Bölüm 57 - Fildişi Kule
"Altın bir orta yolun dostu olan herkes,
Uzak tutar kendini
hem kirinden yoksulluğun
Hem de akıllıysa eğer
Kıskanılası parıltısından sarayın
Tepedeki ladin, devrilir rüzgarın en sert hışmıyla
Önce dağın zirvesi karşılaşır yıldırımla
Yüksek kuleler çöktüklerinde neden olurlar en büyük yıkıma."
-Goethe
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"Merhabalar Aras, benim sevgili oğlum,
Seninle hiç tanışamamış olabiliriz. Hiç karşılıklı oturup sohbet edememiş, dede torun tavla atamamış, birlikte anılar biriktirememiş olabiliriz. Muhtemelen öyle olacağız da. Zira sevgili oğlum, eğer düşündüğüm kişi olursan eninde sonunda sen de idrâk edeceksin ki, mutluluk bizim için yazılmış bir hikaye değil.
Cevdet'in seni veliaht olarak isteyeceğini biliyorum, hatta belki de bunu benden bile daha çok isteyecek. Her nasıl ki en sevdiği evladı babansa, sen de onun en sevdiği torunu olacaksın çünkü sizler onun yansıması gibisiniz, Aras. Size baktığında gençliğini görecek, sizlerin üzerinden iki hayat daha yaşamak isteyecek.
Yanında olup seni korumak isterdim, lakin bunun mümkün olmadığını biliyorum. Sen ve ben birbirimizi asla tanıyamayacağız, tanısak bile bundan emin olamayacağız. Geçmiş ve gelecek isimli iki farklı dünyada yapayalnız kalacak, fakat birbirimize ulaşamayacağız.
Her şeye rağmen, oyunun sonuna ulaştığında, birbirimizi anlamış olacağız. Çünkü sen benim toprağa ellerimle diktiğim bir fidansın Aras; gelecekte de köklerini ezbere bildiğim bir ağaca dönüşmüş olacaksın.
Beylik laflar bunlar, öyle değil mi? Torunu için korkunç bir gelecek hazırlayan bir dedenin ağzına yakışmayan lakırdılar... Mektubumu benden bunları dinlemek için okumadığını biliyorum, zihninin derinliklerindeki o gizli soruyu da... Seni bir kurban olarak mı gördüm? Yoksa sana gerçekten değer mi verdim? Çünkü sen bu iki seçenekten yalnızca birinin doğru olabileceğini düşünüyorsun.
Evet, seni kurban ettim. Fakat ne evladını kurban eden ilk İbrahim benim, ne de sen o taşa boynunu uzatacak olan ilk İsmail'sin. Bizim yalnızca akıbetimiz farklı, Aras. Sonumuzu getiren şey ilahi bir mucize değil, bir küfrün eseri olacak. O taşa boynunu uzattığında gökten bir meleğin inip kendini senin için feda etmesini bekleme. Çünkü bu hikâye ilahi sadakatinden ötürü ödüllendirilen peygamberlerin hikâyesi değil. Bu hikâye melekleri gökten indirip yerine Babil kuleleri diken günahkârların hikâyesi.
Bu hikaye, sevgili oğlum, bir düşmüş melekler senfonisi."
İbrahim Saral
03.02.1994
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Aşağıda okuyacağınız part psikotik rahatsızlığı olanları, bilhassa da paranoid düşünceleri varsa, olumsuz yönde etkileyebilir. Lütfen tüm bunların kurgu olduğunu, karakterler bir şeyleri ne kadar inandırıcı biçimde savunuyor olursa olsun savundukları şeylerin şahsi fikirlerimi yansıtmadığını ve ciddiye alınmaması gerektiğini unutmayın.
-*-
"Bir insanı, ona en küçük bir özgürlük kırıntısı bırakmayacak şekilde koşullandıracak hiçbir şey yoktur. Bu nedenle, ne kadar sınırlı olursa olsun, nevrotik, hatta psikotik vakalarda bile insana bir parça özgürlük kalır. Gerçekten de, hastanın en derinlerdeki çekirdeğine psikoz bile dokunamaz."
Viktor E. Frankl
İnsanın Anlam Arayışı
ARZU
Sene 2015
'Öldür kendini, bitsin.'
Başımı hafifçe öne eğip iki yana salladım.
'Öyleyse onu öldür.'
Başımı daha sert bir şekilde iki yana salladım. Annemdi o benim. Kötü anıların gerçek olmadığını biliyordum, gittiğim tüm doktorlar sanrılarımın paranoid şizofreniden kaynaklandığını söylemişti. Annemin bana zarar vermeye çalıştığı falan yoktu, aksine o hep korumak istemişti. Hastalığıma rağmen, zihnimde ona karşı düşmanca sanrılar beslediğimi bildiği halde, kendime güvenemediğim için ondan uzak durmaya çalıştığımda bile benden uzaklaşmamıştı. Ona çektirdiğim onca eziyete rağmen babamın beni akıl hastanesine kapatmasına engel olmuştu.
'Eh, çünkü hastaneye yatsaydın sana istediği gibi işkence edemezdi.' diye fısıldadı ses. Gülüyordu. 'Aç artık gözlerini Arzu, sen onu kızı değilsin. Sen onun gözünde yalnızca bir laboratuvar faresisin. Kendi aklından şüphe etmeyi bırakıp bir kurtuluş bulmaya çalış. Alış. Kalış. Dalış. Kaçış. Kaçış. Kaçış."
Ellerimi başımın iki yanına bastırıp oturduğum sandalyede iyice öne eğildim. Normal şartlar altında etrafta başka insanlar varken zihnimdeki hengamenin dışarı yansımasına izin vermezdim fakat şu an ne hastane koridorunda oluşum, ne de karşı koltukta oturduğunu bildiğim babam umurumda değildi. Ben yalnızca kafatasımı avuçlarımın arasında un ufak etmek istiyordum. Seslerden kurtulmanın başka yolu yoktu.
Zihnimdeki fısıltılardan biri neşeyle şakıdı. 'Imm... Kendini öldürmeye ne dersin?'
'Hayır Arzu, sakın dinleme o kaltağı.' diyerek araya girdi öteki. 'Ölüm tek kurtuluş yolu değil. Eğer Emir'i yurtdışına kaçmaya ikna edebilirsen...'
Edemeyeceğime emindim. İki hafta sonra tatil için Türkiye'ye gelecekti ve beni ilk kez bu kadar şuurumu yitirmiş halde görecekti. Zira cidden normal şartlar altında zihnimdeki gürültüyü dış dünyadan izole edebiliyordum. Ergenlik dönemime kadar kimse hayali sesler duyduğumu, aslında tamamen zihnimin uydurması olan bir şeyle, annemin şeytani bir versiyonuyla yaşadığımı fark etmemişti. Fakat ergenliğe girdiğim dönemde - şükürler olsun ki tam da Emir'in yurtdışına gittiği sene - hastalığım zihnimin dışına taşmaya başlamıştı.
İlk kez, o güne dek kendimi hayal olduğuna bir şekilde ikna ettiğim halüsinasyonları gerçek sanmıştım. Çok gerçekçiydi çünkü. Yarı uyur yarı uyanık haldeyken kabus soslarına bulanmış olarak gördüğüm eski halüsinasyonlar gibi değildi, tamamen uyanık ve bilincim açık halde annemin şeytani kopyasını görmüştüm. Bana anlatılanlara göre salonda otururken aniden ayağa fırlayıp çığlık atmaya başlamış, annem sesimi duyup yanıma geldiğinde de ona saldırmıştım.
Neyse ki kahya Hasan Amca sesleri duyup yardıma gelmiş, böylelikle annemi kurtarmıştı. Bu esnada ona da saldırmıştım, Hasan Amca can havliyle beni arkaya itince yere düşüp başımı şöminenin kenarına çarptığımı söylüyorlardı. İki gün sonra odamdaki yatakta gözlerimi açtığımda duyduğum hikaye böyleydi.
Bense anlatılanların hiçbirini hatırlamıyordum. Benim hafızamda başka şeyler vardı, çok daha korkunç şeyler...
Annemi salonun girişinde durmuş yüzünde şeytani bir gülümsemeyle beni izlerken gördüğümde ayağa kalkıp çığlık atmaya başlamamıştım. Bu seferki halüsinasyon dehşet verici biçimde gerçekçiydi fakat görmezden gelirsem diğerleri gibi kaybolacağını biliyordum. Fakat kaybolmamıştı. Kolumdan tutup bodrum kata sürüklemişti beni, oradan da gizli bir geçide girip varlığından bile haberdar olmadığım bir zindana geçmiştik. Evet, evimizin altında zindanlar vardı.
"Arzu." dediğini duydum babamın. "Düzgün davran lütfen."
Kafamı kaldırıp hayretle baktım ona. Psikiyatri kliniğinde olduğumuzun farkında mıydı? Evet, farkındaydı ve burada olmaktan memnuniyet duymadığı her halinden belliydi. Gözlerine baktığımda aynı şeyleri benim varlığım için de hissettiğini fark ettim.
"Neden?"
"Ne demek neden?" diye terslendi. "Toplum içinde hareketlerine dikkat etmelisin."
Samimi bir şekilde sordum. "Baba sen gerizekalı mısın?"
"Arzu!"
"Akıl hastasıyım ben, paranoid şizofreni raporum var!" diye isyan ettim en sonunda. "Cinayet işlesem hapse bile girmem, sen kalkmış adabı muaşeret kurallarından bahsediyorsun!"
Sesim haddinden fazla yüksek çıkınca birilerinin duymasından korkarak etrafa bakındı. Evet, babam gerçekten gerizekalıydı.
Ne yazık ki doktorum da gerizekalıydı. Babam seans ücretiyle doktorun mesleki yeterliliği arasında bir korelasyon olduğuna inandığı için İstanbul'un en ünlü ve pahalı doktoruna geliyorduk. Beni ikna etmeye çalışırken "Bir tanıdığımız için olduğunu söyleyerek soruşturduğumda çevremdeki herkes bu doktoru önerdi," demişti hevesle. "Zaten kadının hastaları da sıradan kişiler değilmiş, tedavi ettikleri arasında cemiyetin önde gelen isimlerinden tut milletvekillerine kadar bir sürü insan var."
Doğal olarak hastaların kimliğini nereden bildiğini sormuştum. "Doktor Hanım geçmişte tedavi ettiği bazı ilginç vakaları kitaplarında anlatıyor," demişti övgü dolu bir sesle. "İstersen yarın birini gönderip senin için kitapları aldırabilirim. Neleri tedavi ettiğini görsen hayret edersin. O insanlardan sonra seni iyileştirmesi birkaç seans bile sürmez."
Babamın gerizekalı olduğunu söylemiş miydim?
Seans her zamanki gibi sıkıcıydı. Doktorum tipik bir narsisistik kişilik bozukluğu vakası olduğu için onunla pek inatlaşmamaya çalışıyordum. Kendi hayal dünyasında yaşayan, mükemmel biri olduğuna inanan ve kendi çıkarlarını etik değerlerin epey üstünde tutan biriydi. Seansın sonlarına doğru sanrılarımın ne durumda olduğunu sordu, bu konuda gerçeği söylemek zorundaydım zira duymak istediği şeyleri söylersem iyileştiğimi düşünüp ilaç yazmayı bırakabilirdi.
Bu yüzden hiç uzatmadan "İlaçları düzenli olarak kullanıyorum ama hala aynı." diye cevap verdim. "Hatta giderek şiddetleniyor."
"Emin misin?" dedi şüpheyle. "Seanslarımız epey başarılı geçiyor. İyileşme belirtisi göstermemenin tek mantıklı açıklaması ilaçları düzenli kullanmaman olabilir. Belki de bunu ebeveyn denetiminde yapmanı sağlamalıyız. Ya da geçici bir süreliğine hastaneye—"
"İlaçlar bende gereken etkiyi göstermiyor olamaz mı?" diyerek müdahale ettim. "Çünkü sizinle yaptığımız seanslar çok iyi geliyor, ama ilaçları kullandıktan sonra kendimi kötü hissetmeye başlıyorum. Yani, bu konuda çok bir şey bilmiyorum ama psikiyatri ilaçlarının etkisinin kişiden kişiye değiştiğini duymuştum... Hem bu ilaç aşırı uyku yapıyor bende, günün üçte ikisini uyuyarak geçiriyorum. Siz böyle bir yan etki olabileceğini zaten söylemiştiniz ama sınav dönemindeyim..."
Tam da tahmin ettiğim gibi suçu ilaçlara atmam keyfini yerine getirdi. Yüzü birden aydınlanmıştı.
"Keşke daha önce söyleseydiniz!" diyerek bilgisayarına döndü. "İlaçları aldıktan sonra kötü hissettiğinizden bahsetmiş olsaydınız bu sorunu çok daha önce çözerdik. Evet... Sanırım size Ziprasidone yazmak daha uygun olacak, Risperdal gibi uyku vermez bu."
Aslında canımı sıkan başka bir yan etki daha vardı; cinsellik. İlaçların dozu arttıkça cinselliğe dair tüm ilgimi kaybetmiştim, aylardır mastürbasyon bile yapmıyordum. Şimdilik problem değildi fakat Emir döndüğünde ne yapacaktım? Zaten ilişkimiz pamuk ipliğine bağlıydı, bir de fiziksel anlamda ondan uzak durursam o ipin kopacağını biliyordum.
Fakat bu konuda doktora bir şey söylemek istemedim. Kadının tutucu biri olduğunu sezinlemiştim, üstelik hastalarının hayat öyküsünü kitap yazıp dünyaya duyuran birinin babama benimle ilgili bilgi vermeyeceğinden emin olamazdım. Bu da her şeyin birbirine girmesi demekti. Hastalığım yüzünden ailemin gözünün önünden ayrılma şansım pek yoktu, sosyal hayatım olmadığını biliyorlardı zira her adımımdan haberleri vardı. Eğer aktif bir cinsel hayatım olduğunu duyarlarsa Emir'le olan ilişkimi de tahmin edebilirlerdi.
Elimde reçeteyle birlikte dışarı çıktığımda babam yüzünde sıcak bir tebessümle bana doğru yürümeye başladı. Bir anlığına şaşırmıştım, fakat sonra onun "İyi günler Doktor Hanım." dediğini duydum. Doktor da benimle birlikte kapının önüne gelmişti anlaşılan, babamla ayaküstü flörtleşmelerini kanıksamıştım artık.
"Ben arabaya geçiyorum."
Duymadılar bile. Daha fazla cringe yaşamamak için onları yalnız bırakıp aşağı indim. Kapının önünde bekleyen arabaya bindiğimde şoför oturduğu yerde toparlanıp radyoyu kapatmak üzere hamle yaptı. "Kapatma kalsın." demekle yetindim, arabesk müzik fanatiği olduğum söylenemezdi ama sessizlik içinde otururken kafamdaki sesleri duymanın daha zor olacağını biliyordum. Şimdi bile pek kolay sayılmazdı, zihnim yorgunluktan ağırlaşmıştı sanki. Başımı arkaya atıp iç çekerek gözlerimi yumdum. Sanrılarımı bastırmak ve düşünmemek için o kadar çok çaba harcamam gerekiyordu ki, mental anlamda tükendiğimi hissediyordum.
"Arzu Hanım babanız geliyor mu?"
"Doktorla oynaşıyorlar, gelmesi en az yirmi dakikayı bulur." dedim şoföre. Gözlerimi açma gereği bile duymamıştım fakat suratının aldığı şekli hayal edebiliyordum. İşe gireli birkaç ay olduğu için benim davranışlarıma tolerans geliştirememişti henüz. Zamanla diğer çalışanlarımız gibi onun da bana karşı antipati geliştireceğini biliyordum. Zengin ailenin şımarık kızıydım çoğunun gözünde, elimdekilerin değerini bilmiyordum. Kendi zavallı çocukları onca zorluğun içinde okuyup bir yerlere gelmeye çalışırken ben babamın parasıyla prenses gibi yaşıyordum. Başarısız olduğumda o kadar imkana rağmen bir baltaya sap olamayacak kadar aptal olduğumu iddia ederlerdi. Başarılı olursam da bunu benim başarım olarak değil, babamın imkanlarının doğal sonucu olarak nitelendiriyorlardı.
"İki dakika dışarı çıksam sorun olur mu?" dediğini duydum adamın. "Hemen geri dönerim."
Kapalı göz kapaklarımdaki karanlığı izleyerek cevap verdim. "Sorun değil, zaten ben uyuyacağım. Bu arada, babam yirmi dakikaya anca gelir, rahat rahat iç sigaranı."
"Öyleyse biraz konuşabiliriz."
Radyodaki müzik kesildi birden. Gözlerimi araladığımda dikiz aynasından beni izleyen bir çift yeşil gözle karşılaştım. Şoförün bakışlarındaki o tipik ortalama bir zekaya sahibim ifadesi kaybolmuştu, çözümü zor bir problemi inceler gibi bakıyordu bana.
Harika. Artık ikinci bir halüsinasyona sahiptim. Annemin şeytani versiyonu yetmezmiş gibi şimdi bir de bu çıkmıştı. Bıkkınlıkla iç çekerek gözlerimi tekrar yumdum. Adamcağız muhtemelen hala arabesk müzik eşliğinde telefonundan bir şeylere bakıyordu, durduk yere ödünü patlatmak istemiyordum.
"Ah, sen tamamen ikna olmuşsun." dediğini duydum hayali şoförün. "Üstün zekalı olduğunu duymuştum, hiç değilse bunun bir psikoz olmadığını anlaman gerekirdi."
Tanrım, lütfen sabır ver...
Dayanmam gerekiyordu. Eğer halüsinasyonla konuşmaya başlarsam dışarıdan görünecek manzarayı az çok tahmin edebiliyordum. Hiçbir halta yaramayacağını bilsem de çantamı açıp kulaklığımı çıkardım hızlıca. Sesler beynimin içindeydi, müzik dinlemek onları susturmaya yetmiyordu fakat denemek zorundaydım. Kulaklığı taktıktan sonra telefonumdan son ses bir metal şarkı açıp gözlerimi kapadım.
Şükürler olsun ki, işe yaradı.
'Çünkü bu bir halüsinasyon değil.' diye fısıldadı zihnimdeki kaltak. 'Aç gözlerini, gör artık.'
Müziğin sesini iyice açmakla yetindim. Halüsinasyonlarla arama koyabileceğim bir engel bulmak içimi rahatlatmıştı, öyle ki babamın doktorla fingirdemeyi bırakıp geldiğini bile dakikalar sonra kolumu dürttüğü zaman fark ettim. Gözlerimi araladığımda yüzünde neşeli bir sırıtışla bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, onu duyamadığımı anlayınca izin isteme gereği bile duymadan kulaklıklardan birini çekip çıkarıverdi.
"Az önce annenle konuştum." dedi heyecanlı bir tavırla. "Bil bakalım evde bizi kim bekliyor?"
Kulaklığı elinden alıp geri takarken cevap verdim. "İlgilenmiyorum."
Büyük ihtimalle babamın hatırlı dostlarından biriydi. Belki de bir milletvekili falan... Eve gider gitmez odama kapanıp ders çalışmaya koyulacağım için kimin geldiği çok da umurumda değildi. Devlet kademesindeki kodamanlarla tanışmanın bana ne yararı olacaktı ki zaten? Üniversite için yurtdışına gitmeyi başarabilirsem bir daha asla buraya dönmeyecektim. Gerçi bunun için önce babamı ikna etmem gerekiyordu. Off...
Yurtdışına taşınmak istememin sebebi sanrılarımın gerçek olduğunu düşünmem değildi, babam bir türlü anlayamıyordu bunu. Evden gitme konusunu her açtığımda annemin ağlamasından da, babamın iki saat sanrıların gerçek olmadığı hakkında çene çalmasından bıkmıştım. Gerçek ya da değil, belli ki zihnim onlarla birlikte yaşarken huzur bulamıyordu işte. Neden denememe karşı çıkıyorlardı? Neden bu evin yörüngesinden çıkmama izin vermiyorlardı? Neden tüm hayatım onların kontrolündeydi?
'Bak sen şu işe, demek aptal sarışın düşünebiliyormuş... Ha gayret Arzu, bu hızla paranoid şizofreninin ülke sınırları dışında iyileşmesinin anormal bir şey olduğunu da fark edersin sen.'
Müziğin sesini biraz daha açmaya yeltendim fakat buna gerek kalmadı. Araba durunca eve vardığımızı anlamıştım. Müziği kapattığımdaysa babamın gevrek kahkahası çalındı kulaklarıma. Arabanın kapısını açıp dışarı çıkarken "Nerelerdesin sen yahu?!" diyerek birine sesleniyordu. "Özlettin hergele!"
Onun bu hitabı kimin için kullandığını biliyordum elbette. Şaşkınlıkla başımı çevirip camdan dışarı baktığımda yanılmadığımı anladım. Sevgilim gelmişti... Hem de en gelmemesi gereken zamanda...
Kahretsin, Emir buradaydı!
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"Sevmediği her şeye karşı adaletsizlik ve körlük vardır kadının aşkında. Kadının bilinçli aşkında bile hâlâ fırtına, yıldırım ve gece vardır, ışığın yanı başında."
Böyle Buyurdu Zerdüşt
Friedrich Nietzsche
-*-
Hakkı Hoca'nın evine vardığımda niyetim sadece Lavinia ile konuşmaktı. Zaten sabah telefonda babasının bugün okulda olacağını söylemişti bana, gittiğimde onu evde tek başına bulmayı umut ediyordum. Böylelikle Nazmi Amca'nın ağzından alamadığım lafı ondan alıp Aras'la Ozan'ın ailesi arasında geçen meseleyi öğrenebilecektim. Sonrası? Onu henüz düşünmemiştim.
Fakat taksiden inip de eve yürürken içeriden yükseldiğini duyduğum sesler karşılaşmayı umduğum manzarayla pek örtüşmüyordu. Lavinia yalnız değildi, muhtemelen içeride ufak çaplı bir kalabalık vardı. Mutlu bir ailenin neşeli kahkahalarını duyuyordum. Bir an için, ona duyduğum bütün öfkeye rağmen, Aras'ın da içeride olabileceği fikri belirdi zihnimde. Belki de dün akşam bu yüzden bana döndüğünü söylememişti, ailesiyle zaman geçirirken fırsat bulamamış olmasına seve seve anlayış gösterirdim.
Zili çaldığımda içerideki gülüşme sesleri kesintiye uğradı. Hemen ardından Lavinia'nın "Ben bakıyorum babacım!" diyen sesini duydum. Sesi giderek yaklaşırken ufak bir kahkaha atarak bana, kapının dışında sandığı kişiye, seslendi. "Ozan Abi bence hiç gelme, dedecik tavlayla sana suikast planı yapıyor—" Kapıyı açtığında duraksadı, ardından gözleri neşeyle ışıldadı.
"Aa, Melek!"
Lavinia içten bir gülüşle bana sarılırken bakışlarım evin içine takıldı. Gördüğüm manzara karşısında sarsıldığımı inkar edemem. Zira içeride mütevazi bir parti ortamı oluşturulmuştu, büyük yemek masasını odanın ortasına çekip börek çörek tabakları koymuşlardı üstüne. Neler oluyordu? Üstelik Hakkı Hoca neden evdeydi? Onun bugün okulda olacağını sanıyordum, neyi kutlamak için işlerini ertelemiş olabilirdi ki?
"Melek iyi ki geldin." diyerek sırıttı Lavinia. "Biz de Ozan'ın yeni işini kutlamak için toplanmıştık, Baransel Holding'te çalışıyor artık."
Benden bir cevap bekliyordu sanırım. Fakat dişlerimi sıkmaktan konuşabileceğimi sanmıyordum. Boş boş yüzüne bakmaya devam ederken Lavinia'nın "Melek?" dediğini duydum. Ardından elimden tutup beni içeri çekmeye çalıştı.
"Oha, resmen donmuşsun sen! Geçsene içeri kızım, neyi bekliyorsun?!"
"Taksinin parasını öde." dedim elini iteleyip eve girerken. "Yirmi liram eksik kaldı."
Soğuk tavrıma şaşırdıysa bile kendini çabuk toparladı. "T-tabi. Sen geç, ben geliyorum hemen."
Lavinia portmantodaki çantasını alırken hafifçe başımı salladım ama içeri geçmedim. Kapının eşiğinde takılı kalmıştım. Bir zamanlar Aras'a üç gün boyunca açılmayan bu kapının bana böyle kolayca açılabilmesi garip geliyordu. Nazmi Amca onun babasının kapısının önünde yattığını söylemişti, bu eşikte mi uyumuştu acaba? Hakkı Hoca kendi öz oğlunu yatırdığı eşikten dünyanın geri kalanını nasıl böyle mesnetsizce geçirebiliyordu?
"Melek?"
Lavinia'nın yeniden yanımda belirdiğini fark ettiğimde hala dalgın bakışlarla kapı eşiğini inceliyordum. Ona da kızgındım aslında, daha doğrusu kızmak istiyordum fakat olmuyordu. Abisiyle barışmak için gerçekten çabaladığına şahit olmuşken hıncımı Lavinia'dan çıkaramıyordum. Hakkı Hoca'ya gelince... Kahretsin ki, bir yanım hala onun karakterine hayranlık besliyordu ve içten içe empati kurmadan edemiyordum. Bu tabloda öfkemi rahatlıkla yöneltebildiğim tek bir kişi vardı, o da...
"Ozan." dedim Lavinia'ya dönüp. "O nerede?"
"Pastaneden pastayı almaya gitmişti, birazdan gelir." dedi temkinli bir tavırla. "Sen iyi misin?"
"Güzel. O gelene kadar seninle bir şey konuşmam gerekiyor, mümkünse odanda ve baş başa. İçeride babana bir şeyler uydurabilir misin?"
"Elbette. Geç hadi."
Geçtim. Başka bir evrende, on sekiz yaşındaki genç bir çocuğun masum inatçılığıyla oturduğu eşikten içeri geçtim. Onu nasıl koruyabilirdim ki? Her şeyi geçtim, onu kendimden nasıl koruyacaktım? Lavinia bardaki gece Aras'ı annelerinden sonra kimsenin sevmediğini söylerken o kadar da haksız değildi. Zira biz yeterince sevmemiştik onu, sevseydik güçlü duruşuna aldanıp canını yakmaya çalışmazdık. Sevseydim, onu sahiden sevmiş tek insan rüyamda "Artık çok geç." diyerek umudunu kesmezdi benden.
Lavinia babasına bir bahane uydururken bir kenarda sessizce bekledim. Ada bir şeyler döndüğünü anlamış olacak ki soran gözlerle bizi inceliyordu. İçeride Hakkı Hoca'nın Barbaros diye hitap ettiği bir adam da vardı, her ne kadar kucağındaki ufaklıkla oynuyormuş gibi görünse de radarlarının hayli keskin olduğunu fark etmiştim. Neyse ki orada fazla oyalanmadık, beş dakika sonra üst katta Lavinia'nın yatağında karşılıklı oturuyorduk.
"Seni dinliyorum." dedi sorgulayan gözlerle. "Neyin var Melek?"
"Bugün Nazmi Amca'yı görmeye gittim." diyerek evirip çevirmeden girdim konuya. "Aras'ın ailesiyle olan kopukluğu hakkında muhabbet ediyorduk. Laf arasında bana geçmişte onu parktan zorla alıp kendi evine getirdiğini söyledi. Ozan'ın ailesi yüzünden diyerek homurdandı bir de... Neden bahsettiğini soracaktım ama dükkan epey yoğundu, torunu okuldan geldiği için pek ilgilenemedi benimle. Ben de sana sorayım dedim."
"Abimle benim çocukluk travmalarımızdan biri." diye gülümsedi hafifçe. Lavinia'nın bu yönünü seviyordum, insanları yalanlarla yerli yersiz koruma çabasına girmiyordu. "Aras'ın geçmişte de Özer Bey'le ilgili takıntısı vardı, beni onun yanından almak için— Ah, sen Özer Bey'i de bilmiyorsun gerçi..."
"Hayır, biliyorum." dedim kelimeleri dikkatle seçerek. "Elfida'nın babasıydı, değil mi? Vefat etmiş sanırım..."
Kalp nakli mevzusuna bilerek girmemiştim. Lavinia birkaç saniye boyunca bocalarken sessiz kalıp bu kararı ona bıraktım. Fakat belli ki böylesine hassas bir konuyu şimdi açmak istemiyordu, o nedenle hafifçe öksürerek başını salladı bana.
"Şey evet, geçmişte ben onun himayesi altındaydım. Hatta ona Özer Baba diyordum, benim için öz babamın olamadığı her şeydi o zamanlar. Yani... Biliyorsun Melek, babamla biz her zaman böyle değildik. Okula başladığımız yıl ilk birkaç ay onun dersine bile girmemiştim. Zaten bu evde bile Aras'ın zoruyla yaşıyordum, ailemizi yeniden bir araya toplamak şeklinde bir hayali vardı." Duraksadı, bir şeyleri yeni fark etmiş gibi hafifçe tebessüm etti. "Gerçek oldu da..."
"Bana pek gerçek olmuş gibi gelmedi," dedim sakin bir tavırla. "Aksi taktirde abin de aşağıda olurdu, haksız mıyım?"
"Eninde sonunda gelecek." diyerek hafifçe çenesini dikleştirdi. İnatçı bir çocuğu andırıyordu tam şu anda. "Abim bizden çok fazla uzun kalamaz Melek, zaten artık bunun için bir sebebi de yok. Kendimi ona affettirdiğim zaman—"
Dayanamayıp sözünü kestim. "Ozan'ın ailesiyle olan durumu anlatıyordun."
"Ha evet," diye silkinip konuya döndü yeniden. "O zamanlar abim liseye gidiyordu, ben Özer Bey'le kalıyordum ve babamla görüşmüyorduk. Abim bir akşam gizlice yalıya girip ufak bir operasyonla beni oradan kaçırmıştı. Söylediğim gibi babamla görüşmüyorduk, bu yüzden birlikte Ozanların evine gittik. Valizlerle kapıda belirdiğimizde sıcak karşılamışlardı aslında, fakat o yıllarda abim sorunlu bir dönemden geçiyordu. Fen lisesinden atılmıştı, sık sık karakola düşüyordu. Beni yalıdan kaçırdıktan sonra durulmuştu ama... Birtakım planlar yapıyordu, güya okula dönmeyip bir işe girecekti, ev tutunca birlikte oraya taşınıp kendi düzenimizi kuracaktık. İtiraz etmemiştim çünkü Özer Bey'e kırgındım, abim beni kaçırdıktan sonra görmeye bile gelmemişti ama zannımca bu da onun planıydı. Abimin denemesine izin vererek başarısız olacağını görmesini istiyordu."
"Sonra?"
"Sonra Özer Bey haklı çıktı." dedi dalgın bir tavırla. "Bir akşam abimin eskiden karıştığı bir olay yüzünden Ozanların kapısına polis geldi. Ozan'ın babası abimle birlikte karakola gidip sorunu halletti ama ikisi geri döndüğünde Şermin Teyze valizlerimizi kapının kenarına koymuştu."
Hayretten nefesimi tuttum. "Sizi kapının önüne mi koydular?!"
"Tam olarak öyle yapmadılar aslında." diye devam etti Lavinia. "Valizler oradaydı, abimler gelince hiçbir şey yokmuş gibi davrandılar ve hep birlikte sofraya oturduk. Şermin Teyze tabaklarımıza çorba katarken o akşam gitmememizi, hiç değilse sabahı beklememizi falan öğütledi bize. Sanki valizlerimizi alıp gitmek için ısrar ediyormuşuz da bizi yarım ağızla caydırmaya çalışıyormuş gibiydiler. Abim de onların oyununu bozmadı, gülümseyerek acilen gitmemiz gerektiğini belirtti ve elimden tutup beni masadan kaldırdı. Elbette Ozan ailesine tepki gösterdi fakat annesi onun peşimizden gelmesine izin vermedi. Biz de abimle valizlerimizi alıp bir çocuk parkına gittik. Her taraf bembeyazdı, lapa lapa kar yağıyordu, o geceki soğuğu başka hiçbir yerde görmedim sanırım..."
"Sonra ne oldu? Nazmi Amca mı geldi sizi almaya?"
"Hayır, birkaç saat soğukta oturduk. Ben üşüdüğümü söyleyince abim..." Tekrar duraksadı. "Bu yüzdendi..." diye fısıldadı kendi kendiyle konuşur gibi. "Ah..."
"Ne oldu?" dedim sabırsızlıkla. "Aras ne yaptı Lavinia?"
"Pes etti." diye mırıldandı. "Üşüdüğümü söylediğimde elimden tutup beni tekrar yalıya, Özer Bey'e götürdü. Sonra da çekip gitti. Nazmi Amca onu parktan zorla çıkardığını söylediğine göre oraya geri dönmüş olmalı..."
"Sanırım evet."
"Offf ben bunları nasıl göremedim ya?!" diyerek öne yatıp kafasını dizime koydu. "Şu an abimin yerini bilsem koşa koşa gider gönlünü alırım yeminle."
Saçlarını okşarken mırıldandım. "Alamazsın."
"Ah, emin ol alırım." diye sırıtarak kafasını kaldırıp bana göz kırptı. "Abimle ilk kez küsmüyoruz ki biz. Gerçi o küsmez, bir süre ortadan kaybolur. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi gelir ve hayatımıza devam ederiz."
Ta ki sen onu tekrar kırana kadar...
Aras'ın kardeşini neden sildiğini anlamıştım. Başka çaresi yoktu, aralarındaki ilişki kökten yanlıştı zaten. Fakat Aras'ın insanlarla kurabileceği yegane iletişim biçimi de buydu. Kendi hislerini fark edemediği için yalnızca onun yerine de onun hislerini düşünebilecek birileriyle doğru iletişim kurabileceğini anlamıştım. Lavinia böyle bir insan değildi. Birilerinin ondan Aras'ın hesabını sorması gerekiyordu. Ve benim içimde, Tanrı affetsin ki, cehennemi yakmaya yetecek kadar korkunç bir gazap ateşi yanıyordu!
'Hata yapıyorsun.' diye çırpındı içimdeki duyarlı bir ses. 'Öfkeyle hareket ediyorsun.'
Ah, tam üstüne bastın.
"Aras sana küsmedi zaten." dedim karşımda oturan kıza. "Aras seni sildi, Lavinia. Selanik'teyken itiraf etmişti, seni artık kardeşi olarak görmüyor. Maddi anlamda desteğini elbette esirgemeyecek fakat manevi anlamda artık bir abin yok. Bu yüzden ne yaparsan yap ona ulaşamıyorsun. Bir aydır Aras'ı kararından döndürmeye çalışıyorum ama bilirsin, öyle kolay kolay fikir değiştiren bir insan değildir."
Ağzını açtı, fakat konuşamadı. Aslında kalıp durumu hazmetmesi için ona yardımcı olurdum fakat tam o esnada zil çalmıştı.
"Neyse ki sen ona sokaktaki köpek kadar bile değer vermediğini bizzat dile getirmiştin. Defalarca kez." diyerek devam ettim sözlerime. "Biliyorum, gece ben de Aras'a korkunç şeyler söylemiştim fakat bunun bedelini Selanik'teyken misliyle ödedim. Şimdi sıra sende. Bu esnada ben de gidip ikinci hesabı kapatayım, izninle."
Sakince yataktan kalktım ve kapıyı açıp odadan dışarı çıktım.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
OZAN
Eve girdiğinizde salondan inleme sesleri geldiğini duysanız ne düşünürdünüz?
Evli bir erkek için bu sorunun cevabı basittir: Düşünmeyiz.
Karısının onu aldattığından şüphelense de, böyle bir şeyin ihtimalini bile aklına getirmeyecek kadar eşine güvense de, söz konusu erkek alagavat olmadığı sürece bu cevap hiç değişmiyordu. Düşünmüyorduk, çünkü böğürerek salona dalmakla meşgul oluyorduk. Kimle evli olduğumuz, ona ne kadar güvendiğimiz, hatta gerçekten mi yoksa formaliteden mi evli olduğumuz gibi detaylar içeri girdikten sonra aklımıza geliyordu.
Çok sonra.
"NEOOĞĞOLYOO BURDA LAAAAAN—"
Böğürerek koşup içeri daldığımda cevabımı aldım. Bir bok olmuyordu. Her şey yerli yerindeydi salonda, her gün bu saatlerde nasıl görünüyorsa öyle görünüyordu. Etraf derli topluydu, teknoloji düşmanı hacker karımın nefret objesi olan televizyon her zamanki gibi kapalıydı, perdeler çekilmişti, Ada kulağında kulaklıklarla bilgisayar masasının başında klavyeyi darp ediyordu. Eksik olan tek şey Efe'nin varlığıydı fakat bu duruma memnun olmuştum zira sesleri hala duyuyordum. Evet. Evimizde gaipten porno sesleri yankılanıyordu.
"Üst kattan geliyor Ozan."
Ada bakışlarını bilgisayardan ayırmadan benimle konuşunca bir anlığına algılayamadım. "Ha?"
"Kahrolası sesler üst kata yeni taşınan çiftten geliyor!" diye sinirle tekrarladı. "Seni aldattığım falan yok."
"Ben- Ha... Şey, ben öyle düşünmedim ki zaten." diyerek iyice dibe battım. "Ne alakası var kızım ya?"
"Bilmem, sen genelde salona kapının içinden geçerek girmezsin de..."
Al buyur... İnsan hacker bir hatunla evlenince biraz daha bohem, mor saçlı, piercingli, aykırı fikirli bir eşe sahip olmayı bekliyordu açıkçası. Hiç değilse trip atmayan bir eş... Bu fikrimi onunla paylaştığımda Ada benimle epey taşak geçmişti, medya sektörünün yarattığı basit tiplemeleri saçma buluyordu. Hack camiasında bahsettiğim türde kızların da olabileceğini söylemişti ama rüştünü ispatlamış hackerların hiçbiri bu tarz saçmalıklara kalkışmazdı. Ona rüştünü ispatlamış hackerların diğerlerinden farkını sorduğumdaysa aldığım cevap daha basitti.
"Resmi kayıtlara geçecek bir suç işlemen lazım." demişti bana. "Yakalandığında içeri girmene sebep olacak türden bir suç... O yüzden rüştünü ispatlamış hackerların Netflix uyarlaması gibi dolaşma lüksü yoktur. Zaten dolaşsa bile kim görecek ki? Hackerlar birbirini tanımazlar Ozan, bilgisayar korsanları olarak bir araya gelip parti falan yapmıyoruz."
"Ee, hack grupları yok mu?"
"Türkiye'de mi?" diyerek gülmüştü. "Forumlarda ne bok yediğini bilmeyen lamerlar tarafından kurulmuş bin tane grup vardır muhtemelen. Ama gerçek bir hacker grubu kurmak çok zor olur... Rüştünü ispatlamış hackerlar gizlilik konusunda paranoyak davranırlar doğal olarak, zaten çoğu introvert tiplerdir. Bu insanları bulsan bile bir araya toplanıp ekip halinde hareket etmeye ikna etmek... Bilemiyorum, çok büyük bir risk bu... Hele ki diğer üyelerle gerçek kimliğini paylaşmak daha da büyük bir risk. Tüm hayatının mahvolması için grupta bir hain olmasına gerek bile yok, bir aptal da aynı hasarı verecektir. Ya da dikkatsiz biri... Bir kişi yakalanırsa tüm ekip hapsi boylar, ben böyle bir riski göze alamazdım."
"Bir dakika, ne demek gerçek kimliğini paylaşırsa?" demiştim hayretle. "Paylaşmama şansınız da mı var?"
"Elbette var Ozan, web sitelerine Ada Bayraktar rumuzuyla saldırı düzenlediğimi falan mı sanıyorsun sen?"
Öyle yapıyorsa bile pek sikimde değildi. Ben daha çok onun Bayraktar soyismini benimsemiş oluşuna takılı kalmıştım. Mesela tam o anda bana dönüp bu isimle e-devlet'e saldırı düzenleyeyim mi diye sorsa "Saldır ulan," derdim. "Avatarına da benim fotomu koy!"
Fakat şimdi bu tarz şirinliklerle durumu kurtaramazdım. Açıkçası ben cidden onun beni aldattığını düşünerek dalmamıştım içeri, söylediğim gibi düşünme eylemini sonraya bırakmıştım. Fakat kızın bakış açısından durumun nasıl göründüğü de ortadaydı. Kılıbıklık modunu açmaktan başka şansım kalmamıştı.
"Özür dilerim." dedim hiç uzatmadan. "Gerçekten salona bir şeyler düşünerek dalmadım ama düşünme olayını eyleme geçme olayından sonraya bırakmam hataydı."
Bunu söylerken ona Efe'nin beş numaralı 'eşeğin tekiyim ama sence de sevimli değil miyim?' bakışından atmıştım. Bok torbası bunu genelde kreşteki diğer bok torbalarıyla kavga ettiğinde yapıyordu. Normal şartlarda Ada buna dayanamayıp sırıtırdı ama bu sefer oralı bile olmadı. Biraz stresli gibi görünüyordu, aklı başka yerdeydi sanki.
Zaten son zamanlarda tavırları epey garipleşmişti, bir değişim geçirdiğini görebiliyordum. Mesela geçenlerde kabus gördüğünü söyleyip odama gelmiş ve tek başına uyumaya korktuğunu söylemişti. Sabah uygunsuz bir pozisyonda uyanırsak bana günlerce surat asmasını istemediğimden yatağı ona bırakıp dava dosyalarını inceleme bahanesiyle çalışma masama geçmiştim. Ve sonuç? Evet, günlerce bana surat astı.
Birkaç hafta önceyse işten erken çıkıp eve gittiğimde ara sıra Efe'yi Füsun Abla'ya bırakıp ortadan kaybolduğunu öğrenmiştim. Ki bu tamamen tesadüftü, zira apartmanın girişinde Füsun Abla'yla karşılaştığımda "Ne işin var senin burada?!" diye azarlamıştı beni. "Birlikte gezmeye gideceksiniz diye kıza söz vermişsin, beş dakika önce çocuğu bana bırakıp çıktıydı."
Bozuntuya vermeyip unutmuş numarası yapmıştım. Bu esnada Füsun Abla önceki gezmelerimizde nereye gittiğimizi sorup duruyordu, son aylarda hiç birlikte dışarı çıkmadığımız için buna da verecek cevabım yoktu. Efe'yi alıp yukarı çıkmış, Ada pembe dizüstü elbisesiyle eve geldiğinde uydurduğu bahaneye inanmış gibi davranmıştım.
Zira gerçeği duymak için de cesaretim yoktu.
"Neyse, ben yemekleri hazırlayayım."
Ada'nın konuştuğunu duyunca başımı tekrar ona çevirdim ve... Yutkundum. Evet. Değişen giyim tarzından pijamaları da nasibini almıştı. Artık evin içindeyken bol, yünlü pijama takımları yerine mini şortlar giyiyordu. Kursta öğrendiklerimi düşünerek gülümseyip başımı salladım.
"Tamam, ben de gidip Efe'yi alayım. Sesler kesildi nihayet."
"Birazdan tekrar başlar," diyerek gözlerini devirdi. "Bırak bu gece orada kalsın."
"Olur mu canım öyle şey?" dedim söylenerek. "Ses tekrar başlarsa yukarı çıkıp uyarırım. Aile apartmanı burası yahu!"
"Hayır, Efe bu gece orada kalsın." dedi birden. Ardından bocalayarak konuşmaya çalıştı. "Yani... Ben az önce Füsun Abla'yla konuştum, Efe uyumuş bile. Şimdi boş yere uyanmasın çocuk, hem biz de seninle ne zamandır baş başa muhabbet etmiyorduk..."
Siktir.
Ayrılık konuşması yapacaktı.
Bu ihtimali fark edince başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Duş alacağımı söyleyerek Ada'nın yanından ayrılıp aklıma gelen tek yere, banyoya kapattım kendimi. Haftalardır böyle bir şeye niyetlendiğinden kuşkulanıyordum ama yine de durumu sakin karşılayamamıştım. Acaba sahiden de ayrılık konuşması mı yapacaktı? Hayatımızda yolunda gitmeyen hiçbir şey yoktu, sakin bir huzurun içinde yuvarlanıp gidiyorduk. Eğer benden ayrılmak isterse bunun tek bir sebebi olabilirdi; o da aşk.
Galiba içimde bir yerlerde öfkeliydim ona. Üç yıldır aynı evde yaşıyorduk ve Ada bana karşı bir an olsun yumuşamamıştı. İkimiz de gençtik, sağlıklı insanlardık, üstelik toplum nezdinde evli bir çifttik. Bana aşık olmamasını anlayabilirdim ama bu kızın hormonları da mı yoktu yahu? Üç yıl boyunca benim duygularıma karşı soğuk bir duvar gibi durduktan sonra nasıl bir başkasına aşık olabilirdi?
En kötüsü de, pişman olacağını şimdiden görebiliyordum. Kapıldığı kişi bölümden arkadaşı falan olmalıydı, bu yaşlardaki bir erkeğin aşkı üç gün sürerdi en fazla. Ben bile Efe yüzünden mecbur kalmasam otuzumdan önce asla evlenmezdim.
Duştan çıktığımda havluyu belime sarıp homurdanarak kapıya yöneldim. Elbette hemen dışarı çıkmadım, yeni evlendiğimiz dönemler belimde havluyla evin içinde gezinmeye çalıştığımda Ada canıma okumuştu. O günden beri ya banyoda üzerimi giyiyordum, ya da banyodan çıkmadan önce dışarı seslenip çıkacağımı haber veriyordum.
"Banyodan çıkıyorum ben!"
Çok geçmeden karşıdan cevap geldi. "Tamam!"
Onun çoktan salona ya da kendi odasına saklandığını bildiğim için rahatça dışarı çıktım. Odama doğru yürürken bir yandan da küçük bir havluyla saçlarımı kuruluyordum. Aklım Ada'nın baş başa muhabbet etme lafında kalmıştı. Belki de ayrılık konuşması falan yapmayacaktı, tüm bunlar benim kuruntum olamaz mıydı? Öte yandan üç yıllık evlilik hayatımız boyunca onun daha önce hiç benimle baş başa kalmak istediğini hatırlamıyordum. Konuşacağı şey her ne olursa olsun benim zararıma olacağı kesindi. Acaba o yemek hazırlarken aşağı inip çaktırmadan Efe'yi eve getireb—
Karşımda Ada'yı görünce düşüncelerim yarıda kesildi. Bir elinde havlu, biraz ötemde dikilmiş ters ters beni süzüyordu. Lan? Acaba duşta falan mı uyumuştum? Zira normal koşullarda Ada'nın beni yarı çıplak halde görüp de ilk bulduğu deliğe saklanmaması imkansızdı. Ayrıca bu kız neden koridora çıkmıştı ki? Dışarı çıkacağımı haber vermiştim sonuçta. Ve neden bana böyle ters ters bakıyordu?
"Yemekler yarım saate hazır olur." dedi donakaldığımı görünce. "O arada ben de bir duşa gireceğim."
"Tamam." dedim ne söylediğimi bile anlamadan. "Ee, şey- Ben de sen çıkana kadar arka odada çalışırım."
"Akşamın bu saatinde spor mu yapacaksın?" diye öfkeli bir tavırla söylendi. "Hayır ne yaptığın beni ilgilendirmez. İstersen haftada bin saat spor yap. Ben sadece duştan yeni çıktın, terli terli sofraya oturma diye söylüyorum."
"H-haklısın." dedim hafiften tırsarak. "Şimdi tekrar terlemeyeyim, sabah yaparım sporu."
"Ona ne şüphe!" gibisinden bir şeyler homurdanarak yanımdan geçip gitti. Banyoya girip kapıyı çarparak kapattığında hala koridorun ortasında mal mal dikiliyordum. Bu kızın benim sporumla derdi neydi ya? Geçen yaz hafiften göbeklenince spora dönmem gerektiğini anlayıp eve bazı antrenman ekipmanları almıştım. Artık spor salonuna gitmeye vaktim olmadığı için arkadaki boş odaya istiflemiştim hepsini, düzenli aralıklarla orada bench press falan çalışıyordum. Gerçi Ada bu çalışmalardan pek memnun değildi, ne zaman spor odasına geçsem odanın kapısına dikilip Efe'nin benim yanıma gelmek istediğini söylüyordu. Geçen gün de onu sinsi sinsi barfiks çubuğumu sökmeye çalışırken enselemiştim. Kapı aralığındaki çubuk koridordan göründüğü için evin dekorasyonunu bozduğunu falan iddia etmişti, tepemin tası atınca onu salona kadar kovalamıştım.
Odama geçtikten sonra üzerime temiz bir boxer geçirip saçlarımı kurutmaya koyuldum. Dışarıda hava bozmuştu yine, eve gelirken hafifçe atıştıran yağmur şimdi gürültüyle camları dövüyordu. Işıkları açmadığım için uzaklarda çakan şimşeklerin tül perdenin ötesine yansıyan aksini görebiliyordum. Eğer şanslıysak o şimşekler uzaklarda kalmaya devam ederdi. Zira Ada çok korkuyordu gök gürültüsünden, fırtına olduğu gecelerde ailecek salondaki koltuklarda uyuyorduk. Aslında benim için fena olmuyordu, onun uyumasını izleyerek uykuya dalmayı seviyordum. Ben nasıl ayrılacaktım bu kızdan ya?
Tam bunları düşünürken dışarıdan yükselen bir çığlık sesiyle irkildim. Ada'nın sesiydi bu... Aklıma gelen ilk ihtimal eve hırsız girdiği oldu, panikten elime geçen ilk şeyi, Ada'nın sinsice söktüğü barfiks çubuğunu, alarak dışarı fırladım. Ve koridora çıkmamla birlikte hırsıza toslamam bir oldu.
"Lan!"
Barfiks çubuğunu gelişigüzel hırsıza geçirdiğimde ikinci bir çığlık duydum ve kasıklarıma sağlam bir tekme indi. Acıyla inlerken aklıma ilk gelen şeyi yapıp herifin tüm gücümle herifin kolunu kıvırdım. Tam ağzının üstüne bir tane çakacakken duyduğum ses beni duraksattı. Birden, karşımdaki kişinin hırsız olmadığını anlamıştım. Hırsızlar böyle ciyaklamazdı çünkü...
"Ozan!"
"LAN?!"
Ada'nın sesini duyunca panikle geri çekildim. Başımdaki havlu yere düşmüştü ama koridor zifiri karanlıktı, hala hiçbir şey göremiyordum. Sonra ne oluyor demeye kalmadan evin içi aydınlığa bürünüverdi. Gürlemek üzere olan şimşeğin anlık parıltısında Ada'nın tam karşımda durmuş kolunu ovuşturduğunu fark etmiştim. Üzerinde alelacele sarındığı bir havlu vardı yalnızca, saçlarının bir kısmı hala köpüklüydü. Yüzüyse hem acı hem de korku dolu bir ifadeyle kaplanmıştı ve kahretsin ki ben bunun sebebini çok iyi biliyordum.
"OZAN!"
Gökyüzü bir şimşeğin ürkütücü çatırtısıyla inleyince can havliyle üstüme atladı. Ona sarılamadığım için birkaç adım gerileyerek dengemi sağlamaya çalıştım fakat tam arkamda vestiyer duruyordu. Tahtanın sivri köşesi sırtımdan belimin yanına doğru derin bir çizgi çekerek etime gömüldüğünde acıyla inledim. Sesim koridorda yankılanınca boynuma yapışan eller çözüldü panikle. Üzerimdeki beden geri çekildiğinde doğrulup vestiyerden uzaklaşmaya çalıştım ama tam o sırada siktiğimin göğü ikinci kez gürledi. Ada yeniden üstüme atlayınca vestiyerin bir kez daha böğrümü deştiğini hissettim.
Ve böylelikle sabrım taştı.
Ne yaptığımı bile düşünmeden kalçasından kavrayıp kızı kucağıma aldım. Öfkeyle salona yürürken düşünemiyordum bile, belimin ağrısından beynim zonkluyordu. Üstüne bir de Laz damarım aktive olunca gözüm hiçbir şeyi görmez olmuştu. "KIZIM SEN MANYAK MISIN?" diye söylendim koltuğa oturup tek elimle belimi ovalarken. Tam bu sırada üçüncü kez gök gürledi ve hayatımda ilk kez güneşe ateş eden Adanalılarla empati kurdum.
"LAN SEN DE Bİ DUR AMINA KOYAYIM!" diye bağırdım gökyüzüne dönerek. "ÇATARA PATARA NEDİR BU YA?!"
"O-Ozan..."
"NE VAR ADA?!" diyerek ona çıkıştım bu kez. "Ne demeye çığlık atıyorsun sen?! Altı üstü gök gürledi ya! Anlıyorum karanlıktan korkuyorsun ama insan adam gibi seslenir, elektrikler gitti korkuyorum der. Ben de kalkar insan gibi gelir, jeneratör açılana kadar yanında beklerim— HAYIR ÜSTÜM BAŞIM KÖPÜK OLDU SENİN YÜZÜNDEN!" Duraksadım. "Bi dakka ya... Bu köpük nereden—"
Ve jeneratör devreye girdi.
Elektrikler geldiğinde konuşmaya devam edemedim. Ada göğsüne bastırdığı bir havluyla birlikte kucağımda oturuyordu. Vücudunun yarısı köpüğe bulanmıştı, soğuktan titrerken istemsizce bana sokulduğunu fark etmiştim. Benim üzerimdeyse sadece boxer vardı, ikimiz de yarı çıplak halde kucak kucağaydık ve daha da kötüsü, üst kattaki yeni kiracılarımızdan gelen inleme sesleri yeniden başlamıştı.
"Ozan..." diye mırıldandığını duydum Ada'nın. "İyi mis— AYY!"
Dışarıdan yükselen gök gürültüsünü duyunca ufak bir çığlık atıp boynuma sarıldı. Eh be kızım...
"Afedersin-" dedim kızı belinden tutup pat diye kucağımdan kaldırırken. Ada afallamış bir halde koltuğa otururken ben de ayağa fırlayıp ondan iyice uzaklaştım. Açıkçası niyetim arkama bile bakmadan odama gitmekti. Hayır. Niyetim odama gidip üstümü giyinip arkama bile bakmadan evden kaçmaktı. Fakat bunun garip duracağını biliyordum. Üstelik galiba az önce hırsız sanıp kıza barfiks çubuğuyla vurmuştum.
"Ben... Az önce sen bağırınca eve hırsız girdi sandım." diye geveledim yeniden ona dönerken. "İyisin değil mi? Eğer bir yerin acıyorsa-"
Başını iki yana sallamakla yetindi. Bense onu görünce kitlenip kalmıştım resmen. Islak saçları siyaha yakın bir renge bürünüp beyaz tenine dağılmıştı. Üzerindeki havlu çoktan çözülmüştü, elleriyle göğsüne bastırıyor olmasa yere düşüp bedenini tamamen açığa çıkaracağını görebiliyordum. Ki bedeninin büyük bir kısmı açığa çıkmıştı zaten, afallamış bir halde koltukta otururken kusursuz bir tanrıça portresini andırıyordu.
"Öyleyse ben gidip üstüme bir su tutacağım." dedim kuru bir sesle. "İki dakika bile sürmez. Sen de sonra duşa girip durulanırsın."
Tekrar başını salladığını görünce arkamı dönüp salondan çıktım. Banyoya girdiğimde boxerı bile çıkarmadan duş başlığıyla vücudumun köpüklü yerlerine su tuttum kısaca. Ardından Ada'ya seslenip yeniden odama geçtim. Süklüm püklüm bir halde yürüyüp kendimi sırtüstü yatağa bırakırken banyonun kapısı da kapanmıştı.
Şükürler olsun ki üst kattaki porno sesleri benim odamdan pek duyulmuyordu. Gerçi şu anda tahrik olmak için porno sesi duymama gerek yoktu, az evvelki manzara yeterince tahrik ediciydi zaten. Gözlerimi kapatıp kursta öğrendiklerimi hatırlamaya çalıştım. Elbette bir halta yaramadı, sikim hala kazık gibiydi. Kursta yemin ettiğim için elimle takılma şansım da yoktu, mecburen telefonumu alıp kulaklıkları taktım ve kursta aldığım ses kaydını dinlemeye başladım.
Ve işe yaradı. Beş dakika sonra normale dönmüştüm, hatta yattığım yerde hocanın anlattıklarına başımı sallayıp aptal aptal gülüyordum. Kurstayken ayıp olur diye veremediğim tepkilerdi bunlar, şimdiyse içime attığım tüm kahkahaları dışa vuruyordum. O nedenle Ada'nın odamın yarı aralık kapısını açıp kollarını göğsünde kavuşturarak beni izlediğini çok geç fark edebildim.
Üzerinde pembe pijamaları vardı, saçları ıslaktı hala. Beni izlerken dudaklarını sımsıkı birbirine bastırmış, hafifçe gözlerini kısmıştı. Dinlediğim şeyleri duymuş olabilir miydi acaba? Bu ihtimal karşısında panikten elim ayağım birbirine dolaştı. Telefonu kapatıp kulaklıkları çıkararak yattığım yerde pat diye doğruldum. Üzerimde hala boxer vardı ama Ada bundan pek rahatsız oluyormuş gibi görünmüyordu.
"Belindeki kesiklere sürmek için krem getirmiştim." dedi çenesini hafifçe dikleştirerek. "Ama müsait değilsen-"
"Yok yok müsaitim!" dedim telefonu yatağın bir kenarına fırlatarak. "Ee, şey, sağol düşündüğün için..."
Elimi uzatmıştım ama kremi bana vermek yerine kendisi yanıma geldi. Yatağın kenarına oturduğunda hala ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Boş boş baktığımı görünce sinirli bir tavırla çemkirdi. "Dönsene arkanı Ozan!"
"Hemen."
Lafını ikiletmeden arkamı döndüğümde öfkesiyle tezat oluşturacak bir nezaketle kremi belime sürmeye başladı. Cidden, bu kız neye öfkelenmişti ki? Eski Ada olsa rahatlıkla onu kucaklayıp salona taşımama öfkelendiğini söyleyebilirdim ama söz konusu yeni model olunca bir çıkarım yapmak kolay değildi.
Öte yandan, ben hala eski bendim ve onun dokunuşları karşısında tepkisiz kalamıyordum. Vücudumdaki hareketlilikle baş etmeye çalışırken çaktırmadan Ada'dan uzaklaşmaya çalıştım. Yatakta biraz öne doğru kaykıldığımda kendi kendine homurdandı. Ardından canıma kastı varmış gibi inadına iyice yaklaştı bana. Cidden, bu kızın derdi neydi?
"Bugün bayağı geç kaldın." dediğini duydum sohbet eder gibi bir tavırla. "Yine mi mesaiye bıraktılar?"
Aynı yalanı bininci kez söylememek için "Yoo, nereden çıkardın ki?" diye kıvırdım. "Efe'nin istediği oyuncağı almaya gittim ben. Bulmak için bayağı dolaştım."
"Ee, oyuncak nerede peki?"
Siktir. Dila'nın arabasında unutmuştum...
"Bulamadım ki..." diye geveledim. "Yarın birkaç yere daha bakacağım."
Mırıldanır gibi bir sesle konuştu. "Yarın da onun için geç kalırsın artık..."
"Anlamadım?"
"Boşver." dedi ters bir sesle. "Kremi sürdüm, zaten bir iki çizik vardı. Sofrayı da mutfağa hazırladım, yemeğini yedikten sonra toplarsın."
"Toplarım tabi ama sen yemiyor musun?"
"Yok, ben yemiştim." diyerek sevecen bir şekilde tebessüm etti. "Salonda çalışacağım biraz. Sen de rahat rahat zık— Pff... Yemeğini yersin. Zaten geç geldin bayağı, acıkmışsındır."
Bunları söylerken yüzünde beliren ifadeye bakılırsa o yemeklerden asla yememem gerekiyordu. Zira içlerinde fare zehri olduğuna emindim. Bu bakışların başka açıklaması olamazdı.
"Ada bir problem mi var?"
"Hayır, yok." dedi önce. Ardından duraksayıp omzunun üstünden bir bakış attı bana. "Aslında var... Konuşmamız gerekiyor Ozan. Evliliğimizle ilgili... Yemeğini yedikten sonra salona gel, bu gece bir şeyleri nihayete erdirelim artık."
Başımı sallamakla yetindim. Boğazımdaki yumru konuşmama izin vermemişti, zaten Ada'nın da durup beni dinlemeye pek niyeti yoktu. Gözlerini kaçırıp odamdan çıktığında sessizce kalkıp üzerimi giyindim. Mutfağa geçip hazırladığı yemeklerden yerken aklım çok da başımda sayılmazdı. Eninde sonunda bu günün geleceğini biliyordum fakat yine de...
Biz ayrıldıktan sonra Efe ne olacaktı? Dört yaşındaydı artık, bebek değildi. Ona anne babası olmadığımızı bir türlü söyleyememiştik ve şimdi Ada'dan ayrılmak onun için annesinden ayrılmak gibi olacaktı. İkisinin birbirini çok sevdiğini elbette biliyordum, Ada öyle bir günde Efe'yi bırakıp gitmezdi.
Ama zamanla giderdi... Elbette giderdi, zaten bu yıl mezun oluyordu ve muhtemelen kendi hayatını kurmak isteyecekti. Hem artık benim de oğlumun velayetini elimde tutabilmek için evli olmama gerek yoktu. Mezun olmuştum, düzenli bir işte çalışıyordum, sicilim cila gibiydi ve halim vaktim yerindeydi. Üstelik Dündar Bayraktar da artık velayet peşinde koşturmuyordu, ara sıra Efe'yle görüşmesine izin verdiğim günden bu yana dünyanın en tonton dedesi falan olmuştu.
Ada'yla ayrıldığımız zaman neler olacağını az çok tahmin edebiliyordum. Evet, öyle bir günde oğlumuzdan uzaklaşmazdı ama ağır ağır kopacaklardı birbirlerinden, aksi mümkün değildi. Hele ki Ada başka birine aşık olursa muhakkak uzaklaşacaktı bizden. Aksini umut edecek kadar romantik değildim, gerçek hayat çok daha katıydı. Gerçek hayatta bıçakla kesilir gibi kopan ilişkilerden ziyade azar azar büyüyen mesafeler vardı.
Kapının çaldığını duyunca yerimden kalkmadım. Muhtemelen Efe uyanıp ağlamaya başlamış, Füsun Abla da çocuğu yukarı çıkarmıştı. Onunla nasıl konuşacaktım acaba? Öncesinde bir pedagogla görüşmem gerektiğini biliyordum, hatta belki de Efe'yle konuşmadan evvel çevremizdeki insanlarla konuşmam gerekiyordu. Zira apartmanda Füsun ablalar ve Eşref Amcalar dışında Efe'nin benim kardeşim olduğunu bilen yoktu, aynı durum iş çevrem için de geçerliydi. Efe'nin kreş öğretmenleri bile bizi onun gerçek anne babası sanıyordu. İşin garip tarafı, zamanla ben bile öyle olduğuma inanmaya başlamıştım. Aksine kendim bile inanmadığım bir şeyi dört yaşındaki bir çocuğa nasıl izah edecektim ki?
"Ozan!"
Ada'nın seslendiğini duyunca öfkelenmeden edemedim. Bu kadar hevesli miydi cidden? Ona kızmaya hakkım olmasa da Efe'nin yaşayacaklarını düşündükçe içten içe bileniyordum. Şimdi istediği kadar aceleci davranabilirdi, hepsini sineye çekerdim ama eğer ileride fikrini değiştirirse, veya pişman olursa işte o zaman arıza çıkardı. Belki de tüm bunları öncesinde peşin peşin konuşmalıydım. Zamanında Selin'e gösterdiğim tahammülü ona göstermeyeceğimi bilmesi gerekiyordu, zira Efe'nin hayatı benimki gibi bir yolgeçen hanı değildi. Eğer ayrılırsak geri dönüşü olmayacağını anlamak zorundaydı.
Masadan kalkıp sessizce tabakları topladım. Bulaşıkları makineye yerleştirdikten sonra hiç acele etmeden banyoya geçip dişlerimi fırçaladım önce. Bu esnada Ada en az dört defa daha seslenmişti bana, hatta yanılmıyorsam tam şu anda banyonun kapısında çıkmamı bekliyordu. Elimi yüzümü havluyla duruladıktan sonra derin bir nefes aldım, ve kapıyı açıp dışarı çıktım.
"Geldim işt—"
Ada pat diye dudaklarıma yapışınca tepki veremedim. Aniden üstüme atlayıp beni duvarla kendi bedeni arasına hapsetmişti. Öpüşü öylesine ısrarcıydı ki rüya görüp görmediğimden emin olamıyordum. Bir dakika... Cidden Ada mıydı bu?
Gözlerimi aralayıp baktığımda yanılmadığımı anladım. Cidden Ada'ydı. Öz karım tarafından duvar dibinde sıkıştırılmıştım resmen. Eğer müdahale etmezsem Brahmacharya yeminimi çiğneyeceğimi anlayınca aklıma ilk gelen şeyi yapıp kızı omzundan tutarak arkaya ittim.
"NE OLUYOR YA?"
"Kocamı öpüyorum." dedi beni dehşete düşürerek. "Öpemez miyim?"
"Öpemezsin tabi!" diye geveledim ne dediğimi bilmez halde. "Hem ayrılık konuşması yapmaya çağırıp hem de öyle öpemezsin beni!"
Sonuçta bizim de bir namusumuz vardı. Var mıydı? Allah'ım sen bana akıl ver!
"Ozan ne ayrılık konuşması ya?!" diyerek cırladı bu kez. "Ben senin beni aldattığını sanıyordum eşek herif!"
"Ne? Kim- Nasıl ya? Kızım sen salak mısın? Bizim sülalede aldatma yoktur, yedi göbek kılıbığız biz!"
Harbiden tepem atmıştı. Selin'le sevgiliyken bir erkeğin asla yapmayacağı şeyi yapıp sağlık sorunlarım olduğunu söyleyerek kızın sevişme girişimlerini geri çevirmiştim ulan! Selin eve baskın yapıp beni baştan çıkarmaya çalıştığında bile tüm gece evin içinde kovalamaca oynamıştık! Evlendikten sonra kimseyle öpüşmemiştim bile ben! Tutmuş onu aldattığımı falan söylüyordu utanmadan! Ayrıca Ada ne diye birden fikrini değiştirmişti? Bir dakka ya... Bu kız neden benim onu aldattığımı sanıyordu ki? Kendisi zaten benden ayrılmak istemiyor muydu?
Bakışlarım dış kapının girişinde duran devasa oyuncak kutusuna takılınca zihnimde bazı taşlar yerine oturdu.
"Dila Hanım..." diye mırıldandım hayretle. "Az önce gelen o muydu?"
"Evet, Efe'ye aldığın oyuncağı arabasında unutmuşsun." dedi Ada gülmemeye çalışarak. "Bu arada senden övgüyle bahsetti, kurstaki en iyi öğrencilerden biriymişsin."
"Ne yani, sen kursu—" Sustum. Utandığımı inkar edemezdim, hatta galiba utançtan geberiyordum şu an. Hatun bildiğin cinsel perhiz kursuna gittiğimi öğrenmişti, çaresizlikten geldiğim noktayı daha iyi anlayamazdı herhalde. Kahretsin ya...
"Şirkettekilerle öylesine gidiyorduk, kişisel gelişim zımbırtıları işte." diye geveledim mecburen. "Zaten saçma geldi bayağı, arkadaşlara ayıp olmasın diye gidiyordum ama yarın hocayla konuşup kursu bıraktığımı söyleyeceğim."
"Gerek yok." dedi gülmemek için dudağını ısırarak. "Ben hocayla konuştum zaten. Bir daha gidemeyeceğini duyunca çok üzüldü, bir de sana selamlarını iletti."
"Aleyküm selam." dedim anlayışlı bir tavırla. Sonra kafama dank etti. "Bir dakika— Niye öyle söyledin ki?"
Aslında anlamıştım ama emin olamıyordum. Evliliğimizi gerçeğe dönüştürmekten mi bahsediyordu cidden? Eğer birkaç saniye daha duvar dibinde bakışmaya devam edersek bunu anlamama fırsat kalmadan kızı kucağıma alacağıma emindim. Sonrasında durmamı söylerse bayağı ağır bir hezimet olurdu. Tamam az evvel beni öpmüştü ama işleri ağırdan alıp önce flört ve sevgililik süreçleri falan yaşamak da isteyebilirdi. Filmlerde öyle oluyordu hep... O değil de, harbiden şu an ne oluyordu ya?
"Salonun perdeleri açık kalmış!" dedim aklıma ilk gelen bahaneye sığınarak. Ada'nın ablukasından sıyrılıp salona doğru ilerlerken bir yandan da Brahmacharya öğretilerini anımsamaya çalışıyordum. Zira belden aşağım pek mantıklı düşünecek durumda değildi, Ada'yla tanıştığımız akşamki gibi aptallıklar yapmak istemiyordum.
"Ozan—"
Elini omzumda hissedince pek düşünemedim. Arkamı dönüp tek hamlede kucağıma aldım kızı, sırtı duvara çarparken dudaklarımız buluşmuştu bile. Üstelik bu kez o da beni öpüyordu, eğer hareketlerindeki tedirginliğin farkına varmasaydım asla durmayı başaramazdım. Fakat aradan geçen üç yıl bende de birtakım değişiklikler yaratmıştı. Tanıştığımız gece o beni durduruna dek fark edemediğim ikircikli ruh halini artık tüm netliğiyle görebiliyordum.
Dudaklarından ayrılıp alnımı alnına yaslarken "Hadi odana git." demekle yetindim. "Ben aşağı inip Efe'yi alacağım. Yarın dışarı çıkarız seninle, güzel bir yere gidip uzun uzun konuşuruz..."
Kendimle gurur duyuyordum. Cidden. Şu yaptığım centilmenlikten sonra yılın kocası ödülü falan kesmezdi beni, direkt yüzyılın en iyi kocası ödülünü almam gerekiyordu. Fakat söz konusu benim hatun olunca işler o kadar kolay ilerlemiyordu işte. Nitekim bu sefer de beklediğim gibi davranmadı Ada, centilmenliğimi hayranlıkla değil alıngan bir yüz ifadesiyle yanıtlamıştı. Bu sefer neyi yanlış yaptığımı çözmeye çalışırken "Sen..." diye mırıldandığını duydum. "S-sen beni istemiyorsun, değil mi?"
"Ne?!"
"B-ben o kurs şeysini öğrenince sandım ki... Beni hala sevdiğin için, aldatmak istemediğinden..." Duraksayıp burnunu çekti. Siktir... Bir de ağlıyor muydu yani? "Ama istemiyorsan anlarım tabi ki, sonuçta zamanında ben de seni geri çevirmiştim—"
Ve bir kez daha öperek susturdum onu. Fakat bu kez niyetim sadece susturmak değildi, pijamasının üstünü çekip çıkartarak bunu ona da anlattım. Karanlıkta bakışlarımız buluştuğunda üç yıl evvel göremediğim şey ışıldıyordu bakışlarında, sevgiyle ve güvenle bezeli bir onaylama ifadesi... Benim için fazlasıyla yeterliydi.
Sonrası çok hızlı gelişti. Neredeyse üç yıldır evliydik biz bu kızla, üç yıldır aynı evde yaşıyorduk ve ne yazık ki aramızda zamanla açığa çıkmış bir çekim yoktu. Aramızda ilk günden beri giderek artan bir çekim vardı. Ada'yı ilk kez okulun spor salonundaki soyunma odasında duş alırken görmüştüm. Buzlu cam görüntüyü bulanıklaştırıyordu ama detayları hayal etmek pek zor değildi, bu nedenle yarım saat sonra giyinik halde kütüphaneye girdiğinde onun aynı kız olduğunu şıp diye anlamıştım.
O gece bayağı alkollü olduğum için okuldan çıkıp eve gelene kadar ona pek dikkat etmemiştim. Hatta yolda sızmıştım sanırım, o nedenle sürücü koltuğunda oturan kızın hayatımı değiştirmek üzere olduğunun farkında bile değildim. Salondaki pencerenin önünde onu öperken bunun önümüzdeki üç yıl süresince onu son öpüşüm olacağının da. Birkaç ay önceki Mahmut Amca stili şeyi öpüşmeden saymıyordum.
Üç yıl boyunca onu kucağıma alıp yatağıma taşımayı o kadar çok hayal etmiştim ki gerçek olduğunu idrak ettiğimde çıplak bedenlerimiz çoktan birbirine kaynaşmıştı. Zihnimin gerisinde, aklımı başımdan alan şehvetin en ücra köşesinde bir şeylerin ters gittiğini hissediyordum. Ada'nın tedirginliği bende de gerginlik yaratmıştı fakat bakire bir kızla birlikte olmamıştım hiç, o nedenle normal olduğunu düşünüyordum.
Düşünüyor muydum? Buna evet diyebilmeyi dilerdim fakat üç yıldır kimseye dokunmamıştım, üstelik üç yıldır dokunmayı arzuladığım kadın vardı kollarımın arasında. Kendimi tutmayı başarsam bile onun yaşadığı duygusal kargaşaya kulak vermem mümkün değildi. Bu nedenle sevişirken durmadan adımı söylediğini fark etmemiştim, gözlerini hiç yummadığını da. Bedenlerimiz birleşmeden hemen önce "Konuşmayı bırakma Ozan." diye yalvardığını duydum. "Susma sakın..."
O ana dek konuştuğumun ayırdında bile değildim. Bir şeylerin ters gittiğine dair o ince rahatsızlık bilincime ulaşmayı başaramayınca bilinçaltım kontrolü ele almış olmalıydı. Belki de böylesi daha iyi olmuştu, zira bilinçli bir şekilde o telkinleri veremezdim ben. Ada'nın karanlıkta bir başkasını görmekten korktuğu için gözlerini hiç yummadığını, benimle birlikte olduğunu unutmaktan korktuğu için konuşmamı istediğini, benimle sevişirken hayatının en büyük savaşını verdiğini bilseydim ona dokunmaya devam edemezdim.
Fakat ona dokunmayı hiç bırakmadım, onunla konuşmayı da. Bir şeyler yaşıyorduk ama neler olup bittiğini ben de anlamakta güçlük çekiyordum. Kahrolası bakirelik şeyinin canını yakıp yakmadığından emin olamamıştım, belki de tam şu anda hala onun canını yakıyordum çünkü gerginliği katlanarak artıyor gibiydi. Belki de acısı? Fakat her halükarda orgazma gitmediği aşikardı.
"Güzelim canını mı acıtıyorum?"
"Evet..." diyerek düşünmeden cevap verdi önce. Sonra ansızın bir paniğe kapıldığını hissettim. "H-hayır— hayır ben iyiyim... Ozan. Ozan..."
Siktir. Canı yanıyordu sahiden de, üstelik görünüşe bakılırsa haddinden fazla yanıyordu. Bense çoktan kazık gibi olmuştum, üstelik üzerimde üç yıldır seks yapmamanın verdiği abazalık da vardı. Eğer bacaklarının arasındaki ıslaklığı da hissetmeseydim bu gecenin sabahında belime taş bağlayıp boğaza falan atlardım muhtemelen.
Boynuna gömdüğüm başımı hafifçe geri çekilip yüzüne baktığımda sabaha kadar dayansam da sonucun değişmeyeceğini anladım. Başka bir yerdeydi dikkati, belki de canını haddinden fazla yakmıştım. Bu ihtimali fark edince Laz inadını bırakıp onu da irademi de zorlamaktan vazgeçtim.
Üç yıldır hayalini kurduğum o haz dolu uçurumdan kendimi bırakırken dudaklarından şaşkın bir iç çekiş döküldü. Saçlarına minik bir öpücük kondurduğumda adımı sayıklayarak kollarını boynuma doladığını hissettim.
Bedenlerimiz birbirinden ayrıldığında ikimiz de nefes nefese kalmıştık. Yanına uzanıp onu kollarımın arasına çektiğimde başını göğsüme yaslayıp adımı mırıldandı bir kez daha. Aklından neler geçtiğine dair bir fikrim yoktu fakat bedeninin kollarımın arasında pamuk gibi olduğuu hissediyordum. Dikkatini dağıtan gerginliği buhar olup kaybolmuştu aramızdan.
Yine de bu gerginliğin sebebini ona bizzat sormam gerektiğini biliyordum. Aksi taktirde gelip anlatmazdı çünkü, cefakarlıktan değil, sahiden aklına gelmezdi söylemek. Bedeniyle henüz yeni tanışmış olsam da üç senelik karımın huyunu suyunu gayet iyi biliyordum.
"Ozan..." diye mırıldandığını duyunca yanağına yasladığım dudaklarımı çekip gözlerine baktım. Bu kez de göz göze gelmedi benimle, yemyeşil bir ormanı andıran bakışları çenemde geziniyordu. "Az önce şey... Bilerek mi yaptın?"
Gülmemek için dudağımı ısırdım. "İçine boşalmamdan mı bahsediyorsun?"
"İçime mi?" derken kaşları hafifçe çatıldı. "Dışarı olmuyor mu o? Yani hamilelik için senin dediğin gibi olması gerekir ama biz şu an bebek yapmayı düşünmüyoruz, değil mi? Eğer öyle bir niyetin varsa boşuna heveslenme derim, yarın ilk işim eczaneye gidip hap almak olacak... Henüz okulum bile bitmedi, Ozan. Hem Efe de çok küçük ve ona bir kardeş için fazla erken—"
"Ada sakin ol." diyerek lafını kestim en sonunda. "Seni hamile bırakmaya çalışmıyorum."
"Niye yaptın o zaman?" dedi inatla.
Al buyur... Bu itirafı yapmak çok kolay olmayacaktı ama saklamanın da manası yoktu, eninde sonunda mevzuyu anlayacaktı zaten.
"Ee... Ben, şey, kendimi daha fazla tutamadım..."
Normal bir ilişkide bu itiraf utanç verici olabilirdi. Fakat sorun şu ki, normal bir kadınla evli değildim ben. Ne dediğimi anladığında gözlerinde öfkeli bir ifade belirdi. Başını göğsümden kaldırırken omzuma acımasız bir yumruk geçirdiğini hissettim.
"İki saattir kendini mi tutuyordun sen?!" diye cırladı ikinci yumruğa hazırlanırken. "Gerizekalı! Ben de sandım ki... Beceremiyorum s-andım— Etkilenmiyorsun sandım benden!"
Tanrım... Beni etkilemediğine inanması mümkün müydü cidden? Halbuki şu anda bile aklımı alıyordu güzelliğiyle. Üzerime eğilirken göğüsleri büsbütün çekici bir hal almıştı, saçları ipekten bir tül gibi karnıma dökülüyordu. Gözlerinin öfkeli yeşilliklerine bakarken elimle sırtından tutup kendime çektim onu. Dudaklarına ufak bir öpücük kondurduğumda bedenindeki gerginlik gevşer gibi olmuştu.
"İlk gördüğüm günden beri senden etkilenmediğim tek bir an bile olmadı, Ada." dedim saçlarını öperken. "Seni ne çok sevdiğimi görmüyor musun?"
Bakışlarındaki kaçma isteğini yok eden şey de bu oldu. Tüm direnişini bir kenara bırakıp bana yaklaştı yeniden. Örtüleri kaldırıp koynuma sığınırken üzerinde garip bir mahzunluk vardı. Böyle anlarda avucumda kanadı kırık bir kuş tutuyormuş gibi hissediyordum. Oysa hayatım boyunca düzene aykırı her şeyden kaçmıştım ben. Dünyadaki tüm kötülüklere gözlerimi kapatmış, fildişi bir kulenin tepesinde güvende olacağıma inanmıştım.
Ada'nın gözlerinden süzülen bir damla yaş göğsüme çarptığında sığındığım kule sarsılır gibi oldu. Başımı eğip şaşkınlıkla yüzüne baktığımda uyuduğunu gördüm. Sonra bir damla daha süzüldü yanaklarına. Dışarıda gök gürlerken hafifçe sıçradı, ardından korkuyla büzüşerek kollarımın arasına saklanmaya çalıştı. Onu sakinleştirmek için saçlarını okşarken sebebini bilmediğim korkusunu yüreğimde hissetmiştim.
Sonra uykuya daldım, ve yıkılan bir kulenin enkazı altında kaldım.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
ARZU
Sene 2015
Telefonum mesaj sesiyle titreştiğinde bir an için duymazdan gelmeyi düşündüm. Emir'i çok özlemiştim fakat ilaçlar bütün enerjimi tüketiyordu, yataktan çıkmaya dair en ufak bir istek dahi duymuyordum. Yataktan çıkacak enerjiyi bulsam bile onun yanına gittiğimde çok daha fazlasına ihtiyacım olacaktı. Seks yapacaktık, burası kesindi. İlaçlar yüzünden cinselliğe olan ilgimin yerinde yeller esiyordu ama bunu ondan saklayabilirdim. Orgazm taklidi yapmak çok da zor olmasa gerekti.
Asıl zor olan şey Emir'le konuşma kısmıydı. Yurtdışındayken ilişkimiz hakkında bin farklı kaygı geliştirdiğine emindim, vicdan azabına daha fazla dayanamayıp günün birinde benden ayrılma ihtimali ödümü patlatıyordu. Yanına gittiğimde uzun bir ikna konuşması yapıp bu ihtimalleri ortadan kaldırmalıydım ama ilaçlar yüzünden bu kadar halsiz hissediyorken kelimeleri bir araya toplayabileceğimden bile emin değildim.
Fakat bu kahrolası hastalığın sevdiğim adamı benden almasına izin veremezdim. İçimde kabarıp yükselen sevginin verdiği güçle yorganı üstümden atıp ayağa kalktım. Üzerimde geceliğimle odadan çıkıp aşağı inerken özlem dolu bir kıpırtı çiçek açıyordu içimde. Emir'in yanındayken sanrılar bile bana ulaşamıyordu, Londra'da dil okulu bahanesiyle birlikte kaldığımız aylar bunun ispatıydı. Hala ilaç kullandığımı bilmesini istemediğim için uçaktan iner inmez tüm kutuları çöpe atmıştım üstelik. Başlarda daha kötüye gitmekten korksam da onunla seviştiğimiz geceden sonra tüm korkularım geride kalmıştı. O gece ikimiz de ben İstanbul'a dönene kadar anı yaşayacağımıza söz vermiştik. Geleceği düşünüp planların içinde boğulmayacaktık, beklentilerin yarattığı kaygıları bir kenara bırakıp dünyayı Londra sınırlarına sığdıracaktık.
Öyle de olmuştu. Üç ay boyunca cennette gibiydim. Her gün baş başa kahvaltı ediyor, ardından dışarı çıkıp el ele Londra'nın gri sokaklarını arşınlıyorduk. Hayatımda ilk kez insanların neden seyahate çıkmaktan ve turistik geziler yapmaktan keyif aldığını anlamıştım. Hayatımda ilk kez plan yapmayı bir kenara bırakmıştım. Bardağın boş tarafıyla ilgilenmiyordum artık, hayata eleştirel yaklaşmıyordum, insanları küçük görmüyordum. Hatta insanları hiç görmüyordum. İlaçları bıraktığım halde kötüye gitmediğimi bile aylar sonra, uçağa binip İstanbul'a döndüğümde idrak etmiştim. İnsan mutluyken durup da mutlu olduğunun farkına varamıyordu, o günleri ancak yaşanıp bittikten sonra hatıra defterine kaydedebiliyorduk. Güzel hatıraların varlığını mutsuz günlere borçluyduk.
'Arzu Bozkıroğlu ile Sikik Aforizmalar Saati'ne hoşgeldiniz.' diyerek güldü seslerden biri. 'Kendini daha ne kadar kandıracaksın gerizekalı?'
Kapıyı açıp sessizce arka bahçeye çıkarken dişlerimi sıktım. Bu aptal sesleri dinlemeyecektim. Emir'in karşısına bu karamsar ve paranoyak ruh halimle çıkmak istemiyordum.
'Çünkü arkasını dönüp kaçacağını biliyorsun.' diye şakıdı en kaltak olanları. 'Tıpkı sanrılardan uzakta üç ay geçirmenin sebebinin aşkın iyileştirici gücü olmadığını bildiğin gibi. Sebep seni hasta eden şeyden uzakta olmandı, hepsi bu.'
'Siktir git kahrolası!' diye bağırdım kendi zihnime. 'Manipüle etme beni artık!'
"Arzu?"
Arkamda aniden bir erkek sesi duyunca adeta havaya sıçradım. Beraberinde güçlü bir çığlık da atmıştım fakat Emir elini ağzıma kapattığı için sesim avucuna hapsoldu. Diğer kolunu karnıma sararken dudaklarını kulağıma yaslayıp "Benim, Arzu." dediğini duydum. "Kapının önünde dikildiğini görünce dışarı çıkıp bakmak istedim."
Hangi kapı? Etrafa kısa bir bakış attığımda sorumun cevabını aldım. Zihnimdeki seslerle tartışırken farkında olmadan atölyenin önüne kadar gelmiştim. Acaba ne kadar zamandır dikiliyordum burada? Neyse ki sırtım atölyeye dönüktü, seslerle konuşurken duygularımın yüzüme yansımasını engelleyemiyordum bazen. Derin bir nefes alıp başımı salladığımda ağzımdaki elini indirip göğsüme doladı. Vücudumu birden onun şefkatiyle sarmalanmış halde bulunca kendimi Londra'da geçirdiğim o huzur dolu günlerin içinde gibi hissettim. O an, içimden bir ses Emir'in beni tahmin ettiğimden çok daha fazla seviyor olabileceğini fısıldadı. Zihnimdeki düşman seslerden biri değildi bu, kalbimde beliren bir histi. Çok güçlü bir his. Eğer kalbim haklıysa yaşadığım şeyleri Emir'e anlatabilirdim. Bir şizofreni hastası olduğumu elbette biliyordum, annemle ilgili sanrılarımın halüsinasyonlardan ibaret olduğunu da...
Fakat o da bilsin istiyordum. Babamın beni akıl hastanesine kapatmaya çalıştığı zamanları, üniversitede okuyacağım bölüme bile onun karar verdiğini, evden tek başıma çıkmama izin vermediğini, izinsiz çıktığımda ortalığı ayağa kaldırdığını, anneminse onun dizinin dibinde olduğum müddetçe neler yaşadığımla pek ilgilenmediğini, hiç arkadaşım olmadığını, yalnızlıktan duvarları eskittiğimi, onu ne çok özlediğimi bilmesi gerekiyordu. Belki o zaman beni buradan götürmesi gerektiğini anlardı. Ona doğru dönüp boynuna sarılsam, atölyede başımı dizine koyup yalnızlığımı anlatsam, sanrılarımın gerçek olup olmadığının önemsiz olduğunu çünkü her iki durumda da giderek ölüme yaklaştığımı söylesem...
"Seni çok özledim..." diye fısıldadığını duydum. "Bir saattir gelmeni bekliyorum. Sabırsızlıkla..."
Dudakları boynuma inerken bedenimi hasretle kendi vücuduna bastırdı. Tahrik olduğunu hissedince elimde olmadan kıkırdadım, sanırım önce benim onun dertlerini dinlemem gerekiyordu.
Gülüşümü duyunca kollarını vücudumdan ayırıp elimden tutarak atölyeye doğru çekti beni. İçeri girerken heyecanlı görünmeye çalışıyordum ama dikkati bende değildi zaten, etrafı kolaçan ediyordu. Kimsenin bizi görmediğine emin olduktan sonra kapıyı kapatıp kilitledi, ışıkları zaten hiç açmamıştık.
"Neden hiç gelmedin?" dedim sırtım duvara yaslanırken. "Sekiz ay oldu Emir..."
"Çünkü artık seninle aynı çatı altında olmak çok daha riskli," diye mırıldanarak bacaklarımı beline doladı. "Eve gelmeden önce sana dokunmayacağıma dair bin kez yemin ettim, verdiğimiz sözlere sadık kalmak istedim ama şu halimize bak... Evin bahçesindeki atölyedeyiz—"
"Bir dahakine benim atölyeme gideriz." dedim sırıtarak. "Ya da belki ben Londra'ya gelirim..."
Başını geri çekip şaşkın bir sevinçle gözlerime baktı. "Oradaki bir okulu mu tercih ettin yoksa?"
"Hayır aptal, henüz LYS sınavına bile girmedim." diyerek gözlerimi devirdim. "Tercih dönemi ağustosta başlıyor."
Londra dönüşü hastalığım epey şiddetlendiği için mezuna kalmıştım. Gerçi babam istediğim bölüme gitmeme müsaade etmiyordu zaten, sırf ileride mühendislik ya da temel bilimler bölümlerinden birini seçemeyeyim diye daha onuncu sınıftayken beni eşit ağırlık bölümüne geçirmişti. Aptal herif. Sayısal dersleri kendi başıma öğrenmemin imkansız olduğunu falan sanıyordu galiba. Üstelik özel eğitim için gittiğimde kurumda da gizli gizli kendimi geliştiriyordum.
"İyiymiş." diye mırıldandı dudaklarını boynumdan aşağı sürüklerken. Sonra birden kendini bana bastırıp inledi. "Kahretsin, dayanacak durumda değilim. Bu seferlik hızlı gidebilir miyiz?"
Yalandan bir inleme sesi çıkararak başımı arkaya attım. "Sevinirim."
Hiç değilse daha çabuk bitmiş olurdu. Böyle düşündüğüm için deli gibi suçluluk duyuyordum ama elimde olan bir şey değildi. İlaçlar sahiden cinsel isteklerimi yok ediyordu, bu yüzden Emir gelmeden bir iki hafta önce ilaçları bırakmayı planlanmıştım ama onun sürpriz ziyareti elimi kolumu bağlamıştı. Mecburen önümüzdeki birkaç haftayı orgazm taklidi yaparak geçirecektim.
Fakat hesaba katmadığım şeyler de vardı. Her ne kadar Emir'e karşı femme fatale pozları kesmiş olsam da cinsellikle konusunda pek deneyimli sayılmazdım. Şizofreni yüzünden sosyal hayatım bile yoktu, lisedeki birkaç öpüşme deneyimim ve mezuniyet gecesi Emir'e olan öfkem yüzünden sınıfımdaki bir salakla yaşadığım ilk seks macerası dışında bildiğin saptım.
Bu yüzden bedenlerimiz birleştiğinde hissettiğim acıya hazırlıksız yakalandım. Bu kadar aceleci olmasını beklemiyordum sanırım, veya vücudumun onun öpüşlerine rağmen bu kadar kuru kalabileceğini... Bağırdığımı duyunca panikle geri çekildiğini hissettim. Fakat kolları bedenimdeydi hala, düşmemem için bana destek olduğunu fark edince içimdeki suçluluk hissi bir düğüm olup boğazıma yerleşti.
"Arzu iyi misin?" dediğini duydum şaşkınlıkla. "Sen öyle söyleyince ben... Şey, hazır olduğunu düşünmüştüm..."
"Ö-öyleyim zaten..." diye geveledim. "Ama şey olmuyor, s-sebebini ben de bilmiyorum. Yarın kadın doğum doktoruna gideceğim, belki de bir enfeksiyon kapmışımdır."
"Ben düzenli olarak sağlık kontrolü yaptırıyorum." dedi sakince. Bakışları birden sertleşmişti. "Benden kapmış olamazsın."
İmasını anlayınca gözlerimi devirdim. "Aptal mısın Emir? Bu tür enfeksiyonlar sadece cinsel yolla bulaşmaz, AVM tuvaletlerinde bile hastalanabilirsin."
Pençelerimi çıkarınca yüzündeki ifade yumuşadı. Başını hafifçe sallarken "Haklısın, özür dilerim." diye mırıldandığını duydum. Ardından isyan dolu bir sesle devam etti. "Cidden kahretsin... Sekiz aydır rahip hayatı yaşıyorum ve tam huzura erecekken olan şeye bak..."
Bana sadık kaldığını onun ağzından duymak bir garip hissettirmişti. İçimdeki sevginin çoğalıp katlandığını hissettim, ve ikinci bir hata yaparak aramızdaki mesafeyi kapatıp kollarımı boynuna doladım. Ona sarılınca ilk fark ettiğim şey karnımda hissettiğim sertlik oldu. Geri çekilmeye hazırlanırken inleyerek kendini bana bastırdığını hissettim. Dudaklarını kulağıma yaslayıp yalvarır gibi bir sesle konuştu.
"Değil yarına kadar, beş dakika bile dayanabilecek halde değilim sevgilim."
"Gerçekten özür dilerim..." dedim çaresizce. "Eğer dayanamayacak haldeysen yapabiliriz, canımın o kadar yanayacağını sanmıyorum."
Parmaklarıyla dudaklarımı okşarken mırıldandı. "Bence bunun acısız da halledebiliriz."
Bir anlığına kafam karıştı. Ardından işaret parmağının dudağımı araladığını fark ettim ve, anladım. Benden oral seks yapmamı istiyordu. Başka zaman olsa herhangi bir konudaki deneyimsizliğimi anlamasına asla izin vermezdim, erkeklerin bunu öğrendikleri an yüzlerinde belirmesine engel olamadıkları keyifli tavır midemi bulandırıyordu.
Sorun şu ki, Emir'in bahsettiği şey daha da mide bulandırıcıydı. Belki cinsel anlamda bir şeyler hissedebilsem böyle düşünmezdim fakat şimdi o manzarayı düşünmek bile beni iğrendirmişti. Bunu anlamaması için başımı hafifçe öne eğerek yüzümü ondan gizledim. Sanırım bunu yanlış yorumladı.
"Bu gerçek mi?" diyerek güldüğünü duydum. "Yani, daha önce yapmadığını tahmin ediyordum ama... İnanamıyorum Arzu, sahiden de utançtan yüzüme bakamıyorsun şu an."
Evet, bundan bahsediyordum işte. Benimle daha fazla dalga geçmemesi için başımı kaldırıp küçümser bir bakış attım ona. "Utandığım falan yok aptal, sadece kafam karıştı."
"Emin ol kafa karıştırıcı bir şey değil." dedi gülüşü bir tebessüme dönüşürken. Bir elini omzuma bastırıp beni aşağı eğilmeye teşvik ederken diğer eliyle saçlarımı kavradığını hissettim. "Hem ben sana yardımcı olacağım, merak etme."
İtiraz edemedim. Belli ki o da yüzümdeki ifadeden isteksiz olduğumu anlayacak halde değildi. Önünde diz çökerken kendi kendime bunun iğrenç ya da aşağılayıcı bir şey olmadığını telkin etmeye çalıştım.
Fakat istediği şeyi yapmaya başladığımda hissettiklerim telkinlerimle zıt yönde gelişti. Midem bulanıyordu. Onun hijyen konusunda dikkatli biri olduğunu biliyordum ama yaptığım şeyi düşündükçe öğürmemek i, in zor tutuyordum kendimi. Bir süre sonra sadece düşünmemeye ve az sonra odama gidip duş aldığımda kendimi nasıl da arınmış hissedeceğime odaklandım.
Zihnimdeki seslerle verdiğim savaş bana istediğim zaman hiçbir şey düşünmeden durabilmek gibi bir yetenek bahşetmişti. Bu yetenek sayesinde birkaç dakika boyunca mide bulantımla savaşmayı başardım. Fakat ağzımda hissettiğim ıslaklık beklenmedikti. Bir anlığına kalakaldım. Emir'in boğazından kopan yüksek sesli inlemeyi duyduğumdaysa tırnaklarımı bacaklarına geçirip onu var gücümle ittim.
Karşı koyabilecek durumda değildi, gerileyerek dengesini bulmaya çalışırken ben de mide bulantıma karşı koyabilecek halde değildim. Son gücümle ondan biraz daha uzaklaştım, ardından kafamı yere eğip kusmaya başladım. Kahretsin!
"Arzu!"
Emir telaşla bana doğru atılırken akşam yemeğimi halıya çıkarmakla meşguldüm. Nasıl göründüğümü düşünecek halim yoktu, bir elimle saçlarımı tutup kendi kusmuğumdan korumaya çalışıyordum yalnızca. Tüm vücudum titrediği için pek başarılı olduğum söylenemezdi, birkaç tutamın halıya döküldüğünü görünce pes ettim.
Emir ne yapacağını bilemez haldeydi. Yanıma gelmeye çalışıyordu fakat hala kustuğum için doğal olarak bana dokunamıyordu. Belki de ondan tiksindiğimi düşünüyordu. İlaçlar yüzünden cinsel isteğimi kaybettiğimi nereden bilecekti ki? Öte yandan, şizofreni tedavisi gördüğümü itiraf edersem yurtdışına kaçmayı reddetmesinden de korkuyordum. O benim sadece ağır bir depresyon geçirdiğimi ve kontrol amaçlı doktora gittiğimi sanıyordu. Annem, babam ve evin çalışanları dışında herkes böyle sanıyordu. Erdal Bozkıroğlu ailemizin imajını çok fazla önemserdi. Kendi kızından bile daha fazla.
"Arzu iyi misin?"
Midemde çıkarabileceğim hiçbir şey kalmayınca öksürerek başımı kaldırdım. Emir birkaç metre ötemdeydi, şükürler olsun ki pantolonunu üzerine çekmişti ve yüzündeki tiksindiğini gösteren ifadeyi gizlemeye çalışıyordu. Oysa gerek yoktu buna, birbirimizi çocukluğumuzdan beri tanıyorduk. Onun midesinin ne kadar hassas olduğunu bildiğim için tiksinmesine alınmadım.
"Gerçekten üzgünüm." dedi mahcup bir edayla. "Bu kadar tiksineceğini tahmin edemedim."
"Ama ilk kez yaptığımı biliyordun!" diye sitem ettim kendimi tutamayıp. "Son anda çekilmek aklına gelmedi mi cidden?"
Bu konuda cidden kızgındım. Eğer onu itmeseydim o şeyi yutmuş bile olabilirdim. Bunu düşününce midem tekrar havaya zıpladı, telaşla başımı halıya çevirdim fakat kusabileceğim bir şey kalmadığı için sadece kuru bir şekilde öğürmüştüm.
"Tanrı aşkına, o anda nasıl çekilecektim ki?!" diyerek savunmaya geçti hemen. "İstemiyorsan söyleyebilirdin Arzu, böyle konularda senin gibi ısrarcı davranmam ben!"
Hayret ve sinir karışımı bir sesle güldüm. "Senin gibi ısrarcı derken?"
"Boşver..." dedi ne halde olduğumu görünce. "Kalk hadi, eve gidelim. Burayı sabah birileri temizler nasıl olsa."
"Madem ortaya bir laf attın, öyleyse devamını getir Emir! Senin gibi ısrarcı değilim de ne demek?!"
Kararsız bir bakış attı bana. Şu an tek derdinin buradan çıkıp kusmuktan uzaklaşmak olduğunu görebiliyordum fakat kararlı olduğumu anlayınca fazla uzatmadı.
"Londra'da yaptıklarından bahsediyordum." dedi sakin avukat üslubunu takınarak. "İki hafta boyunca senden kaçmak için kendi evime girmekten korkar olmuştum. Taciz dediğimiz şey yalnızca kadınların başına gelmiyor, bunu biliyorsun değil mi? Senin bana yaptıkların da tacizdi."
"Öyleyse sen de Fatmagül oluyorsun!" diyerek kahkaha attım. "Tecavüzcünle aşk yaşadığına göre!"
"İnsan aşık olduğu birinin cinsellik teklifini de reddedebilir." dedi aynı sükunetle. "İkisi farklı şey, anladın mı? Eğer bu gece istemediğini söyleseydin ben bunu anlayışla karşılardım, senin bana aşık olmandan güç alarak ısrarcı davranmazdım."
Klasik Emir... Suçlanmaya karşı tipik tepkisi böyleydi bunun, kendini düzgün düzgün savunmak yerine karşı tarafı suçlayarak üste çıkmaya çalışırdı. Normalde ciddiye almazdım ama şu an sinirlerim epey gerilmişti.
"Ama utandığımı söyleyip güldün!" diye bağırdım yanaklarıma hücum eden gözyaşlarımla. "Yapamam deseydim kendimi küçük düşmüş hissedecektim!" Bir anlığına duraksadım. Ne halde olduğumu fark edince dudaklarımdan engel olamadığım bir itiraf dökülmüştü. "Gerçi şimdi de öyle hissediyorum..."
Yüzündeki meydan okuyan ifade yumuşarken büsbütün ufaldığımı hissettim. Bir an için bana doğru hareket etti düşünmeden, ardından saçlarımdaki kusmuğu fark etmiş olacak ki duraksadı. Bunun üzerine daha fazla dayanamayıp son gücümü de kullanarak ayağa kalktım. Kapıya doğru atıldığımda arkamdan seslendi fakat dönüp bakmadım bile. Bahçeye çıkıp koşmaya başlarken hıçkırarak ağlamaya başlamıştım.
Emir'in bu kadar düzgün olması bazen beni çaresiz bırakıyordu. Tüm hayatını kurallarla yaşayan biriydi, bir bataklığın içinde kalsa bile kir tutmamayı başaracağına emindim. Üstelik çocukken de böyleydi. Ortaokulu bitirdiğim yıl Çalıkuşu'nu okuduğumda onu kolaylıkla Kamran karakteriyle özdeşleştirmiştim. Uyumadan önce kurduğum ergen düşlerimde ben de Feride olurdum genelde. Öyle ki, epeyce uzun bir süre Feride gibi davranarak onu etkilemeye çalışmıştım.
Zamanla erkeklerin oğlan çocuğu gibi davranan hırçın kızlardan etkilenmeyeceğini anladım elbette. Hırçınlığımın yerini kadınsı davranışlar aldı, utangaç tavırları bir kenara bırakıp ikili ilişkilerde ipleri elime aldım. Sırf karşımdaki erkeğin egosu zedelenmesin diye kendi kişiliğimi güçsüz gösterecek değildim, ipleri benden almayı başaramıyorlarsa bu onların sorunuydu. Zamanla Çalıkuşu'nun bir çok yönünü üzerimden silkip attım. Feride'den bana yadigar kalan tek şey bu mesnetsiz gurur oldu.
Odama varınca doğruca banyoya girdim. Sıcak duşun altında kirlerden arınırken biraz olsun kendime gelmiştim. Fakat tam şu anda birbirinden korkunç bir hızla durmaksızın uzaklaşan galaksilerin, milyonlarca yıldır aynı yörüngede dönüp duran gezegenlerin ve gittikçe genişleyen evrenin hiçbir köşesinde benden daha yalnız biri yokmuş gibi geliyordu. İncinmiş, aşağılanmış ve terk edilmiş gibi hissediyordum.
Sonraki bir haftayı odamdan dışarı adım atmadan geçirdim. Babam birkaç kez -muhtemelen annemin zoruyla- kapıdan kafasını uzatıp ne alemde olduğumu sormuştu. Vereceğim cevapla pek ilgilenmediğini biliyordum, odamda kalmam onu fazlasıyla memnun ediyordu. Onun keyfini kaçıracak enerjiyi kendimde bulamadığım için ders çalıştığımı söyleyerek memnuniyetini ikiye katlamıştım.
Aslında yalan değildi, sahiden çalışıyordum. Kahyamızın kızı yemekleri odama getiriyordu zaten, bir de her gece uyumadan önce annemin ballı süt terörüyle başa çıkmak zorunda kalıyordum. Şükürler olsun ki uyanıkken halüsinasyon görmemiştim, genelde geceleri kabuslar görüyordum fakat ilaçları bıraktığım için o kadarı da normaldi. Annem bunu duyduğunda epey sinirlenmişti gerçi, az kalsın gidip babama söyleyecekti ama ilaçların beni tüm gün uyuttuğunun o da farkındaydı. Tüm gün uyuyarak sınava hazırlanamazdım ki, hiç değilse ayın belli günlerinde ilaçlara ara vermek zorundaydım.
Atölyede yaşanan rezaletten on gün sonraydı sanırım. Gece saat iki sularında berbat bir kabusla kan ter içinde uyanıp halüsinasyonun hala kaybolmadığını görünce kendimi banyoya atmıştım. Neyse ki kapıyı kilitleyip ışıkları açtığımda gitmişti. Dışarı çıkmaya cesaret edemeyince kıyafetlerimi çıkarıp duşa girmiştim ben de.
Cesaretimi toplayıp üzerimde havluyla dışarı çıktığımda az kalsın çığlık atıyordum. Emir buradaydı. Islak saçlarına bakılırsa o da duş almıştı, üzerinde pijamalarıyla benim yatağımda uzanıyordu. Korkudan bembeyaz kesilmiş yüzüme bakarken sırıtmaya başlamıştı, beni korkutan şeyin onun gerçek olmama ihtimali olduğunu bilmiyordu doğal olarak.
"S-sen—"
"Sen odandan çıkmayınca bu riski almak zorunda kaldım." dedi kısık sesle konuşarak. "Az kalsın Nazan Anne'ye yakalanıyordum zaten..."
"Annem uyanık mıydı?"
"Merak etme, şimdiye çoktan uyumuştur. Ben buraya geleli neredeyse bir saat oluyor."
Ben halüsinasyon göreli de neredeyse bir saat oluyordu. Zihnimdeki seslerden birinin bilmiş bir tavırla güldüğünü duyunca dişlerimi sıktım. Bu aptalca paranoyalarla üzerimde hakimiyet kurmalarına izin veremezdim.
"Sevgilim iyi misin?"
Emir'in endişeli sesini duyunca silkinip kendime geldim. Yüzünde meraklı bir ifadeyle beni izliyordu, onun halüsinasyon olmadığına kanaat getirince hafifçe tebessüm ettim. Ardından elimle bir dakika der gibisinden bir işaret yaparak kıyafet dolabıma yöneldim. Üzerimdeki havluyu bir kenara bırakıp iç çamaşır çekmecemi açarken zihnimdeki sesler yeniden mesaiye başlamıştı. Tam da halüsinasyon gördüğüm sırada annemin uyanık oluşu paranoyalarımı alevlendirmişti doğal olarak, içimden Emir'e annemi nerede gördüğünü sormak geliyordu. Fakat bu sorulara cevap bulmanın paranoyalarımı ortadan kaldırmayacağını biliyordum. Psikolojik rahatsızlıklar mantıklı izahatlarla çözülebilecek türden şeyler değildi, zaten mantık yoluyla çözmek mümkün olsaydı bu bir rahatsızlık olmazdı. Görmezden gelmekten başka çarem yoktu.
Pijamalarımı giyip arkamı döndüğümde Emir'i görmek anlık bir şaşkınlık yaşamama sebep oldu. Giyinirken onun burada olduğunu unutmuştum resmen. Fakat göz göze geldiğimizde bakışlarını kaçırmasına bakılırsa o benim varlığımı unutmamıştı. Adamı bile isteye tahrik ettiğimi anlayınca mahcup bir şekilde tebessüm ettim.
"Yarın Londra'ya geri dönüyorum," dedi benzer bir mahcubiyetle. "Birkaç ay sonra yüksek lisans bitiyor, muhtemelen temelli dönmem gerekecek."
Ağır adımlarla yanına gidip yorganın altına girdim. Kolunu omzuma atarak kendine çekti beni, başımı göğsüne yaslarken saçımı öptüğünü hissettim. İçim birden kıpır kıpır olmuştu.
"Buraya dönmek istemiyor gibisin?"
"Amcamların yanında eskisi gibi rahat edemiyorum," diye itiraf etti. "Kendini benim yerime koysana bir... Aramızda kan bağı olmadığı halde senin ailen beni evlatları gibi büyüttüler. Üstelik babam hayattayken amcama üvey olduğunu hep hissettirmiş, biliyor musun? Amcam istese beni yetiştirme yurduna verebilirdi, fakat o bana bir aile verdi. Bense o aileye ihanet ediyorum..."
Ona katıldığımı pek söyleyemezdim. Emir öyle alelade bir yetim değildi, Bozkıroğlu mirasının yarısı ona aitti. Babam zamanında onu kendi himayesi altına alarak tüm mirasın yönetimini üstlenmişti. Kamu görevinden istifa ettiği dönemde Bozkıroğlu Holding'i kurarken o mirası teminat göstererek kredi çekmişti bankalardan. Mirası doğrudan şirketin kuruluşunda kullanmaması bile bana kalırsa Emir'i hissedar yapmamak için çevirdiği bir dümendi.
Komik olansa, holding kurulduktan ve mirasın teminatına ihtiyaç kalmadıktan sonra ilginç bir şekilde Emir'in babasının alacaklılarının ortaya çıkmış oluşuydu. Henüz reşit bile olmadığı için yasal süreçle babam alakadar olmuştu fakat yeğeninin mal varlığını korumayı başaramamıştı. O dönemler küçük bir çocuk olarak babamın hüngür hüngür ağladığını görmek derinden sarsmıştı beni, şimdiyse gördüğüm şeyin timsah gözyaşları olup olmadığından emin olamıyordum.
Bunları Emir'e söyleyemezdim, iması bile onu çileden çıkarmaya yeterdi. Yalan yok, bazen onun bu tavırlarına öfkeleniyordum. İnsanlara karşı fazla vefalıydı, haddinden fazla sorumluluk sahibiydi, karakterinde bencilliğe yer yoktu adeta. Babam ona öyle keskin bir görev bilinci aşılamıştı ki, başka insanları düşünmekten kendi arzularını özgürce yaşayamıyordu.
Hoş, beni ona aşık eden şeyler de bu yönleri değil miydi zaten? Hayatı dalgaya alan ciddiyetsiz bir züppe değildi Emir, hiçbir zaman olmamıştı. Çocukluk yıllarımızda bile onun olgun tavırlarına içten içe hayranlık duyardım. Kan bağı olmayan ailesine bile bu denli bağlı bir adamın, evlenip çocuk sahibi olduğu zaman kendi ailesini her şeyin üstünde tutacağına şüphem yoktu.
Belki de eksik olan şey buydu. Kendi ailesine sahip olmadığı sürece onu büyüten aileden vazgeçmeyeceği ortadaydı. Onu zorlamak yerine her zamanki gibi ipleri elime almam gerekiyordu belki de... Neden olmasın?
"Bu arada, doktora gittim." dedim başımı çevirip çenesine bir öpücük kondururken. "Şu aptal antidepresanlar yüzündenmiş, hani ergenlik depresyonu yüzünden kullandıklarım vardı ya... Bana kalsa çoktan bırakırdım ama annemin evhamlarını biliyorsun."
"Açıklama yapmak zorunda değilsin." dedi gülümseyerek. "Hem zaten buraya seninle konuşmak için geldim ben."
"Ama ben seni dinlemek istemiyorum." dedim geceliğimi omuzlarımdan aşağı sıyırırken. "On gündür antidepresan kullanmıyorum Emir, önce bunu kutlamamız gerek..."
Gözlerindeki çaresiz ifadeyi görünce iyice sokuldum ona. Dudaklarına uzandığımda "Arzu, dur—" diyerek başını geri çekmeye çalıştı. "Cidden konuşmamız gerek. Hem zaten yanımda kondom yok."
"Merak etme, ben korunuyorum."
Bakışlarında garip bir ifade belirdi fakat bir şey söylemedi. Yalan söylediğimi anlamış olabilir miydi? Öpüşüme karşılık vermeye başlayınca öyle olmadığını anladım. Bu kez ben de tutkuyla öpüyordum onu, kahrolası ilaçların etkisi ortadan kalkınca şehvet duygum geri gelmişti. Üstüne sekiz aydır sap olmanın verdiği birikmişlik de eklenince kendimi olayların akışına bırakmam zor olmadı.
Birkaç saat sonra yatağımda tek başıma uzanırken nihayet mutluydum. Fakat bunun sonsuza dek böyle sürmeyeceğini de biliyordum. Emir buraya temelli dönmeden önce onu kaçmaya ikna etmeliydim, gerekirse üniversite okumayı birkaç yıl ertelerdim. Ne var ki onu ikna etmek hiç kolay olmayacaktı.
İç çekerek başımı yastığa gömdüm. Her ilişkide böyle mi oluyordu acaba? Erkeklerin sorumluluk almaktan deli gibi korktuğunu ve konfor alanlarından çıkmayı hiç sevmediğini biliyordum. Bence her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var demelerinin sebebi de buydu, bir kadın arkalarına geçip itelemediği müddetçe erkeklerin kıçını kaldırıp da bir halt yapabilmesi imkansızdı. Fakat beyaz atlı prens hayallerim yoktu benim. Zaten korumacı hanzolardan da nefret ederdim, bir erkeğin kanatları altına sığınma fikri ergenlik yıllarımda bile bana gülünç gelirdi.
Fakat böyle de çok yoruluyordum. İlişkimizin tüm yükü benim omuzlarımdaymış gibi geliyordu bazen. Durmadan çaba harcamazsam, düzenli aralıklarla ikna konuşmaları yapıp onun içini rahatlatmazsam, birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi hatırlatmazsam, kendi hayatımdaki tüm sorunları gizleyip onun hayatındaki her soruna destek olmazsam Emir ellerimin arasından kayıp gidecekmiş gibiydi.
Onu da kaybedersem elimde ne kalırdı ki?
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"Siyah, simsiyah bir engerektir zaman
ve kış neler eder insana
nasıl yarım bırakır, ayırır parçalara
sense kışı yaşamadın daha."
-Birhan Keskin
-*-
Alt kata indiğimde bir aileden yükselen neşeli gürültüye Ozan'ın sesi de eklenmişti. Salona doğru yürürken Ada'nın gülerek mutfağa seğirttiğini gördüm, yanında bildiğim kadarıyla Füsun adında Efe'nin yarı zamanlı bakıcısı olan orta yaşlı bir kadın vardı. Beni fark etmediler, ben de arkalarından seslenmedim. Ada ile görülecek bir hesabım yoktu.
Salonun kapısına geldiğimde Hakkı Hoca'nın "Barbaros sen bakma bu kerataya." diye kahkaha attığını duydum. "Dürüstüm diye geçiniyor ama çok fena zar tutar— Ne? Attığın düşeş geliyor oğlum, yalan mı?"
Oğlum? Pekala... Yüzüme hafiften endişeli bir ifade takınıp pat diye içeri daldım. Tam da tahmin ettiğim gibi üç kişiydiler, Hakkı Hoca ve Ozan birbirine sataşarak tavla oynarken belli ki kazananla oynamak üzere bekleyen bir adam onlara hakemlik yapıyordu. Kopardığım patırtıyla birlikte gülüşmeleri birden kesildi, tüm gözler üzerime çevirilirken ne yaptığımın farkına yeni varmış gibi hafif bir mahcubiyete bürünüp bir adım geriledim.
"Melek?" dedi Hakkı Hoca şaşkın ve sevinçli bir gülüşle. "Bu ne güzel sürpriz böyle? Gelsene içeri."
"Yok hocam, b-ben şey..." diye geveledim Ozan'a kaçamak bir bakış atarken. "Lavinia Ozan'ın geldiğini söyleyince, ee, onunla bir şey konuşmam gerekiyordu da... Ben sizin okulda olacağınızı sanıyordum, ondan böyle pat diye—"
Ozan elindeki zarları bırakıp merakla ayaklandı. "Ne oldu Melek?"
"Boşver..." dedim Hakkı Hoca ve misafirine kaçamak bir bakış atarken. "Şey, ben sana sonra söylerim."
Zannedersem düşündüğüm kadar öküz değildi. Zira bu noktada çekindiğimi anlayıp Hakkı Hoca'dan müsaade istedi kısaca. Yanıma geldiğinde odadakilere başımla kısa bir selam verip Ozan'ın peşine takıldım. Bir yandan da mevzuya nasıl gireceğimi tartıyordum kafamda. Yukarıda Lavinia'yla konuşurken haddimi fazlasıyla aştığımın farkındaydım, Aras yaptığım şeyi duyduğunda aramızda ciddi bir tartışma çıkacaktı. Eğer Ozan'a da haddini bildirirsem ciddi tartışmanın boyutlarını hayal dahi edemiyordum, hatta belki de tartışma değil de...
Derin bir nefes alıp korkularımı sandıklara kaldırdım. Bir kez daha.
"Ne oldu Melek?"
Ozan'ın benimle konuştuğunu duyunca başımı kaldırıp ona baktım. Sanırım açık açık konuşmak en iyisi olacaktı.
"Konu Aras ve ailesi." diyerek girdim lafa. "Farkında mısın bilmiyorum ama Aras ailesinden kopmak üzere, Ozan. Senelerce kız kardeşiyle babasını bir araya getirebilmek için uğraştı ve tam da amacına ulaşmışken kendisi bu tablonun dışında kalıyor. Sence bu adil mi?"
"Değil, elbette değil..." dedi sıkıntıyla iç çekerek. "Ama bu konuda ben ne yapabilirim ki Melek? Hakkı Amca onun vurulduğunu ve bu durumun illegal bir mesele olduğunu öğrendikten sonra tamamen umudu kesti. Eğer istersen onunla konuşup yumuşatmaya çalışabilirim ama bir faydası olacağını sanmıyorum. Aras kendi seçimlerinin bedelini ödüyor."
"Hayır, Aras seni korumanın bedelini ödüyor!" diyerek işaret parmağımı göğsüne bastırdım. Birdenbire parlamam karşısında şaşkınlıkla geriledi. Şu lafların üstüne istesem de sakinliğimi koruyamayacağımı biliyordum. Ozan'ın bencilliğine olan sabrım aptallığına olan sabrımdan bile daha azdı.
"Ne demek bu şimdi?"
"Aras senin yüzünden vuruldu demek!" diye cırladım. "Sırf sen kıçını dünyaya dönüp huzurla yaşamak istiyorsun diye, sırf deden seni veliaht olmaya zorlamasın diye onca işinin gücünün arasında bir de Bayraktar'ın sevkiyat işlerine yardım ediyor. Onu vuran adamların kimi vurduğundan bile haberi yoktu, Dündar Bayraktar'ın torununa düzenlenen bir suikast girişiminde yaralandı Aras!"
Ağzı bir karış açık kalmıştı fakat şaşkınlığı karşısında bile öfkem dinmiyordu. Aksine bu kadar düşüncesiz olduğu için büsbütün çileden çıkıyordum. Sözümona bölümden mezun olup meslek hayatına atılmıştı fakat hala kördü Ozan. Benden bile daha kördü!
"Ben... Ben bilmiyordum Melek." dedi şaşkınlıktan kurtulmayı başarınca. "Böyle bir şey yapmasını ondan ben istemedim! Ama—"
"Yahu sence mesele bu mu?!"
"Ama düzelteceğim, söz veriyorum." diyerek omuzlarımdan tutup durdurdu beni. "Yemin ederim ki bunun hesabını soracağım. Kimse benden habersiz hayatıma müdahale edemez!"
Beni duraksatan şey sözleri değil, gözlerinde parlayan öfkeli kıvılcımlar oldu. Gerçek miydi bu? Ozan sahiden de dedesiyle yüzleşmeye mi karar vermişti? Onun gidip de bir suç hükümdarlığının tahtına geçeceğini sanmıyordum, bu tarz fedakarlıkları benim aptal sevgilimden başkası yapmazdı. Fakat yine de... Ozan'ın ortaya çıkıp sorumluluğu üstlenmesi Aras'ın babasıyla olan sorunlarını çözebilirdi. Zira Hakkı Hoca'nın oğluna haksızlık yaptığını anladığı zaman mahcup olacağına emindim. Bu mahcubiyet sayesinde de gururunun üstesinden gelip oğluna adım atabilirdi. Veya en kötü ihtimalle Aras'ın tepesine çöküp onu Ozan'ın yerine kendini tehlikeye atmaktan alıkoyardı.
"Tamam o zaman." dedim geri adım atarak. "Ve bir de şey, Hakkı Hoca'yla konuştuğunu Aras bilmezse sevinirim. Tabi, benim seninle konuştuğumu da... Biliyorsun, böyle şeyleri gurur yapıyor—"
"Emin ol Aras'ı gördüğümde konuşacağım en son şey bunlar olacak." dedi burnundan soluyarak. "Neyse, beni durumdan haberdar ettiğin için çok teşekkür ederim Melek. Sen olmasan bunları çok daha kötü bir biçimde öğrenirdim muhtemelen. Ve öğrendiğim zaman da bir şeyleri düzeltmek için artık çok geç olurdu."
"Lafı bile olmaz." diye geveledim. "Şey, o zaman ben artık gideyim. Saat dörtte sınavım var da."
Beni pek duyduğu söylenemezdi. Ozan kendi kendine atarlanmaya devam ederken sessizce yanından sıvıştım. Onun bu beklenmedik aşırı duyarlı tavrı karşısında öfkem balon gibi sönmüştü zaten. Koridorda yürürken Lavinia'ya söylediklerimden ötürü bile pişmanlık duymaya başlamıştım. Belki de Aras haklıydı, çevresindeki insanların onun değerini bilmediğine olan inancım çarpık bir algıdan ibaretti. İnsanları kendi kafamda kutuplaştırıp haksız bir öfke duyuyor olabilirdim. Belki de Lavinia ile düzgün bir şekilde konuşarak problemi yapıcı bir biçimde de çözebilirdim. Neden öyle yapmamıştım ki?
Tam dış kapıdan çıkmak üzereyken vazgeçtim. Önce yukarı çıkıp Lavinia ile konuşmam gerekiyordu. Söylediğim sözleri bir şekilde yumuşatmalıydım. Ona yaptığım haksızlığı geçtim, bu fevri davranışım Aras'ın kulağına giderse olacakları da göze alamazdım. Böyle bir şey yüzünden beni terk edeceğini düşünmüyordum elbette, fakat yine de güvenini sarsmış olacaktım.
Lavinia'nın yanına gidemedim. Zira tam salonun önünden geçerken içeriden yükselen konuşmalar çalındı kulağıma. Hakkı Hoca öfkeliydi, Barbaros diye hitap ettiği adam onu yatıştırmaya çalışırken yer yer yükselip Ozan'a çıkışıyordu. İster istemez biraz daha yaklaştım kapıya, şimdi konuşmaları daha net duyabiliyordum.
"İnan ki bilmiyorum Hakkı Amca." diyordu Ozan. "Şu aralar pek görüşmüyoruz. En son bir ay önce falan telefonumu açtı, o konuşmayı da senin yanında yapmıştım zaten. Sonrasında mesajlarıma bile geri dönmedi."
Hakkı Hoca öfkeyle güldü. "Eh, neden vurulduğunu sorman işine gelmedi tabi!"
Bunu bilmiyordum işte. Demek biz Selanik'ten döndükten sonra Ozan ve Aras konuşmuştu ha? Görünüşe bakılırsa benimki neden vurulduğunu Ozan'a açıklamak istememişti. Eh, Aras'ın tutup da 'senin yüzünden vuruldum' demesini beklemiyordum zaten. Neyse ki birazdan her şey açığa çıkacaktı, Ozan gerçeği söylediğinde Hakkı Hoca'nın vereceği tepkiyi duymak için sabırsızlanıyordum.
Ne yazık ki içeriden yükselen sesler umduğum şeyleri dile getirmedi.
"Hakkı Amca, şey, belki de ortada illegal bir durum yoktur..."
"Evladım sen ne saçmaladığının farkında mısın? Ortada illegal bir durum olmasa ne diye vurulunca veterinere tedavi olsun?"
"Belki de şirketin imajının sarsılmasını istememiştir—"
Hakkı Hoca öfkeli bir kahkaha attı. "Üstünü kapatmaya çalıştığına göre bal gibi de yasadışı bir şeyler var ortada! Son görüşmemizde sen de benimle aynı fikirdeydin, şimdi ne değiştirdi fikrini?"
"Hiçbir şey değiştirmedi ama... Bilmiyorum, ben sadece peşin hüküm vermenin doğru olmadığına inanıyorum. Aras senin oğlun sonuçta, üstelik onun özünde iyi bir insan olduğunu ikimiz de biliy—"
"Evladım anlıyorum, arkadaşı olduğun için Aras'ın iyiliğini düşünüyorsun. Fakat o kendi seçimlerini çoktan yaptı, o seçimleri yaparken de bizleri yok saydı. Kız kardeşini bile sildi yahu! Lavinia ne kadar üzülüyor, haberin var mı senin? Stresten kabuslar görüp duruyor, birilerinin abisini hedef aldığına ve tekrar ona zarar vermeye kalkışacaklarına inandırmış kendini. Aras'ın nasıl bir pisliğe bulaştığını bilmediğim için onu yanıldığına ikna etmeyi bile başaramıyorum!"
Bekledim. Son bir umutla Ozan'ın gerçeği söylemesini, kendi konforundan bir parça ödün verip yapılan haksızlığa karşı çıkmasını bekledim. Fakat saniyeler uzayıp giderken tek kelime dahi etmedi. Suskunluğu bencilliğinden miydi? Yoksa Aras'la aralarında benim bilmediğim, geçmişten kalma bir dava mı vardı? Bilmiyordum ve galiba umurumda da değildi.
Sıkmaktan ağrımaya başlayan yumruklarımla kapının önünde dikilirken birkaç adım geriden yükselen ince bir iç çekiş sesi işittim. Ada'nın sesi. Omzumun üzerinden bir bakış attığımda onun da en az benim kadar kötü durumda olduğunu anlamıştım. Gözlerinde hayal kırıklığı, mahcubiyet ve epeyce öfkeyle içeriden yükselen sessizliği dinliyordu. En sonunda umudunu kesmiş olacak ki bakışlarını tekrar bana çevirdi.
"Efe yan odada uyuyor." dediğini duydum onun. "Ben onu alıp çıkana kadar bekleyebilir misin?"
Başımı salladım. Bunun üzerine arkasını dönüp aceleyle yandaki odaya seğirtti. Ada'nın çocuğun üstüne montunu giydirmesini beklerken hala içeriyi dinliyordum. Ozan'ın kem küm edip konuyu kapatma girişimleri devam ediyordu, Hakkı Hoca'nın öfkesi yatışır gibi olmuştu, Barbaros isimli adam ara sıra ortamı yumuşatmaya yönelik bir şeyler söylüyordu. Bense patlamaya hazır bir yanardağ gibi gittikçe kabarıyor, öfkemin şiddeti altında mantığımdan hızla uzaklaşıyordum.
Ada kucağında uyuklayan ufaklıkla birlikte dışarı çıktığında patlamama ramak kalmıştı. O da bunu anlamış olacak ki bana hiçbir şey söylemeden arkalarından koşturan yardımcılarıyla birlikte kapıya seğirtti. Sıkılı yumruklarımı gevşetirken dış kapının açılma sesini duydum. Sonra tekrar kapandı ve en sonunda beklemek için hiçbir sebebim kalmadı.
Salonun kapısını açıp hışımla içeri daldım.
-*-
İnsan yalnızca sahip olamadığı şeyi kaybetmekten korkar. Ve korkan insan her zaman hata yapar. Kaybetmekten korktuğumuz varlığa dair abartılı kıskançlıklarımız, elimizden kayıp gitmesin diye etrafına duvar örme çabalarımız, bütün o mesnetsiz saldırganlıklar ve öleceğini anlamış kurbanlık bir hayvan gibi çırpınıp durmalarımız bundandır. Ve gariptir ki, bir şeye sahip olabilmek adına yaptığımız tüm eylemler eninde sonunda onu yitirmekle sonuçlanır.
Ozan'a attığım okkalı tokat bir hataydı. Birkaç saniye boyunca odanın içinde derin bir sessizlik yaşandı. Hakkı Hoca şok olmuş haldeydi, Barbaros isimli adam gözlerini kısmış temkinli bir tavırla beni inceliyordu, Ozan ise bakışlarında gizleyemediği bir mahcubiyet ve giderek açığa çıkan öfkesiyle birlikte ne yapacağına karar vermeye çalışır gibi görünüyordu.
"Sen benim hayatımda tanıdığım en rezil insansın!" diye hınçla bağırdım. "Aras'ın dostu değil düşmanısın sen!"
"Melek saçmalıyorsun." diyerek koluma girdi telaşla. "Yürü dışarıda konuşalım, şu an hem Hakkı Amca'ya hem de Barbaros Bey'e saygısızlık yapıyorsun—"
"Senin gibi vefasız, sinsi, bencil yaratığın teki olmaktan iyidir! Ne yapmaya çalıştığını anlamadım mı sanıyorsun?! O küçük aklın sıra Aras'ı babasına kötüleyip kendin hayırlı evlat pozları keserek—"
"Sen ne dediğinin farkında mıs—"
"—İnsan utanır be!" diyerek devam ettim bağırmaya. "Aras'ın senin için yaptığı onca fedakârlık için minnet duyacağına öz babasını elinden almaya çalışıyorsun!"
Çıldırmak üzereydim. Gözümün önüne Selanik'teki o gecenin, Aras'ı sonsuza dek kaybetmeye çok yaklaştığım o korkunç gecenin hatıraları doluşup duruyordu. Önce bir uçurumun kenarında bulmuştum onu, dikişleri patlamış, ateşten bilincini yitirmiş ve donmasına ramak kalmış haldeyken... Eğer o gece bir şeyler beni dürtmüş olmasaydı, onu aramak için dışarı çıkmasaydım, bana tembihlediği gibi evde oturup uslu uslu dönmesini bekleseydim en fazla bir iki kilometre ötemde donarak veya uçurumdan düşerek ölmüş olacaktı. Evden yarım saat geç çıksaydım bile büyük ihtimalle rüzgar devirirdi aracını!
Peki ya sonrası? Eve döndüğümüzde de onu yitirebilirdim. Mutfaktaki işim biraz daha uzun sürebilirdi, hatlar çekmiyor olabilirdi, doktor kasabadan gelemeyebilirdi. Aras'ın itirazlarını dinleyip yorganı üzerinden çekmeyebilirdim... Çorbasını içirdikten sonra yatakta yanına kıvrılıp uyumuş olabilirdim ben! Sabah başucumda kanlar içindeki cansız bedeniyle uyanacaktım.
"Yahu senin aklın başında mı?!" dediğini duydum Ozan'ın. "Hakkı Amca elbette benim babam gibidir, aile dostuyuz biz onlarla!"
Önce Selanik'te olanları haykırmak geldi içimden. Fakat bir şeyler beni durdurdu. Henüz değil... Sırasıyla gidecektim, Ozan'ın Aras'a verdiği tüm zararları tek seferde ortaya döküp onu geri dönemeyecek biçimde Karadağ ailesinin hayatından çıkarmam gerekiyordu. Hakkı Hoca'nın ona karşı sorumluluk hissinin Ozan'ın ebeveynleriyle olan geçmiş yakınlığından kaynaklandığını biliyordum. Önce köklerden budayacaktım.
"Zamanında Aras'la Lavinia'yı sokağa atan senin ailen değil miydi?" diyerek ilk gerçek darbeyi indirdim. Ozan'ın bakışlarındaki şaşkınlık karşısında dudaklarımda acı bir tebessüm belirmişti. "Aynen öyle, bunu da öğrendim... Aras fen lisesindeki yurttan atıldığı dönemde bir süre Lavinia ile ikisini misafir etmişsiniz. Eskiden karıştığı bir kavga yüzünden Aras karakola çağırılınca da gece vakti valizlerini ellerine tutuşturup kapının önüne koymuşsunuz ikisini. Onlar buz gibi havada parklarda kalırken sen sıcacık evinde ailenle birlikteymişsin! Aras'ın ebeveynlerinin sizin aile dostlarınız olduğunu şimdi mi hatırladın?!"
Sözlerim sona erdiğinde Ozan'ın gözlerinin dolduğunu fark ettim. Eğer bana yapılan bir haksızlığın hesabını soruyor olsaydım bu manzaranın vicdanıma dokunacağını biliyordum. Fakat haksızlık bana değil, sevdiğim insana yapılmıştı ve değil gözyaşı, Ozan ayaklarıma kapanıp hıçkırarak ağlasa bile içimde merhamet uyandırmayacaktı. Aksine onun kırgınlığını böyle fütursuzca dışa vurabilmesine daha çok öfkelenmiştim. Çünkü ancak çevresine nazı geçen insanlar kırgınlıklarını sergilemekten kaçınmazlar. Benim sevdiğim adamsa kimseye kırılamayacak kadar beklentisiz yaşamayı kanıksamıştı.
"Kim doldurdu seni böyle Melek?!" diye bağırarak üste çıkmaya çalıştı en sonunda. "Ne hakla benim ailem hakkında ileri geri konuşursun?!"
Onay ya da müdahale beklercesine dönüp biricik manevi babasına baktı fakat umduğunu bulamadı. Barbaros Bey dedikleri adam bile birkaç kez araya girmeye çalışmıştı fakat Hakkı Hoca şaşkınlığını atlatınca sessizliğe bürünmüştü. Yüzünde gittikçe kararan bir ifadeyle bizi izlerken dışarıda göğün gürlediğini duyabiliyordum.
"Hakkı Amca seni temin ederim ki olaylar Melek'in anlattığı şekilde yaşanmadı." diyerek atağa geçti Ozan. "Öfkesinden ne söylediğini bile bilmiyor, baksana!"
"Henüz söyleyeceklerim bitmedi de ondan!"
Neden bahsettiğimi anlamıştı elbette. Önce Hakkı Hoca'ya ve yanındaki adama tedirgin bir bakış attı, ardından bir anda üstüme atılıp koluma yapıştı. Beni kendisiyle birlikte çekiştirirken "Şimdi değil!" diye çıkıştığını duydum. "Şimdi hiç sırası değil, anladın mı beni?!"
"Hadi be oradan!" diye bağırarak kolumu çekip kurtardım ondan. "Aras'ın neden vurulduğunu kendi ağzınla itiraf etmeden şuradan şuraya gitmem!"
"Melek dostluğumuzun hatırına—"
"Kalmadı dostluk mostluk!" diyerek büsbütün kopardım kayışı. "Aras değilim ben, tamam mı?! Nankörlüklerini sineye çekecek bir enayi yok senin karşında! Ya Aras'ın neden senin yüzünden vurulduğunu itiraf edersin—"
Fakat buna vakit kalmadı. Zira tam o esnada ardımda tanıdık bir sesin sakin tınısı yankılandı.
"Ne oluyor burada?"
Aras.
Aras sonunda gelmişti.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro