Bölüm 55 - RSA
Bu bölümü son günlerdeki zorlu süreçte desteğini esirgemeyen ve partlardan ikisinin imla kontrolünü yapan iremmipelin bebekime ithaf ediyorum. ❤️
-*-
UYARI:
Bölüme başlamadan önce hikayeye dair birkaç kavramı netleştirmek istiyorum. Aslında aşağıda söyleyeceğim şeylerin hepsi önceki bölümlerde bahsi geçen noktalardı fakat geçenlerde twitterda yaptığım bir paylaşıma gelen yorumlardan okurların bir kısmının bunları birbirine karıştırdığını fark ettim. O nedenle bir defaya mahsus olmak üzere böyle bir açıklama yapmaya karar verdim.
1- Dark Inc. uluslararası alanda faaliyet gösteren bir konglomerat, yani bir şirketler topluluğudur. Tıpkı Saral Holding gibi. Aralarındaki fark Saral Holding'in yerel, Dark'ın uluslararası olmasıdır. Zihninizde canlandırmakta zorlandıysanız Koç Holding vs Google Inc. gibi bir benzetme yapabilirsiniz. Fakat bu benzetmeleri sadece kavramlar arasındaki farkları netleştirmek için yaptığımı unutmayın. "Hikayedeki Dark aslında Google'ı temsil ediyormuş" tarzı bir fikre kapıldıysanız bunun yanlış olduğunu şimdiden belirteyim.
2- Babil çok uluslu ve gizli bir örgüttür. Hikayenin şu ana kadar olan bölümlerinde Dark Inc ve Babil örgütü arasında herhangi bir bağlantıdan bahsedilmedi.
3- Kaldeli terimi Babil örgütünün militanlarına verilen isimdir. Apokrif metinlerde ve kutsal kitaplarda tarihteki Babil Hükümdarlığı'nın halkından Kaldeliler (veya bazı çevirilerde Keldaniler) diye bahsedilir. O nedenle bazen Kaldeli kelimesinin direkt Babilli anlamında kullanıldığı da olur. Ayrıca Babil Hükümdârı Nebukadnezar da bir Kaldelidir.
4- Gözcüler isminin kökeni Babil'e dayanır. Gözcü (the watcher) kutsal kitaplarda düşmüş melekleri tanımlamak için kullanılan bir kelimedir. Tarihte meleklere gözcüler diyen ilk kişi de Babil kralı Nebukadnezar'dır.
5- Gözcüler ekibindeki her üyenin tarihteki meşhur bir sihirbazın ismini kullanmasının iki farklı sebebi var. Birincisi, Babil devletinin ve Kaldelilerin büyü ve sihirle olan kuvvetli bağı. İkinci sebep, siber dünyada kullanılan bir terimle alakalı. Hacker camiasında çok yetenekli, üstat seviyesindeki hackerlara sihirbaz denir. Bu kadar basit yani.
Not: Bu bölümde geçen RSA muhabbetini anlamakta güçlük çekenler DMS Kültür Seansı'ndaki RSA, Asal Sayılar ve Factorization isimli bölümü okuyabilirler. Ve yine aklınıza takılan noktaları sormaktan çekinmeyin lütfen. Sevgilerle.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"Şimdiye kadar bilim bize pek zarar vermedi. Fakat bir gün arasında bağlantı olmadığını sandığımız bilgileri birleştirerek öyle gerçekler ortaya çıkaracak ki hepimiz ya delireceğiz ya da güvende olmak için yeni bir karanlık çağ yaratacağız."
H. P. Lovecraft
Cthulhu'nun Çağrısı
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
♪Tommee Profitt - Welcome to the Jungle
GÖZCÜLER
Nehir zamanın, kaçınılmaz değişimin ve mutlak eylemsizliğin simgesidir. Düal yapısından mütevellit hem durağandır, hem de hiç durmaksızın değişir. Unutulmamalıdır ki, Parmenidas'ın bir kaya kadar sabit evrenini un ufak eden şey bir nehrin hiç durmayan akışı oldu. Herakleitos aynı nehre iki kez girmenin imkansız olduğunu söylüyordu fakat evrenin sırrını ararken bir nehirde kayboldu. Kalbindeki ateşin peşinden giden bir adamsa kendini o nehirde buldu.
Ve gariptir ki, aynı nehirde iki kez boğuldu.
-*-
Ateş'i uyandıran şey nefessizlik oldu. Tıpkı patlamadan sonra olduğu gibi yaşama içgüdüsü devreye girmiş, kan dolu bir nehrin dibinde kaybolmuş bilincini uyandırıp yüzeye itelemişti. Bedeniyse hala gördüğü kabusun etkisindeydi, tüm kaslarının bir saldırıya hazırlanır gibi gerildiğini hissediyordu. Kolay yollardan kazanmadığı bu içgüdüsel teyakkuzu mantığıyla durduramayacağını bildiği için karşı koymayı hiç denemedi. Yattığı yerde hiç kıpırdamadan göz kapaklarının ardındaki karanlığı izledi bir süre.
Henüz gözleriyle görmemişti fakat kendi odasında olduğunu biliyordu. Tenine değen çarşaflar tanıdıktı. Altındaki yatağın dokusu, yeraltındaki bir mekana özgü, fark etmesi zor, ancak taklit edilmesi olanaksız sesler, uzayzaman düzlemindeki konumunu algılayan isimsiz ve sezgisel bir başka duyusu, ve elbette, koku. Derin bir nefes aldığında damağına çarpan kokular ona her şeyin yolunda olduğunu söylüyordu. Tüm kokular tanıdıktı, renksiz fakat güvenli. Lavantayı andıran, hatta belki bir parça vanilyayla bezenmiş o ilginç kokunun tüm notaları silinip gitmişti hayatından.
Gözlerini araladığında karşısında odasının tanıdık manzarası belirdi. Masanın üstündeki saat sabahın öğlene evrilmek üzere olduğunu gösteriyordu. Fakat bunun odasında geçirdiği ilk sabah olmadığını anlamıştı Ateş. Bedenin gücünü toplamış oluşuna bakılırsa o kanlı gecenin üstünden birçok sabah geçmişti. Kırık dökük anılar vardı zihninde, bir kan gölünün ortasında uyuduğunu anımsıyordu. Genç bir kadının göğsünden akan kanın yüzünü ıslattığını, çığlık atan insanları ve alev alev yanan bir binayı... Sonuncusunun rüya olduğunu anlamıştı fakat öncekiler... Öncekiler gerçekti.
Biraz daha düşününce başka anılar belirdi zihninde. Bölük pörçük... Odaya nasıl geldiğini hala bilmiyordu fakat Ayaz'a yaptığı itirafı anımsamıştı. Onun sesini duyunca "Kız öldü." demişti gözlerini bile açamadan. "Medea'nın odasında..."
Acaba kaç gün geçmişti üzerinden? Diğerleri onu bir kan gölünün içinde yatarken bulunca ne tepki vermişti? Cesedi nereye gömmüşlerdi? Kızın toprağın altında çürüyen bedenini düşününce içinde bir şeyler devrilip kırıldı sanki. Sonra Bora'yı düşündü. Ondan geriye çürüyecek bir beden bile kalmadığını hatırlayınca bir şeyler daha devrildi. Zihninin bir köşesinde bir daha asla eskisi gibi olamayacağını hissediyordu. Vücudu iyileşmişti fakat ruhu bombalı bir saldırının enkazından ibaretti.
Odasının kapısı açılınca başını çevirip gelen kişiye baktı. Orpheus'tu. Elinde bir kahvaltı tepsisiyle içeri girerken epey dalgın görünüyordu. Onun uyanık olduğunu görünce aniden duraksadı.
"Sahiden de uyanmışsın!" dedi hayret dolu bir sesle. "Marduk haklı çıktı..."
"Ben..." diyerek lafa girmeye çalıştı fakat çatallanmış sesiyle anlaşılmaz bir homurtudan öteye gidememişti. Boğazı günlerdir susuz kalmış gibi kupkuruydu, zihnindeki sisler dağıldıkça bedenindeki yorgunluk da açığa çıkıyordu sanki. Dirsekleriyle yataktan destek alarak doğrulmaya çalıştığında omzundaki dikişler gerildiğini hissetti. Eşzamanlı olarak başı ve karnı korkunç bir ağrıyla zonklamaya başlamıştı. Saldırı günü onu ayakta tutan adrenalin patlamasının bedeli buydu demek ki...
"Dur, hareket etme-"
Orpheus elindeki tepsiyi masanın üstüne bırakıp hızla yanına geldi. Onun desteğiyle yattığı yerde doğrulup otururken kendini sersem gibi hissediyordu Ateş. Acaba saldırının üzerinden sandığı kadar çok zaman geçmemiş miydi? Başı o kadar şiddetle ağrıyordu ki zaman algısına olan güvenini bile kaybetmişti.
"Ne kadar zaman..." dedi çatallanmış sesiyle. "Ben ne zamandır- uyuyorum?"
"Sanırım bu beşinci gün." diye cevap verdi Orpheus. "Kendini nasıl hissediyorsun? İstersen hemen Celsus'u çağırabilirim, diğerleriyle birlikte mabette takılıyordu en son."
"Diğerleri derken? Herkes burada mı şu an?"
Bu durum onu şaşırtmıştı zira ekiptekilerin çoğu önemli bir işi olmadıkça karargâha gelmezdi. Neticede hepsi yetişkin insanlardı, bazıları hala öğrenci olsa da iş güç aile sahibi olanlar vardı aralarında. Ve bir de, teknolojiyle fazla içli dışlı olan insanların çoğu gibi gizliliğe ekstra önem veriyorlardı. Karargâha gelmek onlar için fazladan risk demekti.
"Herkes değil elbette," diyerek güldü Orpheus. "Ama rekor sayıya ulaşmış durumdayız. Şu Kaldeli krizi yüzünden günlerdir karargâh dolup taşıyor. Marduk bile geldi, hatta Tris'e kalsa hayaletleri de getirmeyi planlıyordu ama-"
"Marduk izin vermedi." diye tamamladı Ateş. Hayaletler ekibin sanal üyeleriydi, siber saldırıların teknik bölümünde en çok payı olan üst düzey teknoloji manyakları... Marduk bu kişilerin anonim kalma paranoyasını uç noktalarda yaşadığını, bu nedenle ekibe yalnızca sanal dünya üzerinden katılmayı kabul ettiklerini söylemişti. Hayaletlerin gerçek kimliğini ihtiyardan başka bilen yoktu, söylediğine göre eşitliği sağlamak adına onların gerçek kimliğini de hayaletler bilmiyordu.
"Doğru tahmin." diyerek onayladı Orpheus. "Marduk sosyalleşme çabasını bir kenara bırakıp şu Artifex virüsünü bitirmemizi söyledi. İşin sosyal mühendislik kısmında da yaratıcı bir fikir bekliyormuş, virüsü maille göndermeyi öneren olursa şimdiden siktirsin gitsin kendine yeni bir ekip bulsun dedi."
Ateş gözlerini devirdi. Duyan da Marduk'un hackerlıktan anladığını falan sanırdı...
"Sosyal mühendislik kısmına ne ara geçtiniz ki? Hem Artifex'i hayaletler bitirmeyecek miydi?"
"Onlar kendi paylarına düşen kısmı yapmış bile. Saldırı vektörünün analiz raporunu da bizimkiler çıkardı, kafanı toplayınca incelersin."
"Exploit?"
Orpheus sırıttı. "Tespit edilmesi imkansız."
Ateş kendini zorlasa da aynı coşkuyu gösteremedi. Hazırlandıkları saldırıyla ilgili gelişmeler bile kafasını dağıtmayı başaramamıştı, aklı hala öldürdüğü kızda ve o kızın öldürdüğü bin beş yüz yirmi sekiz insandaydı. Bora'daydı. Fakat tüm bunların ötesinde, o garip hissizliğin hala damarlarında gezindiğini hissedebiliyordu. Neden eski haline dönemiyordu? Kaldeli kızın ölümünün onu huzura kavuşturması gerekmez miydi? Neden yaşadığı onca şeyden sonra hissedebildiği yegane şey korkunç bir can sıkıntısı duygusuydu?
Boğulur gibi olduğunu hissedince düşünceleri bir kenara bırakıp kahvaltı tepsisine uzandı. Orpheus birkaç dakika önce onu mabette bekleyeceklerini söyleyerek ayrılmıştı odadan. Kızın ölümüyle ilgili bir şey söylememişti fakat bu mevzunun öylece kapanmayacağını biliyordu. Diğerleri ne düşünüyordu acaba? Bayıldıktan sonrasına dair net bir görüntü yoktu zihninde, onu kızın cesedinin yanında kimin ya da kimlerin bulduğunu bile anımsamıyordu. Fakat her halükarda bu ölümden sorumlu tutulacaktı. İnsanlar bıçağı onun saplamadığına inansa bile elinde bıçakla kızın yanına gidişini açıklayamazdı. Gerçi açıklayabilecek olsaydı da bu zahmete girmezdi muhtemelen. Şu saatten sonra ekipten şutlanmak falan umurunda değildi.
Karnını doyurduktan sonra yataktan çıkıp odasındaki küçük banyoya ilerledi. Mabettekilerin onu beklediğini biliyordu ama şu anda sıcak bir duşa her şeyden daha fazla ihtiyacı vardı. Düşünmek istemiyordu, ne Kaldeli kızı, ne arkadaşı Bora'yı, ne patlamada ölen bin beş yüz yirmi sekiz masum insanı, üzerinde düşünülmeye değer hiçbir şeyi düşünmek istemiyordu. Geçmişin hayal meyal anılarına uzanmaya çalıştı çaresizce. Orada bir yerlerde ona huzur veren bir şeyler olduğunu biliyordu fakat anımsayamıyordu. Anımsayamadığı şeyleri aramaktan da yorulmuştu.
Geçmişten de hayır gelmeyeceğini anlayınca duştan çıkıp beline bir havlu sardı. Omzundaki dikişler kaynamak üzereydi, hareket ederken canı hala yanıyordu fakat çok da rahatsız edici değildi. Onun dışında ufak tefek bereler vardı vücudunda, karın boşluğunda belli belirsiz ama keskin bir sızı hissediyordu. Dolaptan aldığı temiz boxerı giyip havluyla saçlarını kurularken o sızının da bir bilincin yitimi gibi kaybolup gittiğini fark etti.
Tam o sırada odanın kapısı açıldı ve Endora içeri daldı. Normalde kapıyı çalmadan içeri girdiği için kızı epey azarlardı fakat başını havludan kaldırıp ters ters bakmakla yetindi bu kez. Endora adamın yarı çıplak olduğunu fark edince utanmış gibi görünüyordu.
"Ben, şey- affedersin." diyerek arkasını döndü panikle. "Orpheus uyandığını söyleyince gelip seni görmek istedim."
Ateş cevap vermedi. Dolaptan çıkardığı kıyafetleri sessizce üzerine geçirirken kızın ondan bir yanıt beklediğini görebiliyordu. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra ayaklarını yere vurarak ritim tutmaya başlamıştı. En sonunda cevap beklemeyi bırakıp "Neden döndüğümü sormayacak mısın?" diye konuşmaya devam etti yeniden. "Bu arada, başın sağ olsun... Arkadaşın için yani..."
"Teşekkür ederim."
Ve böylelikle Endora'nın sesi kesildi. Başka zaman olsa belki vicdan azabı çekerdi fakat şu anda aklı bambaşka bir yerdeydi. Bora'yı düşünüyordu. Peşinden gelen kızla birlikte odadan çıkıp mabedin yolunu tutarken günlerdir uyuyor oluşu başka bir şeyi anımsatmıştı ona. Arkadaşının cenazesini kaçırmış olabileceği gerçeğini...
"Endora?"
Kız hevesle ona döndü. "Evet?"
"Bora'nın cenaze töreninden haberin var mı?" dedi bakışlarını karanlık dehlizden ayırmadan. "Ya da hangi mezarlığa gömüldüğünden?"
"Şey, bir mezarlığa gömülmedi..." diye geveledi Endora. "Yani... Patlamada ölenlerin naaşları ailelere teslim edilemedi, şeyden ötürü... Haberlerden duyduğum kadarıyla eski fuar binasının olduğu yerin etrafını çevirip orayı bir anıt mezarlık haline getireceklermiş."
"Anladım." dedi yutkunarak. "Peki militan kız? Onu nereye gömdünüz?"
Cevabı karanlığın içinden başka bir ses verdi. "Hayırdır, kızın mezarının başında ağlamayı falan mı düşünüyorsun?"
Medea.
Endora'nın şaşkınlıkla arkasına döndüğünü görünce iç çekti. Boşuna bakınıyordu, arkalarında biri olsaydı bunu illa ki fark ederdi Ateş. Kaldı ki ses arkadan gelmiyordu zaten. Duvarlarda yankı yaptığı için kaynağını tespit etmek kolay değildi fakat dikkatle dinleyince Medea'nın hangi deliğe girdiğini anlamıştı.
Sola doğru kavislenen yolda birkaç metre daha ilerledikten sonra bizzat deliğin kendisi de göründü. Dehlizin duvarına oyulmuş, yerden yarım metre yükseklikte başlayan bir tünel ağzıydı burası. Ateş Medea'nın bölmesine kadar uzanan bu tünelin hesaplarını zamanında Ayaz'la birlikte yaptığı için genişliğinin altmış santim, yüksekliğinin yüz seksen santim olduğunu ve kapısı kapalı olduğunda dışarıdan bakan birinin varlığından kuşku bile duymayacağını da biliyordu. Ancak şimdi ardına kadar açıktı ve duvarın ortasına işlenmiş bir karadeliği andırıyordu.
Medea'nın gizli geçidin ağzına tünediğini görünce şaşırmadı. Sırtını tünelin iç duvarına yaslayıp kollarını göğsünde kavuşturmuştu, tünelin genişliği bacaklarını uzamasına elvermediği için bağdaş kurarak oturuyordu. Kızın bu haliyle kuluçkaya yatmış sinirli bir anaç tavuğu andırdığını düşündü Ateş. Onun vereceği cevabı beklerken tüylerini kabartırcasına oturduğu yerde diklenmişti.
Kızı daha da sinir etmek için "Eminim sen hepimizin yerine ağlamışsındır." dedi tavuk kışkışlar gibi bir tavırla. "Ben sadece o canavarın geberdiğinden emin olmaya çalışıyorum."
Medea ona inanamıyormuş gibi bir bakış attı. "Yaşaması için herhangi bir ihtimal mi bıraktın ruh hastası?"
"Bir Bene Gesserit aksiyomu der ki; Bir insana ölü deme, cesedini görene dek. Hatta o zaman bile yanılabilirsin."
"İyi, o zaman git kendine kazma kürek bul." diyerek tısladı kız. Ardından dehlizin içine atlayıp onlara doğru yürümeye başladı. "Ve mümkünse Nehir'in toprağını eşelerken kendin için de bir çukur kaz. Manikürümün heba olmasını istemiyorum."
Ateş kızın ismini duyunca duraksadı. Havada görünmez bir el suratına tokat atmış gibi hissetmişti. Kan kırmızısı imgeler zihnine doluşurken gözlerini kısarak geçidin kapısını kapatmakla uğraşan kızı süzdü. Öylesine dikkat kesilmişti ki Endora'nın da aynı dikkatle onu incelediğinden habersizdi.
"O kızın adını nereden biliyorsun sen?"
"Sayende bilmeyen kalmadı gerizekalı," diye cevap verdi Medea. "Beş gündür Nehir öldü mü diye sayıklıyorsun."
İçindeki kıpırtı geldiği gibi sönüp giderken omuz silkti. "Çünkü yarım kalmış şeylerden hoşlanmıyorum. Anlarsın ya, görev bilinci..."
Medea ona buz gibi bir bakış attı. Ardından "Ruh hastası herif..." diye söylenerek dehlizin içine atlayıp tünelin kapısını kapatmak için tekrar duvara döndü. Ateş'in onu beklemeye niyeti yoktu, mabede gidene dek anaç tavuğun dırdırlarını dinlemek istemiyordu. Yeniden yola koyulduğunda Endora'nın kararsız bir tavırla duraksadığını fark etti. Bir an sonra o da Medea'yı ardında bırakıp yürümeye başlamıştı.
Mabedin kapısı açıldığında ilk gördükleri şey üçlü koltuğun ortasına kurulmuş gevezelik eden Marduk oldu. Kollarından biri halinden son derece memnuniyetsiz görünen Hekate'nin omzundaydı, belli ki kızı zorla oturtmuştu yanına. Diğer tarafıysa boştu, ekibin geri kalanı oraya oturmaktansa diğer koltuklara sıkışmayı tercih etmişti.
Endora'yla birlikte içeri girdiklerinde mabeddeki başların birer birer onlara döndüğünü fark etti Ateş. Kalipso'nun yüzünde sıcak bir gülümseme vardı, Kaldeli kızın ölümü onun tavrında bir değişiklik yaratmamış gibiydi. Tris tepkisiz görünüyordu, tüm dikkatini Marduk'la yaptığı tartışmaya vermişti. Onun hemen yanında uzun zamandır görmediği biri, Circe oturuyordu. Hamileliğinin son dönemlerinde olduğu için karnı devasa bir boyuta ulaşmıştı. Göz göze geldiklerinde sevecenlikle gülümsedi Ateş'e, etrafa yaydığı şefkatin fırından yeni çıkmış ekmeği andıran kokusunu duymamak olanaksızdı. Marduk ise hala çene çalıyordu, muhtemelen onun geldiğini bile fark etmemişti.
Kısacası her şey olması gerektiği gibiydi.
Ateş de onlara ayak uydurdu. Köşedeki sandalyelere doğru ilerleyip Orpheus'un yanına otururken kimse dönüp bakmamıştı bile. Endora ise dikkat çekmeyi özlemiş gibi görünüyordu. Zira sandalyelerden birine oturmak yerine kendinden emin adımlarla üçlü kanepenin boş tarafına oturmaya yeltendi.
Ve elbette oturamadı. Bir başkası kızdan önce davranıp kendini arkaya atmış, yarı yarıya uzanmak suretiyle koltuktaki iki kişilik yeri tek başına kapatmıştı. Tek problem, bunu yapan kişinin beş yaşında bir velet değil, altmışına merdiven dayamış Marduk oluşuydu. Ayaklarını da koltuğun diğer ucunda oturan Hekate'nin dizine koyduktan sonra yattığı yerden Endora'ya öfkeli bir bakış attı.
"Burası Medea'nın yeri!"
Endora koltuktaki adama ters bir bakış attı. "Medea burada bile değil."
"Az sonra gelecek!- Hem, dur bakayım, sen ekipten kovulmamış mıydın?!"
Ayaz bıkkın bir sesle lafa karıştı. "Geçen gün benimle konuşup onu geri almamı rica ettin ya, Marduk..."
"Ama ona istediği yere oturabilme hakkı tanımanı rica etmemiştim!" diye saçmalamaya devam etti ihtiyar. "Esagila benim tapınağım, anladınız mı?! Burada herkes ben nereye istersem oraya oturmak zorunda! Yoksa çeker giderim ve siz de kendi başınızın çaresine bakmak zorunda kalırsınız!"
Marduk saçmalamaya devam ederken Ateş gözlerini devirdi bıkkınlıkla. Karargâha taktığı isim bile karakterini ortaya dökmeye yetiyordu. Esagila... Orpheus'tan duyduğu kadarıyla Babil Tanrısı Marduk'a adanmış ünlü bir tapınağın adıydı bu. Babil adlı bir örgüte savaş açtıklarını düşününce ihtiyarın ne halt yemeye kendine böyle bir mahlas seçtiğini bilmiyordu ama sebebin onun devasa egosuyla ilgili bir şey olduğuna emindi.
"Buradan bakınca dikkati çok çabuk dağılan birine benziyorsun." diye cevap verdi Ayaz. "Fuar binasındaki şovdan bahsediyorduk Marduk, en son sunucu kızın sahneden yok oluşuna açıklama getirmeye çalışıyordun."
Ayaz'ın yumuşak ve telkin edici ses tonu her zamanki gibi ihtiyarı yola getirdi. Ekipteki her üyenin ona minnet duymak için sayısız sebebi vardı fakat Marduk'a yaptığı bakıcılığın hakkı cidden ödenmezdi. İhtiyarın zehir gibi bir zekası olabilirdi ama odaklanma ve organizasyon konusunda tam anlamıyla felaketti. Üstelik deliydi. Tris olmasa Marduk'un sadece aç kapa düğmesi çalışan ve her seferinde rastgele bir frekansı çalan bozuk bir radyodan farkı olmazdı.
"Sunucu kız sahneden yok olmuş falan olamaz!" diyerek doğru frekansa döndü yeniden. "Termodinamik yasalarını size daha kaç kez hatırlatmam gerekiyor?"
"O zaman kız nereye gitti Marduk?!" diye isyan etti Circe. "Hologram olması mümkün değilse nasıl yok oldu?"
İhtiyarın cevap vermesine fırsat kalmadan mabet kapısının açılma sesini duydular. Ateş başını çevirip baktığında Paracelsus'un içeri girdiğini gördü. Yüzünün hasarlı yarısını kapatan meşin maskesini takmıştı her zamanki gibi. Onlara doğru yürürken duygularının kokusunu bile gizlemeyi başarmıştı, fakat Trismegistus'a attığı anlık bakış Ateş'in gözünden kaçmadı.
"Selam Zoro."
Ateş başıyla ufak bir hareket yaparak selamına karşılık verdi. Celsus onlara en uzak noktada bulunan koltuğa otururken Kalipso yanına gidip o gelene dek konuşulanları özet geçmeye başlamıştı. Anlatmayı bitirdiğinde Paracelsus Marduk'a dönerek başarısız bir tahmin yürüttü.
"Belki de kız yok olmamıştır, görünmez olmuştur. Hayalet uçaklardaki teknolojiyi kullanmış olamazlar mı?"
Ateş Marduk'un bu önermeye vereceği tepkiyi bildiği için "Siktir..." diyerek gözlerimi yumdu. Bir an sonra mabedin içinde öfkeli bir gürleme duyuldu.
"APTAL MISIN SEN?!" diye hoşgörüyle tepinmeye başladı ihtiyar. "GÖRÜNMEZ UÇAKLARIN GÖRÜNMEZ OLDUĞUNU DA NEREDEN ÇIKARDIN?!"
Evet, başlamıştı yine... Marduk sadece bozuk bir radyo değil, aynı zamanda da fizik bilmeyen insanların var olmaması gerektiğine inanan bir manyaktı. Eğer teorik fizik üzerine çalışan bir ekip olsalardı Ateş onun bu tahammülsüzlüğünü anlayabilirdi fakat onlar hacker ekibiydi yahu! Bu yalnızca fizikçiler ve bilgisayar mühendislerine özgü bir meslek değildi ki... Neticede hiçbir üniversite bölümü hack dersleri vermiyordu, mühendislik eğitiminin epey katkısı olduğunu inkar edilemezdi ama onların ekibinde mühendis olmayanlar da vardı. Hatta sayısal bir bölüm okumayanlar bile vardı ama yine de hepsi bilgisayarlardan anlıyordu.
Ne yazık ki, bunu Marduk'a anlatamıyorlardı.
"Paracelsus'un doktor olduğunu biliyorsun, değil mi?" diyerek lafa karıştı Ateş. "Sence de görünmez uçak teknolojisinin kuramsal boyutunu bilmemesi çok normal değil mi? Sonuçta adam liseden sonra matematik bile görmemiş."
Marduk onun son cümlesi karşısında dehşete düşmüş gibi görünüyordu. Ateş bir anlığına ihtiyarı siber teknolojiler konusundaki cehaletiyle yüzleştirip onu iyice çileden çıkarma dürtüsüyle dolup taştığını hissetti. Tam ağzını açıyordu ki Trismegistus'un uyaran bakışlarıyla karşılaştı. Onun kendisini neden uyardığını anlamıştı. Eğer dürtülerine uyarsa Marduk işi inada bindirip konudan iyice sapacak ve en sonunda öfkelenip karargâhı terk edecekti. Şu aralar onu ele geçirmek pek kolay olmadığından fırsatı iyi değerlendirmeleri gerekiyordu.
"Ayrıca ekiptekiler görünmezlik ihtimalini boş yere öne sürmüyor." diye devam etti sözlerine. "Bunun üç boyutlu bir hologram yaratmaktan daha olası olduğunu sen de biliyorsun."
"Yani... Ehm..." diyerek dalgın bir tavırla çenesini sıvazladı Marduk. Dikkatinin başka yöne kayması bir saniye bile sürmemişti. "Metamalzemelerden faydalanmış olabilirler. Negatif kırılma indisi olan bir madde yarattılarsa bununla bir görünmezlik pelerini-"
"Hayır, öyle bir şey değildi." dedi Ateş o anları düşünerek. "İlk sunucu sadece yok olmadı, yok olduktan sonra tekrar sahnede belirdi ve titreşmeye başladı. Diğer sunucu elindeki mikrofonla ilk sunucuya vurduğunda mikrofonun kızın içinden geçtiğini gördüm. Sanal bir varlık olduğu aşikardı."
"Öyleyse ne bok yemeye görünmezlik zırvalıklarını savunuyorsun be çocuk?!"
Ateş sırıttı. "Sana muhalefet etmek hoşuma gidiyor."
"Siz ikinizin konudan sapıp durması da beni yoruyor." diye ekledi Ayaz. "Ama bu sefer didişip mevzuyu kaynatmanıza izin vermeyeceğim, anladınız mı? O kahrolası fuarda çok garip şeyler oldu ve içimden bir ses devamının geleceğini söylüyor."
"Ne yani, ikinci bir bombalı saldırı olacağını mı düşünüyorsun?"
"Ben daha çok ilk saldırının bir saldırı olup olmadığını anlamaya çalışıyorum." dedi Ayaz bıkkınlıkla. "Dün gece fuar günü tuttuğumuz kayıtları tekrar inceledim ve bir gariplik olduğunu fark ettim. Zoroaster bize kapılar kapandıktan sonra binadaki hiçbir dijital sistemin çalışmadığını söylemişti, haksız mıyım?"
"Evet, öyleydi." diyerek onayladı Ateş. "Sadece dış dünyayla iletişimimiz kopmadı, içeride de sinyal çekmiyordu."
"Ve bu durumda..." dedi tane tane. "Binadaki bombaların da patlamaması gerekiyordu."
"Ne alakası var ki? Bombalar dışarıdan kumandayla patlatılmadı, benim gördüğümün üzerinde zamanlayıcı vardı mesela. Süre dolduğunda kendi kendine patladı yani."
Marduk lafa karıştı. "Süre ne kadardı?"
"En fazla on dakika falandır." dedi Ateş o anları düşünerek. "Ben havalandırmaya girdikten sonra aktifleşmişti. İçeri girerken sayaç sesi yokt-" Duraksadı. "Siktir."
Problemin ne olduğunu anlamıştı birden. Sessizliğe gömülerek duruma bir açıklama bulmaya çalışırken Ayaz'ın onun tepkisine aldırmadan konuşmaya devam ettiğini işitti.
"Evet, duyduğunuz üzere zamanlayıcı on dakikaya ayarlıydı." dedi ekiptekilere dönerek. "Sizce de burada bir terslik yok mu millet? Bir masa saatine on dakikalık alarm kurarsanız süre dolunca kendi kendine çalar ama hiçbir masa saati kendi kendine alarm kurmaya karar veremez. Birinin öncesinde onu aktifleştirmesi gerekir." Ardından tekrar Ateş'e çevirdi bakışlarını. "Tuvalete kızdan kaç dakika sonra girdin? Sen gelmeden önce bombayı aktifleştirmiş olamaz mı?"
Ateş başını iki yana salladı. "İçeri girdiğimde henüz havalandırma boşluğuna girmemişti bile."
"Üstelik binada yirmi bir bomba vardı." diyerek lafa karıştı Hekate. "Dört tanesi binanın kolonları içindeymiş Marduk. Örgüt militanları patlamadan on dakika önce kolonları kırıp onları aktifleştirmiş olamaz."
"Evet, o nedenle bunu patlamadan on dakika önce uzaktan kumandayla yapmış olmaları gerek." dedi Tris. "Ama patlamadan yarım saat önce binadaki tüm dijital sistemler bloke olmuştu. İçeride devasa bir jammer var gibiydi. Yani uzaktan kumanda olamaz, çünkü dışarıdan içeriye sinyal göndermek imkansızdı. Fakat binanın içinden biri de bunu yapmış olamaz çünkü uzaktan kumanda içeride de çalışmazdı..."
Endora korku karışımı bir hayretle güldü. "O zaman bombaları patlatan şey neydi?"
Cevabı o ana dek sessizce onları dinleyen Marduk verdi. "Fuarda deneyini yaptıkları şey neyse, oydu."
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar."
E. M. Cioran
Çürümenin Kitabı
-*-
Rüyamda kendimi daha önce hiç görmediğim bir yerleşim alanında buldum. Etraf Quesalid'in yanına gittiğimizde gördüğüm devasa, odalı ve hatta kapısı olan çadırlarla doluydu. Birkaç yüz metre ötede bir orman başlıyordu, ormanın bitimindeyse ufuk çizgisini meydana getiren sıradağların yükseldiğini fark etmiştim. Gecenin sessizliğinde benden ve omzunda uzun tüfeklerle etrafta gezinen birkaç askerden başka kimse yoktu. Rüyalara özgü bir bilgelikle bambaşka bir evrende olduğumu anlamıştım.
Sonra çadırlardan birinin içinde buldum kendimi. Genişçe bir yatakta sırtüstü uzanmış tavanı izleyen bir adamla ona sırtını dönmüş uyku taklidi yapan bir genç kız vardı. Yataktaki örtülere sığınmış bedenlerinin çıplak olduğunu anlamak zor değildi, yere saçılmış kıyafetler uyumadan önce seviştiklerini gösteriyordu. Birbirlerine neden sarılmadıklarını anlamamıştım fakat kızın bunu beklediğini görebiliyordum. Ara sıra kirpiklerini aralayıp etrafa kaçamak bakışlar atıyordu.
Uzun bir bekleyişin ardından nefes alışları giderek yavaşladı ve nihayet, gerçekten uykuya daldı. Bunu adam da fark etmiş olacak ki gümüş grisi gözlerini tavandan alıp yatakta yan döndüğünü gördüm. Bir süre bekledikten sonra kızı belinden kavrayıp kendine çekerek kollarının arasına aldı. Tanımadığım bir adamın tanımadığım bir kızı uykusunda sevmesini izlerken Quesalid'in iç çekişini duydum. "Bu yalnızca bir rüya, Teiresias." diye söyleniyordu. "Hiç değilse, uyandığında öyle olacak. Uyan bakalım."
Ve uyandım.
Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey pencerenin dışında usulca atıştıran kar taneleri oldu. Ellerim bir şeyleri ararcasına çarşaflarda geziniyordu hala. Bedenim yorgunluktan pelte kıvamını almıştı, zihnimin yarısı çoktan unuttuğum bir rüyayı anımsamaya çalışıyordu. Gecenin bu saatinde aniden uyandığıma göre muhtemelen bir kabus görmüştüm. Ve kabus gördüğüme göre, benimki yatakta yoktu.
Diğer tarafa dönüp baktığımda tam da tahmin ettiğim gibi boş çarşaflar çıktı karşıma. İçeriden gelen seslere bakılırsa Şeytan beni uyutup çalışmaya kaçmıştı. Gerçi bu konuda onu suçlayamazdım, astım krizi geçirdikten sonra daha duştayken uyuklamaya başlayan bendim. Zira o anlara dair hatıralarım kesik kesikti, yalnızca ona sarılmayı bir an olsun bırakmadığımı anımsıyordum. Bıraktığım anda firar edeceğini hissettiysem demek ki...
Söylene söylene yataktan kalkıp üzerimdeki bornozu çıkardım. Kıyafet valizimi eve götürmek gibi bir aptallık yaptığım için burada giyecek bir şeyim yoktu, dün akşamki giysilerimi sabah erkenden yıkayıp kurutsam iyi olacaktı. Elbisem pek okula giderken giyilecek türden bir şey değildi ama sınava girip çıkacaktım zaten. Eve dönünce de pek problem olacağını sanmıyordum, zira dün sabah annemden akşam arkadaşımın nişanı olacağını söyleyerek geç dönmek için izin koparmıştım. Her halükarda ağzıma sıçacaktı ama bahanem hazırdı şimdiden: Nişan sonrası kız kıza dedikoduya daldık, saat çok geç olunca da dönemedim. Ha bir de Fadik Ebe haklıymış annecim; kır atın yanında duran, ya huyundan ya suyundan.
İç çekerek giysi bornozu çıkarıp Aras'ın gömleklerinden birini geçirdim üzerime. Düğmeleri üstünkörü ilikledikten sonra elbise dolabının çekmecesini açıp temiz boxerlardan birini giydim. Saçlarım hala nemliydi fakat uyurken iyice birbirine girmişti, pek hoş bir görüntü olmadığı için çekmeceleri karıştırıp geçen yazdan kalma tarağımı kaptım. İşim bittiğinde dalgalanıp kabarmış tutamların isyanını pek bastırdığım söylenemezdi ama dolaşıklığı açmıştım en azından. Artık gidip benimkini suçüstü basabilirdim.
Basamadım. Sessiz adımlarla çalışma odasına geçtiğimde içeride hiç kimse yoktu. Lavaboya falan mı gitmişti acaba? Zira masa lambası yanıyordu, üstelik hayatının aşkı da buradaydı. Ekranı açık bir şekilde dosyaların arasına kurulmuş, "ben varken sen onun ancak metresi olabilirsin" der gibi bir tavırla nispet yapıyordu bana.
Bilgisayara ters bakışlar atarak odanın içine yürüdüğümde firari şahsın kendisi de görüş alanıma girdi. Terastaydı Aras, sırtı eve dönük bir şekilde telefonla konuşuyordu. Teras dediğim yer aslında Araf'ın çatısını oluşturduğu için epey genişti, hem mutfaktan, hem de balkondan oraya geçmek mümkündü.
Ne var ki, astım krizinden sonra ben tüm geçiş haklarımı kaybetmiştim. Üstelik hava fazlasıyla soğuktu, Aras'ın üzerinde eşofman ve ilginç bir şekilde tişört vardı ama beş dakikaya gelmezse camdan seslenip içeri çağıracaktım onu. O zamana dek odanın içinde kalmaya karar verdim ve masasının hemen yanında duran kitaplığa doğru ilerledim. Garp cephesinde yeni bir şey bulmayı beklemiyordum, bu kitapların çoğuna aşinaydım zaten. Yazın Aras ortalarda yokken günlerim bu kitaplığı kurcalamakla ve onun nereye kaybolmuş olabileceğine dair bir iz aramakla geçmişti.
O nedenle kitaplığın önüne dikildiğim anda geçen yaz burada olmayan kitapları tespit ettim. Bazıları teknik kitaplardı, aşina olduğum Internal Combustion Engines kitabının yanına Brain Machine Interface Technologies yazan bir ansiklopedi eklenmişti. Alt raflarda geçen yaz burada olup olmadığını anımsayamadığım ince bir kitap vardı. Simülakrlar ve Simülasyon. Geçmişte çok sevdiğim bir insan bu kitabı okumam için haftalarca başımın etini yemişti fakat ilk yirmi sayfadan öteye gidememiştim. Şimdi karşımda duran kitabın kenarı kıvrılmış ve epeyce hırpalanmış sayfalara bakılırsa Aras kitabı sindire sindire okumuştu. Ağzımın içinde kekremsi bir tat belirince kitabı aldığım yere bırakıp raflara döndüm yeniden.
Çok geçmeden bakışlarım epeyce kalın, ansiklopedi ebatlarında bir kitaba takıldı. Lacivert renkli sert kapağının üzerine yaldızlı harflerle ismi işlenmişti. Otostopçu'nun Galaksi Rehberi. İsmi tanıdık gelince kitabı elime alıp kapağını araladım. Beni giriş sayfasındaki, el yazısıyla yazılmış bir not karşıladı.
"Bu kitabı bana çok değer verdiğim biri hediye etmişti. İçimden bir ses daha önce okuduğunu söylüyor ama sana duyduğum minneti ancak sahip olduğum en değerli eşyayla ifade edebilirdim. Her şey için çok teşekkür ederim Aras, desteğini ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. İyi ki varsın...
Ada,"
Sıcak bir tebessümün yüzüme yayıldığını hissettim. Aras'ın Ada'yla görüştüğünü duymak beni mutlu etmişti, zira son zamanlarda arkadaşlarından epey kopmuştu. Sadece arkadaşlarından değil, ailesinden de uzak duruyordu. Selanik'ten döndükten sonra ne babasıyla ne de kardeşiyle bir kez bile görüşmemişti. Lavinia'nın durumun ciddiyetini anlayıp anlamadığını ben de bilmiyordum ama hiç değilse artık benim ev defilesi fotolarımı gönderip abisine şirinlik yaparak hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalışmıyordu.
Hakkı Hoca'ya gelince, o da şu aralar epey yoğundu. Lavinia'nın söylediğine göre Milli Parti'de resmi olarak görev almak istememişti ama bakanlık meselesi doğruydu ve şimdiden üstüne bir sürü yük binmişti. Kitap çalışmalarına ağırlık vermişti, ana dersi olan Anayasa Hukuku'na ek olarak bizim seçmeli Anayasa Yargısı dersimizi de o veriyordu ve derslerin hepsine kendi giriyordu. Geçen haftaki derste yorgunluktan ayakta zor durduğunu fark etmiştim.
Bu gözlemimi dile getirince "Eğer duruma el koymasaydım yüksek lisans öğrencilerine danışmanlık vermeyi de planlıyordu." diye burnundan solumuştu Lavinia. "Tabi ona göre hava hoş, nasılsa tüm bu çalışmalarındaki angarya işleri bana yaptırıyor... Eskiden olsa evi terk etmekle tehdit edip paçayı kurtarırdım ama artık o da sökmüyor babama. Son tehdit denememde iki saat fırça yedim, ceza olarak da bir hafta boyunca ev işlerini bana yaptırdı-"
Ve cümlesini bitirmesine fırsat kalmadan yakayı ele vermiştik. Hakkı Hoca iki kedi yavrusuymuşuz gibi ensemizden tutup bizi kapının önüne koymuştu. Bu gidişle sınavları geçsem bile devamsızlıktan kalacaktım.
Terasın kapısının açıldığını duyunca elimdeki kitabı masaya bırakıp arkamı döndüm. Aras beraberinde soğuk bir kış esintiyle birlikte içeri teşrif etmişti. Bakışları üzerimdeki gömleğe takılınca kaşlarının beğeniyle havalandığını gördüm. Ona doğru bir adım attığımdaysa "Yerinde kal, kedi." diyerek başını iki yana salladı. "Buz kesmiş haldeyim, ısınana kadar bana yaklaşamazsın."
Sonlara doğru sesinde beliren ikaz tınısı karşısında gözlerimi devirdim. Evet terasa çıkmam aptallıktı ama en ufak soğuk maruziyetinde astım krizi geçirmiyordum ben. Mesela kış aylarında her duşa girişimde banyo sobasını yakacak halim yoktu, sıcak su şofbenden geldiği için genelde üşenip doğrudan banyoya giriyordum. Odamızdaki klimayı da her gece çalıştırmıyorduk, böyle bir şey yapmaya kalkışsak ay sonunda gelecek elektrik faturası minimum üç yüz lira olurdu yahu!
"Aman iyi, keyfin bilir," dedim onun çalışma masasına geçip koltuğa oturmasını izlerken. "Bu arada sen Ada'ya hangi konuda yardım ettin?"
Bakışlarını üzerimdeki gömlekten ayırmadan mırıldandı. "Ne yardımı?"
Başımla masada duran kitabı işaret ettim. "Bu kitabı sana teşekkür amaçlı hediye etmiş, içinde öyle yazıyor."
Neden bahsettiğimi anlayınca yüzü bir anlığına bulutlandı. "Nereden hatırlayayım ben Melek?" diye homurdandığını duydum. "Kim bilir ne zaman hediye etti onu?"
Görünüşe bakılırsa ortada benden saklaması gereken bir durum yoktu, söylemeye gönüllü değildi sadece. Aksi taktirde teklemeden söyleyeceği bir yalanla çoktan kandırılmış olacağımı biliyordum. Gözlerimi kısarak onu incelerken aklıma gelen bir ihtimal beni durdurdu. Ada'nın son zamanlarda geçirdiği değişim... Aras'ın bununla alakası olabilir miydi?
Zira Ada hakikaten değişim geçiriyordu şu aralar. Tabularını yıkmaya başlamıştı artık, dikkat çekmek eskisi kadar gözünü korkutmuyordu. Onu yakından tanıyan biri olarak bunun basit bir şey olmadığını biliyordum. Zira önceleri benim on yedi yaşındaki halimden bile beterdi, kendine olan güveni ve inancı o kadar azdı ki Ozan'ın eski sevgilisi Selin'in zorbalıklarına bile ses çıkarmamıştı. En sonunda Elif ve Sinem'le duruma el koyup Selin ve yancılarını otoparkta sıkıştırmak zorunda kalmıştık. O dönemler Aras'la ayrı olduğumuz için minik nezaret maceramız Elif'in kocası sayesinde sona ermişti. Ada ise günlerce konuşmamıştı bizimle, onu anlamadığımızı ve böyle yaparak yardımcı olamayacağımızı iddia ediyordu. Kaldı ki, yardım etmemizi istese bunu bize söylerdi zaten. Ne diye durduk yere suyu bulandırıyorduk ki?
Onun tavrına epey öfkelensek de neden böyle yaptığını biliyorduk. Elif'se kendi kendine anlamıştı, ki bu durum Ada'yı büsbütün deli etmiş ve hepimizle arasına mesafe koymuştu. Üstüne gittikçe kendini kötü hissettiğini anladığımızda geri çekilip istediğini vermiştik ona. Ada yok saymak istiyordu, yüzleşmek değil unutmaktı arzusu. Temmuz ayında kız kıza sarhoş olduğumuz gece Sinem ve bana kendisi itiraf etmişti fakat bunu ayık kafayla konuşmak onun için imkansıza eşdeğerdi. Terapiste gitmesi için bile ikna edememiştik, konuyu açmaya çalıştığımızda susmamız için yalvarmaya başlıyordu. Ta ki, birkaç ay öncesine kadar... Bize laf arasında terapiste gitmeye başladığını söylediğinde hem sevinmiş, hem de onun kendi isteğiyle bunu yapmasına epey şaşırmıştık. Belki de atladığımız noktalar vardı...
"Yoksa sen-" diyerek hayretle Aras'a baktım. "Sen mi ikna ettin onu şey için?"
"Ne için?"
Duraksadım. Eğer tahminim yanlışsa durduk yere Ada'nın terapiste gittiğini ifşa etmiş olacaktım. Aras merak edip de bu işin peşine düşerse neler olduğunu da çözerdi. İşte o zaman ne yapacağı konusunda emin değildim. Ozan onun çocukluk arkadaşıydı sonuçta, erkek beyniyle düşünürse arkadaşının karısıyla ilgili bir şeyi bilmeye hakkı olduğuna kanaat getirebilirdi.
"Evet, ben ikna ettim." dediğini duyunca başımı kaldırdım. "Daha doğrusu onu terapiste gitmeye mecbur bıraktım."
"Nasıl? Nereden öğrendin ki?"
"Sarhoş olduğunuz gece Ada'nın telefonuyla gece ses kaydı almışsınız bir sürü." diyerek gözlerini devirdi. "Sonra o telefon Lavinia'nın çantasına girmiş ama bizim fare aylar sonra farkına vardığı için telefonun nereden geldiğini bilmiyordu. Bana getirip pin kodunu çözmemi istemişti, kime ait olduğunu bulup iade edecekti. Ben de çözdüm işte."
Bir anlığına paniklesem de benim itiraflarımın Sinem'in telefonunda olduğunu hatırlayınca rahatladım. Zaten sabah ayılır ayılmaz silmiştim hepsini. Fakat o gece Sinem kahve yapmaya gittiğinde Ada da telefonuna şarkı söylüyordu, belli ki ses kaydını açmıştı. Sinem gelince de Ada'nın başına gelenleri konuşmuştuk zaten. Sonraki günler Ada telefonunu kaybettiği için epey tedirgindi fakat zamanla unutulup gitmişti.
"Öğrenince ne yaptın?"
"Berbat hissettim," diyerek iç çekti. "Hala da öyle hissediyorum. Senin başına böyle bir şey gelseydi ve Ozan bunu bilseydi bana söylemesini isterdim. Öte yandan... Bu olayın öznesi Ozan değil Ada'ydı, onu yok sayamazdım. Ben de gidip önce onunla konuştum."
Şaşırmadan edemedim. "Nasıl başardın ki bunu?"
"Çok zor oldu. Öğrendiğimi duyunca deliye döndü Melek, Ozan'a söylememem için yalvarmaya başladı. Ben de tek bir şartla sırrını saklayacağımı söyledim."
"Terapiste gitmesi şartıyla?"
Başını salladı hafifçe. "Benim bulacağım sahiden işinin ehli bir terapiste gitmesi şartıyla... Lavinia'nın terapi sürecinde bilinçsiz doktor seçiminin kötü etkilerinden çok çektik. Ada'yı da piyasadaki şarlatanların eline bırakmak istemedim."
"Aras..." dedim boğuklaşmış sesimle. "Bu yaptığın çok güzel bir şey..."
"Öyle mi dersin?" diye söylendi kendi kendine. "Ozan böyle bir şeyi ondan sakladığımı bilse beni asla affetmezdi. İşin kötü yanı, buna hakkı da var."
"İyi de sen de söyledin, Ozan bu olayın öznesi değil-"
"Evet ama Ada onun nikahlı karısı." diyerek iç çekti. "Yetişkin erkekler arasında bazı görünmez sınırlar vardır, anlıyor musun? Bunu sana izah edemem çünkü ben de bir mantığa oturtamıyorum. Ama benim böyle bir bilgiyi Ozan'dan saklamam sınır ihlali oluyor... Hoş değil..."
"İstersen bir de delikanlılığa sığmaz de, aşırı doz eril zihniyetten şuraya düşüp bayılayım Aras."
"Ne alakası var şimdi eril zihniyetle falan?" diye terslendi hemen. "Ayrıca şu konuyu kapatalım lütfen. Sen de çeneni kapalı tut, tamam mı? Ada'yla uzun zamandır konuşamıyoruz ama bana bu kitabı hediye ettiğine göre terapi yolunda gidiyor demektir. Mühendislikte çalışıyorsa tamir etme diye bir motto vardır güzelim, emin ol bu sadece makinalar için değil, insanlar için de geçerli. Ozan ve ailesinin hayatı yolunda gidiyor, bırak öyle devam etsin."
Başımı sallayarak onayladım ama içimde isyan bayrakları dalgalanmaya başlamıştı. Ozan'ın hayatı neden yolunda gitmesindi ki? Aras kendini onun önüne siper etmişti resmen. Fakat adalet duygumu asıl tetikleyen şey, o kurşunları yerken Ozan'ın siperin arkasında Aras'ın hayatını yaşamasıydı. Son zamanlarda Hakkı Hoca'yla iyiden iyiye baba oğul moduna geçmişlerdi. Ozan sık sık okula gelip ziyaret ediyordu onu, ikisini bir ara gördükçe kendi kendime kuruluyordum. Birkaç kez Hakkı Hoca'nın onun için çok endişelendiğini söyleyerek Aras'ı gazlayıp babasıyla görüşmesi için teşvik etmeye çalışmıştım fakat "Yerim yurdum belli Melek," demekle yetinmişti bana. "O kadar merak ediyorsa şirkete gelip görebilir."
Ben de Lavinia'nın bunu denediğini ama başarılı olamadığını hatırlatmıştım. Hakikaten de Lavinia birkaç kez şirkete baskın düzenlemişti fakat Aras onunla görüşmüyordu. "Lavinia'ya mesaj atıp onunla manevi ilişkimi kestiğimi söylemiştim." diye savunmuştu kendini. "Babam bunu kendi üstüne alındıysa bu onun sorunu."
Hakkı Hoca'nın sorununun ne olduğunu bilmiyordum ama ondan hesap sormamak için zor tutuyordum kendimi. Mutfaktaki turşu bidonundan halliceydim. Her an infilak edebilirdim.
"Ne oldu Melek?"
Başımı kaldırdığımda onun dikkatle beni izlediğini gördüm. Yüzümün asıldığını fark etmiş olmalıydı.
"Hiç," dedim dudaklarımdan ufak, sinirli bir gülüş fırlarken. "Ada için yaptığın şeyi sonuna kadar destekliyorum ama Ozan'ın bütün sorumluluklarını üstlenmen canımı sıkıyor. Hele ki onun bunu hak etmediğini bilirken."
"Bu konunun Ozan'la ne alakası var şimdi?"
"Olmalıydı." dedim inatla. "Anlamıyorum, nasıl bu kadar bencil olabilir ki? Ada'yla üç yıldır evliler ve kızın ne kadar travmatik şeyler yaşadığından bile haberi yok."
"Peki bu onun suçu mu?" diye diretti Aras. "Ben de senin yaşadıklarını bilmiyordum güzelim."
"Çünkü ben öğrenmemen için elimden geleni yaptım. Buna rağmen sen benim hayatıma dair her şeyi didikliyordun, bana durmadan çocukluğumla ilgili sorular soruyordun. Üstelik ortada şüphelenmeni gerektirecek hiçbir şey yoktu, Ada'nın aksine ben geçmişte ıslah evinde kalmadım, yetimhanede büyümedim. Ya en basitinden benim çocuk yaştayken bir adamı bıçakladığımı bilsen, bunun sebebini merak etmez miydin?"
"Eminim Ozan da bunları merak etmiştir. Ada'nın geçmişini yüzüne vurmak istememiş olamaz mı?"
Alaycı bir kahkaha attım. "Belki de konfor alanından çıkmak istememiştir."
"Ozan'a haksızlık ediyorsun." dedi gergin bir tavırla. "Onu babamla aramdaki kopuk ilişkinin sorumlusu olarak gördüğünü biliyorum ama bu doğru değil, Melek. Ozan'ın babası hayattayken de benim babamla olan ilişkim böyleydi."
"O zamanlar Hakkı Hoca zor bir dönemden geçiyormuş." diyerek savunmaya geçtim. "Sadece sana değil, Lavinia'ya da babalık yapamamış. Ama artık değişti, Lavinia ile gerçek bir baba kız ilişkileri var. Eğer oğul kontenjanına Ozan el koymuş olmasaydı seninle de-"
Kahkaha atmaya başlayınca sözlerim yarıda kesildi. Açıkçası beklediğim tepki bu değildi. Onun öfkelenmesini, hatta biraz gaza gelmesini ummuştum. Belki o zaman hakkını aramak için bir şeyler yapardı. Zira kardeşiyle babası arasındaki buzları eritip ailesini yeniden bir araya getirebilmek için ne çok uğraştığını biliyordum. Üstelik bunu neredeyse başarmıştı da... Yitip gitmiş aile tablolarını yeniden açığa çıkarmaya bu denli yaklaşmışken Aras'ın o tablonun dışında kalmasını hazmedemiyordum.
"Oğul kontenjanına el koymak, ha?" dediğini duydum kahkahaları yatışırken. "Sen Ozan'ı kafanda bayağı kara kedi yapmışsın güzelim."
"Çıksın o zaman aradan." diye söylendim. "Madem senin gibi olmayacakmış, madem doğru yoldan yürüyecekmiş siktirsin gitsin uzakta yürüsün!"
Tekrar güldü. "Ozan böyle mi söylüyor babama?"
Hayır, bunu söyleyen babasıydı. Ozan'ı Aras gibi olmayıp doğru yoldan yürüdüğü için takdir edişine kulak misafiri olmuştum. Fakat bunu ona söyleyip aralarını iyice açacak halim yoktu. Hürremcilik oyunları çevirmek benim de hoşuma gitmiyordu ancak Aras'ın babasından uzaklaşmasındansa Ozan'a gıcık kapmasını yeğlerdim.
"Ben duymadım ama kesin demiştir!" diyerek kıvırdım lafı. "Durmadan bizim okula gelip babanla görüşüyor zaten. Güya baban ona akıl hocalığı yapıp yol gösteriyormuş! Aslında bu biraz da senin suçun, biliyor musun? İzin vermiyorsun babanın sana babalık yapmasına... Başının çaresine bakmaya, burnunun dikine gitmeye öyle heveslisin ki adamcağız ona ihtiyaç duymadığını düşünüyor. Bir kez olsun Ozan gibi davranamaz mısın mesela? Önemli bir konu olmasına bile gerek yok, okula gelip herhangi bir konuda babandan yardım istemeyi dene sadece."
"Ne gibi bir konu?" dedi ciddiyetle. "Mesela şirket konusunda bana yol göstermesini falan mı istemeliyim?"
Bir an için gerçekten ciddi olduğunu sanıp heveslendim. "Evet, harika olur! Hakkı Hoca mühendis değil ama insan ilişkileri konusunda senden daha deneyimli olduğunu inkar edemezsin. Hatta bak, neyi danışacağını bile buldum... Özer Bey'in adamlarıyla olan problemlerini anlat. Babanın o adama gıcık olduğunu söylemiştin, o adamın avaneleriyle başa çıkabilmek için desteğini istersen seni asla geri çevirmez."
"Bence de geri çevirmez." diyerek başını salladı. "Hatta sırf bana destek olabilmek için akademisyenliği bırakır, şirkete gelip olaylara bizzat yerinde müdahale eder. O yüzden en iyisi babamdan yardım istememek... Adamcağız benim yüzümden mesleğinden olmasın şimdi."
"Mizah anlayışınla ilgili en büyük sorun ne biliyor musun?" dedim şirin bir sesle. "Var olmaması."
Bunu daha önce de söylediğimi anımsamış olacak ki gülmeye başladı. Bense hala hıncımı alabilmiş değildim. Aras bazen öyle sabit fikirli bir insana dönüşüyordu ki, kendimi bir duvarı manipüle etmeye çalışıyormuş gibi hissediyordum. Çelik gibi sağlamdı sinirleri, dolduruşa gelmek bir yana sözlerimi ciddiye bile almamıştı.
"Cidden bu kadar sabit fikirli olmak zorunda mısın?" diye çıkıştım daha fazla dayanamayıp. "Farkında mısın bilmiyorum ama sana verdiğim tavsiyeleri ölçüp tartmaya bile tenezzül etmeden yok sayıyorsun."
"Çünkü sonucunda neler olacağını biliyorum." diyerek iç çekti. "Ozan'a ya da başka insanlara verdiğim desteği gizli tutmamın sebebi yüce gönüllü olmam değil güzelim. Öğrenirlerse ne yapacaklarını sanıyorsun ki?"
"Minnet duyacaklar!"
"Sonra da o minnetle başa çıkamayıp acısını benden çıkarmaya çalışacaklar. Zaten işim başımdan aşkın, bir de milletin egoist hezeyanlarıyla uğraşamam. Babama gelince, o konuda yapabileceğim her şeyi yaptım zaten. Beni görmek mi istiyor? Kalkar gelir. Merak mı ediyor? Arayıp sorar. Bu yaştan sonra kapısına gidip yavru köpek gibi şirinlik yapacak değilim."
"İyi ama-"
"Aması falan yok." diyerek kesti sözümü. "Tekrar söylüyorum, babamla aramdaki soğukluğun sebebi Ozan değil. Problem ikimizin karakterinden kaynaklanıyor, bunu da sen çözemezsin. O nedenle daha fazla bu meseleye müdahil olma, olur mu?"
Mecburen geri adım attım. "Peki, sen bilirsin."
Elbette gerçek fikrim bu değildi. İçimde bir yerlerde Aras'ın bana her şeyi anlatmadığını hissedebiliyordum. Neydi beni rahatsız eden? Aramızdaki şeffaf duvarlar mı? Doğruya doğru, bizim aramızda her zaman duvarlar vardı. Fakat geçmişte bu durum şimdiki kadar çok huzursuz etmiyordu beni. Başa çıkamadığım duvarları sevdiğim bir renge boyuyor, karşı koymak yerine oldukları gibi kabulleniyordum. Çünkü biliyordum. O duvarların neden orada durduğunu, ne zamana dek duracağını ve niye aşılamayacağını biliyordum.
En azından bildiğimi sanıyordum.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
GÖZCÜLER
Zoroaster devasa bira bardağından bir yudum aldıktan sonra etrafına göz gezdirdi. İkindi vakti mabedi dolduran kalabalıktan geriye üç beş kişi kalmıştı yalnızca. Önce Circe ayrılmıştı aralarından, doğumu epey yaklaştığı için bunun karargâha son gelişi olduğunu söyleyip gitmeden önce hepsiyle vedalaşmıştı. Onun gidişini ekibin doktoru ve yaşça en büyükleri olan Paracelsus izlemiş, kendi bölmesine gitmek üzere mabedden çıkmıştı. Son zamanlarda canı bir şeylere sıkkın gibiydi zaten, her zamankinden daha içe kapanık görünüyordu.
Celsus'tan sonra Medea da kendi bölmesine yollanmış, onun ardından Marduk da işi olduğunu söyleyerek sıvışmıştı. Geri kalanlar da bilgisayar masalarının başına geçip çalışmaya dönünce Ateş Trismegistus'la konuşmak için uygun anın geldiğini düşünmüştü. Ne var ki o harekete geçemeden mabedin kapısı açılmış, uzun zamandır ortalarda görünmeyen Merlin teşrif etmişti mekana. Onlar Merlin'le selamlaşırken Ayaz Endora'yla bir şey konuşacaklarını söyleyip mabedden çıktığı için Ateş'in bir kenarda oturup beklemekten başka çaresi kalmamıştı.
Bilgisayar masalarının oradan tartışma seslerinin yükseldiğini duyunca bira bardağını masaya bırakıp ayağa kalktı. Merlin, Hekate, Orpheus ve Kalipso tek bir bilgisayarın tepesine toplanmış didişmekle meşguldü. Orpheus ve Merlin ekibe girmeden önce de yakın arkadaş oldukları için onların takım olup kızlara karşı çıkması Ateş'i şaşırtmadı. Konu belli ki üzerinde çalıştıkları virüstü.
"Sıfırcılar toplanmış yine." diye güldü yanlarına vardığında. "Hayırdır, yoksa hala virüsü nasıl sahaya süreceğinizi bulamadınız mı?"
"Bulamadık amına koyayım." dedi Kalipso triplenerek. "Ayrıca işin sosyal mühendislik aşamasını niye biz yapıyoruz ya? Adı üstünde sosyal mühendislik, sosyal becerilere sahip olsak hacker mı olurduk?"
Orpheus ufak bir kahkaha attı. "Arkadaşlar biri bu kıza hackerlığın Netflix evrenindeki gibi bir şey olmadığını izah edebilir mi? Kendisi asosyal diye herkesin öyle olduğunu sanıyor."
"Gerçek hackerların kod yazmaktan sosyalleşmeye vakti olmaz zaten." diye burun kıvırdı Kalipso. "Senin gibi Kali Linux üzerinden hack yaptığını sanan script kiddielerin sosyalliğe vakit bulması çok normal."
Ateş gözlerinde kahkaha parıltılarıyla Orpheus'a döndü. "Kali Linux mevzusu gerçek mi lan?"
"Programlama öğrenmeye başladığı dönemlerde kullanmıştı ya..." diyerek kankasını savundu Merlin. "Hem ne varmış Kali Linux'ta? Herkes anasının karnından hacker olarak doğmuyor."
Onlar didişirken mabedin kapısının tekrar açıldığını duydu Ateş. Başını çevirdiğinde Trismegistus'un Marduk'u koluna girerek sürüklediğini fark etti. İhtiyarın yüzündeki ifadeye bakılırsa karargâhtan sıvışmaya çalışırken enselenmiş olmalıydı. Onlara doğru ilerlerken bir yandan kolunu kurtarmaya çalışıyor, bir yandan da homurdanarak önemli işleri olduğundan bahsedip duruyordu.
"Eminim öyledir," diyerek nazikçe onu susturdu Tris. "Ama senin yaratıcı fikirlerine ihtiyacımız var Marduk. Hem bak Medea da gelecek şimdi-"
Hekate lafa karıştı. "Offf, neden sürekli o kızla vakit geçirmek zorunda kalıyorum?"
"Çünkü ikiniz de benim kanımı taşıyorsunuz, küçükhanım!" diye söylendi Marduk. "Bir daha kuzenine kötü davrandığını görürsem seni bu ekipten çıkarırım!"
"Pardon?" diyerek öfkeyle güldü Hekate. "Medea yüzünden beni ekipten mi çıkaracaksın cidden? Dağdan gelen için bağdakini kovamazsın!"
"Dağ da bağ da benim olduğuna göre kovabilirim!"
"Elbette kovabilirsin ama sence buna gerek var mı?" diye lafa karıştı Tris. Bakıcılık modunu açmıştı yine. "Hem merak etme, kızlar giderek daha iyi anlaşıyorlar. Öyle değil mi Hekate?"
Değildi. Fakat Hekate Tris'in uyarıcı bakışlarını görünce daha fazla uzatmayıp başını salladı. Kızın onayını görünce Marduk da yatışıvermişti, tam o sırada Medea mabede girince büsbütün neşelendi.
"Öyleyse hadi bana şu virüsten bahsedin." dedi tekli bir koltuğa oturup bacak bacak üstüne atarak. "Yalnız bu ihtiyar adamın hacker olmadığını unutmayın lütfen, terimleri açıklayarak konuşursanız iyi olur."
"Ee, şey, virüs özünde bir malware." diyerek başını kaşıdı Merlin. Nasıl anlatacağını bilemiyor gibiydi. "Sosyal mühendislik kısmında henüz net bir karara varamadık ama büyük ihtimalle pishing yapacağız. Yani şey, virüsü e-mail ile göndermeyi düşünüyoruz. Sonra firma çalışanlarından biri maili açacak ve trojan bilgisayarına girmiş olacak. Oradan da şirketin tüm ağ yapısına yayılıp kendini gizleyecek ve, ehm, klavyede bastıkları her tuştan haberimiz olacak."
"Berbat bir fikir!" dedi Marduk yüzünü buruşturarak. "Dark Inc. ne kadar büyük bir şirket haberin var mı çocuk? Beyaz yakalı çalışanların günlük dedikodu maillerini öğrenmek işimize yarar mı sanıyorsun?"
"Sadece onlar değil, virüs şirketin yönetim katındaki ağa ulaştığı zaman diğer ağlardaki virüsleri inaktif duruma getireceğiz. Böylelikle-"
"Aptal genel müdürlerin şirket içi entrikalarını öğrenmiş olacaksınız." diye söylendi ihtiyar. "Eğer gerçekten maddi kazanç sağlamak için hackerlık yapsaydınız bu virüs işinize yarardı. Şirketin finansal verilerini çalıp satışa falan çıkarırdınız. Ama ben size bu şirketin bir şeylerin paravanı olduğunu söylüyorum çocuk! Babil denen örgütle bir bağları var ve çok tehlikeli bilimsel çalışmalara mali fon sağlıyorlar. Bizim öğrenmek istediğimiz şey bunlar işte! Şirketteki aptal genel müdürler veya CEO bozuntuları sadece yasal kısımlardan haberdar olurlar, tamam mı? Resmi çalışanların paravanın arkasındaki bölümlere erişimi olmaz, olsa bile hiçbir sınır bilim laboratuvarında internet bulunmaz. Hele yapay zeka çalışmalarının yapıldığı laboratuvarlarda... Böyle bir yerde internete bağlanmak yakıt deposuna çakmakla girmekten farksızdır. Tesislerin içinde kapalı ağlar kullanılır, ki laboratuvarın içinde onlara bile izin verilmez. Aptal virüslerinizle oraya asla ulaşamazsınız. Asla!"
Herkes dikkat kesilmiş ihtiyarı dinliyordu. Marduk deneyimlerini paylaşmaktan pek hoşlanan biri değildi, bilhassa geçmişte içinde yer aldığı sınır bilim deneylerinden bahsetmeyi hiç sevmezdi. Fakat şimdi söylediklerine bakılırsa bu tarz laboratuvarları yakından tanıyordu. Bizzat içlerinde yer almış kadar yakından... Ateş dikkatli bakışlarla ihtiyarı süzerken Orpheus'un konuştuğunu duydu.
"Neden internet yasak ki?"
"Yapay zekanın..." dedi Marduk sinirden sesi titreyerek. "Nasıl geliştiğine dair bir fikrin var mı?"
"Veri." diyerek araya girdi Ateş. "Big data sayesinde öğreniyor, öğrendikçe öğrenme kapasitesi daha da gelişiyor."
"Aynen öyle!" diyerek gaza geldi ihtiyar. "Yapay zekayı ne kadar fazla veriyle beslersen o kadar doğru tahminler yapmaya başlayacaktır. Peki sizce internet nedir? Galaktik boyutta bir veri kaynağı! Yapay zeka sistemlerini internete bağlamak ne kadar hızla büyüyeceğini öngöremeyeceğin bir canavarı kafesinden çıkarmak gibi olur. Hem internet yasağı sadece yapay zeka laboratuvarlarında olmaz ki... Tehlikeli veya yüksek gizlilik arz eden çalışmaların yapıldığı her yerde bu böyledir. Kimse bilgilerinin çalınmasını istemez."
"İyi de... O zaman bilgileri nasıl çalacağız?"
"Çalmayacaksınız." dedi Marduk. "Bizim o bilgilere ihtiyacımız yok, bizim o bilgilerin yok edilmesine ihtiyacımız var. O yüzden casus virüsler yerine tahrip edici virüsler üretmeye odaklanın. Kapalı bir ağa girdiği zaman oradaki makineleri kullanılmaz hale getirecek, dosyaları ayrıştırılamayacak bir şekilde birbirine karıştıracak, hatta endüstriyel cihazların çalışma komutlarını değiştirip bizim belirlediğimiz komutları verecek bir virüs istiyorum, anladınız mı?"
Trismegistus ilk kez söze karıştı. "Marduk... Bu imkansız."
"Sizden istediğim şey termodinamik yasalarını ihlal ediyor mu?"
"Hayır ama-"
"Öyleyse imkansız değildir." diye kestirip attı ihtiyar. "Siz teknoloji veletleri aklınızın yetmediği her halta imkansız diyorsunuz... Peh! Bugüne dek kaç tane imkansızın gerçekleşmesine gözlerimle şahit olduğumu biliyor musunuz?"
"Tris'in demek istediği şey virüslerin çalışma mekanizmasıyla alakalı." dedi Merlin alttan alarak. "Virüsler senin söylediğin gibi komutlar veremezler, o kadar karmaşık ve uzun kodları yoktur. Mesela Malware virüsleri sadece kendi kendini kopyalama komutu içerirler. Tek yaptıkları şey budur. Bilgisayar bile olmayan endüstriyel makineleri tahrip etmek içinse..."
"SCADA sistemlerine sızmak gerekir." diye mırıldandı Ateş. Bakışları boşluğa odaklanmıştı. "Eğer PLC devrelerine girersek... Bir nükleer tesisi bile yok edebiliriz."
Mabedde kısa süreli bir sessizlik yaşandı. Ekibin tüm üyeleri derin bir düşünce denizine dalmış, duydukları şeyin mümkün olup olmadığını düşünüyordu. İçlerinde ilk kendine gelenler Tris, Medea ve Kalipso oldu. Üçü birden başını kaldırırken ağızlarından aynı anda aynı sözcük fırlamıştı.
"Siktir..."
Marduk gevrek bir kahkaha atarak arkasına yaslandı. Keyfi birden yerine gelmiş gibi görünüyordu.
Ateş ise en az diğerleri kadar şaşkındı. Yapmayı teklif ettiği şeyin bir devrim niteliğinde olacağını anladıkça bunu neden daha önce düşünemediğini merak ediyordu. Diğerlerinin akıl etmemesi normaldi, onlar elektrik elektronik mühendisliği alanında bilgi sahibi değildi sonuçta. Fakat kendisi tüm bunların dersini almıştı, o derslerin bir çoğundan bilerek kalmış olsa da okul yıllarında çoğu öğrenciden daha çok şey bildiği bir gerçekti. Acaba aptal rolü yaparken farkında olmadan aptallaşmaya falan mı başlamıştı?
"Öyleyse tüm kodu baştan düzenlememiz gerekecek." diyerek ayağa kalktı Trismegistus. Her zamanki gibi, içlerinde en çabuk kendini toplayan o olmuştu. "Kalipso, sen hemen gidip Paracelsus'u çağırıyorsun. Hekate ve Medea, siz ikiniz doğruca bilgisayar başına. Merlin ve Orpheus, siz de dışarı çıkıp USB Rubber Ducky veya Malduino bulmaya çalışın. Karaborsa olmasını söylememe gerek yok herhalde? Döndüğünüz zaman aldıklarınızı Paracelsus'a söylemeyi de unutmayın, o size ortak kasadan ücreti tahsis eder-"
"Abi saçmalama ya, sikik bir USB'nin parasını mı hesap edeceğiz?"
"Siz etmeyebilirsiniz ama ben hesap etmek zorundayım." dedi Tris. "Ekipte kendi kendini idare edebilen bir sistem kurmalıyız, bu konuyu daha önce de konuşmuştuk. Ha, çok istiyorsanız ücreti Paracelsus'tan aldıktan sonra ekibe bağış yapmak için geri iade edersiniz ve bunun da kaydı tutulur."
Ayaz üyelere emirler yağdırırken Ateş bir kenarda durmuş sessizce sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Ekibin geri kalanı Kaldeli kızın ölümünü görmezden gelmeye karar vermiş olmalıydı. Bir hafta önce yaşanan patlamayı da, ekip arkadaşlarının işlediği cinayeti de unutup önlerine bakmak istiyorlardı. Patlamayı sadede televizyondan duydukları kadarıyla bildikleri için normaldi bu.
Fakat Ateş bizzat yaşamıştı. Fuardaki bebeğin ağlamasını, vücuduna çarpıp onu nehre fırlatan blastı, dalgalar bedenini tekrar tekrar dibe çarparken hissettiği sarsıntıları, suyun yüzeyinde farkında olmadan tuttuğu kopmuş insan bacağını, o bacağın Bora'ya ait olma olasılığını ve Kaldeli kızın onun eliyle kendi kalbine sapladığı bıçağı unutması imkansızdı.
Acı çektiği söylenemezdi ancak yaşadığı şeyler hayatına daha farklı bir gözle bakmasını sağlamıştı. Gerçek fikirlerini saklamaktan, karakterini baskılamaktan ve salağa yatmaktan sıkılmıştı artık. Bilhassa aptal sosyal medya fenomeni rolünü oynamak, onun için kendi kişiliğiyle savaşmaktan farksızdı. Oynadığı role elinde olmadan karşı tepki gösteriyordu sanki. Fenomen kimliği ne kadar neşeli olursa gerçek karakteri o kadar karamsar hale geliyor, dış dünyada hümanizm postuna büründükçe iç dünyasındaki mizantropi artış gösteriyordu.
Patlama tüm bunları fark etmesini sağlamıştı işte. Uzun zamandır bastırdığı hisleri çok daha net bir şekilde duyumsuyordu artık. Tek bir adım dahi atamayacak kadar yorgundu.
Eğer beklemeye devam ederse Ayaz'ın ekipteki herkesi bir yerlere yollayacağını anlayınca toparlanıp kendine geldi. Söyleyeceği şeyi hepsinin duyması gerektiğini biliyordu. Bu nedenle bu kez hiç düşünmeden, pat diye lafa girdi aniden. Ağzından çıkan sözcükler mabedin duvarlarına çarparken ses tonu kendine bile yabancı gelmişti.
"Ben ekipten ayrılmak istiyorum."
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Aras'tan ağzımın payını aldıktan sonra ısrarcı olmadım. Zaten o esnada telefonu yeniden çaldı, cevap vermeden önce terasa çıkmak üzere ayaklandığını görünce "Ben mutfağa gidip yemek yiyeceğim," dedim dişlerimi sıkarak. "İstediğin bir şey var mı?"
"Kahveye hayır demem sevgilim."
Sırıtarak bunu söyledikten sonra telefonu kulağına götürüp terasa çıktı. Öküz! Attığım tribi anlamamıştı bile...
Bir süre öfkeyle arkasından baktıktan sonra mutfağa geçip dolabı açtım. Güya buraya yemek yemeye gelmiştim ama moralim öylesine bozulmuştu ki, yemek falan istemiyordu canım. hiçbir şey istemiyordu. jKendi içimde düşüncelere dalmıştım. Belki de Lavinia haklıydı, Aras duygusal açıdan kırılması gerektiğini bile fark edemeyecek kadar basitti. Neden onun benden sakladığı apayrı bir kişiliği olduğuna inanıyordum ki?
Belki de hislerimde haklıydım, fakat bu daha kötü olmaz mıydı? Zira ayrı olduğumuz dönemlerde onun sınırlarını haddinden fazla sınamıştım. Aras'ı kırabileceğim eşiği ararken o sınırı ezip geçtiğimi bile fark etmemiş olabilirdim. Nazmi Amca'nın "Aras ne diye sana zayıf noktalarını söylesin ki?" diyişini unutamıyordum. "Öfkelendiğinde nereye vuracağını bil diye mi?"
Pişmanlığın kara bir yılan gibi midemin içinde burulduğunu hissettim. Onun güvenini sonsuza dek kaybetmiş olmaktan ziyade, öyle olsa bile bunu asla itiraf etmeyeceğini bilmek gözümü korkutuyordu. Belki de asla kendini bana açmayacaktı, zor zamanlar geçirdiğinde yanında olmama izin vermeyecekti, tıpkı Selanik'te olduğu gibi kan revan içinde kalsa dahi bunu benden saklayacaktı. Aramızdaki duvarları ayrıldığımız dönem kendi ellerimle örmüş olabilir miydim?
"Melek?"
"Hı?" dedim başımı kaldırıp. İçimdeki sıkıntıyı fark etmemişti, oturduğu yerde büsbütün yayılmış keyifle üzerimdeki gömleği inceliyordu. Bakışlarımız buluştuğunda çapkın bir tavırla göz kırptı bana.
"Gelsene böyle."
Aklıma filmlerdeki kadınların sevişme sonrası erkeğin gömleğini giydiği klişe sahneler gelince gülmeden edemedim. Gerçi annem sayesinde o klişe sahnelere pek aşina olamamıştık. Dizilerde sevişme sahnesi çıkınca töbe töbe diyerek kanalı değiştirirdi genelde. O sahneleri çeken oyuncular için de "Bunların başında anası babası yok, ondan böyleler..." diye yorumlarda bulunurdu. Belki de bu yüzden zamanında boşanmamıştı babamdan. Anamız babamız başımızda olmazsa biz de dizilerdeki kızlar gibi oluruz diye düşünüyordu.
Belli ki yanılmıştı. Büyürken anam da babam da fazlasıyla başımda durmuştu, mahalle baskısından aile baskısına kadar envai çeşit baskıya maruz kalmıştım ama sonuç ortadaydı işte. Erkek arkadaşımın evinde, üzerimde onun gömleğiyle geziyordum. Evet aşkın gücü aklıma kazınmış toplumsal mesajlardan daha büyüktü ama bir anlığına durup da annemin beni bu halde gördüğünü düşününce canım acımıyor değildi.
"Ne düşünüyorsun sen yine?"
"Annemi." dedim dürüstçe. Meraklı bakışlarını görünce gülerek ekledim. "Onun beni erkek arkadaşımın gömleğini giyerken gördüğünü düşündüm de... Televizyonda görmeye bile katlanamadığı manzaraya gerçek hayatta ne tepki vereceğini hayal bile edemiyorum."
"Televizyonda görmeye katlanamadığı manzara derken?"
"Sevişme sahneleri işte." diyerek sırıttım. "Annem televizyonda sevişme sahnesi çıkınca töbe töbe diyerek kanalı değiştirir genelde. Beni böyle görseydi muhtemelen dünyası başına yıkılırdı."
"Yanlış bir şey yaptığını düşündüğü için mi?"
Başımı çevirip ona baktığımda masanın üzerinde ellerini birleştirmiş beni izliyordu. Kafamı hafifçe sallamakla yetindim.
"Yani annen için problem namuslu kızlar yetiştirdiğini elaleme ispatlamak değil, öyle mi? Kendi toplumsal statüsü için değil, senin yaptığın şeyin yanlış olduğunu düşündüğü için kızıyor?"
Bıkkınlıkla iç çektim. "Aras ne söylemek istiyorsan direkt söyle."
"Erkek olsaydın sen seviştin diye annenin dünyası başına yıkılmazdı." diye buyurdu. "Öğrenince muhtemelen yine onaylamazdı fakat yarım ağızla uyarır ya da görmezden gelirdi. Çünkü sorun senin sevişmiş olman değil, erkek olmaman."
"Ve bu yalnızca annemin sorunu, öyle mi?" diyerek hafifçe güldüm. "Lavinia şu anda erkek arkadaşının evinde üzerinde onun gömleğiyle geziniyor olsa sen bunu sorun etmezdin, doğru mu anlamışım?"
Kısa bir sessizlik oldu aramızda. "Saçmalıyorsun." diye homurdandığını duydum onun. "Ben onun abisiyim, gelecekte erkek arkadaşı olsa bile böyle şeylerden neden haberim olsun ki?"
"Ne yani Lavinia'nın erkek arkadaşı olsa üç maymunu mu oynardın?"
"Erkek arkadaşı olacak itin nasıl biri olduğuna bağlı, tamam mı?" dedi hafiften sinirlenerek. "Eğer onu gerçekten çok seven, güvenilir, sadık, kız kardeşimi koruyabileceğini bildiğim, ekonomik bağımsızlığını kazanmış ve niyeti ciddi birini bulursa karşı çıkacak halim yok. Tabi bunun için önce Lavinia'nın yetişkin olması gerekiyor."
"Lavinia benden iki yaş büyük, Aras."
"Zihnen yetişkin olmaktan bahsediyorum!"
Gözlerimi devirdim. Daha fazla uzatmak istemiyordum zira yaptığı şeyin ikiyüzlülük olduğunu kendisi de biliyordu zaten. Öte yandan, bu durumun biraz da kız kardeşiyle arasındaki ilişkiden kaynaklandığını farkındaydım. Normal bir abi kardeşten ziyade baba kız gibiydiler. Daha da önemlisi, Aras kardeşinin yetişkin olduğunu tam anlamıyla kabullenebilmiş değildi. Lavinia bana geçmişte olanları anlattıkça bunda hastalığının da etkisi olduğunu fark etmiştim. İlgiye ve bakıma en muhtaç olduğu yıllarda yanında Özer Bey ve abisi vardı, şimdi iyileşmiş olsa da Aras'ın bunun bilincine varması zaman alacaktı. Lavinia'ya karşı hala hasta bir çocuğa gösterilecek türden imtiyazlar veriyordu. Kendini baba rolüne öyle çok kaptırmıştı ki Lavinia onun sahiden de hiçbir şey etkilenmeyen, asla yara almayan, her yönüyle eksiksiz bir süper kahraman olduğunu sanıyordu. Belki de bu yüzden Aras'ın vurulmasına herkesten daha fazla reaksiyon göstermişti.
"Melek?"
Düşüncelere öylesine dalmıştım ki Aras'ın sesini duyduğumda elimde olmadan irkilip bulunduğum yerde geriledim. Başımı kaldırıp ona baktığımda gözleri hala üzerimdeydi fakat adımı söylerken sesinde dalgalanan neşeyi yüzünün gergin detaylarında bulamadım. Zalimlikle çaresizlik, öfkeyle şefkat, sevgiyle pişmanlık parıldayıp sönen yıldızlar gibi bakışlarında iç içe geçiyordu. İrkildiğimi fark etmiş olmalıydı. Fark etmişti ve şimdi geçmişteki tüm irkilmelerim teker teker gözünün önüne geliyordu. Bunu anlayınca bakışlarımı kaçırdım ondan, arkamı dönüp yatak odasına kaçmamak için kendimi zor tutuyordum.
"Süt dökmüş kedi gibi durma orada, Tinúviel." diye seslendi tekrar. "Yanıma gel de seni biraz seveyim."
Başımın altından ufak bir bakış atınca az evvelki hislerini silip attığını gördüm. Yüzünde en sevdiğim gülümsemesi vardı, masa lambasının ve duvardaki dekoratif aydınlatmaların odada yarattığı loş ışıkta bile gözlerindeki yıldızları seçebiliyordum. Onun gülümsemesi ben de dolaylı bir tebessüme yol açtı her zamanki gibi, sırıtmamak için dudaklarımı birbirine bastırırken ellerimi önümde birleştirip salınarak yürümeye başladım. Eğer bir kedi olsaydım şu anda kuyruğumu sallıyor olurdum.
Böyle anlarda içinde bulunduğumuz durum bir rüyaymış gibi geliyordu hala. Zira geçmişte ona doya doya bakabilmek hayal bile edemeyeceğim bir ayrıcalıktı. Etrafta olduğunu bildiğim zamanlarda ya ortamı terk ederdim, ya da kafamı bir kitaba gömüp o gidene kadar kaldırmazdım. Bazen, yüzünü çok çok özlediysem, bir kez bakma hakkı veriyordum kendime. Kitap okumaktan kafam yanmış gibi esneyerek başımı kaldırıyor, alakasız bir noktadan başlayarak etrafa göz gezdirmeye başlıyordum.
Onun bulunduğu noktaya ulaştığım zaman yerinde yoksa, sırtı dönükse ya da daha kötüsü o da bana bakıyorsa tek şansım da boşa gitmiş oluyordu. Öyle anlarda bakışlarımın gözlerine değmesine bile izin vermiyordum çünkü. Sanki kalabalığın arasındaki önemsiz bir detaymış gibi hiç üzerinde durmadan etrafı incelemeye devam edip ilk fırsatta da oradan ayrılıyordum.
Masanın etrafından dolanıp yanına vardığımda eski günlerin birikmiş hasreti vardı üzerimde. Belimden tutup beni kendine çekerken yüzünü ellerimin arasına alıp çehresini seyre daldım. Neydi bu adamı bana böyle delicesine sevdiren şey? Yakışıklılığı inkar edilemezdi, fakat ona bakarken kalbimde yeşeren sızının bundan ileri gelmediğini biliyordum. Gece mavisi gözlerinde yanıp sönen yıldızlar da değildi, hayır. Lavinia ve Hakkı Bey'in gözleri de mavinin bu ilginç tonuna sahipti fakat bu gözlerde gördüğüm şeyleri onlarda göremiyordum.
Aras'ın gözlerinde alef vardı. İbrani alfabesindeki bir harften daha fazlası damgalanmıştı bakışlarına. Ona bakarken uçsuz bucaksız evrenin her bir zerresini, hatta hiç yaşamadığım başka evrenlerin soluk izlerini bile aynı anda görebiliyordum. Işıltılı yıldızlarla dolu bir kürenin mutlak karanlık barındıran merkezinde durmak gibiydi. Ne yöne dönersem döneyim kürenin sınırlarını çizen camdan duvarlar karşıma çıkıyor, baktığım her noktanın yansıması kürenin iç yüzeyindeki diğer duvarlara çarpıp yansıyarak sonsuz sayıda evren yaratıyordu. Sonsuz sayıda yanılsamanın içinde hakikati ararken kendimi kaybettiğimle kalıyordum.
"Yine öyle bakıyorsun..." diye mırıldandığını duydum ansızın. "Geçmişte de yapıyordun bunu bazen."
Buruk bir tebessüm dudaklarımda çiçek açtı. "Bakışlarımın farkında mıydın yani? Halbuki göz göze geldiğimizde kayıtsız görünebilmek için o kadar da uğraşırdım..."
"Göz göze geldiğimiz anlardan bahsetmiyorum zaten güzelim." dedi elini yüzüme uzatıp burnumun ucundan makas alırken. "Göz göze geldiğimizde huzursuz olup oradan gidiyordun. Ben de sırtım sana dönük halde oturup kafeteryanın duvarındaki aynalardan falan izliyordum yüzünü. Onca zaman boyunca en fazla iki üç kez bakışını yakalamıştım." Surat ifadesi asılmıştı geçmişi hatırlayınca. "Hayır bir de iksir gecesinde senin hislerini anlayamadığım için geçmişte beni suçladığını ama artık kızgın olmadığını falan söylemiştin. Bak bak, anlayış gösteriyor bir de... Kızım dua et kafan yerinde değildi, yoksa ben senin o boş boğazını doldurmasını bilirdim."
Arsız bir sırıtışla cevap verdim. "Dilin gümüşten olabilir ama o kadar da uzun değil sevgilim."
"Neyse ki dilimden bahsetmiyordum," dedi vesvese verircesine. "Dilimi sokmayı düşündüğüm daha güzel yerler var."
Nefesim gürültülü bir şekilde ağzımdan dışarı fırladı. Ağzım... Evet, ağzım açık kalmıştı. Ne diyecektim ki? Daha doğrusu hangi lafına cevap vermeliydim? Şeyini ağzıma sokmaktan bahsetmişti resmen, ben daha ona dokunmamıştım bile ya!
"Sen onu anca rüyanda görürsün!" diye cırladım öfkeyle. "Çok ciddiyim bak, geçmişte yediğin haltlara bir şey demiyorum ama benimle sevişeceksen edebinle seviş!"
Yüksek sesli bir kahkaha patlattı. "Edepli seks nasıl oluyor bana bir izah eder misin?"
"Gerizekalı!" diye bağırarak bir yumruk geçirdim omzuna. Elbette oralı bile olmadı, bedeni kahkahalarla sarsılırken saldırıya geçmemi fırsat bilip iyice yaklaşmıştı bana. Çimdik atmakla ondan uzaklaşmak arasında seçim yapmaya çalışırken bir eliyle saçımı kavradığını hissettim, ardından başımı kendine doğru eğerek beni öpmeye başladı.
Karşı koyamazdım, onunla seviştikten sonra imkansız bir şey haline gelmişti bu. Artık bir öpücüğün devamında neler olabileceğini biliyordum. Aras diliyle ağzımın içinde gezinirken bambaşka anılar doluyordu zihnime. Önceki sevişmelerimizi hatırladıkça tenimin ısındığını hissediyordum, vücudum ona duyduğum ihtiyaçla sızlamaya başlamıştı.
İşin nereye varacağını anlayınca "Dur bakalım," diyerek zar zor geri çektim kendimi. "Amacının ne olduğunu biliyorum Şeytan."
Kafasını kaldırıp masum bir bakış attı bana. "Seni yatağa atmak?"
"Beni yatağa atıp uyuttuktan sonra tekrar buraya kaçmak." diye düzelttim. Maviş gözlerine bakarken yüzümde engel olamadığım bir tebessüm belirmişti. "Sonra da sabaha kadar çalışacaksın, haksız mıyım?"
"İstersen yatakta çalışabilirim," dedi uzlaşmacı bir tavırla. "Raporlar bilgisayarda da var nasılsa. Eğer ekran ışığından rahatsız olmazsan seni izleyerek çalışmak işime gelir."
"İyi de problem nerede çalıştığın değil ki... Problem senin çok çalışman Aras. Ne zamana kadar bu tempoyla devam edebilirsin ki?"
"Şirketteki dönüşüm süreci bitene kadar." diyerek iç çekti. "Birkaç yıl sonra yeni sistem yavaş yavaş rayına oturmaya başlar, o zaman benim yüküm de epey azalacak. Patron olmanın sefasını sürebileceğim yani."
"Ne dönüşümü bu?"
Boşta kalan eliyle popomda ritim tutmaya başlarken "Bu süreci fetret devrinin bitişi gibi düşünebilirsin." diye açıklamaya çalıştı. "Özer baştayken Saral gemisi demir atmış gibiydi. Neredeyse hiçbir yenilik yapılmamıştı, ArGe departmanı göstermelik bir birim halini almıştı. On sene önce şirketi devraldığımda 1998 yılından kalma bir sistemle işler yürütülüyordu. Fakat bu durum sonsuza kadar süremez, başka şirket olsaydı bu kadar bile dayanamazdı. Eğer bu deva ağır, eski ve devasa gemiyi tekrar harekete geçiremezsem dümende ben varken batacaktı."
"Sen de köklü bir değişiklik yapmaya karar verdin, öyle mi?"
"Bunu yapmam gerektiğini fark etmem bile seneler aldı." diyerek güldü. "On sekiz yaşında şirketi devralmıştım, Melek. Hiçbir şey bilmiyordum. Şirkette bana bir şeyler öğretmeye hevesli kodamanlar vardı fakat onlara da güvenemiyordum. Mecburen dayımın paçasına yapışıp onu küflü kütüphanesinden sürükleyerek çıkardım ve imza yetkisini geçici olarak ona devrettim. Puşt herifi şirkette tutmak kolay olmadı ama Ertuğrul Saral ismi yetiyordu zaten, kütüphanesiyle ve kumpasçılığıyla galaktik düzeyde nam saldığı için kimse ona yamuk yapmaya cesaret edemiyordu."
"Peki ya sen ne zaman tüm bu işlere dahil oldun?"
"Dört beş yıl oluyor." dedi sakince. "Sistemdeki eksiklikleri fark edince tamamen cahil cesaretiyle beş yıllık bir dönüşüm planı başlattım. Şu anda o dönüşüm hala devam ediyor, meyvelerini yeni yeni almaya başladık. Tabi bunda danışmanların ve yönetim kadrosunun desteği çok büyük, dedem geride bu kadar sağlam adamlar bırakmasaydı Saral gemisi çoktan batardı."
"Ve bu dünyanın sonu olmazdı." dedim kendimi tutamayıp. "Bunu biliyorsun değil mi, Aras? Bazen kendini şirketle özdeşleştirmenden korkuyorum."
"Nasıl yani?"
"Şirketin senin hayatının merkezinde olmasından bahsediyorum." diye izah etmeye çalıştım. "Okulu bıraktıktan sonra tamamen holdinge gömüldün. Tüm enerjini ve vaktini oraya harcıyorsun. Günün birinde pat diye şirketten kovulduğunu düşünsene..."
"Kendi şirketinden kovulan ilk kişi olmazdım." diyerek gülümsedi. "Tabi, Saral Holding tek bir şirket olsaydı..."
"Öyle değil mi?"
"Dedem zamanında senin düşündüğün şeyi öngörüp şirketi parçalara bölmüş." diyerek başını salladı. "Sonra da Saral Ticaret adında başka bir şirket kurup orayı her parça şirkette en az yüzde elli oranında hisse sahibi yapmış. Parçaların diğer yarısı da kendisi, ailesi, yönetim kurulu üyeleri ve halka arz arasında pay ediliyor. Ama Saral Ticaret'te dayımla annemin bile hissesi yok, tek hissedarı dedemdi. Ondan da bana geçti. Yani yönetim kurulu üyeleri beni tüm şirketlerden kovabilir ama hepsini kendi çatısı altında toplayan Saral Ticaret'e müdahale edemezler. Oraya müdahale edemedikleri için de beni kovamazlar."
"Kısaca dedem şirketi bir konglomerat haline getirmiş de diyebilirdin." dedim gözlerimi devirerek. "Şirketler Hukuku dersini henüz almıyorum ama bu konuda şimdiden epey bilgili sayılırım. Kaç tane kitap okuduğumu tahmin edemezsin..."
"Mezun olunca o alanda mı çalışmak istiyorsun?"
"Hayır ama Bozkıroğlu Holding'te CEO asistanı olarak çalışıyordum hatırlarsan. Sen bu işin göstermelik olduğunu düşünsen de ben bayağı ciddiye alıp kendimi geliştirmek için elimden geleni yapmıştım."
"Sende en hayran olduğum şey bu işte..." diye mırıldandı bir eliyle baldırımı okşarken. "Entelektüel merakın."
İçim kıpır kıpır olmuştu. "Sahi mi?"
Kısık sesli gülüşü boynumda yankılandı. "Hayır ama gerçeği söyleyince trip atıyorsun."
Ufak bir çimdik atınca çenesi kesildi. Bir yandan da masadaki kağıtlara göz gezdiriyordum, onun uykusundan feragat etmesine sebep olan mühim işlerin ne olduğunu merak etmiştim. Bu kadar önemli miydi bu raporlar? Gecenin köründe masanın başına geçmeye değer miydi? Üstelik Aras'ın yoğunluğu giderek artıyordu, Selanik'ten döndükten sonra kaç kez şehir dışına çıktığını sayamamıştım bile. Yarın akşam da yurtdışına gidecekti ve günlerce onu göremeyecektim.
İç çekerek en yakında duran dosyayı önüme çekip yazılara göz attım. Kağıtlardaki çoğu şeyi anlayabiliyordum fakat mühendisçe bilmediğim için anladıklarım bir bağlam yaratmıyordu. Mesela şu dosya görünmez uçak teknolojisi hakkında olmalıydı, abstract kısmında stealth aircraft kelimeleri birçok kez geçiyordu. Fakat yazının devamı matris ve determinantlarla doluydu. Lisedeyken Mat 2'de sevdiğim konulardan biriydi bu, yani matrislerin ne olduğunu ve onlarla nasıl işlem yapılacağını biliyordum ancak görünmez uçaklarla arasındaki bağlantıyı anlayamamıştım.
Ardından bakışlarım RSA and Public Key Cryptography yazan bir dosyaya takıldı ve bir şeyler beni dürtükledi sanki. Dosyayı önüme çekip kağıtlara göz atarken sırtımı Aras'ın gövdesinden ayırıp masaya doğru eğildim. Çok geçmeden o da yayıldığı koltukta toparlanıp masaya doğru eğildi, böylelikle sırtım yeniden gövdesiyle buluşmuştu. Ellerini karnımda kenetleyip çenesini sol omzuma yasladığını hissedince onu hırpalamamak için kendimi zor tuttum.
"RSA ve Açık Anahtarlı Şifreleme." diye mırıldandım dikkatimi zar zor kağıda vererek. "Ne oluyor bu?"
Bir anlığına duraksadığını hissettim. Ardından "Asimetrik şifreleme algoritmalarının bir diğer adı." diyerek açıkladı. "RSA da asimetrik bir algoritma."
"Asimetrik olunca ne oluyor ki?"
"Simetrik anahtarlı şifrelemede kilitleme işini de, kilidi açma işini de aynı anahtar yapar. Fakat asimetrik algoritmalarda şifreleme yapmak için kullandığın anahtarla şifreyi çözmek için kullandığın anahtar birbirinden farklıdır."
"Ee?"
"Bakıyorum da ilgini çekti." dedi gülerek. "Mühendisçe şeylerden sıkıldığını sanıyordum."
Kinayeli bir sesle cevap verdim. "Beni yatakta yalnız bırakıp da buraya kaçmana sebep olan şeyleri merak etmem çok doğal değil mi?"
"Ee, öyleyse basit bir analoji üzerinden izah edeyim." diyerek geri vites yaptı hemen. "Simetrik şifrelemede anahtar hem kilidi açar, hem de kilitleme işlemini yapar demiştim. Bunu normal kapı kilitleri gibi düşünebilirsin. Asimetrik şifrelemedeyse kilitlerken kullandığın anahtar birinin eline geçse bile onu kullanarak kapıyı açamaz. Kilidi açabilen anahtar farklıdır, birinin onu ele geçirmesi de o kadar kolay değildir-"
"İyi de bunlar dijital şifreler değil mi? Fiziksel bir anahtar yok ki ortada, gerçi aynı kilidi iki farklı anahtar kullanarak kapatıp açmak bana hala saçma geliyor ama bilemiyorum..."
"Asma kilitleri düşün öyleyse," diye cevap verdi. "Açık bir asma kilidi kapatmak için anahtar bile gerekmez, elinle şak diye kapatırsın. Ama aynı yöntemi kullanarak kilidi açamazsın. Ortada iki farklı yöntem var yani, asimetrik şifrelemede de benzer şekilde iki farklı anahtar olur. Şifreleme anahtarına genel anahtar denir ve bunu herkesle paylaşabilirsin. Böylelikle isteyen herkes normal bir metni o anahtarla şifreli hale getirip sana gönderebilir. Bir de şifreyi çözmek için kullanılan gizli anahtar vardır, onu yalnızca sen bilirsin. Gizli anahtarı bilmeyen birinin elinde binlerce şifreli ve şifresiz metin örneği olsa bile şifreleme yöntemini çözemez."
"Vay be..." diyerek iç çektim. "Peki neden çözmesi bu kadar zor?"
"Hmm... Sanırım bunu basit bir şekilde izah edebilirim." diyerek boş bir sayfa açtı dosyadan. "Ama öncelikle kriptoloji biliminin temelinde asal sayıların yattığını söylemem gerek. Aslında tüm matematiğin temelinde asal sayılar yatar çünkü tüm 1'den büyük doğal sayıları, asal sayıların çarpımından elde edebilirsin. Hepsini. Fakat bu tek yönlü bir süreçtir. Asal sayıları çarparak istediğin sayıyı elde edebilirsin ama herhangi bir sayıyı asal çarpanlarına ayırmanın bir formülü yoktur. Bu arada asal çarpanlara ayırmanın ne olduğunu biliyorsun, değil mi?"
"Farkında mısın bilmiyorum ama ben eşit ağırlıkçıyım Aras," diyerek gözlerimi devirdim. "Hem de üniversite sınavında üç haneli sıralama yapmış bir eşit ağırlıkçı... Şimdilerde paslanmış olsam da o dönemler canavar gibi integral çözüyordum."
Gülüşü bir kez daha boynumda yankılandı. "Peki bu sayısal nefretin nereden geliyor?"
"Kimyadan." diye homurdandım. "Bir de biyolojiden. Ama matematiği severdim, hele geometride okuldaki sayısalcılardan bile daha iyiydim."
"Tamam, öyleyse yap bakalım..." diyerek bir kalem tutuşturdu elime. "323 sayısını asal çarpanlarına ayır."
Boş kağıtlardan birini önüme çekip hesaplamaya koyuldum. Asal çarpanlara ayırmak için 2'den başlayarak tüm asal sayılara bölüyorduk. 323'ün 2'ye bölünmeyeceği ortada olduğu için 3'ten başladım ama tam bölünmedi. 5'e zaten bölünmüyordu. 7'ye de bölünmedi. 11 ve 13'ü denedim fakat onlara da bölünmedi. Mecburen rastgele sayılar seçip aklımdan çarparak 323 elde etmeye çalıştım ancak beşinci denemede pes ettim.
Beceremediğim için pes etmemiştim, Aras'ın anlatmaya çalıştığı şeyi fark ettiğim için durmuştum. Sahiden de bu işlemi yapmanın belirli bir formülü, algoritması, denklemi yoktu. Çarpanları bulana kadar deneme yanılma yoluyla tek tek kontrol etmek gerekiyordu.
"Şimdi de 17'yle 19'u çarp bakalım."
Çarptım. Ve evet, cevap 323 çıktı...
"17 ve 19 sayılarından 323'ü elde etmek birkaç saniyeni aldı, çünkü çarpma işlemi yaptın ama 323 sayısından 17 ve 19'u elde etmek o kadar da kolay olmadı, değil mi?" dediğini duydum Aras'ın. "RSA da buna benzer bir mantıkla çalışıyor. 17 ve 19'u gizli anahtarlar gibi düşün, 323 da genel anahtar olsun. Gizli anahtarla genel anahtarı elde etmek çok kolaydır ama genel anahtarla gizli anahtarı elde etmek epey zaman alır. Kaldı ki şifreleme algoritmalarında 17 ve 19 gibi sıradan asal sayılar kullanılmaz. Mersenne asalları denen çok çok büyük ve özel asallar var."
"Neden özeller peki?"
"Eh, çünkü hepsi 2^k - 1 şeklinde yazılabiliyor. Ki bu oldukça faydalı bir özellik çünkü bunlar cidden çok büyük sayılar. Mesela son bulunan en büyük Mersenne asalının kendisi 9,000 sayfa uzunluğunda falan. Ama sayı 2 üzeri 82,589,933'ün bir eksiğine eşit olduğu için kısaca M82589933 desen de olur."
Beynimden yanık kokuları gelmeye başlamıştı ama az önce o kadar caka satmışken şimdi pes edemezdim.
"Hmm... Yani RSA algoritmasında bu Mersenne asalları mı kullanılıyor?"
"Bu kadar büyük sayılar değil elbette." diye izah etti. "Mesela günümüzde bankacılık sistemlerinde, siber güvenlikte ve elektronik belgelerde RSA-2048 denen 617 haneli bir anahtarla şifreleme yapılıyor. Az önce bahsettiğim Mersenne asalı 24,862,048 haneliydi."
"O zaman RSA algoritmasındaki şifre kırılabilir, dimi? 617 haneli bir sayı o kadar da büyük durmuyor..."
Hafifçe güldü. "617 haneli bir sayı büyük durmuyor, ha? Evrendeki tüm atomları saymaya kalksan 81 haneli bir sayı elde edersin Melek. RSA-2048'i bilgisayarla kırmaya çalıştığında bile yaklaşık 300 milyon yıl sürer."
"Oha." dedim hayretle. "Sen şuna kısaca RSA-2048'i çözmek sonsuza dek sürer desene..."
"Aslında teknoloji uzmanları yaklaşık 20 yıl süreceğini öngörüyor..."
"Nası' ya?"
"Kuantum bilgisayarları sayesinde." diye cevap verdi bana. "4099 stabil kübitten oluşan bir kuantum bilgisayarıyla RSA-2048'i kırmak 10 saniye sürer. Tabi bahsettiğim şey bir evrensel kuantum bilgisayarı. Haber sitelerinde kuantum bilgisayarı olarak tanıtılan kuantum devreler ya da kuantum annealing makinaları değil. Teknoloji uzmanları böyle bir cihazın yirmi yıl sonra icat edilmiş olacağını söylüyor ama ona bakarsan 1960'lı yıllarda da otuz seneye kalmadan yapay zekanın icat edileceğini söylüyorlarmış."
"Çüş!" dedim dürüstçe. "Yapay zeka o yıllarda var mıydı?"
"Gerçek yapay zeka, yani insandan daha zeki olanı, henüz icat edilmedi. Aslında henüz insan düzeyinde yapay zeka bile icat edilmedi. Ama her icat kazara yapılmaz güzelim, bazı icatlar yapılmadan önce hayal edilirler. Daha hesap makineleri bile icat edilmemişken düşünebilen bir makina fikrini hayal eden insanlar vardı."
"Vay be, millette ne zeka varmış..." diyerek iç çektim. "Gerçi yine de anlamsız geliyor. Böylesine dahice fikirleri hiç yoktan hayal edebilen insanlar, o fikirleri hayata geçirmenin bir yolunu neden bulamasın ki?"
Hafifçe güldüğünde nefesi kulağıma çarpıp boynumu okşadı. Bir eliyle gömleğimin birkaç düğmesini daha çözdüğünü hissettim. Avucu önce nazikçe sürtündü tenime, dudaklarımdan kopan ufak bir iniltiyle kontrolünü kaybetmiş olacak ki göğsümü avuçlayıp bedenime bastırdı.
"İnsan her aklından geçeni anında yapabiliyor olsaydı birazdan yapacağım şeyi sergideki akşam yapmış olurdum."
Görünüşe bakılırsa, Şeytan bayağı ileri gitmeyi düşünmüştü. Zira boxerımı çıkarıp bir kenara attıktan sonra yeniden doğrulup arkasına yaslandı. Tüm bu süreçte kucağında oturmaya devam etmiştim, bir koluyla gövdemi kendi bedenine bastırdığı için ben de onunla birlikte hareket ediyordum. Aramızdaki cüsse farkını yüzüme vurup durması adilik değil de neydi?
Bacaklarımın arasına ulaştığında kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. Bana dokunacağını anlamıştım. Ne yani, sergideki akşam aklından geçen şey bu muydu? Hem de ilk öpüşmemizde?
"Sen ciddi olamazsın!" dedim başımı arkaya atıp göğsüne gömerken. "Sergideki akşam beni elleyecek miyd-"
Parmaklarından birini derinliğime iterek cevap verdi bana. Beklenmedik anda gelen tüm zevkler gibi buna da orantısız bir biçimde tepki vermiştim. Tırnaklarımı göğsümü kavrayan eline saplarken "Hayır güzelim, parmaklayacaktım." dediğini duydum. "Ama sergi bahçesinde değil... Önce seni buraya getirip sevişirdim, o akşam giydiğin elbiseyle başka şans bırakmamıştın bana."
O akşam giydiğim elbise... Bedenim alev almışken geçmişi düşünmek hiç kolay değildi fakat o akşam ne giydiğimi çok iyi biliyordum. Annemin aldığı basit, düz, bordo bir elbiseydi. Düğmelerini sonuna kadar açmadıkça göğüs dekoltesi bile veremezdim.
"Beni başkasıyla karıştırmış olmayasın?" dedim inlememeye çalışarak. "O akşam giydiğim elbisenin dekoltesi bile yoktu."
Hırlar gibi bir sesle cevap verdi. "Giydiğin elbise transparandı amına koyayım!"
"Ne?!"
"Dayımın verdiği kartı göstermek için yanıma geldiğinde... Yerdeki aydınlatmaların dibinde duruyordun. Elbisenin kumaşı incecikti, ışıklar sayesinde neredeyse transparan hale gelmişti. Ne hale geldiğimi düşünebiliyor musun?"
Hassiktir... Evet, o elbisem haddinden fazla inceydi ama böyle bir frikik vereceğimi kırk yıl düşünsem akıl edemezdim.
"O akşam yüzlerce insanın ortasında kalçalarının kıvrımlarına dek gördüm." diye mırıldandı dudaklarını kulağıma yaslayarak. Parmağı ritmik hareketlerle bedenimin içinde gidip gelirken zevk ve hayret arasında salınıp duruyordum. "Hayatım boyunca hiç o kadar çaresiz hissetmemiştim."
O anda fark ettiğim bir ihtimalle birlikte nefesimi tuttum. "Ya başkası da gördüyse?!"
"Sence buna izin verir miyim?" diyerek homurdandı. Ardından hafifçe güldü. "Seni dayımın sikik kartını verme bahanesiyle kenara çektim hemen. Ama akşamın geri kalanında o manzaradan başka bir şey düşünemedim. Aklımdan geçenleri bilseydin çığlık ata ata kaçardın."
Ne diyeceğimi bilemedim. O akşam ben ona tablodan bahsederken bunları mı düşünüyordu cidden? Dayısının kartını almama bile elbise yüzünden izin vermişti! Şimdi de utanmadan neler düşündüğünü bilsem kaçacağımı falan iddia ediyordu...
"Muhakkak kaçardım." dedim ters bir tavırla. "Sonra da elime bir silah alıp geri döner, seni alnının çatından haklardım!"
"Olsun..." dedi büsbütün boğuklaşmış sesiyle. "Sen öldürüyorken de güzelsin."
Cevabım hazırdı fakat ikinci parmağı da bacaklarımın arasındaki boşluğa gömülünce konuşamadım. Kucağında zevkle kasılırken diğer kolunu gövdeme sararak beni kendine sabitlemişti. Ardından eğilip bir şeyler fısıldadı kulağıma, şaşkınlıkla ona bakarken gövdemdeki kolunun çözüldüğünü hissettim. En beklenmedik anda göğsüme yediğim şaplak dudaklarımdan boğuk bir inlemeyle birlikte firar etti.
Gerçek şu ki, Aras'la sevişmenin ipte yürüyen bir cambazı veya sahnedeki sihirbazı izlemekten farkı yoktu. Onun durmadan dikkatimi dağıttığını, zevk verme anlayışının temelinde şaşırtmacaların yattığını ve gösteri başladıktan sonra sahnedeki tüm kontrolü eline aldığını fark etmiştim. İlk sevişmemizde, hatta geçen sefer sabaha kadar seviştiğimiz gece bile bana istediği gibi dokunmadığını yeni yeni anlıyordum.
"Seni bu şekilde getirmemi ister misin?"
Gelmek üzereydim zaten. Parmakları içime girip çıktıkça gözlerimin önü kararıyor, bedenim kucağında bükülürken bir cehennem ateşi etrafımı sarıyordu. "Devam et." dedim başımı yan çevirip göğsüne gömerken. "Lütfen devam et..."
"Yalnız sonrasında uyumak yok, anlaştık mı?" dedi sakin bir tavırla. Ardından dudaklarını kulağıma bastırıp boğuk bir sesle ekledi. "Eğer ben bu haldeyken sızıp kalırsan, seni gerçekten uykunda sikerim."
Ve sonra düştüm. Adı ufak bir çığlıkla birlikte fırlamıştı ağzımdan, kucağında öne doğru eğilerek iki büklüm olmuştum. Tüm bedenim titrerken bacaklarımı birbirine dolayıp daha çok sıktım. Parmakları hala içimde olduğu için etrafında kasılıp gevşeyen duvarlarımı hissedebiliyordum. Ve hiç şüphesiz, o da hissediyordu.
Gözlerimi açmayı başardığımda bedenimdeki zevk dolu kasılmalar hala devam ediyordu. Terden sırılsıklam olmuştu saçlarım, kırmızıya çalan tutamlar gözlerimin önüne dökülürken kesik nefesler alıyordum. Tüm bunlar olurken Aras başını boynuma gömüp sessizce beni tutmaya devam etti.
Ardından bacaklarımın arasındaki elinin yavaşça geri çekildiğini hissettim. Dudaklarımdan cılız bir inilti koparken öne doğru eğilmiş bedenimi yan çevirip kucağına yatırdı. Yaşadığım şeyin dehşetinden bacaklarım tir tir titriyordu hala. Darmadağın haldeydim.
Üstelik hakikaten yorgundum. O da bunu fark etmiş olacak ki "Sakın." dedi gülerek. "Yemin ederim şaka yapmıyordum."
Gülmemeye çalışarak dudaklarımı birbirine bastırdım. Başımı hafifçe salladığımı görünce bacaklarımın altından tutarak yan yatırdı beni kucağında. Ayağa kalkacağını anlayınca başımı göğsüne yaslayıp gözlerimi kapadım. Birlikte çalışma odasından çıkıp yatak odasına doğru ilerlerken beni ısrarla uykuya çağıran bir şeyler vardı. Ya da uyanmak isteyen bir şeyler... Gözlerimi yeniden açtığımda bir bütüne tamamlanmıştım.
İçeri geçtiğimizde beni yatağa bırakıp geri çekildi. Üzerindeki kıyafetleri çıkarırken dalgın bakışlarla onu izlemeye devam ettim. Sıra iç çamaşırına geldiğinde reflekse dönüşmüş utancımla gözlerimi kaçırdım bedeninden. Aras komodine yürüyüp çekmeceyi açarken içim içimi yiyordu. Neden çekiniyordum hala? Niye onun yanında bütünüyle özgür kalamıyordum? Zaten sevişmiştik, zaten istesem de ondan başkasıyla sevişemezdim. Neydi beni durduran şey?
'Arzu'nun öğütleri.' diye mırıldandı iç sesim. 'Bir erkeğin seni vazgeçilebilir biri olarak görmesini istemiyorsan ona asla bütünüyle teslim olma demişti.'
İyi halt etmişti. Onun kahrolası öğütlerini dinlediğim için az kalsın Aras'ı sonsuza dek kaybediyordum. Aynı hataya tekrar düşmemek için cesaretimi toplayıp başımı çevirdim ve elinde kondom paketiyle bana doğru dönen adama baktım.
Çırılçıplaktı. Eskiden olsa bu çıplaklık beni yalnızca rahatsız ederdi, onun beni görmeyeceğini bilsem bile rahatça bakamazdım. Şimdiyse komodindeki sarı lambanın loş ışığıyla aydınlanan bedeninden gözlerimi alamıyordum. Geniş omuzları ve yapılı gövdesi kendi teriyle nemlenmişti. Kaslarının doğal bir görünümü vardı, kısa sürede ve takviyelerle boğum boğum olmuş bir protein yığınından ziyade genetik açıdan elverişli ve uzun yıllar içerisinde düzenli olarak spora maruz kalmış bir vücuda sahipti. Yürürken uzun bacaklarındaki kasların gerilip gevşemesini bile görebiliyordum. Onunla sevişmeden önce tüm bu manzaraya nasıl kayıtsız kalabilmiştim ki?
Bakışlarımız buluştuğunda duraksadığını fark ettim, ufak bir şaşkınlık parıltısı yanıp söndü gözlerinde. Gözlerimi kaçırmadım, zaten yakalamıştı beni. Bir süre belinin her iki yanındaki, karnından kasıklarına uzanan çizgilerde oyalandıktan sonra bakışlarımı daha da aşağı indirdim.
Onu ilk kez görmüyordum, daha önce birlikte duş almıştık ve bedeninin mahrem detaylarına az çok aşinalığım vardı ama böyle alenen çıplak vücudunu süzdüğüm hiç olmamıştı. Ki bence bu yerinde bir tercih olmuştu zira ilk sevişmemizden önce onu çırılçıplak görseydim muhtemelen daha stresli olurdum. Çok daha stresli.
Aras bana doğru yürürken yattığım yerde hafifçe doğruldum. Dirseklerimi yatağa dayayarak başımı arkaya attığımda saçlarım omzumun gerisine düşüp gövdemi açığa çıkardı. Tenim hala nemliydi, onun kondom takmasını beklerken vücudumun yeniden ısınmaya başladığını hissetmiştim. O nedenle üzerime eğildiğinde kollarımı boynuna sarıp hevesle onu kendime çektim, bunu beklemiyor olacak ki dengesini kaybedip üstüme devrildi.
"Ahh!" diye inledim acıyla. "Yavaş olsana ya!"
"Tamam, tamam..." diye söylenerek kollarını belime sarıp yatakta sırtüstü döndü birden. Bu kez de kendimi onun üstünde bulmuştum. Saçlarım aşağı dökülerek yüzünü karanlıkta bırakıyordu. Boynuma öpücükler bırakırken üzerimdeki gömleğin düğmelerine uzandı elleri. Dışarıda çakan şimşeğin sesi odaya dolarken yankılarını zihnimin duvarlarında hissettim.
Aklıma bir şey gelmişti.
Aniden geri çekildiğimde karşı koyamadı. Şaşkın bakışları arasında doğrulup karnına oturdum. "Aklıma ne geldi biliyor musun?"
"Yeni şeyler denemek mi?" dedi yüzünde keyifli bir gülümsemeyle beni süzerken. "Bana uyar."
"Roma Hukuku dersi!" dedim onu dinlemeden. "Roma Hukuku dersinde Sezar'ın şifreli mektuplarla iletişim kurduğunu öğrenmiştik. Alfabedeki her harfin yerine başka bir harf koyuyormuş, böylelikle düşmanları onun mektuplarını ele geçirse bile çözemiyormuş. Tıpkı RSA algoritması gibi değil mi?"
Ufak bir kahkaha attı. "Cidden şu anda bunu mu merak ediyorsun?"
"Derste hoca Sezar Şifresi'nden bahsedince çok ilgimi çekmişti," diyerek başımı salladım. "Düşünsene, günümüzde bile çözülemeyen şifreyi sistemini adam taa o yıllarda keşfetmiş..."
"Hayır, alakası bile yok." diyerek güldü. "Sezar'ın şifreleme yöntemi simetrik algoritmalardan biridir, hatta en basit olanlarından biri... Simetrik algoritmalarda şifreleme yaparken de, şifreyi çözerken de aynı anahtarı kullanırsın. Kindi isimli bir İslam alimi frekans analizi yöntemiyle bu tür şifreleri 800'lü yıllarda bile kırıyordu. Günümüzde herhangi bir bilgisayarla o tarz bir şifreyi kırmak saniyeler alır."
Bu esnada beni belimden tutup karnından aşağı kaydırdığını fark etmiştim. Kendimi kasıklarında otururken bulunca onun yeni şeyler denemek lafı zihnimde bir anlama büründü. Kıyafetler birer birer aramızdan çekilip bedenlerimiz birleşirken şifreleme konusuna daha fazla odaklanamadım.
Fakat zihnimin çok derin bir köşesinde hala farkındalık sahibi bir parça vardı. Haz dalgalarının saldırısı altında gün batımındaki gölgeler gibi silikleşen, bilinç kumsallarından bilinçaltının derinliklerine yavaşça itilen bir parça... Kaybolup giderken ardında bıraktığı boşlukta Aras'ın söylediği bir cümle yankılanıyordu: 'Günümüzde herhangi bir bilgisayarla o tarz bir şifreyi kırmak saniyeler alır. Biraz uğraşırsan bilgisayarsız bile kırarsın.'
Sezar Şifresi gibi yer değiştirme şifreleri için söylemişti bunu. Her harfin yerine başka bir harf ya da sembol koyarak oluşturulan tipik şifreleme algoritmaları için...
Zihnimdeki bir sesin 'Tıpkı Arzu'nun mektubu gibi...' diye fısıldadığını duydum. Bu benim sesimdi, benim kendi iç sesim... Neydi onu benden farklı kılan şey? Neden hayatın akışı içerisindeki tezatlar, birbirine uymayan parçalar, çelişen detaylar beni rahatsız etmezken onun ilgisini çekiyordu? Leyla haklıydı, ben hiçbir zaman sormam gereken soruları sormamıştım. Bir roman karakteri olsaydım algılarımın bu denli kıt oluşu sorun yaratmazdı belki, gizemlerin vaktinden önce çözülmemesi için kurgulanmış zaruri bir aptallık olurdu bu.
Bense bir roman karakteri değil, gerçek bir insandım. Belki de ipte yürüyen bir cambazdım. En başta beni kör ediyorsa, bir ışıltıya sahip olmanın ne önemi vardı ki? Elbette Sezar şifresinin ne olduğunu biliyordum, Aras'ın anlattığı onca şeyden sonra Sezar şifresinin tıpkı RSA gibi olmadığının, elbette, farkındaydım. Fakat neyi neden sorduğunu bilmediğim müddetçe doğru soruları sormak beni bir cevaba ulaştırmayacaktı.
'Bir insana cevabını bildiğin bir soruyu neden sorarsın?'
Cevabı bilip bilmediğini anlamak için. Ve evet, biliyordu. Sezar şifrelerini bilgisayarsız bile çözebileceğini kendi ağzıyla söylemişti. Halbuki ona mektuptan bahsettiğim gün verdiği tepkiler bambaşkaydı. Şifreyi çözmeyi denememişti bile, ancak Ada'nın çözebileceğini söylediği için Araf'a gitmiştik.
'Dikkatli bak.'
Mutlak karanlığa bakmanın çok parlak bir ışığa bakmaktan farkı yoktu, her ikisi de kör ediyordu insanı. Işıkla karanlık arasındaki tek fark sahip oldukları farkındalıktı. Sipariş etmediğimiz mantarlı pizzalar... Bana da ikram etmişti, mantara olan alerjimi ben söyleyene dek hatırlamamıştı bile. Bana aşık olduğunu mantardan zehirlendiğim gece fark eden biri bu bilgiyi unutabilir miydi?
Bilmiyordum. Fakat bir mezardan yayılan kör edici ışığı ve o ışığın bile aydınlatamadığı adamı unutmamıştım hala. Işığın bile kör edemediği karanlığı... Bedeni altımda zevkle kasılırken gözlerinde bir hayranlık portresi vardı fakat hala orada olduğunu biliyordum. Derin bir kuyunun ardında pusuya yatmış karanlığı, hissedebiliyordum.
'Daha dikkatli.'
Baktım.
Ve sonra, karanlık da bana baktı.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro