Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 54 - Lanetli Şarkılar

"The angels are two days and two nights older than we: the Lord created them on the fourth day, and from their high balcony between the recently invented sun and the first moon they scanned the infant earth, barely more than a few wheatfields and some orchards beside the waters. These primitive angels were stars."

"Melekler bizden iki gün iki gece daha büyüktür: Rab onları dördüncü günde yaratmıştı. Ve hepsi yakın zamanda yaratılmış olan güneş ile yeni ay arasındaki yüksek balkonlarından, sularla birlikte birkaç buğday tarlasından ve eser miktarda meyve bahçelerinden ibaret olan henüz yaradılışı bitmemiş dünyayı izlemişlerdi. Bu ilkel melekler, yıldızlardı."

― Jorge Luis Borges,
Selected Non-Fictions

-*-

Eski apokrif metinlere göre ilkel melekler birer yıldızdır. Eyüp'ün Kitabı'nda, henüz evrenin yaratılışı tamamlanmamışken, Tanrı'nın fırtınanın içinden göklerde şarkı söyleyen yıldızlara seslendiği yazar. Yaradılış Kitabı'nda aynı yıldızlar Tanrı'nın oğulları olarak anılırlar. Ancak içlerinde kimileri vardır ki, göksel hükümdârlığın isyancı ruhlarıdır onlar. İşledikleri günahtan sonra hepsi cennetten kovulmuş, alev almış kanatlarıyla her biri gökyüzünde savrulmuştur.

Enok'un Kitabı'nda adı geçen bu melekler şarkılarıyla birlikte düşmüştür yeryüzüne. Semyaza sevdiği kadına Tanrı'nın adını söylemiş, böylelikle tüm gizli ilimler mümkün hale gelmiştir. Azazel'in şarkısını dinleyen faniler silah yapımını öğrenmiş ve sonu gelmez savaşlarla yeryüzünü kan gölüne çevirmiştir. Araqiel dünyanın gizlerini, Baraqel astrolojiyi, Ezeqiel ayın bilgisini ve Penemue yazıyı öğretir; böylelikle diğer meleklerden öğrenilen lanetli şarkılar sonsuza dek muhafaza edilir.

Lakin bu ilimler tehlikelidir, ve onları kullanan her ulus bedelini kaos, kargaşa ve unutuluşla ödemiştir. Tufanlar sona erdiğinde hepsini unutmuş olsalar bile, yüreklerinin gizli bir köşesindeki korku nesilden nesile geçmiştir. Bundandır ki eski kavimlere göre, ateşten kanatlarıyla gökyüzünde kayan yıldızlar mutlak birer uğursuzluk alametidir. Çünkü meleklerin şarkıları insanlara ancak iki şey getirir;

Ya ölümle biten bir lanet, ya da Sûr'la üflenen kıyamet.

Bense ne Hermon Dağı'nın tepesine inen iki yüz adamı, ne de onların şarkılarını hatırlıyordum. Benim yıldızlarım felaket alameti olamayacak kadar güzeldi. Gece mavisi bir sonsuzluğun içinde, ellerimi tutan adamın gözlerindeki ışıltıya bakarken ne restorandaki diğer insanların, ne de birkaç yüz metre ötede fotoğraflarımızı çeken adamların farkındaydım. Alkolle çakırkeyif olmuştu zihnim, mutluluktan körkütük sarhoştum. Öyle ki, adımı sorsalar duraksardım.

"Bu gece benimsin." dediğini duydum tüm sarhoşluğumun ortasında. "Sabaha kadar sevişmemiz gereken meseleler var."

İtiraz etmedim, zaten ondan ayrılıp eve gidecek halde de değildim. Başımı salladığımı görünce elimden tutup yürümeye başladı. Masalarda oturan insanların çoğu Boğaz'ın üzerindeki havaifişek gösterisini izliyordu, el ele dans pistini geçip terastan ayrıldığımızı fark etmediler. Ne ara hesabı ödeyip paltolarımızı aldığımızı hatırlamıyorum bile. Restorandan çıkıp koşar adımlarla asansöre giderken heyecandan ayaklarım birbirine dolanıyordu. Göz göze geldikçe gülüp duruyorduk, yaramazlık yapıp kaçan çocuklardan farkımız yoktu.

Asansöre bindiğimizde belimden tutup beni kendine çektiğini hissettim. Sırtım metal duvara yaslanırken dudaklarımız da buluştu ve tutkuyla öpüşmeye başladık. Kendimi sergi gecesine dönmüş gibi hissediyordum. Gömleğinin yakalarını kavrayıp onu kendime çekerken nerede olduğumuzu çoktan unutmuştum. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyor, alkolden bağımsız bir sarhoşlukla başım dönüyordu.

"Melek..." diye fısıldadı dudaklarıyla boynuma inerken. "Ben... Ben sana çok aşığım..."

Bunu öyle bir tonlamayla söylemişti ki dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Bir yandan da vahşi bir şeyler uyanmıştı içimde. Parmaklarımla saçlarını kavrayarak başını boynumdan çekip tekrar dudaklarına yapıştım. Kollarımı boynuna sarınca pat diye kucağına aldı beni. Bacaklarım beline dolanırken gövdem asansörle bedeni arasında eziliyordu.

Fakat sonra aniden bitti. Aras birden başını çekince boşluktan düşer gibi oldum. Ne olduğunu bile anlayamadan bacaklarımı belinden ayırdığını hissettim, ayaklarım yeniden yerle buluştu. Ancak kollarımı boynundan ayırmadığım için kendini geri çektiğinde ben de onunla birlikte sürüklenmiştim. Niye kaçmaya çalışıyordu ki şimdi? Şaşkınlıkla yüzüne bakarken yanıbaşımızda bir kadının bağırtısı yükseldi.

"Ayyy çocuğun gözünü kapat Mesut!"

Hasiktir... Asansör çoktan otoparka inmiş, metal kapılar açılınca karşımıza çocuklu bir çift çıkmıştı. Üstelik ihtiyar bir adam da vardı yanlarında. Genç olan adam çocukların gözünü kapatmaya çalışırken kadın sanki asansörde ceset bulmuş gibi yaygara koparmaya başlamıştı. Hayretten ne tepki vereceğimi bile bilemiyordum.

Neyse ki Aras duruma el koymakta gecikmedi. "Afedersiniz, biz çıkalım." diyerek elimden tutup beni dışarı çektiğini hissettim. Başımızı öne eğip hızlı adımlarla oradan uzaklaşmaya çalışırken yaşlı adam "Siz burayı Amerika mı sandınız gardeşim yauv?" diye söyleniyordu arkamızdan. "Gençlik bitmiş, bitmişşş..."

Normal koşullarda utançtan yerin dibine girerdim muhtemelen. Fakat ikimiz de çakırkeyiftik, hatta ben çakırkeyif olmanın biraz ötesine geçmiştim. Bu yüzden köşeyi dönüp insanların görüş alanından çıktığımızda kendimi tutamayıp kahkaha atmaya başladım.

Sesim otoparkta yankılanınca Aras "Şşş..." diyerek ağzımı kapatmaya çalıştı ancak o da gülüyordu. En sonunda beni susturmak yerine arabaya sürükleyip içeri tıkmakta buldu çareyi. Kendisi sürücü koltuğuna geçip aracı çalıştırırken hala kahkahalarla gülüyordum.

Caddeye çıktığımızdaysa gülüşmeyi bırakıp ona sataşmaya koyuldum. Gözleri yolda olduğu için pek savunamıyordu kendini, bu da durumu daha eğlenceli hale getiriyordu. Boynuna ufak bir çimdik attığımda başını yana eğerek kurtulmaya çalıştı, fırsattan istifade oturduğum yerde doğrulup dudaklarımı boynuna uzattım.

Ufak bir kahkaha atarken "Rahat dur bakalım, kedi." diyerek geri çekildi. Durmadım. Zaten o da bunu söylerken bir elini bacağıma atıp eteğimi sıyırmıştı. Baldırlarımı okşamaya başlayınca ona iyice yaklaşıp boynuna minik öpücükler kondurmaya devam ettim. Dünden beri birlikteydik fakat ona olan özlemim hala dinmemişti. Ki bu çok normaldi zira Selanik'ten döndükten sonra işler ve sınavlar yüzünden sadece iki kez görüşebilmiştik.

En sonunda arabayı sağa çekip uzun uzun öptü beni. Yol kenarında durduğumuzu görünce bir şey demesine fırsat bırakmadan emniyet kemerimi açtım. İşlek bir caddede durmuştuk fakat camlarda siyah kaplama olduğu için dışarıdan biri geçse bile göremezdi. Kendi koltuğumdan kalkıp kucağına atladığımda belimden tutarak beni üzerine oturttu. Bacaklarımın arasındaki sertliği hissedince ufak bir gülüş fırladı dudaklarımdan.

"Ne?" dedi başını geri çekip yüzüme bakarak. "Sen bir de gülüyor musun?"

Yüzünü gördüğümde gülüşüm yarım kaldı. Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Durduğumuz yerin hemen dibinde yılbaşından kalma ışıl ışıl bir yeni yıl ağacı vardı. Sokak ışıklarıyla birleşen renkli huzmeler aracın içine doluyor, kollarımın arasındaki adamın çehresini gerçek olamayacak kadar büyüleyici bir hale getiriyordu. Gözlerindeki çocuksu ışıltıya bakarken içimdeki sevginin büyüyüp tenimden taştığını, yüreğimin derinliklerinde ince bir sızının çiçek açtığını hissettim.

"Kalbim ağrıyor..." diye fısıldadığını duyunca şaşırdım. "Kalbim ağrıyor sana bakarken... Bu normal mi?"

Bakışları günlerce çölde kalmış bir adamın suya bakışı gibi hasretle yüzümde dolaşıyordu. Elimde olmadan gülümsedim. Yüzünün detaylarında öylesine kaybolmuştum ki onun da aynı şekilde beni incelediğini fark edememiştim.

"Tam burası." dedim elini tutup kalbime götürerek. "İncecik bir sızı... İlk tanıştığımız günden beri orada."

"Benim hislerimi kabullenmem zaman almıştı." dedi buruk bir tebessümle. Başını hafifçe eğip elime yaslamıştı. Parmaklarımı yeni çıkmaya başlayan sakallarında gezdirirken aynı burukluğu ben de içimde hissettim. Demek o yüzden sözünü tutmamıştı...

"Ne düşünüyorsun Tinùviel?"

Başta her zamanki alışkanlıkla "Hiç..." diyerek geçiştirmeye niyetlendim. Fakat sonra bir şeyler durdurdu beni. Bunca zaman hislerimi kendime saklamıştım da ne olmuştu? Bir avuç hayal kırıklığı...

"O gün verdiğin çiçek kurumadan önce beni görmeye geleceğini söylemiştin." diye mırıldandım bakışlarımı kaçırarak. "Sözünü neden tutmadığını hep merak ediyordum ama şimdi anladım."

Yüzündeki gülümseme iyice genişledi. "Sözümü tutmadığımı kim söyledi ki?"

"Ne?"

"Seni görmeye geleceğimi söylemiştim." diyerek iç çekti. "Ve geldim... Tanışmamızın ertesi gününde iş yerine gelmiştim. Merdivenlerin hemen yukarısında çöp konteynerları vardı, hatırladın mı? Onların biraz ötesindeki korkulukların önünde durup izlemiştim seni."

İçimin sıcacık olduğunu hissettim. Yanıma gelmediği için ona kızgındım ama geçmiş konusunda ikimizin de hataları vardı. Birbirimizi suçlamaya başlarsak bir yere varamayacağımızı, birlikte olduğumuz zamanları da tartışmalarla heba edeceğimizi biliyordum. O nedenle alnımı alnına yaslayıp "Keşke yanıma gelseydin..." diye mırıldanmakla yetindim.

"Keşke..." diyerek dudaklarımdan ufak bir öpücük aldı. "Ama neyse ki telafi etme şansımız var."

Bunları söylerken elleri bedenimde gezinmeye başlamıştı. Son sevişmemiz aklıma gelince midemin heyecanla burulduğunu hissettim. Bana yine öyle dokunmasını istiyordum ve bu öyle şiddetli bir istekti ki nerede olduğumuzu bile unutup tekrar dudaklarına yapıştım. Kendimi kasıklarına bastırdığımda inleyerek geri çekti başını. Eşzamanlı olarak elleriyle belimi kavrayıp beni kucağından kaldırmıştı.

"Tanrı aşkına daha fazla sınama beni." dedi nefes nefese. "İkinci bir iksir gecesi yaşamak istemiyorum."

Beni tekrar koltuğa oturtup emniyet kemerimi bağlarken sesimi çıkarmadım. Aklım söylediği şeye takılmıştı, iksir gecesine... Quesalid'in verdiği iksiri içtiğim geceden bahsediyor olmalıydı fakat konumuzla ne ilgisi olduğunu anlayamamıştım. O gece onu dört yıldır sevdiğimi itiraf etmemiş miydim sadece?

Yeniden yola koyulduğumuzda bunu Aras'a sormak gibi bir hata yaptım.

"Aras sen az önce neden öyle dedin?"

"Anlamadım?"

"İkinci bir iksir gecesi yaşamak istemiyorum dedin ya..." dedim hafifçe kaşlarımı çatarak. "O gece itiraftan başka ne geçti aramızda?"

Kahkaha attı. "Kucağıma oturmuştun."

Ağzım bir karış açık kaldı. Zira o zamanlar henüz sevişmemiştik biz, yılbaşı gecesi olanlar bile aramızda geçmemişti. Kucağına oturmak derken ne gibi bir oturmadan bahsediyor olabilirdi ki?

Sanki sorumu duymuş gibi "Sonra da bu sert şey senin sikin mi diye sordun." dedi gülmeye devam ederek. "Hayatımda kendimi hiç o kadar çaresiz hissetmemiştim."

"Hadi be oradan!" diye çemkirdim. "Hatırlamıyorum diye aklınca yalan söylüyorsun ama yemezler, Şeytan."

"Keşke yalan olsaydı..." diyerek itlik yapmaya devam etti. "O gece nasıl ızdırap çektiğimden haberin var mı senin? Az daha namusumu kirletiyordun Melek, zor kurtuldum elinden!"

Yüzündeki acıklı ifadeye bakarken ağlamamak için kendimi zor tuttum. O kadar aptalca davranmış olabilir miydim cidden? Kesinlikle yalan söylüyordu. Ya da abartıyordu, bilmiyorum... Söylediği türden bir soru soracak kadar salak değildim ben yahu!

'Çok daha salaksın.' dedi iç sesim. 'Yılbaşı gecesi de kıçında sertlik hissedince adama neler oluyor diye sormuştun, unuttun mu?'

İyi de o anlık bir gafletten ötürü çıkmıştı ağzımdan... Aras'ın o gece ciddi ciddi açıklama yapmaya çalıştığını hatırlayınca ellerimi yüzüme kapattım. Cidden o kadar aptal olduğumu mu düşünüyordu?

"Melek şaka yapıyorum, farkındasın değil mi?" dediğini duyduğumda cevap vermedim. "Ayrıca sen o gece sodyum pentatol içmiştin, afrodizyak değil. Gerçi ben afrodizyak içmeni tercih ederdim, hiç değilse o zaman sağlığın için o kadar endişelenmezdim..."

Parmaklarımın arasından kuşkulu bir bakış attım yüzüne. Hafiften öfkelenmiş gibi görünüyordu, iksir konusundaki siniri hala geçmemişti anlaşılan. Dikkatini dağıtmak için aklıma ilk gelen şeyi sordum.

"O değil de, doğruluk iksiri nasıl oluyor ya?"

"Bilmem, onu sana sormalı."

"Yok yani, nasıl mümkün olabilir demek istiyorum..." diye geveledim. "Harry Potter'daki veritaserum gerçek mi yani?"

"Elbette hayır, Melek." diyerek açıklamaya girişti en sonunda. "Sodyum tiyopental -ya da marka adıyla Sodyum Pentatol- merkezi sinir sistemini baskılayan bir kimyasal aslında. Halk arasında doğruluk serumu olarak biliniyor ama öyle sanıldığı gibi her soruya doğru cevap vermeni sağlamıyor. Daha doğrusu, doğruları söylüyorsun ama her doğruyu söylüyorsun. Random bir şekilde alakasız bir sürü şey anlatıyorsun yani. Eğer karşındaki kişi sorduğu soruya cevap vermen için sana baskı uygularsa da beynin işine en kolay gelen şeyi yapıp, soruyu soran kişinin duymak istediği cevabı vermeni sağlıyor. İstihbarat örgütleri neredeyse bir asırdır bu kimyasalı geliştirip sorulan sorulara cevap vermeyi sağlatacak bir şeye dönüştürmeye çalışıyor ama başarılı olamadılar."

"Ne yani, Quesalid başarılı mı olmuş?"

"Ne önemi var ki?!" dedi öfkeyle söylenerek. "Kimyasallar çocuk oyuncağı değildir Melek, hele ki insan beyninde çoğu zaman beklendiği gibi çalışmazlar."

"Niye ki?"

"Çünkü her insanın beyin kimyası farklıdır!" diye çemkirdi bu kez. "Üstelik bilim henüz bu kimyanın çalışma mekanizmasını bile çözebilmiş değil. Quesalid denen herif sınır bilim yapıyor, güzelim. Kamptaki yüzlerce müridi boş yere tapmıyor adama!"

"Sen de söylüyorsun işte!" diyerek savunmaya geçtim. "Adam başarılı biri-"

Hafifçe tebessüm etti. "Bilim adamları bir deneyde başarıya nasıl ulaşır, biliyor musun?"

Cevap beklediğini anlayınca homurdanarak bir şeyler uydurdum. "Araştırma yaparak falan mı?"

"Hayır, öncesinde yüzlerce başarısız deney yaparak." diye cevap verdi. "Ve bilim adamları sadece başarılı olan deneyi önemser, ondan öncesi çöptür. Bu yüzden de bilimsel deneylerde insan kullanmak yasaktır. Quesalid gibi sınır bilimle uğraşanlarsa deneylerini insanlar üzerinde yapar. Fakat onlar için deney hala deneydir, deneklerse önemsiz bir detay."

"Peki ya ben?" dedim en sonunda. "Ben başarısız bir deney miydim?"

"Hayır, tam olarak değil." diyerek iç çekti. "Sonuçta Quesalid'in iksiri sayesinde o itirafları yaptın. Benim o kadar ileri kimya bilgim yok ama eklediği asetilkolin odaklanmanı sağlamış olabilir. Üstelik kağıtta bir sürü farklı kimyasal yazıyordu, çok alakasız iki kimyasalın bir araya gelmesiyle de bunu başarması mümkün... Yani içtiğin şey halk arasında bilinen işe yaramaz doğruluk iksiri değildi, neredeyse gerçek bir doğruluk iksiriydi. Karışımın formülünden bahsettiğim kimyagerler bile hayrete düştüler."

"Hmm... Öyleyse sen ne sorduysan ona cevap verdim, doğru anlamış mıyım?"

"Evet, öyle yaptın..." diye onayladı dalgın dalgın. "Gerçi... O gece sana dövmenin ne olduğunu da sormuştum ama o soruya başta biraz direndin."

Bunları söylerken yüzünde kafası karışmış gibi bir ifadeyle dönüp bana baktı. Aklından neler geçtiğini bilmiyordum ama bir şeyler onu rahatsız etmiş gibiydi.

Dağıt dikkatini.

"Oha Aras!" diye çemkirdim. "O haldeyken benden soyunmamı mı istedin?!"

"Saçmalama Melek," diyerek savunmaya geçti hemen. "Sen tişörtünü çıkarmaya yeltenince gerek yok diyerek durdurdum zaten. Ben sadece neden ısrarla dövmeni saklamak istediğini anlamamıştım. Utandığını falan söylüyordun ama seni daha önce de sütyenle görmüştüm-"

Birden duraksayınca onun neyi fark ettiğini anladım.

"Yara izleri yüzündendi, değil mi?" dedi şaşkınlıkla. "Utandığın için değildi..."

"Bilmiyorum, o gece olanları hatırlamıyorum hala..." diye mırıldandım. "Ama istesem de yalan söyleyemezdim ki, gerçekten utanmış olmalıyım. Hem kendin de söyledin, sen ısrar edince tişörtümü çıkarmaya çalışmışım."

"Keşke çalışmasaydın." dedi iç çekerek. "Zaten sen kabul ettin diye durdurmuştum, eğer ısrarla karşı çıksaydın şüphelenip zorla çıkarırdım üstünü..."

Ve ikinci kez duraksadı. Araba birden sessizliğe gömülünce ne olduğunu şaşırmıştım. Aras başını çevirip bana baktığındaysa şaşkınlığım ikiye katlandı.

Bambaşka bir ifade vardı yüzünde. Tıpkı onu Begüm'le konuşurken yakaladığımda bir anlığına gördüğüm yabancı gibi... Fakat başkasına gösterirken benden saklamayı unuttuğu bir maske değildi bu. Bu kez hedefi bizzat bendim ve bakışları karşısında kendimi yırtıcı bir hayvanın avı gibi hissetmiştim. Ne düşünüyordu? O gece sırf o şüphelenmesin diye bilerek tişörtümü çıkarmayı kabul ettiğimi mi? Onu manipüle ettiğimi mi? Eğer onu manipüle ettiğimi düşünürse bana göstereceği yüzü bu mu olacaktı?

Oturduğum yerde hafifçe gerilerken bakışlarından korktuğumu gösteren bir sesle konuştum. "Aras n-ne oldu?"

Verdiğim tepki karşısında gözlerindeki kuşkulu ifade birden kayboldu. Aptalca bir fikre güler gibi gülerek başını iki yana salladı hafifçe. Yeniden yola dönerken "Yok bir şey güzelim." dediğini duydum. "Quesalid denen piçi düşünüyordum. O herifin nelere sebep olabileceğini düşündükçe deliye dönüyorum."

Bunları söylerken elimi tutup dudaklarına götürüp ufak bir öpücük bıraktı parmaklarıma. Elimi bıraktığında gülümseyerek radyoya uzanıp güzel bir müzik açtım. O esnada başka bir şeylerden bahsetmeye başlamıştı Aras, arkama yaslanıp keyifle onu dinlemeye koyuldum. Arabadaki gergin atmosfer tamamen kaybolmuştu.

İç sesim memnuniyetle fısıldadı. 'Aferin.'

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Büyüklük geçici bir tecrübedir. Asla kalıcı değildir. Kısmen, insanoğlunun mitler yaratan hayal gücüne dayanır. Büyüklüğü tecrübe eden şahıs, içinde olduğu mit için bir şey hissetmelidir. Kendisine yöneltileni yansıtmalıdır. Ve çok güçlü bir alaycılık yeteneği olmalıdır. Bu, kendi iddiasındaki inançla bağlarını koparan şeydir. Onun kendi içinde hareket etmesini sağlayan tek şey alaycılıktır. Bu nitelik olmadığı sürece, nadiren ortaya çıkan büyüklük bile insanı mahvedecektir."

- Dune, Frank Herbert
(Prenses Irulan'ın yazdığı
"Muad'Dib'in Toplu Vecizeleri"nden)

-*-

ARAS
sene 2018

Issız arazide ilerlerken yanıbaşımdaki huzursuzluk giderek artıyordu. Bu bir his değildi, gözlerimi yoldan hiç ayırmasam da Sarışın'ın tetikte olduğunu biliyordum. Son yirmi dakikadır yarı baygın numarası yaptığı halde nefes alışları hala yavaşlamamıştı. Gözümün ucuyla milim milim kendi bedenine yaklaşan sol elinin de farkındaydım. Silahı neydi? Görünür olanı, tüfeği, iki erkek cesediyle birlikte mezarlıkta bırakmıştım, orayı bizim çocuklar halledecekti. Kızın sırt çantası arka koltukta ve onun ulaşamayacağı kadar uzak bir noktadaydı. Yaşadığını iddia ettiği cesede gelince... O da kefeniyle birlikte bagajdaydı.

Bense hala neler olduğunu çözmeye çalışıyordum. Mezarlıktaki adamlar kimdi? Kimin için gelmişlerdi? Eğer benim için geldilerse bu çok da şaşırtıcı olmazdı. Şu aralar kuyruğuna basmadığım adam yok gibiydi, üstelik mezarlıktaki heriflerin dedemin fedailerinden biri olması da mümkündü. Ya da sahte bekçi kuyruğuna bastığım birileri tarafından gönderilmişti, keskin nişancı da dayımın güvenliğimi sağlama almak için peşime taktığı belalardan biriydi.

İkinci ihtimal, dayımın keskin nişancıyı beni korumak için değil, Arzu'yu öldürmek için göndermiş olabileceğiydi. Onu bu konuda çok net bir şekilde uyarmıştım fakat Kütüphaneci'nin ikna olduğundan emin değildim. Söylediğine göre Arzu bir belirsizlik değişkeniydi ve varlığıyla geleceği öngörülemez hale getiriyordu. Gelecek zaten öngörülemez olduğu için bu gerekçe bana pek inandırıcı gelmemişti ama riyakarlığımız karşılıklıydı. Dayıma Arzu'nun tamamen benim kontrolüm altında olduğunu ve bu konuda içini ferah tutmasını söylemiştim. Eğer mezarlığa keskin nişancıyı gönderen oysa birbirimize olan güvensizliğimiz de karşılıklı demekti.

Ve bir de tüm bu senaryoların dışında kalan ufak bir ihtimal vardı. Mezarlıktaki herifler gerçekten Arzu için gelmişti. Ki bu da Sarışın'ın tahmin ettiğimden çok daha önemli bir değişken olduğunu gösterirdi.

Bir milim daha. Belli belirsiz kıpırtının gölgesi görüş alanımın en dip noktasında vuku buldu bu kez. Tam şu anda ona ne yaptığını bildiğimi söylersem vazgeçmek zorunda kalacağını biliyordum. Fakat merakım daha ağır bastı.

Arazinin ücra bir köşesinde arabayı durdurup kıza doğru hamle yaptım aniden. Bir kolumu boğazına bastırarak onu koltuğa çivilediğimde dudaklarından ufak bir ciyaklama koptu. Hareket etmesine fırsat bırakmadan diğer elimle silahımı çıkarıp kafasına dayadım.

"Aras dur lütfen-"

"Bir milim bile kıpırdarsan belanı sikerim." diyerek silahı iyice bastırdım kafasına. Gözlerini kırpıştırarak onayladığını görünce boğazındaki kolumu indirip belini yokladım. Hiçbir şey yoktu. Üzerindeki giysiler pek kamuflaja elverişli değildi zaten. Dar bir kot, siyah bir tişört, sağ omzundaki yarayla koltuğun arasına sıkıştırılarak tampon vazifesi gören benim kendi gömleğim... Üzerinde ufacık bir çakı bile olsa fark ederdim.

"Ne yapıyorsun?"

"Silahın nerede kahrolası?" dedim homurdanarak. "Sütyeninin içini kontrol etmek zorunda bırakma beni."

"Silahımı aldın ya!" diye ciyakladı. "Hiçbir şey yok üzerimd-"

Kolumu tekrar boğazına bastırıp sütyeninin dışından göğsünü kavradım. Kahretsin ki yalnızca memesi vardı.

"Yarım saattir sinsi sinsi elini oynattığının farkındayım." diye söylenerek elimi geri çektim. "Şimdi ya uslu bir kız olup silahının yerini söylersin, ya da seni bagajdaki cesetle birlikte bu araziye gömerim."

"Çorabımda-" dedi nefes nefese öksürerek. "Ama yemin ederim niyetim sana zarar vermek değildi! Tanrı aşkına, beni getirdiğin yere bir baksana. Sana verdiğim adresle hiçbir alakası yok!"

"Madem bana zerre güvenin yok, öyleyse niye yardım istedin kahrolası?"

"Kişisel algılama, benim kimseye güvenim yok."

Gözlerimi devirdim. Ona sitem ettiğimi falan mı sanmıştı cidden?

"O zaman tek başına altından kalkamayacağın işlere kalkışmayacaksın." diye söylenerek ellerini bir araya getirip bileklerini kavradım. Böylelikle başımı aşağı eğdiğimde bana saldırma ihtimalini ortadan kalkmıştı. Arzu kendi kendine bir şeyler mırıldanırken diğer elimle ayak bileklerine uzanıp pantolon paçalarını yukarı sıyırdım. Sağ bileğinde ufak bir keski vardı. Kaltak.

"İçimden bir ses uzanmaya çalıştığın şeyin bu olmadığını söylüyor." dedim keskiyi alıp geri çekilirken. "Ama senin şeytanlıklarınla daha fazla vakit kaybetmeyeceğim. Diğer araca geçip bir an evvel yola koyulmalıyız, neredeyse gece yarısı oldu."

"Buraya araç değiştirmeye mi geldik?" dedi sağ bileğindeki saate göz atarken. Verdiğim saat bilgisine bile güvenmemişti. Onun bu ultra paranoyak yaklaşımı karşısında bıkkınlıkla iç çekerek silahı tekrar belime taktım. Ardından kapıyı açıp hiçbir şey söylemeden araçtan dışarı çıktım.

Hava tahminimden daha soğuktu. Arabanın içindeyken gömleğimin eksikliğini hissetmemiştim fakat dışarısı için aynı şeyi söyleyemezdim. Gece ayazı tenimde ürpertici oyunlar oynarken önce arka koltuktaki eşyaları alıp ağaçların arasındaki arabaya taşıdım. Cesedi almak için geri döndüğümde Arzu dışarı çıkmıştı bile. Mahvettiği gömleğimi omzuna bastırırken yüzü epey solgun görünüyordu. Biraz daha oyalanırsak bir de bu manyağa kan nakli yaptırmamız gerekecekti.

Boş boş dikildiğini görünce başımla az ilerideki arabayı işaret ettim ona. Cesedi almak için bagajı açarken Arzu'nun başta gösterdiğim yöne doğru seğirttiğini, ancak sonra vazgeçtiğini fark etmiştim. Diğer arabaya geçmek yerine sessiz adımlarla bana yaklaşıp arkamda durdu. Sebebini anlamak çok zor değildi, Arzu yara izlerimi duymuş olsa da onları ilk kez görüyordu. Onun böyle bir şeyle karşılaşmayı beklemediğini anlamıştım, fakat anlamazdan geldim.

"İki dakika sonra diğer araçla tekrar yola koyulmuş olacağım." diye homurdandım cesede uzanırken. "O esnada aracın içinde olmak ya da burada kalıp kan kaybından gebermek sana kalmış."

"Aras b-bunlar..."

Ses tonundaki bir şeyler tadımı kaçırmıştı. Sırtımı görmesine engel olmadığım için pişman olduğumu hissettim birden. Fakat neden engel olacaktım ki? Bir zamanlar bunu denemiştim, Erzurum'dan döndükten sonraki birkaç yılımı sırtımı herkesten saklamaya çalışarak geçirmiştim. Bir kişi bile sırtımdaki izleri görürse bunun bir söylentiye dönüşüp babamın kulağına kadar gideceğini sanıyordum. Ancak izleri saklamaya çalışmak daha çok dikkat çekmişti. Lisedeyken rehberlik hocası beni odasına çağırıp ağzımı aramaya çalıştığındaysa olayın giderek bir söylentiye dönüştüğünü anlamıştım. Kısacası izleri saklamak da, açığa çıkarmak da dikkat çekiyordu ve bundan kaçma şansım yoktu.

Bunu anladığım gün çabalamayı bırakmıştım. O günden beri babam ve Lavinia dışında kimseden sırtımı saklamaya çalışmıyordum. Soru soranlar oluyordu elbette, genelde kafes dövüşü hikayesini anlatıp geçiştiriyordum. Bu cevabı inandırıcı bulmayan olursa keyfi bilirdi, yakın arkadaşlarım dışında kimseye açıklama borçlu değildim. Yakın arkadaşlarımın da gereksiz merak gibi kötü huyları yoktu zaten, üstelik ısrar etmenin sonucunda benden alacakları tek şeyin ikna edici bir yalan olacağını biliyorlardı.

Kızın parmakları sırtıma değene kadar gerildiğimin farkında bile değildim. Rüzgar durdu aniden, bir mağaranın kapıları aralandı, bir hahamın yüzyıllar önce fısıldadığı kelimeler havaya karışıp Vltava Nehri kıyılarından zihnime uzandı. Ne olduğunu bile anlamadan doğrulup arkama döndüm, az evvel sırtıma dokunan eli bileğinden kavrayıp büktüğümde acı dolu bir nida karanlıkta yankılandı.

"Siktir git arabaya." dedim sakin bir tavırla kıza bakarak. "Hemen."

Kolunu bıraktığımda lafımı ikiletmeden diğer araca doğru ilerlemeye başladı. Arkasını dönmeden hemen önce gözlerinde gördüğüm dehşet karşısında sıkıntıdan esneyesim gelmişti. İnsanların bu bitmez tükenmez hayret etme potansiyeli genel olarak sıkıcı geliyordu bana. Egolarını evrenin merkezine koydukları için deneyimlemedikleri şeyleri hayal bile edemiyorlardı. Oysa hayatta birçok şey ikiyle üçün toplamı şeklinde gerçekleştiğini fark etmiştim. Neden beş rakamı bu kadar şaşkınlık yaratıyordu ki?

Kucağımda cesetle diğer arabanın bagajına vardığımda Sarışın çoktan ön koltuğa kurulmuştu. Yüzüne bakmamıştım fakat boşuna gerildiğimi biliyordum, onun da dehşeti atlattıktan sonra vereceği tepki ortadaydı zaten. Korku, hayranlık ya da yok sayma. Arzu'nun tepkisi büyük ihtimalle ikincisi olacaktı. Çoğu kadının tehlikeli bir erkeği etkileyici bulduğunu fark etmiştim. Gerçi bana kalırsa onları etkileyen şey karşılarındaki adamdan dayak yeme ihtimalleri değildi, hayır, bir çoğu o adamı iyileştirip ideal bir aile babasına dönüştürme umuduyla işe koyulurdu.

Üniversitedeki sevgilim Neslihan da o aptallardan biriydi mesela. Mağaranın dışında kalan tarafım onun sevgisine inanıyordu fakat ben kızın kendisinin bile farkında olmadığı bir şeyi, sevgi maskesinin altında yatan hükmetme isteğini görüyordum. Değişim yaratma arzusunu... Varlığımın farkında olmasa da karanlığımı hissetmişti muhakkak. Lakin anlamaktan acizdi.

Bunun için çabaladığını da pek sanmıyordum. Beni yok edip erkek arkadaşını hayallerindeki beyaz atlı prense dönüştürme derdindeydi o. Sözde beni olduğum gibi seviyordu fakat imkanı olsa mağaramı başıma yıkacağından şüphem yoktu. Onun da çoğu kadın gibi bir insanın karakterinde kalıcı değişimler yaratmaktan, arkasında iz bırakmaktan ve yeri doldurulamaz olmaktan hoşlandığını fark etmiştim. Erkeklerin güç arzusu genelde dünyaya hükmetme isteğiyle alakalı olurdu fakat kadınlar, bizzat insanlara hükmetmekten haz duyuyordu. Neslihan aptalı da bunun için çabalamış, dizginleri eline alamayınca da intihar ederek ardında iz bırakmaya çalışmıştı. Zihnimin bir kısmı ölümüne üzülmüştü elbette, fakat bu durum karakterimde hiçbir değişiklik yaratmamıştı.

Cesedi bagaja koyup havalandırmayı açtıktan sonra gizli bölmedeki valizi çıkardım. Kimbilir ne zaman buraya koyduğum acil durum çantalarımdan biriydi. Yedek gömleği üstüme geçirip düğmeleri ilikledim hızlıca, ardından bagajı kapatıp arabaya döndüm.

Arzu son ses müzik açmıştı, bir eliyle yarasına tampon yaparken diğer yandan da şarkıya eşlik ediyordu. Sürücü koltuğuna oturduğumda "Gideceğimiz yerin adresini navigasyona girdim," dediğini duydum. "Ve bir de müziği kapatma, uyanık kalmam gerek."

Hiçbir şey söylemeden arabayı çalıştırıp yola koyuldum. Siyah bir cip karanlıkta peşimize takılırken arabada Rammstein'a ait bir şarkının sözleri yankılanıyordu.

"Die Liebe ist ein wildes Tier
In die Falle gehst du ihr
In die Augen starrt sie dir
Verzaubert wenn ihr Blick dich trifft"

Aşk vahşi bir hayvan gibidir
Düşürürsün onu tuzağına
Gözleri senin gözlerinde gezinir
Büyülenir bakışlarınız çarpıştığında

"Amour Amour
Alle wollen nur dich zähmen
Amour Amour am Ende
gefangen zwischen deinen Zähnen

Bitte bitte gib mir Gift."

Aşk, aşk...
Herkes seni ehlileştirmek ister aslında.
Aşk, aşk, en sonunda...
Her biri parçalanır dişlerinin arasında.

Yalvarırım zehir ver bana.

-*-

Arzu'nun söylediği adrese vardığımızda saat gece yarısını çoktan geçmiş olmalıydı. Aslında henüz tam olarak varmamıştık, navigasyonun komutları gideceğimiz yerin az ilerideki çitlerin ötesinde olduğunu söylüyordu. Sorun şu ki, o çitlerin ötesinde başka binalar da vardı. Bir yerleşkeydi burası, üstelik cemiyette epey popüler bir yerleşkeydi. İçeride ultra zenginlerin hobi atölyesi olarak kullandığı stüdyolar, ünlü fotoğrafçıların mekan çekimleri yaptığı eski fabrika binaları, cemiyet içinden network yapmak isteyen girişimcilere ait ufak çaplı firmalar, şehrin dışına çıkmadan gözden uzak kalmak isteyenler için lüks evler ve elbette koleksiyonerlere ait birkaç depo vardı. Bu yapıların her biri devasa ve ormanlık bir araziye aralıklı olarak serpiştirilmişti. Bu nedenle yerleşke kafa dinlemek isteyenlerin arzulayacağı türden bir gizlilik vadediyordu fakat sorun şu ki, biz buraya kafa dinlemek için gelmemiştik. Biz buraya bagajda kefenli bir cesetle gelmiştik amına koyayım!

"Senin güvenli mekan anlayışını sikeyim Sarışın," diye söylenerek koltuktaki kızı dürttüm. "Güvenlik kameralarıyla dolu ve kapısında bekçilerin nöbet tuttuğu bir yerleşke normal insanlar için güvenlidir, anlatabiliyor muyum? Bagajında ceset taşıyorsan güvenlik kriterlerini değiştirirsin."

Aslında bu biraz da benim hatamdı. Arzu güvenli bir mekana gideceğimizi söylediğinde bilerek ona karşı çıkmamıştım. Hem onu kendi gizli mekanlarımdan birine götürmek istemiyordum, hem de bu şeytanın gizli mekanını öğrenme fırsatını kaçırmak istememiştim. Böyle bir bilgi ileride illa ki işime yarardı.

Tabi, gerçekten gizli bir yere gelmiş olsaydık...

"Burası güvenli." diye sızlandı omzuna tampon yaparken. "Mezarlığa gitmeden önce girişteki güvenlik kameralarını ve kapıdaki bekçileri halletmiştim, normal koşullarda da görev başında uyukladıkları için kimse garipliği fark etmemiştir. Hem zaten bu plaka sahte değil mi? Mızmızlanmayı bırak da sür hadi."

Eh, yolda araç değiştirmemizin bir diğer sebebinin plakalar olduğunu inkar edemezdim. Arzu'nun bunu şak diye bilmesi biraz egomu zedelemişti ama olsun. Tedbirli olmaktan zarar gelmezdi.

"Seninle yola çıkan aklımı sikeyim." diyerek tekrar arabayı çalıştırdım. Yerleşkeye girdiğimizde ilk fark ettiğim şey görevliler konusunda yalan söylemediği oldu. Bekçi kulübesindeki kanepede ve sandalyede sızıp kalmış iki adam vardı. Güvenlik kameralarına gelince, onların da ışıkları yanmıyordu. Zaten hatlar bile çekmiyordu siktiğimin yerinde, hem bu kadar göz önünde hem de bu kadar izbe bir yerleşkenin varlığına inanamıyordum.

Tepeye doğru tırmanırken ağaçların arasında başka binalar görünüp kayboluyordu. Bazılarının ışıkları bile yanıyordu fakat şansımıza kimseyle karşılaşmamıştık. Navigasyonun işaret ettiği binaya vardığımızda aracı durdurup etrafa göz attım. Yakınlarda başka bir bina yoktu, zaten buranın az ötesinde büyük bir bayırla başlayıp ormana evriliyordu yerleşke.

Şükürler olsun ki binanın çevresinde sikindirik bir çit dışında çok sıkı bir güvenlik bariyeri yoktu. Her ne kadar etrafta kimseler görünmese de kucağımda bir cesetle gece yarısı açık alanda dolaşma riskini göze alamazdım. Son kez etrafı kolaçan ettikten sonra arabayı tekrar çalıştırıp bahçenin içine girdim, ardından binanın arkasına, ormana bakan yamaca park ettim söylenerek. Kapıyı açıp dışarı çıkarken Arzu'nun kafasına ufak bir fiske geçirmekle yetinmiştim.

Yarı baygın haldeyken nasıl gücünü toplamayı başardığını bilmiyordum ama cesedi alıp bagajı kapattığımda arabadan inmeye çalışıyordu. Elbette her yeri kana bulayarak... Tüm gamsızlığıyla batırdığı kaportaya hüsran dolu bir bakış atıp iç çektim.

"Gerçekten zarardan başka bir şey değilsin."

"Aras cidden mi ya?!" diyerek inledi. "Vurdun beni hasta herif! Kan kaybetmem sence de normal değil mi?!"

"Doktora görünmeyi kabul etseydin bu kadar kan kaybetmezdin."

"Doktor çağırırsan doktoru da öldürürüm." diye homurdandı. "Ayrıca istemiyorsan gidebilirsin, ben başımın çaresine bakarım."

Biliyordum. Kalmamın sebebi de buydu zaten. Bunu nasıl yapacağını merak ediyordum.

"Verdiğim hasarı telafi ettikten sonra gideceğim zaten." demekle yetindim. Omzundaki yaradan bahsettiğimi anlayınca sessiz kalarak onayladı. Acaba şimdi basıp gitsem bunu nasıl halledecekti? Karşımda normal bir insan olsa gidiyor gibi yapıp bir köşeye saklanarak neler olacağını izleyebilirdim fakat Arzu'nun bu ihtimali düşünmemiş olması imkansızdı. Burada kalıp varlığımla onu köşeye sıkıştırmak en garanti yol gibi görünüyordu.

Arzu arabadaki çantasından anahtarları çıkarmaya çalışırken kucağımda cesetle birlikte tepesine dikildim. Evet, açık alanda bir cesetle birlikte dikilmek riskliydi fakat bu kaltağı yalnız bırakmak çok daha riskliydi. Nihayet anahtarları çıkardığında o önde ben arkada ilerlemeye başladık. Sürünerek bahçeyi geçerken gebermek üzere gibi görünüyordu fakat pes etmedi. Arada omzunun üstünden sinsi bakışlar atmak suretiyle kapıya yanaşıp kilidi kurcalamaya girişti. Birkaç başarısız denemesinden sonra hep birlikte içeri geçebildik.

"Bu taraftan." diyerek eliyle karanlık mekanı gösterdi bana. Kapıyı kapatırken duvardaki düğmeye basıp içeriyi ışığa boğmuştu.

"Önce perdeleri kapat gerizekalı."

"Özel cam var pencerede," diye cevap verdi inleyerek. "Dışarıdan bakınca içerisi görünmüy-"

Cümlesini tamamlayamadan eğilip kusmaya başladı. İçeriyi kesif bir sarımsak kokusu sarınca yüzümü buruşturdum fakat midem kalkmamıştı, hastalar ve hastalıklara dair şeylerden pek tiksinmezdim. Öte yandan Sarışın gücünü tüketmiş gibi görünüyordu. Onun yalpalayıp durduğunu görünce kucağımdaki cesedi tekli koltuğa atıp yanına koştum hemen. Beni görecek hali yoktu pek, titreyen elleriyle saçlarını kenara çekmeye çalışıyordu. Bir ara dengesini kaybeder gibi oldu fakat son anda belinden yakalayıp onu kendi kusmuğunun içine devrilmekten kurtardım. Kahrolası şey kanlı elleriyle pantolonuma sarıldı.

"Seni ben karşıma çıkaran kaderi sikeyim ya..." dedim ellerine bakarken. "Ulan kendi dertlerim yetmiy- Haaah, kusmuğunu da üstüme sil aynen... Allah belanı versin be!"

Kan ve kusmuk içinde utanmadan gülmeye başladı. Şuursuzluğunu kan kaybına verip üstelemedim, zaten ona laf yetiştirecek halde de değildim. Histerik kahkahalar atan kızı kucaklayıp banyoya götürdüm önce. Küvetin kenarına oturtup yüzünü yıkarken küfür ansiklopedisini baştan yazmıştım. Neyse ki kıyafetleri fazla kirlenmemişti, tüm randımanı benim kıyafetlerime verdiği için birkaç ufak leke dışında temiz görünüyordu.

Bense ağlanacak haldeydim. Pantolonum için endişelenmiyordum, onun yedeği vardı fakat üzerimdeki gömlek zaten yedek gömlekti. Kan lekesi kurursa sabah yarı çıplak trafiğe çıkmak zorunda kalacaktım. O nedenle Arzu'yu içeri götürüp koltuğa yatırdıktan sonra hızla banyoya dönüp gömleğimi yıkamaya koyuldum. Lekeler taze olduğu için temizlemesi zor olmamıştı neyse ki. Aslında bana kalsa direkt duşa girerdim fakat önce içerideki hengameyi yoluna koymam gerekiyordu. Mecburen kusmuklu pantolonumu çıkarıp bir kenara attım ve elimde ıslak gömlekle tekrar içeri seğirttim. Bakışlarım holdeki aynaya takılınca gülesim gelmişti. Şu an tek eksiğim bir çift deri eldivendi sanırım, onu da bulduktan sonra Kabataş'a gidip milletin üstüne işemeye başlayabilirdim.

"Araaas!"

Bıkkınlıkla homurdandım. "Geldim kahrolası, geldim..."

İçeri girdiğimde Arzu üçlü koltukta yüzüstü yatıyordu. Yarı baygın halde olduğundan rezil halimi fark etmemişti bile, ıslak gömleğimi tekli koltuğa sererken onun cesetle ilgili bir şeyler sayıkladığını duydum. Cesedi düzgün bir yere yatırmamı istediğini anlayınca iç çektim sabırla. Mezarlıkta kızı kafasından değil de omzundan vurduğum pişman olmaya başlamıştım.

Sırf çenesi dursun diye cesedi tekli koltuktan alıp atölyenin diğer ucundaki divana taşıdım hızlıca. Minderlerin üstüne bırakıp geri çekilirken bakışlarım kefendeki şişliğe takılmıştı. Elimi cesedin karnına koyduğumda kabarıklığın kefen bezinden kaynaklanmadığına emin oldum. Ölü bebek dört ya da beş aylık olmalıydı. Zira cesedin karnı şişti. Şiş ve soğuk.

Bunun böyle olmaması gerektiğini biliyordum. Aslı Sıla'ya hamileyken belki Alp'le bana aile kurma hevesi aşılar diye karnına dokunmamızı söylemişti ve bu deneyim bizim için bayağı şaşırtıcı olmuştu. Zira çok sıcaktı karnı, içeride canlı bir şeyler olduğunu hissetmemek imkansızdı. "Nasıl bu kadar sakinsin kızım?" demişti Alp şaşkınlıkla. "İçinde canlı bir şey yaşıyor lan. Omuriliği, tırnakları, saçı, dişi falan olan bir şey... Abi resmen Alien serisi ya, kadının karnında yaratık var bildiğin..."

"Evet gördüğünüz üzere Alp bize anne karnındaki günlerini özetledi."

"Java sikilmeye doyamayan orospular gibisin-"

"Şşş!" diyerek kızmıştı Aslı. "Küfür etmeyin ya, duyuyor sizi..."

Alp iyice dehşete düşmüş gibi görünüyordu. "Ulan içeriden nasıl duyuyor? Kızım bak bu bebek uzaylı falan olmasın..."

Sıla doğduğundaysa tüm fikirleri değişmişti. Kafasında bir tutam kızıl saçtan başka hiçbir şey bulunmayan bebeği kucağına alınca hayatımda ilk kez onun insani bir duygusallığa büründüğünü görmüştüm. O günden sonra da "Mümkün değil, bu iki salaktan böyle akıllı bir çocuk çıkamaz." diye geziniyordu ortalıkta. "Bence bunlar bu çocuğu kaçırdılar. Tabi Aslı'nın doğurduğu Alien çıkınca..."

Bu kızın karnıysa kendisi gibi yaşamsal sıcaklıktan yoksundu. Buz gibi olduğunu söyleyemezdim, morgda olmadığımız için bu gayet normaldi. Genelde cesetlerin her koşulda buz gibi olacağını düşünülse de insan bedeni öldükten sonra derin dondurucuya dönüşmüyordu. Her cansız madde gibi termodinamik yasalarına boyun eğmeye başlıyordu sadece. Hangi ortama koyarsan oranın ısısına eşitlenirdi, tıpkı arabamın bagajı kadar soğuk bu ceset gibi...

Öyleyse beni rahatsız eden neydi? Neden gördüklerimin ölüm belirtisi olduğuna ikna olamıyordum? Kızın üzerinde kefen vardı, atölyenin ısısı sayesinde cesedin ısısı yavaş yavaş yükselse de hala hiçbir insanın hayatta kalamayacağı kadar düşük bir sıcaklıktaydı. Bedeni henüz çürümeye başlamamıştı ancak kalbi atmıyordu, nefes almıyordu, en ufak bir hayat belirtisi bile yoktu. Tüm bunlara rağmen hala içimden bir ses bu manzarada ölümle bağdaşmayan bir şeyler olduğunu söylüyordu. Ama ne?

Arzu'nun acıyla inlediğini duyunca cesedi bırakıp ona döndüm. Kahrolası yaratık tamponu bastırmayı bırakmış olmalıydı, kanlı gömlek koltuğun dibine düşmüştü. Kendisiyse büsbütün sararıp solmuş durumdaydı.

"Son kez soruyorum, doktor istemediğine emin misin?"

"Kahrolası bir dikişi neden bu kadar büyütüyorsun?!" diye hırladı. "Yapmak istemiyorsan malzemeleri ver bana, kendim dikerim!"

"Nah dikersin!" dedim onu bastırarak. "Kurşun sıyırdı ama ne kadar derinden sıyırdığını bilmiyorum. Kolunda ya da elinde hasar kalabilir. Üstelik yanında yarayı uyuşturacak hiçbir şey yok, anlatabiliyor muyum?

"Merak etme, acı eşiğim yüksektir."

Bok yüksekti. Yol boyunca çene çalmayı başarabilmiş olmasının sebebi kurşunun sıyırmış olmasıydı. Sadece derin bir deri tahribatının acısını çektiği için rahattı bu kadar. Eğer kurşun vücuduna girseydi ya yol boyunca çığlık atıyor olurdu, ya da acıdan bayılıp kalırdı. Fakat Arzu kurşun yaralanmalarını dizilerde gördüğü kadar biliyordu anlaşılan. Mermi parçasının girişte açtığı minik deliğin içeride koni gibi genişleyerek adamın amına koyduğundan haberi yoktu.

"Filmlerdeki romantik pansuman sahnelerini hayal ettiğinden inat ediyorsun değil mi?" diyerek damarına bastım. "Omzuna dikiş atarken bacını unutup sana aşık olacağımı falan sanıyorsun. Ve her zamanki gibi yanılıyorsun."

Ah, o bacısı... Aklım Melek'e gidince bir anlığına ortamdan soyutlanır gibi oldum. Birkaç gündür epey solgun görünüyordu, bu sabah ise şifayı kaptığı kesinleşmişti. Onu okulda kıpkırmızı olmuş bir burunla aksırıp tıksırırken görünce sırtıma atıp doktora götürmemek için kendimi zor tutmuştum. Acaba şimdi nasıldı?

Acılı bir inleme odada yankılanınca gözlerimi devirdim. Eh, ablasından daha iyi durumda olduğu kesindi.

Arzu'nun cılız bir sesle bana sövdüğünü duyunca söylene söylene arabaya gidip bagajın gizli bölmesine istiflediğim çantayı getirdim. Acil bir durumda lazım olabilecek şeylerin bir çoğu vardı burada. Sahte kimlikler, para, silah, yedek kıyafetler ve temel ilkyardım malzemeleri... Sarışın acı eşiğinin yüksek olduğunu söylemişti ama elbette ona güvenmiyordum. Anestezi olmadan atılan dikişin acısı derin bir deri tahribatının acısından kat be kat fazlaydı. Şimdi yiğitlik taslıyordu ama az sonra durmam için yalvaracaktı bana.

"Canın çok yanacak gerizekalı." diye hatırlattım ona. "Çağıracağım doktor benden daha güvenilirdir, emin ol."

Küstah bir bakış attı. "Dünyadaki her insan senden daha güvenilirdir. Ama..." Bir an durup cesedi süzdü kaygıyla, ardından tekrar bana döndü. "Şeytan azapta gerekli."

"Peki, sen bilirsin." diyerek omuz silktim. "Yalnız haberin olsun, ağzını bağlayıp üstüne oturacağım. Başladıktan sonra da durmam."

Halsiz bir tavırla güldü. "Dikiş atmaktan bahsettiğine emin misin?"

Yedi ceddine sövmek üzere ağzımı açtım fakat dikkatimi çeken bir şey beni durdurdu. Arzu bu densizlikleri hep yapıyordu ama genelde tedirgin ya da mutsuz olduğu anlarda yaptığını fark etmiştim. Cinselliğe en uzak olduğu anlarda yani... Pansuman malzemelerini çıkarırken ona kuşkulu bir bakış attım. "Bu bir kompulsif falan, değil mi?"

"Ne?"

"Obsesif kompulsif hastaları gibi deli beynindeki sesleri susturmak için totemlerin var." dedim geçmişteki detayları anımsayarak. "Yaptığın cinsel imaların sebebi de buna benzer bir şey, haksız mıyım? Kafandaki sesleri susturmak için bana sapıklık yapıyorsun."

Anlık bir sessizlik odaya doluşurken yüzünde rahatsızlık çiçekleri filizlendi. İğneyi sterilize ederken onun küçümser bir tavırla güldüğünü duydum. Karşı tarafı aşağılayarak dikkat dağıtma taktiği... Gelsin bakalım.

"Doğru söyle, sikin on santim falan değil mi?" diyerek beni haklı çıkardı. "O yüzden bir kadının seninle yatmak isteyebileceğine inanmıyorsun."

"Belki de cinsel istekle oyunbazlığı ayırt edebiliyorumdur."

Yüzünü ekşitti. "Bunun için fazla erkeksin."

Bıkkınlıkla iç çektim. Neyse ki daha fazla uğraşmadı benimle, ağzını sesi dışarı gitmeyecek şekilde bağlarken uslu uslu durdu. Pansuman malzemelerini sehpaya koyduktan sonra kollarını vücuduna yapıştırıp üstüne oturdum, böylelikle çırpınma sorunu da çözülmüş oldu. Geriye tek bir sorun kalmıştı; mağara.

Sanatçı'nın bana en büyük tembihiydi bu. "Silahı tutan el asla sen olma." derdi hep. "Ruhu parçalanan da." Çünkü şiddet zamanla kanırsanır ve insanın içindeki merhamet, genelde pek bulunmasa da, devrilmiş bir kupadaki şarap gibi hızla azalırdı. Bu yüzden Sanatçı zihnimde bir canavar yaratmıştı. Adsız bir kuyunun dibinde, her şey sona erdiğinde benim yerime ölmek üzere bekliyordu. Aynı gün içerisinde ikinci kez onu serbest bıraktım ve kendimi karanlığa hapsedip duruma seyirci kaldım.

Arzu bağırdı, çırpındı, bir ara hıçkırarak ağladı ve en sonunda ağzındaki bezden kurtulup onu bırakmam için yalvarmaya başladı. İşe ara verip ağzını yeniden bağlamak yerine "Bağırmaya devam et." dedim sakince. "Birileri polisi arasın ve bizi taze bir cesetle birlikte yakalasınlar. Ben her türlü paçayı yırtarım, ceset tekrar mezara döner, sen de ailene hesap verirsin. Nasıl fikir ama?"

"Canım yanıyor piç kurusu!" diye bağırdı öfkeyle. "Üstüme taşaklarını yaymış otururken konuşması kolay!"

İç çekerek iğneyi iplikten çıkarıp ters tarafıyla koltuğa sapladım. Arzu bağırmakla meşgul olduğu için durduğumu fark etmemişti bile. Tırnaklarını koltuğa öyle bir geçirmişti ki minderin etrafını saran kılıfın yırtıldığını görebiliyordum. Üstelik henüz yaranın yarısını bile dikmemiştim ama yarısına gelemeden birilerinin sesi duyup polis çağırması işten bile değildi. Kızı bayıltmam gerekiyordu.

Böyle bir tekniğin gerçekten var olduğunu spor salonunda antrenman arası goygoy seanslarının birindeyken Jujitsu hocasından duymuştum. Tekniği detaylı olarak öğretmemişti elbette. Neyse ki, Alper'in karısı Leyla Jujitsu konusunda uzmandı. Ondan rica ettiğimde beni kıramayıp hayali bir düşman üzerinde birkaç kez rear naked choke yapmayı göstermişti. Sonra da öldürmeyi göze alamayacağım birinin üstünde asla denemememi tembihlemişti.

Neyse ki dünya üzerinde öldürmeyi göze alamayacağım kimse kalmamıştı.

"Aras neden durd-"

Kolumu boynuna sarıp boğazını dirseğimin iç kısmına sıkıştırdığımda sesi kesildi. İçimden sessizce saymaya başladım. Bir, iki, üç... Başı kolumla birlikte minderden havalanıp arkaya doğru bükülmüştü. Hala üzerinde oturduğum için kollarını hareket ettiremiyordu, bacakları çırpınıyorsa bile onu da ben göremiyordum. Dört, beş... Görebildiğim tek şey, ben onu boğarken yalnızca boyundan yukarısını oynatabilen bir kızdı. Altı, yedi... Gülüşünü seneler önce bir kuyunun dibinde çürüttüğüm bir kız... Saçları sarı olmayan, kıvırcık bukleleriyle, paramparça olmuş kanatları, erimiş bedeni ve artışını ellerimde hissettiğim, entropi.

Sekiz, dokuz, on.

Birden çözüldü ellerimiz ve, uyandım. Kızın başı cansız bir şekilde öne doğru devrilirken odaya dağılan parfüm şişesine geri döndü. Patlayan bir binanın kalıntıları, nehirde yüzen kopmuş insan uzuvlarıyla birlikte toparlanarak yeniden bütüne tamamladı kendini. Mezarda çürüyen ölüler dirildi ve parçalara ayrılmış tüm ruhlar yeniden birleşti.

Dışarıdan birtakım sesler yükselirken kızı da kendimle birlikte çekerek koltukta doğruldum. Bedenini kollarımın arasına alıp sımsıkı sarıldığımda çoktan bayılmıştı. Fakat hayattaydı hala, erimiş teni bütünüyle normale dönmüş, kırılan kemikleri kaynayıp eski gücünü kazanmıştı. Saçından yükselen o aptal çilekli şampuanın bayağı kokusunu bile alabiliyordum.

Entropi.

Zamanın oku tersine çevrilmişti.

-*-

Geçmişle geleceğin dışındaki bir noktada uzanmış, gövdesi göğüs kafesimden çıkan devasa bir ağacın dallarını izliyordum. Toprağa gömdüğüm kuşlar dirilip cıvıldamaya başlamıştı yapraklarımın arasında. Onları duyamıyordum zira kaosun ve fırtınanın merkezinde tek bir şeye yer vardı: Sessizlik. Hiç durmaksızın çatallanarak bambaşka geleceklere uzanan dallarımın her biri kargaşaya çıkıyor olabilirdi fakat gövdeme mutlak sükunet hakimdi. Derin bir nefesle içime çektim hepsini-

Tam o esnada arkadan büyük bir gürültü yükseldi. Dış kapı yumruklanmaya başlarken baygın kıza daha sıkı sarıldım. Mağaradaki adamın kayıpları çok fazlaydı fakat neredeyse hiçbiri iz bırakmamıştı bende. Bazılarını hiç tanımamıştım, tanısaydım da bir şey değişeceğini sanmazdım. Kuyunun dibindeki bir canavarın gözünde birçok nefs gereksiz yere işgal edilmiş bedenlerden ibaretti. Suzan benim yegane kaybımdı.

"Aras çık o mağaradan!" diye kükreyen sesi duyduğumda ilk hissettiğim şey korku oldu. "Kontrolü eline al!"

Bense onu duymadım bile. Kendi odamda, halıya saçılmış ders kitaplarımın üzerinde oturuyordum. Pencereden içeri fırtınalı gökyüzünün gri ışıkları süzülüyordu, salondan gelen sesleri ve evin bahçesindeki ağaca tünemiş ötüşlerini duyabiliyordum. 'Sınava yetişemezsin,' dedi içimdeki bir ses. 'Çok geç... Artık çok geç.'

"Kim bu kız?! Cevap versene Aras!"

Mağaraya geri dönmem gerektiğini biliyordum ancak arkamı dönüp yaratıcımla yüzleşme fikri daha cazip geliyordu. 19 Temmuz 2014... O güne dek yaratıldığı mağaradan sahibinin hayatına tanıklık eden, sessiz bir karanlıktan ibarettim. Suzan Alahçın onun başını okşarken karanlığın içindeki bir canavara da sevgi gösteriyordu farkında olmadan.

Bunu bir farkındalıkla yaptığındaysa her şeyi değiştirmişti. Asitle hasar görmüş gözlerini kırparak seni seviyorum derken varlığımın farkında olduğunu biliyordum. Onu öldürürken de. Onun farkındalığı bende acıya, acı çekmekse varlığımın farkına varmama sebep olmuştu.

"ARAS SANA SÖYLÜYORUM!" diye bağırdı ardımdaki adam. "KİM BU KIZ?"

Fakat farkındalık, adı bile olmayan bir canavarın deneyimlememesi gereken türden bir şeydir.

"Suzan." dedim sakince arkamı dönüp. "Ama ben senin sandığın kişi değilim, Sanatçı."

Gözlerinde gördüğüm tek şey, korkuydu.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Kapıyı açtığınızda karşınızda gördüğün kişi, kapıyı vuran olmayabilir."

-David Hume

-*-

"Melek..." diye bir ses duydum uykumun arasında. "Güzelim uyan artık."

Gözlerimi araladığımda ilk gördüğüm şey Aras oldu. 'Fazla yakın' diye düşündüm üzerime eğilmiş bedenine bakarken. Kuzgun karası saçlarında kar tanecikleri vardı, ıslak tutamlardan sular damlıyordu üzerime. Aramızdaki o kadar az mesafe vardı ki, elimi uzatsam gömleğinin yakalarını tutabilirdim.

"Melek?"

"Beni ilk kez Araf'a götürdüğün günü hatırlıyor musun?" diye sordum onu izlerken. "Yolda uyuyakalmıştım, mekana vardığımızda aynı böyle yanıma gelip uyandırmaya çalışmıştın..."

Hafifçe güldü. "Hani şu sana çok yakın durduğum için beni azarladığın gün mü?"

"Aslında o gün aklımdan geçen şey buydu..."

Gömleğinin yakalarından tutup onu kendime çektim. Dudaklarımız buluştuğunda hafifçe tebessüm etti, ardından bir kolunu bacaklarımın altından geçirip kucağına aldı beni. Arabanın kapısını tekmeleyerek kapattığını duydum, ardından Araf'a doğru yürümeye başladı.

Bar uzun zamandır tadilatta olduğu için bizden başka kimse yoktu etrafta, korumalar bile evlerine dağılmıştı. Aras kapıyı açmak için beni kucağından indirince arka tarafta olduğumuzu fark ettim. Eskiden sadece içeriden sürgüyle açılan kapı benim önerim üzerine kilitli hale getirilmişti. Böylelikle eve girip çıkmak için bardan geçmemize gerek kalmıyordu artık.

Kapıyı açıp içeri girdiğimizde kendimi birden duvara yaslanmış halde buldum. Öpüşürken bedenlerimiz iç içe geçecek kadar kaynaşmıştı, kasıklarındaki sertliği karnımda hissedebiliyordum. Sonra kalçamdan kavrayıp birden havaya kaldırdı beni. Kendini doğrudan bacaklarımın arasına bastırınca başımı arkaya atıp inledim.

"Aras..."

"Seni buraya ilk getirdiğim gün..." diye mırıldandığını duydum. "Benim aklımdan geçen şey de buydu."

"Ev-" dedim kendimi ona bastırırken. "Eve gidelim."

Dudakları tekrar dudaklarıma uzanırken sırtımın duvardan ayrıldığını hissettim. Hızlı adımlarla asansöre yürüyüp düğmeye bastı. Metal kapılar kapanırken gömleğinin düğmelerini açmıştım bile. Üst kata vardığımızdaysa pantolonunun kemeriyle boğuşuyordum.

Eve girip kapıyı kapattıktan sonra daha fazla ilerleyemedik. Kucağında benimle birlikte yere diz çöktü, kalçalarımdan kavrayıp bedenimi tutkuyla kendi bedenine bastırdığında karnımın altından başlayan bir elektrik akımının tüm vücuduma yayıldığını hissettim. Parmakları etime gömülürken başımın arkaya düşmesine engel olamıyordum. Dudakları bağrımda geziniyor, dekoltemi kapatan kumaşı dişleriyle çekiştirerek kendine bir yol açmaya çalışıyordu. En sonunda kalçamı bırakıp omuzlarıma uzandı, elbisemin yakalarını kavrayıp tek hamlede karnıma sıyırınca gerilen dikişlerin isyan sesini duyar gibi oldum. Dokunuşları öylesine özlem yüklüydü ki istesem de karşılık veremiyordum. Tam anlamıyla bir kuşatma altındaydım.

"Odaya gidelim..." dedim nefes nefese kalmış bir halde. "Yatak-"

"Halı." diye düzeltti boğuklaşmış sesiyle. "Yatak sırasını beklesin."

Ses tonundaki ihtiyaç karşısında bir şey söyleyemedim. Zaten ağzımı açmama bile fırsat kalmadan halıya serilip sevişmeye başlamıştık. Kıyafetler aradan çekildikçe dokunuşları daha da hoyratlaşıyordu, bedenlerimiz kıvrılıp iç içe geçiyor, bir şeylerin acısını çıkarırcasına karanlığın bağrında birbirimizi hırpalıyorduk. Artık soğuğu bile hissetmiyordum. Ruhumda yanan cehennem ateşi karşısında mevsimlerin bir önemi kalmamıştı.

Gerçek şu ki, onunlayken hiçbir şeyin önemi kalmıyordu. Onunlayken, zaman bile dörtnala akıp giden hayali bir mefhumdu. Anı yakalamaya çalışırken ne gelecek için kaygılanabiliyor, ne de geçmişe dair bir pişmanlık duyuyordum. O hayali mefhumun eteklerine tutunmuş, sonsuzluğa uzanan bir şeylerin peşinde savruluyordum.

-*-

Nihayet ayrılmayı başardığımızda kalbim hala deliler gibi atıyordu. Aras'ın başı boynuma gömülmüştü, nefes alışverişlerini düzene koymaya çalışırken onun da en az benim kadar sersemlediğini fark etmiştim. Terle nemlenmiş bedenlerimiz birbirine kaynaşmış gibiydi, beline dolanmış bacaklarımı açmayı zar zor başardım. Bir süre karanlıkta birbirimizin kalp atışlarını dinledik, ardından başını yan çevirip ufak bir öpücük kondurdu saçlarıma. En sonunda ezildiğimi anlamış olacak ki hafifçe yan dönüp kendini sırtüstü halıya bıraktı.

"Bu... çok iyiydi." diye mırıldandığını duydum. "Bu var ya..."

"Hıhı..." dedim nefes nefese. Söyleyecek başka bir şey bulamamıştım, kafam hala sersem gibiydi. Saniyeler ilerledikçe evdeki soğuğun belirgin hale geldiğini, bedenimdeki ter damlalarının yerini tatlı bir kırmızılığa bıraktığını hissediyordum. Anlık bir titremeyle bacaklarımı karnıma çekince Aras da durumun farkına vardı sanırım. Başıma ufak bir öpücük kondurup yanımdan kalkarken kombinin ısısını yükseltmekle ilgili bir şeyler mırıldandığını duydum.

Dönmesi çok uzun sürmedi. Uykuyla uyanıklık arasında bir yerlerde salınırken döşemede beliren ayak seslerini işittim. Ardından kumaş sesleri... Salona girmemişti hala, muhtemelen holdeki eşyalarımızı topluyordu. Çıkardığı tekdüze gürültü birkaç saniye daha sürseydi uykuya dalabilirdim fakat bir şeyler söylediğini duyunca gözlerimi aralayıp yattığım yerden ona baktım.

Salonun girişinde durmuş telefonla konuşuyordu. Üzerinde boxer ve çıkarmaya fırsat bulamadığı düğmeleri açılmış gömlek vardı yalnızca. Seviştikten sonra daha zinde göründüğünü fark etmiştim, ben genelde mayışıp kalırken o enerjik oluyordu. Şimdi de yemek siparişi vermekle meşguldü mesela. Gerçi restoranda yediğimiz balığın üstünden saatler geçmişti, midem kazınmasa da ufaktan acıkmaya başlamıştım.

"Sipariş notunda belirtmiştim zaten," dedi salonun girişine düşmüş ceketini ve az ötesinde duran sütyenimi yerden alırken. "Evet, pizzaların ikisinde de mantar olmayacak, kız arkadaşımın ciddi alerjisi var. Notu gördüğünüzden emin olmak için aradım, sipariş acil değil-"

Beni görünce duraksadı. Bakışları başımın üzerinde duran kollarımdan başlayarak vücuduma inerken tekrar konuştuğunu duydum. "Hatta mümkünse geç getirin. On bir buçuk uygundur... Evet... Kolay gelsin."

Telefonu kapatıp koltuğa bırakırken gözlerini üzerimden ayırmamıştı. Yüzüne yayılan tebessümün sebebini anlayınca yanaklarımın daha da çok ısındığını hissettim. Halının üzerinde yatıyordum hala, topuklu ayakkabılarım bile ayağımdaydı. Elbisem de üzerimdeydi fakat yakaları aşağı etekleri yukarı sıyrılınca anlamsız bir kumaş yığını olarak karnımda toplanmıştı. İç çamaşırımın nerede olduğunu bilmediğim için bacaklarımı hafifçe bükerek basit bir kamuflaj yarattım.

Aras yanıma oturunca ters bir bakış atmaya çalıştım fakat yüzünün detayları bir girdap gibiydi, bakarken dalıp gitmemek imkansızdı. Onun da aynı şekilde bana bakarken dalıp gittiğini fark etmiştim. Bir elini uzatıp işaret parmağıyla köprücük kemiklerimden göbeğime doğru bir yol çizmeye başladı. İki göğsümün ortasından geçerken dudaklarındaki tebessümün tekrar belirdiğini gördüm. İçimde hala tam olarak aşamadığım bir kollarımı vücuduma sarma dürtüsü belirmişti.

"Venüs heykelini andırıyorsun."

Doğru duyup duymadığımdan emin olmak için yüzüne baktım. "Sen beni bir sanat eserine mi benzetiyorsun cidden?"

Futbol takımı forması, yazar kasa ve bilumum matematik denklemi benzetmeleriyle ettiği iltifatlardan sonra doğal olarak şaşırmıştım. Şeytan nihayet sanatsal güzellikleri anlamaya başlıyor olabilir miydi?

"O heykeldeki kadın da çıplak." diyerek sol göğsümü avucunun içine alıp okşamaya başladı. "Ve kollarıyla vücudunu örtemiyor. Sanatsal mı bilmem ama bayağı seksi."

Kendimi tutamayıp güldüm. Bildiğim kadarıyla bahsettiği heykelin kolları bir savaş esnasında kırılmıştı, Aras ise bunun seksi bir şey olduğunu söylüyordu. Hayatımda bundan daha düz bir sanat yorumu duymamıştım. Öte yandan, heykelle aramdaki benzerliği inkar edemezdim. Sıcak dokunuşları tenimde gezinirken tıpkı Venüs heykelinde olduğu gibi bedenimin kıvrıldığını hissediyordum. Kollarım başımın üzerindeydi hala, onları bedenime saramadığım için başımı yan çevirip yanağımı hafifçe dizine sürttüm. İç çektiğimi duyunca kısık sesli gülüşü odada yankılandı.

"Vazgeçtim, sen bir kedisin."

Gözlerimi yarı yarıya aralayıp yattığım yerden ona göz kırptım. "Miyav."

Kahkaha attı. O gülünce ben de sırıtmaya başlamıştım. Fakat hala rahat hissedemiyordum, çıplaklığın verdiği utancın yanında vücudumdaki yara izlerinin yarattığı tedirginlik de vardı. Tüm ömrümü onları saklamaya çalışarak geçirmiştim, başka bir insanın yanında birkaç kez çıplak kalarak aşabileceğim bir tabu değildi bu.

Neyse ki Aras'ın dikkati yara izlerimde değildi. Başımı eğip bakışlarını takip ettiğimde ayağımdaki ayakkabılara baktığını fark ettim. İnce topuklu, önü oval ve kapalı, bilekten bağlamalı bir şeydi. Naz'la birlikte bu akşam giydiğim siyah süet elbisemle uyumlu olması için özellikle seçmiştik. Aras'ın dikkatini çeken şey ne olabilirdi ki?

"Ayakkabın güzelmiş." diye mırıldandı dalgın bir tavırla. Ardından bacaklarımı kucağına alıp ayakkabılarımı çıkarmaya başladı. "Yeni mi aldın?"

"Niye sordun ki?"

"Neredeyse iki aydır çalışmıyorsun." dedi sakince. "İş de aramıyorsun. Sana destek olmama zaten izin vermiyorsun. Şu aralar her zamankinden daha fazla geçim sıkıntısı çekmen gerekmez miydi?"

Al işte... Bu hiç iyi olmamıştı. Çünkü zaten ayrılacaktım işten, Lavinia'nın tavsiyesi kafamı karıştırmış olsa da bu akşam kesin kararımı vermiştim. Emir'in asistanı olduğum için onun deprem davalarında avukatlık yapmadığını biliyordum ama neticede Bozkıroğlu Hukuk çatısı altındaki avukatlar yapıyordu bu işi. Emir de o şirketin CEO'suydu, davaların varlığını bilmemesi mümkün değildi. Bu nedenle yarın onun geçici ofis olarak kullandığı yere gidip istifamı vermeyi planlıyordum. Aras'ın ruhu bile duymadan bu mevzu kapanmış olacaktı...

Gözümün önünde parmak şıklatınca silkinerek ona odaklandım. Sabırsız bir tavırla iç çekerek buyurdu. "Dökül bakalım, kedi."

Son bir çabayla kıvırmaya çalıştım. "Biraz birikmişim vardı..."

"Ama bu iş aramamanı açıklamıyor."

"Nereden biliyorsun aramadığımı?"

"Sen Bozkıroğlu Holding'ten ayrıldın diye bu meseleyle ilgilenmeyi bırakacağımı mı sandın?" diye terslendi. "Bir yere CV verseydin illa ki haberim olurdu."

"Bunları sonra konuşsak olmaz mı?" dedim başımın üstünde duran kollarımı göstererek. "Mesela ellerimi çözdükten sonra?"

Birbirine bağlı bileklerime kısa bir bakış attı. "Ben halimden memnunum."

"Ama ben değilim."

"Başarısız bir zaman kazanma yöntemi..." diyerek iç çekti. "Ama öyle olsun."

Bana doğru eğilip elini başımın üzerine uzatınca sessizce onu izlemeye koyuldum. Ay ışığı yüzüne vurup gölgelerden bir portre çıkarıyordu ortaya. Bileğimi çözmeye çalışırken gömleğinin kumaşı rüzgarla uçuşan tülden bir perde gibi tenimde gezinmeye başlamıştı. Derin bir nefes aldığımda kokusunun ciğerlerime dolduğunu hissettim. Gözlerimse az ötemde duran boynundaydı hala, yutkunurken hareket eden adem elmasından bakışlarımı alamıyordum.

Bileklerimi çözüp geri çekilirken bir anlığına gözlerimiz buluştu ve duraksadığını fark ettim. Bakışları dudaklarıma kayınca kollarım boynuna sarılmak üzere havalanmıştı. Ta ki bileğimden çıkardığı iç çamaşırımı gözlerimin önünde sallayana dek...

"Çözdüm işte ellerini." dedi tüm öküzlüğüyle. "Şimdi dökül bakalım, sen ne haltlar karıştırıyorsun?"

Ya sabır... Bu geceyi kavga etmeden atlatamayacağımızı anlayınca daha fazla diretmedim. Elbisemin yakalarını omuzlarıma çekip askılardan kollarımı geçirdim önce. Eteklerimi aşağı indirip düzelttikten sonra sakin bir tavırla ona döndüm.

"Söyleyeceğim ama öfkelenmek yok, tamam mı?"

Sabırsız bir tavırla başını salladı.

"Ben... Selanik'ten dönünce istifa etmek için şirkete gitmiştim." diye geveledim. "Ama o gün Emir de oradaydı ve, şey..."

"İstifa ediyordu." diyerek tamamladı sözümü. "Bundan haberim var zaten. Henüz kendine bir ofis açmadığından da..."

"Evet, henüz kafasına göre bir ofis bulamadı ama işi resmi olarak kurdu. Yani çalışanları var..."

Bir öfke parıltısı yanıp söndü bakışlarında. Anlamıştı. Derin bir nefes alıp gözlerini kapattığını görünce "Ama istifa edeceğim!" diye telaşla ekledim. "Yani... Başta kabul etmiştim ama yarın gidip istifa edeceğim. Zaten o yüzden sana söylemedim, istifa etmeye karar verdiğim için..."

"Neden istifa etmeye karar verdin?"

Şaşkın şaşkın baktım ona. "Etmeyeyim mi?"

"İstifa etmen beni her halükarda sevindirir." dedi dikkatle beni süzerek. "Ama başta teklifi kabul etmişsin, üstelik iki aydır maaş da alıyorsun. İstifa etmeye karar verdiğine göre bir şeyler oldu. Ne oldu?"

Öfkesinin yerini endişeye bıraktığını anlayınca ne desem bilemedim. Emir'in yanında işe girmem canını sıkmıştı, fakat oradan ayrılacağımı duymak daha çok canını sıkmıştı. Muhtemelen onun ya da ailesinin bana zarar vermesinden korkuyordu ve bu durum beni de korkutmuştu. Sülalesi rahat tiplerden değildim çünkü, aksine evhamlıydım.

"Bir şey olmadı, bir şey öğrendim." diyerek onu rahatlatmaya çalıştım. "Bozkıroğlu Holding'in Gölcük depremi davalarında müteahhitleri savunduğunu..."

"Bunu bilmiyor muydun?" dedi şaşkınlıkla.

Ben de şaşırmıştım. Annesinin ölümüne sebep olanları savunduklarını bile bile Bozkıroğlu ailesi ile görüştüğümü mü sanıyordu cidden? Eğer öyleyse onu sevmediğimi sanması da çok normaldi. Zira onun gözünde ben annesinin katillerini savunan insanlarla saf tutuyordum. Onların şirketinde çalışırken, evlerine girip çıkarken, ödedikleri maaşla geçimimi sağlarken Gülnihal Karadağ'ın ölümü umurumda bile değildi. Aras'ın gördüğü manzara buydu.

"Elbette bilmiyordum Aras." dedim ellerini tutarak. "Bile bile orada çalıştığımı mı düşündün?"

"Stajyerlik yaparken hayır." diye cevap verdi. "Ama sonra asistan oldun Melek, hem de CEO asistanı. Ki bana kalırsa bu iş bir paravandan ibaretti ama öyle olsa bile... Deprem davalarının bazıları hala devam ediyor. O ofiste hiçbir iş yapmadan akşama kadar dursan bile haberin olurdu."

"Hayır, haberim yoktu." dedim kesin bir dille. "Ve şu paravan lafını biraz açar mısın lütfen? Ne demek asistanlığım paravan bir işten ibaretti?"

Atarlandığımı fark edince söylememesi gereken bir şeyi ağzından kaçırmış gibi yüzünü buruşturdu. Bir sonraki hamlesinin beni dokunuşlarıyla sakinleştirmek olacağını bildiğim için oturduğum yerde gerileyerek sırtımı kanepeye yasladım. Kollarımı göğsümde kavuşturduğumu görünce mesajı almıştı.

"Seni dinliyorum Aras." diyerek homurdandım. "Paravan iş ne demek?"

"Yaptığın şey yönetici asistanlığı değildi demek." diye söylendi. "Bunu sana daha önce söyleyecektim ama o zamanlar aramız bozuktu. Ne sen beni anlardın, ne de ben düzgün bir dille kendimi ifade edebilirdim. Hatta şimdi de bunu yapabileceğimden emin değilim. Bence bu konuyu-"

"Benimle bir yetişkin gibi konuşur musun lütfen?" diye sözünü kestim. "Karşında avutman gereken bir çocuk yok Aras. Böyle lafı yumuşatmaya çalışıp durman çok daha kırıcı."

"İyi öyleyse, açık konuşayım." diyerek başını salladı. "Yönetici asistanlığı part time yapılabilecek bir iş değildir güzelim. Hele ki CEO asistanları çok daha kalifiye elemanlar arasından seçilir, hatta bazı asistanların kendi sekreteri bile olur. Sanayideki üç beş işçi çalıştıran lojistik bürolarından birinde çalışsan anlarım ama orası ülkenin en büyük iki hukuk şirketinden biriydi Melek. Ne demek istediğimi anlatabildim mi?"

"Evet ama tüm bunları bir zamanlar ben de düşünmüştüm." diye homurdandım. "Emir bana asistanlık yapmamı söylediğinde şaka yaptığını sanmıştım hatta. Sonra bunun kendi asistanı doğum izninden dönene dek geçici bir iş olduğunu ve beceremezsem beni memnuniyetle kovacağını söyledi. Ben de kabul ettim. Yani, başlarda biraz ağır geldi ama Emir senin düşündüğün kadar meşgul bir patron değil."

"Öyleyse Emir patron değil demektir." diyerek noktayı koydu. Bir eliyle çenesini sıvazlarken dalgın bir tavırla mırıldandığını duydum. "Demek İngiliz anahtarı kuklaydı, ha? Erdal Bozkıroğlu yine şaşırtmadı..."

"Aras ne geçiyor aklından?"

"Erdal Bozkıroğlu karanlık bir adam, Melek." diye cevap verdi oturduğu yerde doğrulup ayağa kalkarken. "Ayrıca biliyorsun, hakimlik görevine devam ettiği için herhangi bir özel kurumda çalışamaz. Sanırım Emir'i vitrin mankeni niyetine şirkette tutuyormuş, hatta belki de onu günah keçisi olarak kullanmak istedi." Duraksayıp derin bir nefes aldı. "Her neyse.. Beni yalnızca sen ilgilendiriyorsun, o herife ne olacağı umurumda bile değil."

Ama benim umurumdaydı. Neredeyse iki yıldır Emir'le birlikte çalışıyordum, çok sıkı bir dostluğumuz olduğu söylenemezdi ama birlikte çok zaman geçirmiştik. En önemlisi, iki yıldır maddi açıdan refah içinde yaşamamızı da ona borçluydum. Mezun avukatlar bile asgari ücrete tamah ederken benim aldığım maaş hak ettiğimin çok daha üzerindeydi. Şimdi tam da yalnız kaldığı bir anda Emir'i yarı yolda bırakacak olmak epey canımı sıkıyordu.

"Yarın hiçbir yere gitme," diyerek düşüncelerimi dağıttı Aras. "Ben iş gezisinden döndüğüm zaman birlikte gideriz, anlaştık mı?"

Bıkkın bir tavırla başımı salladım. Bu konuda onunla daha fazla didişmek istemiyordum.

"Ve bu süreçte lütfen iş falan aramaya kalkışma." diye devam etti. "Sırf tadımız kaçmasın diye ses çıkarmamaya çalışıyorum ama yeter artık Melek. Başlarım senin gururuna!"

Yüzündeki öfkeli ifadeye bakarken kendimi daha fazla tutamayıp ona çıkıştım. "Aras senin derdin ne?"

"Benim derdim senelerdir aynı!" diyerek öfkeyle güldü. "Benim derdim senin bu kabadayı pozların!"

"Pardon?"

"Bazı akşamlar çalıştığın kafeye gelip merdivenlerin yukarısından seni izlerdim mesela." dedi ters ters. "O aptal çöp poşetlerini taşımandan nefret ediyordum. Sen de inatla kimseden yardım istemiyordun! Sürekli ben her şeyi hallederim, kimse bana bir şey yapamaz, her beladan sıyrılırım tavırları falan... Üstelik hala böylesin Melek! Hayatına müdahale etmemek, kararlarına saygı duymak için çaba harcıyorum ama sabrım tükenmek üzere."

"Ne konuda?" dedim kaşlarımı çatarak. "Neyden rahatsız oluyorsun tam olarak?"

"Bir sürü şeyden." diyerek söylendi. "Çalışmanı istemiyorum mesela. Öğrencisin sen, hem derslerine çalışıp hem de ev geçindirmen bana doğru gelmiyor. Ekonomik sıkıntı yaşamandan da rahatsızım. Yahu sana doğru düzgün bir telefon almama bile izin vermiyorsun! Rahatsız olduğum şeyleri sıralı liste yapsam boğaza beşinci köprü olur!"

İşte şimdi derdi anlaşılmıştı. Oturduğum yerde kollarımı göğsümde kavuşturarak "Rahatsız olmakta haklısın." diye onayladım onu. "Yerinde olsam ben de rahatsız olurdum."

Yüzünde şaşkın ve umut dolu bir ifade belirdi. "Öyleyse bu artık para meselesini sorun etmeyeceğin anlamına mı geliyor?"

"Hayır, sadece seninle empati kurdum. Fakat hissettiğin rahatsızlıklar konusunda yapabileceğim bir şey yok."

"Tanrı aşkına..." dedi gözlerini kapatıp derin bir nefes alarak. "Madem empati kurabiliyorsun o zaman söyle bana, ne yapayım? Senin sebep olduğun bu rahatsızlıklarla nasıl baş edeyim?!"

"Ağlayarak günlüğüne yazabilirsin mesela."

Bana öyle bir bakış attı ki eş zamanlı olarak dışarıdan yükselen gök gürültüsünü yadırgamadım. Öfkeden kudurduğunu görebiliyordum, gözlerinde tıpkı bilgisayarını kırdığım akşamki gibi bir ifade vardı. "Sen..." diyerek oturduğu yerde doğrulduğunu görünce ondan evvel davranıp ayağa fırladım. "Sen bir de benimle dalga mı geçiyorsun?"

Gülmemeye çalışarak başımı salladım. Elbisemi fermuarı hala açık olduğu için bir elimle düşmesin diye omuzlarına bastırmam gerekiyordu. Acaba kaçmaya başlamadan önce fermuarı mı çekseydim?

Şeytan'ın bana doğru atıldığını görünce fermuarı boşverip ufak bir çığlıkla birlikte mutfağa fırladım. İçeri daldığım anda yanlış yere geldiğimi anlamıştım zira mutfak masası köşe takımının önündeydi, istesem de onu kendime siper alamazdım. O yüzden Aras içeri dalınca hiç düşünmeden hareket edip teras kapısına koşturdum, dışarı çıktığımda kapıyı kapatıp gelmemesi için kilidi çevirdim aceleyle.

Bir saniye sonra kapının önünde belirtip cama vurmaya başladı. Yüzündeki bozguna uğramış ifade karşısında kahkaha atarak ona dil çıkardım. Bu esnada farkında olmadan gerileyerek devasa terasın ortalarına yaklaşmıştım. Kovalamacanın verdiği adrenalin kaybolurken dondurucu soğuk bedenime çarpıp bana nerede olduğumu hatırlattı. Ani bir öksürük dalgası vücudumu sarsarken iki büklüm olup elimi boğazıma götürdüm. Saçlarım uçuşmaya başlamıştı. Kızıl tutamlara çarpan kar taneleri zihnimin karanlık dehlizlerine saklanmış bir anıyı gün yüzüne çıkardı.

Üşüyordum. Aras teras kapısının camına vurmayı bırakmıştı artık. Mutfağın penceresinin açıldığını hayal meyal gördüm. Karanlık bir sokakta sendeleyerek yürürken "Güzelim buraya gel!" diye seslendi birileri. Sesindeki öfke tınılarının yerini endişe almıştı, soğukta kalmam bile deliler gibi korkutuyordu onu. Astım hastası olduğumu bildiği için yanında yedek astım ilacı taşıyor, evime gizli girdiğinde odamdaki klimayı tamir etmeye çalışıyor, yemek siparişi verdikten sonra restoranı arayıp pizzaya mantar koymamalarını bir de sözlü olarak teyit ediyordu. Bu adam benim sağlığım için benden bile daha çok endişeleniyordu.

Fakat yaklaşık bir sene evvel, bu binanın en alt katında bana mantarlı pizza ikram eden de oydu.

Kapıyı açtığımda mekanın korumalarından biriyle karşı karşıya geliyorum. Başıyla hafifçe selam verdikten sonra elindeki kutuları uzatıyor bana.

"Afiyet olsun efendim."

Bakışlarım kollarıma bıraktığı pizza kutuları ile adam arasında gidip geliyor. "Bunlar ne?"

"Ozan Bey sipariş etmiş," diyor adam cüssesinden beklenmeyecek bir nezaketle. "Kurye az önce bıraktı."

Aras'ın telefon konuşmalarından anladığım kadarıyla Ozan acil bir işi çıktığı için buradan ayrılmıştı. Gitmeden önce yemek sipariş etmesi son derece mantıklı görünüyor. O yüzden adama başımı sallayıp ceplerimi karıştırmaya başlıyorum. Ne yaptığımı anlayınca başını iki yana sallayarak "Halledildi." diyor kısaca. Ardından başını hafifçe eğerek arkasını dönüyor ve merdivenlere doğru ilerlemeye başlıyor. Kafam karışarak arkasından bakmaya devam ediyorum.

"Melek?"

Aras'ın sesi beni kendime getirmeye yetiyor. Bakışlarımı karanlık koridordan çekip kapıyı kapatıyorum. Arkamı döndüğümde onu üçlü koltukta otururken buluyorum. Ne olduğunu sorgulayan bakışlarla önce bana, sonra pizza kutularına ve ardından tekrar bana bakıyor.

"Korumalardan biri getirdi," diyorum kutuları onun önündeki sehpaya bırakırken. "Ozan çıkmadan önce yemek sipariş etmiş sanırım."

"Haklısın, bunları o sipariş etmiş," diyor gözlerini kapatıp odaya yayılan kokuya odaklanarak. "Extravaganzza. Ozan'ın favori pizzası."

Gözlerimi şüpheyle kısarak pizza kutularına uzanıyorum. Karton kapakları kaldırdığımda onun haklı olduğunu görüyorum ve ufak bir kahkaha çıkıyor dudaklarımdan. Aras bana doğru uzanıp kutulardan birini alırken aramızdaki gerginliğin sona erdiğini fark ediyorum. Bu konunun tekrar açılmayacak olması adeta içime su serpiyor.

"Sen yemiyor musun?"

Koca bir dilim pizzayı yemeye hazırlanan Aras'a bakarak başımı iki yana sallıyorum. "Mantara alerjim var."

Kaşları hafifçe çatılıyor. "Ciddi bir şey mi?"

"Hayır, değil." diyorum hatırlamadığını fark ederek. Gerçi neden hatırlasın ki? "Sadece kızaran bir domatese dönüşüyorum."

"Kulağa eğlenceli geliyor," diyerek gülüyor Aras. Ardından elindeki pizzayı kutuya bırakıp telefonuna uzanıyor. "Yine de mantarsız pizza söylemek daha mantıklı olur."

Öksürük dalgası bedenimi ele geçirirken daha fazla dayanamayıp dizlerimin üstüne çöktüm. Terasın kapısına ulaşmayı başaramamıştım. Göğüs kafesimde yankılanan acıdan kaçmak için zihnime sığındım ve karanlık bir sokakta üzerimde geceliğimle karların arasına kıvrıldım. Zihnimin içinde tanıdık bir şarkının melodisi çalmaya başlamıştı.

"Gökyüzünde ne çok yıldız var...
Biri parlak, biri ürkek, biri yalnız,
Diğeri sanki burada."

Bilincimin yerinde olmadığını biliyordum, uyandığımda hatırlamayacağım bir rüyanın içinde gibiydim. Az sonra Aras'ın gelip beni zorla uyandıracağı bir rüyada... Onun yanındayken tüm sığınaklarımın kapısı mühürleniyordu, sırtımdaki deri yüzülürken dahi acıdan kaçıp saklanamıyordum.

Kırılan kapının sesi... Karların arasında cenin pozisyonu almış öksürürken koşan adımlar giderek yakına geldi. Bir çift kol bedenime sarılınca canhıraş bir nefes alarak tutunmaya çalıştım ona. Aras'ın bir şeyler söylediğini duyuyordum fakat anlayamıyordum. Dikkatim o şarkıdaydı hala.

"İçimizde ne çok hırsız var...
Biri aldı beni götürdü,
Sonra sattı hem de yok pahasına."

Terasın soğuğundan çıkıp koşar adımlarla mutfağı geçtiğimizi hissettim. Salona girip mutfak kapısını çarparak kapattığında geride evin sıcaklığından başka bir şey kalmadı. Öksürüklerimin arasında astım ilacımın çantamda olduğunu söylemeye çalışıyordum, çantam da arabada kalmış olmalıydı.

Aras beni koltuğa bırakırken "Evde de yedeği var!" diyerek susturdu. Öksürerek iki büklüm olurken hayal meyal yatak odasına daldığını görmüştüm. Henüz on saniye bile geçmemişken tekrar dışarı çıktı ve yüreğimi burkan bir panikle yanıma koştu. Onun ne kadar endişelendiğini görünce nefesimi tutarak öksürüklerimi dindirmeye çalıştım. Ne yazık ki işe yaramadı, aksine boğulur gibi bir ses fırlamıştı boğazımdan.

Bunun üzerine uğraşmaktan vazgeçip ilaç kutusunu yırtarak açtı. Ventolin şişesini ağzıma dayayıp ilacı sıktığında minnetle içime çektim ilacı. Birkaç saniye sonra ikinci kez ilacı sıktı ve ciğerlerimi avucuna alıp var gücüyle sıkan hayali eller gevşemeye başladı. Oksijenin vücuduma süzülüşü öyle tarif edilemez bir rahatlama hissi yaratıyordu ki, Aras'ın kolları tekrar bedenime sarılınca iç çekmekle yetindim.

Üzerime sinmiş kar soğuğunu hissetmiş olmalıydı. Kendi kendine ufak bir küfür savurduğunu işittim, ardından "Sakın kalkayım deme, hemen geliyorum." diyerek geri çekildi. Nereye gittiğini bilmiyordum ama hemen gelmedi, zira yokluğunda nefes alışlarımdaki panik durulmuştu. Vücudum soğuktan titriyor olmasa çoktan uykuya dalardım.

Hatta belki de daldım. Zira uyandığımda zifiri bir karanlığın içinde buldum kendimi. Hemen ardından karanlıktan bile daha karanlık bir gölgenin etrafımda gezindiğini fark ettim. Kabusumun gerçeğe dönüştüğünü görmek içimde saf bir dehşet hissi uyandırmıştı. Kendimi tutamayıp korkunç bir çığlık atarken karanlık figürü var gücümle arkaya doğru ittim.

Panikle geri çekilmeye çalıştığımda karanlık gölgenin "Güzelim korkma, benim..." diye usulca fısıldadığını duydum. Aras... Bu onun sesiydi. Ben de Araf'ın alt katında değildim zaten, onun evindeki koltukta uzanıyordum. Kabus gördüğümü anlayınca iç çekerek yeniden üzerime eğildi. Beni kucağına aldığında gömleğinin artık üzerinde olmadığını hissettim, üstelik elleri ıslaktı. Fakat soru soracak halde değildim, sıcaklığına sığınabilmek için titreyerek başımı göğsüne gömdüm.

Uykuyla uyanıklık arasında gezinirken açılan bir kapının sesi doldu kulaklarıma. Banyoya geldiğimizi duşakabinden yükselen su sesinden anlamıştım. Ardından ayaklarım zeminle buluştu ve fermuarı açık elbisemin omuzlarımdan sıyrıldığını fark ettim. İç çamaşırlarım yoktu zaten, sendeleyerek yanımdaki bedene yaslanırken aynı şeyin onun için de geçerli olduğunu hissetmiştim. Elbiseyi üzerimden söküp aldıktan sonra bir koluyla kalçamın altından kavrayıp duşakabine taşıdı beni.

Ayaklarım ikinci kez zeminle buluşurken duş başlığından dökülen sıcak suyla sarmalandım. Aras hala yanımdaydı, dengemi kaybetme ihtimalime karşılık omuzlarımdan tutarak bana destek oluyordu. Hiçbir şey söylemese de hala endişeli olduğunu biliyordum. Muhtemelen bana epey kızgındı da... Fakat kollarımı bedenine sarıp başımı göğsüne yasladığımda kayıtsız kalamadı. Bir eliyle sırtımdan, ötekiyle kalçamdan tutup beni kendine bastırdığını hissettim. Saçlarıma bir öpücük bıraktıktan sonra çenesini başımın tepesine dayayıp iç çekti.

Tepeden tırnağa onun çıplaklığıyla sarmalanmışken göz kapaklarımın giderek ağırlaştığını hissettim. Uykuyla uyanık arasında bir yerlerde kendimi ararken o şarkı yeniden çalmaya başladı. Fırtına yüzünden Araf'ta kaldığım gece dinleyerek uyuduğum şarkı...

"Ah, şu hırsızlar...
Her gece rüyamda senin kılığında dolaşırlar."

Ne kadar zamandır uyuyordum? Oysa Aras birçok kez hata yapmıştı, birçok kez ele vermişti yalanlarını. Dikkatsizliğime, körlüğüme ve aptallığıma o kadar çok güveniyordu ki benimleyken farkında olmadan gardını elden düşürüyordu. Mektubun çalındığı akşam mantar alerjimden bihabermiş gibi davrandığı halde Selanik'teyken bana olan aşkını ilk kez o gece fark ettiğini itiraf etmişti. "7 Aralık 2016." demişti üstelik. "Seni kaybetme ihtimaliyle ilk kez yüzleştiğim gece..."

O gecenin tarihini bile ezbere bilirken mantara olan alerjimi unutması imkansızdı. Ve bu da...

'O pizzaların bilinçli olarak seçildiğini gösterir.' diye cevapladı zihnimdeki fısıltı. 'Senin yiyemeyeceğin bir şey olmalıydı. Böylelikle hem pizzanın içinde uyku ilacı olmadığını fark edemeyecektin, hem de gözlerinle görmüş olacaktın. İçeri bir hırsız girdiğini, o hırsızın kendisi olmadığını, bu olayda tamamen mağdur olduğunu görmeni istiyordu. Aksi taktirde ilk şüpheleneceğin kişi o olacağını biliyordu.'

Yine de bu duyduğum sesi açıklamaya yetmezdi... Evet, işitme konusunda dikkat seviyesi pek yüksek biri sayılmazdım ben. Fiziksel bir işitme problemim olduğunu düşünmüyordum, lakin zaman zaman bilişsel sıkıntılar yaşadığım inkar edilemezdi. Geçmişte Aras beni öptüğü zamanlarda çalan kapıların sesini bile duymadığım olmuştu. Araf'a ilk gelişimde Ada'nın sesinin bir telefonun hoparlöründen geldiğini fark edememiştim. Fakat olmayan bir sesi duymak gibi alışkanlıklarım yoktu ve o gece Aras'ın sesini duyduğumu biliyordum. Hırsızla boğuşurken duyduğum anlık bir homurdanma sesiydi, uykuyla epey boğuklaşmıştı ancak onun uyuduğu koltuktan geliyordu.

'Ya da koltuğun hemen yanında duran bir şeyden.' diyerek tek hamlede duvarı yıktı iç sesim. 'Yeni alınmış ses sisteminden.'

"Ah karanlıklar...
Seni benden, seni dünden, seni gerçeklerden korurlar."

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmallıdır, o da bir başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar gider, sonsuz da kum tanelerinin sayısıdır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen;
Bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin."

-Borges, Alef

-*-

GÖZCÜLER

"Öldü mü?" diye sayıkladı uykusunda. "Kız... Öldü mü?"

"Yuh." dedi Hekate. "Herif pes etmiyor arkadaş..."

Orpheus iç çekmekle yetindi. Ateş onları duyabilecek halde değildi şu an. Patlayan bombaların, onca koşuşturmacanın ve esaslı bir dövüşün ardından nihayet yatağında yatıyordu. Celsus karnına dikiş atarken durmadan uykusunda sıçrıyor, başarılı olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordu.

"Nehir..." diye homurdandı bu kez. "Öldü mü?"

"Nehir mi?" dedi Hekate şaşkınlıkla. "Kızın adı Nehir miymiş?"

Ateş tekrar sayıklayınca Orpheus gözlerini devirdi. "Yalnız gören de sevdiği kadının adını sayıklıyor sanır. Ne biçim bir öldürme aşkıdır bu ya?"

"Ona gerek kalacağını sanmam." diyerek lafa karıştı Celsus. "Kızın bacağı iltihap kapmış. Kan zehirlenmesi geçirmesi an meselesi ve eğer bu olursa ben müdahale edemem. Hastaneye de götüremeyeceğimize göre..."

Ateş umutla sayıkladı. "Öldü mü?"

"Hayır gerizekalı!" diye patladı Hekate. "Ama merak etme, ölecek!"

Bunun üzerine genç adam birden gevşeyiverdi. Daha da derin bir uykuya dalarken "Ölmesin..." diye sayıklamıştı. "Ben öldüreceğim onu..."

-*-

Fiziken nerede olduğunu bilmiyordu fakat zihni hala bir katliamın içindeydi. Kadınların çığlıklarını duydu, ezelden beri yanan bir ateşi, bir kelebeğin kanatlarından yayılan kaotik denklemleri, zamanın üstünden akıp gittiğini, tehditkar bir kokunun notalarındaki zarafeti ve tüm bunlar olurken tüm zayıf noktalarından içine sızıp ciğerlerini ölümle dolduran suları hissetti. Boğuluyordu. Ne zaman yükselmeyi denese onu tekrar dibe çeken bir nehrin içinde boğuluyordu.

Derin bir nefes aldığında o tehditkar kokuyu tekrar duydu. Belki de gördü. Hatta belki tadına baktı fakat sonuç hep aynıydı. Tüm damarlarını adrenalinle dolduran bir tehditti bu. Kollarının arasındaki bir kara leke, çürümüş ve yapışkan bir kötülük nesnesi... Ateş onu bir an evvel teninden sökmesi gerektiğini biliyordu. Bir an evvel tehdidi etkisiz hale getirmeli, zihninin koridorlarına sızan bu davetsiz misafiri yok etmeliydi.

Kızı bir an evvel öldürmeliydi.

Son bir dalga göğüs kafesine çarptığını hissetti ve, bitti. Rüya evreninde bu dalga onun eceli olmuştu. Öteki evrendeyse boğulduğu bir kabustan sıçrayarak uyanmış, karanlığın içinde derin nefesler alıyordu. Gördüğü şeyin bir kabus olduğunu gözlerini açtığı an anlamıştı. Fakat bu fikri hazmetmesi o kadar kolay olmadı. Bilincinin rüyada takılı kalan bir parçası hala damarlarına adrenalin pompalıyordu.

Yaklaşık bir dakika sonra ciğerleri oksijenin varlığını kabullenmeye başladı. Gördüğü kabusun arka planındaki izdiham gürültüsü kesilmiş, yerini gecenin derin sessizliği almıştı. Nehir tabanında değil, yatağında yatıyordu. Katliamlar, bebek ağlamaları ve patlamalar yitirilmiş bir dostla beraber geçmişte kalmıştı. Bundan sonra o anlar yalnızca kabuslarında yaşanacak ve içerdiği tüm imgeler sahte olacaktı.

Koku hariç. Çünkü koku gerçekti.

Başını yastığa gömdüğünde daha da şiddetlendiğini hissetti. Neydi bu? Yüzlerce farklı nota içeren karmaşık bir denklemi olmalıydı, içlerinde yalnızca yoğun lavanta ve belki de biraz vanilya aroması seçebiliyordu. Ve bir de odanın içini dolduran buram buram endişe kokusu vardı. Başka bir insandan, uykusunda bile Ateş'in iyiliği için endişelenmeye devam eden bir bedenden yayılan endişe... Yoksa?

Başını yastıktan hafifçe kaldırıp etrafa bakındığında yanılmadığını anladı. Yerdeki şiltede uyuyan genç kızın silüetini ilk görüşte tanımıştı. Endora'ydı bu. Marduk'un buna nasıl izin verdiğini, vermediyse kızın karargâha nasıl girdiğini bilmiyordu ama buradaydı işte. Endor Cadısı geri gelmişti.

Beyninde baş gösteren uğultuya aldırmadan yatakta doğrulup oturdu. Vücudu birkaç saniyelik blastın etkilerini hala atlatamamıştı. Doğrudan ağrıyan bir yeri yoktu fakat garip hissediyordu. Bugüne dek bulunduğu yerden hiç ayrılmamış olan iç organları ilk kez hareket etmişti ve bu onlar için sersemletici bir şeydi.

"Blastı sikeyim." diye mırıldandı karanlıkta. Hiçbir zaman Ayaz gibi hayatı Pomodoro teknikleriyle yaşayan bir insan olmamıştı fakat bir mevzu acil ve önemliyse bekletmeden yapması gerektiğini biliyordu. Kaldeli kaltağın varlığı gibi... Karargâhın en uç köşesindeki bir odada bilinçsiz ve yaralı bir halde uyurken bile etrafa tehlike saçıyor gibiydi. O kızda Ateş'in içindeki yok etme güdüsünü tetikleyen bir şeyler vardı.

Eline bir bıçak alıp sürünerek dehlize çıkmasını sağlayan şey buydu işte. Birkaç metre bile ilerleyemeden omzundaki dikişlerin kanamaya başladığını hissetti. Bir kısmı Ayaz'ın eseri olan dikişlerdi bunlar, kızı öldürmesine engel olmak için son anda Ateş'i omzundan yaralamıştı. Onu durduracak kadar ağır bir yara değildi, zaten durmamıştı da. İlk bıçak darbesi yanlışlıkla kızın karnına denk gelince bıçağı hemen geri çekip ikinci darbeye hazırlanmıştı fakat bu kez de Medea devreye girmişti. Omzundaki dikişlerin geri kalanı da onun eseriydi.

Onlar böyle bir ekipti işte. Aralarında biz bir aileyiz masallarına yer yoktu. İçlerinde bir tek Orpheus takım ruhunu ciddiye alıyor gibiydi. Ara sıra gaza gelip yoldaşlık veya birbiri için canını vermek temalı konuşmalar yaptığı da olurdu fakat bu vaazlar genelde Hekate ya da Medea'nın taşak geçmesiyle sona ererdi. Zaten aksi nasıl mümkün olabilirdi ki? Aralarındaki tüm farklılıklara rağmen hepsinin belirli bir ıraksak zeka seviyesinin üstünde olduğu aşikardı. Her biri topluma yabancılaşmanın ne demek olduğunu bir şekilde deneyimlemiş, bunun verdiği yıkımla yaşamayı kabullenmişti. Kitle psikolojisine erişme kabiliyetleri olsaydı zaten o ekipte olmazlardı.

'Sayemde ilk kez kitle psikolojisine ulaşacaklar.' diye düşündü Ateş. 'Yarın kızı geberttiğimi görünce Medea bile muhalefeti bırakıp Ayaz'a destek verir kesin...'

Belki Endora'nın desteğini alabilirdi ama her halükarda ondan hesap soracaklardı. Acaba ekipten siktir yeme ihtimali var mıydı? Bugüne dek onun yaptıklarını bir başkası yapsa çoktan kapının önüne konmuş olurdu fakat Ateş'e hep tolerans göstermişlerdi. Bunun farklı sebepleri vardı elbette. Diğerleri gibi ekibe sonradan katılmamıştı o, bizzat kurucu üyelerden biriydi. Üstelik bütün hayatını bu işe adamıştı. Öteki üyeler ekipteki kimlikleriyle gerçek hayattaki kimlikleri arasında bir sınır çizme şansına sahipti. Örneğin Tris bir sabah karargâha gelip ekipten ayrılmak istediğini söyleyebilir, sonra da Ayaz Baransel kimliğiyle hayatına devam edebilirdi. Kimse onun Gözcüler'in eski lideri olduğunu bilemezdi, hatta içlerinden biri Trismegistus mahlasını kullanmaya devam ederse insanlar liderin ekipten ayrıldığını bile fark etmezdi. Ayaz'ın istediği zaman gizli kimliğini çöpe atıp hayatına gerçek kimliğiyle devam etme şansı vardı.

Ateş ise gerçek kimliğini yalnızca karargâh sınırları içinde var edebiliyordu. Ekipten ayrılsa bile topluma gösterdiği aptal fenomen kimliğinden kurtulması çok zor olacak, belki de uzun yıllar alacaktı. Ülke değiştirse dahi gerçek kimliğiyle sürdürebileceği bir hayat kurmak için çok çabalaması gerekirdi. Sahip olduğu yetenekleri hemen açığa vuramazdı, bilişim alanında bir sürü şeyin eğitimini alarak zaten bildiği şeyleri belgelendirmek zorundaydı. 'Nereden baksan on yıl...' diye geçirdi içinden. 'En iyi ihtimalle on yıl...'

Fakat bu düşünceler bile onu vazgeçirmeye yetmemişti. Patlama gününden bu yana içinde bir şeylerin değiştiğini hissediyordu. Garip bir hissizliğe hapsolmuş gibiydi, ya da hissettiği şeylerin muazzam gücü tüm sinirlerini felç etmişti. Ve zihninin derinliklerindeki bir ses, kız var olduğu müddetçe bu felçten kurtulamayacağına kanaat getirmişti.

Duvarın içindeki uzun tüneli aştığında yüksek tavanlı, eğilmek zorunda kalmadan da yürüyebileceği bir açıklığa ulaştı. Medea'nın bölmesine doğru ilerlerken adımlarının birbirine dolandığını hissediyordu. Ancak tüm bu çabası sonuçsuz kalmadı. Yalpalayarak Medea'nın odasına girdiğinde kızı tahmin ettiği gibi orada, yatağın içinde ufalmış uyurken buldu. Üstelik yalnızdı, Medea bile yoktu içeride. Ateş'in tekrar deneyeceğini akıl edememiş olabilir miydi? Belki de sadece bu gece deneyeceğini akıl edememişti. Sabah bombalı saldırıdan kurtulup kucağına bir kızla kilometrelerce yol yürüyen, sonra da ekip arkadaşları tarafından bıçaklanan bir adamın aynı gece ayağa kalkamayacağını düşünmüş olmalıydı. Ateş kendi kendine güldü. İnsanlar tüm dünyayı kendi gücünün sınırlarında değerlendiriyordu.

Acaba vasat ve aptal rolünü yalnızca topluma oynamadığını fark ettiklerinde ne yapacaklardı?

Kapıyı sessizce örtüp tekrar odaya döndü. Kızı Medea'nın yatağına yatırmışlardı. Elleri yatağın her iki tarafındaki demir çıkıntılara bağlıydı, ayakları ise birbirine kelepçelenmişti. Bilincinin yerinde olmadığı ortadaydı. Ateş'in duymak istemediği bir şeyler sayıklıyordu ve kahrolası yüzü gece lambasının loş ışığında hiç de bir katile benzemiyordu.

Gittikçe artan lavanta kokusunu takip ederek yatağa ilerleyip kızın yanına oturdu. Zihninin bir kısmı hala nehrin içindeydi, yüksek ateşten kaynaklanan bir sallantı vardı başında. Gözlerinin önündeki görüntü kararır gibi olunca bıçağın sapını daha sıkı kavrayıp baş dönmesinin geçmesini beklemeye başladı. Saniyeler ilerlerken omzumdaki yaradan sırtıma süzülen kan tişörtümü kırmızıya boyuyordu.

"Neyi bekliyorsun?"

"Ne?"

Kızın sesini duyunca şaşırmadan edemedi. Konuşması sayıklama olamayacak kadar netti, öte yandan gözleri kapalıydı hala. Yani, hiç değilse o ana dek kapalıydı. Ateş'in sorusunu duyduğunda kirpikleri yavaşça aralandı ve neredeyse ateş rengi sayılabilecek kadar koyu bir amber rengiyle yıkanmış bakışları açığa çıktı.

"Elinde bir bıçakla tepemde oturmuş beni izliyorsun." diye mırıldandı güçlükle konuşarak. "Yoksa bir insanı öldürmek hassas kalbine ağır mı geliyor? Gerçi hala hayatta olduğumu düşününce..."

"Merak etme, bu kez seni elimden kimse alamayacak."

"Sabah da alamazlardı." diyerek burun kıvırdı hafifçe. "Bıçağı fırlatmış olsaydın sorun çözülürdü. Ama sen kalkıp yanıma gelmekle vakit kaybettin. Ya birkaç, metre ötedeki açık hedefi vuramayacak kadar beceriksizsin, ya da içten içe birilerinin seni durdurmasını istedin."

Ateş hafifçe gülümsemekle yetindi.

"İkincisi, öyle değil mi?" diye devam etti kız. "Sabah beni öldürmek istemedin. Acımasız görüntünün altında hassas bir iyilik perisi yatıyor, ateşli çocuk. Birini öldürecek cesaret yok sende."

"Öldürdüğüm ilk kişi olmayacaksın."

Bakışlarında bir şeyler kırıldı fakat bunu çabucak kamufle etti. Neydi o? Korku olamazdı, buz kokusu almamıştı Ateş. Şaşkınlığın o nanemsi ferahlığı da değildi. Geçmişten gelen bir lavanta kokusu vardı yalnızca... Belki de gelecekten...

"Sen ve birini öldürmek, ha?" diyerek tekrar atağa geçti kız. Gözlerindeki küçümser ifadeyi alaycı bir tebessümle pekiştirmişti. "Altında yatan hareketsiz bir insanın kalbiyle karın boşluğunu karıştırabilecek kadar aptal olduğunu düşününce, pek inanasım gelmiyor."

"Siktirtme manipülasyonunu." diyerek sözünü kesti Ateş. Kızın bakışlarında ifade tekrar kırıldı. "Madem gebermek istiyordun, öyleyse neden havalandırmada vidaları açmama yardım ettin?"

Nehir umursamaz bir tavırla cevap verdi. "O kadar aptalca bir planın işe yarayabileceğini düşünmemiştim. Yanarak ölmek yerine boğularak ölmek istedim."

"Yalancı bir fahişe olduğunu biliyor muydun?"

"Aynı zamanda da 1528 kişinin katiliyim." diyerek tahrik etmeye devam etti kız. "Beni öldürmeye geldiğinde arkadaşına söylediğin sayı buydu, tabi izin vermesi için yalan söylemediysen..."

Umursamaz ve zalim bir tavırla söylemişti bunları. Öyle ki, bir başkası olsaydı cümlesini bitirmesine bile izin vermeden kızı öldürebilirdi. Fakat Ateş lavantaların arasında belirip kaybolan keskin yaban mersini kokusunu da almıştı. 'Beklenti...' diye geçirdi içinden. 'Söylediğim şeyin yalan olmasını, fuardaki insanların kurtulduğunu itiraf etmemi bekliyor.'

"Bu yüzden mi?" dedi hafifçe gülümseyerek. "Vicdan azabı yüzünden mi gebermek istiyorsun? Biliyor musun, hiç şaşırmadım. Sahneye çıktığın anda zayıflığının kokusunu almıştım. Muhtemelen mekanda bomba olduğunu bile son anda öğrendin."

Kızın yüz hatları gerildi fakat cevap vermedi. Şu an gerçekten zorlanıyor muydu acaba? Tüm hayatını bambaşka biri gibi davranmakla geçirdiği için Ateş manipülasyonun gücünü çok iyi biliyordu. Belki de kızın vicdan azabı da bir maskeden ibaretti, belki de bu gördüğü yüzün altında onu bir şeylere ikna etmeye çalışan soğukkanlı bir şeytan vardı. Şeytanı kim alt edebilirdi ki?

"Ama bu bilgisizlik seni masum yapmıyor, farkındasın değil mi?" diyerek devam etti sözlerine. "Oradaki insanlar neden öldüler biliyor musun? Sen zayıf olduğun için. Her halükarda sahneye çıkarken bombalardan haberin vardı. Fakat son ana dek bocalayıp durdun, ipleri eline almaya cesaret edemedin. Eğer o güzel ağzını daha önce açmış olsaydın minik bir bebek parçalara-"

Nehir adeta hırlayarak konuştu. "Derdin ne benimle orospu çocuğu?!"

Ah. Gerçekti.

Kızın öfkesinin kokusunu almıştı. İnsanın genzini yakan, baharatlı bir aromaydı ve garip bir şekilde lezzetliydi. Bakışlarındaysa her an ölmek için yalvarmaya başlayacakmış gibi bir ifade vardı. Ateş garip bir şekilde bu ifadeden hoşlandığını hissetti. Robotik militanların canını yakmak herhangi bir hesaplaşma hissi yaratmıyordu onda. Nihayet hıncını alabileceği bir insan bulmuştu.

"Seni öldürmekten neden vazgeçtiğimi anlamanı istiyorum." diye cevap verdi kıza. "Vazgeçtim çünkü sen zaten bir ölüsün. Senden alabildiğimiz her şeyi aldıktan sonra kafana sıkacağız. Eğer bizden kaçmayı başarırsan da onlar tepene çökecek ve muhtemelen bir denek olarak kullanılacaksın. Dalından koparılmış bir çiçekten farksızsın, güzelim. Hayat ağacıyla olan bağın sonsuza dek kopmuş ama seni su dolu bir vazoya koyduğumuz için ölemiyorsun bile. Bir geleceğin yok, bir gelecek ihtimalin bile yok. Ölümü bile başkalarından dilenecek kadar özgür iradeden yoksunsun. Muhtemelen bugüne dek yalnızca bir kez özgür iradenle seçim yapma şansı elde ettin, fakat sen o fırsatı da bocalayarak heba ettin."

Sözleri sona erdiğinde kızın yüzünde görmek istediği ifade vardı; kusursuz bir manipülasyonun yarattığı yıkım. Ateş o anda kızın sahiden de bir militan olmama ihtimalini düşündü. Bu bir şeyleri değiştirir miydi? Hiç şüphesiz... Eğer kız bir militan değilse o zaman ondan kurtulmalarının hiçbir yolu kalmazdı. Başta Ayaz olmak üzere ekiptekilerin fiziksel suça karşı duruşu son derece netti. Halihazırda hepsi siber suçluydu, hatta bazılarının fiziksel suç geçmişi de vardı fakat kurdukları ekibin sanal alemin içinde kalmasını istiyorlardı. Bugüne dek yakaladıkları militanları bile öldürmeyi düşünmemişlerdi. Bu nedenle onları asla karargâha getirmiyor, bambaşka bir yerde ve genelde yakaladıkları Kaldeli'nin karşısına bile çıkmadan, kameralar ve özel ses sistemleri kullanarak sorguluyorlardı. Zira Ayaz'ın niyeti, konuşsalar da konuşmasalar da eninde sonunda militanları serbest bırakmak yönündeydi. Hatta son militanda az kalsın yapıyordu bunu. Tabi, hepsi intihar etmiş olmasaydı...

Fakat Ateş bu kez işini şansa bırakmak istememişti. Üstelik kızın sahneden indikten sonra kafasına sıkmak yerine kaçmaya çalışması, havalandırma boşluğundayken diğer militanlardan yardım istemesi, sonrasında Ateş'in vidaları açmasına yardım etmesi gibi detaylar vardı.

Bu nedenle kızı doğruca karargâha getirmişti işte. Zira gizli mekanlarına girmiş birini isteseler de serbest bırakamazlardı. Eğer kız intihar etmezse onunla işleri bittiği zaman ellerinde tek bir seçenek kalacaktı; Ateş'in militanı ortadan kaldırmasına göz yummak.

'Peki ya kız militan değilse?' diye düşündü tekrar. Ne Ayaz, ne de ekibin geri kalanı onun militan olmayan birini öldürmesine asla izin vermezdi. Kızı sonsuza dek esir tutmak gibi saçmalıklara bile kalkışabilirlerdi. Nasılsa diğerleri karargâhı sadece toplanma yeri olarak kullanıyordu, hepsinin aynı anda karargâhta bulunması bile çok nadir gerçekleşen bir olaydı.

Ateş içinse durum farklıydı. Aptal sosyal medya fenomenini oynadığı çevreye göstermek için seneler önce kendine bir ev almıştı fakat neredeyse her gece uyuduğu, kendini güvende hissettiği, özgürce vakit geçirdiği, kafa dinlediği yer burasıydı. Onun evi burasıydı. Marduk'un arabada söylediği şeyleri hatırladı birden.

'Yerinde olsam düşmanımı kendi evimde esir almazdım.'

Bakışlarını sakince kızın yüzüne çevirip neredeyse ateş rengi sayılabilecek gözlerine baktı. Hiçbir şey yoktu. Ne üzüntü, ne pişmanlık kırıntısı, ne de Kaldeli olmadığını gösterebilecek herhangi bir duygu kırıntısı... Ateş'in görmek istediği manzaranın eksiksiz bir tasviriydi adeta. Koku dışında.

Karşısındaki kusursuz maskeyle rağmen kızın çektiği acının yakıcı aromasını duyabiliyordu. Bunun duygusuz bir militanla başa çıkmaktan çok daha zor fark etmişti. Daha tehlikeliydi. Ve artık bunun sebebini biliyordu Ateş. Tıpkı kızı neden yok etmesi gerektiğini bildiği gibi...

Sorun şu ki, bunu yapacak gücü kalmamıştı. Açılan dikişlerinden akan kan yüzünden sırtının sırılsıklam olduğunu hissediyordu. Odadaki eşyalar eğilip bükülmeye başlamıştı çevresinde. Bayılacağını anlayınca son güç kırıntılarını toplayıp ayağa kalkmaya çalıştı.

Fakat son anda bileğine yapışan bir el durdurdu onu. "Zihnimle oyun oynamanıza izin vermeyeceğim."

Hayretle başını çevirdiğinde kızın ellerinden birinin artık yatağa bağlı olmadığını fark etti. Gözlerinde bir bilmeceyi çözmüş gibi bir ifade vardı, yüz hatlarıysa nefret ve kararlılıkla gerilmişti. Ateş gerisingeri yatağa otururken bileğindeki el kendi eline kapanıp bıçağı çekiştirmeye başladığını hissetti. Eğer kan kaybından bayılmak üzere olmasaydı bu girişimin bedelini kıza canıyla ödeteceğini biliyordu ancak yapabildiği tek şey bıçağı elinden bırakmamak olmuştu.

Ne var ki bu Nehir'i durdurmaya yetmedi. Onun kendi elini de hareket ettirerek bıçağı havaya kaldırdığını fark etti Ateş. Bir an için hedefin kendisi olacağını sanmıştı fakat hayır, bu sefer kızın niyeti cinayet işlemek değildi. Bilinci tamamen kapanırken bıçağın kendi eliyle birlikte aşağı inişini gördü hayal meyal. Sivri metal kızın sol göğsüne saplandığında yüzüne sıçrayan kan, hissettiği son şey olmuştu.

Karanlıkta bir şarkı çiçek açtı yeniden ve yeniden. Kıyıma uğramış bedenlerin arasında ağlayan bir çocuk vardı. Hiç sönmeyen bir ateş... Ve bitmeyen bir arayış. Aramak değil, bulamamaktı insanı yoran. Ve Ateş uzun bir bulamayışın ardından yorgundu. Çok yorgundu.

Lavantaların enfes kokusu kanın keskin kokusuna karışırken ağır ağır devrilmeye başladı bedeni. Aramaktan değil belki, fakat bulamamaktan yorulmuştu. Çok yorulmuştu. Ardından başı bıçağın hemen yanıbaşına, kızın henüz kana bulanmamış sağ tarafına kapandı ve nihayet, uykunun sonsuz karanlığında kayboldu.

-*-

▪️Yeni bölüm: 7 Ağustos 2021'de. Görüşmek üzere. <3

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro