Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 63 - İkinci Kuşağın İzleri

Bu bölümü sevgili comet'e (fandsword) ithaf etmek istiyorum. ✨❤️

Bölüme başlamadan önce DMS kuşakları hakkında kısa bir bilgi vereyim. Bölümü geciktirmemek adına direkt Soru Cevap etkinliğinde verdiğim cevabı yazacağım, belki ileride editlerim.

"Birinci kuşak kurguyu tasarlarken kullandığım tabirlerden biri. Hikaye bildiğiniz üzere 1956'da başladı. O yıllarda göreceğiniz Kemal Karadağ, Adem Saral, Arslan Ahıskalı gibi karakterler DMS'nin sıfırıncı kuşağını oluşturuyor. Bu kuşak günümüzdeki karakterlerin büyük dedelerinin, yani babalarının dedelerinin kuşağı. Sıfırıncı kuşağın dönemi hikaye başladığında sona ermek üzereydi diyebiliriz.

İbrahim, Cevdet, Sare, Dündar gibi karakterler DMS'nin birinci kuşağı oluyor, sıfırıncı kuşağın çocukları bunlar. Mahşerin dört atlısı, birinci babil savaşı ve ilk senfoni gibi mevzular bu kuşağın döneminde yaşandı, kabaca 1970'ler diyebiliriz.

Hakkı, Gülnihal, Feza gibi karakterler ikinci kuşak oluyor. Bu kuşağın hikayesi DMS'de 1990'lı yıllara damga vurmuştu. Günümüz kuşağının yaşadığı birçok şeyin temelleri bu kuşak tarafından atıldı ve Pandora'nın Kutusu bu kuşak mensuplarınca açıldı.

Aras, Melek, Gözcüler ve diğer genç karakterler ise üçüncü kuşak. Onların hikayesi günümüz sekanslarında hala devam ediyor."

Uyarı: Aşağıdaki partların 1989 yılında geçtiğini unutmayın. O yıllarda bayan sözcüğünün ideolojik bir anlamı yoktu ve yaygın olarak kullanılıyordu.

✵ ────── • ⋅ ༽ ༼༽ ༼   ⋅ • ────── ✵

"Uyarıyorsunuz bizi: Günah işliyorsunuz! Bunu biz de biliyoruz, Üstümüze gelsin günahlar. Uyaran ne kadar işaret varsa, hepsinin günahı bize yüklensin, gelsin boğulan deniz, geri dönüşün zırhlara bürünmüş fırtınaları, gelsin gece yarısından farksız gün, hiç olmadık ne varsa, gelsin...

Ama bir insan da, mezardan çıkıp gelsin!"

— Paul Celan, Ellerin Zamanlarla Dolu

✵ ────── • ⋅ ༽ ༼༽ ༼   ⋅ • ────── ✵

GÜLNİHAL
sene 1989

"Arzu'nun görüştüğü birileri var, biliyor muydun?"

Feza kafasını kaldırıp ters bir bakış attı kıza. "Ne saçmalıyorsun sen? Arzu da kim?"

"Abi yapma Allah aşkına..." diye sırıttı genç kız. "Bal gibi de biliyorsun Arzu Mabeynci'den bahsettiğimi... Hani benim en yakın arkadaşım olan Arzu... Hani geçen dönemin sonunda sana aş—"

"Konuşmaya devam et." dedi Feza sakince. "Devam et de cümleni tamamladığında kendini kapının önünde bul."

"İyi de ne söyleyeceğimi nereden biliyorsun ki?!"

"Aynı zırvalığı bin kez söylemenden olabilir mi?"

Gülnihal suratını astı. Geçen dönemin sonunda yaşananlara o da şahit olmuştu. Arzu alenen hislerini haykırmıştı Feza'ya, onun kendisini görmediğini söylemişti ve bunun bir ilan-ı aşk olmadığını kimse iddia edemezdi. Feza dışında... Arzu bunun böyle olacağını öngörmüştü. "Söylediklerimi duymamış ya da anlamamış gibi yapacak." demişti olayın akşamında. "Tanıyorum onu Gül. Bana karşılık vermeyeceğini de biliyorum. Bunu gözlerimle görüp vazgeçebilmek için itiraf ettim zaten. Artık özgürüm."

Gülnihal ise Feza'nın kayıtsız kalabileceğine inanmıyordu. Adamın bir şeyler yapacağını düşünmüştü, hiç değilse Arzu'yu karşısına alıp konuşarak mevzuyu kapatmasını bekliyordu. Fakat Arzu haklı çıkmıştı. Yaz tatilinin sonunda okula döndüklerinde Feza hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Gülnihal onun bir iki kez derste yoklama alırken Arzu'nun ismine gelince duraksadığını fark etmişti ama hepsi bu.

"Bu kez başka bir şey söyleyecektim ama..." diye söylendi. "Sadece bir kez olsun beni sakince dinleyebilir misin?"

"Aşk meşk lafları ettiğin anda seni dışarı atarım."

"Tamam. Aşk ve meşk sözcüklerini kullanmadan konuşayım öyleyse." Genç adamın gözlerini devirdiğini görünce şirin bir şekilde sırıttı. "Arzu'nun görüştüğü biri var dememin sebebi düşündüğün gibi değil. Sana olan hislerinin tamamen bittiğini söylemeye çalışıyorum, yani artık rahat olabilirsin."

"Rahatsız olduğumu nereden çıkardın ki?"

Gülnihal yapmacık bir şaşkınlık takındı yüzüne. "Ne yani, Arzu'nun seni sevdiğini bilmek hoşuna mı gidiyordu?"

"Çık dışarı çabuk!" diye patladı Feza. "Yazılması gereken bir sürü rapor var, senin şaklabanlıklarınla uğraşamam!"

"İyi de aşk ve meşk sözcüklerini kullanmadım ki!"

"Bak hala konuşuyor! Topla çantanı, çık laboratuvarımdan!"

"Burası Nihat Hoca'nın laboratuvarı!"

"Seni göndermek istesem Nihat Hoca yok mu diyecek sanıyorsun?" diye celallendi genç adam. "Ayrıca sen ne cüretle bana dikleniyorsun bakalım? Abinle olan ahbaplığıma mı güveniyorsun?"

Genç kız neşeli bir sırıtışla başını salladı. "Evet abi, nereden anladın?"

Gülnihal'in pişkinliği karşısında Feza öfkesine hâkim olamadı, masanın üstünden kaptığı peçeteleri hışımla kıza fırlattı. İnce kâğıt peçeteler havada aheste aheste süzülürken Gülnihal kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Bir yandan da aceleyle eşyalarını çantasına tıkıştırıyordu. Feza'nın masasından kalktığını görünce arkasını döndü, gülmeye devam ederek kapıya koşturdu.

Tam o esnada laboratuvarın kapısı dışarıdan açıldı. Feza'dan bir iki yaş büyük başka bir adam içeri girdi. Gülnihal gelen kişiyi görünce "İmdat!" diyerek bir feveran kopardı. "Yardım et abi, öldürecek beni!"

Koşar adımlarla laboratuvara giren adamın yanına ulaştı, arkasına geçip ürkek bir ifadeyle saklandı. Genç kızın bir anda değişen tutumu karşısında Feza iyice küplere binmişti. Öfkeli bir kahkaha atarak ellerini yüzüne götürüp ovuşturdu. Gülnihal'in önünde duran genç adam ise şaşkın bakışlarla onları izliyordu.

"Ne oluyor yahu?"

Feza öfkeyle gürledi. "Ne olacak, kız kardeşin yine çocukluk peşinde!"

"Abi valla bir şey yapmadım." diyerek dudağını büktü genç kız. "Havadan sudan muhabbet edeyim dedim, Feza abi küplere bindi. Hatta istersen sana da anlatayım—"

"Sakın!" diye lafa daldı Feza. "Gerçekten şakanın dozu kaçıyor artık, Gül. Anladın mı beni?"

Gülnihal duraksadı. Feza'nın bu meseleyi abisine anlatmadığını anlamıştı. Halbuki ikisi çok yakın arkadaştı, onunla paylaşmadıkları birçok özel sorunu birbirleriyle paylaşıyorlardı. Arzu'nun aile dostlarının kızı olduğu düşünülünce Feza'nın olanları Ertuğrul'la paylaşması gerekmez miydi?

"Yahu ne oluyor size?" dediğini duydu abisinin. "Gül, ne söyledin de Feza'yı çileden çıkardın sen?"

"Bizim bölümdeki kızlardan biri Feza abiden hoşlanıyormuş." diye kıvırdı lafı. "Ben de geçen gün tesadüfen kulak misafiri oldum. Onu söyleyince laboratuvardan kovdu beni."

Bunları söylerken dudağını büküp masum bakışlar atmayı ihmal etmemişti. Fakat abisi kanmadı onun numaralarına, ayıplar bir tavırla "Az bile yapmış, küçük fare." diye söylendi. "Annem yetmezmiş gibi bir de sen çıktın başımıza. Çöpçatanlığa gelince ne dur demekten ne gönlüm yoktan anlıyorsunuz."

"Ertuğrul bari sen yapma!" diye isyan etti Feza. "Ben burada öğretim görevlisiyim, böyle mevzularda dahlimin bile olmaması lazım!"

Ertuğrul bıkkınlıkla iç çekti. "Yani kızın yanında konuşmayayım diyorum ama duyan da seni kılları ağarmış profesörlerden sanır Feza..."

Gülnihal yeniden sırıtarak abisinin koluna girdi. Feza iki kardeşin birbirini desteklediğini görünce huysuzlanarak arkasını döndü. Masasına geçip otururken "Ben yaşa değil, akademik mevkiye bakarım." diye söylenmeyi ihmal etmemişti. "Neyse ne... Bu laboratuvarda daha fazla Saral nasihati duymak istemiyorum. Zaten işim gücüm var... Belli ki sen de kardeşini almaya gelmişsin Ertuğrul, ben sizi tutmayayım."

"Dur yahu, ben seninle konuşmaya geldim. Epeydir görüşemiyoruz, azıcık ilimden bilimden söz edelim. Gülnihal kendi arabasıyla döner eve." Başını çevirip kız kardeşine baktı. "Değil mi abicim?"

Genç kız şüpheyle gözlerini kıstı. Laboratuvarda çalışmaya başladıktan sonra abisiyle Feza'nın sadece sohbet etmek için görüşmediğini fark etmişti. Laboratuvarda birtakım çalışmalar da yürütüyorlardı fakat bu çalışmalara dair en ufak bir fikri yoktu kızın. İki adamın uzmanlık alanları birbirinden epey farklıydı, ortak yürütecekleri çalışma ne olabilirdi ki?

"Ben de kalıp dinleyeyim sizi." dedi reddedeceklerini bile bile. "Hem ikinizin ortak konuşacağı konu ne olabilir ki? Feza abi fizikçi, sen ise—"

"Onun arkadaşıyım." diye tamamladı Ertuğrul. "Her nasıl ki ben senin arkadaşlarınla olan konuşmalarını sorgulamıyorsam, senden de aynı anlayışı göstermeni bekliyorum."

"İyi de ilimden bilimden konuşacağız dediniz."

"Abinden sağlık tavsiyeleri alacağım Gülnihal, oldu mu?" diye söylendi Feza. "Malum, bu gidişle beş sene sonra kendisine istesek de ulaşamayacağız." Ertuğrul'a dönüp muzip bir tavırla sordu. "Ününüz sınır ötelerine kadar ulaşmış diyorlar hekim bey, doğru mudur?"

"Mübalağa ediyorlar yahu." diyerek kahkaha attı Ertuğrul. "Asıl ünlü olan sensin. Mustafa İnan'ın veliahdı diyorlar sana şimdiden, birkaç kişiden duydum."

İki adam kendi arasında sohbete dalınca Gülnihal kendini birden konunun dışında buluverdi. Bunu bilinçli olarak yaptıklarını biliyordu. Normalde Feza ile Ertuğrul bu kadar mesafeli konuşmazdı ki, geçmişte onları gizlice dinlerken erkeklere özgü argo hitaplar içeren muhabbetleri olduğunu öğrenmişti. Şimdiyse o sıkılıp gitsin diye ağdalı bir dille havadan sudan konuşuyorlardı.

Muhabbete dahil olamayacağını anlayınca somurtarak çantasını omzuna aştı. Kapıya doğru ilerlerken söylemesi gereken şeyi hala söylemediğini fark etti. Olduğu yerde durup gülüşerek muhabbet eden ikiliye döndü.

"Bu arada Nihat Hoca yeni stajyeri belirledi." dedi Feza'ya dönerek. "Arzu Mabeynci bundan böyle bizimle çalışacak."

Laboratuvardaki gülüşmeler aniden kesiliverdi. Feza'nın şaşkınlıkla "Anlamadım." dediğini duydu genç kız. "Nereden çıktı şimdi bu?"

"Sen yokken kodlarda bir sorun çıktı. Ben çözemeyince Arzu geçti bilgisayarın başına, iki dakikada hallediverdi. O sırada Nihat Hoca da olaya şahit olmuş. Direkt içeri gelip Arzu'dan stajyer olarak laboratuvarda çalışmasını istedi. Karşılığındaysa proje notunu AA olarak girmeyi teklif etti. Eh, Arzu'nun senin dersinden geçme fırsatını tepmek istememesi çok normal bence. Anlayacağın, pazartesiden itibaren üçümüz birlikte çalışacağız." Duraksadı, iki adamın yüzündeki şaşkın ifadelere bakarak nazik bir tavırla başını eğdi. "Neyse, size keyifli muhabbetler. Ben gidiyorum."

-*-

Gülnihal fakülte binasından çıkıp arabasına binerken hala öfkeliydi. Abisiyle Feza'nın bir işler karıştırdığından uzun zamandır şüpheleniyordu fakat onu neden aralarına almadıklarını anlayamıyordu. Bilimsel birikimini yetersiz mi buluyorlardı? Yoksa basitçe onun erkek olmadığı için işe yaramayacağını mı düşünüyorlardı?

Yola koyulurken kendi kendine homurdandı. Çocukluk yılları babasının peşinde fabrikaları gezerek ve işçilerin makineleri tamir etmesini izleyerek geçmişti. Bilhassa saçlarının kısa olduğu yıllarda insanlar onun oğlan çocuğu olduğunu düşünürdü. Bunda oğlan çocukları gibi kısa paçalı pantolonlar giymesinin de etkisi vardı elbette.

Ergenliğe girdiği yıllarda da bu yanılgı devam edince annesi duruma el koymuş ve onu kız gibi giyinmeye mecbur bırakmıştı. İlk birkaç yıl onunla inatlaşsa da üniversiteye başladıktan sonra çatışmaya son vermişti. Süslü püslü giyindiği zamanlarda annesi onun hayatına pek fazla müdahale etmiyordu. Önceleri Gülnihal'i pek fazla boş bırakmamaya özen gösterirdi, hafta sonları babasının peşinden fabrikaya gidemesin diye özellikle cemiyet buluşmaları tertiplediği bile olurdu.

Gülnihal bu ablukayı genç kız imajıyla aşabileceğini keşfetmişti. Son birkaç aydır hafta sonları erkenden annesinin kapısını çalıyor, bir arkadaşıyla kahve içmeye gideceğini söyleyip izin istiyordu. Sonra da gözlerini süzerek "Babam sorarsa seninle cemiyet buluşmasına geldiğimi söylersin, değil mi?" diye ekliyordu. Annesinin onun beyaz yalanlarını örtbas etmeye bu denli hevesli olması enteresandı fakat Gülnihal pek irdelemiyordu. Sonuçta bu sayede hafta sonlarını özgürce organize sanayideki atölyesinde geçirebilmeye başlamıştı. Annesinin o atölyenin varlığından bile haberi yoktu, babasıyla aralarındaki gizli bir sırdı bu. Ve bir de abisiyle...

"Seni babama şikâyet edeyim de gör gününü..." diye homurdandı abisini düşünerek. "Bakalım sırf kız olduğum için beni laboratuvardan göndermeni nasıl izah edeceksin?"

Kendi kendine söylenirken bile bunu yapmayacağını biliyordu. İstese de yapamazdı çünkü birincisi, bu bir yalandı. Ertuğrul hiçbir zaman onun kız oluşunu küçümsenecek bir durum gibi görmemişti. Üstelik Gülnihal'in sanayideki gizli atölyesinden haberdardı. İkincisi ve en önemlisi ise, abisi babasından pek korkmazdı.

Yol kenarındaki bir yayanın ona el ettiğini görünce düşünceleri bir kenara bıraktı. Durup durmamakta kararsız kalmıştı. Hava karanlıktı, ıssız bir yolda gidiyordu ve durmasını isteyen kişi yabancı bir adamdı. Öte yandan güvenli bir muhitti burası, üniversitenin yakın çevresindeydi ve bu saatte yolda gördüğü kişinin üniversitede görevli bir akademisyen olması yüksek ihtimaldi.

Hiç değilse durumu anlamak için ihtiyatlı bir tavırla arabayı yavaşlattı. Yağmur çiseliyordu hafiften, radyatörü çalıştırdığı için yan camların buğusundan etrafı pek seçemiyordu ama yol kenarında kaputu açık bir arabanın durduğunu fark etmişti. Belli ki aracı arızalanmış bir personeldi onu durduran. Her ihtimale karşılık sürücü tarafındaki camı birkaç santim araladı, arabasına yaklaşan karanlık siluete seslendi.

"Bir problem mi var?"

Dışarıdan tok bir erkek sesi yükseldi. "Ah, siz bayansınız!" dediğini duydu adamın. Ses tonu hayıflanır gibiydi. "Bir problem yok, devam edebilirsiniz."

Harika. Onu cinsiyetinden ötürü yetersiz gören bir erkek kişisi daha... Dişlerini gıcırdatarak yeniden seslendi.

"Belli ki bir problem var. Yoksa durmam için el etmezdiniz, değil mi?"

"Aracın içindeki ışıkları açmamışsınız hanımefendi. Göremediğim için erkek olduğunuzu düşünmüştüm. Kusuruma bakmayın lütfen."

İnanılır gibi değildi. Adamın onu bayan olduğu için hor görmesi yetmezmiş gibi bir de suçlamaya cüret ediyordu.

"Asıl siz kusuruma bakmayın, yoluma çıkacağınızı tahmin edip gül cemalimi göstermem gerekirdi!"

"Niyetim sizi suçlamak değildi küçük hanım." diye cevap verdi dışarıdaki. Gülnihal adamın bıkkınlıkla iç çektiğini duydu. "Bakın hava karanlık, yağmur yağıyor ve aracım bozuldu. Münakaşaya girecek durumda değilim gerçekten. Lütfen hatamı bağışlayın ve yolunuza devam edin."

Yarım saat içerisinde ikinci bir erkeğin daha onu başından savmasına tahammül edemedi. Öfkeyle homurdanarak emniyet kemerini çözdü, torpido gözündeki el fenerini kaptıktan sonra motoru durdurup sürücü kapısına uzandı. Dışarıdaki andaval onun gideceğine öylesine emindi ki, kapının önünden çekilmeyi akıl edemedi bile. Gülnihal hışımla kapıyı açtığında adamın boğazından boğuk bir ses yükseldiğini duyup keyiflendi.

"Ah, çok affedersiniz!" dedi yalandan bir pişmanlıkla. "Kapının önünde dikileceğinizi tahmin edemedim!"

Adamın bir şey demesine fırsat vermeden dışarı çıktı araçtan. Zaten muhatabı konuşacak durumda değildi, şaşkınlıkla bir şeyler söylenip duruyordu. Gülnihal ise ortada ters bir durum olmadığını anlamıştı. Motoru durdurunca kendi aracının farları da söndüğü için etraf zifiri karanlıktı fakat adamın aracının arızalı olduğunu anlaması için görmesine gerek yoktu. Motordan yükselen titreme sesi problemi çözmesi için yeterli olmuştu. Emin olabilmek için aracı işaret ederek muhatabına bir soru yöneltti.

"Bu ses ne zamandır geliyor?"

Tahmin ettiği üzere adam onu ciddiye almadı.

"Ne yapıyorsunuz siz?!" diye öfkeyle çıkıştı kıza. "Bu saatte bu karanlıkta niye indiniz aracınızdan?!"

Gülnihal şaşkınlıkla az ötesinde duran karanlık silüete baktı. Adamın cüretkarlığına inanamıyordu. Yediği darbeye öfkelense bunu anlardı, neticede kapıyı bilerek çarpmıştı ona. Fakat elin herifi utanmadan karşısına geçmiş güvenliğine yeterince dikkat etmediği için azar çekiyordu.

Bir hışımla aracın kapısını yeniden açtı. Adam hala aynı yerde dikildiği için ikinci bir darbe almış, bu defa irkilmekle kalmayıp acılı bir inleme koyuvermişti. Gülnihal koltukta duran el fenerini kaptı, geri çekilip doğrulurken "Canım istedi, indim işte!" diye söylendi öfkeyle. "Ayrıca bu ne cüret beyefendi? Babam mısınız abim misiniz siz?!"

El fenerinin düğmesine basarken muhatabının homurdandığını duydu. "Sadece genç bir hanımın güvenliğinden endişe etmiştim. Elbette abiniz ya da babanız—"

Feneri yakmayı başardığında adamın sözleri yarıda kesildi. Fakat Gülnihal bunu fark etmedi bile. Çiseleyen yağmurun altında nefesini tutmuş, şaşkınlıkla karşısında beliren yabancının yüzüne bakıyordu. Hayır, yüzüne değil... Gözlerine.

'Aman yarabbi...' diye geçirdi içinden. 'Bir insanın gözleri bu kadar mavi olabilir mi?'

Koyu renkler baskın olmakla birlikte adamın gözlerinde mavinin her tonu vardı. Deniz mavisi, gök mavisi, gece mavisi... Kâinatın tüm mavilikleri bir çift göze hapsolmuş gibiydi. En açık tonlu olan kırıntılar ise baskın koyulukta gecenin karanlığında ışıldayan yıldızları andırıyordu. Öylesine şaşırmıştı ki, adamın da bir şeylerden ötürü şaşkınlığa kapıldığının farkında bile değildi.

Birkaç saniyelik sessizliğin ardından onun hafifçe öksürdüğünü duydu. Bir adım geri çekilip kızdan uzaklaşırken "Elbette abiniz ya da babanız değilim." diye devam etti sözlerine. Sonra başını yana çevirip mırıldanarak ekledi. "Şükürler olsun ki değilim."

Bununla birlikte Gülnihal de silkinerek kendine geldi. El fenerini yere çevirirken "İyi." diye söylendi ters ters. "Öyleyse güvenliğimi düşünmenin size kalmadığını takdir edersiniz."

"Yine de araçtan inmemeniz gerekirdi." dedi adam homurdanarak. "Hem ne diye indiniz ki?"

Gülnihal inanamıyormuş gibi bir kahkaha attı. "Size yardım etmek için elbette!"

"Siz mi bana yardım edeceksiniz?" Adam şaka yapıp yapmadığını anlamak ister gibi tepeden tırnağa süzdü onu. "Ne yapabilirsiniz ki?"

Bunu samimi bir merakla sormuştu. Öylesine yerleşik bir önyargıydı ki, Gülnihal öfkesinin yeniden alevlendiğini hissetti. Kendini açıklamaya tenezzül etmedi bile, küçümser bir bakış attıktan sonra adamın yanından dolaşıp arabasına doğru ilerledi.

"Hanımefendi nereye gidiyorsunuz?"

"Şu feneri tutar mısınız?"

"Ne?"

"Feneri tutun da kaputu açayım—" Derin bir nefes alıp vazgeçti. "Neyse, kendim hallederim."

Bir eliyle elbisesinin kemerini açıp tokayı gevşeterek yeniden taktı. Ardından elindeki feneri kemerin arasına sıkıştırarak sabitledi. Kaputu açarken adamın ona engel olacağını sanmıştı fakat enteresan bir şekilde ses çıkarmadı. Gülnihal omzunun üstünden kısa bir bakış attığında onun birkaç metre geride durmuş kendisini izlediğini gördü. Belli ki kızın arabalardan anlamayacağına emindi, başarısızlığına şahit olmak için izin vermişti. Bu düşünceyle birlikte büsbütün kamçılandı inadı, büyük bir şevkle arızayı incelemeye koyuldu.

Adam ise kızı izlerken hala durumun ayırdında değildi. Bir sersemlik çökmüştü üzerine, kızın yüzünü görünce yaşadığı şaşkınlığı atlatmaya çalışıyordu. Güzeldi çünkü, haddinden fazla güzeldi. Fakat esas kaynağını çözememişti güzelliğinin. Oval bir çehre, belirgin elmacık kemikleri ve gözlerinin kahvesinde ışıldayan zümrüt rengi kırıntılar... Yüzünün tüm detayları bir arada olmak için var edilmişçesine uyum içindeydi.

Üstelik alelade birine de benzemiyordu. Takındığı tavır imajıyla pek uyumlu değildi ama jest mimiklerinde içselleştirilmiş bir zarafet vardı. Giyim kuşamı ise elit çevreden, hatta muhtemelen cemiyetten geldiğini kanıtlar nitelikteydi. Daha muhafazakâr halk çevrelerinde dikkat çekecek kadar kısa bir elbiseyle diz boyu çizmeler vardı üzerinde. Kim olabilirdi ki bu kız? Ne demeye ona yardım etmek istemişti? Kaldelilerden biri olsaydı bu kadar şüpheli davranmazdı herhalde...

"Şu kabloları tutabilir misiniz?"

Kızın ona seslendiğini duyunca birden kendine geldi. "Anlamadım?"

"Kabloları diyorum," dedi Gülnihal. "Kabloları kenara çekin de ateşleme bobinine bakayım. Gerçi önce multimetreyle kontrol etsek daha iyi olur ama..."

"Neyi kontrol edeceksiniz?"

"Arabanızdaki sorunu elbette. Problemi bilmezsek nasıl tamir edeceğiz?"

Adamın kaşları hafifçe havalandı. Bakışları onunla araba arasında gidip gelirken şaka yapıp yapmadığını çözmeye çalışıyor gibiydi. 'Bu da bir şeydir.' diye düşündü Gülnihal. Hiç değilse onunla dalga geçmeye kalkışmamıştı.

"Hanımefendi iş birliği teklifiniz için gerçekten teşekkür ederim." dedi en sonunda. "Eğer gerçekten yardım etmek niyetindeyseniz ve sizin için problem olmayacaksa beni yakındaki bir otobüs durağına bırakmanızı tercih ederim. Civarda bir tamirci vardır mutlaka."

"Tamirci mutlaka vardır ama bu saatte kapalıdır."

"Bir çözüm bulurum illaki."

"Aramanıza gerek yok ki! Ben buradayım işte."

"Sorun şu ki, olmamanız gerekirdi." dedi kendini tutamayıp. "Saatin kaç olduğunun farkında mısınız siz? Veya şu an ıssız bir yol kenarında olduğumuzun?"

Gülnihal bir elini beline koydu. "Yani?"

"Yani, manyağın teki de olabilirdim!"

"Bu durumdayken yardım teklifimi reddettiğinize göre zaten öylesiniz."

"Ve siz de sırf bu yüzden bana güvendiniz, öyle mi?" diye güldü adam. "Kötü niyetli bir insan da güvenilir olduğunu ispat etmek için böyle davranarak sizi kandırmak isteyebilirdi. Kötü adamların yalan söyleyemeyeceğini mi sanıyorsunuz yoksa?"

"Kötü adamlar elbette yalan söyleyebilir." dedi Gülnihal. Ardından başıyla arabayı işaret etti. "Fakat makinalar yalan söyleyemez. Bu araç gerçekten bozuk. Aracımın kapısını araladığım anda bunu anladım."

"Peki bunu nasıl yaptığınızı sorabilir miyim?"

"Motoru dinleyerek elbette. Titreme sesi bir kilometre öteden duyuluyor beyefendi. Ateşleme bobini arızalı bu arabanın. Beni gafil avlamak niyetinde olsaydınız aracınızı bozmak yerine bozulmuş süsü verirdiniz. Aksi taktirde buradan kaçarken aracı geride bırakmak zorunda kalacağınızı bilirdiniz. Hangi suçlu geride delil bırakmak ister ki?"

Adam hafifçe tebessüm etmekle yetindi. Karşısındaki genç kızın fazlasıyla zeki olduğunu anlamıştı. Ve suçlular hakkında pek bir şey bilmediğini... Çoğu zeki insan gibi, muhatabının da zeki biri olacağını varsaymaya meyilliydi. Kadınların her zaman planlı bir şekilde saldırıya uğramadığını, bu tür suç vakalarının genellikle çok düşünmeyen ve ilkel güdüleriyle hareket eden yaratıklar tarafından işlendiğini hesaba katmıyordu bile.

Gülnihal ise adamın sessizliği karşısında derin düşüncelere dalmıştı. Elbette bunu itiraf edecek değildi ama içten içe adamın haklı olduğunu biliyordu. Yaptığı şey hakikaten akıl karı değildi. Gecenin köründe, ıssız bir yolda, yabancı bir adamın yanında ne işi vardı ki? Üstelik karşısındaki şahıs onun yardımını talep etmemişti bile, ısrarla yoluna devam etmesini söylemişti. Elin yabancısına bayanların da tamir işlerini becerebileceğini ispat etse ne değişecekti?

Tam gitmeye karar vermişken adamın yeniden konuştuğunu duydu. "Her neyse, küçük hanım. Arabadaki sorun konusunda sizinle tartışmak niyetinde değilim."

"Ciddi olamazsınız! Arabadaki sorunu anladığıma inanmıyor musunuz gerçekten?"

"Hayır, siz belli ki anlıyorsunuz." diye cevap verdi adam. "Fakat ben arabalardan zerre anlamam. Bırakın bobin tamiri yapmayı, bobinin hangi parça olduğunu tespit edebileceğimden bile şüpheliyim."

Bu kez şaşırma sırası Gülnihal'deydi. Tamir işlerini beceremediğini itiraf edebilen bir erkek, ha? Üstelik bu itirafı yaparken agresif bir tavır bile takınmamıştı, aksine son derece samimi görünüyordu. O ana dek adama duyduğu tüm antipatinin kaybolup gittiğini fark etti. Ne olduğunu tanımlayamadığı fakat olumlu olduğunu bildiği tuhaf bir hissiyata kapılmıştı birden. Bu histen kaynaklanan bir tebessümün dudaklarında dalgalanmasına engel olamadı.

"Merak etmeyin, ben biliyorum bobinin hangi parça olduğunu."

Adamın gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığını gördü. "Zannedersem tamir etmeyi de biliyorsunuz."

"Elbette." dedi gizleyemediği bir gururla. "Tabi her ihtimale karşılık evvela multimetre ile kontrol etmeliyim."

Adamın hafifçe başını salladığını görünce geri çekilip yeniden kendi aracına yöneldi. Bagajdaki tamir çantasını açıp başka bir çantadan çıkardığı multimetreyle sağlam ateşleme bobinini tıkıştırdı. Çantayı kapatıp eline aldıktan sonra bagajı kapatmak üzere geriledi. Duraksadı. Yeniden bagaja eğilip köşede unuttuğu kargaburun penseyi de elbisesinin kemerine sıkıştırdı.

Elinde sarı siyah tamir çantası, belinde kargaburun pensesiyle geri döndüğünde adam kaputun yanında onu bekliyordu. Bakışları buluştuğunda muhatabının gülmemek için başını diğer tarafa çevirdiğini gördü. Pekâlâ... Buna alınganlık edecek değildi. Neticede annesi de onun tamir aletleriyle oğlan çocukları gibi göründüğünü söylüyordu hep.

"Çantayı tutmanız mümkün mü?"

Adam ikiletmeden kollarını öne uzattı. Gülnihal çantayı kendisine uzanan kolların üzerine yerleştirdi, kapağını açtı, en üstte onu bekleyen dikdörtgen cihazı alıp geri çekildi. Yeniden kaputa yönelmeden önce kemerine sıkıştırdığı feneri çıkarıp adama uzattı.

"Feneri tutabilir misiniz?"

"Tamir çantasını yere koymamda sakınca var mı?"

"Hayır, altı su geçirmez ama kapağını kapatırsanız sevinirim. Malum, yağmur çiseliyor. Hatta şu kaputu da bir miktar kapatırsak güzel olur. Neticede burası da elektronik aksamlarla dolu."

Adam sessizce onun emirlerini yerine getirirken fener ışığı eşliğinde kaputa eğildi. Multimetreyi açıp kenara koyduktan sonra terminal kablolarını çözdü. Öteki elini bobinin etrafındaki kablo yığınına uzattığında adamın gayri ihtiyarı bir tavırla konuştuğunu işitti.

"Dikkat edin, elektrik çarpmasın."

Gülnihal başını kaputtan kaldırmadan yana çevirdi, kaşlarını bükerek muzip bir bakış attı. Babasını kızdırmak istediği zamanlarda attığı alaycı, bir parça da meydan okuyan bakışlardan biriydi bu. Ne var ki adam üzerinde pek etkili olmamıştı. Onun kızmak şöyle dursun, bir anda sessizleştiğini fark edince bir yabancıya mimik yaptığını idrak etti. Yeniden kablo yığınına dönerken kendine kızmaya başlamıştı. Usturuplu bir kız olduğu söylenemezdi ama usturuplu bir kız taklidi yapmayı iyi bilirdi. Bu akşam nesi vardı böyle?

"Önce bobinin aküye bağlı terminaline bir bakacağız." dedi multimetreyi bağlarken. "Normalde bu devreden düşük voltaj geçmesi gerekir. Eğer ateşleme bobininde bir arıza varsa— Ah, işte! Gördünüz mü, elektrik direnci sonsuz görünüyor!"

Adam kaşları hafifçe havalandı. "Bobindeki direnç nasıl sonsuz olabilir ki?"

"Olamaz. O yüzden de arızalı işte."

"Peki ne yapmak gerekir?"

"Bobini burada tamir edemem, hele ki yağmur çiseliyorken... O yüzden bendeki yedek bobini sizin araca takacağım."

"Yanınızda yedek ateşleme bobini mi var?"

"Hıhı." dedi genç kız. Bir yandan da alet çantasından tornavida ve somunları çıkarmaya koyulmuştu. "Ben her şeye hazırlıklıyımdır."

"Yağmur dışında sanırım."

Gülnihal bobini gevşetirken başını kaldırmadan konuştu. "Nasıl yani?"

"İncecik giyinmişsiniz." dedi adam. Sonra hafif bir öksürük eşliğinde ekledi. "Yani, üşüyeceksiniz demeye çalışıyorum... Paltonuz varsa getirebilirim."

"I-ıh, almamışım yanıma— Şuradan 10 milimetrelik bir soket anahtarı verebilir misiniz?"

Kızın tavrı karşısında dudaklarında ufak bir tebessümün belirmesine engel olamadı. Yaptığı işe öylesine konsantre olmuştu ki, onun hadsizliğini bile fark etmemişti. Fakat bu durum hadsizlik yaptığı gerçeğini değiştirmiyordu. Sahi, ne demeye tanımadığı bir hanıma kıyafetleriyle ilgili yorum yapıyordu ki? Üstelik gecenin bu vaktinde ona güvenip yardım etmeye çalışan bir hanıma... Yaptığı terbiyesizlik fark edilmemiş olsa da utanmıştı. Birkaç adım gerileyerek biraz daha mesafe koydu aralarına.

Elbette bu hareketi de fark edilmemişti. Kızın dikkatsizliği karşısında inceden bir öfkeye kapıldı yeniden. Bir insanın bu kadar pervasız olabilmesine anlam veremiyordu. Normal şartlarda kızın aracından dışarı bile çıkmaması gerekirdi. Oysa o dışarı çıkmakla kalmamış, dünyadan bihaber vaziyette araba tamirine koyulmuştu. Demek ki yarın karşısına kötü niyetli biri çıksa yine aynı dikkatsizliği yapıp aracından dışarı çıkacaktı.

"Anahtarı bulamadınız mı hala?"

"Buyurun."

Tamir çantasından çıkardığı anahtarı kızın avucuna bırakırken duygularının ses tonuna yansımasına engel olamamıştı. Üstelik bu kez kız da onun tavrını fark etti. Terslendiğini anlayınca büyük bir aşkla yoğunlaştığı tamire ara verip başını kaldırdı, şaşkınlığı gözlerinden okunur vaziyetteydi.

"Bir sorun mu var?"

Ne diyecekti? Kızın dikkatsiz hallerine neden kızdığını kendisi bile anlayamamıştı. Mecburen daha anlaşılabilir bir kızgınlığını itiraf ederek "Üşüyorsunuz küçük hanım!" dedi söylenerek. "Hiç değilse şu ceketi giyin üstünüze."

Yalan değildi, kız hakikaten üşüyordu. Az evvel soket anahtarı avucuna bırakırken ellerinin buz kestiğini fark etmişti. O nedenle itiraz etmesine fırsat bırakmadan ceketini çıkarıp omuzlarına bırakmak üzere ona yaklaştı. Sonra ne yaptığını idrak etti birden. Bir adım geri çekilirken ceketini koluna astıktan sonra alması için nazikçe kıza uzattı.

"Hiç gerek yok, tamir on dakika bile sürmez. Hem ben üşümüyorum zaten."

"Lütfen inat etmeyin, elleriniz buz kesmiş haldeydi. Anahtarı bırakırken ister istemez fark ettim... Zaten o kadar soğuktu ki, fark etmemek imkansızdı. O sebepten..."

Başka bir kız olsa üst üste kırdığı potlardan sonra adamın kendisiyle ilgilendiğini anlayıp muhakkak bir karşılık verirdi. Belki gülümserdi, belki utanıp başını eğerdi, belki soğuk bir tavır takınıp terslerdi. Bu kız ise hakikaten kendini bir araba tamircisi sanıyor gibiydi.

"Ah, ben de sizin avucunuzun normalden sıcak olduğunu düşünmüştüm." diyerek ufak bir kahkaha attı neşeyle. "Meğer soğuk olan benim ellerimmiş."

Ardından adamın ona uzattığı ceketi alıp üzerine geçirdi ve kaputa eğilip aynı şevkle tamire devam etti. Önce soket anahtarla vidaları sıkıca tutup döndürerek teker teker gevşetti, sonra sırayla çıkarıp bobini tamamen serbest bıraktı.

"İşte, arabayı çalışmaz hale getiren fail." dedi arızalı bobini elinde döndürürken. "Bu hergelenin aküden gelen düşük voltajı yüksek voltaja çevirmesi gerekiyordu. Belli ki içindeki devrelerde bir sıkıntı mevcut."

"Siz öyle diyorsanız..."

"Buyurun, bobin sizde kalsın" diyerek eski parçayı adama uzattı. "Dilerseniz tamir ettirebilirsiniz. Aslında ben de tamir ederdim ama burada olacak iş değil. En iyisi yeni bobini takıp yağmur bastırmadan işi bitirmek."

Bunları söylerken çantadaki yeni bobini alıp yeniden kaputa eğilmişti. Adamın dikkatli bakışları arasında bobini yerine yerleştirip soket anahtarla vidaları sıktı. Ardından elektrik kablolarını yerine takmaya koyuldu.

Yaklaşık on dakika sonra arızalı bobini değiştirmiş, onu da aracın çalışıp çalışmadığını kontrol etmek üzere sürücü koltuğuna göndermişti. Genç adam anahtarı çevirdiğinde kızın hakikaten de aracı tamir ettiğini anladı. Kendisi arabalardan pek anlamıyordu fakat çalışan bir motorun nasıl ses çıkaracağını bilecek kadar uzun zamandır araba kullanıyordu.

Sevinçle araçtan çıktığında kızın çoktan eşyalarını topladığını fark edip şaşırdı. Sadece tamir çantasını toplamakla kalmamış, üzerindeki ceketi de aracın kaputuna bırakıp kendi arabasına doğru seğirtmişti. Şaşkınlıkla arkasından bakarken onun son anda duraksayıp kendisine döndüğünü, neşeli bir gülüşle "Size hayırlı yolculuklar dilerim." diyerek el salladığını gördü.

Böylelikle kızın gitmek üzere olduğunu idrak edip kendine geldi. Bir parça bocalamayla öne atılıp "Bekleyin lütfen!" diye seslendi arkasından. "Hemen gidiyor musunuz?"

Genç kız muzip bir tavırla omzunun üstünden ona baktı. "Eh, gitmem gerekir. Yakın zamanda tanıştığım bir beyefendi gece vakti yabancılarla baş başa kalmamam gerektiğini öğütlemişti."

"Ufak bir yanlışınız var." dedi gülümseyerek. Nazik bir tavırla elini kıza uzattı. "Biz henüz tanışmadık."

"O da başka bir gün olsun." diyerek gülümsedi kız. Adamın elini havada bırakıp şaşkın bakışları arasında kendi arabasına bindi. Kapıyı kapatmadan hemen önce muzip bir tebessümle yeniden ona baktığını gördü. "Bu arada, Feza abiye söyleyin de şu arabayı oto sanayiye götürsün. Bu kaçıncı oluyor artık..."

Adamın şaşkınlıktan konuşamadığını görünce ufak bir baş selamıyla kapısını kapattı. Doğruya doğru, başta farkına varmamıştı ama arabasından indikten sonra tanımıştı arızalı aracı. Ardından Feza'nın laboratuvarda "Araba ev arkadaşımda, o gelip alacak beni." dediğini anımsayıp adamın kim olduğunu çözmüştü.

Yeniden yola koyulurken kendini tutamayıp gülmeye başlamıştı. Bakalım Feza onun gece vakti yabancılara yardım etmek için aracından indiğini abisine söylediğinde Ertuğrul ne tepki verecekti? Epey kızacağı kesindi ama belki bu sayede Gülnihal'i başından savmaması gerektiğini idrak ederdi...

✵ ────── • ⋅ ༽ ༼༽ ༼   ⋅ • ────── ✵

ARZU
Bir ay sonra

"Hocam masama bıraktığınız hesaplamaları kodladım." diye seslendi Arzu nazikçe. "Molaya çıkmadan önce yapmamı istediğiniz başka bir şey var mı?"

Feza başını masadan kaldırmadan konuştu. "Olsaydı söylerdim Arzu Hanım, öyle değil mi?"

"Ben şeyden ötürü-" diye bocaladı genç kız. "Size haber vermeden molaya çıkmak istemediğimden soru sorarak bildireyim diye düşünmüştüm."

Yalan değildi, hakikaten düşünmüştü. Hem de öyle az buz değil, yaklaşık yirmi dakikadır molaya çıkacağını bildirmenin makbul bir yolunu bulmak için düşünüyordu. Molaya çıkacağım deyip gitse ayıp olacaktı. Neticede kendisi hala öğrenciydi, karşısındaki adam ise hocasıydı. Öte yandan ilkokul öğrencileri gibi izin istemeyi de gururuna yediremezdi.

En sonunda, molaya çıkacağı haberini bir sorunun içine gizleyerek vermenin en iyi yöntem olacağına karar vermişti. Fakat aldığı tepkiye bakılırsa ya kendisi sosyal iletişim becerilerini birdenbire yitirmişti, ya da pek saygıdeğer hocası onun aldığı nefesten bile rahatsızlık duyuyordu.

"Haddinden fazla düşünmüşsünüz. Lütfen bir dahaki sefere soru sormak yerine molaya gideceğinizi bildirin, ve gidin."

Normal şartlarda peki deyip oradan kaçardı Arzu. Yakın çevresinde ara sıra nükseden şirretliğiyle bilinse de çok yakın olmadığı insanların yanında çekingen biriydi. Fakat bu kez diline hâkim olamadı.

"Soru sormamdan neden rahatsız oluyorsunuz?"

"Bu yüzden işte." dedi adam. "Sorular diyalog gerektiriyor. Gereksiz diyaloglar da çalışmamızı bölüyor ve çalışmalarımın bölünmesinden hoşlanmıyorum."

Bunları söylerken de başını kaldırıp ona bakmamıştı. Arzu aniden öfkesinin içinde bir yanardağ gibi büyüyüp yükseldiğini hissetti. Çalışma masasını adamın kafasına geçirip ana avrat küfrederek laboratuvardan ayrılmak istiyordu. Fakat onun istediği de bu değil miydi zaten?

Sırf adama istediğini vermemek için çantasını alıp sessizce dışarı çıktı. Ayaklarını yere vurarak yürümedi, kapıyı kesinlikle çarpmadı, kendi kendine söylenmeye bile tenezzül etmedi. Olağanca sükunetiyle laboratuvardan ayrılıp zemin kata çıktı, bayanlar tuvaletine gitti, dolu olduğunu görünce oradan da çıkıp bir üst kattaki tuvaleti denedi, kabinleri teker teker kontrol etti, içeride kimsenin olmadığını anlayınca kapıyı kapatıp arkasına süpürge sapı yerleştirdi. Ardından beş yaşındaki bir çocuk gibi bileğini ısırarak olduğu yerde tepindi, zıpladı, sinkaflı küfürlerle dolu bir öfke nöbeti geçirdi.

Beş dakika sonra tuvaletten çıktığında yüzünde dingin bir huzur ifadesi vardı. Makyajını tazeleyip kızıl buklelerini elleriyle şekillendirmişti. Feza Bey ve egosunun keyfini kaçırmasına müsaade etmeyecekti.

Evet, bir süredir adamı zihninde Bey olarak kodlamaya çalışıyordu. Derdi hislerine karşılık alamamak falan değildi artık. Zaten hisleri misleri de kalmamıştı. Feza Bey'i tanıdıktan sonra aşk sandığı şeyin kendi uydurduğu bir hayale duyduğu hayranlık olduğunu fark etmişti. Zira laboratuvarda vakit geçirdiği şahıs hiç de onun âşık olduğu adama benzemiyordu.

Cemiyet nezdinde pek makbul görülmeyen, insanların birer ibret figürü yerine koyduğu ve mümkün mertebe uzak durduğu Dorseylerin talihsiz veliahdıydı onun sevdiği adam. Ailenin en küçük evladı olmasına rağmen hakikaten kaçık olan kardeşlerine kol kanat germeye çalışan bir olgunluk timsaliydi. Ailesine gösterilen muameleyi bir kompleks haline getirmemişti, kendini cemiyete kabul ettirebilmek için çaba göstermemişti, öylesine sıyrılmıştı ucuz buhranlardan. Kaldı ki cemiyetin alakasına da ihtiyacı yoktu. Feza Dorsey adı şimdiden İTÜ'de bir efsane haline gelmişti. Ah, nasıl da gerçek bir idealistti Feza. Başkalarının lakırdılarına kulak asmadan yepyeni yollar inşa eden bir kaşifti.

Derken, gerçekler Arzu'nun yüzüne çarpıvermişti.

Altı ay evvel yaptığı üstü kapalı itirafla farkında olmadan beş senelik hayallerinin infaz emrini vermişti. İlk birkaç ayı hayret içerisinde, zihnindeki Feza Dorsey efsanesinin yıkılışına şahit olarak geçirmişti. Laboratuvarda geçirdikleri son bir ayda ise vaktiyle toz konduramadığı kusursuzluk abidesinden nefret eder hale gelmişti.

Mağrur ve gururlu addettiği adam, hakiki bir kibir abidesiydi. Olgun filan da değildi üstelik. Genç bir kızın üstü kapalı hayranlık itirafıyla bile baş edemeyip saçma sapan hareketler sergiliyordu. Üstelik bal gibi zevk alıyordu bundan. Bir parça centilmen olsa hislerine karşılık vermediği bir kıza dostça davranmayı deneyebilirdi ama yoook- Feza Bey mutlaka rencide etmeliydi Arzu'yu. Söylediği her sözden farklı anlamlar çıkarıp onunla ilgilenmediğini dile getirmeli, sanki Arzu onu kıyıda köşede sıkıştırmak için fırsat kolluyormuş gibi laboratuvarda kızın beş metreden yakınına gelmemeli, maazallah baş başa kalırlar korkusuyla Gülnihal'in işi erken bitince Arzu'yu da onunla birlikte göndermeliydi.

Feza Bey'in hüsnükuruntu halleri kesilir umuduyla birkaç kez Erdal'ın onu okuldan almaya gelmesini sağlamıştı fakat nafile... Arzu'nun onu kıskandırmaya çalıştığını sanmış olacak ki, nemrutluğu daha da artmıştı. Netice itibariyle Erdal kozu hem laboratuvar ortamını daha çekilmez hale getirmişti, hem de Arzu yok yere Erdal Bozkıroğlu'yla yemeğe çıkıp adamın giderek bayık hale gelen muhabbetine tahammül etmişti.

Olağanca keyifsizliğiyle kampüs yemekhanesine gittiğinde Gülnihal'i pencere kenarındaki masada keyifle tıkınırken buldu. Arzu onun birçok konuda olduğu gibi yemek zevkleri konusunda da enteresan huyları olduğunu biliyordu. Normal şartlarda dışarıda yemek yemeyi hiç sevmezdi Gül, feci halde seçici davranırdı. Bıraksan sanayideki atölyesinde gres yağı içinde debelenirdi fakat ölse esnaf lokantasına gitmezdi. İnsanlar koskoca İbrahim Saral'ın kızının bu tarz huyları olmasını olağan karşılasa da Arzu arkadaşının zengin kızı havalarında olmadığını biliyordu. Nitekim Gülnihal Saral'ın İstanbul'daki birkaç sayılı restorana ek olarak yemek yiyebildiği bir başka yer de İTÜ'nün tabldotu 2 liralık yemekhane öğünleriydi.

Kendi tabldotunu da yemeklerle doldurduktan sonra söylene söylene kızın yanına ilerledi. Gülnihal onun geldiğini fark edince keyif çatmayı bir kenara bırakıp halsiz bir tavır takınmıştı.

Arzu elindeki tabldotla arkadaşının karşısına geçerken bozuntuya vermedi. "Canım nasıl oldun?" dedi şefkatli bir tavırla. "Yarım saat erken zıkkımlanınca yükseldi mi kan şekerin?"

Gülnihal zerre utanmadan sitemle karşılık verdi ona. "Aşk olsun Arzu! Bayılıp kalsa mıydım laboratuvarın orta yerinde?"

Arzu gözünün önüne gelen kızıl bukleyi sinirle kenara üfledi. Metal kaşığı tabldota daldırırken "Sen var ya, şeytansın sen!" diye devam etti söylenmeye. Tepeleme pilav dolu kaşığı ağzına tıktı, üstüne bir de patlıcan yemeğine bandığı ekmeği ısırıp konuşmaya devam etti. "Hayuf bö de aklıszı bö şöytnsön-"

Gülnihal arkadaşına tiksinti dolu bir bakış attı. Ardından başını yukarı çevirip ellerini dua eder gibi açtı. "Tanrım yalvarırım bu kızın şu hallerini benim dışımda bir insana da göster! Göster ki cemiyet prensesi Arzu Mabeynci imajından kurtulalım!"

"Kapa çeneni Gül! Kaç defa söyledim sana, çöpçatanlık yapıp durma artık! Hayır adam benim seni teşvik ettiğimi zannedecek... Gerçi zannetmese şaşarım ego bombası!"

"Üff başlama yine Arzu..."

"Ne demek başlama? Ben mi başlattım tüm bunları?!" Bir anlığına duraksadı, ardından çenesini dikleştirdi. "Pekâlâ, ben başlatmış olabilirim... Ama ben devam ettirmedim ya!"

Gülnihal sırıttı. "Hayrola, ben çıktıktan sonra laf mı yedin yine?"

"Hem de neden biliyor musun? Molaya çıkabilir miyim diye sorduğum için! Neymiş efendim, soru sormamı istemiyormuş çünkü sorular diyalog yaratırmış. Diyalog kurmak da çalışmalarını aksatırmış. Kısacası benimle muhatap olmaktan rahatsız oluyormuş beyzademiz!"

"Feza abi tüm bunları teker teker açıkladı mı sana?"

"Hiç tenezzül eder mi?" diye güldü Arzu öfkeyle. "Lafı ağzından kerpetenle aldım resmen. Allah aşkına ben zamanında bu adamın nesini sevmişim ya? Kendini beğenmiş uyuzun tekiymiş meğer, yok yere gözümde büyütmüşüm!"

"Yani, biraz fazla abartıyordun bence de." diyerek başını salladı Gülnihal. "İnsan evladı değil de kusursuz bir varlıkmış gibi görüyordun Feza abiyi... Fakat şimdi de hak etmediği bir öfke duyuyorsun ona. Söylediğin gibi kendini beğenmiş falan değil, bana sorarsan kendini beğenmesi gerektiğinin farkında bile değil. Onun kadar zeki olsam allame-i cihana kraliçelik taslardım."

Arzu kendini tutamayıp ufak bir kahkaha attı. Ardından masanın üzerinden eğilip yanağını sıktı arkadaşının. "Ouyyy çen kraliçe mi olacaksın? Minnak kraliçem benim!"

"Ya sıkmasana yanağımı!" diye huysuzlandı Gülnihal. "Ayrıca asıl sensin minnak. Ben senden uzunum bir kere!"

"Ben de senden yaşça büyüğüm."

"Akıl yaşta değil baştadır."

"Desene çifte avantajım var."

Gülnihal verecek cevap bulamayınca dil çıkardı. "Havuç kafalı."

"Laboratuvar faresi."

"Yer cücesi."

Birkaç saniye ters ters baktılar birbirlerine. Sonra ikisi aynı anda gülmeye başladı.

"Neyse, bir an önce yemek yiyip laboratuvara dönelim." dedi Arzu iç çekerek. "Bir sürü kod yazmam gerek. Sabahkileri bitirdim ama Feza Bey çoktan yenilerini bırakmıştır masama."

Yemeklerini bitirip laboratuvara döndüklerinde haklı çıktığını gördü. Feza Hoca onlar yokken yeni hesaplamaları kızın masasına bırakıp dışarı çıkmıştı. Gülnihal'in de öğleden sonra dersi vardı, sadece kitaplarını almak için gelmişti onunla. Nitekim pek fazla oyalanmadı, beş on dakika lafladıktan sonra laboratuvardan ayrılıp onu yalnız bıraktı.

Masasına geçip bir süre oflayarak hesaplamaları kodladı, bilgisayarda derleyip çıktıları not aldı. Feza Bey'in hemen dönmeyeceğini biliyordu. Yaklaşık bir aydır laboratuvarda birlikte çalıştıkları halde asla yalnız kalmadıklarını fark etmişti Arzu. Adamla yalnız kalmak için özel bir isteği yoktu ama Feza'nın bunu özellikle ayarlayıp ayarlamadığını merak ediyordu. Zaten kıza kod yazması için tahsis ettiği köşe de bir tuhaftı... Gülnihal gibi geniş bir laboratuvar masasında çalışmıyordu Arzu. Kütüphanelerde bulunan tek kişilik, önü ve yan tarafları kapalı çalışma masalarındandı. Duvarın hemen önünde yer alan sandalyesine oturduğu vakit görebildiği tek şey masasının tahta duvarları oluyordu. Laboratuvarın geri kalanıyla arasında fiziksel engeller bulunduğu için Gülnihal ve Feza'nın deneyler esnasındaki ufak tefek sohbetlerine ve fikir alışverişlerine dahil olması imkansızdı. Zaman zaman kendini bir asistan öğrenciden ziyade laboratuvarın demirbaş listesine kayıtlı bir makine gibi hissediyordu.

'Az kaldı.' diye hatırlattı kendine. 'Çok yakında kurtulacaksın buradan.'

Öyle ya, final haftasına pek bir şey kalmamıştı. Derse gitmediği için vize notu hayli düşüktü fakat laboratuvardaki çalışmalarından ötürü proje notu 100 olacaktı. Dahası, proje notunun ortalamaya etkisi vizeden çok daha fazlaydı. Öğrencilerin çoğu bu durumdan şikayetçi olsa da Arzu için proje notunun etkisi büyük bir avantaj anlamına geliyordu. Dersi geçmek için final sınavından 37 alması yeterliydi.

Birkaç hafta sonra okul hayatının biteceğini düşününce içinde ince bir sızı belirdi. Halihazırda okulla pek bir ilgisi kalmamıştı zaten, tek bir ders için fakülteye gelip gidiyordu. Geri kalan zamandaysa burada, laboratuvarda eziyet çekiyordu. Mezun olmak her yönden kurtuluşu olacaktı ama yine de... O'nu bir daha göremeyeceğini bilmek canını yakıyordu.

"Allah belanı versin." diye söylendi hışımla çantasından kitaplarını çıkarırken. "Allah benim canımın da belasını versin. İyi halt ettim de düşürdüm kendimi şu hallere! Şu dersi bir geçeyim var ya... Okula bir daha ayak basarsam namerdim. Sen de huzura kavuşursun rezil herif!"

"Arzu Hanım sessiz çalışır mısınız?"

Feza'nın sesini duyunca kalakaldı. Nasıl ya? Ne ara laboratuvara gelmişti ve Arzu nasıl onun geldiğini fark etmemişti? Korka korka oturduğu yerde yana eğildi, başını çalışma masasının kenarından uzattığında Feza Bey'i laboratuvarın ucundaki masasında oturmuş kahvesini yudumlarken buldu. Yüzünde hayli sert bir ifade vardı, belli ki Arzu'nun ona sayıp sövdüğünü anlamıştı fakat başını kaldırıp kıza baktığında garip bir ifade belirdi yüzünde. Arzu adamın nasıl bir nemrut olduğunu bilmese kahkaha atmamak için kendini zor tuttuğunu düşünürdü. Neyse ki bu durum uzun sürmedi, bir an sonra adamın yüzünde yeniden nemrut bir ifade belirmişti.

"H-hocam özür dilerim!" dedi paniğe kapılarak. "Ben sizin geldiğinizi duymadım bile! Zaten duysam neden öyle şeyler söyleyeyim— Yanlış anlamayın, elbette o sözleri size söylemiyordum!"

"Bana söylediğinizi asla düşünmemiştim."

Bunları söylerken başını yeniden masasındaki kağıtlara çevirmişti. Konuşmanın sona erdiğini bildirmenin Feza dilindeki karşılığıydı bu. Arzu adamın ona inanıp inanmadığını anlayamamıştı fakat daha fazla üstelemedi. Masanın kenarından kedi yavrusu gibi uzattığı başını geri çekip sessizce kod yazmaya koyuldu.

'Az kaldı.' diye düşünüyordu bir yandan da. 'Beş hafta dediğin nedir ki? Göz açıp kapayıncaya dek geçer.'

-*-

Bir hafta sonra derse giderken o kadar da umutlu değildi. Çalıştıkça derse dair bilgilerinin daha da azaldığını fark etmişti. Ya da dersin içeriğinin giderek daha çok artıyor ve karmaşıklaşıyordu...

Alt dönemler için bu ciddi bir problem değildi çünkü Elektromanyetik Teori dersi senelik değil, dönemlik veriliyordu. Güz döneminde dersten kalan öğrencilerin bahar döneminde dersi yeniden alma şansı olacaktı. Fakat Arzu şu an uzatmaları oynuyordu. Dersi geçerse bu dönem mezun olup sömestrden sonra okula gelmeyecekti. Dersi geçemezse okulu bir dönem daha uzatmak zorunda kalacaktı.

Tek umudu proje notunun ortalamasına yapacağı muazzam etkiydi. Normal şartlarda vizesinden 10 aldığı bir dersi final sınavında geçmesi olanaksız olurdu fakat proje notu ona öyle büyük bir kolaylık sağlıyordu ki, sınavda dört sorudan bir tanesini bile yapsa doğru yanlış kısmından alacağı on puanla birlikte geçer nota ulaşmış olacaktı.

Esneyerek amfinin kapısına vardığında ders çoktan başlamıştı elbette. Eskiden Feza Bey'in dakikliği onda hayranlık uyandırırdı. Adamın gerçek çalışma temposuna şahit olduktan sonra ise ürkütücü gelmeye başlamıştı. Laboratuvarda gece yarılarına kadar çalıştıktan sonra 08:30 dersine zamanında gelmeyi nasıl başarıyordu ki?

Neyse ki aynı dakikliği öğrencilerden beklemezdi. Nihat Hoca'dan dersi devraldıktan sonra devam zorunluluğunu bile kaldırmıştı. Derse gelmeden sınavları geçebiliyorsanız engel olmak yerine takdir ederim demişti basitçe. Arzu derse çalışmaya başladıktan sonra bu cümlenin altında gizli bir alay yattığını idrak edebilmişti.

Kapıyı açıp içeri girdiğinde amfideki tüm başların ona döndüğünü fark etti. Hay aksi... Normalde derse geç kalanlar merdivenlerin en üstünde, sınıfın en gerisinde yer alan ikinci kapıdan girerlerdi amfiye. Zira birinci kapı boydan boya kara tahtayla kaplı duvarın hemen dibindeydi ve buradan biri girdiği zaman ister istemez insanların dikkati dağılıyordu.

Fakat bu kez dikkat dağınıklığı haddinden fazla uzun sürmüştü. Ön sıralarda oturan erkek grubunun kendi aralarında fısıldaştığını duyunca içini bir huzursuzluk kapladı. Kapıyı kapatmak üzere arkasını dönecekken Feza Bey'in "Derse geç kalan öğrenciler arka kapıdan girerlerse memnun olurum." dediğini duydu. "Bu şekilde derse vaktinde gelen öğrencilerin dikkatini dağıtıyorsunuz."

Adamın haklı olduğunu bildiği için hiç uzatmadı. "Haklısınız hocam, hemen çıkıyorum."

Zaten kapının önünde sayılırdı. Tüm kürsüyü geçip insanların bakışları arasında boş bir yer aramaktansa dışarı çıkıp arka kapıdan girmek gözüne makul gelmişti. Geri geri giderken ön sıradaki erkek grubunun gülüşmeleri çalıntı kulağına, kendi aralarında fısıldaşıyorlardı fakat sesleri pek de alçak sayılmazdı.

"Hoca haklı valla... El kadar etek giyip sınıfa geliyorlar. Bilerek ön kapıdan girmediyse ben de adam değilim."

Diğer oğlanlar da gülüşerek ona katılınca Arzu gözlerini devirdi. Feza Bey'den azar yemeyeceğini bilse oğlana dönüp "Adam değilsin zaten." derdi fakat sabahın köründe bir erkekten daha laf işitmeye niyeti yoktu. Ne var ki sınıftan çıkmayı başaramadı. Kapıya doğru adım attığında Feza Bey'in yeniden ona seslendiğini işitti.

"Düşündüm de, sınıftan çıkmanıza gerek yok."

Arzu bir an için adamın onunla konuştuğundan emin olamadı. "Bana mı söylediniz hocam?"

"Elbette, buyurun lütfen." diyerek eliyle sınıfı işaret etti Feza. Sonra ön sıradaki erkek grubuna bakarak sözlerine devam etti. "Bilişsel kabiliyetleri yeterince gelişmemiş canlıların kolayca dağılan dikkatinden sizi sorumlu tutamayız. Dersten kopmaya bu kadar meyilli olanlar bunun bedelini sınavlarda öder zaten. Yanılıyor muyum beyler?"

Erkeklerden biri gergin bir tebessümle başını salladı. "Hocam ben hanım arkadaşımız dersi böldüğü için kendini kötü hissetmesin diye öyle şey etmiştim. Yoksa dikkatim tamamen sizdeydi—"

"Öyleyse tahtaya gelip çizdiğim cismin diverjansını hesaplayın." diyerek eliyle tahtayı gösterdi Feza. "Siz üstün fizik kabiliyetlerinizle sınıfın dikkatini yeniden derse çekerken küçük hanım da kendine oturacak bir yer bulmuş olur."

Hakikaten de söylediği gibi oldu. Ön sıradaki erkeklerden biri tahtaya çıkıp kendini rezil ederken sınıftakiler Arzu'yla pek alakadar olamadılar. Yüzündeki tebessümü bastırmaya çalışarak merdivenlerden çıkıp amfinin arkalarına geçti. Boş bir yer bulup otururken heyecandan kalbi deliler gibi çarpıyordu. Suratının kıpkırmızı kesildiğini bildiğinden dersin geri kalanını önünde oturan uzun boylu oğlanın arkasında kamufle olmaya çalışarak geçirdi.

Ders bitiminde sınıftan çıkarken kalbi hala pır pır ediyordu. Halbuki Feza'nın bu hareketinin ona özel bir muamele olmadığının farkındaydı. Onun geçmişte de bu tarz centilmen tavırlar sergilediğine şahit olmuştu. Mühendislik fakültesindeki erkek çoğunluk hala kızların varlığına alışabilmiş değildi. Kız öğrenciler sınavlardan düşük aldığı zaman bunu kızların erkekler kadar zeki olmamasına bağlıyorlardı. Kız öğrenciler sınavlardan yüksek aldığı zaman ise bunu erkek hocaların kızlara ayrıcalık göstermesiyle açıklıyorlardı.

Gülnihal genelde böyleleriyle çatır çatır kavga ederdi fakat Arzu dikkat çekmekten pek hoşlanmıyordu. Nitekim böyle düşünen erkeklerin fikrini değiştirebileceğine de inanmıyordu. Fakat Feza'nın onu koruması hoşuna gitmişti. Korumasına ihtiyaç duyduğu için değil; onu korumak için seçtiği yolu etkileyici buluyordu. Zira eteği hakikaten kısaydı, sabah uyku mahmuru haliyle eline geçen ilk şeyi giyip gelmişti okula. Kızı arka kapıdan girmesi için gönderip ön sıradaki hanzoları haklı çıkarmak yerine Arzu'ya içeri girmesini söyleyerek giyiminde anormal bir şey olmadığını tescillemesi hakikaten ince bir davranıştı.

'Acaba laboratuvara gidince teşekkür etsem beni tersler mi?' diye düşündü yürürken.

Evet, muhtemelen terslerdi. En iyisi Gülnihal'in yaptığı gibi laboratuvara giderken Feza'ya kahve götürmek olacaktı. Gülnihal bunu genelde laboratuvardan erken çıkmak için izin isteyeceği zamanlarda yapıyordu ve görünüşe bakılırsa işe yarıyordu. Arzu da aynı şeyi teşekkür mahiyetinde yapabilirdi.

"Domuzluk yaparsa Gülnihal de size kahve getiriyor derim." diye mırıldandı kendi kendine. Ardından laboratuvara giden yoldan geri dönüp üst kata çıktı. Kantine gitmek yerine kampüsteki kafelerden birine gitmeye karar vermişti. Kantindeki kahveler otomatlardan alınıyordu ve şaşılacak derecede kaliteliydiler. Arzu birkaç kez içmeyi denese de yoğun kafeinden ötürü bitirememişti. Feza ise günde en az üç bardak içiyordu o zift karası şeylerden. Arzu birkaç kez o dışarı çıktığında masasındaki bardağı kapıp bir kısmını dökmüş, eksilen kahvenin yerine de çay içmek için getirdiği sıcak sudan koymuştu. Bu sayede kahvenin tadında belirgin bir değişim yaratmadan kafein derişimini azaltmış oluyordu.

İşin komik tarafı, o kahvelere su eklemeye başladıktan sonra adamın otomat kahvesini övmeye başlamasıydı. Laboratuvardaki tecrit köşesinde kod yazarken kendi kulaklarıyla duymuştu bunu. "Bir ara sen de otomattaki kahveleri dene." diyordu Gülnihal'e. "Son zamanlarda daha da güzelleşti yahu, tadına doyamıyorum."

Yüzünde keyifli bir sırıtışla kafeye gidip Feza Bey'in damak tadına uygun bir kahve yaptırdı. Kendine de ıhlamur aldıktan sonra elinde iki bardakla yeniden fakültenin yolunu tuttu. Hem dışarıda yağmur çiselediği için, hem de hava gerçekten çok soğuk olduğu için çift karton bardağa koydurmuştu içecekleri. Aradaki yol uzun olduğundan fakülteye ulaştığında bardaklar soğumaya başlamıştı ama başka şansı yoktu zaten. Arabası yanında değildi, akşama doğru Erdal onu okuldan almaya geleceği için sabah okula taksiyle gelmişti.

Bugün onunla açık açık konuşup duygusal bir ilişki istemediğini belirtecekti. Son görüşmelerinde bunu üstü kapalı biçimde belirtse de adamın onu anladığından emin değildi. Ne var ki bu da Arzu'nun hatasıydı. Erdal'ın iki yıldır onun peşinde olduğunu biliyordu. Sırf Feza ona karşı hislerinin bittiğini görsün diye adamın görüşme teklifini kabul etmişti.

Pek işe yaradığı söylenemezdi. Bir iki defa Gülnihal'in yardımıyla Erdal'ın onu almaya geldiğini Feza'nın görmesini sağlamışlardı ama adamın çok da umurunda olmamıştı. Başını çevirip onlara bakmamıştı bile. Arzu yok yere ilgi duymadığı birine umut verdiğiyle kalmıştı.

Laboratuvarın önüne vardığında içeriden gelen gülüşme sesleri dikkatini çekti. Gülnihal olmadığını biliyordu, onun dersi öğleden sonraydı bugün. Elinde karton bardaklar olduğu için kapıyı hemen açamadı elbette. Önce diğer bardağı koluyla göğsü arasında dengeli bir şekilde yerleştirmesi gerekti. Bu esnada içeride devam eden konuşmaları da duymaktan kaçamadı.

"Vallahi çürüyeceksin burada." diyordu tanıdık bir kadın sesi. "Ne var yani çıkıp biraz gezsek? Hem sözün vardı bana."

Asistan Çiğdem Hoca... Arzu sinirle dişlerini gıcırdattı. Geçen dönem yakayı ele verdikleri sınavda da bu kadın vardı. Sınav boyunca Feza'yla konuşmaya çalıştığı yetmezmiş gibi sınavın ortasında da numaradan yere düşerek kendini adamın kollarına atmıştı.

Tamam. Muhtemelen kadının düşmesi numara falan değildi. Arzu zaman zaman kıskançlıktan saçma fikirlere kapıldığını inkâr edemezdi ama numara değilse bile aptallıktı işte. Hangi akıllı insan on santim topuklu ayakkabı giyip de gelirdi ki sınava? Kendi düşmese bile takır tukur ayak sesleriyle öğrencileri rahatsız edeceğini hesap edebilirdi.

"Çiğdem hakikaten bugün olmaz." diye buyurdu Feza Bey. "Hem biliyorsun, arabam tamirde."

"Uyduracağın bahaneyi sevsinler Feza! Sen şuna açık açık seninle vakit geçirmek istemiyorum Çiğdem desene..."

"Hayır yahu, elbette öyle bir şey demiyorum."

"Ha, benimle vakit geçirmek istiyorsun yani..."

Arzu kusmamak için kendini zor tuttu. Kadının bayağı flört girişimleri yüzünden Feza'ya acır gibi olmuştu. Ama yalnızca bir anlığına... Zira acınacak halde olan adam tavrını açıkça belli ederdi. Kem küm edip durduğuna göre beyefendi memnundu durumdan. "Geri zekâlı..." diye söylendi kendini tutamayıp.

"Biri mi var dışarıda?"

Çiğdem hocanın sesini duyunca dudağını ısırdı. Şimdi kaçıp gitmeye kalkışsa elinde dolu bardaklarla koşamazdı bile. Zaten içeriden adım sesleri yükselmeye başlamıştı. Birkaç metre bile uzaklaşamadan yakayı ele vereceği kesindi. Mecburen bardaklardan birini koluyla göğsü arasında yerleştirip boşta kalan eliyle kapının kolunu tuttu.

Fakat kapıyı içeri itemedi. Eşzamanlı olarak içeriden de biri kapıyı açıp içeri doğru çekmişti. Eli kulpta olduğu için kendisi de kapının peşi sıra sürüklendi birden. Yalpalayarak dengesini korumaya çalışırken bir anlığına Feza'yla göz göze geldi. Adamın onu tutmak üzere harekete geçtiğini gördü, fakat sonra aniden vazgeçip geri çekildi. Arzu aslında ayakta kalmayı başarırdı ama bardaktaki kahve eylemsizlik karşısında onun kadar itidalli değildi. Sıcak sıvının bir kısmı çalkalanarak eline dökülürken gövdesi acıyla öne büküldü ve dengesini kaybedip dizlerinin üzerine düştü.

"Ayy!"

Elindeki bardaklar da onunla birlikte düştüğü içinde yerde duramadı bile. Zemini kaplayan sıcak sıvılardan kaçınmak için can havliyle ayağa kalkmaya çalıştı. Neyse ki Çiğdem Hoca tepesinde dikilen adam kadar gaddar değildi. Kadının ona uzattığı eli tutup üstü başı batmadan önce yerden kalkmayı başardı.

"T-teşekkür ederim hocam."

Sesi titriyordu fakat utançtan değil; katıksız öfkeden. Adamın onu tutmaya yeltendiğini görmüştü, insani bir refleksti bu. Fakat sonra mantığı devreye girmiş ve Arzu'nun düşüşünü izlemeyi seçmişti. Neden ama? Hoca öğrenci ilişkisiyle açıklanabilecek bir şey değildi bu. Gülnihal olsaydı düşüşüne izin vermek yerine kızı tutardı. Neden Arzu'ya gelince aynı nezaketi göstermiyordu?

"Ne oluyor burada? Siz bizi mi dinliyorsunuz gizli gizli?!"

"Ne münasebet?!" diye çıkıştı kendini tutamayıp. "İki bardakla kapıyı açamadım, diğer bardağı koluma sıkıştırmaya çalışıyordum!"

Feza Bey son derece küçümser bir tavırla güldü. "Karton bardağı kendi vücudunuzla sıkıştırırken içindeki sıvının dökülebileceği aklınıza gelmedi mi?"

"Siz düşüşümü izlemek yerine beni tutsaydınız dökülmeyecekti!"

"Haddinizi bilin Arzu Hanım! Sizin karşınızda sınıf arkadaşınız yok, münakaşaya giremezsiniz benimle!"

Arzu gözlerinin dolmaya başladığını hissedince dişlerini sıktı. Öfkelenince ağlamak gibi rezil bir huyu vardı ne yazık ki. Fakat karşısındaki adamın bunu da farklı anlamlara yoracağını biliyordu. Mecburen sakinleştirmeye çalıştı kendini. Feza Bey'in egosunu tatmin etmektense verecek cevap bulamamış gibi görünmeyi yeğlerdi.

"Feza sakin ol Allah aşkına." dediğini duydu Çiğdem hocanın. Sesi şaşkın geliyordu. "Kızcağız acısından öyle tepki verdi belli ki... Hem baksana, seni de düşünüp kahve getirmiş."

Arzu Feza'nın şaşkınlıkla yerdeki bardaklara baktığını görünce tüm kalbiyle kendi kafasına tekme atabilmeyi diledi. Ne demeye kahve getirmişti ki ona? Hayır, bugün Gülnihal de laboratuvarda yoktu. Kahveyi ona aldığını söyleyerek paçayı yırtamazdı.

Kısa bir sessizliğin ardından adamın iç çekerek "Haklısın Çiğdem, kusura bakma." dediğini duydu. Ardından istemeye istemeye Arzu'ya dönüp ekledi. "Lütfen siz de kusuruma bakmayın."

"Hah, şöyle işte!" dedi Çiğdem Hoca. "Neyse, küçük hanım biraz sakinleşsin. Baksana pek iyi görünmüyor... Biz de seninle yemeğe gidelim istersen. Eminim molaya bile çıkmadan buraya gelmişsindir."

Feza bu kez itiraz etmedi. Keyifsiz bir tavırla başını sallayarak gülümsedi kadına.

"Peki madem, sen önden buyur. Ben de paltomu alıp geliyorum."

Çiğdem hoca gülümseyerek laboratuvardan çıkarken Feza arkasını dönüp portmantoya doğru ilerledi. Arzu durup izlemedi adamın gidişini. O da arkasını dönüp yorgun adımlarla duvara dayalı halde duran paspasa doğru ilerledi.

"Temizlemenize gerek yok. Hademeye söylerim çıkarken."

Feza Bey'in konuştuğunu duyunca sessizce başını salladı. Aniden bir halsizlik çökmüştü üzerine. Ağzını açıp konuşacak gücü bile kendinde bulamıyordu. Sadece adamın çıkıp gitmesini, uzaklaşmasını, hayatından bütünüyle kaybolmasını istiyordu. Belki yeterince uzağa giderse onu aklından da çıkarmayı başarırdı.

Feza paltosunu alıp kapıya doğru yürürken halsizce tecrit köşesinin yolunu tuttu. Fakat işkence henüz sona ermemişti. Adamın çıkmadan önce duraksadığını, ona dönüp yeniden seslendiğini işitti.

"Bu arada, dilerseniz erken çıkabilirsiniz. Bugünkü hesaplamaları ben kodlarım."

Son bir gayretle gücünü toplayıp cevap verdi. "Teşekkür ederim ama zaten beşe kadar okulda kalmam gerekiyor hocam. Arkadaşımın arabasıyla gideceğiz."

Gülnihal olduğunu sanması için bilerek isim vermemişti. Öbür türlü onu kıskandırmaya çalışmış gibi görünecekti ve tek bir yanlış anlaşılmayı daha kaldıracak gücü yoktu.

"Siz yokken Gülnihal gelip haber verdi." dediğini duydu adamın. "Erkek arkadaşınız erken gelmiş, kütüphanenin yanındaki kafede sizi bekliyormuş."

Arzu düşünmeden konuştu. "Erdal'ı mı söylüyorsunuz? Erkek arkadaşım değil o benim."

Ve böylelikle hayatının hatasını yaptı. Sözcükler ağzından çıktıktan sonra Feza'nın duraksayıp şaşkınlıkla ona döndüğünü gördü. Şaşırmakla kalmamıştı, hakikaten anlam vermeye çalışır gibi bakıyordu kıza. Arzu ömrü boyunca bir insanın tek kelime etmeden derdini bu kadar açıkça anlatabildiğine şahit olmamıştı. Şimdiyse adamın tüm mimikleriyle 'Bu bilgiyi benimle paylaşman gerektiğini nereden çıkardın?' dediğini duyabiliyordu.

Eğer bunu sesli bir şekilde dile getirseydi Arzu'nun kendini savunmak için cılız bir şansı olabilirdi. Fakat bu şansı bile tanımadı ona. Kaşlarını hafifçe kaldırarak kızı yerine dibine soktuktan sonra tek kelime etmeden arkasını döndü ve kapıyı açıp dışarı çıktı.

Arzu birkaç saniye sessizce ayakta dikildi. Sonra bunun ne kadar yorucu olduğunu fark edip ayaklarını sürüyerek tecrit köşesine ilerledi. Biraz oturmaya, biraz olsun gücünü toplamaya ihtiyacı vardı. Adım atacak dirayeti kazandığı zaman da bu kahrolası zindandan çıkıp Erdal'ın yanına gidecek; hislerine karşılık vereceğini söyleyip çıkma teklifini kabul edecekti. Ona karşı en ufak bir ilgisi yoktu fakat güvenli olan da bu değil miydi zaten? İlgi duymadığı bir adamın onu üzmesi de olanaksız olurdu.

Tecrit köşesindeki sandalyeye oturduğunda dizinde hissettiği keskin sızı yüzünden acıyla inledi. Başını eğip bacağına baktığında şaşırmaktan kendini alamadı. Sol dizinde büyükçe bir kesik vardı, akan kan neredeyse bileğine kadar iniyordu.

Anlam vermeye çalışarak başını yana uzatıp düştüğü yere baktı. Evet... Düz zemine değil, kapının eşiğine düşmüştü. Eşikteki yükseltinin sivri ve pürüzlü kenarları tenini yaralamış olmalıydı. Zira kapıdan tecrit köşesine gelirken yürüdüğü yol ekmek kırıntıları gibi koyu renk kan damlalarıyla işaretlenmişti.

Feza Bey'in de bunu fark ettiğinden şüphesi yoktu. Elbette adamın ortalığı ayağa kaldırıp onun dizindeki yarayla ilgilenmesini beklemiyordu ama bu denli kayıtsızlık... Neden?

"Tanrım..." diye mırıldandı şaşkınlıkla. "Gerçekten nefret ediyor benden."

Sonra başını masaya gömüp hüngür hüngür ağlamaya başladı.

✵ ────── • ⋅ ༽ ༼༽ ༼   ⋅ • ────── ✵

FEZA

Gecenin karanlık kanatları şehrin semalarını sarıp sarmalamıştı. Ay bile yoktu bu gece gökyüzünde. Genç adam kampüsün ıssız yollarında yürürken hafiften başının döndüğünü hissediyordu. Çakırkeyifti. Zaten ayık kafayla gecenin bu saatinde çalışmak için laboratuvarın yolunu tutmazdı.

Fakat son zamanlarda uyku uyumaya korkar olmuştu. Kaçmaya çalıştığı her şey rüyalar aleminde yakasına yapışıyor, olmayacak hayalleri aklına sokup huzurunu bozuyordu. Güç bela kurmaya çalıştığı tüm düzeni birkaç ay içerisinde kumdan kaleler gibi yıkılıp dağılmıştı.

Başlarda huzursuzluğunun sebebine kendisi de anlam verememişti. Öğrencilerden birinin kapıldığı anlamsız bir hayranlık... Daha evvel de karşılaşmıştı böyle durumlarla. Akademi dünyasında görülmemiş şey değildi sonuçta. Fakat öğrencilerin genç hocalara yönelik ilgilerinin gerçek hisler olmayacağını, öyle olsa bile itinayla göz ardı edilip geçiştirilmesi gerektiğini biliyordu.

Son karşılaştığı duruma da benzer şekilde tepki vermeye çalışmıştı. Zaten öğrencinin de pek ısrarcı bir hali yoktu. Üstü kapalı itirafından kendisi de utanmış olacak ki, okulda ondan köşe bucak kaçmaya başlamıştı. Yine de adı konmamış bir gerginlik vardı ortada. Dönemin başındaki birkaç derste kızı görmezden gelmek için ekstra çaba harcaması gerektiğini fark etmiş; bunun üzerine büsbütün gerilip durduk yere öğrenciyi azarlamıştı. Bunun üzerine kız da büsbütün bırakmıştı dersi.

Feza yaptığı hatayı telafi etmek için öğrencinin akademik durumunu Nihat Hoca'yla konuşmaya çalışmıştı. Elbette torpil geçemezlerdi, dönem başında aldığı proje notu kararı sebebiyle dersi geçmesine yardımcı olmaları da mümkün değildi fakat yıl sonundaki tek ders sınavlarında bir kolaylık sağlayabileceğini düşünüyordu. Zaten öğrendiği kadarıyla akademik ortalaması gayet yüksek bir öğrenciydi, kredi başarı notunu tamamlarsa mezun olmasının önünde bir engel kalmayacaktı.

Yaklaşık bir ay evvel onu laboratuvarda görmüş olmasaydı belki de problem kendiliğinden çözülecekti. Fakat ondan köşe bucak kaçan kız her ne olduysa aniden fikrini değiştirip burnunun dibinde bitivermişti. Hem de bizzat asistanı olarak!

'Özer Mabeynci'nin kız kardeşi.' diye hatırlattı kendine. Belki bininci kez. 'Dersine girdiğim bir öğrenci. Cemiyetten biri. Allah kahretsin, her yönüyle imkânsız.'

Bir şekilde kızı laboratuvardan göndermenin yolunu bulmalıydı. İmkân bulsa tümüyle okuldan gönderirdi ama görünüşe bakılırsa Arzu Hanım bu dönem de mezuniyet belgesi alamayacaktı. Bazen bir defaya mahsus torpil yaparak onu dersten geçirmeyi düşündüğü bile oluyordu.

Zaten kızı gönderemezse kendi bırakacaktı dersi. Aralarında en ufak bir münasebet bile geçmemişti fakat Tanrı biliyor ya, uzak durmak için mütemadiyen kendiyle savaş halindeydi. Derslerde uzak kalsa laboratuvarda karşısına çıkıyordu. Laboratuvarda kaçmayı başarsa rüyalarına sızıyordu. Bir insanın sadece varlığıyla gecesini gündüzünü kabusa çevirebilmesi akıl karı değildi.

Ellerini cebine sokup derin bir nefes alarak bakışlarını gökyüzüne çevirdi. Gün boyu çiseleyen yağmur birkaç saat evvel yerini kar tanelerinin beyazlığına bırakmıştı. Kızın teni de böyle beyazdı. Tabi, yüzü kızarmadığı zamanlarda... Bir hafta önce karşılaştığı manzarayı hatırlayınca kendi kendine güldü yeniden.

Laboratuvara girdiğinde asistan ona saydırmaya öylesine konsantre olmuştu ki, geldiğini fark etmemişti bile. Feza masasına geçip bir süre şahsına yöneltilen hakaretleri dinlemiş, küçük hanımın öfkesinin dinmeyeceğini anlayınca nazikçe varlığını belli etmişti. Birkaç saniye çıt çıkmamıştı laboratuvarda. Ardından kızın masasındaki engelin kenarından kedi yavrusu gibi başını uzatıp ona baktığını görmüştü. Öfkeden kıpkırmızı olmuş yüzünün şaşkın bakışlarıyla yarattığı tezat öylesine komikti ki, Feza az kalsın kendini tutamayıp kahkahayı basacaktı.

Her şeyin ötesinde, kız hakikaten zekiydi. Birkaç kez onu denemek için masasına hayli zor hesaplamalar bırakmıştı ama asistan hanım kapasitesinin zorlandığının farkına bile varmamıştı. Yok sayılmanın yarattığı öfkeyle dudaklarını dişleyerek ve belli ki içinden sayıp söverek bilgisayar başına geçmiş; birkaç saat sonra kusursuz kodlamalarla dolu kağıtları Feza'nın masasına bırakıp köşesine çekilmişti.

Bu olay ilk defa gerçekleştiğinde yaşadığı şoku hala unutamıyordu. Şimdiyse kızın aklını sınadığı için derin bir pişmanlık içerisindeydi. Karşısında akılsız bir dilber olsaydı aptallıklarına şahit oldukça kendi kendine soğurdu zaten. Arzu Mabeynci ise yazılım ve semantiğe doğuştan kabiliyetliydi. Feza onun enteresan bir şekilde bilgisayarları anlayabildiğini fark etmişti. Kendine bile itiraf edemese de kızın en çok zekasından etkileniyordu.

Tam da bu yüzden kızdan uzak durmak zorundaydı. Bu mevzu hayatına girdiğinden beri kendinden iğrenir olmuştu, bir öğrenciye yan gözle bakmak bünyesine ağır geliyordu. Gerçi aralarında pek fazla yaş farkı da yoktu... Asistanın yaşını bilmiyordu ama son sınıf olduğuna göre en fazla beş altı yaş küçüktü ondan. Yine de bir öğrenciydi, üstelik dersine girdiği bir öğrenciydi. Bu hesapları yapıyor olmak bile tüm akademik ilkeleriyle ters düşüyordu.

'Bu böyle olmaz.' diye düşündü yeniden. Bu dönemi bir şekilde atlatıp ikinci dönem yoğunluğunu bahane ederek dersi yeniden Nihat Hoca'ya devretmeliydi. Asistanı laboratuvardan göndermeyi de başarırsa ortada bir problem kalmazdı. Mezun olduktan sonra zekasını gösterebileceği sayısız yer bulurdu zaten. Ola ki akademiye ilgisi varsa bizzat Nihat Hoca'yla konuşup asistana bir referans mektubu yazmasını da sağlayabilirdi. Fakat onunla aynı laboratuvarı paylaşamazdı.

Ruhunu daraltan huzursuzluğuyla fakülteye girdiğinde saat çoktan gece yarısını geçmişti. Kaloriferler kapalı olduğu için okulun içi soğuktu fakat pek ayırdına varmadı. Dile kolay, lapa lapa yağan karın altında kampüs kapısından buraya kadar neredeyse iki kilometre yol yürümüştü. Soğuktan donmak üzereydi.

Öte yandan, seviyordu bu gece yürüyüşlerini. Bilhassa bu akşam bilerek girişte inmişti taksiden. Zira Çiğdem'i evine bırakırken zihni rakının etkisiyle bulanıktı hala. O halde fakülteye gelmiş olsa çalışma masasında sızıp kalacağından şüphesi yoktu.

Öksürerek merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Önce bodrum kattaki laboratuvara gidip asistanın yarım kalan hesaplama kağıtlarını alacaktı. Küçük hanım erkek arkadaşıyla gezmelere gittiği için onları kendisinin yapması gerekiyordu. Gerçi erkek arkadaşı olmadığını söylemişti ama...

'Değilse bile olurlar yakında.' diye geçirdi içinden. Erdal Bozkıroğlu'nu sadece iki kez, kızı almak için okula geldiğinde görmüştü ve adamın niyetini anında anlamıştı. Zaten Gülnihal de ikisinin görüştüğünü söylemişti.

İç çekerek iki yana salladı başını. Ortada onu ilgilendiren bir durum yoktu. Bin tane dert vardı başında, tüm bu saçmalıklardan bir an evvel kurtulup işine gücüne bakması gerekiyordu. Güç bela kurduğu düzenin genç bir kızın içi boş hayranlığı yüzünden yıkılmasına izin veremezdi.

Bodrum kata indiğinde zifiri karanlık ve huzur verici bir sessizlik karşıladı onu. Bir yerlere takılıp düşmemek için önce laboratuvara giden koridorun ışıklarını açtı. Ağır adımlarla yürürken zihni yapılacak işlerle dolmuştu bile. Son zamanlarda yükü hayli artmıştı. Sadece Nihat Hoca'nın çalışmalarıyla ilgilenmiyordu. Gülnihal'le birlikte profesörden gizli yürüttükleri birkaç deney daha vardı. Ve bir de, Ertuğrul'la birlikte Gülnihal'den gizli yürüttüğü deneyler... Gerçi bu sonuncu çalışmayı ilk fırsatta bırakmak niyetindeydi. Ertuğrul teorik bir araştırma olduğunu iddia etse de çalışmanın içeriği etik yönden rahatsız ediciydi. Araştırdıkları fikirlerin yanlış ellere geçmesi durumunda neler olacağını düşünmek bile istemiyordu.

'Çalışmaları şifreleme işine bir çözüm bulmalıyım.' diye geçirdi içinden. 'Kırılması imkânsız bir şekilde şifreleyip bir güvenlik önlemi geliştirene dek hepsini ortadan kaldırmak lazım.'

İç çekerek laboratuvarın kapısını açıp içeri girdi. İçerideki lambayı yakana dek bir yerlere takılıp düşmemek için koridordaki ışıkları açık bırakmıştı. Ancak bakışları eşikteki kan lekelerine takılınca yoluna devam edemedi. Sırtını duvara yaslayıp birkaç saniye sessizce yerdeki koyu renk damlaları izledi.

Kızın dizindeki yarayı hatırlamasına gerek yoktu. Tüm gün aklından çıkmamıştı zaten... Onun düşüşünden bizzat sorumlu olduğunu biliyordu. Dengesini kaybettiğinde ikisi dip dibe sayılırdı. İstese omuzlarından tutarak düşmesine engel olabilirdi ama onun yerine geri çekilip kızın düşüşünü izlemişti.

Buna şahit olurken hiçbir şey yapmadan durabilmek kolay değildi fakat gerekliydi. Fiziksel temas sınırını asla aşmamaları gerektiğini biliyordu. Aralarındaki en keskin sınır olmalıydı bu, asistana kazara bile dokunmamalıydı. Aksi taktirde zihnindeki adı konmamış şeyin kalıcı bir hal almasından, daha da güçlenip var olmaması gereken hislere dönüşmesinden korkuyordu.

Zemindeki kan damlalarının devam ettiğini görünce iç çekti. Görünüşe bakılırsa asistan sabah hemen çekip gitmemişti. Belki de bir yere oturup dizindeki yaraya bakmak istemişti. Belki de erkek arkadaşı gelip onu alana dek laboratuvarda beklemişti. Kızın o adamla laboratuvarda baş başa kaldığını düşününce anlamsız bir öfke belirdi içinde.

Daha fazla düşünmemek için yerinden doğrulup yeniden yürümeye başladı. Asistanı hapsettiği izole köşeye giderken zihnindeki kavga hala sürüyordu. Öyle ki, laboratuvarda başka bir insanın kısık sesli nefes alışveriş sesleri olduğunu bile işitmedi. Koridordan yansıyan ışığın erişemediği köşeye ulaştığında zifiri karanlıkta ilerlemeye devam etti. Ta ki, beklenmedik bir engele çarpıncaya dek.

"Hmm..."

Sızlanmayı andıran bir iç çekiş kulaklarına çarpınca donakaldı. Hemen ardından bir sürtünme sesi yükseldi yanı başından. Neler olduğunu anlamasına fırsat kalmadan bir şeyler yere düştü ve laboratuvarda şiddetli bir çarpma sesi duyuldu.

"Ahh!"

Ve cılız, acılı bir inleme...

"Siktir..." diye mırıldandı şaşkınlıkla. "Arzu Hanım?"

Kızdan ikinci bir nida yükseldiğini duyunca hayal görmediğine emin oldu. Gerçi pek bir şey görebildiği söylenemezdi... Zifiri karanlıkta belli belirsiz bir silüetten başka bir şey seçemiyordu ama onun sesiydi bu. Asistan buradaydı, yerde ayaklarının dibinde yatıyordu. Görünüşe bakılırsa baygın bir halde...

Ok gibi fırladı yerinden. Geri dönüp koşarak laboratuvarın girişine ulaştı, duvardaki düğmeyi bulup ışıkları açtı. Parlak beyazlık gözlerini kamaştırmıştı ama umursamadı. Koşar adımlarla yeniden asistanın masasının bulunduğu köşenin yolunu tuttu.

Karşısına çıkan ilk manzara hayli ürkütücüydü. Kızın gövdesi masayla kamufle olduğu için görebildiği tek şey, yerde bükülmüş bacakları ve dizinden bileğine kadar uzanan kurumuş kan lekesiydi. O anki şokla bunun sabahki yaradan kaynaklanmış olabileceğini düşünemedi bile. Panikle öne atılıp masanın diğer tarafına geçti, baygın halde yatan kızın yanına diz çöktü.

"Arzu!" diye bağırdı panikle. Kızı kollarının altından kavrayarak kendi kucağına çekti. "Arzu beni duyuyor musun?!"

Belli belirsiz bir sızlanma daha... Neler olduğunu anlayamıyordu fakat bir şeylerin ters gittiği muhakkaktı. Biri laboratuvara girip ona zarar mı vermişti? Yoksa kendi kendine mi zarar vermişti? Dehşetten nefesi kesilmiş halde sırtını duvara yaslayıp kızın başını kendi göğsüne çekerek vücudunu sarstı.

Cılız bir iç çekişten başka bir tepki alamadı.

Kızın yüzünün yarısı kendi saçlarıyla örtülüydü, diğer yarısı ise onun göğsüne gömülmüştü. Sıcak nefes alışlarının düzenli aralıklarla gömleğinin kumaşına çarpıp kendi tenini ısıttığını hissediyordu. Sonra kalçasını hafifçe oynatarak bacaklarını yukarı çektiğini, tortop olmuş vaziyette kucağına yerleştiğini hissetti.

Onun üşüdüğünü anlayınca içgüdüsel bir tavırla kolunu kızın beline sardı. Ardından öteki elini yüzüne uzatıp kızıl bukleleri kenara çekerek çehresini açığa çıkardı.

Pek üşümüş gibi görünmüyordu. Aksine haddinden fazla sıcaklamış gibi yanakları kızarmıştı. Kaloriferler kapalı olduğu için bunun imkânsız olduğunun farkındaydı. Öte yandan kızın normalden sıcak olduğunu da hissediyordu. Sadece göğsüne yaslanmış yüzü değil, kollarının arasındaki vücudu da haddinden fazla sıcaktı. Hala saçlarında duran elini geri çekip alnına koydu sessizce.

"Ateşin var..." diye mırıldandı kendi kendine. "Hasta mı oldun sen?"

Kızın kirpiklerinin titrediğini gördü. Gözlerini açmayı başaramadı fakat halsiz bir sesle cevap verdi ona.

"İyiyim hocam..."

Böylelikle Feza'nın aklı başına geldi. Aldığı cevap sayesinde birden ne halde olduklarını idrak etmişti. Gecenin bir yarısı, laboratuvarın kuytu köşesinde baş başaydılar. Kucağında asistan kızla birlikte sarmaş dolaş halde yerde oturuyordu. Daha bu sabah omzuna dokunmaktansa yere düşmesine izin verdiği kızla... Başını çaresizce duvara yaslarken bakışları parmaklarının arasındaki kızıl buklelere takıldı. Ardından göğsünde uyuyan kızın yüzünü seyre daldı.

Bütün bunları nasıl geri alacaktı?

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro