer davranışları sergileyeceğini bir türlü öğrenemiyorsun. Halbuki bu konuda her zaman dürüsttüm. Duyan da saçının teline kıyamamak gibi bir iddiam olduğunu sanar."
Son cümleyi söylerken hafifçe güldüm. Gerçek buydu, fakat Melek çabuk unutuyordu.
"S-sen nasıl b-bir canavarsın?" dedi içine düştüğü dehşeti gizlemeden. "B-bu durumda hangi yüzle bunları—"
"Sevgilim, nefesini boşa tüketme." diyerek parmakları dudaklarının üstüne koyup nazikçe susturdum onu. Bakışlarındaki dehşete düşmüş ifadeye aldırmadan eğilip bir öpücük kondurdum saçlarına. Ardından bir vesvese verir gibi kulağına fısıldadım. "Benimle başa çıkamayacağını kabullen artık. Sebep olduğum onca şeye rağmen, pişmanlıktan önünde diz çöküp ağlamam gerekirken, karşına geçmiş seni tehdit ediyorum. Aramızdaki farklardan biri de bu işte, Tinúviel. Senin sınırların var. Benim yok."
Bilerek üzerine eğilmiştim. Onu tutabilmek için. Bunları duyduğunda çileden çıkacağını, bana saldırmaya çalışırken zaten halsiz olan bedenini iyice yıpratacağını biliyordum. Fakat bu kez umduğum tepkiyi vermedi Melek. Öfkeden deliye dönüp saldırmak yerine usulca bana sokuldu. Yanağını yanağıma yasladığında gözyaşları yüzüme karıştı.
"Aras, artık istesem de sana bir şey veremem." diye mırıldandığını duydum. "Annemi ortadan kaldırsan da beni iyileştiremezsin. Ölmek üzereyim..."
Devasa okyanus dalgaları bir köprünün ayaklarına çarpıp tahtaları paramparça ederek yıkımı tetikledi. Benliğimin karanlık köşelerinde bir şeyler kırılmakla kalmadı; tamamen parçalandı, ve enkazı tüm evrene saçıldı. Parçalanmış bir çift melek kanadından çıkan büyüleyici ezgiyi zihnimin içinde duydum.
"Bayılıyorsun dramalara, değil mi?" dedim iç çekerek. Başımı geri çekip yüzüne baktım. "İçimde insani duygular uyandırmak için boşuna çabalama Melek. Şu an hedefe kilitlenmiş durumdayım, istediğimi vermeden beni yolumdan saptıramazsın."
Tüm yorgunluğunu göz kapaklarında biriktirircesine yavaşça gözlerini yumdu. Bir damla yaş yanağına süzülürken oksijen maskesini yüzüne örtüp nefesini topladığını gördüm. Ardından, olağanca bezginliğiyle konuştu.
"Benden ne istiyorsun Aras? Yasal yetkilerimi üstlenebilmek için anneme zarar vermene gerek yok, vekaletname imzalayıp tıbbi karar yetkisini sana devredebilirim. Nasılsa çok uzun süre hayatta kalmayacağım."
"Hukuki tavsiyelerin için teşekkür ederim ama ben işimi sağlama almayı tercih ederim. Nikah defterine atacağın imza, vekaletname belgesine atacağın imzadan daha sağlam görünüyor."
Şaşkınlıkla bakakaldı. "Ne?"
"Evlilik." dedim basitçe. "Benimle evleneceksin. Hatırlarsan bunu yapacağına dair üç kez söz vermiştin zaten. Şimdi sözünü tutmanı istiyorum."
Birkaç saniye sessizlik oluştu aramızda. Melek oksijen maskesinden derin bir nefes çekti, ardından dehşetini yansıtan bir ses tonuyla konuştu.
"Sen normal değilsin."
"Bu evet dediğin anlamına mı geliyor?"
"Hayır!" diye hırladı gerçekten öfkelenerek. "Ömrümün son günlerini senin vicdan azabını dindirmene yardımcı olarak geçirmeyeceğim—"
Nefesi cümlesini tamamlamaya yetmeyince oksijen maskesini yeniden yüzüne götürdü. Dalgalar daha sert çarptı önüne dikilen duvarlara. Yıkılan köprünün parçalanmış enkazı suyun derinliklerine çekiliyordu. Eski bir köprü gibi parçalanıp okyanusun sularına karışmak istedim. Sırası değil. Sarsılmanın sırası değil, Aras. Yeri göğü yıkıp acıdan sürünmek sana iyi hissettirir; ona ihtiyaç duyduğu oksijeni vermez.
"İyi, keyfin bilir." dedim hafifçe omuz silkerek. "O zaman ömrünün son günlerini annenin yasını tutarak geçirirsin."
"B-blöf yapıyorsun." diye itiraz etmeye çalıştı. "Annemi öldürmek sana hiçbir şey kazandırmaz."
"Sevgilim, anneni gebertmek benim için bir çeşit meditasyon aktivitesi olur. İç huzura erişmek için bile bunu yapabilirim."
"Y-yapamazsın çünkü—" dedi inatçı bir tavırla. Nefesinin tükendiğini görünce oksijen maskesini elinden alıp yüzüne tuttum. Derin bir nefes çekerken büyük bir nefretle baktı bana. Maskeyi yüzünden indirdiğimde kendinden emin bir tavırla konuştu.
"Yapamazsın çünkü seni babana söylerim."
Kahkaha attım. Kahretsin, gerçek bir kahkahaydı bu. Melek'in zihnini hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştım ama şu tehdidi şöyle bir ortamda ondan başka kimsenin savurmayacağını biliyordum. Resmen beni babama ispiyonlamakla tehdit ediyordu.
"Biliyor musun, sırf şu mizah anlayışın için bile seninle evlenmem gerekiyor."
"Şaka y-yapmıyorum! Hakkı Bey senin katil olduğunu duyarsa hapsi boylarsın—"
"Sorun şu ki, kendisi hastaneye bile giremiyor." dedim gülerek. "Benimle evleneceksin Melek. Sonra istersen babama beni ispiyonlayabilirsin. Evlatlıktan reddedilmek çok da sikimde olmaz."
Babamdan korktuğumu gerçekten düşünmüş olacak ki bu tavrım inatçı duruşunu kırdı. Gözlerinde çaresiz bir ifade belirirken "Neden?" diye sordu. "Mahvolmuş haldeyim Aras. Sağlığıma geri kavuşamayacağımı biliyorsun. Muhtemelen bunlar—"
Oksijen maskesinden derin bir nefes çekti, devam etti.
"—son günlerim olacak. Neden bana işkence ediyorsun?"
"Sana işkence etmiyorum. Sana yardım etmeye çalışıyorum."
Gözünden bir damla yaş süzülüp usulca yanağını yıkadı. Oksijen maskesini tekrar yüzüne kapatırken bu anları ömrümün sonuna dek unutamayacağımı biliyordum. Şu an içimde duygunun zerresi yoktu, Melek'e bakarken gördüğüm tek şey çözülmesi gereken bir problemdi. Fakat böyle kalmayacaktı. Problemi çözdükten sonra bu anları tekrar tekrar yaşayacaktım zihnimde. Problemin sona erdiği yerde beni bekleyen korkunç bir pişmanlık, acı ve yıkım vardı.
"Yalvarırım bırak beni." dedi yavaşça elimi tutarken. "Günler önce bıraktığın gibi tekrar bırak. Artık istesen de bana yardım edemezsin."
Gözlerinden süzülen yaşlar şiddetini artırmıştı. Nefesinin tükendiğini anlayınca oksijen maskesini tutup tekrar yüzüne götürdüm. Derin, hırıltılı bir nefes aldıktan sonra yalvarmaya devam etti.
"Sana ulaşmak için her yolu denemiştim." dedi boğazından bir hıçkırık koparken. "Aptal gibi o havada gecelikle oradan oraya koştum. Sokakta gördüğüm her insandan telefon istedim. Telefonları sekreterine açtırıp ben olduğumu duyunca yüzüme kapattın. İstemiyordun beni hayatında. Şimdi ne değişti?"
Hafifçe dudak büktüm. "Seni hayatımda istediğime karar verdim."
"Ama istediğini alamayacaksın." dedi tükürür gibi bir sesle. "O gece karların arasında öldüm ben. Er ya da geç bu gerçeği anlayacaksın."
İç çekerek elini tutup dudaklarıma götürdüm. Parmaklarının dışına minik bir öpücük kondurduğumda olağanca çaresizliğiyle beni izliyordu. Sözlerinin üzerimde hiçbir etki yaratmadığını görünce bakışlarında bir şey kırıldı sanki. Onu sevmediğimi zannediyordu, gözlerinden anlamıştım.
"Nikah memuru çoktan gelmiştir." dedim sakince. "Seçimini yap güzelim. Düğün mü, cenaze mi?"
Ve nihayet pes etti. Onca şeye rağmen gösterdiğim duygusuzluk, umursamazlık ve hoyratlık karşısında gücü tükenmişti. Gözlerindeki ifadesiz bakışlardan boyun eğdiğini anladım, evlenecekti benimle. Fakat kabullenişinin sebebinin tehditlerimden çekinmesi olmadığını da biliyordum. Neydi sebebi?
Elini bırakıp ayağa kalktığımda bir şeylerin değiştiğini hissettim. Onu terk etmeme, yalnız bırakmama, bu hale gelmesine sebep olmama rağmen odaya girdiğimde Melek'in gözlerinde gördüğüm ilk şey aşk olmuştu.
Şimdiyse gözlerinde aşka dair hiçbir şey yoktu. Silinip gitmişti sanki. Birdenbire, evliliğe itiraz etmeyi neden bıraktığını anladım. Onu annesinin hayatıyla tehdit ettiğim için değil...
Melek benimle evlenmeyi, benden vazgeçtiği için kabul etmişti.
-*-
Yaklaşık yarım saat sonra dünyanın en kasvetli, mutsuz ve kısa süren töreniyle evlendik. Nikah memuru kapıda bekliyordu zaten, bu sabah doktorun verdiği raporla birlikte başvuru yapıp araya kırk tane adam sokarak akşam üstüne nikah tarihi aldırmıştım. Melek'in şahidi Alper oldu, Nazenin ise benim şahitliğimi yaptı ve onu bu oyuna çekmek pek de zor olmamıştı. Üstün zekalı bir hacker olsa da duygusal açıdan ufak bir çocuktu. Hackerlık maceralarını ablasına ispiyonlamakla tehdit ettiğimde Efsun'u hastaneden uzaklaştırmayı kabul edivermişti. Bu kadar basit.
"Lütfen artık herkes odayı boşaltsın." dediğini duydum doktor hanımın. Yüzünde memnuniyetsiz bir ifadeyle bir köşede durup nikah törenimizi izlemişti. Acelemiz olmasa yüzsüzlük yapıp nikah fotoğrafımızı çekmesini isteyebilirdim.
Neyse ki buna gerek kalmadı. Nikah memuru ve şahitler hastane odasını terk ederken doktor hanımın bana ters bir bakış attığını gördüm. İkaz etmeye tenezzül etmedi, topuklarının üzerinde dönerek kapıya doğru ilerledi. Dışarı çıkmadan hemen evvel kolundaki saati göstererek "10 dakika." demeyi ihmal etmemişti.
Yoğun bakım odasının kapısı kapandığında "On dakika..." diyerek güldüm hafifçe. "Sanırım dünyanın en kısa balayı bizimkisi olacak."
Melek'in ifadesinde milim değişiklik olmadı. Düz, ifadesiz ve alabildiğine bitkin bakışlarıyla beni inceliyordu. Gözlerini çevreleyen yeşil harelere bakarken nefesimin sıkıştığını hisseder gibi oldum.
Bu alışık olmadığım bir şeydi. Tanıştığımız günden bu yana Melek'in gözlerinde en sık gördüğüm duygu öfkeydi. Onu şiddetli bir nefret takip ediyordu. Korku. Merak. Tutku. Ve ara sıra beliren fakat şiddetiyle tüm diğer duyguları ezip geçen derin, çok derin bir aşk. Öylesine derindi ki, bazen onu nefretten ayırt edemiyordum.
Fakat nihayetinde hep bir şeyler vardı bakışlarında. Varlığıma karşı kayıtsız olduğunu bir kez olsun görmemiştim. Şu ana dek.
Bana olan tüm sevgisinin tükendiğini görebiliyordum.
Oksijen maskesini aşağı çektiğini gördüm. Aldığı derin nefesle kısa, basit bir soru sordu. "Şimdi ne olacak?"
"Seni yurtdışına götüreceğim." dedim yanına yürüyüp. "Tedavi olup iyileşeceksin."
Yatağın kenarına oturup elimi yüzüne uzattım. Tepki vermedi. Elimi itmemesinin sebebinin bunu yapacak fiziksel gücü kendinde bulamayışı olduğunu anlayınca parmaklarım havada asılı kaldı. Ona dokunmamı istemediğini fakat dokunmaya çalışırsam karşı koyamayacağını fark etmek, dokunma isteğimi yok etmişti.
"İyileşebilecek bir durumda olmadığımı biliyorum." dedi halsiz bir sesle. "Kendime geldiğimde doktor bana durumum hakkında bilgi verdi."
Birden kaskatı kesildim. "Ne söyledi sana?"
"Çoklu organ yetmezliğinin eşiğinde olduğumu. Ciğerlerimin neredeyse iflas ettiğini. Beynimde inflamasyon gelişme riskinin devam ettiğini. Organ nakil listelerine girebilmek için önce hayati tehlikeyi atlatmam gerektiğini. Kısacası doktor bana senin asla söylemeyeceğin bir şeyi söyledi; gerçekleri."
Melek hırıltılı ve kesik kesik bir sesle konuşurken yanına oturmuş, oksijen maskesini düzenli aralıklarla yüzüne kapatarak nefes almasını sağlıyordum. Tedirginliğimi hissetmiş miydi bilmiyorum ama rahatladığımı hissetti sanırım. 'Bunlardan daha kötü ne var bilmediğim?' der gibi bana baktı.
Söyleyemezdim. Bilmediği şey bunlardan daha kötü değildi ama daha sarsıcıydı. Üstelik aptalca bir ihtimalden ibaretti. Fakat Melek'in öyle düşünmeyeceğini biliyordum. Düşükten bahsettiğim anda kesin gözüyle bakacaktı buna. Muhtemelen hiç var olmamış bir bebeğin ölümüyle sarsılacaktı.
Ya var olduysa?
"Doktoruna kalsa kendine gelmen de imkansızdı." dedim gerçekleri biraz çarpıtarak. "Tıp alanında uzman olabilir ama kadının kişiliği kötümser, güzelim. Zaten bu yüzden seni başka bir hastaneye götürmeye çalışıyorum."
Oksijen maskesini yüzünden çekerken "Kadın kötümser konuşmuyor." demekle yetindi. "Bunu ben de hissediyorum... Sana istediğin şeyi verdim zaten. Annemi ve kız kardeşimi görmeme izin ver, vedalaşmak zorunday—"
"Eğer o deccalden bir daha annem diye bahsedersen onu gerçekten öldürürüm Melek. Şaka yapmıyorum."
Benimle inatlaşmadı, buna yetecek kadar gücü de yoktu zaten.
"Öyleyse kardeşimle görüşmeme izin ver." dedi. "Nazenin çok kötü görünüyordu."
Nikah törenimiz boyunca ağlamaktan pek konuşamamıştı. Bir ara tüm kabloları ve cihazları yere fırlatıp ablasına sarılmasından korkmuştum. Küçük kız histerinin eşiğinde gibi görünüyordu.
"Tamam, akşam görüşürsünüz." diye cevap verdim Melek'e. "Şu an yeterince yorgunsun zaten. Konuşurken bile ne çok zorlandığını görmüyor musun? Bir cümleyi kurmam dakikalar sürüyor."
Cılız bir gülüş döküldü dudaklarından. "Çünkü ölmek üzereyim, aşağılık herif. Eğer bana gerçekten iyilik yapmak isteseydin..."
Nefesi cümlesini tamamlamaya yetmedi. Melek oksijen maskesinden derin bir nefes alırken hafifçe tebessüm ettim.
"Dur tahmin edeyim... Bu konuşmanın devamında bolca trajedi olacak. Seni gerçekten seviyorsam oradan oraya sürüklemek yerine ölmene izin vermem gerektiğini falan söyleyeceksin. Hatta seni şuracıkta öldürmem için yardım isteyeceksin, değil mi?"
Melek'in gözlerindeki kayıtsız ifade nihayet kırıldı. Kibre bulanmış öfkenin buz gibi soğuğunu üzerimde hissettim. Maskeyi yüzünden çekerken fısıldayarak sordu.
"Bugüne dek senden kaç kez yardım istedim?"
Duraksadım. Dürüst olmak gerekirse böyle bir tepki vermesini beklemiyordum. Melek hayatımda gördüğüm en gereksiz gurura sahip insandı. Bilhassa benden bir şeyler istemeyi feci halde gurur meselesi yapıyordu fakat bu kadarını ben bile tahmin edemezdim. Evet... Benim güzel sevgilim onu öldürmemi istemeyi bile gurur meselesi yapabilecek bir manyaktı. Şükürler olsun...
"İki." dedim sakince. "İki kez yardım istedin."
İlki Arzu'nun ölümüyle ilgiliydi. Ona yardım etmeyi reddetmiştim ve gidip rektörlüğü yakmıştı. Sonra da kendini camdan atmıştı. İkincisi ise birkaç gün önceydi ve ben yine ona yardım etmemiştim. Sonuç ortadaydı.
"Üçüncüsü olmayacak." dedi oksijen maskesinden derin bir nefes alıp. "Bu saatten sonra ölümü bile senden istemem."
"Akıllıca bir karar, güzelim. Aksi taktirde seni üçüncü kez yarı yolda bırakmak zorunda kalırdım."
Sınırlarımı bulmak için çok çaba harcadığını biliyordum. Elimde olsaydı sırf kendini rahat hissetsin diye ona birkaç zayıf noktamı sunabilirdim, böylesi bana da daha insancıl hissettirirdi. Fakat duygusal eşiklerim benim bile erişemeyeceğim kadar uzaktaydı, belki de hiç yoktu. Hakikaten bir şeytana dönüşmüş olabilirdim ve Babil'in kulesi üzerime yıkılsa bile hiçbir şey hissetmeyebilirdim. Kişiliğimin yerinde bir simülakr olmadığını kim garanti edebilirdi ki?
Melek ise gerçekti, bir ruhun inkâr edilemez varlığı ışıldıyordu teninde. İnsani sınırları vardı, ötesine geçince çileden çıkmasını sağlayacak duygusal eşikleri... Az evvel o eşiklerden birini geçmişti mesela. Sözlerimi hazmetmeye çalışırken gözlerinde bir gazap parıltısı yandığını gördüm. Konuşmaya başlamadan hemen önce, var olan tüm kinini dudaklarında biriktirdi.
"Aras..." dedi bastıra bastıra. "Senden nefret ediyorum."
Ufak bir kahkaha attım. "İşte benim karım."
-*-*-*-*-*-*-*-*-
"Karanlığa tekrar bakmak istemiyordum. Zamanında öyle çok bakmıştım ki, bu kez karanlığın da bana bakacağını biliyordum. Koluma inen dirseğin görüntüsü zihnimde belirince inleyerek başımı yana çevirdim. Dayak yemek istemiyordum, canımın yanmasını istemiyordum, çıplak kalmak istemiyordum, tenimi oymak, ruhumu kazımak, aşağılanmak, kaçmak istemiyordum. Peki ya izler? Senelerce yüzümü kaşımaya bile korkmuştum ben, hala da korkuyordum, korkacaktım, en sonunda korkmaktan bile korkan bir korkuluk olacaktım.
Benim kusurlarımı karanlık değil, aydınlık gizliyordu. Sırtımda bir çift melek kanadı taşısaydım, bilirim, rengi karlar kadar beyaz olurdu."
Düşmüş Melekler Senfonisi, Bölüm 48
-*-
Olimpos dağının ücra bir köşesi göçebe bir topluluğun çadırlarıyla donanmıştı. Tuhaf kostümler giymiş kılıçlı muhafızlar etrafta geziniyor, anormal bir dünyada yaşadığının ayırdında olmayan küçük çocuklar etrafta koşuşturuyordu. Fakat büyük çadırın içinde daha tuhaf bir manzara hüküm sürmekteydi. Yaşlı bir adam üzerinde uzun bir cübbeyle bağdaş kurup oturmuştu. Tam karşısında gözlerinde yaşlar birikmiş, kızıl saçlı bir genç kız vardı. İkisinin ortasında ise baygın vaziyetteki genç bir adam uzanıyordu. Başı kızın kucağındaydı, gevşemiş yüzünde bilinçsizliğin mutlak huzurunu görmek mümkündü. Genç kız dudaklarında buruk bir tebessümle bu manzarayı izliyordu. Bakışlarıyla adamı sarıp sarmalıyor gibiydi.
"Ah, sen âşıksın..." diyerek iç çekti Quesalid. "Onun enerjisi yüzünden değil, sen gerçekten de âşık olmuşsun."
Melek bu gerçeği sessiz bir boyun eğişle kabullendi. Kucağında baygın yatan adamı izlerken gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamış; göz bebeklerini çevreleyen zümrüt yeşili hareler daha da parlak bir hal almıştı. Kısa bir sessizlik anında eğilip adamın alnına şefkatli bir öpücük kondurdu. Başını kaldırdığında gözyaşları büsbütün şiddetlenmişti. Elinin tersiyle yanağını silerken başını sallayarak karşısında oturan ihtiyarı onayladı.
Quesalid temkinli bir tavırla konuştu. "Onun bundan haberi var mı?"
"Ne kadar zamandır olduğunu bilmiyor."
"Anlıyorum..." diye mırıldandı yaşlı adam. "Sanırım yollarınızın ayrılması daha iyi olacak. Daha mutlu olursun."
Bunun ihtimali bile kızı dehşete düşürmüş gibi görünüyordu. Birinin gelip onu elinden almasından korkar gibi bir tavırla kucağında yatan adama daha sıkı sarıldı. Başını iki yana sallarken sesinde ürkütücü bir kararlılık vardı.
"Onsuz mutlu olmak istemiyorum."
"Emin misin?" diyerek güldü Quesalid. "Beylik laflar ederken iyi düşün küçük hanım, mutluluk öyle kolayca gözden çıkarabileceğin bir şey değildir."
"Aras için dört yılımı gözden çıkardım ben. Eğer beni bırakırsa hayatımın geri kalanı da buna dahil olacak."
İhtiyar hafifçe iç çekti. "Ah, siz her şeyi bildiğini sanan küçük kızlar..."
"Senin de pek bir şey bildiğin söylenemez." diye meydan okudu kız. "Sözde evrenler arası seyahat ediyorsun ama birbirini seven iki insanı kavuşturmaya bile gücün yetmiyor."
Yaşlı adamın bariz bir can sıkıntısıyla esnedi. Kızı izlerken bakışlarında bilgeliğin çaresizliğini yansıtan bir acıma ifadesi beliriyordu. Ve bir de ara sıra belirip kaybolan bir pişmanlık emaresi... Bu şekilde konuşarak hiçbir yere varamayacaklarını anlamıştı. Zira karşısında onu anlayabilecek gerçek bir muhatap yoktu.
"Sen sahiden de körsün, Teiresias." diyerek ayağa kalktı. "O gözleri biraz açmak lazım... Bekle, hemen geliyorum."
İhtiyar adam çadırdaki odaların birinde kaybolurken genç kız hiçbir şey söylemedi. Bakışları yeniden kucağında yatan adama odaklanmıştı. Bir süre parmaklarıyla yüzünü okşadı ağır ağır, adamın çehresini ezberlemeye çalışıyor gibiydi. Başını yeniden ona doğru eğip yanağına özlem dolu bir öpücük bıraktı. Fakat bu kez geri doğrulmadı, alnını adamın alnına yaslayıp öylece çehresini seyre daldı.
Birkaç dakikanın ardından ihtiyar elinde minik bir şişeyle çadırın girişinde belirdi. Genç kız ivedilikle toparlanıp doğruldu yerinde, gözlerini kurulayıp kendine çekidüzen verdikten sonra ona döndü. Adamın şişeyi kendisine uzattığını görünce yüzünde şaşkın bir ifade belirmişti.
"Ondan ayrılmamakta ve hayatını yakmakta kararlıysan bunu iç."
"Nedir bu, Quesalid?"
"Kaderini değiştirecek bir karışım işte." diyerek homurdandı ihtiyar. "İçecek misin, içmeyecek misin?"
Birkaç saniyelik tereddüdün ardından kendisine uzatılan şişeyi alıp kararlı bir tavırla kafaya dikti. Onun bu hali karşısında ihtiyarın yüzünde keyifli bir tebessüm belirmişti. Öteki elinde tuttuğu dörde katlanmış kâğıdı uzatırken "Saat tam gece yarısı olduğunda bu kâğıdı ona ver." diyerek tembihledi.
Genç kız uysal bir şekilde kâğıdı alıp cebine attı ve arkasına yaslanıp dalgın bakışlarını kucağında uyuyan adama çevirdi. Az evvel içtiği karışımla ilgili sorular sormak anlamsız gelmişti. İhtiyarın akli dengesinin yerinde olmadığını biliyordu, Aras adamın dissosiyatif kişilik bozukluğu olduğunu söylemişti ona. İçtiği şeyin fantastik filmlerdeki gibi bir aşk iksiri olmadığının da farkındaydı. Doğaüstü olaylara inanmaya meyilli olsa da mucizevi kurtuluşlara pek inanmazdı. Yapabileceği tek şey anın tadını çıkarmak ve fırsatı varken sevdiği adama doya doya sarılmaktı.
Fakat dakikalar ilerlerken koyvermişliğinin yerini endişe almaya başladı. Aras neden uyanmıyordu? Bayılmasının üzerinden neredeyse bir saat geçmişti.
"Ne zaman kendine gelecek?" diye sordu ihtiyara dönüp. "Sadece bayıldığını söylemiştin. Neden uyanmıyor?"
"Çünkü az sonra bir misafirimiz burada olacak." dedi Quesalid. "Sevgilinin onunla karşılaşmasını istemezsin."
Genç kız hafif bir ürpertiye kapıldı. Kollarını korumacı bir tavırla kucağında yatan adamın omuzlarına sararken "Kim gelecek?" diye sordu. "B-bak eğer bizi tuzağa çekmeyi düşünüyorsan seni şimdiden uyarayım. Burada olduğumuzu bilen insanlar var, geri dönmezsek bizi aramaya gelirler. D-daha da önemlisi Ertuğrul Saral var. Kör Kütüphaneci'yi tanıyorsun, değil mi? Aras'a zarar verirsen o adamı karşına almış olursun. Bence o kadar aptal biri değilsin."
"Ah, elbette değilim." Quesalid iç çekti. "Keşke bu söylediklerini misafirimiz de idrak edebilseydi."
Melek'in gözleri korkuyla irileşti. "Kim bu misafir?"
Quesalid basitçe cevapladı. "Sensin."
Genç kız ihtiyarın cevabını üzerine alınıp alınmaması gerektiğinden emin olamadı. Görünmez biriyle falan mı konuşmuştu acaba? Belki de sadece halüsinasyon görüyordu. Tedirginlikle etrafına bakınırken gözlerinin önünün puslanmaya başladığını hissetti. Midesinde dakikalar önce baş gösteren tekinsiz bulantı şiddetlenmişti.
"Ne oluyor—" dedi ihtiyara dönüp. "B-bana ne içirdin?"
"Aslında içtiğin şey iki farklı karışımın birleştirilmiş haliydi," diye cevap verdi Quesalid. "Birincisinin etkisinin ne olduğunu zaten görüyorsun. İkincisinin etkisini muhtemelen gece yarısı görmeye başlarsın. Özel bir inhibitör eklemiştim içine."
Melek büsbütün dehşete düşmüş gibi görünüyordu. Bir elini cansızca boğazına götürürken "Amca sen..." diye başladı cümleye. Sonra ne söylediğini fark ederek duraksadı, dehşeti ikiye katlanmıştı artık. Neden ihtiyara amca diye hitap etmişti ki? Tuhaf bir şekilde adamın onun amcası olduğunu, gerçek adının ise Süha olduğunu biliyordu.
"Ben..." dedi Melek ani bir aydınlanma yaşamış gibi. "Ben, Feza Dorsey'in kızıyım."
Quesalid kahkaha attı. "Hem de şüphe götürmez bir şekilde!"
-*-
Birkaç dakika sonra çadırdaki atmosfer tamamıyla değişmiş haldeydi. Quesalid dikkatle kızın değişimini gözlemliyordu. Melek büyük bir sessizlik içerisinde zihnindeki bir savaşı atlatmaya çalışıyor gibiydi. Başı öne eğilmiş olduğundan yüzündeki ifade görünmüyordu ancak sarsıldığı her halinden belliydi. Büyük bir garipliğin farkına varmış gibi bir durgunlukla gözlerini sabit bir noktaya odaklamıştı. Sessizlikle geçen saniyelerin ardından başını yavaş yavaş kaldırdı. Artık öfkeyle hayret karışımı bir ifade kol geziyordu çehresinde, karşısında oturan ihtiyara bakarken olanlara inanamıyormuş gibiydi.
"S-sen delirdin mi?" dedi şaşkınlıkla. "Ne yaptığını sanıyorsun?"
Quesalid'in yüzünde kibirli bir tebessüm belirdi. "Seni kendine getirmemden mi bahsediyorsun?"
"Farkındalığımı tetikledin!" diye çıkıştı kız. "Hem de Şeytan'ın yanında!"
"Az evvel âşık olduğunu itiraf ettiğin Şeytan'ın yanında."
Melek'in yüzünde kibirli bir tebessüm belirdi. "Aptal, farkındalıktan yoksun ve manipüle edilmiş haldeyken yaptığım itiraftan mı bahsediyorsun? Kulağa inandırıcı gelmesine sevindim."
Kibirli tavrı ve sözleri yaşlı adamın ifadesinde en ufak değişiklik yaratmamıştı. Gözlerinde acır gibi bir ifadeyle konuştu.
"İnandırıcıydı, sevgili kızım. Çünkü gerçekti."
Kısa bir sessizliğin ardından Melek hayret yüklü bir kahkahayla tepki verdi. "Ne saçmaladığının farkında mısın? O haldeyken kendimde olmuyorum ben, kullandığım kimyasalların etkisiyle—"
"O kimyasalları ben yarattım, küçük hanım!" diye gürledi Quesalid. "Kimyasalların etkisiyle söylediklerini gerçeklerden ayırt edemeyeceğimi mi sanıyorsun?"
"Bak bence durumu—"
"Kahrolası Deha haklıydı!" diyerek hışımla konuşmayı sürdürdü yaşlı adam. "Senelerdir yaptığın onca saçmalığın, başına buyruk hareketlerinin gerçek sebebi bu, değil mi? Bu adamla kendine bir gelecek yaratmaya çalışıyorsun. Bu yüzden Arzu'nun bu adama duyduğu ilgi seni deli ediyordu. Bu yüzden onu yolundan çekmemizi istemiştin—"
"Hayır!" diye bağırdı Lilith aniden. "Delirdin mi sen?!"
Quesalid isyan etti. "Bunun konumuzla ne ilgisi var?!"
Lilith ve Melek, Tinuviel değil, bir şey söylemek üzere ağzını açtı ancak öfkeden konuşamadı. Dişlerini sıkarak "Arzu'ya verdiğim tepkilerin sebebi O değildi." diyebildi sadece. "O'nun beni sevmesini de hiçbir zaman istemedim. İnan ya da inanma, umurumda değil."
Hakikaten değildi. Sözlerinin sonuna yaklaşırken içindeki dehşet verici öfkenin bir sabun köpüğü misali sönüp gittiğini hissetti. Süha amcasının tutumuna kızması için bir sebep yoktu, onu gerçekten tanıyan tüm insanların klasik tepkisiydi bu.
İnsanlar onu hiçbir zaman saf ve farkındalıktan yoksun Melek'i sevdikleri gibi sevmemişlerdi. Başlarda personasının aptallığıyla tuhaf bir sempati uyandırdığını düşünmüştü çünkü pek çok insanda korumacılık içgüdülerini harekete geçiriyordu. Fakat insanlar onu korumakla kalmayıp yönetmeye çalışıyordu, aptal ve sevimli Melek'in kendi hayatını idame ettiremeyeceğine emin oldukları için onun adına kararlar almaya, onunla ilgili gerçekleri ondan saklamaya, hatta kendi aralarında Melek'in iplerini kim elinde tutacak kavgasına girişmeye başlıyorlardı.
Gerçek Melek ise... Hayır, o insanlarda böyle içgüdüler uyandırmazdı. Gerçek kişiliğini bilenler, onu kontrol edemeyeceklerini de bilirlerdi. Tuhaf olan şu ki, bu bilgi insanların ona karşı antipati beslemesine de sebep oluyordu. Sanki Melek'i kontrol etmek onların sahip olduğu bir hakmış ve buna izin vermeyerek insanların hakkı olanı elinden alıyormuş gibi...
Arzu'ya karşı öyle değillerdi oysa. Arzu insanları aşağılardı, hor görürdü ve herkes bunu bir sevgi biçimi olduğunu kabullenirdi. Elbette kötülük yaptığında insanlar Arzu'ya da öfkelenirdi, ama yaptığı kötülükler yüzünden değil; kötülük yaparak kendi psikolojisine zarar vermesinden endişelendikleri için... Arzu bile isteye yaptığı kötülüklerde bile mağdur konuma gelmeyi başarıyordu. Kötü biri olmadan kötülük yapabilme lüksüne sahipti.
Melek ise yaptığı her şeyden sorumlu olarak görülürdü. Kimse onun yaptığı kötülüklere açıklama bulmaya çalışmazdı. Çocukluk travmalarından, astroloji burcundan veya küresel ısınmadan ötürü böyle biri olup olmadığını merak etmezlerdi. Onun da bu durumdan bir şikâyeti yoktu genelde. Hayatını başkalarının kontrolüne devrederek mağduriyet kraliçesi olmaktansa kendi yolunu kendi çizip yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmeyi yeğlerdi.
Yine de... Onu tanıyan herkesin ondan bir kötülük, alçakça bir ihanet ve art niyet beklemeye bu kadar hevesli oluşu bazı zamanlar içindeki isyan ateşini körüklüyordu. Dünyayı yakıp yıkma isteğini.
"Öteki karışımdan ver bana." diye söylendi yaşlı adama bakarak. "Az önce içirdiğin şey her neyse farkındalığımı baskılamama engel oluyor. Aras uyanmadan gitmek zorundayım."
"Aptal çocuk." diyerek güldü Quesalid. "Kendi ağzınla söylüyorsun. Şeytan'ı aşık etmeyi başarmışsın ama kendine değil, taktığın maskeye. O maskenin altında başka biri olduğunu gördüğünde neler olacak?"
Bunları söyledikten sonra ayağa kalkıp çadırın arka tarafına geçti. Adamın kimyasalı getirmeye gittiğini anlayınca rahat bir nefes aldı Melek. Eğer işler planladığı gibi giderse maskenin altında kimse kalmayacaktı. Bunu Quesalid'e söyleyemezdi elbette, o zaman istediği kimyasalları ondan alamazdı. Fakat az önce olanlar sayesinde işi epey kolaylaşmıştı. Artık Aras'tan gizlice buraya gelmesine, kimyasalı almak için amcasına yalanlar uydurmasına gerek yoktu. Şartlar kendiliğinden oluşmuştu zaten.
Quesalid minik bir şişeyi ona uzattığında bir yudum içip geri vermesi gerektiğini biliyordu. Fakat öyle yapmadı, bir yudum içtikten sonra şişeyi sutyeninin içine sıkıştırdı ustalıkla.
"Ne yapıyorsun? Geri ver şunu."
"Cimri falan mısın sen?" diye söylendi adama. "Bu zıkkımdan düzenli olarak içmem gerekiyor ve en son bir hafta önce içmiştim. Her halükârda bana bundan göndermen gerekecekti."
"İki ay önce gönderdim zaten! En az altı ay yetecek iksiri nasıl bitirmiş olabilirsin ki?!"
"Bitiremedim, şişe kırıldı."
Yaşlı adam buna inanmış göründü. Şüphelenmesi için bir sebep yoktu ortada, kimse onun kişiliğini silmeye yetecek kadar çok miktarda karışım içtiğini bilemezdi. Kimse böyle bir şeye cüret edeceğini düşünemezdi. Öte yandan, Quesalid'in onu kendine getirmek için verdiği karışım yüzünden endişeli hissediyordu. O karışım diğer karışımın etkilerini ortadan kaldırır mıydı acaba? İki aydır her gün içiyordu ve yavaş yavaş ilerleme katettiğine emindi. Şimdiyse kendini hiç olmadığı kadar Lilith gibi hissediyordu.
"Dikkatli ol o zaman!" diye söylendi Quesalid. "O karışımları yapmak için bir servet ve onca zaman harcıyorum çocuk! Her dakika sana yenisini gönderemem! Ayrıca zaten onu olabildiğince az tüketmelisin, aksi taktirde kendine gelmen gerektiği anda bunu yapamazsın. Sonsuza dek farkındalığını yitirmiş bir aptal olarak sıkışıp kalmak mı istiyorsun?!"
"Tanrı aşkına söylenip durma artık." Genç kız bıkkınlıkla iç çekti. Ardından bakışları kucağında uyuyan adama çevrildi. "Bizi duyamayacağına eminsin değil mi? Bilinci yerine geldiğinde baygın numarası yapmaya devam ederse—"
"Bilinci ben izin vermedikçe yerine gelemez." dedi amcası. "Buharını soluduğu karışımdan içmesi gerek. O karışımı da henüz ona içirmedim."
"İçir öyleyse. Benim içtiğim karışım birazdan etkisini göstermeye başlar. Neyi bekliyoruz ki?"
Quesalid'in beklediği bir şeyler olduğu muhakkaktı. Sessizce arkasına yaslanıp yeğenini inceledi birkaç saniye. Melek adamın onun koluna baktığını görünce mevzuyu az çok anlamıştı.
"Kolun kaşınıyor, öyle değil mi?" diye konuştu Quesalid. "Söylemiştim, sen bir sanat eserisin."
Melek oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. "Endişelenme, henüz bir şey yok. Olsa da onun görmesine izin vermem."
"Bu sonuncusu muydu?"
Emin değildi. Sadece damgaların ne zaman belireceğini öngörebiliyordu. Önce damganın belireceği yerde ansızın bir kaşınma hissiyle başlardı. Birkaç gün sonra aynı yer tekrar kaşınırsa içinde bir panik dalgası belirirdi. Günler geçtikçe kaşıntının sıklığı artardı ve bir yerden sonra kendine hâkim olamazdı; teninin altındaki bir şeyi çekip çıkarmak ister gibi kaşımaya başlardı.
Tuhaf olan şey şu ki, gerçekten de teninin altından bir şey çıkardı.
-*-
"Sen ne zamandan beri biliyorsun bunu Efsun?! Niye söylemedin bana?!"
"Bağırma, çocuk duyacak bizi—"
"Sen bu yüzden kızın üstünü benim giydirmeme izin vermiyordun, demi?!" diye bağırdı babası. "Karnındaki şeyi görmeyeyim diye... Kim bilir ne zamandır orada o melanet!"
Küçük kız annesinin ağlamaya başladığını duyunca yorganının altına saklandı. Çocuklar belirli bir yaşa değin kendilerini annelerinin bir uzantısı olarak algılardı. Anneleri ağlayınca ya da şiddete maruz kalınca kendilerini tehlikede hissedip saklanmaları bundandı.
Damgaları gizlemesi gerektiğini henüz çocuk yaştayken öğrenmişti. Ne zaman o tanıdık kaşıntı vücudunda baş gösterse evde kıyametler kopuyor, annesiyle babası onun yüzünden kavga etmeye başlıyordu. Çok geçmeden kavgalarının sebebini de anlamıştı. Babası onun lanetlendiğini düşünüyordu, lanetli bir şeyi evlerinde barındırarak ailelerini riske attıkları kanaatindeydi.
"Benden gizlemeseydin daha kundaktayken bunu götürür bir yere bırakırdım!" diye bağırdığını duymuştu annesine. "Ne seni ne beni hatırlardı. Şu saatten sonra yetimhane avlusuna da bırakamam, anan baban kim diye sorsalar bizi anlatacak!"
"Anası babası biziz çünkü!" demişti annesi. "Daha düne kadar canın gibi seviyordun kızı. Damgalı diye mi soğudun yoksa Nazenin doğdu diye mi?!"
"Ne soğuması be kadın?! Korkuyorum ben! Bu kız yüzünden başımıza geleceklerden korkuyorum!"
Melek bu kavgaya kulak misafiri olduğu günü daha dün gibi hatırlıyordu. Adamın sözlerini duyunca çocuksu bir sevince kapılıvermişti. Babası onu sevmiyor falan değildi, sadece damgası yüzünden Melek'ten korkuyordu. Eğer karnındaki soluk yeşil lekeyi yok edebilirse babasının onu tekrar seveceğini düşünmüştü.
Sonra da evde yalnız kaldığı bir anda mutfaktaki çakmağı alıp annesinin sigaralarından birini tutuşturmuş, ne yaptığını düşünmeden karnına bastırıvermişti. Niyetim tüm damgayı silene kadar sigarayı birkaç kez bastırmaktı ancak acı öylesine büyüktü ki, sadece damganın ortasındaki minik bir yuvarlak alana bastırabilmişti. Akabinde küçük bir çocuğa yaraşır şekilde bağıra bağıra ağlamış, evin içinde dört dönüp bedenindeki acıdan koşarak kaçmaya çalışmıştı.
Akşam karnına baktığında gördüğü manzara beklediğinden daha iyiydi. Damganın ortasındaki minik yuvarlak deri parçası deforme olurken soluk yeşil izin bir kısmını da yok etmişti.
Ertesi gün onu yeniden sigara çalmaya ikna eden şey de buydu.
Nihayet bütün damgayı yok ettikten sonra büyük bir sevinçle babasının yanına gitmiş, karnını açıp yanık izini göstermişti. Adamın sevineceğini umuyordu ama pek öyle olmamıştı. Babası daha da büyük bir dehşete kapılarak "Normal değil bu çocuk Efsun!" diye bağırmıştı annesine. "Kendi karnına sigara basmış, hem de birkaç kez! Ulan elalem görse biz yaptık sanacak!"
Annesi ise o kadar şiddetli bir tepki vermemişti. Melek'in çözümünü mantıklı bulmuş gibi görünüyordu. Neticede vücudundaki tuhaf damganın bir izahı yoktu, tek bir kişinin görmesi bile başlarını belaya sokardı ama yara izinin makul bir açıklaması olabilirdi. Zaten kızı sonsuza dek evde tutamazlardı, eninde sonunda okul çağına gelecekti. Üstelik yakında küçük kızlarının aklı ermeye başlayacaktı.
Böylelikle Melek bir nebze olsun özgür bırakılmıştı. Hiç değilse artık sokakta oyun oynayabiliyordu, kazara tişörtünün sıyrılmasından korkmuyorlardı. Ne var ki babası damganın silinmesi babasının sevgisini geri getirmemişti. Aksine kızı görmemek için tır şoförlüğü yapmaya başlamıştı, dek yılın büyük bölümünü evden uzakta geçiriyordu.
Fakat küçük kız hala umutluydu. Babasının eve her gelişinde onunla ilgili daha az söylendiğini fark etmişti. Hatta son gelişinde farkında olmadan ona kızım demişti. Melek dikkat çekmemeye çalışarak salonun bir köşesinde oturuyordu, babası ise Nazenin'le top yuvarlama oyunu oynuyordu. O esnada annesi çay getirmişti, babası çay bardağını alırken yuvarlanan topu yakalayamamıştı. Top odanın köşesine gidince gayri ihtiyari bir tavırla "Kızım atsana topu buraya." demişti ona. Melek o gece yastığa başını koyduğunda mutluluktan uyuyamamıştı.
Fakat ertesi sabah uyandığında, sağ kolunda tuhaf bir kaşıntı başlamıştı.
-*-*-*-*-*-*-*-*-
"Sanırım rüyasız bir uyku uyudum. Ya da belki de bir rüyayı gerçek sanıyordum, bilemiyorum. Saçımı okşayan bir adam vardı, göğsündeki sıcaklığa hapsolmuştu sol yanağım. Bir çiçek içimde çürüyerek ruhumu zehirliyordu, gururlu köklerini elime dolayıp söktüm attım. Bin yıllık bir körlüğün ardından gözlerim yavaş yavaş açılıyordu. Ölüleri mezara, dirileri bağrıma bastım ve zindandan çıkıp hayatımda ilk kez kendime baktım. Damgalarım ışıldadıkça saçlarım kadar kızıla boyandım.
Beni uykularımda bile seven bir adam vardı. Sonra uyandım."
—Düşmüş Melekler Senfonisi, Bölüm 46
-*-
ARAS
3 ay önce, Selanik
Çöle gizlenen zehirli bir akrebi nasıl avlayacağınızı biliyor musunuz?
Sıradan av hayvanlarının aksine onları silahla vuramazsınız, peşlerinden koşup yakalayamazsınız. Hele ki Sahra çölüne özgü ölüm avcısı denen aşırı zehirli akrepleri yakalamak neredeyse imkansızdır. Zira ışığa maruz kaldıkları anda kumulların içine saklanırlar. Böylelikle hem kendilerini korumuş olurlar, hem de onları avlamak isteyen düşmanlarını zifiri karanlıkta hareket etmeye mecbur bırakırlar.
Fakat insanoğlu kurnazdır, diğer türlerin aksine doğuştan sahip olduğu kabiliyetlerin ötesine geçebilir, yeni yöntemler ve taktikler geliştirebilir. Aydınlıkta yakalaması imkânsız olan akrepleri yakalamak için de kurnazca bir yöntem kullanılır. Akrep avcıları Sahra çölüne geceleri çıkıp ultraviyole fenerlerle kumullara siyah ışık yansıtırlar. Bu fenerler çölü aydınlatmaz elbette; fakat akrepleri açığa çıkarır. Zira zehirli canlıların çoğu gibi akrepler de biyofloresandır; zifiri karanlıkta ışık saçarlar.
Çöle gizlenen bir akrebi açığa çıkarmanın yolu aydınlıktan değil, karanlıktan geçer.
Melek'in bedeni kollarımın arasında süzülürken güzelliğiyle kör olmamak her şeyden daha zordu. Kan kızılı saçları şöminenin ışığıyla bir yangının yalımlarına dönüşmüştü. Gözlerinin koyu kahvesini çevreleyen zümrüt yeşili halka şehvetle parlıyordu. Kendi teriyle ve benim dudaklarımla nemlenmişti teni. Kucağımda dans ederken belinin ahenkle kıvrılışını izliyor, kalçalarının kasıklarıma yaptığı baskıyla giderek tahrik olduğumu hissediyordum.
"Atletini aşağı sıyır."
İkinci isteğim karşısında göz bebekleri heyecanla titreşti. Üzerindeki ipli atletin askılarını dirseklerine kadar sıyırırken hayatımda gördüğüm en erotik sahneye şahit oluyordum. Çıplak göğüsleri açığa çıkınca başını kaldırıp sessizce yüzüme baktı.
Tepsiye uzanıp bir dilim limonla shot bardağını aldım. Shot bardağındaki tekilayı yavaşça üzerine boşalttım. Renksiz sıvı tenini yıkayıp göğüslerinin üzerinden karnına dökülürken şaşkınlıkla iç çekti. Bardağı masaya bıraktıktan sonra elimdeki limonu dudaklarının arasına yerleştirdim.
Başımı aşağı eğdiğimde ne yapacağımı anlayıp bedenini geriye doğru büktü. Dilimi tenindeki ıslaklığın üzerinde gezdirmeye başladım. Tuzla karışık tekilayı meme uçlarından emerken inleyerek kendini bana bastırdı. Teni alev almış yanıyordu, dilimin altında giderek kayganlaştığını hissediyordum. Kendime hâkim olamayacağımı anlayınca dudaklarımı güç bela göğüslerinden ayırdım. Elimle başının arkasını kavrarken ağzındaki limon dilimini dişlerimle alıp fırlattım yere. Bakışlarımız buluştuğunda hiç olmadığı kadar cesur, itaatkâr ve karanlık görünüyordu.
"Ve üçüncü istek..." dedim yeniden dudaklarına uzanırken. Ne olduğunu sormadı bile. Koltuktan kalkacağımızı anlayınca bir kedinin kıvraklığıyla bacaklarını belime doladı.
"Aras..."
"Söyle güzelim."
Başını geriye atıp baygın gözlerle yüzüme baktı. "Ben çok çıplağım. Sen çok giyiniksin."
Hafifçe güldüm. "Soymak ister misin?"
Evet, kesinlikle istiyordu. O kadar tahrik olmuş haldeydi ki yatağa gidemedik bile, halının üstüne serilip sevişmeye devam ettik. Bir ara nasıl olduysa kendimi onun altında uzanırken buldum. Vücudumdaki uyarılmaya rağmen zihnimde derinden derine artan isteksizliği ve dikkatimi ona veremediğimi hissetmiş olmalıydı. Sabırsız hareketlerle üzerimdeki kıyafetleri çıkarıyor, ona ayak uydurabilmem için tüm baştan çıkarıcılığıyla beni tahrik etmeye çalışıyordu. Gösterdiği çabanın altındaki masumiyet, göğsümde ince bir sızıyla kanadı.
"Aras, bakma öyle..." diye sızlandığını duydum. "Seni istiyorum."
Bacaklarını iki yana açarak sertleşmiş kasıklarımın üzerine oturdu ve bir anlığına hakikaten zevkten başka bir şey düşünemedim. İçgüdüsel bir dürtüyle kalçalarını üzerimde hareket ettirmeye başladı. İlkel bir homurdanma gırtlağımdan yukarı tırmandı, boğuk bir inleme sesiyle birlikte söküldü dudaklarımdan. Sırtımı yukarı itip aniden doğruldum. Elimle başının arkasından hoyratça saçlarını kavradım. Öteki kolumu kalçasının altına sarıp kucağımda yükselmesini sağladım. İki eliyle birden boynuma sarılırken yüzüm memelerinin dolgunluğuna gömülmüştü.
"Yatağa gidelim." dedi inleyerek. "Yap artık ne yapacaksan... Dayanamıyorum."
Göğsümdeki sızı yeniden gün yüzüne çıktı. Melek'i kucaklayıp ayağa kalkarken yüzüne bakmamak için başımı boynuna gömdüm. Halbuki yüzümü görse bile beni fark edecek halde değildi şu an. Bir sürü tekila shot üstüne yarım saattir ön sevişme yapıyorduk. Üstelik onun bundan haberi olmasa da, tekila şişesinin içinde yalnızca tekila yoktu. Quesalid'den aldığım sandıktaki kimyasalların birkaç tanesinde inhibitör mekanizması kullanılmamıştı, yani içtikten yarım gün sonra değil metabolizmaya karışır karışmaz etki göstermeye başlıyorlardı.
Quesalid inhibitör mekanizmasını çıkarmanın başka etkileri de olabileceğini, ancak bunları test etmediğini söylemişti. "Kimyasalı içtikten sonra olanları unutmanı engelleyecek türden bir şey mi?" diye sormuştum sadece. Kısa süreli bellek tahribatının bu kimyasalın temel bileşen özelliği olduğunu, bunu engellemenin bir yolunu kendisinin de bulamadığını söyleyerek bana güvence vermişti.
Melek shot oyunu oynamayı teklif edince doğaçlama hareket edip kimyasalı şişelerden birinin içine boşaltmıştım. Sorun şu ki, o şişedeki tekilayı birlikte içmiştik. İkimizin içtiği shotları farklı şişelerden doldurmam veya çaktırmadan bardaktaki içkiyi başka bir yere boşaltmam mümkün değildi. Ve galiba böyle bir hile yapmayı içten içe ben de istememiştim.
İsteseydim kimyasalı kendim içmeden Melek'e içirmenin yüzlerce farklı yolunu bulabilirdim. Shot oyunu oynamayı teklif ettiğinde onunla sohbet etmeyi özlediğimi falan söyleyip reddedebilirdim. Aynı şişeden içmeyeceğimiz bir sıvıya, örneğin kahvesine kimyasalı dökmek çok da zor olmazdı.
Fakat böyle bir şey rahatsız edici olurdu. Şu anki durum da rahatsız ediciydi. Kendi isteğiyle soyunduğunu ve izin vermediği bir şeyi görmeyeceğimi bildiğim halde berbat hissediyordum. İçimi rahatlatan tek şey yarın sabah bunları hatırlamayacağımı bilmekti.
"Gözlerini bağlayacağım." diye mırıldandım dudaklarımı kulağına yaslayarak. "Sonra da karşına geçip seni izleyeceğim."
Hafifçe inledi. "Dokunmanı tercih ederim."
"Emin ol, dokunacağım. Fakat tam olarak hangi anda ve tam olarak nereye dokunacağımı bilmeyeceksin. Senin için uygun mu?"
"B-bilmiyorum." dedi bocalayarak. Sonra kesik bir iç çekişle pes etti. "Uygun sanırım..."
Sevişmeye ihtiyacı olduğunu biliyordum, fakat onunla sevişemezdim. Bu gece değil. Aklının başında olmadığını bilirken değil. Zaten sevişmeye dair bir istek de kalmamıştı içimde. Sadece bu kahrolası gecenin bitmesini istiyordum.
Yataktan doğrulup komodine uzandım. Kravatlarımdan birini gözlerine, öteki başının üzerinde birleştirdiğim bileklerine bağladım. Eğilip son bir öpücük kondurdum dudaklarına. Bu gece, ona son dokunuşum bu olacaktı.
Geri çekilip yataktan kalkarken bunun en iyi yol olduğunu hatırlattım kendime. Bu gece tabloya ulaşmazsam İstanbul'a döndüğümüzde Kütüphaneci bunu adamlarına yaptıracaktı. Başka seçeneğim yoktu.
Yatağın altına sakladığım bir çantayı çıkarıp açtım. Önce içindeki gaz maskesini yüzüme taktım, ardından gizli bölmedeki şişeyi alıp Melek'in soluma mesafesine doğru birkaç fıs sıktım.
"Bu ses neydi?" diye sordu. "Aras orada mısın—"
Cümlenin sonlarına doğru sesi giderek zayıfladı, ve uykuya daldı. Epey derin bir uykuya.
Son olarak, çantadaki uzun ince lambayı çıkardım. Çoğu lambanın aksine, elimde tuttuğum cihaz etrafı aydınlatmıyordu. Tam tersine, kara ışık saçarak aydınlıkta görülmesi imkânsız gizleri görünür hale getiriyordu.
Artık tabloya kazınmış şifreleri rahatlıkla görebilirdim. Tek yapmam gereken şey ışığı yok etmekti. Çünkü bazı hakikatler, yalnızca aydınlığa gizlenirler. Karanlık ifşa eder kendinden olmayanı. Işıksa aldatır, yahut kör eder, en parlak anlarında bile sırlar barındırır içinde. Aksini düşünenlere sorun:
Gündüz kaç yıldız görünür gökyüzünde?
Melek muhtemelen bedeninin yıldızlarla dolu olduğunu bilmiyordu. Yara izlerini annesinin veya babasının yaptığını tahmin ediyordum. Tenindeki tuhaf reaksiyonlardan haberi varsa bile bunların derisinin altında varlığını devam ettirdiğinden, tenine zarar vermenin izleri tamamen yok etmeyeceğinden haberi yoktu. Çocukluğundan bu yana nasıl bir kâbusun içinde olduğunu hayal bile edemiyordum.
Havadaki gazın dağıldığına emin olunca yüzümdeki maskeyi çıkarıp bir kenara koydum. İçim boşalmış, tüm hislerim zihnimi terk etmiş gibiydi. Sakince elimdeki feneri havaya kaldırdım, ultraviyole ışımayı başlatacak düğmeye bastım. Odanın zifiri karanlığı, fenerden yayılan siyah ışıkla daha da karardı sanki.
Gözümden bir damla yaş süzüldü.
Işıldayan tek şey, Melek'in bedenindeki izlerdi. Ve izlerin altına gizlenmiş semboller...
Artık biliyordum. Herkesçe kabul görmüş, sebebini kimsenin merak etmediği, merak etmesi gerektiğini bile fark etmediği bazı gerçekler vardır. Yarı saydam bir tül gibi asılı dururlar gizledikleri sırlarla aramızda.
Şimdiyse senelerdir yarı saydam bir tülün arkasında olduğumu görebiliyordum. Kütüphaneci tabloyu bulmak için Melek'e yaklaşmam gerektiğini söylemişti. Ben de tablonun sadece Melek'in bildiği bir yere gizlendiğini, tabloya ulaşabilmek için Melek'in güvenini kazanmam gerektiğini düşünmüştüm. Halbuki Melek'in bana bahşedebileceği bir tablo yoktu ortada.
Tablo, Melek'in kendisiydi.
-*-*-*-*-*-*-*-
Selamlar! Bölümü nasıl buldunuz?
Aklınızda epeyce soru biriktiğini tahmin edebiliyorum. Siz bu satırları okurken ben çoktan derslerimin başına geçmiş olacağım ama önümüzdeki günlerde instagram hesabımızdan soru cevap etkinliği yapabiliriz. Ayrıca buradaki yorumlarınızı ve twitter paylaşımlarınızı da takip edeceğim. Ve siz sormadan söyleyeyim: Bir sonraki bölüm bundan çok daha hızlı gelecektir, gecikme için lütfen kusuruma bakmayın. *.*
Seviliyorsunuz!
—Nilf Trismegistus
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro