Bölüm 51 - Ateş Tapınağı
Not: Aşağıda çok çok aceleye gelmiş ve muhtemelen imla hatalarıyla dolu bir bölüm sizi beklemektedir. Affola!
Bölüm şarkısı: Legend of the Eagle Bearer.
Aşağıda bir yerlerde buradan sonra dinlemeye başlayın uyarısını göreceksiniz. Uymanızı öneririm. :)
Herkese keyifli okumalar!
-*-
Bombanın sesinden önce kendisi geldi.
Ateş böyle olacağını biliyordu, blast etkisi sesten daha hızlıydı. Fakat yine de garipsemişti durumu. Havanın içinde beliren karanlık bir güçle çarpışmak gibiydi. Korkunç büyüklükte bir okyanus dalgası onu bir yere fırlatmıştı sanki. İç organlarının sıkıştığını, tüm vücudunun bir press makinası tarafından ezildiğini hissediyordu. Akciğerlerinin varlığını ilk kez somut bir şekilde algılamıştı. Onların göğsünün içinde her yönden gelen bir baskıyla büzüştüğünü ve hatta, birbirlerine temas ettiğini duyumsadı.
Onu şaşırtan ikinci şeyse kızın haklı çıkmasıydı. Son saniyelerde ortaya attığı sarılma önerisine ses çıkarmamıştı fakat içten içe bunun bir işe yaramayacağını, birbirlerine ne kadar sıkı sarılırlarsa sarılsınlar bombanın yarattığı şok dalgasının onları ayıracağını düşünüyordu. Ancak her yönden uygulanan basınç bambaşka bir etki yaratmıştı.
Havaya savrulurken korkunç büyüklükte bir gücün onları tek beden haline getirdiğini hissetti. Şok dalgası öyle güçlüydü ki hiçbir seks pozisyonunun sağlayamayacağı bir şiddetle iç içe geçmişti kızla. Fakat zevk veren bir his değildi bu, aksine tüm parçalarının birbirine kenetlenmesi gibiydi. Ne yazık ki iki farklı varlığın tüm parçalarıyla birbirine kenetlenmesi, ancak her ikisi de parçalara ayrıldıktan sonra gerçekleşebilirdi.
İşte nehre çarptığında Ateş'in hissettiği şey tam olarak buydu. Paramparça olmuştu.
Kendisi altta olduğu için acıyı tüm kaburgalarında hissetti. Şok dalgası onlarla birlikte nehre çarpıp suyun yüzeyinde anlık bir krater oluşturmuştu. Hemen ardından kraterin kenarına çekilen su dalgaları yeniden nehre hücum etti ve onları da beraberine katıp hızla tabana doğru ilerledi.
Böylelikle blast hayatlarını iki kez kurtarmış oldu. Önce onları nehre fırlatmış, sonra da su dalgalarıyla üstlerine hücum edip çok daha hızlı bir şekilde tabana ulaştırmıştı.
Şarapnel parçaları ve bina kalıntıları keskin mızraklar gibi suya saplanırken tabandaki güvenli bölgedeydiler. Nehir bilincini kaybetmişti, Ateş ise bir uyku felcinin içinde gibiydi. Onları tabana yapıştıran su şefkatli bir yavaşlıkla yeniden yukarı sürüklerken kılını bile kımıldatamıyordu.
Suyun içinde süzülürken bombanın zihninin içinde tekrar tekrar patladığını işitiyordu. Bir ara dalgaların gelgit yaparak onları tekrar tabana yapıştırdığını hissetti. Sonra tekrar, tekrar, ve tekrar... Yüzeydeki ışık artık ulaşılmaz bir uzaklıkta kalmıştı. Ve Ateş orada öleceğini anladı.
Bu fikri sakinlikle karşılamıştı zihni. Kızın bedeni hala üzerindeydi, saçları tel tel suda dağılıp yüzeydeki ışıkla arasına giriyordu. İlginç bir şekilde ölümün aralarındaki düşmanlığı bitirdiğini fark etti Ateş. Her ikisi de az sonra tüm kimliklerinden sıyrılıp birer cesede dönüşecekti. Bu yüzden yana açılmış kollarını kızın beline doladı, ardından başını saçlarına gömüp sımsıkı sarıldı.
Fakat bedeni ölüm fikrini sakinlikle karşılayamamıştı. Ciğerlerindeki isyan artarken tüm hücrelerine iğneler saplanıyordu sanki. Suyun içinde süzülürken ayaklarını çırpmaya başladığını fark etti. Beyninin mantıklı düşünen tarafı geride kalmış, altında yatan ilkel içgüdüler duruma el koymuştu. Yeni bir dalganın onları tekrar tabana yapıştıracağını bile bile yüzüyordu Ateş. Ancak onun bu çabası karşısında dalgalar da sakinleşmiş gibiydi. Onlar yukarı çıkarken üstlerine bastırmak yerine kenara çekilip yol veriyorlardı. Boğulmasına ramak kala onu yüzeye çıkaran şey de bu olmuştu işte. Yaşama içgüdüsü.
Suyun yüzeyine çıktıklarında patlamanın üzerinden birkaç dakika geçmişti. Derin derin nefesler alırken etrafa anlam vermeye çalışıyordu Ateş. Yıkıma uğramış binadan yükselen alevler, suyun yüzeyine saçılmış tonlarca şey, gökyüzüne uzanan dumanlar ve mutlak bir sessizlik...
Kulakları duymadığı için yönünü bile şaşırmıştı. Nehir'in kollarından çözülüp suya gömüldüğünü fark edince kızı belinden kavrayıp yukarı çekti yeniden. Kıyıya gitmesi gerektiğini biliyordu ancak kıyının ne tarafta olduğunu çözemiyordu. Gözlerini yumup sakinleşmeye çalıştı birkaç saniye boyunca. Derin derin nefesler aldıkça algılarının açıldığını hissetmeye başlamıştı.
Gözlerini yeniden açtığında kıyının ne yönde olduğundan emindi artık. Kelepçeli koluyla kıza sarılırken diğer koluyla suyu yararak yüzmeye koyuldu azimle. Nehrin yüzeyi patlama artıklarıyla dolduğu için karşısına çıkan engelleri tutup birer birer kenara çekiyordu. Kıyıya varmasına yaklaşık on metre kala önüne bir engel daha çıktı. Hiç düşünmeden nesneyi tutup kenara çekmeye yeltendi fakat yapamadı.
Zira bu kez parmakları başka bir insanın kolunu kavramıştı. Bunun bir ölü olduğunu anlayınca hızla geri çekti elini. Nefes alıp almadığını kontrol etmesine bile gerek yoktu, ortada nefes alabilecek bir beden kalmamıştı çünkü. Sadece kopmuş bir kol vardı.
Üstelik yalnız da değildi. Etrafa göz attığında midesinin ağzına geldiğini hissetti Ateş. Ardından kapıldığı dehşetle birlikte daha hızlı yüzmeye başladı. Suyun içinde kalamazdı. Birkaç dakika önce bombanın patlamasını beklerken eşsiz bir güzelliği olduğunu düşündüğü nehir birden korkunç bir manzaraya evrilmişti.
Kıyıya ulaştığında önce kızı yüzeye çıkarmayı denedi ancak kelepçe yüzünden başarılı olamadı. En sonunda onu da kucağına alarak çıkmakta buldu çareyi. Kendini öyle güçsüz hissediyordu ki ayakta bile duramamıştı, karaya ayak bastığı anda kızla birlikte yere devrildi.
Kaç yıl boyunca orada öylece yattığını bilmiyordu. Ancak kulaklarındaki mutlak sessizliğin yerini delirtici bir çınlama sesi almıştı. Bunun bir hediye olduğunun farkındaydı, eğer daha şiddetli bir patlama muhtemelen duyma yetisi kalıcı bir hasar alırdı. Hatta muhtemelen şu anda yaşıyor bile olmazdı.
Çınlama sesi gittikçe azalırken zihninde dünyaya ait düşünceler de belirmişti. İlk yaptığı şey kolundaki saatin minik düğmelerine şifre girmek oldu. Bunu yaparken bileğindeki kelepçeyi de idrak etmişti. Sonra göğsüne yattığı kızın varlığını fark etti birden, gerçekleşen patlamayı, suya çarptıklarında tüm kemiklerinde hissettiği acıyı, derin derin nefesler alarak gökyüzünü izlerken üstlerine yağan külleri, suda gördüğü insan kalıntılarını...
Fakat idrak ettiği şeylerden en kötü olanı etraftaki sükunetti. Kulakları dünyaya dair sesleri duyuyordu ancak doğal seslerdi bunlar. Bir patlamanın ardından olması gereken feryatlar yoktu, ağlayıp bağrışan kimseyi duyamıyordu. Yaralıların acıyla çığlık atıyor olması gerekmez miydi? Kurtulanların ağlama sesleri neredeydi? Herkes nereye gitmişti? Birkaç dakika içerisinde sesleri duyulmayacak kadar uzağa gitmeyi nasıl başarmışlardı?
Belki de kaçmamışlardı... Belki de o insanlar gerçek değildi. Fuardaki kalabalık da bir hologram olamaz mıydı?
İçinde bir yerlerde bunun olamayacağını biliyordu. O insanlarla gün boyunca sayısız kez temas kurmuştu. İzdiham esnasında bir sürü kişiyle çarpışmış, gerçekliklerini bedeninde hissetmişti. Fakat belli ki bu işin arkasında da başka bir iş vardı. Onun hiç bilmediği bir aldatmaca...
Sonra başka bir şeyi daha fark etti. Sudan çıktıklarından beri kızın göğsünde yatıyordu ancak onun derin derin nefes aldığını duymamıştı. Hatta hiç nefes almıyordu sanki, göğüs kafesi bir milim dahi kıpırdamıyordu.
"Hayır..." diyerek güç bela doğruldu yerinden. "Hayır kahrolası, o kadar kolay kurtulmuş olamazsın!"
Ne yazık ki kurtulmuş gibi görünüyordu. Toprağın üzerinde uzanırken yüzü kül gibi olmuştu, göğüs kafesinde gözle görülür bir hareket yoktu, kirpikleri dahi hareket etmiyordu.
Ateş ilkyardım pozisyonu aldı hemen. Yere diz çöktükten sonra kızın ağzını açıp dilinin geriye kayıp kaymadığını kontrol etti. Sorun olmadığını görünce bir elini alnına bastırıp diğeriyle çene kemiğini tutarak başını arkaya itti hafifçe. Kulağını ağzına yaklaştırıp nefesini kontrol ettiğinde sahiden de solunumunun durduğunu anlamıştı.
Hemen doğrulup boştaki elini kızın göğüs kemiğinin alt yarısına yerleştirdi. Diğer elini üstüne koyup parmaklarını birbirine kenetlerken Nehir'in kolu da cansız bir şekilde hareket ediyordu onunla. Kalp masajı pozisyonu aldıktan sonra saniyede iki kez olacak şekilde otuz defa baskı uyguladı. Eğer kız hayatta kalırsa uyandığı zaman göğüs kafesi epey ağrıyacaktı muhtemelen. Zira her seferinde göğüs kemiğini beş santim aşağı kaydıracak kadar şiddetli bir baskı uyguluyordu.
Hiçbir değişiklik olmadığını görünce başının pozisyonunu düzeltip bir eliyle burnunu kapattı. Ardından nefes alıp kızın ağzını içine alacak şekilde ağzını yerleştirdi ve iki soluk üfledi. Göğsü verdiği havayla birlikte yükselip alçalıyordu fakat ciğerlerine kaçan az miktardaki suyun hala orada olduğunu biliyordu Ateş. Bu yüzden göğsünün inmesini bekledikten sonra ağzına tekrar kapanıp iki nefes daha verdi.
Ve nihayet bir şeyler değişti.
Ciğerlerindeki su ağzına yükselirken öksürmeye başladı Nehir. Birinin onu karnından kavrayıp yan çevirdiğini hissetmişti fakat gözlerini açamıyordu. Ciğerlerindeki korkunç acı dudaklarından toprağa dökülürken düşünemiyordu bile. Başına neler geldiğine dair hiçbir fikri yoktu. Dakikalar geçerken titreyerek sakinleşmeye çalışıyordu sadece.
Fakat sonra anılar belirmeye başladı. Çığlık atarak kaçışan insanlar, bir bebeğin ağlaması, manyağın tekiyle havalandırma boşluğunda yaşadıkları ve o manyakla birlikte havaya uçması...
Hala nefes aldığına göre bomba öldürmemişti onu. Fakat nefes alıyor oluşunun hayatta olduğu anlamına gelmeyeceğini de biliyordu. İçeride insanları kaçmaları için uyardığı andan itibaren bir ölüydü zaten. Muhtemelen bombadan sağ kurtulduğunu bilmiyorlardı fakat eninde sonunda öğreneceklerdi. Ve öğrendikleri zaman, bugün sebep olduğu şeylerin bedelini ödemesi gerekecekti.
Birinin omzunu dürtüklediğini hissedince ağır ağır araladı kirpiklerini. Adamın biri tepesinde bir şeyler söyleyerek uyandırmaya çalışıyordu onu. Başını çevirip bakmaya çalıştığında "Omurilik zedelenmen bile yok." dediğini duydu aynı kişinin. "O yüzden numara kesmeyi bırak da ayağa kalk."
"Hı?"
"Kalk çabuk." diyerek onu omuzlarından tutup doğrulttu adam. "Hemen gitmemiz gerek. Az sonra sizin orospu çocukları buraya damlar."
"Sen git..." diye sızlandı Nehir. "Beni öldürecekler zaten..."
Ateş hafifçe güldü. "Seni ben de öldüreceğim zaten."
"O zaman niye hayatımı kurtardın?"
"Çünkü önce ötmen gerek." dedi kolunu beline sarıp onu ayağa dikerek. "Piç kurusu yoldaşlarınla ilgili bir şeyler anlattıktan sonra cehenneme gidiş biletin benden olacak, söz veriyorum."
"İyi de sen kimsin?!"
Bu sözler cılız bir isyan şeklinde çıkmıştı kızın ağzından. Ateş onun bayılmak üzere olduğunu görebiliyordu fakat bu hasta orospu çocuklarına güvenemezdi. Beyni yıkanmış zombi sürüsünden farksızlardı, rol yapma konusunda ne kadar usta olduklarını da az çok biliyordu. Belki de kızın yukarıda yaptığı vicdan şovu da numaradan ibaretti. Adamların onu geride bırakması Ateş'i ikna etmeye yetmiyordu zira bu tip olaylarda geride kanıt bırakmamak için kendilerini öldürüyorlardı zaten. O iki adam kapağı kapattıktan sonra kendi kafalarına sıkmış olmalıydılar.
"Dur şöyle."
Sırtı bir ağaca yaslanınca itiraz etmedi Nehir. Ayak bilekleri kopacakmış gibi ağrıyordu. Nehre düştüğü anda yüksek bir yerden suya düşmekle bir betonun üzerine düşmenin çok da farklı olmadığını anlamıştı. Dikey bir şekilde düştükleri için bu etki ayaklarından yukarı çıktıkça azalıyordu fakat yukarılarda da başka ağrılar vardı zaten. Örneğin balyoz yemiş gibi ağrıyan göğüs kafesi...
Adamın onun eteğini sıyırdığını görünce inleyerek tekme atmaya çalıştı. Elleri birbirine kelepçeli olduğu için adam yere diz çökünce o da eğilmek zorunda kalmıştı. Başını başına dayarken "Ne yapıyorsun ruh hastası?" diye sızlandı. "Senin tacizlerinden kurtulamayacak mıyım ben?"
Ateş eteği sonraya bırakıp kızın bacaklarından birini tuttu. Ayakkabılarını çıkarıp kontrol ettiğinde Nehir durumu anlamıştı. Tekrar giydirmeye çalıştığındaysa "Giydirme..." diye söylendi. "Topuklularla yürüyecek halde değilim zaten."
"Güzel plan." diyerek güldü Ateş. "Ama kül kedisi gibi ayakkabılarınla mesaj bırakmana izin veremem. Giy şunları."
Nehir ayakkabıları giyerken homurdanmakla yetindi. "Beni öldüreceklerini bile bile neden onlara ulaşmaya çalışayım ki?"
"Çünkü serbest bıraksam sen de kendini öldürmeye çalışırsın. Daha önce sizin piçlerden yakalamadık mı sanıyorsun? Üçü de konuşmamak için bir şekilde gebertti kendini."
"Ben militan falan değilim." dedi kız vızıldanarak. "Onlar tarafından yetiştirilmedim."
"Aynen, tabi."
Ayakkabılarını giydirdikten sonra bacaklarını kontrol etti. Elini kalçasına attığında tekrar tekme yemişti kızdan. Homurdanarak ayağa kalkıp sırtını da yokladı. Sütyenine uzandığındaysa üçüncü bir tekmeyle savuşturulmaya çalışıldı.
"Yukarıdayken sütyenimi yeterince yoklamadın mı sence de?!"
Eh, mantıklı... Geri çekilip kolunu tekrar kızın beline sardı.
"Yürü."
Nehir itiraz etmenin faydasız olacağını anlamıştı. Manyak herifin kim olduğunu bilmiyordu fakat son derece kararlı olduğu ortadaydı. Gerçi onu burada bıraksaydı bile gidecek yeri yoktu zaten. Az sonra ilk yardım ekipleri ve polis gelecekti, aralarında muhtemelen onlardan birileri de olurdu. İnsanların çoğunun sağ kurtulduğunu gördüklerinde bunun sorumlusunun kim olduğunu tahmin etmeleri zor değildi.
Tam yola koyuluyorlardı ki adamın duraksadığını fark etti. Ona tiksinti dolu bir bakış atarken "Bunun umurunda olacağını sanmam ama..." diye mırıldandı. Ardından onu arkaya çevirip nehri işaret etti. "Yine de her sanatçı eserini görmeyi hak eder."
Nehir başta anlamadı. Nehre baktığında suyun üstünde yüzen bir sürü yanmış şey görmüştü. Önce o şeylerin binadan kopan parçalar olduğunu düşündü, bina nehrin kıyısındaydı zaten. Fakat sonra taşların yüzemeyeceği geldi aklına, bir binadan kopan parçalar suyun üstünde durmayıp dibe batarlardı.
Daha dikkatli bakınca kumaş parçaları çarptı gözüne. Yanık parçalardan birinin üzerinde saat vardı. Bazıları yanık değildi hatta, üzerlerinden akan koyu kırmızı sıvılar nehrin suyunu lekeliyordu. Bir ayakkabının suyun üstünde yüzdüğünü görünce bir anlığına başka birinin daha onlar gibi suya düşüp kurtulduğunu sanmıştı fakat ayakkabının üzerinde bir insan yoktu.
Sadece bacak vardı.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
-Yarım saat sonra-
Ateş kucağında kızla birlikte ormanda ilerlerken blastın etkilerini hala vücudunda hissediyordu. Metro istasyonunun kenarında dururken arkadaşının aniden seni trenin önüne itmesi gibi bir şeydi. Aradaki tek fark, onu iten kuvvetin sosyopat bir arkadaşın uygulayacağı kuvvetten çok çok daha büyük oluşuydu.
Yetmezmiş gibi ona bunları yaşatan manyağı kucağında taşıyordu şimdi. Kaldeli hatun nehirdeki manzarayı görür görmez bayılmıştı. Gerçi Ateş onun bayılmasının sebebinin oradaki manzara olduğunu pek sanmıyordu. Son dakikada vazgeçip geçmediği bile meçhuldü ancak vazgeçse bile o fuara bunun için gitmemiş miydi? Bombalı saldırı yapmaya giden birinin kopmuş kol ve bacaklardan etkilenmesi biraz saçma olurdu.
Saatindeki sinyal sesini duyunca bir dizini ağaca yaslayıp kızı dizine oturtarak sabit tutmaya çalıştı. Pek başarılı olduğu söylenemezdi, zira kolunu çektiği anda hatun boş bir çuval gibi arkaya doğru devrilmişti. Son anda kolunu kızın beline sarmayı başardı ancak elleri birbirine kelepçeli olduğu için Nehir'in kolu da havalanıp suratına çarptı birden. Yediği darbeyle birlikte yalpaladığını hissetti genç adam. Arkaya doğru gerileyip sırtını ağaca yaslamaya çalışsa da ıskaladı ve en sonunda dengesini tamamen kaybedip yeri boyladı.
Şanslıydı ki, kuru yaprakların üstüne düşmüştü. Şanssızdı ki, kız da onun üstüne düştü.
Kahrolası kelepçeyi taktığı için pişman olmuştu bile. Bok varmış gibi elektrikli kelepçe takmıştı bir de, eğer zorla çıkarmaya çalışırlarsa ikisini de elektrik çarpacaktı. Öldürmezdi ama süründürürdü ve Ateş bugünlük sürünme kotasını kesinlikle aşmıştı.
Kızın yarı baygın bir halde inlediğini duyunca çaresizce iç çekti. Orantısız bir X harfi oluşturacak şekilde düştükleri için kollarındaki kelepçe gerilip ikisinin de bileğini kesmeye başlamıştı. Son bir gayretle bacaklarını arkaya, belden yukarısını ise öne ittirerek X harfini bozup bedenlerini yan yana duran iki tane I harfine dönüştürdü. Bilekleri birbirine kavuşunca kızın acılı iniltisi de kesilmişti.
Diğer kolundaki saatten yükselen biplemeyi duyunca kalkmak istedi fakat ciddi anlamda tükenmek üzereydi. Bomba görünürde hiçbir ciddi hasar vermemişti onlara, ufak tefek çizikler dışında bir yaraları bile yoktu ancak Ateş vücudunun korkunç bir şekilde sersemlediğini hissedebiliyordu. Yaşadıkları şey ve yakalanma korkusu yüzünden manyak gibi adrenalin salgılıyor olmasaydı ormanın ortasında sızıp üç gün boyunca uyanmazdı.
'Hatta kafamı tam şuraya koyup öyle sızardım.' diye düşündü kızın göğüslerine bakarken. Cinsel bir fantezi değildi bu, gökyüzünde bir çift beyaz kabarık bulut görmüş her yorgun insan gibi oraya gömülüp yatmak istemişti. Fakat yorgunluğa kulak vermenin sırası olmadığını biliyordu.
Üstelik henüz tam olarak canını kurtarmış bile sayılmazdı. Eğer sinyal seslerinin gösterdiği yere gittiğinde kimseyi bulamazsa nereye gideceklerine dair hiçbir fikri yoktu. Toplu taşıma ve taksi kullanamazlardı, ikisinin de üstü başı harap olmuş haldeydi, üstelik ellerinde kelepçe vardı. Otostop çekme fikri zaten imkansızdı. Patlamanın bu kadar yakınında bu tiple bineceği her araç görgü tanığı demekti. Üstelik kendisi tanınan bir yüzdü, sikik sosyal medya hesaplarındaki yaklaşık bir milyon takipçi, kamera önünde çalışıyor oluşu ve oynadığı bir iki boktan reklam filmi onu yarı ünlü gibi bir şey yapmıştı.
Fakat ormanda kalmaları da mümkün değildi. Fuardaki patlamanın çok büyük yankı uyandıracağını biliyordu, az sonra her yer polis arabasıyla dolmuş olacaktı. Patlamanın failine dair bir iz bulabilmek için etrafı didik didik ederlerdi. Asıl korktuğu şey bombalı saldırının faili olmakla itham edilmek falan değildi, fuarda yüzlerce görgü tanığı bu boku kimin yediğine şahit olmuştu zaten.
Ancak o kişiyle eli kelepçeli halde bulunması tüm sahte hayatını tehlikeye atardı.
Üstelik insanlar onun dışarı çıkmadığını da biliyordu. Bir kere güvenlik kameraları vardı dışarıda, kapıdan kimin çıkıp kimin çıkmadığını öğrenirlerdi. O kahrolası gösteri başladığında içerideki tüm kameraları bloke ettiklerini düşünüyordu fakat etmedilerse şu saatten sonra kimsenin yapacağı bir şey yok demekti. Kameralar bombalı saldırıda parçalanmış olsa da bu hiçbir şeyi değiştirmezdi.
Güvenlik sistemlerinin asıl olayı buydu çünkü. Olası bir sabotaj ya da güç kesintisiyle main DB ve emergency DB kaynakları devre dışı bırakılabilirdi fakat doğrudan güvenlik şirketine bağlı üçüncü bir kaynak vardı; direct line. Kaldeli puştlar bu hattı sabote edemeyecekleri için standı gören güvenlik kamerasını fuar başlamadan bozup herhangi bir kaydı yedeklemesini önlemişlerdi. Ancak diğer güvenlik kameraları çalışıyorsa, bina havaya uçtuğu halde veriler kaydedilmiş ve direct line üzerinden güvenlik şirketine ulaştırılmış demekti.
Polisler oraya bakacaktı işte.
Evet, kötü bir şey yapmamıştı, aksine suçlunun peşine düşüp kaçmasını önleyerek kahramanlık yaptığı bile söylenebilirdi. Fakat bu Ateş Alazoğlu'nun yapacağı türden şeyler değildi. Hatun patronlarını ele vermese bile nasıl kurtulduklarını saklaması için bir sebep yoktu. İnsanlar aptal bir sosyal medya fenomeninin elektrikli kelepçeyle suçluyu yakaladığını, havalandırma boşluğundaki kapağı söktüğünü ve kendini havaya uçurarak sağ kaldığını öğrenince ne düşüneceklerdi?
Halkı manipüle etmek kolaydı elbette. Fakat manipüle edilemeyecek insanlar da vardı. Bu yüzden de ya gerçekten ölmeliydi, ya da kendini ölmüş gibi gösterip ömrünün kalanını karargahta geçirmeliydi.
Bu düşüncelerle birlikte otoyola vardığında yaklaşık bir saat geçmişti. Etrafta kimseyi bulamamaktan korkuyordu fakat düşündüğü gibi olmadı. Yol kenarında eski model bir arabanın beklediğini görünce derin bir nefes aldı genç adam. Kelimenin tam anlamıyla sürünerek araca yürürken içindekinin kim olduğu konusunda şüphesi yoktu. Onu kucağında bir kızla, kelepçelenmiş ve harap halde görüp de kıçını bile kaldırmayacak tek bir kişi vardı bu dünyada: Marduk.
Aracın kapısını açtığında kafasını çevirip bakmamıştı bile. Ateş yaşlı adamın bugün ultra götveren olduğunu fark ettiği için yardım talep etmedi. Güç bela arka koltuğa oturmayı başardığında kızın başını yüzü koltuğa bakacak şekilde dizine koyup bacaklarını uzattı koltuğa. Araç yolda ilerlerken dikiz aynasındaki bir çift yeşil göz memnuniyetsiz bakışlarla onları izliyordu.
"Evet, isteğin nedir?"
"Karargâh..." dedi Ateş nefes nefese. "Karargâh'a gitmemiz gerek."
Yaşlı adamın yüzündeki ifade iyice huysuzlaştı. Otoban yoluna saparken "Beni sadece şoförlük yapmam için mi çağırdın gerçekten?" diye söylenmeye başlamıştı. "O kahrolası saati her başın sıkıştığında kullan diye vermedim sana, biliyorsun değil mi? Yalnızca çok önemli durumlarda kullanmalısın!"
Ateş bezgin bir tavırla başını arkaya yasladı. "Bombalı saldırı gibi mi mesela?"
"Oradan bakınca bomba imha uzmanı gibi mi duruyorum?"
"Buradan bakınca ne gibi durduğunu duymak istemezsin."
Adam söylene söylene yola döndü yeniden. Belli ki bombalı saldırılar onun için pek de mühim olaylar değildi. Fakat ülkenin geri kalanı bu kadar gamsız olamazdı. Olay şimdiye dek çoktan duyulmuş olmalıydı, ormanın diğer tarafında kalan fuar alanının sağlık ekipleri ve güvenlik güçleriyle dolu olduğuna emindi. Ve elbette basın...
"Şu kelepçeleri açabilir misin?"
"Bir de çilingirlik yapmamı istiyorsun, öyle mi?" diyerek köpürdü ihtiyar. "Şunu anla artık çocuk, ortada sadece ve sadece benim çözebileceğim bir sorun yoksa, benden yardım isteyemezsin. Dünyadaki tek çalışan araba bu olmadıkça sana şoförlük yapmam. Kelepçelerin RSA algoritmasıyla şifrelenmediyse o kelepçeyi açmaya çalışmam."
"Öyle bir kelepçeyi zaten açamazsın." diye homurdandı Ateş. "Yoksa kuantum bilgisayarı falan mı icat ettin?"
"Açarım demedim zaten, açmaya çalışırım dedim."
Ateş bıkkınlıkla iç çekti. Marduk genel olarak götverenin tekiydi fakat bugün başka bir huzursuzluk vardı üzerinde. Yolunda gitmeyen bir şeyler olmalıydı, bir bombalı saldırıdan daha önemli şeyler... Eğer söyleyecek olsaydı zaten o sormadan anlatacağını bildiği için ses çıkarmadı. Bunun yerine konuyu tekrar fuara getirmeye çalıştı.
"Ee, fuarda neler olduğunu sormayacak mısın?"
"Bombalı saldırı olduğunu söylememiş miydin?"
Genç adam gözlerini devirdi. "Evet ama öncesinde başka şeyler de yaşandı. Tam da senin tahmin ettiğin gibi bir gösteri oldu."
"Ve sonrasında tüm binayı havaya uçurmak istediler, öyle mi?" diyerek güldü Marduk. "Hayır çocuk, benim tahmin ettiğim şey bu değildi."
"Tanrı aşkına, gösteride ne olduğunu söylemedim bile!"
Yaşlı adam ilgisiz tavırla sordu. "Ne oldu?"
Ateş'in içinden 'ebenin amı oldu' demek gelmişti fakat bu pezevengin hakaretlerden etkilenmeyeceğini biliyordu. Gerçi Marduk'un etkilendiği tek bir şey vardı zaten, o da kadınlardı.
"Standların birindeki görevli hatun gözlerimizin önünde önce yok oldu." diyerek başladı anlatmaya. "Sonra donmuş bir vaziyette tekrar var oldu."
"Peki o esnada termodinamiğin birinci yasası ne bok yiyordu?"
"Sahnedeki şeyin bir hologram olduğunu görünce onu ilgilendirmeyeceğini söyleyerek çekip gitmişti." dedi ters ters. "Ama gösteri bununla bitmedi. İlk sunucu donmuş halde dururken ikinci bir sunucu geldi ve hologramların maddelere temas edemeyeceğini, eğer ilk sunucunun ayaklarına bakarsak yerden birkaç santim yukarı olduğunu göreceğimizi söyledi. Onun ayakları ise sahneye basıyordu."
"Saçmalık!" diye homurdandı Marduk. "Neden yere değmeyecekmiş ki? Eğer hologram bir insan yaptıysan hologram bir zemin de yapabilirsin."
"Eh, öyleymiş zaten." dedi alaycı bir tavırla. "Çünkü ikinci sunucu da sahneyle birlikte kayboldu. Sonra tam şu anda çaktırmadan bizi dinleyen kaltak geldi ve binada bomba olduğunu söyledi."
Bunları söylerken eliyle hafifçe kızın kafasına vurmuştu. Nehir yakalandığını anlayınca daha fazla uzatmadı, kelepçeli kolunu çekiştirerek koltukta doğrulmaya çalıştı. Nihayet oturduğundaysa sürücü koltuğundaki adamın dikiz aynasından ona baktığını fark etmişti.
Marduk gözlerini kızdan ayırmadan "Yerinde olsam böyle güzel bir hanımefendiyle daha terbiyeli konuşurdum." dedi Ateş'e. "İsminizi öğrenebilir miyim, küçük hanım?"
Nehir adamın onun dekoltesiyle ilgilenmediğini fark etmişti ancak yine de gömleğinin önünü çekiştirerek kapattı. Bu esnada yanındaki adamın sıkıntıyla iç çektiğini duymuştu.
"Bu kız bir Kaldeli." dedi bezgin bir tavırla. "Üstelik senin kızın yaşında, kahrolası."
"Güzellik yalnızca bacak arasına hitap etmez." diyerek omuz silkti Marduk. "Estetik algısına sahip zarif ruhlar bunu takdir etmesini bilir."
"Sen şuna pezevenklik yapmaya doyamıyorum desene..."
Yaşlı adam gözlerini kızdan alıp ona baktı bıkkın bir tavırla. "Fikirlerini kendine sakla çocuk. Ayrıca endişelenmeye gerek yok, benim tesisat çalışmıyor zaten."
"Tanrım sana şükürler olsun!"
Marduk homurdanarak yola dönerken Ateş de arkasına yaslanıp fuarda olanları düşünmeye başladı. Şahit olduğu hologram şovunu bir türlü aklı almıyordu, bunun mümkün olmadığını bilecek kadar teknolojiyle içli dışlıydı genç adam. Üstelik şovun başlama zamanı da aklını kurcalıyordu. Sabahtan öğlene dek saatlerce aynı metni tekrar etmişti sunucu kız, ta ki Ateş onu izlemeye gidene dek... Bu basit bir tesadüf müydü? Yoksa şovu başlatmak için onun gelmesini mi beklemişlerdi? Eğer öyleyse Ateş'in salak bir sosyal medya fenomeni olmadığını biliyorlar demekti. Öte yandan, kimliğini bilselerdi onu öldürmek yerine ekibin kalanını öğrenmek için sorgulamaları gerekmez miydi?
'Belki de ekibin kalanını da biliyorlardır.' diye fısıldadı zihnindeki bir ses. Belki de bildikleri şey Ateş'in diğer kimliğiydi. O binadan sağ çıkmış olmasının iyi bir şey olup olmadığından bile emin değildi henüz. Marduk'a sorması gereken şeyler vardı fakat kaltak yanlarındayken konuşamayacağının da farkındaydı. Eli kolu bağlanmıştı resmen.
"Siz neden havada parçalanmadınız?"
Marduk'un konuştuğunu duyunca gözlerini devirdi. Onca şey arasında bunu merak etmesine şaşırmamıştı elbette.
"Öyle olmasını mı tercih ederdin?"
"Kelepçeler kopmadığına göre ikinizden birinin kolu kopmalıydı." diyerek konuşmaya devam etti ihtiyar. "Momentumun korunumu—"
"Patlamadan hemen önce birbirimize sarıldık kahrolası, oldu mu?"
"Ve havada Magdeburg kürelerine dönüştünüz, öyle mi?" dedi Marduk hülyalı bir tavırla. "Sanırım bu son zamanlarda duyduğum en romantik şey, evlat. Artık sizi kader bile ayıramaz, blast ayıramadığına göre..."
"Evet, kesinlikle çok romantik." diyerek adamı geçiştirdi Ateş. "Bez türü bir şey var mı yanında? Kızın gözünü bağlayacağım."
"Neden?" diye güldü ihtiyar. "Esagila'ya nasıl gidildiğini görmesinden niye endişe ediyorsun ki? Kızı oraya götürmenin sebebi sağ çıkamayacağından emin olmak değil mi?"
Kahretsin ki öyleydi. Bundan önce yakaladıkları militanları hep başka bir yerde sorgulamışlardı, zira Ayaz'ın gerekmedikçe kimseye zarar vermeme konusunda bir takıntısı vardı. Militanları konuşturduktan sonra serbest bırakacakları için de sorgu esnasında asla yüzlerini göstermez, kim olduklarına dair bir ipucu bırakmamak için gayret ederlerdi. Buna rağmen bugüne dek kimseyi serbest bırakma şansları olmamıştı zira kimseyi konuşturmayı da başaramamışlardı. Militanlar konuşmamak için kendini öldürüp onlara gerek kalmadan problemi ortadan kaldırıyordu zaten.
Fakat bu kız konusunda şüpheleri vardı Ateş'in. Bombadan kurtulabilmek için çaba sarf etmiş olması kafasını karıştırıyordu. Diğer mankurtların aksine yaşama içgüdüsüne sahipti, bu da itirafçı olmasını mümkün kılıyordu. Ancak Nehir itirafçı olursa işleri bittiğinde Ayaz serbest bırakmak isteyecekti onu. Bu yüzden Ateş kızı doğruca karargaha götürüyordu. Zira bir Kaldeli'nin oradan sağ çıkmasına Ayaz'ın içindeki coşkulu hümanizm bile müsaade edemezdi.
"Yerinde olsam düşmanımı kendi evimde esir almazdım." dediğini duydu Marduk'un. Elinde Ateş'e uzattığı siyah bir göz bağı vardı. "Ama madem bir çatışma yaratmak istiyorsun, öyleyse yarat bakalım. Neticede en güzel hikayeler, çatışmalardan doğar."
-*-
Karargâh'a vardıklarında Marduk araçtan inme konusunda da yardımcı olmamıştı. Ateş kızla birlikte çıkmaya çalışırken elleriyle direksiyonda ritim tutuyor, bir yandan da yüzünde sabırsız bir ifadeyle öfleyip püflüyordu. Neyse ki onları yeraltı girişine kadar getirmişti de, yakalanma korkusu yaşamıyorlardı.
"Üç saniye içinde aracımdan defolmazsanız gaza basarım."
Ateş biraz daha burada kalırsa ihtiyarı geberteceğini bildiği için debelenmeyi bırakıp kızı kucağına çekti. Bu kez tekme atmaya falan çalışmamıştı neyse ki. Dışarı çıktıklarında Marduk'a teşekkür etmek için arkasını döndü fakat görebildiği tek şey bir toz bulutu olmuştu. Piç kurusu nereye yetişmeye çalışıyorsa yolcu kapısını bile kapatmadan basmıştı gaza.
"Nereye geldik?"
"Ateş Tapınağı'na..." diyerek homurdandı Ateş. Sonra kızı kucağından indirip ayaklarının üzerine dikti. "Yürü bakalım."
Yürüyemedi.
Attığı ilk adımla birlikte bileği bükülmüş ve yere kapaklanmıştı. Nehir yerde acıyla inlerken Ateş de bileğindeki kelepçe yüzünden dengesini kaybedip dizlerinin üstüne devrildi.
"Ulan yeter artık be!" diye söylenerek doğrulmaya çalıştı. "Geberip gitsem daha az yorulurdum..."
O esnada bakışları kıza takıldı ve onun neden yürüyemediğini anladı. Zira sol bacağının arkası eteğinden bileğine kadar kanla sıvanmıştı.
Neredeyse hiç düşünmeden elini uzatıp kızın eteğini sıyırdı. Üst baldırının arkasındaki derin kesiği gördüğünde kanın kaynağı da ortaya çıkmıştı. Onu kucağına alırken eli diğer bacağını kavradığı için yaralı kısım kolunun üstüne denk gelmiş olmalıydı. İkisi de sırılsıklam olduğu için siyah gömleğindeki kanı fark edememişti Ateş. Kesik öyle kötü görünüyordu ki az kalsın kızın haline acıyacaktı.
Fakat karnına yediği esaslı tekme onu bu yükten kurtardı. Kaltağın ayakkabısının topukları öyle sivriydi ki, şişlendiğini sanmıştı bir anlığına. Acıdan nefesi kesilirken kız bacağını indirip cırlamaya başladı.
"Yetti be elleyip durduğun! Sabahtan ses çıkarmıyorum diye tapulu malın mı sandın?!"
Ateş yeniden nefes almayı başardığında sadece bir şeyi merak ediyordu; hatunun neye güvendiğini... Durumun farkında değil miydi acaba? Onu buraya getirip bir iki sorudan sonra salacağını falan mı düşünüyordu? Öfkeli, kısa bir gülüş çıktı ağzından. Kaltağı kucağında taşımakla hata etmişti. Eğer tüm ormanı yerde sürüklenerek geçmiş olsaydı muhtemelen şimdi daha itidalli davranırdı.
Elini tekrar kızın bacağına atıp yaralı yere bastırırken "Sakın bir daha bana vurma..." dedi öfkeyle. "Elimin tersiyle ağzının üstüne bir çarparım, dünyanın kaç bucak olduğunu görürsün. Anladın mı beni?"
Nehir ufak bir kahkaha attı. "Siktir oradan göt lalesi!"
Ateş hem kahkaha atan hem de acıyla inleyen kıza bakarken bir anlığına ne diyeceğini bilemedi. Onun ağzının üstüne çarpamazdı. Dövüşmeleri gerekirse kızı yere çarpmaktan çekinmezdi fakat ortada kendini savunmasını gerektirecek bir durum yoktu şu anda. Bu yüzden "Beni duydun." demekle yetindi. "Eğer bana bir daha vurursan dediğimi yaparım. Ezberle bunu."
"Eğer beni bir daha ellersen o elini götüne sokar, seni de kulpundan tutup yere çarparım." diye cevap verdi kız. "Ezberle bunu."
Vaov.
Ateş yaratıcı küfrünün hatırına hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Ardından boşta kalan kolunu Nehir'in beline dolayıp kızı da çekti yukarı. Eğer onu kucağına alırken karşı koymaya çalışırsa hiç diretmeyecekti. Saçlarından tutup sürükleyerek götürmek de bir seçenekti sonuçta.
Neyse ki Nehir ses çıkarmadı. Birlikte koridorlardan geçip dururken ona yaslanmamaya çalışarak uslu uslu duruyordu. Kızın yolu ezberlediğini bildiği için aynı yerleri tekrar tekrar dolaşıp bir dakikalık yolu beş dakikaya çıkardı Ateş. Eh, bundan sonrasını da özel bir yeteneği olmadıkça hatırlaması mümkün değildi zaten.
Son kez dehlizin etrafını dolaştıktan sonra sola sapıp yoluna koyuldu. Kullanılmayan eski zindanın önünden geçip boş bir duvarın önüne geldiler. Şifreyi girdiğinde duvar ağır ağır yana kayarak yeni bir dehlize açıldı. İçeri geçtiğindeyse kendini devasa bir odaya inen merdivenin en tepesinde bulmuştu.
Ekibin çoğu aşağıdaydı, diğerleri de yoldaydı muhtemelen. Trismegistus mekanın içinde volta atıyordu. Paracelsus başını ellerinin arasına almış muhtemelen bir çözüm bulmaya çalışıyordu. Orpheus ağlayan Kalipso'yu teselli etmekle meşguldü. Medea ile Hekate bile sessizce yan yana oturuyordu, ki normalde birbirleriyle asla geçinemezlerdi.
Ortamdaki yas kokusuna bakılırsa onun öldüğünü sanıyorlardı. Elbette... Marduk olacak götveren karargâhtakilere haber verme zahmetine bile girmemişti. Doğal olarak kucağındaki tedirginlikle etrafa kulak kabartmış davetsiz misafirden de habersizdiler.
Ateş kızın tedirginliğini burnunda değil ellerinde duyumsuyordu. Tüm bedeni kasılmıştı, tehdit karşısında hacmini azaltmaya çalışan av hayvanları gibi kollarını ve bacaklarını kendine çekmeye çalışıyordu. Gözleri hala bağlı olduğu için aşağıdan yükselen sesleri anlamlandıramamış olmalıydı.
"Nereye geldik?" dediğini duydu kızın. "Bu sesler ne?"
Bunu çok yüksek sesle sormamıştı fakat fısıltı sayılacak kadar kısık da değildi. Zira Ateş bir şey söylemeye fırsat bulamadan Kalipso başını kaldırmış ve onların merdivenin tepesinde dikildiğini fark etmişti. Ağlamaktan şişmiş yüzüyle kızı görmedi bile, sevinçle ayağa fırlayıp diğerlerine seslendi.
"ATEŞ GELDİ!"
Kaş göz yaparak uyarmaya çalıştı fakat geç kalmıştı. Merdivenlerden aşağı inerken Kaldeli kızın kendi kendine mırıldandığını duydu. "Tanıştığımıza memnun oldum, ateşli çocuk."
Cevap vermeye tenezzül etmedi. Ötekiler kızı görmüş olacak ki hayretle ona bakıyordu, Kali bile bir noktada farkına varıp durdu. Muhtemelen kelepçeyi fark etmemişlerdi, manzara onlar için gözleri bağlı bir kız ve harap olmuş haldeki arkadaşlarından ibaretti. Basamakların sonuna vardığında Hekate'nin temkinli bir sesle konuştuğunu duydu.
"Bu kim?"
Kızı kucağından yere indirirken "Bir Kaldeli." diye cevap verdi. "Üstelik patlamanın da faili."
"NE?!"
Gerçi dışarıdan pek öyle görünmüyordu. Nehir bacağının üzerine basmayı beceremeyince ona yaslanmıştı. Bir eliyle kendi gömleğinin yakasını tutarken diğer eli de Ateş'in koluna tutunuyordu. Genç adam ilginç bir şekilde bunun sadece yaralı bacaktan kaynaklanmadığını hissetti. Yeni bir ortama giren her insan gibi Nehir de tek tanıdık kişiye yanaşmıştı.
Kızla arasına mesafe koymaya çalışırken bileklerindeki metal şıngırtısı duyuldu. Diğerleri kelepçeyi görünce büsbütün şaşırmıştı, Marduk denen piç onları arayıp haber vermeye tenezzül etmediği için olaya akıl sır erdiremiyorlardı. İçlerinden biri her zamanki gibi bu kendini en çabuk toparlayan kişi oldu.
"Orpheus alet çantasını getir, şu kelepçeyi aç." dedi Ayaz birden. "Hekate sen hemen Ateş'in sosyal medya hesaplarına girip hikaye atıyorsun. İyi olduğunu, patlamadan bir saat önce fuardan ayrıldığını ancak oradan ölenler için çok üzgün olduğunu yaz. Arkadaşlarından biri nereye gittiğini sorarsa da fuarda Bora'yla kavga ettiğini, otoparkta Ayaz Baransel ile karşılaştığını ve benden iş teklifi aldığını söyle. Detayları konuşmak için benim arabamla bizim şirkete geldiğini belirt."
Orpheus koşarak alet çantasını getirmeye gitmişti ancak Kalipso öfkeli görünüyordu. "Tanrı aşkına bunları düşünmenin sırası mı şimdi?" dedi Ayaz'a dönerek. "Ateş'in hayatta olmasını geçtim, yanında bir Kaldeli var şu anda! Üstelik patlamanın faili!"
"Ve bu aciliyetle çözülmesi gereken bir sorun değil." diye cevap verdi Ayaz. "O yüzden sen de hemen şu bilgisayara geç ve fuarın ana kapısındaki sisteme 13:30'da içeri giriş yaptığımı, 17:30'da Ateş'le birlikte çıktığımızı ekle. O sistemlerin inceleme için kapatılması an meselesi Kali, acele et!"
O esnada Orpheus alet çantasıyla gelip işe koyulmuştu bile. Celsus kalın ipler bulmak üzere dışarı çıkarken Ateş ellerindeki kelepçenin açıldığını hissetti. Ayaz hiç beklemeden "Kızı eski zindana götür ve bir hediye paketi haline gelene kadar iplerle bağla." dedi Orpheus'a. Sonra hala koltukta oturan kıza döndü. "Medea sen kızın başında bekleyeceksin ve ne olursa olsun yanından ayrılmayacaksın."
Medea her zamanki gibi öfkeli bir bakış atmakla yetindi. Tam ağzını açıp konuşacaktı ki Tris elini kaldırarak susturdu onu. "Kriz anlarında otoritemi sorgulama. Çünkü bu da aciliyetle çözülmesi gereken bir sorun değil."
Medea gözlerini devirdi fakat karşı çıkmadı bu kez. Ateş afallamış bir halde etrafa bakınıyordu, sahiden de pek kendinde değildi. Bu yüzden koluna tutunan el sökülürken geri çekilmeyi bile akıl edemedi. Kelepçeler açıldığı halde kızdan kurtulduğuna inanamamıştı. Öyle ki, Orpheus onu zindana götürürken bir anlığına peşlerinden sürükleneceğini sandı.
Hemen ardından Trismegistus yanında belirdi. Kolundan tutup onu diğer koridora sürüklerken "Şirkette olacağız!" diye seslendi ötekilere. "Çok acil bir sorun olmadıkça gelmeyin."
Kızla birlikte buraya gelişinin üzerinden en fazla üç dört dakika geçmiş olmalıydı. Ancak oradan birlikte ayrılırken mabetteki yas havası kaybolmuş, yerini içeride vızır vızır çalışan bir arı kovanının görüntüsü almıştı.
Dehliz'e daldıklarında Tris birden duraksayıp ona döndü. Yüzündeki sert ifadenin yerini endişe, sevinç, korku, suçluluk gibi insani duygular almıştı. Ateş'e sarılıp sırtına vururken "Çok korktuk lan..." diye sitem etti. "Ama senin illa ki geleceğini, beni yalnız bırakmayacağını biliyordum."
"Sence ilanı aşk etmenin sırası mı?" diyerek sırıttı Ateş. "Beni bırakmayacağını biliyordum falan... Karın duyarsa olay çıkar, haberin olsun."
"Siktir lan." diye kahkaha attı Tris. Geri çekildiğinde memnuniyetsiz bir ifade vardı yüzünde. "Beni bırakmayacağını biliyordum çünkü bumerang gibi bir şeysin amına koyayım, bir türlü kurtulamadım senden. Ayrıca bu halin ne lan? Patlamadan sonra olay yerine mi gittin?"
"Patlama esnasında olay yerindeydim zaten."
Trismegistus duraksadı. "Sen ciddi misin? Ne kadar yakındın binaya?"
"Binanın içindeydim."
"Zoro bu mümkün değil." diyerek hayretle konuştu Ayaz. Sonra nerede olduklarını hatırlamış gibi başını iki yana salladı. "Neyse önce yapılması gerekenleri halledelim, sonra neler olduğunu tek tek anlatırsın. Sonuçta-"
Ateş iç çekerek tamamladı sözlerini. "Bu aciliyetle çözülmesi gereken bir sorun değil."
Ayaz güldü. "Yavaş yavaş öğreniyorsun."
-*-
Şirkete çıktıklarında önce elini yüzünü yıkayıp kendine çekidüzen verdi. Ardından akıllı telefonlardan birini alıp kısa bir hikaye çekerek sosyal medya hesabında paylaştı. Haftasonu olduğu için katta onlardan başka kimse yoktu fakat ekiple ilgili konuları karargâh dışında konuşmamak gibi bir kuralları vardı zaten. O nedenle Tris'in ona hiçbir şey sormamasını yadırgamamıştı fakat üzerinde bir gariplik vardı sanki. Sosyal medyada hikayeyi paylaşır paylaşmaz telefonu Ateş'in elinden almış, sonra onu yeniden aşağı götürmüştü.
Tris yarım saat sonra mabette olmasını söyleyerek gittiğinde Ateş de duş almak için odasının yolunu tuttu. Diğerlerinin aksine onun odasında da banyo vardı, karargâhın ilk yerlisi olduğu için istediği odayı seçme şansı olmuştu. Zaten o buraya ilk geldiğinde şimdiki odası dışında kullanılabilecek oda da yoktu. Bu yeraltı mağarasına modern bir görünüm kazandırmaları seneler sürmüştü.
Duştan çıktığında kendini hala zinde hissediyordu. Bu haddinden fazla uzayan adrenalin bombardımanının bedelini çok pis ödeyeceğinin farkındaydı, muhtemelen yataktan kalkmayacaktı günlerce. Fakat elinde değildi. Etrafında potansiyel bir ölüm tehdidi varken vücudu kontrolü dışında adrenalin salgılıyor, içgüdüleri ona durmadan tehdidi ortadan kaldırmasını emrediyordu. Karargâhtaki Kaldeli'nin Ateş'te yarattığı etki buydu işte, kız onun için ivedilikle yok edilmesi gereken bir sorundu.
Tabi önce sorgulamaları gerekecekti. Ne yazık ki bu konuda pek umudu yoktu. Kaldeli denen militanları daha önce de sorgulamayı denemiş ve her seferinde aynı sonuçla karşılaşmışlardı; piç kuruları konuşmamak için kendini öldürüyordu. Bu konuda öylesine büyük bir adanmışlıkla hareket ediyorlardı ki intihar etmelerini önlemek imkansız gibi bir şeydi. Muhtemelen bu kaltak da aynı boku yemeye çalışacaktı.
Daha fazla geç kalmamak için odasından çıkıp mabedin yolunu tuttu. Sorgulayacakları kıza önceki militanlara duyduğu kadar öfke duymadığını fark etmişti. Onun son anda merhamete geldiği için bomba anonsu yaptığına pek inanmıyordu fakat neticede insanların çoğunu ölümden kurtarmıştı. Gerçi tuvalete dalmadan önce izdiham sırasında ezilip yere düşmüş insanlar da görmüştü fakat bu da sadece kızın suçu değildi, kalabalık da suçluydu bu konuda. Bozuk tuvalete girmeden hemen önce menteşeleri yerinden sökülmüş bir kapı görmüştü. Ellerinde yeterince vakit vardı ama izdiham sırasında ezdikleri insanları yanlarına almamışlardı.
Yeniden mabede girdiğinde arı kovanının yerinde gergin bir bekleyişle karşılaştı. Herkes görevini yapıp bir köşeye yerleşmişti, mekanı sarıp sarmalayan tedirginliğin kokusu neredeyse dışarı taşıyordu. Onu gördüklerindeyse hızlıca çekidüzen verdiler kendilerine. Ortada bir gariplik vardı fakat kazan gibi olmuş kafasıyla ne olduğunu çözemiyordu.
Koltuğa oturduğunda "Şimdi anlat bakalım, neler oldu o fuarda?" diyerek söze girdi Orpheus. "Tris'e en son yakınlarında sinyal kesilen bir standdan bahsetmişsin."
"Daha doğrusu o standdaki seksi sunucundan bahsetti." dedi Trismegistus. "Bu yüzden fuarda kaldın değil mi Allah'ın cezası? Sana çıkıp gelmeni söyledim ama sen tuvalette sunucu kızı götürmeyi tercih ettin!"
Ateş rahatsızca yerinde kıpırdandı. "O lafları asıl konuşmayı şifrelemek için ettiğimi biliyorsun."
"Öyleyse neden gelmedin? Akıllı telefonla uzaktan bir görüntü alıp, ya da alamayıp, oradan ayrılman gerekiyordu. Nereye gittin?"
"Bahsettiğim standa." diye cevap verdi. Diğerlerinin yüzündeki ifadeyi görünce kendini açıklamaya girişti aceleyle. "Ama iyi ki gitmişim çünkü her şey o stand yüzünden oldu! Bugün fuarda ne gerçekleşti biliyor musunuz? Üç boyutlu bir hologram gösterisi!"
Beklediği etkiyi yaratamamıştı. Diğerleri hologram lafını başka bir şeye yormuş olmalıydı, zira şaşkınlık belirtisi bile yoktu yüzlerinde. İçlerinde ilk konuşan kişi Hekate oldu.
"Optik kamuflaj perdesiyle falan mı?"
"Ya şey var ya hani konser veriyor..." diye lafa girdi Celsus. "Bir çizgi karakter ama ışık oyunlarıyla üç boyutlu olarak sahneye çıkıyordu."
"O yeni bir teknoloji değil ki." dedi Hekate. "Akıllı telefonla bile o tarz bir üç boyutlu görüntü yaratırsın. Ama bu dediğin şeye dışarıdan bakınca o görüntünün sanal olduğu anlaşılır."
"Bir dakika..." diyerek Ateş'e döndü Tris. "Yoksa sen bize gerçek bir hologramdan mı bahsediyorsun?"
Cevap vermesine fırsat kalmadan Kalipso lafa atladı. "İyi de bu imkansız—"
"Değil." diyerek onları susturdu Ateş. "Gözlerimle gördüm. Size sunucu bir kızdan bahsetmiştim, tüm gün gerçekliği sorgulayın falan diye konuşan kız—"
"Hani şu memelerine evlenme teklifi etmeyi planladığın kız?"
Gözlerini devirdi. "Şifreli konuşmaya çalıştığımı daha kaç kez tekrar edec—"
"Her ne haltsa Zoro..." diye sabırsızlandı Hekate. "Ne yaptı o kız? Hologram falan mı tanıttı sahnede?"
"Hayır, kız hologramın kendisi çıktı."
Kalipso hayretle bağırdı. "Siktir oradan!"
"O sikik standda ürün falan yoktu, sadece sunucu bir kız vardı." diye sabırla devam etti Ateş. "Çünkü ürün sunucu kızın kendisiydi. Tüm gün orada duran kız muhtemelen gerçek olanıdır ama ben tuvaletten çıktıktan sonra sahnede konuşan kız kesinlikle hologramdı."
"Nereden biliyorsun ki?"
Ateş iç çekti. "Çünkü gerçeği benimle birlikte tuvaletteydi."
Diğerlerinin garip bakışlarını fark etmesi uzun sürmemişti. Söylediği şeyin ne anlama geldiğini de...
"Öyle değil gerizekalılar, kız yan kabinde gizlice beni dinliyordu. Kabindeki kişinin o olduğunu bilmiyordum ama. Ta ki gösteriye kadar..."
İkna olduklarını görünce rahat bir nefes aldı. İyi ki Bora gün boyunca onu standdan uzaklaştırıp durmuştu. Çünkü sabahki kız gerçekse ona iş atan kız da gerçek demekti. Eğer Bora olmasaydı o sosyopatlardan biriyle...
"Ne gösterisi?"
"Tuvaletten çıktıktan sonra kızın bulunduğu standa gittim. Sonra kız yok oldu."
"Ha?"
"Yok oldu." diyerek tekrarladı. "Clarke'ın üçüncü yasasından bahsetti, ileri teknolojinin sihirden ayırt edilemeyeceğini söyledi ve sahneden pat diye yok oldu. Gözlerimizin önünde."
İşte bu beklediği etkiyi yaratmıştı. Ha siktir nidaları arasında birbirlerine baktıklarını gördü onların. Hekate ve Tris şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalışırcasına onu inceliyordu. Onların bu tavırlarına alınganlık edecek değildi, temel fizik bilen herkes anlattığı şeylerin imkansız olduğunu bilirdi. Teknolojik yetersizliklerden kaynaklanan bir imkansızlık değildi bu, fiziğin doğası gereği imkansızdı.
"Sonra ne oldu?"
"Sahnede titreşerek tekrar belirdi." diye cevap verdi Celsus'a. "Ama bu sefer donmuş haldeydi, titreşip durduğu için dijital bir görüntü olduğunu anlayabiliyorduk. Sonra aynı kız sahneye tekrar girerek ilk kızın bir hologram olduğunu fakat gerçekliği yeterince sorgulamadığımız için bunu fark edemediğimizi iddia etti."
"Dediğine göre eğer dikkatli baksak ilk kızın sahneye temas etmediğini görürmüşüz. O sırada tüm fuar standın önüne toplanmaya başlamıştı zaten. Sahneye baktığımda tam da kızın söylediği gibi ilk sunucunun yerden birkaç milim yüksekte olduğunu gördüm. İkincisi ise sahneye basıyordu. Hatunun dediğine göre hologramlar gerçek bir cisme temas edemezmiş."
"Cidden mi?"
"Marduk saçmalık olduğunu söyledi ama emin değilim."
Ateş Orpheus'a cevap verirken Hekate hayretle ayağa kalktı. "Ya bir dakika durun— Ben yanlış anlamıyorum değil mi? GERÇEK bir hologramdan bahsediyoruz? Yani, ne bileyim... İlkiyle ikincisi arasında hiçbir fark yok muydu Ateş? Tüm gün o fuardaydın, Tris dört kez o standın yanına gittiğini söyledi. Yere temas olayı dışında hiç mi bir şey fark etmedin?"
"Fark edilebilecek bir şey yoktu." diyerek iç çekti. "Tıpatıp aynı, anlatabiliyor muyum? Burnunun dibine bile girsen temas etmediğin sürece hologram olduğunu anlayamazsın."
"İyi de bu saçmalık! Böyle bir teknolojinin var olması ne anlama gelir biliyor musun?"
"Fiziksel teorileri sonra konuşursunuz." diyerek susturdu onu Tris. "Zoro sen bize devamında neler olduğunu anlat."
"Sonra ikinci kız..." dedi Ateş. "Tüm sahneyle birlikte kayboldu."
"VAY CEDDİNİ SİKTİKLERİM... O NE LAN?!"
Ateş bu süreçten geçtiği için hologram meselesine pek takılmamıştı. Kafasına takılan bazı noktalar vardı hala. Örneğin fuarın ana kapısını kilitlemeleri... O esnada fuara yeni gelenlere ne söylemişlerdi ki?
Bunu sorduğunda "Fuar alanının giriş kapısı da yarım saat kala kapatıldı." diye cevap verdi Tris. "O esnada otoparkta bulunan şanslıların çıkmasına izin vermişler ama gösteri başladığında içeride kalan kimse dışarı çıkamadı."
"Anladım..." diye mırıldandı. "Bu yüzden sisteme benim bir saat önce seninle birlikte çıktığımı yazdırdın..."
"Aynen öyle." diyerek başını salladı Ayaz. "Ama teferruatlara şimdi takılma, olur mu? Önce bize her şeyi anlatman lazım."
Eh, anlatacak pek bir şey kalmamıştı zaten...
"İkinci kız da sahneyle birlikte kaybolunca ortaya üçüncü kız çıktı. O gerçekti..."
"Gerçek olduğunu nereden anladın ki?"
Ateş iç çekti. "Onu yanımda getirdim de ondan."
"Bir dakika— Yani o kızla az önceki kız?..."
Başını sallamakla yetindi. Onların sunucu kızla buraya gelen kızın aynı kişi olduğunu duyunca goygoy yapmasını beklemişti ama herkes fazla ciddiydi. Zaten geldiğinden beri hepsinin üzerinde garip bir hava vardı, onun kurtulanların arasında olmasına bile sönük bir tepki vermişlerdi. Şimdiyse hiçbirinin ağzını bıçak açmıyordu.
"Ama asıl garip şeyi üçüncü kız yaptı." diye devam etti konuşmaya. "Bilmiyorum, muhtemelen rol yapıyordu ama... Hisleri vardı. Sahneye çıktığı an tedirginliğinin kokusunu aldım. Kaçmamak için kendini zor tutuyor gibiydi."
"Sonra?"
"Kız tam kaçacakken bir bebek ağlamaya başladı." diyerek iç çekti. "Kaltak da bebek sesini duyunca tekrar bize dönüp bomba olduğunu, on dakika sonra patlayacağını, hemen kaçmamızı söyledi. Ve sonra izdiham... Ben tuvalete girerken insanlar kapıyı sökmek üzereydi."
Kalipso lafa atılır gibi olmuştu ancak Tris durdurdu onu. Ardından Ateş'e dönüp asıl merak ettiği şeyi sordu. "Sen nasıl kaçtın?"
"Havalandırma boşluğundan..." dedi Ateş. "Kızı yakalamaya çalışırken oraya girdim."
"Nasıl ya?"
"Kızın tuvalette yan kabinde olmasının sebebi orada havalandırma boşluğuna açılan bir kapak olmasıymış. Kabine girdiğimde yarı yarıya içeri girmişti, arkasından da ben girdim işte."
"Ben olsam kafana bir tane geçirip kapağı kapatırdım." dedi Hekate. "Üstelik kızın ayağında topuklu var... Niye seni engellemedi ki?"
Çünkü kafamı bacaklarının arasına soktum.
"Etraf su boruları yüzünden aşırı gürültülüydü." diyerek omuz silkti. "Ben girene kadar fark etmedi bile."
"Peki ya kelepçeler?" diye sordu Celsus. "Havalandırmadan nasıl çıktınız?"
"Çıkamadık." dedi Celsus'a dönerek. "Havalandırmanın ucunda kızı bekleyen adamlar vardı. Kaltak beni vurup onu kurtarmalarını söylediği halde takmadılar, sadece nasıl geçtiğini sordular. Kız yüzde yüz başarılı diyince de hem o kapağı, hem tuvaletteki kapağı dijital sistemle kapattılar. Bu arada bombalardan biri havalandırmanın diğer ucundaydı, son ana kadar sesini dinledik tatlı şeyin."
Şimdi onun gerçek olup olmadığını anlamaya çalışır gibi bakıyorlardı. En sonunda Orpheus lafa girdi.
"Azor Ahai mi oldun oğlum? Nasıl kurtuldun lan? Ateş geçirmez falan mısın?"
"Kaltağın sütyenindeki telleri çıkartıp nehre açılan havalandırmanın vidalı kapağını söktük." dedi Ateş. Mevzuya bilerek işteş bir hava vermişti. "Malum, nehir hemen dibimizde başlamıyordu... Bu yüzden de bombanın patlayıp bizi nehre uçurmasını bekledik."
"Vay. Amına. Koyayım." diyerek heceledi Orpheus. "Herif gerçekten uçmuş lan."
Ateş gülmek istedi fakat cılız bir sesten başka bir şey çıkmadı ağzından. Epey havalı bir macera yaşamıştı fakat geri kalan her şey gibi bunu da insanlardan saklamak zorunda kalacağı için pek önemi yoktu. Şansı ters gidip de geberene dek kendi kendine kahramancılık oynayacağı gerçeğini çoktan kanıksamıştı.
"Peki ya blast?"
Ayaz'dı bu soruyu soran. Ateş dönüp baktığında onun düşünceli olduğunu gördü. Kafasında bir şeyleri yerine oturtamıyor gibiydi.
"Bilmiyorum." diye cevap verdi. "Sanırım bombanın şiddeti küçüktü. Aksi taktirde dibimizde patlayan bombadan nasıl kurtulacaktık ki?"
Bu aynı zamanda içinin rahat olmasının da sebebiydi. Bombanın şiddeti küçük olduğu için ölü sayısının izdihamda bayılanlarla sınırlı kaldığına emindi çünkü. Kendisi kulak zarı bile patlamadan kurtulduğuna göre dışarı kaçanların burnu dahi kanamamış olmalıydı.
Fakat bu durum diğerlerinin üzerindeki gerginlikle çakışıyordu. Aslında geldiği anda gerçeği anlamıştı ama o soruyu sormaya dili varmamıştı bir türlü. O korkunç soruyu... Bora öldü mü?
Boğazına bir yumru oturduğunu hissetti. Bakışlarını yere dikerken Kalipso'nun "İyi ki suda bayılmamışsın." dediğini duydu endişeyle. "Havasızlıktan ölürdün Zoro."
"O dediğini kız yaşadı aslında." diyerek tutundu bu konuya. "Tam öteki tarafa kaçıyordu ki, ensesinden tutup geri getirdim. Son andaki pişmanlığının gerçek olduğunu hiç sanmıyorum ama gerçekse bile en az on kişinin ölümüne sebep oldu—"
"Zoro..."
"—Ben tuvalete girerken izdihamda ezilip bayılmış insanlar vardı. O insanların parçalarını içine düştüğüm nehirde gördüm. Sudan çıkarken yanlışlıkla kopmuş bir kol tuttum-"
"Zoroaster!"
"Ne var?!" diye bağırdı birden. "Koskoca fuarda dışarı çıkamayan üç beş kişiden biri arkadaşım mıydı lan? Ben bomba yüzünden havaya uçup sağ kurtulurken o çocuk bu kadar şanssız mıydı?!"
Diğerlerinin sessizce kafasını öne eğdiğini görünce çaresiz bir tavırla gözlerini yumdu. Boğazındaki yumru giderek büyüyüp kalbine bile baskı yapmaya başlamıştı. Başını ellerinin arasına alıp gerçeği idrak etmeyi denedi fakat yapamıyordu bir türlü. Bora... Nasıl olabilirdi ki? Neden?
Eninde sonunda barışacaklardı zaten, hep barışırlardı. Bugün ikisi de birbirine bok gibi davranmıştı fakat Ateş olayı başlatan kişinin kendisi olduğunu biliyordu. Aptal bir ego şovu yüzünden kulaklığı kapatıp ürünleri kötülemişti, aklı sıra şirkettekileri bezdirmeye çalışıyordu.
Gerçi onun niyeti de kötü değildi. Sadece Seda ve Bora'nın TeknoNerd'den ayrılıp hak ettikleri değeri görecekleri bir yere gitmelerini istiyordu. Sektörde herkes haksızlığa uğruyordu fakat Fikri Bey'in yaptığı sömürü emsalsizdi.
Ateş arkadaşlarının buna sessiz kalmasına dayanamıyordu işte. Yoksa kimsenin kimseyi ego tatmini için senelerce sırtlanmayacağının farkındaydı. Seda'nın da Bora'nın da onun bilinçli işe yaramazlığını örtmeye çalışmasının bir sebebi vardı. Egodan daha büyük bir sebep...
"Bir şeylerin ters gittiğini sezinleyince analog makina bahanesiyle arabaya göndermiştim onu..." diye mırıldandı boğuk bir sesle. "Kapıyı kapatmışlardı, gidemedi. Ama insanlar kaçarken neden gidemedi lan?!"
Bugün nehirde tuttuğu kopmuş kolun arkadaşına ait olabilme ihtimalini düşününce korkunç hissetti. Gerçeklik yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı. Belki kol ona ait değildi ama Bora'nın kalıntıları arasında yüzmüştü nehirde, ağzına ve burnuna kaçan suda onun kanı vardı.
Başını kaldırdığında diğerlerinin şaşkın göründüğünü fark etti. Bakışlarındaki matemin yoğunluğuna hayretin ferah, yeşile çalan kokusu eklenmişti. Neler oluyordu? Bora değil miydi yoksa? Gerçi Bora bomba duyurusu yapılmadan önce bile kapının oradaydı, binadan çıkamaması imkansızdı. Arkadaşının hayatta olma ihtimali karşısında heyecanlandı birden.
İçinde cılız bir umut ışığı çiçek açmıştı fakat Trismegistus tüm umutlarını acımasızca söküp yok etti. Tek seferde.
"Binadan kimse çıkamadı, Ateş."
Başta algılayamadı. Şaşkınlıkla Tris'e bakarken böyle korkunç bir anda neden espri yaptığını anlamaya çalışıyordu. Zira söylediği şeyin gerçek olması imkansızdı. Tuvalete girerken menteşelerin söküldüğünü görmüştü Ateş, kapının aralığından içeri sızan gün ışığını...
"İmkansız." dedi ciddi bir tavırla başını sallayarak. "Fuarın ana kapısı tahtadan sikindirik bir şeydi. Tuvalete girmeden hemen önce menteşelerin söküldüğünü gözlerimle gördüm."
"Ve yerde yatan insanlar gördün..."
"İzdiham sırasında ezilmişlerdi! Tanrı aşkına, kalabalıkta ben bile eziliyordum!"
"Muhtemelen o standdan bayıltıcı bir gaz yayıldı." diye cevap verdi Tris. "Havalandırmadan olamaz çünkü sen de havalandırmanın içindeydin."
Sonra sükuneti hatırladı. Duyma yetisi tekrar yerine geldiğinde kulaklarına yalnızca doğaya ait sesler çalınmıştı. Kuşların ötüşü, ormandaki birkaç sincabın çıkardığı hışırtılar, nehirden çıkarken dalgaların sesi... Bunlar bir patlama sonrasına ait sesler değildi.
Bir patlamanın ardından feryatlar duyulurdu, bağırarak etrafta sevdiklerini arayan insanlar... Yaralıların acıyla çığlık atıyor olması gerekmez miydi? Kurtulanların ağlama sesleri neredeydi? Herkes nereye gitmişti?
Evet, suyun yüzeyindeki kalıntılar bazılarının öldüğünü gösteriyordu ancak bunlar tuvalete gitmeden önce gördüğü, izdiham yüzünden bayılıp binadan kaçamamış insanlar olmalıydı. Peki ya kaçabilenler neredeydi? Birkaç dakika içerisinde sesleri duyulmayacak kadar uzağa gitmeyi nasıl başarmışlardı? Neden o bebeğin ağlamasını yeniden duyamamıştı?
"Ama herkes ölmüş olamaz..." dedi son bir çaresizlikle. "Bombanın şiddeti çok küçüktü..."
"Çünkü ilk patlayan bomba binanın diğer ucunda olandı." diye cevap verdi Tris. "Binanın içi sahiden de bombalarla döşeliydi. Uzmanlar yaklaşık yirmi bir bombanın zincirleme bir patlamayla infilak ettiğini söylüyor. Sen suyun içindeyken yirmi bomba daha patladı, Ateş. Richter ölçeğinde 3.4 şiddetinde bir sarsıntı meydana geldi. Şu anda binanın bulunduğu yerde bir krater var. Orada kitlesel bir kıyım yaşandı, anladın mı? Kurtulduğun şey basit bir bombalı saldırı değildi."
İlk bomba diğer uçtaydı. Ve aralarında koskoca bir bina olduğu halde blast onları nehre uçurmuştu. Sonra yirmi bomba daha... Onlar nehrin tabanında güvendeyken ardı ardına patlayan yirmi bomba.
"Kaç?" diyebildi zorlukla. "Kaç kişi?"
Trismegistus duygusuz bir tavırla cevabı verdi. "Bin beşyüz yirmi sekiz."
"Peki ya bebek?" diye mırıldandı. "Bebek vardı..."
"O da içerideydi..." diyerek iç çekti Tris. "Biliyorum, korkunç hissediyorsun ama—"
Aniden ayağa fırladı. Onun kalkmasıyla birlikte diğerleri de ayaklanmış, Tris ve Orpheus önüne geçip yolunu kesmeye çalışmıştı. Muhtemelen Ateş'in kızı öldürmeye gideceğini düşünüyorlardı fakat çıkışa yönelmedi genç adam. Onun yerine odanın diğer ucundaki bilgisayarlara koşturdu. Klavyede delirmiş gibi tuşlara basarken ekiptekiler ona doğru yürümeye başlamıştı.
"Ateş, sana yalan söylemiyoruz..."
"Kes sesini."
"Herkes öld—"
"Gözlerimle görmem lazım!" diye bağırdı öfkeyle. "O enkazı görmem lazım—"
Daha fazla üstelemediler. Onun bir tür şokta olduğunu anlamışlardı, bu nedenle Ateş harıl harıl tuşlara basarken kimse müdahale etmedi. Ta ki, onun hayretle donakaldığını görene dek...
"Ateş?"
Bakışları ekrandaki bir noktaya takılınca hareket etmeyi bırakmıştı. Diğerleri şaşkınlıkla neler olduğunu anlamaya çalışırken "Ne?" diye mırıldandı kendi kendine. "KURTULANLAR OLMUŞ LAN!"
Ve ortalık birden karıştı. Herkes bilgisayarlara koştururken Ateş kenara çekilip yol verdi onlara. Bir yandan da coşkulu bir sesle kendi uydurduğu detayları aktarıyordu. Yüzündeki sahte neşe çoktan silinmiş, kargaşayı ardında bırakıp çıkışa yürürken adımlarına ürkütücü bir kararlılık eklenmişti.
Tris'in onu fark ettiğini görünce en uçtaki ana bilgisayarın kasasına var gücüyle bir tekme geçirdi. Ardından yürümeyi bırakıp koşmaya başladı. Son hızla mahzenden çıktığında Ayaz diğerlerinin arasından sıyrılmayı başarmıştı. Hiç beklemeden duvardaki boş bir noktaya az evvel bilgisayardan değiştirdiği yeni şifreyi girdi. Ana kasayı tamir etmeleri çok uzun sürmezdi fakat o zamana dek kızı bin kez öldürmüş olurdu zaten.
Ağır metal kapılar kapanırken "SAKIN ATEŞ!" diye bağırdığını duydu Trismegistus'un. "BİZ KATİL DEĞİLİZ!"
Ateş metal kapıya arkasını dönüp uzun koridora baktı. Karanlığa dalmadan hemen önce mırıldanarak cevap vermişti Ayaz'a.
"Ama ben öyleyim."
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Devamını bölüm şarkısıyla birlikte okuyun. :)
Metal kapı kapandığı anda çok fazla vakti olmadığını biliyordu. Şifreyi değiştirmişti fakat bir grup hackerın yeni şifreyi kırması ne kadar sürerdi ki? Şifreyi koyan kişi de hacker olduğuna göre muhtemelen yarım saat... Yeter de artardı bile.
Odasına vardığında ilk gördüğü şeyi, sivri ve büyük bir çakıyı kaptı. Zindana gittiği zaman Medea'yı aşması gerekeceğini biliyordu. Ki bu göründüğünden çok daha zor bir olaydı. Ateş'i durduramasa bile vakit kaybettirerek engel olmaya çalışacaktı.
Gerekirse onu da öldürür müydü? Tam şu anda kontrol edemediği öfkesiyle, öldürürdü. Üstelik Medea gözden çıkarılamayacak biri değildi. Ekibe son katılan üye olduğu için onunla çok bağ kuramamışlardı. Bunda Medea'nın katlanılmaz kişiliğinin de etkisi vardı elbette. Ve bir de Hekate... Hekate'nin Medea'ya beslediği antipati tüm ekibi etkiliyordu. Hiçbiri ekibe tepeden inme bir şekilde dahil olan yeni kızı senelerdir tanıyıp güvendikleri arkadaşlarına değişmezdi.
'Marduk.' diye hatırlattı zihnindeki bir ses. 'Medea'ya zarar verirsen Marduk bunu fazlasıyla umursar.'
Ne var ki Ateş sağlıksız bir öfke patlamasının tam ortasındayken bunu pek düşünemiyordu. Normal şartlarda öfke kontrol problemleri olan biri değildi fakat her insan gibi onun da öfkeden gözünün döneceği anlar vardı. Tamamlanmamış bir tabloydu Ateş, diğer insanlardan daha yıkıcıydı fakat yıkım isteği diğer insanlar kadardı. Onu tehlikeli hale getiren şey, aradaki bu dengesizlikti işte.
Ve tam şu anda öylesine öfkeliydi ki, kızı öldürmek yetmeyecekmiş gibi geliyordu. Eğer imkanı olsa öldürmeden önce ona suçunu itiraf ettirip maskesini ardındaki şeytanı kendi gözleriyle görmek isterdi. Fakat bunun imkansız olduğunu biliyordu, kız son ana vicdan rolünü oynamaya devam edecekti. Tıpkı diğerleri gibi...
Kaldelilerden birinin son anda vicdan yapabileceğine nasıl inanmıştı ki? O kaltak muhtemelen bambaşka bir sapık amaç uğruna bomba olduğunu söylemişti insanlara. Bunu söyledikten sonra da önce standın arkasında, karanlıkta kalan odaya koşturmuş; perdenin arkasına geçince yönünü tuvalete çevirmişti. Fakat insanlar bunu bilmiyordu. Kızın oradan kaçtığını görünce sahiden de bir çıkış var sanıp o kapıyı kırmışlardı. Bu yüzden de yere düşenler standa yakın kişilerdi, gaz içeri püskürürken bayıltmaya önce onlardan başlamıştı.
Zindanın önüne geldiğinde demir parmaklıklara bile bakmadan kapıya koşturdu. Şükürler olsun ki kilitli değildi, bir de bununla vakit kaybetmek zorunda kalmayacaktı. Elinde çakıyla kapıyı açtığındaysa neden kilitli olmadığını anladı.
Çünkü boştu.
Ne kız, ne de Medea içeride değildi. Çözülmüş ipler yerde duruyordu öylece, Orpheus'un bağladığı ipler... Kızın onları kendi başına açması mümkün müydü? Öyleyse Medea nereye kaybolmuştu? Aklına gelen ihtimal karşısında birden buz kestiğini hissetti Ateş. Onca zamandır içlerinde bir Kaldeli barındırıyor olabilirler miydi?
Hayır. Önce her yeri araması gerekiyordu. İçlerinden birini itham etmek öyle basit bir mesele değildi, önce onların neden zindanda olmadığını anlamak zorundaydı. Belki de Kaldeli kız Medea'yı bir şekilde kandırıp zindandan çıkmaya ikna etmişti. Normal koşullarda bunu yapmanın imkansıza eşdeğer olduğunu biliyordu. Fakat sonuçta Çin Seddi'nin bile zayıf noktaları vardı. İnsan tüm dünyayla arasına duvarlar örse bile bir yerlerde kapanmayan bir yara kalırdı.
Bütün odaları kontrol ettiğinde onların burada olmadığına emin olmuştu. Yeryüzüne çıkmış olmalıydılar. Ya da Karargâh sınırının ötesine...
Bunun imkansız olduğunu bildiği için üzerinde fazla durmadı. Dışarı çıktılarsa kızı ellerinden kaçırdıklarını biliyordu, ifşa olduklarını da. Fakat dışarı sadece çakıyla çıkamazdı. Birileri kızı almaya geldiyse birden fazla kişiyi öldürmesi gerekecekti. Bunu da ancak bir silahla yapabileceğini biliyordu. Bu yüzden yön değiştirip tekrar koştu odasına. Trismegistus onun karargâha silah soktuğunu öğrenince canına okuyacaktı fakat tüm teferruatlar gibi bu da şimdilik Ateş'in ilgi alanı dışındaydı.
Ancak odasına girdiğinde onu beklenmedik bir manzara karşıladı.
Onun yatağının üzerindeydiler. Nehir boylu boyunca uzanmıştı, Medea ise kenara oturmuş bir şeyler sarıyordu onun bacağına. Kızın ıslak saçlarını ve aydınlık yüzünü görünce önceki gelişinde neden onlarla karşılaşmadığını anladı.
Banyodaydılar çünkü. Medea'nın buna nasıl cüret edebildiğini bilmiyordu fakat kaltağın Ateş'in banyosunda yıkanmasına izin vermişti. Yatağında yatıyor oluşunu saymıyordu bile... Zira Medea yatağın önünden çekilip ona doğru döndüğünde daha korkunç bir şey fark etti. Kızın üzerinde kendi tişörtü vardı!
"Geri bas Ateş."
Medea'nın sesini duyunca onun bir şekilde buna hazırlıklı olduğunu anladı. Korumacı bir tavırla yatağın önünde duruyordu, bakışları genç adamın elindeki çakıya takılınca tedirgin olmuştu fakat yine de geri çekilmedi. Ateş bu işin kolaylıkla olmayacağını anlayınca tamamen içeri girip kapıyı arkasından kapattı, ve kilitledi.
"Ateş geri bas dedim!"
"Çekil kenara." dedi kıza. "Bu kaltağı karargâha boş yere getirmedim ben."
Medea kibirle "Farkındayım." dedi ona. "Buraya getirdin çünkü buradan çıkışı olmayacağını biliyordun. Eninde sonunda onu öldürmek zorunda kalacaktık, öyle değil mi?"
"Aynen öyle. Şimdi çekil kenara."
"Ben emirleri Trismegistus'tan alırım." dedi Medea. "O da ancak verdiği emir işime gelirse..."
Bu kaltağın yaşamasının onun ne işine geleceğini bilmiyordu fakat bir önemi yoktu. Bakışlarını tekrar yatağa çevirdiğinde kızın onun yüzüne bakmadığını fark etti. Gözlerini kapatıp yatakta sırt üstü uzanmıştı, derin bir huşu içerisinde gibi görünüyordu.
"Baksana, o da istiyor." diyerek başıyla kızı işaret etti gülerek. "Eline geçen ilk fırsatta kendini öldüreceğini biliyorsun Medea. Neden ona yardım etmeme izin vermiyorsun ki?"
"Çünkü ikiniz de aynı şeyi istiyorsunuz." diyerek gülümsedi kız. "Bozgun çıkarmaya bayılırım."
Ardından yüzündeki tebessüm silindi. Ve birden yumruğunu yatağın yanındaki aynaya indirdi.
Cam parçalara ayrılırken Ateş içgüdüsel bir şekilde başını yana çevirmişti. Yeniden ona döndüğünde Medea'nın en keskin ve uzun olanlarından birini eline aldığını gördü. Silahını Ateş'e doğru uzatırken "Öldürürüm." diye tısladı kız. "Özellikle yapmam ama öldürmemek için de ekstra bir çaba harcamam."
Ateş başını sallamakla yetindi. "Bana uyar."
Elinde bıçakla ona doğru atıldığında Medea diğer eline sakladığı daha küçük bir cam parçasını fırlattı üzerine. Keskin uç omzuna saplanırken esaslı bir tekme yiyerek arkaya doğru yalpaladı. Fakat yediği tekmeden çok, kızın diğer eline gizlice cam almış olması öfkelendirmişti onu. Madem Medea sinsiliğini esirgemiyordu, öyleyse o da fiziksel gücünü esirgemeyecekti. Bu yüzden doğrulmayı bile beklemeden yeniden öne atıldı ve kızın karnına sert bir tekme geçirdi. Medea boğulur gibi bir ses çıkarırken ona bir tekme daha geçirmeye hazırlandı Ateş. En azından bayılırsa onu öldürmek zorunda kalmazdı.
Fakat havadaki bacağına sarılan bir el aşağı çekti onu. Kendisi yere düşmemişti fakat Medea ondan güç alarak doğrulmuş, ardından dönerek attığı tekmeyi Ateş'in suratına geçirmişti. Başı diğer yana savrulurken arkasındaki masaya doğru yalpalamaya başladı. Elleriyle tahtaya tutunduğunda masadan destek alarak kendini havaya kaldırdı ve iki ayağını birden ona doğru atılan kızın göğsüne geçirdi.
Kızın ağzından ufak bir çığlık çıkarken bedeni arkaya doğru savrulmuştu. Fakat düştüğü yerden kalkması çok uzun sürmedi. Komodinin üzerindeki ağır bir bibloyu tüm gücüyle Ateş'e fırlatıp ardından kendisi de üzerine atıldı. Çenesine sağlam bir yumruk geçirdiğinde adamın onu havaya kaldırdığını fark etti. Tam elindeki cam parçasını boynuna saplayacakken Ateş kızı halının üstüne fırlattı.
Medea yere düşerken "Bin beşyüz yirmi sekiz kişiyi öldürdü bu kaltak!" diye haykırdı öfkeyle. "İçeri bayıltıcı gaz vermişler, kimse dışarı çıkamamış! Senin koruduğun bu kaltak masum bir bebeği öldürdü!"
Medea yerden kalkmadan kırık aynanın önüne yuvarlandı. Eline yeni bir cam alırken "Ne bekliyordun ki?!" diye bağırdı ona. "Bu kız bir Kaldeli Ateş! Elini soktu diye akrebe öfkelenemezsin!"
Ateş bakışlarını yatağa dikip hırladı. "Ama akrebi öldürürüm!"
Medea cevap olarak elindeki uzun ve pürüzsüz cam parçasını fırlattı ona. Bu kez doğrudan göğsünü hedef almıştı, öte yandan fırlattığı parça ölümcül hasar verecek kadar uzun değildi. Genç adam son anda kenara eğilerek sivri parçayı yakalamayı başardı, fakat dudaklarından acı bir nida fırlamıştı.
Havada hızla ilerleyen keskin camları yakalamanın bir bedeli vardı elbette. Avucunda derin bir kesik açıldığını biliyordu. Fakat kızın doğrulduğunu görünce durup düşünmedi, elindeki camı hiç beklemeden geri fırlattı.
Can parçası göğsüne saplanınca Medea'dan boğulur gibi bir inilti yükselmişti. Kızın iki büklüm olduğunu görünce "Aynı yere bu bıçağı fırlatırsam gebertirim seni!" diye bağırdı Ateş. "Ve kızı korumaya devam edersen, bu bıçağı fırlatırım!"
Medea ellerini yere koyup güçlükle ayağa kalktı. Kaldeli kızın yattığı yatağa doğru yürürken bu kez elinde ölümcül hasar verebilecek kadar uzun bir cam parçası vardı. Yatağın önünde durup "Kıza yaklaşırsan..." diyerek havaya kaldırdı camı. "Bu kez ben de ölümüne saldırırım."
Tam o sırada odanın kapısı yumruklanmaya başladı.
Medea'nın yüzünde zafer dolu bir tebessüm belirdiğini görünce okkalı bir küfür savurdu Ateş. Zamanı kalmamıştı, ivedilikle bir seçim yapması gerekiyordu. Eğer beklemeye devam ederse Ayazlar içeri girecek ve Kaldeli kızı öldüremeyecekti. Eğer saldırıya geçerse tıpkı havalandırmaya girerken olduğu gibi ölüme yürüyecekti.
Ama hiç değilse kaltağı da beraberinde götürecekti.
Kapı kırıldığı anda koşmaya başladı. Yüzünde ölümcül bir ifade vardı artık, bunu Medea'nın gözlerindeki gördüğü korku parıltısından anlamıştı. Tam o sırada yataktaki kızın doğrulduğunu fark etti. Başta onun kendini savunacağını sanmıştı ancak gözlerindeki ifadeye baktığında ne yapacağını anladı.
Darbeyi en beklemediği yerden aldı Medea; sırtından. Arkasında beliren eller onu tüm gücüyle ittiğinde dengesini kaybedip yere kapaklanmıştı. Hemen ardından kızın "NEREYE KOŞUYORSUN GERİZEKALI?!" diye bağırdığını duydu Ateş'e. "ÇAKIYI FIRLAT!"
Her şey birkaç saniye içerisinde olup bitti. Ateş yataktaki kızın üstüne atladığında Medea doğrulmaya çalışıyordu. Elindeki bıçağı kızın kalbine saplamak üzere havaya kaldırdığındaysa omzunda keskin bir acı hissetti. Tıpkı yerdeki kız gibi o da darbeyi beklemediği yerden almıştı; Ayaz'dan.
Fakat bu onu durdurmadı. Havaya kaldırdığı bıçağı sıkıca kavradı. Ardından bütün hışmıyla aşağı indirip kıza sapladı.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro