Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 39 - Yıkım

"Size tekrar söylüyorum;
yeniden öldüremeyeceğiniz bir şeyi asla diriltmeyin."

Toplu Eserler 1, H. P. Lovecraft

-*-

Bazı sesler zamanda yolculuğa açılan bir kapı gibidir. Akşamüstü caddede yürürken kulağınıza çalınan akordeon sesi seneler önce gittiğiniz Balkan kökenli bir ailenin düğününe götürür sizi. Bir piyanonun dinlendirici tınısı Avrupa'ya uzanan bir köprüye dönüşür, acıklı bir keman ezgisiyle Ortadoğu'nun kanlı caddelerinde yürürken bulursunuz kendinizi.

Bazı sesler inatçı ve zorba bir adam gibidir. Seneler önce özenle sandıklara kaldırdığınız bastırılmış anılarınıza ulaşmaya çalışırlar. Bu esnada bazı sandıklar parçalanır, zihninizin duvarları kanla boyanır ve savunma hattınızdan geriye bir enkaz kalır. Bazı adamlar fazla inatçıdır. Bazı sesler de. İsrafil'in Sûr'unu üfler gibi çalarlar kapınızı. Ne yazık ki o kapı her zaman açılır çünkü bazı sesler, en az bazı adamlar kadar karşı konulmazdır.

Kimileri için akordeon melodisinde, kimileri içinse acıklı bir ezgide yatan o geçmiş kapısı benim için bir kemiğin kırılma sesinde yatıyor. O sesi duyduğum anda acıyla bir çığlık atıyorum. Sinem başımı göğsüne bastırıp "Hayır, Melek." diyerek hıçkırıyor tepemde. "Baban yok burada."

Ne babası? Sinem'in saçma sözlerini duyunca cesaretimi toplayıp gözlerimi açıyorum. İlk tepkim derin bir nefes almak oluyor. Zira yüzü kanlar içinde bileğini tutarak bağıran bir adam var yerde. Hala hayatta olan bir adam. Aras'ın dirseğini sıvazlayarak yerden kalktığını görünce içimdeki paniğin giderek azaldığını hissediyorum. Onun yanlışlıkla adamı öldürüp katil olma ihtimali karşısında duyduğum korku terk ediyor zihnimi.

Neyse ki buna niyeti yok. Korumalara adamı yan taraftaki çıkmaz sokağa bırakmalarını söylüyor sakince, ardından arkasını dönüp pistin dışına doğru ilerliyor. Bulunduğumuz yere doğru yürüdüğünü görünce başta onun yanımıza geleceğini düşünüyorum. Fakat gelmiyor. Birkaç metre ötemizden geçip yüzüme bile bakmadan barı terk ediyor.

Aras'ın gidişiyle birlikte Ayıboğan'ın tepemizde belirdiğini fark ediyorum. Bizi Sinem'in evine bırakacağını söylediğinde itiraz etmeden peşine takılıp çıkışa yürüyoruz. Bardan dışarı çıktığımda gördüğüm ilk şey kavşaktan dönerek görüş alanımın dışına çıkan siyah araba oluyor. Ayıboğan ve Sinem'le birlikte başka bir araca binerken onun nereye gittiğini düşünmemeye çalışıyorum.

Yola çıktığımızda birkaç dakika boyunca çıt çıkmıyor arabada. Sinem arada garip bakışlar atıyor bana, sebebini sorduğumda şaşkın şaşkın baktığını görüyorum. Aklım Aras'ta olduğu için pek ilgilenemiyorum onunla. Neden adamı çıkmaz sokağa atmalarını istedi ki? Dövdüğü ya da dövdürdüğü her adamı oraya mı atıyor?

Dövdürdüğü adam kelimesi zihnimde başka bir çağrışıma sebep oluyor. Pistte dayak yiyen şerefsizi zerre umursamıyorum fakat Cenk... Suçsuzdu o. Bunun bilinciyle içimdeki öfke tekrar şaha kalkıyor. Kendimi tutamayıp şoför koltuğunda oturan Ayıboğan'a çıkışıyorum.

"Hani bir şey yapmayacaktın Cenk'e?!" dediğimde şaşkın şaşkın bana bakıyor. "Hiç değilse çocuğun suçsuz olduğunu söyleyerek karşı çıkabilirdin Aras'a. Ya da bir iki yumruk atıp bıraksaydın. Bırakamaz mıydın? İlla kemiklerini mi kırman gerekiyordu?!"

Yeniden yola dönerken "Neden bahsettiğinizi anlamıyorum Melek Hanım." dediğini duyuyorum onun. "Bahsettiğiniz çocuğu biz dövmedik."

"Patronun gibi yalancısın sen de!" diyerek sesimi yükseltiyorum bu kez. "Bu kritere göre işe alıyor sizi, değil mi?!"

"Adam doğru söylüyor, Melek."

Sinem'in konuştuğunu duyunca şaşkınlıkla dönüp ona bakıyorum. Başını iki yana sallayarak "Ben hastaneden geliyorum." diyor. "Cenk kendine gelip anlattı her şeyi."

Düşünceli bir tavırla kaşlarımı çatıyorum. "Ne anlattı ki?"

"Dışarı sigara içmeye çıktığında iki tane yan kesici cüzdanını falan istemiş." diye cevap veriyor Sinem. "Vermek istemeyince de adamlar saldırmış ona."

Tehdit edilmiş olabilir mi? Aras'ın bu konuda epey randımanlı olduğunu bildiğim için "Yalan söylemiş." diyorum başımı iki yana sallayarak. Ardından sürücü koltuğunda oturan iri yarı adamı işaret ediyorum. "Cenk'in yanından ellerinde yumruk bereleriyle geldi. Gözlerimle gördüm!"

"Çünkü birilerine yumruk attım." diye söze karışıyor Ayıboğan. "Arkadaşınızı yan kesicilerden kim kurtardı sanıyorsunuz, Melek Hanım?"

"Sen kimi kandırıyorsun be?!" diyerek patlıyorum birden. "Cenk'i kurtarmışmış... Madem öyle, ne diye yaralı çocuğu çıkmaz sokakta bırakıp bara döndün?"

"Aras Bey'e haber vermek için döndüm ama onu bulamadım." diyor sakince. "Arkadaşınıza gelince... Siz de gördünüz Melek Hanım, çocuğun kemikleri kırılmıştı. Ambulans gelene kadar yerinden oynatılmaması gerekiyordu."

Hiçbir şey söyleyemiyorum. Sessizce otururken zihnimde Ayıboğan'ın Lavinia'yla beni bara götürürken "Endişelenmeyin, ambulans yolda." deyişi yankılanıyor. Kapıdaki korumalara Aras'a haber vermelerini söyleyişi. Odaya girdiğimde Aras'ın "Geleceğini biliyordum." diyerek bana gülümseyişi. Ben odadan çıkmadan hemen önce yüzünde beliren bir diğer tebessüm. Ve o iki tebessüm arasındaki derin uçurum.

Biz o odada bir cinayet işledik.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Melek'in çalıştığı kafenin çizimi. Elimden bu kadar geldi ama gözünüzde canlandırmanızı sağlar diye düşünüyorum. :)

ARAS

ağustos, 2016

-*-

"Aras!" diye bağırdı ustabaşı. "Çabuk freze'nin yanına gel!"

Şirketteki sekreterin yolladığı maile cevap yazmayı bırakıp telefonu kapattım. Söylene söylene tezgahın yanına doğru yürürken Necip Usta'nın yüzündeki ifade canımı sıkmıştı. Freze operatörlerinden biri raporlu olduğu için makinayı operatörün çırağı Adem'le bana emanet etmişlerdi. Oğlan freze hesaplarını yapabilecek kadar matematik bilmediği gibi işi ezberden yapacak tecrübeye de sahip değildi. Bu yüzden öncesinde benim gidip tezgahı doğru noktaya referanslamam, sıfır noktasını hesapladıktan sonra çırağa hangi eksende ne kadar ilerleyeceğini anlatmam gerekiyordu. 

"Nedir bu tezgahın hali?!" diye kükredi Necip Usta. Ardından yakamdan tutup beni tezgahın önüne sürükledi. "Çabuk kontrol et bakalım, bu aptal ne halt yemiş?"

Ustabaşı dökümcü olduğu için freze'den anlamıyor olabilirdi fakat yalandan çok iyi anlıyordu. Paçamızı kurtarmamızın mümkün olmadığını bildiğim için Adem'e özür diler gibi bir bakış attıktan sonra tezgaha eğildim. Geri çekilirken gördüğüm manzarayı nasıl hafifletebileceğimi düşünmeye başlamıştım. "Şey, usta bu-"

"Ulan gevelemesene!" diyerek enseme ufak bir fiske vurdu ustabaşı. "Nasılsa ikinizin de canına okuyacağım, kıvırmadan söyle ne olduğunu."

"Kesici takımın elmasları kırılmış," diyerek açıklama yaptım önce. Ardından durumu ustabaşının anlayabileceği bir dile çevirdim. "Makinanın amına koymuş bu salak."

"Usta bu yine yalan söylüyor!" diyerek lafa karıştı Adem. "Bana ne dediyse onu yaptım, kendisi yanlış yapmış hesapları!"

"Ulan bunun hesapla kitapla ne alakası var?" diye üste çıkmaya çalıştım. "Yaldır yaldır sürmüşsün işte tezgahı!"

Adem öfke dolu bakışlarla bana laf yetiştirmeye çalışırken Necip Usta "Yeter, kesin!" diye bağırdı. Bu esnada ikimizin de kulağından tutup çocuk gibi çekmeye başlamıştı. Sinirden kıpkırmızı olmuş bir yüzle "Evladım sizi bana sayıyla mı verdiler?!" diyerek devam etti sözlerine. "Frezeci raporu bitip de gelince görmeyecek mi bu makinanın halini? Yediğiniz bok fabrika şefinin kulağına gittiğinde ne halt edeceğiz?!"

Bir halt etmemize gerek yoktu. Zira fabrika şefi benim kim olduğumu biliyordu. Geçen sefer yanlışlıkla bir sürü çeliği ziyan ettiğimizde olanları düşününce gülmemek için kendimi zor tuttum. Necip Usta Adem'le beni ensemizden tutarak şefin odasına soktuğunda adamcağızın yüzü bembeyaz kesilmişti. Ustabaşının kulağımı çektiğini görürse vereceği tepkiyi hayal bile edemiyordum.

Necip Usta'nın bana döndüğünü fark edince yüzümdeki sırıtışı saklamaya çalıştım. Adem'i bir yığın azarla doğduğuna pişman ettikten sonra göndermişti yanımızdan. Görünüşe bakılırsa sıra bendeydi. Hala acıyan kulağımı ovuşturarak geri çekilip ustanın dayak sahasından uzaklaştım.

"Usta ben valla-"

"Hadi Adem daha çocuk sayılır da sana ne oluyor?!" diyerek kükredi bana. "Niye oğlanın başında durmuyorsun evladım? Ben sana bu salağı tezgahla yalnız bırakma demedim mi?!"

Sessiz kalmaktan başka çarem yoktu. Necip Usta'ya sekreterden gelen maile cevap vermem gerektiğini izah edemezdim. Fabrikada olduğumu bilmeseler de olağanüstü bir durum olmadıkça buradaki mesai saatleri içerisinde beni aramamaları gerektiğini biliyorlardı, bu yüzden mail yoluyla haberleşiyorduk. Ustaya kendimi affettirmenin bir yolunu ararken cebimdeki telefonun çalmaya başladığını duydum. Cidden harika... Maile cevap vermediğim için aramak zorunda kalmışlardı.

Aramayı panikle reddederken "Sen bu kafayla fabrikada çok barınamazsın," diye söylendi Necip Usta. "Şimdi rahat rahat kaytarıyorsun ama palet fabrikasından sonra sıra bize de gelecek."

Merak dolu bir bakış attım ona. "Ne sırası?"

"Toplu işten çıkarma sırası!" diyerek çıkıştı bu kez. "Büyük holding fabrikalara el atmış, teker teker hepsini denetliyorlar. Palet fabrikasındaki denetimde yüz tane garibanın çıkışını vermişler."

Yüz kişi değil, yirmi sekiz kişiydi. Üstelik gariban falan da değillerdi. Hepsi gece vardiyası çalışanı olan bu işçilerin kendi aralarında bir tür çete kurduklarını fark etmiştik. Her ay fabrikaya gelen hammaddenin bir kısmını kenara ayırıp kara borsada satarak şirketi soyuyorlardı. Palet fabrikasında çalışırken yanıma gelip bana da ortaklık teklif ettiklerinde olayı çözmüştük.

"Olayın iç yüzünü bilmiyoruz ki," diye geveledim ustaya. "Belki bir hataları vardır, durduk yere milleti niye işten çıkarsınlar?"

"Muhtemelen holdingin başına geçen piç yüzünden." diyerek homurdandı. "İşleri İbrahim Bey'in torunu devralmış diyorlar. Öyle büyük bir adamdan sonra şımarık zengin bebesinin eline kaldık. Nereden nereye..."

Hafifçe güldüm. "İbrahim Bey kim?"

"Eski büyük patron," diye cevap verdi usta. "Rahmetli çok babacan adamdı. Her ramazan en iyisinden erzak dağıtırdı işçilere, bayramlarda ikramiye verir, fabrikaya gelip bizzat hatırımızı sorardı. O öldükten sonra başa geçenler holdingten çıkmaz oldu."

Ramazan erzağından bahsettiğini duyunca kendimi epey mahcup hissetmiştim. Üzerinde hala duman tüten bir konuydu o, üstünden neredeyse iki ay geçtiği halde hala öfkeliydim. Zira bizzat erzak kolisi alanlar arasında olmasaydım fabrika müdürünün yaptığı yolsuzluğu asla öğrenemeyecektik. Holdingte belirlenen erzak listesinden çok daha ucuza mâl olacak kalitesiz ve eksik bir koli dağıtılıyordu işçilere. Arada kalan parayı ise müdür ve yardımcısı kendi arasında bölüşüyordu.

Olay açığa çıkınca işlerine son verilmiş olsa da aklıma geldikçe tadım kaçıyordu. Fabrikalarda çalışmaya başladığımdan bu yana şahit olduğum kaçıncı yolsuzluk vakasıydı bu, şahit olamadıklarımsa hala varlığını sürdüyor olmalıydı.

"Hayırdır oğlum nereye daldın?"

Necip Usta'nın sesini duyunca "Bayram ikramiyesi işini düşünüyordum." diye cevap verdim. "Bence önümüzdeki bayram ikramiye verirler."

"Hee, kesin verirler." dedi gülerek. Ardından saatine göz atıp önlüğünü çözmeye başladı. Saat üçe geliyor olmalıydı, çay molası başlayacaktı az sonra. Ustabaşını taklit ederek lekelenmiş önlüğümü çıkarırken telefonumun tekrar çaldığını duydum.

Bu kez durum gerçekten acil görünüyordu. Bu yüzden işçiler molaya çıkarken aradan sıvışıp şefin yanına gittim ben de. Bozulan tezgaha canı sıkılmış gibi görünüyordu, Adem'in hatası yüzünden bana karşı mahcup olmuştu. "İsterseniz çıkışını verelim." dediğinde başımı iki yana salladım.

"Normal koşullarda hangi prosedürü uyguluyorsanız onu yapın."

Oğlanın maaşından sembolik bir kesinti yapacaklardı. Şefe beni idare etmesini söyleyip fabrikadan çıkarken bu maaş kesintisini kafama takmamaya çalıştım. Bir yanım şirketin oğlanın maaşından yapılacak kesintiye ihtiyacı olmadığının farkındaydı, makinanın tamir masrafı bile binlerce lira tutacaktı zaten. Adem'inse o sembolik paraya ihtiyacı vardı. Öte yandansa onu affetmenin adam kayırmak olacağını biliyordum.

Yoldan bir taksi çevirip arabayı bıraktığım yere giderken içimdeki merhameti bir kenara bıraktım. Fabrikalara işçilerle duygusal bağ kurmak için değil, işlerin nasıl yürüdüğünü görmek için gidiyordum. Gerçi, bu minik Batmancilik girişimlerim eninde sonunda tepemde patlayacaktı. Şirketin başına geçtiğim zaman işçilerin gözündeki patrona dair ilk izlenim, utanmaz bir sahtekar şeklinde olacaktı mesela. Onların çok da haksız sayılmayacaklarını düşünerek kendimi avutuyordum.

Holding binasına vardığımdaysa fabrikadaki kimliğim çoktan ardımda kalmıştı. Burada da pek tanındığım söylenemezdi, içeri asistanımın misafiri sıfatıyla girebilmiştim. Yönetim katına çıkıp bana ait bölüme ulaştığımda derin bir nefes aldım. Dayımın odasına doğru ilerlerken koridorun ucunda sekreterlerden biri belirmiş, yüzünde endişeli bir ifadeyle bana doğru yürümeye başlamıştı. İçeri dalıp hesap sormama fırsat kalmadan bana seslendiğini duydum.

"Efendim Ertuğrul Bey şirkette yok."

"Ne demek yok?" dedim hayretle kıza dönerek. "Müşterilerle toplantı olduğunu söylemediniz mi ona?"

"Günler öncesinden biliyordu zaten." diye cevap verdi. "Bir saat önce tekrar hatırlatmak üzere odasına gittiğimde çıkmaya hazırlanıyordu. Bana toplantıya sizin gireceğinizi söyledikten sonra gitti."

Öfke dolu bir kahkaha çıktı dudaklarımdan. "Gamze Hanım, müşteriler beni tanımıyor bile."

"Bunu da söyledim fakat onu, şey, ilgilendirmediğini söyledi bana. Bir de..."

Kızın çekindiğini görünce onu cesaretlendirmeye çalıştım. "Lütfen olduğu gibi söyleyin."

"Şey dedi," diyerek girdi söze. "Gitsin kendine başka bekçi bulsun, ben hem kör hem de yaşlı bir adamım."

"Ve bir de pezevenk." diye ekledim. Kızın yüzündeki ifadeyi görünce sesli konuştuğumu fark etmiştim. "Kusura bakmayın lütfen."

Sekreter bir şeyler geveleyerek başını sallarken dayıma sövme seansına içimden devam ettim. Onun bu hasta ve yaşlı adam pozlarına zerre inanmıyordum. Piç kurusu bilerek yapmıştı bunu. Zira günlerdir bu toplantı yüzünden tartışıyorduk zaten. Dün akşam nihayet onu şirkette boy göstermem için henüz erken olduğuna ikna ettiğimi sanmıştım. Toplantıya bir buçuk saat kala her şeyi üstüme yıkıp topuklayacağı aklımın ucundan bile geçmezdi.

"Öyleyse toplantıyı iptal etmemiz gerekecek," dedim sekretere dönerek. "Müşterilere yaşlı ve kör adamın kalp spazmı falan geçirdiğini söyleyin lütfen."

Mümkünse viagra yüzünden olduğunu ekleyin.

"Emin misiniz?" diye sordu sekreter. Bir an onun içimden geçenleri duyduğunu sanıp şaşırmıştım. "Müşteriler çoktan geldi bile, eğer toplantıya siz girerseniz-"

Fabrikalardaki işim yarım kalmış olurdu. Holdingteki haber işçilere ulaşmasa bile fabrikaların yönetim kadrosuna ulaşırdı.

"Şu anda mümkün değil." dedim kıza dönerek. "Siz dediğimi söyleyin lütfen."

"Peki ya inanmazlarsa?"

"Eh, o zaman dayımı gerçekten hastanelik etmemiz gerekir." diye gülümsedim. "Bence bunu çoktan hak etti."

Sekreter kız gülmemeye çalışarak başını salladıktan sonra yanımdan uzaklaştı. Bense onun kadar neşeli değildim. Dayımın odasına doğru ilerleyip içeri attım kendimi. Madem buraya kadar gelmiştim, öyleyse bugünlük işleri olmam gereken yerde idare edebilirdim. Sekreteri arayıp arabada bıraktığım laptopu ve çantayı yukarı getirtmesini söyledikten sonra masaya kurulup dosyalara gömüldüm.

Rakamlarla boğuşurken Kütüphaneci'nin bana attığı kazığı sindirmeye çalışıyordum hala. Onun tüm bu pezevenklikleri durduk yere yapmadığının farkındaydım. Beni zor koşulların ortasında bırakarak kendince eğitmeye çalışıyordu. Üstelik bu yeni bir şey de değildi.

Üniversite yıllarımdan itibaren beni finans ve yönetim konulu tonla eğitime maruz bırakmıştı mesela. Şirket yönetmenin kağıtlara imza atmaktan ibaret olmadığını bildiğim için bir kez bile sesimi çıkarmamıştım. Karşılığında da dayım şirketle ilgilenip, ben işleri devralana kadar Özer Bey'i saf dışı tutmaya çalışacaktı.

Bu şekilde dört yıl idare etmişti beni. Okul bittikten sonra bir süreliğine de olsa başka bir yerde işe girip kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrenmem gerektiği konusunda hemfikirdik. Ben iki yıl boyunca iki farklı firmada yeni yetme mühendis olarak çalışırken şirketi yine dayım idare ediyordu. Askerliği bedelli yapmak istemediğimde biraz sorun çıkarmış fakat en sonunda beni altı ay daha idare etmeye razı olmuştu. Askerden geldiğimdeyse gözüm Lavinia'dan başka hiçbir şeyi görmüyordu, o kabus gibi süreçte de dayım dişini sıkmıştı.

Birkaç ay önce ona tekrar üniversite okumam gerektiğini söylediğimdeyse en sonunda patlamıştı. Büyük bir tartışmanın ardından onu işlerin başında kalmaya ikna etmiştim fakat bazı koşulları vardı. Şirkete gitmesem bile artık işlerle ben ilgilenecektim mesela. Bu esnada da finansla ilgili eğitimlere devam edip okulda üst sınıflarla birlikte Şirket Hukuku derslerine girecektim. Öne sürdüğü tüm şartları kabul etmiştim elbette. Fakat pezevenk herif daha şimdiden, okul bile açılmadan yan çizmeye başlamıştı.

Akşam ona doğru şirketten çıkarken hala dayıma sövmekle meşguldüm.

Arabaya binip direksiyon sallarken nereye gideceğimi düşünmeye başladım. Bizim tayfa bu gece Cavit'in doğum gününü kutlamak için Alplerin mekanında olacaktı, ilerleyen saatlerde onlara katılacaktım fakat gece hayatı için saat henüz çok erkendi. Dayıma sinirli olduğum için yalıya gitme seçeneğini de elemiştim, gerçi şu saatte içinde yatak bulunan hiçbir yere gitmek istemiyordum. Tüm günün yorgunluğuyla sızıp kalırsam Cavit'in çenesinden kurtulamazdım.

Aklıma gelen fikirle birlikte telefonu çıkarıp korumalara mesaj attım. İçlerinden biri kızın çalıştığı kafenin yakınlarında nöbet tutuyordu. Ondan kafenin adresini aldıktan sonra birkaç saatliğine gidebileceğini söyleyip yeniden yola koyuldum.

Neden onu görmeye gittiğime dair bir fikrim yoktu. Okul açılana kadar tekrar karşısına çıkmama kararı almıştım, birkaç hafta önce fiyaskoyla sonuçlanan tanışmamızın ardından başka bir seçeneğim yoktu. Sahi, o gün neden böyle bir saçmalığa kalkışmıştım ki? Evinin önünden ayrıldıktan sonra kendi kendime olayın basit bir kaza olduğunu söylemeye çalışsam da öyle olmadığının farkındaydım. Boynunu okşarsam içgüdüsel olarak başını çevireceğini biliyordum çünkü, döneceği yerde beni bulacağını da.

Elimdeki adrese doğru giderken o saçma anı zihnimden silmeye çalıştım. Yaşı çok küçüktü kızın. Hangi ayda doğduğunu hatırlamıyordum ama temmuzdan önce doğmadıysa hala on yedi yaşında demekti. Bu ihtimal birden kendimden tiksinmeme sebep olmuştu. "Tanrım lütfen temmuzdan önce doğmuş olsun." diye mırıldandım sessizce. "Reşit olmamış bir kızı öpmüş olmayayım, lütfen..."

Korumanın verdiği adrese geldiğimde bir süre etrafa bakındım. Kafeyi hemen görememiştim zira bu sokağa göre epey çukurda kalıyordu. Aşağı inip kafeye tepeden bir bakış attığımda bunun sebebini anladım. Bu sokağa göre çukurda kalıyordu fakat asıl girişin olduğu diğer sokakla aynı seviyedeydi. Gerçi bu tarafta da kafenin bahçesine inen bir merdiven vardı fakat çalışanlar dışında pek kullanıldığını sanmıyordum.

Bu saçma mimariyi daha yakından inceleyebilmek için kaldırıma doğru ilerledim. Büyük çöp konteynerlarının biraz ötesinde aşağıdaki tüm manzarayı kuş bakışı görebileceğim bir köşeyi gözüme kestirmiştim. O köşenin gelecekte benim için bir uğrak yeri olacağını bilmiyordum henüz. Kollarımı kafeyi sokaktan ayıran demir korkuluklara yaslayıp aşağı bakarken kızın hayatında sessiz bir gölgeye dönüştüğümden haberim bile yoktu.

Aradığım huzuru geceye evrilen akşamın en sessiz noktasında bulmuştum. Bahçedeki masaları dolduran kalabalığı izlerken tüm günün gerginliği üzerimden akıp gidiyordu sanki. Elinde tepsiyle bahçeye çıkan kızı gördüğümdeyse manzara nihayet tamamlandı. İşin ilginç yanı, manzarada bir eksiklik olduğunu tamamlanana dek fark etmemiştim.

Kızın tepsiyle oradan oraya koşuşturmasını izlerken ufak bir tebessüm yüzüme yayıldı. Aklıma şapşal bebekliği gelmişti birden. İşin ilginç yanı, şimdi de en az bebekliğindeki kadar şapşaldı. Müşterilerden sipariş alırken bir nükleer reaktör idare ediyormuşcasına dikkat kesiliyordu mesela. Birileri ona teşekkür ettiğinde mutlu oluyor, bir başkası azarlayana dek yüzünde bastırmaya çalıştığı bir tebessümle etrafta dolaşıyordu.

Bir ara kafenin iç kısmına girip gözden kaybolduğunu fark ettim. Orada da masalar olduğunu tahmin edebiliyordum fakat bu noktadan içeriyi görememek canımı sıkmıştı. On dakika sonra tekrar bahçeye çıktığındaysa yüzünde asık bir ifade vardı. Tepsiyi bir kenara bırakıp bahçenin müşterilerden arındırılmış bir köşesinde duran çöp torbalarına attı elini. Siyah torbayı çekiştirdiğini görünce kaşlarımı çattım. Onu taşıyabileceğini düşünüyor olamazdı, değil mi?

Belli ki düşünüyordu. Torbayı sırtına atıp merdivenlere yöneldiğini görünce panikle korkuluktan geri çekildim. Ben tekrar arabaya binip camları kapattıktan sonra kız da merdivenin başında belirmişti. Onun yüzünde inatçı bir ifadeyle konteynerlara ilerlemesini izlerken iç çektim. Neden diğer garsonlardan yardım istemiyordu ki?

Gerçi bunu eninde sonunda yapacaktı zaten. Devasa çöp kutuları omzuna geliyordu, elindeki torbaları kaldırıp içeri atabilmesi imkansızdı. Bunun bilinciyle arkama yaslanıp onun torbaları bırakıp yardım istemek üzere kafeye dönmesini bekledim.

Dönmedi. Önce torbaları çöp kutularının yanında duran banka bırakmış, ardından etrafına göz atmaya başlamıştı. Kimsenin görmediğine kanaat getirince bankın üzerine çıkıp torbaları tekrar sırtına aldı. Kız çöp torbalarını kutuya devirip banktan inerken hala şaşırmakla meşguldüm.

Neden yardım istemiyordu ki? Bir sürü garson vardı kafede, müşteriler seyrekleştiği için yardım istediği taktirde onu geri çevirmeyeceklerini biliyordum. Gurur yapıyordu küçük aptal. Muhtemelen patronundan azar yemişti ve şimdi de gururundan saçma sapan işlere kalkışıyordu. Nedense bu durum canımı sıkmıştı.

Melek tekrar merdivenlere yönelip aşağı inerken arabadan çıkıp demir korkulukların yanına gittim. Tam da tahmin ettiğim gibi diğer torbaları sırtına almakla meşguldü. Geride en az sekiz torba daha olduğunu görünce homurdandım. Bakalım bankı konteynerlardan uzağa taşıdığımda ne halt edecekti?

Melek sırtında iki yeni torbayla birlikte ufukta belirdiğinde bankı birkaç metre uzağa taşımıştım bile. Artık kutulara ulaşması tamamen imkansızdı. Kıza görünmemek için diğer araçların arkasına geçerken onun yüzünde şaşkın bir ifadeyle banka baktığını fark ettim. Ben tekrar arabaya binerken gardını alıp elindeki torbaları konteynerların yanına sürüklemeye başladı.

Az sonra yardım istemek üzere aşağı ineceğinin bilinciyle arkama yaslandım. Neyse ki bu sefer haklı çıkmıştım. Torbaları konteynera yasladıktan sonra ayağa kalkıp ellerini çırptı Melek. Ardından birkaç metre ileri yürüdü.

Ve bankı kucaklayıp çekiştirmeye başladı.

Tanrım! Gördüğüm en inatçı ve en aptal yaratıktı bu kız. Ne demeye uğraşıyordu ki? İşini kaybetmekten korkuyor olabilir miydi? Öfkeli bir gülüş fırladı ağzımdan. Patronunun onu yer cücesi olduğu için işten kovmayacağını bilmesi gerekiyordu. Tıpkı aptal ve sinir bozucu oluşu gibi bu da onun suçu değildi sonuçta.

Melek'in ağır bankı milim milim sürüklemesini izlerken kollarımı öfkeyle göğsümde kavuşturdum. Yüzünde hala inatçı bir ifade vardı. Yaklaşık on dakikalık bir mücadelenin sonundaysa amacına ulaşmıştı. Bankı konteynerın yanına çekmeyi başardığında derin bir nefes alarak doğrulduğunu fark ettim. Ardından bir kez daha bankın üzerine çıkıp torbaları çöp kutusundan aşağı yuvarladı. Hala nefes nefeseydi fakat yüzünde zafer kazanmış komutanı andıran bir ifade belirmişti.

Onun kasıla kasıla merdivene yönelip aşağı inmesini izlerken tekrar güldüm. Ardından arabadan inip bankı bu sefer on metre ileriye taşıdım. Bunu yaparken zerre vicdan azabı duymamıştım zira kızın birilerinden yardım istemeyi öğrenmesi gerekiyordu. Aksi taktirde her seferinde daha uzağa taşıyacaktım bankı. Eninde sonunda yorulup pes edeceği bir an gelecekti.

Fakat o ana ulaşmamıştık henüz. Tekrar merdivenlerin başında belirdiğinde hayretle kalakaldığını gördüm. Boş görünen sokağa bakarken gözlerinde korktuğunu gösteren bir ifade belirmişti. Onun bu ürkek hali karşısında gülmemek için kendimi zor tuttum. Ta ki, sırtındaki torbaları öfkeyle yere bıraktığını görene kadar.

Onun yumruklarını sıkıp banka ilerlemesini izlerken şaşkın şaşkın bakmakla yetindim. Kesinlikle anormaldi bu kız. Normal bir insan gecenin bir yarısı kendi kendine hareket eden bankalarla inatlaşmak yerine arkasını dönüp kaçardı. Melek ise yüzünde patlamaya ramak kalmış bir ifadeyle banka tutundu yeniden.

Bankı sürüklerken koskoca bir küp şekeri sürükleyen bir karınca gibi görünüyordu. Daha da kötüsü büsbütün nefessiz kalmıştı şimdi. Onun hasta olduğunu hatırlayınca daha da çok öfkelendiğimi hissettim. Nedensiz bir inat uğruna yol ortasında astım krizi geçirmeyi göze alıyorsa keyfi bilirdi. Bu kez ağzına hava üflemeye falan niyetim yoktu üstelik, aksine bir kenarda durup doğal seleksiyonun işini görmesine seyirci kalacaktım.

Kollarımı göğsümde kavuşturup rahat bir tavırla arkama yaslandım yeniden. Bu esnada Melek de yolu yarılamayı başarmıştı. Onun yoldaki eksik kaldırım taşlarından birine doğru ilerlediğini görünce tekrar güldüm. 'Umarım o kahrolası bankın ayaklarından biri boşluğa saplanır,' diye geçirdim içimden. 'Artık sonra da sabaha kadar onu oradan çıkarmaya çalışırsın.'

Ne yazık ki ayağı boşluğa takılan şey bank değil, kızın kendisi oldu. Dengesini kaybedip yüzüstü düşerken panikle yerimde doğruldum. Dışarı çıkmama fırsat kalmadan önce yüzüne siper ettiği elleri, ardından da dizleri yerle buluşmuştu bile. Ağzından acı dolu bir ses çıktığını duyunca ellerim kapıya uzanmıştı.

Onun ayağa kalkmaya çalıştığını görünce havada asılı kaldı elim. Ciddi bir şeyi olmadığını anlayınca mantıklı düşünme yetimi yeniden kazanmıştım. Dışarı çıkmaya yeltenirken ne halt etmeye çalışıyordum acaba? Beni görürse ona yapabileceğim tek bir açıklama bile yoktu zihnimde, gecenin bir yarısı işyerinin önünde ne aradığımı izah edemezdim.

Melek'in ayağa kalkmasını izlerken kendimi tekrar arkama yaslanmaya zorladım. Zordu, zira epey sarsılmış bir ifade vardı yüzünde. Başını eğip ellerine baktığını görünce ben de bakışlarını takip ettim, avuçlarındaki bereleri görünce içim cız etmişti. Yere düşerken elleri kaldırıma sürtünmüş olmalıydı, oluk oluk kanamıyordu fakat bunun ne kadar acı verici olduğunu biliyordum.

Kızın tekrar banka ilerlediğini görünce iç çekerek başımı iki yana salladım. Fakat bu kez beklediğim şeyi yapmadı. Bankın yanına vardığında sürüklemeye çalışmak yerine üzerine oturup ağlamaya başladı.

Ve ben pes ettim. Yüzüme tokat gibi çarpmıştı bu manzara. Onun bir yandan avuçlarına batmış ufak taşları temizleyip diğer yandan da hıçkırarak ağlamasını izlerken ne yaptığımı fark etmiştim. Gecenin bir köründe kafedeki işlerini bitirip evine gitmeye çalışan bir kıza eziyet ediyordum.

Onun aptal bir inat yüzünden kendini yormasını önlemeye çalışmıştım fakat bankı sürüklerken çok daha fazla yorulmuştu. Şimdi de oturmuş çocuk gibi ağlıyordu. Kızın kesik kesik iç çekmesini izlerken "Çocuk zaten, aptal herif." diye mırıldandım kendi kendime. "Dışına aldanıyorsun ama içi hala çocuk."

Bense şimdiden kırmaya başlamıştım onu. Ne diye kızı bana emanet etmişlerdi ki? Benim koruma anlayışım yakıp yıkmaktan ibaretti, kız kardeşim hariç değer verdiğim herkesi toprağın altına göndermiştim. Ve birkaç hafta bile geçmeden Melek de korumamdan ilk yaralarını almaya başlamıştı.

Bir süre ağladıktan sonra ayağa kalkıp elinin tersiyle yüzünü sildi. Kafeden tarafa kısa bir bakış attıktan sonra üzerini silkeleyip indi kaldırımdan. Tam önümden geçerken birden duraksadığını fark ettim. Kaşlarını hafifçe çatarak bana doğru bakarken aradaki siyah cama rağmen epey gerilmiştim. Varlığımı hissetmiş olamazdı, değil mi?

Birkaç saniye sonra burnunu çekip yola koyuldu yeniden. Caddenin karşısındaki nöbetçi eczaneye gidiyordu anlaşılan. İçeri girdikten sonra eczacıyla bir şeyler konuştu, ardından kadının gösterdiği yere geçip kayboldu görüş alanımdan. Birkaç dakika sonra sarılı ellerle çıktığını görünce iç çektim. Hiç değilse kendi başının çaresine bakabiliyordu.

Geri döndüğündeyse aşağı inip içerideki garsonların yanına gitti. Utana sıkıla yardım isterken patronunun yüzü asılmış gibi görünüyordu, yine de gidebileceğini gösteren bir hareket yaptı eliyle.

Birkaç dakika sonra çantasını alıp kafeden çıkmıştı. Yardım istediği garsonlardan ikisi çöp torbalarını yukarı taşıyordu. Melek'in burnunu çeke çeke benden uzaklaşmasını izlerken başımı arkaya yaslayıp iç çektim.

Nihayet bir şeyler öğreniyordu fakat o dersini alırken ben eksilmiştim.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Hiç ne olduğunu bilmediğiniz bir şeyin gelişine sabırsızlandığınız oldu mu? İşte bu benim son günlerimin özeti. Partinin üzerinden neredeyse üç ay geçti ve ben üç hafta önce barda olanlardan sonra hiç görmedim Aras'ı. Ve ben o günden beri bir şeyler olsun istiyorum. Bir şeyler gerçekleşsin, hiç ummadık bir anda karşımda belirsin, ona sarılıp her şeyi unutayım istiyorum.

Diğer yandansa karşımda belirdiği zaman vereceğim tepki gözümü korkutuyor. Zira artık kopma noktasındayız. Üstelik sadece onunla değil. Lavinia ile de aramız hala soğuk mesela. Evet, küs değiliz ama içimde ona karşı bir burukluk var.

Barda olanların ertesi günü koşa koşa yanına gidip Aras'ın suçsuz olduğunu söylediğimde bunun onu benim kadar dehşete düşürmemesini aşamadım hala. Her zamanki gibi ağabeyinin sosyal zekasının düşük oluşundan dem vurması, Cenk olayında suçsuz olmasının Aras'ı kanatsız melek yapmayacağını söylemesi, ortaya çıktığı zaman ondan özür dilemeyi gönülsüz bir şekilde kabul etmesi kanıma dokunuyor.

Üstelik Mert de benimle aynı fikirde. Onun olanları duyduğu zaman Lavinia'ya kızması sadece bana değil, herkese sürpriz oldu. Şaşkın bakışlarımı görünce "O aptal herifi sevdiğimden değil," diyerek savunmaya geçmişti kendini. "Ama kardeşinden bunları duymayı hak etmediği ortada. Bilmiyorum, Melek... Ben ablama asla böyle bir şey söylemezdim."

Ozan ise Mert gibi yaklaşmadı olaya. Söylediğine göre Lavinia'nın sözleri affedilmezdi fakat ben de az değildim. Anlamadan dinlemeden kıza Cenk'i Aras'ın dövdürdüğünü söylemeseydim bunlar olmazdı. Hadi hepsini geçiyordu, Aras'ın kardeşine olan düşkünlüğünü bilirken nasıl ona kardeşi tarafından sevilmediğini söyleyebilirdim? Derdim neydi benim?

O bunları söylerken başımı yerden kaldıramamıştım bile. Uzun bir azar faslının ardından nihayet sakinleşmiş, ardından salak olduğumu söyleyerek bana sarılmıştı. Onun dediğine göre salaktım ama Aras'ın salak fetişi vardı zaten, ayrıca endişelenmeme de gerek yoktu zira girdiği delikten çıktığında ilk işi gelip evimi basmak olacaktı. Ozan'ın beni rahatlatma yöntemini ilginç bulsam da ses çıkarmamıştım. Zaten Aras'ın da evimi basacağını pek sanmıyordum.

Olanları herkese anlatmak zorunda değildim, farkındayım bunun. Barın üst katında Aras'a söylediklerimizi üçümüzden başka kimse bilmiyordu. Fakat onun için endişelenirken diğer insanların hakkımda ne düşüneceği pek umurumda olmamıştı. Aras'ın Ankara'ya üç gün sonra gideceğini bildiğim için bardaki geceyi müteakiben üç gün boyunca nerede olduğunu bulmaya çalışmış, bu esnada da çevremdeki herkese günah çıkarmıştım.

Fakat içimdeki derin sızı bir türlü geçmiyordu.

Garsonun önüme bıraktığı tabağı eşelerken o sabırsızlık hissi bir kez daha zihnimi ele geçiriyor. Sırf bir şeyler yapmış olmak için suya uzanırken Emir'in "Bunu amcam anlatmıştı bana, o nereden duydu bilmiyorum ama bu olaya şahit olmayı çok isterdim." diyerek güldüğünü duyuyorum. Onu dinlemediğimin farkında bile olmadan adliyede geçen ilginç bir olayı ilginç anlatıyor bana. "Demokrat Parti dönemlerinde gerçekleşmiş bu. Devlet görevlilerinin bile partili gibi davrandığı, muhaliflerin ağzını açmaya korkar olduğu yıllar..."

Acaba Hakkı Bey olanları öğrenmiş midir? Onun Lavinia'ya ne kadar çok öfkeleneceğini tahmin bile edemiyorum. Bana gelince, bir şey söylemeye bile tenezzül etmez herhalde. Sonuçta dış kapının dış mandalıyım. Üstelik oğlunun kalbini kırmış bir mandal...

"Dönemin efsane hakimlerinden biri duruşma esnasında söz almadan konuşan avukatı ikaz ediyor. Avukat da partili tiplerden, epey nüfuzu var ama o dönemler hakimlerin de avukat tutuklatma yetkisi var. Bizim hakim de avukatı uyarıyor, en sonunda da "Haddinizi bilmezseniz sizi tevkif ederim." diyor-"

Gülümseyerek başımı sallıyorum Emir'e. O konuşmaya devam ederken aklım tekrar Lavinia'ya gidiyor. Onun ağabeyi döndüğünde ondan özür dilemekle, onu suçlamaya devam etmek arasında gidip geldiğini biliyorum. Bocalayıp duruyor zira söylediğine göre Aras ilk kez öyle bir tepki vermiş ona.

"Partili avukat ne dese beğenirsin? "Beni Allah'tan başka kimse tevkif edemez." Herkes susuyor, hakim de ayağa kalkıp katibe dönüp şunu söylüyor..."

Bu konuyu Lavinia ile konuştuğumda "Bugüne dek ne söylersem söyleyeyim bir kez bile azarlamamıştı beni," diye yakınmıştı bana. "Ama tokat attığımda çok öfkelendi Melek, sen de gördün. Resmen kovdu beni oradan..."

Hak ettiğini söylediğim içinse en az benim kadar o da bana kırgın hala.

"Yaz kızım, kendime asaleten, Allah'a vekaleten mahkeme düzenini bozduğu için avukat ...'nin 7 gün hapsine karar verilmiştir."

Dalgın dalgın mırıldanıyorum. "Ee, sonra ne olmuş?"

"O gece sürmüşler hakimi." diye cevap veriyor Emir. "Darısı patronunu dinlemeyen asistanların başına..."

"Anlıyoru- Ha?"

Başımı kaldırıp hayretle ona baktığımda Emir gülmeye başlıyor. Yarım saattir anlattığı şeyleri dinlemediğimi fark etmiş olmalı... Birden mahcup hissediyorum kendimi. Neyse ki o bu duruma pek öfkelenmiş gibi görünmüyor.

"Ne zaman normale döneceksin, Melek?"

"Nasıl yani?"

"Eski sarsak ve aptal haline." diyerek izah ediyor. "Böyle çok sıkıcısın."

"Özür dileri- Bir dakika, sen bana aptal mı dedin?"

Mahcup bir tavırla omuz silkiyor. "Çok mu hafif kaçtı?"

Homurdanıyorum. Fakat içten içe ona alınmış falan değilim. Başlarda garipsemiş olsam da artık Emir'in bu huysuz ve egoist hallerine alıştım sanırım. Ya da mobbinge karşı bağışıklık kazandım, bilemiyorum.

"Bizimle İzmir'e gelmek istediğine eminsin, değil mi?" diye soruyor Emir. "Çünkü bu kez günübirlik olmayacak, en az bir hafta kalacağız orada."

"Annem Nazan Hanım'ın da geleceğini duyunca izin verdi." diyerek omuz silkiyorum. "Finaller de yılbaşından sonraki hafta başlayacak. Sorun yok yani."

"Peki ya o öküz?" diyor gözlerini kısarak. "Eğer gelip de olay çıkarırsa bu sefer meseleyi mahkemeye taşırım, anlatabiliyor muyum?"

Açıkçası ben de bundan korkuyorum. Bardaki olaydan sonra üç kez İzmir'e gitmiştik fakat hepsi günübirlikti bunların. Şimdiyse sadece Emir'in işleri için değil, aynı zamanda da Nazan Hanım'ın atölye hazırlıkları için gidiyoruz. Son tasarımlarından bazılarını İzmir'deki ünlü bir terziye diktirdiği için Emir'in işlerinden kalan vakitte kumaş avcılığında ona yardım edeceğim.

İşin en güzel yanı, tüm bu seyahatin bana mesai ücreti şeklinde dönecek olması. Elime geçecek para elbette tüm sorunlarımı çözmeye yetmez fakat hiç değilse son ödeme günü giderek yaklaşan kredi borcunun taksitini aradan çıkarabilirim.

"Aslında gelip olay çıkarırsa işime gelir," dediğini duyuyorum Emir'in. "Bir taşla iki kuş..."

"İki kuş mu?" diyorum kaşlarımı çatarak. "Tazminat almak dışında ne gibi bir kazancın olabilir ki?"

"Baransellerin kızını dize getirmek gibi bir kazanç mesela..." diyor keyifle gülümseyerek. "Seninkinin şahsi avukatının kim olduğundan haberin yok mu?"

Şaşkın şaşkın bakıyorum ona. "Damla Baransel mi?"

"Güzel seçim, öyle değil mi?" diyerek mırıldanıyor. "Kadının korkunç bir karakteri var ama mesleki başarısını gözardı edemem."

'Ve kusursuz seksapelitesini...' diye geçiriyorum içimden. Geçen yıl bizim okuldaki bir konferansa katılana kadar Davut Baransel'in kızını sadece ismen biliyordum. Fakat o günden sonra VS mankenlerinin de avukatlık yaptığını düşünmeye başlamıştım. Şimdiyse içimde köpüren öfke balonunu tarif etmem mümkün değil. Bar köşelerinde gördüğüm kızları kıskanmakla büyük aptallık etmişim cidden. Zaten Aras beraberinde o kızların hepsini ona katlayacak bir hatunla dolaşıyormuş.

"Seyahat konusunda hiçbir şey yapamaz." diye cevap veriyorum Emir'e. "Aras artık hayatımda yok, kendisi de bunun farkında."

"Eh, bu beni sevindirir." diyor şarabından bir yudum alırken. "Güzeller güzeli sekreterimin bir Herostratus'un elinde harcanmasını istemezdim."

İlk kez duyduğum bu isim karşısında kaşlarım çatılıyor. "Herostratus mu?"

"Yıkımın simgesi." diyor basitçe. "Milattan önceki devirlerde yaşamış bir genç. Dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı'nı yakmış."

"Neden yapmış ki bunu?"

Aynı basitlikte bir cevap veriyor. "Adını tarihe yazdırmak için."

Kinayeli cevabı karşısında kendimi tutamayıp gülüyorum. Bunun üzerine Emir de hafifçe tebessüm ediyor. Kadehini masaya bırakırken "Şaka yapmıyorum, Melek." dediğini duyuyorum onun. "Herostratus tapınağı gerçekten de bu yüzden yakmış. Hatta dönemin kralı ceza olarak bu gencin adının anılmasını ve tarihçilerin bu ismi kayıt altına almasını yasaklamış."

Başımı iki yana sallayarak sırıtıyorum. "İyi de bu iz bırakmak için çok saçma bir yol zaten."

"Öyle mi dersin?" diyerek gülüyor. "Baksana, iki bin yıl sonra bir yemek masasında Herostratus'un adını anıyoruz. Adam tüm yasaklara rağmen tarihe geçmeyi başarmış."

Ufak bir hatırlatma yapıyorum. "Evet ama bir terörist olarak."

"Bazı insanlar geride sadece yarattıkları yıkımlarla iz bırakırlar." diyor düşünceli bir tavırla. "Karadağ da bunlardan biri, Melek. Metagenes mezarından kalkıp Artemis Tapınağı'nı tekrar inşa etseydi, ikincisini de o herif yıkardı."

Dalgın bakışlarından onun aklından geçen kişinin bir başkası olduğunu anlayabiliyorum. Acaba onu kim yıktı? Zira ilk tanıştığımız gün gözlerinde gördüğüm soğukluğun bir perde olduğunu biliyorum artık. Emir dışarıdan bakıldığında insanların saygı duyduğu, şirketteki kadınların hayranlık beslediği güçlü bir adam. Fakat içinde bir Artemis Tapınağı var.

Üstelik söylediklerinde de haksız değil. Sahiden de Aras hayatımda yıkımdan başka ne yarattı ki? Koskoca üç yılda bana verdiği mutluluğu kedere oranladığım zaman ne geçiyor elime? İç çekerek önümde duran kadehi elime alıyorum. Kederlendiğimi görmüş olacak ki, uzanıp elini diğer elimin üzerine koyuyor Emir. Bu esnada onun yeniden konuşmaya başladığını duyuyorum.

"Bu yüzden o adamdan kurtulmana sevindim." diyor samimi bir tebessümle. "Zira sen bir tapınak değilsin, Melek. Yıkıldığın zaman enkazının bir değeri olmayacak."

Bu söz içimde bir yerlere dokunuyor. Buruk bir tebessümle başımı sallarken elini elimin üzerinden çekip cebine götürdüğünü görüyorum. "Bu arada, doğum gününü söylemediğin için sana epey kızgınım." diyor kaşlarını çatarak. "Annem söylemese haberim bile olmayacaktı."

Başımı tabağıma eğerken hafifçe omuz silkiyorum. "Doğum günü konseptini pek sevmiyorum zaten."

"Eh, ben de pek sevmem." dediğini duyuyorum. "Fakat annem öyle değildir. Eğer bu hediyeyi sana vermezsem epey sorun çıkacağına eminim."

Yerinden kalkıp elinde kadife bir kutuyla bana doğru ilerlediğini görünce ecel terleri dökmeye başlıyorum. Emir halimi gördüyse bile görmezden geliyor. Yanıma geldiğinde "İyi ki doğdun, Melek." diyor eğilip yanaklarımdan öperek. Ardından kutuyu açıp arkama geçiyor. "Çek şu çalı süpürgelerini de kolyeni takayım."

Oturduğum yerde raptiye varmış gibi zıplayarak ona dönüyorum. "Asla gerek yok!"

"Senin fikrini sorduğumu hatırlamıyorum." diyor zarif kolyeyi kutudan çıkararak. "Hem bu annemin hediyesi, istesen de geri çeviremezsin."

"Çeviririm." diyorum sandalyemi öne çekip ondan uzaklaşırken. "Fakir ama gururlu bir yaz dizisi sekreteriyim ben."

"Hani şu finalde patronuyla evlenen sekreterlerden mi?" diyerek gülüyor. "Üzgünüm ama ben yaz dizisi patronu değilim, tatlım."

"O zaman öyleymiş gibi davranmayı bırak!" diyorum stresten masayı devirmemeye çalışarak. "İlla hediye vermek istiyorsanız zam yapın maaşıma."

"Tanrı aşkına, olay çıkarma." diyor gözlerini devirerek. "Anneme gidip de Melek senin tasarladığın kolyeyi almadı demek istemiyorum."

"Nazan Hanım mı tasarladı?" diyorum hayretle. Ardından bakışlarımı korkuyla kolyenin taşında gezdiriyorum. Emir ne düşündüğümü anlamış olacak ki ufak bir kahkaha atıyor. "Korkma, safir değil."

Şaşkınlıktan donakalıyorum. Ne yani, kolyemin safir olduğunu biliyor muydu? Gerçi, neden bilmesin ki? Aylar boyunca boynumdan hiç çıkarmamıştım o kolyeyi, her yere giderken üzerimdeydi- Siktir ya! Nazan Hanım'ı ziyarete gittiğimde cemiyetteki bazı kadınların kolyeme attığı bakışı hatırlayınca başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Bizim mahalledeki insanlar safiri ayırt edemese de onlar etmiştir muhtemelen. Burslu okuyan fakir sekreterin boynundaki safir kolye... Kim bilir hakkımda neler düşündüler?

"Bence çok yakıştı."

Emir'in sesini duyunca irkilerek düşüncelerden sıyrılıyorum. Boş boş ona baktığımı görünce eliyle boynumu işaret ediyor bana. "Baksana, sanki seni daha az aptal gösterdi."

Boynuma geçirilmiş ilmeği görünce ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Sanırım bozuluyor bu halime. Yerine geçip otururken "Kolyeyi üzerinde taşımak zorunda değilsin," dediğini duyuyorum onun. "Annemin yanında birkaç kez taktıktan sonra çöpe atabilirsin, Melek."

"Saçmalama lütfen," diyorum hevesli görünmeye çalışarak. "Ben sadece pahalı olmasından korktum. Yoksa kolye çok güzel..."

"Pahalı olmadığına emin olabilirsin." diyor ters ters. "Lalique tasarımı hediye ederek seni ezecek kadar düşüncesiz değilim ben."

Başımı eğip sessizce parmaklarımın arasında duran kolyeye bakıyorum. Çok zarif bir şey olduğu kesin fakat benim kolyemle kıyaslanamaz bile. Çaresizce iç çekiyorum. Aras neden maddi değeri olmayan bir şey hediye etmedi ki bana? O akşam kapıma hangi kolye gelirse gelsin tılsımım olurdu zaten. O zaman ayrıldığımızda kolyeyi ona geri vermek zorunda kalmazdım, böyle özlem çekmek zorunda da...

"Kalkalım mı artık?"

Emir'in sesini duyunca çantamı alıp kalkıyorum yerimden. Birbirimize sırayla yemek ısmarladığımız için onunla bir yerlere gittiğimde hesabı düşünmeme gerek kalmıyor. Muhtemelen bana nazaran daha fazla hesap ödüyordur fakat mekanı kendisi seçtiği için herhangi bir yorumda bulunamıyorum.

Dışarı çıktığımızdaysa restoranın önünde bir sürpriz bekliyor bizi. Damla Baransel. Yemeğini bitirmiş, tıpkı bizim gibi valenin aracını getirmesini bekliyor. Emir'le göz göze geldiklerinde savaş davullarının sesini duyup elimde olmadan bir iki adım geriliyorum. Tam da tahmin ettiğim gibi o davul patlıyor.

"Bu ne sürpriz, Damla Hanım?" dediğini duyuyorum Emir'in. "Nasılsınız?"

Kadın onu duyduğunda hiç şaşırmamış gibi bir ifadeyle bize dönüyor. Yüzünde küçümser bir tavırla Emir'i süzdüğünü görüyorum önce. Ardından "Her davayı kazanan taraf gibi, çok iyiyim." diyerek golü doksana çakıyor. "Siz nasılsınız?"

"Şaşkınım." diye cevap veriyor Emir. "Sizi burada gördüğüm için çok şaşkınım."

Damla Hanım'ın donuk bir ifadeyle kaşını kaldırdığını görüyorum. "Her öğlen yemek yediğim mekanda olmamın nesi şaşırtıcı?"

"Mekana değil, sizin yemek yiyebilmenize şaşırdım." diye cevap veriyor Emir. "Robotik sanayisinin bu kadar ilerlediğini bilmiyordum."

Kadın söylediğini doğrularcasına buz gibi bir bakış atıyor Emir'e. Buz gibi. Tırsıp geri geri giderken bana dönüp nazikçe "İyi günler." dediğini duyuyorum. Ardından valeden anahtarı alıp hiçbir şey söylemeden arabasına gidiyor.

Ben hala kadının benimle konuşmasının şaşkınlığını yaşarken Emir bu duruma pek şaşırmış gibi görünmüyor. Yüzünde keyifli bir ifadeyle uzaklaşan arabaya bakarken "Nasıl bozulduğunu gördün mü?" dediğini duyuyorum. "Kendini beğenmiş soğuk nevale..."

Onun kendinden mi yoksa Damla Hanım'dan mı bahsettiğini bilemediğim için susuyorum.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Yardım et bana,
Söylediklerimden daha fazlasını anla."

Franz Kafka, Milena'ya Mektuplar

-*-

"Terapist benim arkadaşım zaten." diyor Sinem direksiyonu sola kırarken. "Ücret ödemene bile gerek kalm-"

"Hayır." diyorum net bir şekilde. "Kapat artık şu konuyu."

Gözlerini yoldan ayırıp ters bir bakış atıyor bana. "Peki sen nasıl kapatacaksın? Ya bu durum Aras'la aranıza girerse?"

"Tanrı aşkına, anlık bir şeydi!" diyerek çıkışıyorum ona. "Aras'ı babam sanacak kadar kafayı sıyırmadım henüz."

"Bilinçaltı, Melek." diyor inatçı bir tavırla yola dönerek. "Bana kalırsa sen eskiden de bu yüzden Aras'tan korkuyordun. Sana yaklaştığı zaman kaçacak delik arıyordun resmen."

"Ben kişisel alanımı ihlal eden bütün erkeklerden korkarım." diyorum dişlerimi sıkarak. "İnsani bir tepki bu, anladın mı?"

"Ama o insani tepkiyi tüm erkeklere göstermiyorsun. Mesela Mert ya da Emre sende böyle bir etki yaratmıyor. Onlar da erkek, niye korkmuyorsun onlardan?"

"Çünkü Aras daha cüsseli!" diyerek patlıyorum birden. "1,90'lık adamla ufak tefek Emre aynı şey değil, tamam mı? Emre istese de beni döverek öldüremez ama-"

Susuyorum. Sahi, ne saçmalıyorum ben böyle? Sinem'le bir aydır aynı şeyleri tartışıp duruyoruz ve hala aynı noktadayız. Aras'ı babamın yerine koyduğumu iddia ederek beni terapiste götürmeye çalışıyor. Ne yazık ki onu saçmaladığına ikna edemiyorum. Oysa pistteki kavgayı izlerken söylediklerimin Aras'la bir ilgisi yoktu gerçekten, o adamın elini kim kırarsa kırsın aklıma babam gelecekti. Kişilerle alakalı değil, şahit olduğum manzarayla alakalı bir atak geçirmiştim.

"Aras yapar mı yani?" diye soruyor Sinem. "Onun seni öldürene kadar dövmesinden mi korkuyorsun?"

"ELBETTE HAYIR!" diye bağırıyorum ona. "Tanrı aşkına mantıklı düşün! Eğer Aras'ın bana zarar vermesinden korksaydım onunla yalnız kalacağımız yerlere gider miydim?"

Pis pis sırıtıyor. "Yalnız kalacağınız yerlere gittiniz demek..."

"Tamam, bu kadarı kafi." diyorum çantama uzanarak. "Geldik zaten, dur şu köşede."

"İyi de senin evin burada değil ki."

"Eve gitmiyorum zaten." diye cevap veriyorum. "Nazmi Amca'nın yanına gideceğim. Belki o Aras'la ilgili bir şeyler biliyordur."

Aracı restoranın önüne park ederken "Lavinia'ya tekrar sor bence." diyor. "Belki onunla iletişime geçmiştir."

"Hiç sanmıyorum." diyerek tebessüm ediyorum. Ardından kapıyı açıp dışarı çıkıyorum. "Bıraktığın için sağol, kaltak."

Bana dil çıkarıyor. "Psikolojik deli."

Gülerek kapıyı kapatıyorum. Sinem gaza basıp uzaklaşırken elimde kalan son kaleye yöneliyor adımlarım. Aras'ın şu anda Ankara'da olduğunu biliyorum fakat yine de onunla ilgili bir bilgi kırıntısına ihtiyacım var. Bardaki olayın ardından Ankara'ya gitmesine kadar geçen üç günlük süreçte ne yaptığı gibi mesela...

Zira o üç gün boyunca yer yarılmış da içine girmişti sanki. Hiç kimse görmemişti onu, hiç kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Sorgu çemberime Nazmi Amca'yı dahil etmeyi unuttuğumu fark ettiğimdeyse aradan üç hafta geçmişti.

Şimdiyse cesaretimi toplamış olarak buradayım işte. Eğer İblis'i o üç gün içerisinde Nazmi Amca da görmediyse mecburen dayısının evini bulup basmam gerekecek. Bunun düşüncesinin bile tüylerimi ürperttiğini inkar edemem fakat yaşayamıyorum bu vicdan azabıyla. Aras'ın iyi olduğunu, o gece bize kırılmadığını bilememek içimi kemiriyor, öyle ki ona olan öfkem bile kayboluyor bu endişenin altında.

Merdivenleri çıkıp terasa ulaştığımda restoranın kapalı olduğunu anlatan bir sessizlik karşılıyor beni. Hemen ardından Şirin'in mutfaktan çıkıp "Ayas mı geldin?" diyerek dışarı koşturduğunu görüyorum. Karşısında beni görünce "Meyek geldin!" diye bağırıyor mutfağa doğru. Afacan bir tavırla üstüme zıplayan ufaklığı gülerek kucağıma alıp içeri geçiyorum.

Mutfağa girdiğimizde Nazmi Amca ocağın başından "Hoşgeldin kızım," diyerek gülümsüyor bana. "Sesi duyunca Aras bir şeyini unutup geri döndü sandım."

Şirin'le birlikte sandalyeye otururken şaşkın şaşkın bakıyorum. "Aras Ankara'da değil miydi?"

"Buradaki bir iş için iki günlüğüne gelmiş." diye cevap veriyor. "Demin de çıktı gitti işte... Beş dakika önce gelseydin karşılaşırdınız."

Demek iki gündür buradaydı, ha? Ve tıpkı bir ay önce olduğu gibi bu iki gün içinde de varlığını hiçbirimize hissettirmedi. Yüzüme yayılan buruk bir tebessümle "Hayır, karşılaşmazdık." diyorum Nazmi Amca'ya. "Beş dakika önce gelseydim, on dakika önce çıkmış olurdu."

"O ne demek öyle?"

Nazmi Amca tırtılı andıran beyaz kaşlarını çatarken ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Bir şeylerin ters gittiğini anlamış olacak ki, Şirin'i kucağımdan alıp boyama yapması için salona gönderiyor. Karşıma oturup ne olduğunu sorduğundaysa iplik gibi çözülüyorum.

Gözlerimden yaşlar süzülerek olanları anlatırken hiç ses çıkarmadan dinliyor beni. Fakat yüzünün onun kadar sessiz kaldığını söyleyemem. Ben anlattıkça daha çok çatılıyor kaşları, bitirdiğimdeyse onaylamaz bakışlarla başını iki yana salladığını görüyorum.

"Kızım siz ne istiyorsunuz bu adamdan?"

Burnumu çeke çeke konuşuyorum. "Ne?"

"Bir yandan kardeşi, diğer yandan sen..." diye söyleniyor. "Aras'ın ne belalarla boğuştuğundan haberiniz var mı?"

"Nazmi Amca ben-"

"Yetmezmiş gibi şirket dertleriyle de uğraşıyor." diye devam ediyor konuşmaya. "Dün gece çalışmayı bırakıp uyuması için kafasına silah dayadım resmen."

Bunu mecazen söylemediğine adım gibi eminim. Aras'ın o silaha rağmen çalışmayı bırakmadığına da. Öyle inatçı ki, bazen deli ediyor insanı. Onunla arkadaş olarak geçirdiğimiz kısa dönemde zar zor da olsa uyku konusunda aklını çelebilmiştim. Benimle buluşmaya geldiğinde genelde dinlenmiş ve uykusunu almış oluyordu. Fakat görünüşe bakılırsa ayrılır ayrılmaz eski alışkanlıklarına geri dönmüş.

"Ve yine de uyumadı, değil mi?" diye söyleniyorum Nazmi Amca'ya. "Kafasına roketatar bile dayasan o keçi inadından vazgeçmez."

"O inadı ben bile kıramadım." diyor iç çekerek. "Gerçi şu aralar uyumamakta haklı. Epey zor bir dönemden geçiyor, Melek."

Pişmanlıkla mırıldanıyorum. "Barda söylediklerimiz yüzünden değil mi?"

"Hah!" diyerek gülüyor bana. "Başındaki belaların yanında sizin laflarınız devede kulak kalır."

"Ne belası?" diyorum içimde aniden yükselen bir endişeyle. "Neler oluyor Nazmi Amca?"

Yerinden kalkıp tezgaha yürürken "Her zamankinden farklı şeyler değil." diyor bana. "Çok yoruluyor Melek... İstemiyorsanız çıkın hayatından da hepiniz kurtulun."

Şirket sorunlarından bahsettiğini anlayınca derin bir nefes alıyorum. Fakat son cümlesi kıymık gibi saplanıyor kalbime, boğazıma düğümlenen hıçkırığı geri göndermeyi başaramıyorum. "Aras Lavinia'yı asla hayatından çıkarmaz." derken iyice boğuklaşıyor sesim. "Beni bile çıkarmayı kabul etmiyorken onu asla-"

Öfkeyle gülüyor. "Gerekirse öyle de bir çıkartır ki..."

"Nasıl yani?"

"Affetmeyeceği şeyler var." diyor cezveyi eline alırken. "İhaneti affetmez mesela. Dene istiyorsan, bak bakalım bir daha yüzünü görebiliyor musun?"

Aklıma arabada bana söyledikleri geliyor. Onun kin tutmadığını, hataları affetmeyi tercih ettiğini söylediğimde "Her zaman değil." demişti bana. "Her şeyi değil." Bu muydu bahsettiği şey? Peki ya diğerleri ne? Ve ben neden arabada ne demek istediğini sormadım ona? Başımı ellerimin arasına alıp burnumu çekiyorum. Konuşurken ağlamaktan boğuk çıkıyor sesim.

"Ne anlamda ihanet, Nazmi Amca?"

"Her anlamda." diyor cezveyi ocağa koyarken. "Ona bunu ben öğrettim. Yarı yolda bırakanları, aldatanları, arkasından kuyusunu kazanları affederse tekrar ihanet etmeleri için şans vermiş olacağını kafasını eze eze öğrettim."

Son cümlesi zihnimde bir şeyleri rahatsız ediyor. Aras'a Erzurum'da geçen yılları hakkında da hiçbir şey sormadığımı fark ediyorum birden. Düşünmedim değil elbette. Orada tek başına geçirdiği yılları birçok kez düşünüp kendi kendime güldüm. Dere bayır dolaşıp evliya mezarı ararken aklından ne geçiyordu acaba? Oradaki çocuklarla arası nasıldı? Oğuz Gazi'nin mezarını bulmayı başarabilmiş miydi?

Bunları düşünürken aklıma maviş gözlü bir oğlan ve onun yaramazlıklarından yaka silken köy halkı geliyordu hep. Bir yandan söylenirken diğer yandan onu seven insanlar... Tıpkı Nazmi Amca gibi. Hakan Abi gibi. Şimdiyse ilk kez o yedi yılın toz pembe geçmemiş olabileceği fikriyle karşılaşıyorum. Ve bu fikir bütün huzurumu kaçırıyor.

"Kafasını eze eze öğrettim ne demek?" diye soruyorum yaşlı adama. "Bunu mecazen söyledin, değil mi?"

"Aras'ı sevgiye şefkate boğarak büyüttüğümü mü sanıyordun kızım?" diyor acı acı gülerek. "İtile kakıla yetişti o çocuk. Eskiden bunun için pişmanlık duyardım ama son yıllarda iyi ki yapmışım diyorum. Yoksa çoktan dağılıp gitmişti." 

Şaşkın şaşkın bakakalıyorum. Nazmi Amca nasıl ona sevgi göstermemiş olabilir ki? Aşağı yukarı bir senedir tanıdığı halde bana bile sevgi gösteriyor, Aras'a neden göstermesin? Depremde annesini kaybetmiş, babası hapse girmiş, kardeşinden ayrılmak zorunda kalmış ufacık bir çocuk... Nasıl olur da o çocuğun itile kakıla büyüdüğünü söyleyebilir?

"Ne demek itile kakıla büyüdü, Nazmi Amca?" diyorum dişlerimi sıkarak. "Sevgi şefkat göstermedim ne demek?!"

"Dayakla sopayla büyüdü demek!" diye patlıyor birden. Gözlerimdeki ifadeyi gördüğünde "Hayır, birkaç tokat dışında asla vurmadım ona." dediğini duyuyorum. "Fakat eğitmeni için aynı şeyi söyleyemem."

Boş boş bakıyorum ona. "Ne eğitmeni?"

"Bu konuya girme, Melek." diyor net bir tavırla. "Bu konu ikimizi de aşar. Sen sadece Aras'a çocukluğunda şimdiki gibi sevgi göstermediğimi bil."

Ona başımı sallıyorum fakat aklım hala eğitmen meselesinde. Ne eğitmeninden bahsediyor olabilir ki? Okuldaki öğretmenlerinden birini mi kastediyor? Şimdiki devirde bu imkansız fakat geçmişte öğretmenlerin öğrencileri dövmesi normal karşılanıyormuş. Yine de aklım almıyor bunu. Nazmi Amca onun zarar görmesine nasıl göz yummuş olabilir ki? Ona sevgi göstermemesini bile aklım almıyor.

"Neden?" diyorum yeniden ona dönerek. "Onu sevgi ya da şefkat göstermeden büyütmenin sebebi ne?"

"Onu bunlara alıştırsaydım, bunların yokluğuna dayanamazdı." diyor soğukkanlı bir tavırla. Ardından cezveyi ocaktan indirip fincanlara döküyor. "Şimdi anladın mı Aras'ı neden kıramadığınızı? Ondan sevginizi esirgemenize alınmıyor, çünkü zaten varlığına alışkın değil. Ama Lavinia da, sen de kırılmamasına takmışsınız kafayı, kırmak için zorladıkça zorluyorsunuz!"

Söyledikleri karşısında ağzım bir karış açık kalıyor. Aras gerçekten de bu yüzden mi kırılmıyordu bize? Saçmalık... Nasıl sevgi görmemiş olabilir ki? Sevgi görmemiş olsaydı başkalarına sevgi göstermeyi de bilmemesi, buz gibi ve duygusuz bir adam olması gerekmez miydi? Hepsini geçtim, bir travması olsaydı illa ki belli ederdi bunu. Psikolojik açıdan hassas bir noktası, benim gibi öfke kontrol problemleri, ya da hiç değilse kaçmak istediği bir şeyler olurdu. Oysa ben onda hiçbir travma izi görmemiştim.

Nazmi Amca suskun kaldığımı görünce bana dönerek devam ediyor sözlerine. "Bu hırs niye, Melek?" derken çelik grisi gözlerindeki öfkenin eridiğini görüyorum. Başını iki yana sallayarak devam ediyor. "Gelip kapında yatsın diye vurdukça vuruyorsun ama Aras senin gibi değil, düşerse tekrar kalkamaz ayağa."

Suratıma bir tokat yemiş gibi hissediyorum. Gözlerim yeniden dolmaya başlarken duyduğum son cümle takılıyor aklıma. Elimin tersiyle yanağımı silip "Nasıl kalkamaz?" diyorum şüpheyle. "Düşerse niye kalkamaz, Nazmi Amca?"

"Kaldırmaya kimsenin gücü yetmez de ondan." diye cevap veriyor. "Sen düşersen en fazla dizin kanar, eve kapanıp ananın kucağında ağlarsın. Ama onun bir sürü sorumluluğu, bir o kadar da düşmanı var kızım. Devrildiği an çekerler ipini."

Devrildiği an çekerler ipini. Bu cümle bir heyula gibi zihnimde dönmeye başlıyor. Hıçkırık dolu bir yumru boğazımı kendine mesken edinirken "Ne düşmanı?!" diyorum yaşlı adama. "Ne bela var başında, Nazmi Amca? Allah kahretsin, bize hiçbir şey anlatmıyor!"

"Çok da iyi yapıyor." diyor fincanları tepsiye dizerken. "Ne diye zayıf noktalarını söylesin ki size? Öfkelenince nereye vuracağınızı bilin diye mi?"

Böylelikle kayışım kopuyor. Başımı masada duran kollarıma gömüp hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Bu esnada Aras'ın ketum tavırlarının sebebi de zihnimde ağır ağır anlam kazanıyor. Ketum davranıyor zira kendini açacak kadar güvenmiyor bana. Ve ben partideki akşam bu güvensizliğini tescilledim. Bu yüzden ona arkamı dönüp kapıdan çıkarken yüzünde bunu bekliyormuş gibi bir tebessüm vardı. Çünkü içimdeki canavarı bile benden daha iyi tanıyordu.

Omuzlarım hıçkırıklarla sarsılırken arabada ona söylediğim şeyi anımsıyorum. "Eğer ellerimdeki kandan rahatsız olursan..." demişti bana. "Oturup ellerini yıkarım." diyerek susturmuştum onu. Verdiğim sözü tutmadığımı idrak edince vicdan azabının içimde körüklenip büyüdüğünü hissediyorum. Öyle şiddetli bir his ki bu, ona olan öfkem bile altında kalıyor.

"Tamam, ağlama hadi..." diyor Nazmi Amca yanıma oturarak. İçimden ona da kızmak geliyor. Kendisine emanet edilen bir çocuğu nasıl sevgiden mahrum bıraktığını sormak istiyorum fakat kelimelere dökemiyorum öfkemi. Zira aynı şeyi ben de yapıyorum Aras'a. Üstelik Nazmi Amca bunu bir amaç uğruna yapmışken benim bir sebebim bile yok.

Ağlamaya devam ederken Nazmi Amca "Korkma, sizin iki lafınızla yıkılmaz zaten." diyerek avutmaya çalışıyor beni. "Çoğunu takmamıştır hatta. Ankara'dan dönünce yüzsüz yüzsüz tepenize çöker yine."

Gözyaşlarımın arasında gülmeye çalışsam da başarılı olamıyorum. Sahiden döndüğü zaman affetmiş olur mu bizi? Peki ya ben? Eğer onu bu duyduklarım yüzünden affedersem Aras'a haksızlık yapmış olmaz mıyım? Üstelik henüz suçluluk duygumun altında neyin yattığını bile bilmiyorum. Hadi aramızda tamiri imkansız bir hasar oluştuysa?

Başımı kaldırıp Nazmi Amca'ya döndüğümde onun yüzünde sevecen bir ifadeyle bana baktığını görüyorum. Aklım almıyor. Bu hafiften kaçık fakat bir o kadar da babacan olan adamın Aras'a sevgi göstermediğine inanamıyorum bir türlü. Geçen yaz bana ölen oğlundan bahsetmişti, Aras'ın ismini ondan aldığını duyduğumda epey şaşırmıştım. Ve bu yüzden Aras'ı öz evladı yerine koyduğunu söylemişti bana. Tüm bunlara rağmen ondan şefkatini esirgemiş olması mümkün mü?

İçimden bir ses onun tüm bunları Aras'ı affetmem için uydurduğunu fısıldıyor. O sese tutunup su serpiyorum yüreğime. Duyduklarımın yalan olma ihtimali gözüme dünyanın en güzel ihtimali gibi geliyor, o ihtimali alıp kalbimin baş köşesine yerleştiriyorum. Fakat bu yine de ona çok ağır laflar ettiğim gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

"Bilmiyorum..." diyorum başımı masadan kaldırarak. "Hadi bize gerçekten kırıldıysa?"

"Kırıldığı muhakkak zaten." diyor düşünceli bir tavırla sakalını sıvazlarken. "Yoksa buraya gelmezdi o."

"Nasıl yani?" diye soruyorum şaşkınlıkla. "Kırıldığı zaman buraya mı geliyor?"

"Canım öylesine geldiği de oluyor. Ama mesela çatkapı geldiyse canının bir şeylere sıkkın olduğunu anlıyorum. Zaten öyle olduğunda ya işe gömülüyor ya da direkt kafayı vurup yatıyor, ben de pek elleşmiyorum."

Aklıma onu burada uyurken bulduğum gün gelince gözyaşlarım bir kez daha yanağıma süzülmeye başlıyor. Demek o gün de kırılmıştı bana... Daha yüksek sesle ağlamaya başlarken Nazmi Amca'nın söylene söylene ayağa kalkıp peçete getirdiğini görüyorum.

Yanıma oturduğunda "Lavinia çok ayıp etmiş." diye devam ediyor konuşmaya. "Annesiyle olan bağı çocukluğundan bir parça gibi onun için. Enkazlarda fotoğraf araması, o zibidilerin mekanındaki evini eski evleri gibi yapması bundan hep. Umarım kardeşinin söylediği şeye inanmamıştır..."

"İnanmamıştır." diyorum burnumu çekerek. "Çok saçma bir şeydi Nazmi Amca..."

Hafifçe gülüyor. "Öyle mi dersin?"

Verecek bir cevap bulamıyorum bu sorusuna. Yaptığı kahveyi içerken az da olsa kendime gelmeyi başarıyorum. Hiç değilse gözyaşlarım tamamen duruluyor. Masadaki peçeteyle burnumu sildikten sonra tekrar ona dönüyorum.

"Ne yapmam gerekiyor, Nazmi Amca?" diyorum kararlı bir tavırla. "Aras için yani... Ne yapabilirim?"

"Yanında olup frenle onu." diyor basitçe. "Yapamam diyorsan da tamamen çık hayatından. Böyle arada kalarak başındaki belalara yenisini eklemekten başka işe yaramıyorsun."

Başımı masaya gömüp ağlamaya devam ediyorum.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

İstanbul
Ocak, 1992

-*-

İstanbul yağmurlu bir havaya teslim olmuştu o gün. Bir hastane odasında üç kişilik bir ailenin mutluluğu çiçek açıyordu. Odadaki tekli koltukta oturan genç adam başını eğip kucağındaki bebeğe baktı yeniden. Prematüre olmasına rağmen bir haftada toparlamıştı kendini. Kucağında kıpırdanıp duruyor, sanki olup biteni anlıyormuş gibi babasının yüzüne bakıyordu.

Bebeğin başına bir öpücük kondurduktan sonra başını pencereden yağmuru izleyen karısına çevirdi. Yüzünde bir kez daha kararsız bir ifade belirmişti konuşurken. "Güzelim bu ismi sevdiğine eminsin, değil mi?"

Gülnihal bakışlarını hastanenin önünde duran siyah araçtan alıp adama döndü. Yüzünde sıcak bir tebessümle bebeğe bakarken "Gerçekten hoşuma gitti." diye tekrarladı sözlerini. "Artık git de çıkar şu kimliği hayatım."

Onun onayını alınca derin bir nefes alarak yerinden kalktı Hakkı. Aras ismini ilk önerdiğinde de Gülnihal beğendiğini söylemişti fakat kendisinin içi pek rahat etmemişti. Kadının onu kırmamak için beğendiğini söylemesinden korkuyordu. Bu yüzden kimliği çıkarmadan önce bir hafta beklemiş, bu süreçte de neredeyse her gün isim konusunu sorup durmuştu. Şimdiyse onun gerçekten ismi beğendiğine emindi artık.

"Yine de öncesinde Nazmi'ye de sormam gerek," diyerek karısının yanına yürüdü. "Ben onun memnun olacağını düşünüyorum ama eğer bu isim acısını hatırlamasına sebep olacaksa-"

"O zaman Nazmi Abi'nin yanında başka bir isimle çağırırız çocuğu." diye cevap verdi Gülnihal. "Ama kimlikteki adı Aras olsun. Ben gerçekten çok sevdim bu ismi."

"İkinci bir ismi de mi olacak yani?" dedi bu kez. "İstersen ona karar verene kadar bekleyebiliriz."

"Tanrı aşkına, bebeğin kahramanlık yapıp adını ona göre seçmesini falan mı bekliyorsun?" diye patladı kadın sonunda. "Git şu çocuğu nüfusuna geçir artık!"

"Tamam tamam, gidiyorum." diyerek bebeği onun kucağına verdi adam. Ardından masum bir tavırla gülümsedi. "Gitmeden önce minik bir öpücük alabilir miyim?"

Gülnihal gülerek başını salladı. Bir an sonra kocası yüzünü ellerinin arasına almıştı bile. Bakışlarında sevecen bir ifade vardı, gözlerinde yıldızlar yanıp sönüyordu her zamanki gibi. Dudakları buluştuğundaysa sevecenliği bir kenara bıraktığını fark etti adamın. Aralarında bebek olduğu için sarılamıyordu fakat vücudunda tutkuyla gezinen elleri bu eksikliği tamamlıyordu zaten.

"Seni çok özledim." diye mırıldandığını duydu. Adamın dili ağzının içinde gezinmeye başlarken sözlerine iç çekerek karşılık vermişti. Vücudunun giderek ısındığını hissedince aniden geri çekti kendini. Bebeği beşiğine bıraktıktan sonra adamı kapıya doğru itelemeye çalışarak "Kimlik, hayatım." diye hatırlattı. "Nüfus dairesi kapanmadan git hallet şu işi."

"Sen cidden takıntı yaptın bunu," diye söylendi Hakkı. "Çocuk bir gün daha böyle kalsa ne olur yani?"

"Kalmasın." diyerek başını iki yana salladı Gülnihal. Birden anlamsız bir hüzün çökmüştü üzerine. "Oğlumun adsız kalmasını istemiyorum."

Onun aniden değişen ruh hali karşısında ufak bir kahkaha attı Hakkı. Hormonların etkisini hala atlatamamıştı anlaşılan. Daha fazla üstüne gitmemek için eğilip kadının alnına minik bir öpücük bıraktı.

"Eh, minik öpücüğümü de aldığıma göre gideyim ben."

Kadının yüzündeki sabırsız ifadeyi görünce daha fazla uzatmadı. Arkasını dönüp sandalyede duran ceketini üzerine giyerken bastıramadığı bir tebessüm vardı yüzünde. O tebessümle birlikte beşiğe yürüyüp bebeğin başına da bir öpücük bıraktı. Ardından dışarı çıkıp kapıyı arkasından kapattı.

Gitmişti. Onun gidişiyle birlikte odada da soğumuştu sanki. Bunun fiziksel bir soğuk olmadığını biliyordu fakat yine de sandalyedeki hırkayı üzerine geçirdi Gülnihal. Dağılmış saçlarını düzeltirken bakışları komodinin üzerinde duran kırmızı kurdeleye takılmıştı. Hiç düşünmeden alıp başına bağladı onu. Ardından beşikte yatan bebeği kucağına alıp kendi yatağına geçti.

Sırtını yatak başlığına yaslarken bebeğin hala uyanık olduğunu fark etmişti. Kundağın içinde kıpırdanıp duruyor, masmavi bakışlarıyla annesini inceliyordu. Hemşire yeni doğan bebeklerin göz renginin zamanla dönebileceğini söylemişti fakat bu durumun kendi oğlu için geçerli olmayacağını biliyordu Gülnihal. Henüz bir haftalık olmasına rağmen bakışlarında o aşina olduğu yıldızlar yanıp sönmeye başlamıştı.

İçinde büyüyen bir şefkatle bağrına bastı oğlunu. Başına, boynuna, ellerine öpücükler kondururken ciğerlerine dünyanın en güzel kokusunun dolduğunu hissetmişti. Bu düşünceyle birlikte ufak bir tebessüm belirdi yüzünde. Bir zamanlar dünyanın en güzel kokusunun sevdiği adamın teninde yattığını düşünürdü. Fakat bebeği kucağına aldıktan sonra değişmişti fikri.

Başını geri çekip bebeğin yüzüne bakarken "Aras..." diye mırıldandı. Oğlunun boşlukta gezinen bakışlarını onun gözlerine diktiğini görünce ufak bir kahkaha attı. Şimdiden adını benimsemiş olabilir miydi? Bebeğin minik elini tutarken bir kez daha adıyla seslendi. Bir kez daha gözlerine baktı ufaklık, bu esnada ufacık parmaklarını annesinin işaret parmağına sarmıştı.

Parmağına tutunan eli görünce kendini tutamayıp ağlamaya başladı Gülnihal. İnsan aşırı sevgiden ağlar mıydı hiç? Ağlanıyordu işte. Kucağındaki minik bebeğin yüzüne bakarken sevgiden içi içine sığmıyor, kalbi patlayıp taşacakmış gibi hissediyordu adeta. "Seni seviyorum." diye fısıldadı oğlunun gözlerinin içine bakarak. "Seni canımdan bile çok seviyorum, anlıyor musun beni? Bugün de, yarın da, gelecekte de, koşullar ne olursa olsun, sen nasıl bir insan olursan ol, ben hep seni seveceğim. Ben varken asla sevgisiz kalmayacaksın."

Bebeğin anlaşılmaz bir ses çıkararak karşılık verdiğini görünce güldü. Bir yandan da parmağını tutan elin ne kadar küçük olduğunu fark etmişti. Öyle savunmasızdı ki... Bebeğin savunmasızlığı karşısında "Nasıl büyüyeceksin ki sen?" diyerek daha yüksek sesle ağlamaya başladı. Başını oğlunun boynuna gömerken kollarını korumacı bir tavırla kundağa sarmıştı, bebekle kendisine bir sığınak yaratmaya çalışır gibiydi.

Sahi, nasıl büyüyecekti acaba? Onun günün birinde koca adam olacağına inanamıyordu bir türlü. Başını bebeğin başına yaslayarak onun okula gideceği günleri hayal etmeye çalıştı. Acaba nasıl bir öğrenci olacaktı? Büyüdüğünde hangi mesleği seçecekti mesela? İlk kez birine aşık olduğunda bunu önce babasıyla mı paylaşacaktı yoksa kendisiyle mi? Kendi başının çaresine bakabileceği günler gelene kadar kim koruyacaktı onu?

"Ben korurum..." diye cevap verdi kendi sorusuna. Ardından ağlamaktan kıpkırmızı olmuş yüzünü bebeğin yanağına yasladı. "Ben varken kimse sana zarar veremez, Aras. Asla izin vermem buna, anladın mı?"

"Şu anda seni anlayabildiğini pek sanmıyorum."

Odanın içinde aniden yükselen sesi duyunca ufak bir çığlık koptu ağzından. Bu esnada refleksif bir tavırla kollarını bebeğin etrafına sarıp arkasını dönmüştü sesin kaynağına. Ta ki, aklı başına gelene kadar. Bir an süren bu kısa paniğin ardından rahat bir nefes aldı. Ardından tekrar arkasını dönüp kendisini izleyen adama baktı.

Söylenecek binlerce şey vardı fakat hepsi önemini yitirmişti sanki. Kapıyı açtığını bile fark etmediği adama bakarken tüm savunma kalkanlarının çöktüğünü hissetti. Mantığı bir kenara bırakıp hıçkırarak ağlamaya başladı yeniden. Bu esnada bebeği adama gösterip "Çok küçük, baba..." diye isyan etti. "Niye bu kadar küçük?"

İbrahim Saral ne diyeceğini bilemedi. Buraya gelirken söyleyeceği çok şey vardı oysa, deliler gibi öfkeliydi. Fakat tam şu anda kızı karşısında hüngür hüngür ağlarken tüm öfkesi pusuya çekilmişti. Gülnihal bebeği yeniden bağrına bastırırken anlayışlı bir ifade yerleşti adamın gözlerine. Kızın hormonal bir duygu patlaması yaşadığını anlamıştı. Bu yüzden hafifçe öksürerek boğazını temizledi önce, kapıyı kapattıktan sonra yavaşça yürüyüp Gülnihal'in karşısına oturdu.

"Yeni doğduğu için olabilir mi?" derken çaresizce iç çekmişti. Ardından başını çevirip kızın kucağındaki kundağa göz attı. "Ayrıca sekiz aylıkken doğmuş bir bebeğe göre hiç de küçük değil."

"Evet, sekiz ay!" diye çıkıştı ona Gülnihal. "Doğum için en tehlikeli ayda dünyaya geldi! Bil bakalım kimin yüzünden?"

"O soysuz yüzünden!" diye cevap verdi İbrahim Bey. "Ve tabi bir de senin aptallığın yüzünden."

Genç kadın yeniden ağlamaya başladı. Bir hafta önce annesini kaybettiğini öğrenmiş, aynı gün bebeğini de kaybetme tehlikesiyle yüz yüze gelmişti. Yaşadığı korkuyu hala atlatamıyordu üzerinden. Doğumhanede bile bu korkuyla yüzleşmiş, kopardığı yaygara yüzünden doktor göbek bağını keser kesmez bebeği ona vermek zorunda kalmıştı. Oğlunun kucağında ağlamaya başladığı anı hatırlayınca daha yüksek sesle ağlamaya başladı.

Ne halt ettiğini anlayınca yüzünü buruşturdu adam. Ne demeye onunla inatlaşmıştı ki? Lohusa dönemi hormonları yüzünden aşırı duygusaldı kızı, üstüne gittikçe daha çok ağlayacaktı. "Bu da o soysuz yüzünden..." diye homurdandı kendi kendine. Ardından yerinden kalkıp zırıl zırıl ağlayan kızına sarıldı.

"Baba..." diye sızlanarak başını göğsüne yaslamıştı Gülnihal. Onun bu savunmasız hali karşısında içindeki öfkenin iki katına çıktığını hissetti. Tanrı aşkına, evlenmesini bile kabullenememişken anne olmasını nasıl kabullenecekti ki? Üstelik yirmi bir yaşında! Henüz yetişkin bile sayılmazdı kızı. Bilhassa şu anda onun kanatları altına sığınıp ağlarken ufak bir kız çocuğundan farkı yoktu. O şerefsiz görememiş miydi bunu?

Öfkesinin yeniden ortaya çıktığını görünce kendi kendine homurdandı. Bu konudaki öfkesini bir kenara bırakmaya karar vermişti, kızının onun öfkesine değil şefkatine ihtiyacı vardı şu an. Onun ağlamaya devam ettiğini görünce hep yaptığı gibi sırtını sıvazlamaya çalıştı. Bununla birlikte Gülnihal'in ufak bir çığlık attığını duymuştu. Babasını itip uzaklaşmaya çalışırken "Bebek!" diye bağırdı panikle. "Baba, bebek ezilecek!"

Sabır dileyerek geri çekildi İbrahim. Yerinden kalkıp yeniden sandalyeye otururken "Fena mı?" diye homurdandı. "Dünyadan bir soysuz daha eksilmiş olur."

"BABA!"

Başını kaldırıp küçük kızına baktı ancak onu yerinde bulamadı. Aksine yırtıcı bir canlı vardı karşısında. Bebeği korumacı bir tavırla göğsüne bastırırken ateş saçan gözlerle babasına bakıyordu. "Kocama laf etmene ses çıkarmıyorum çünkü laftan anlamıyorsun," diye konuşmaya başladı öfkeyle. Ardından kararlı bir tavırla babasına kapıyı gösterdi. "Ama oğluma laf etmene asla izin vermem! Şimdi lütfen git bur-"

"Ha bir de erkek yani?" diyerek lafını kesti adam. "Aferin, kızım... O soysuzlara dört dörtlük veliaht doğurmuşsun, aferin sana."

Adamın ses tonundaki kinaye karşısında kaşlarını çattı Gülnihal. Ardından öfke dolu bir sesle cevap verdi. "Aras kimsenin veliahtı değil."

"Kim?"

"Aras." diyerek tekrar etti genç kız. "Oğlumun adı bu."

Adamın bakışlarında anlık bir şaşkınlık belirmişti fakat bunu ustaca sakladı. Konuşurken kaygısız bir tını belirmişti sesinde. "Nereden buldun bu saçma ismi?"

"Bir yakınımızın oğlunun adı." diye cevap verdi Gülnihal. "Seneler önce şehit olmuş. Hakkı bunun onun acısını hafifletebileceğini düşündü, ben de ismi çok sevdim ve buna karar verdik. Oldu mu?"

"O aptal yanlış düşünmüş." derken İbrahim'in yüzünde acı bir tebessüm belirdi. "Evlat acısını hiçbir şey hafifletemez, çocuk."

Eskiden olsa ona karşı çıkabilirdi fakat şimdi diyecek bir şey bulamamıştı. İbrahim Saral haklıydı. Hiçbir şey hafifletemezdi böyle bir acıyı. Fakat babasının görmezden geldiği başka bir nokta daha vardı.

"Yine de bunu düşünmüş olması onun ince ruhlu biri olduğunu gösterir," dedi yaşlı adama. Ardından çaresiz bir tavırla ekledi. "Hakkı gerçekten iyi kalpli bir adam, baba... Korkularının yersiz olduğunu gör artık."

Hiçbir şey söylemedi İbrahim. İçten içe bildiği bir gerçekti bu, o şerefsiz bugüne dek yaptığı tüm sınavlardan geçmeyi başarmıştı. Aralarını bozması neredeyse imkansızdı çünkü kahrolası yaratık fazla sadıktı kızına. Onu sınamak için gönderdiği kadınlara gözünün ucuyla bile bakmamıştı.

Daha kötüsü ise sürgün yediği her şehirde insanları etkilemeyi başarıyordu, adliyedeki güvenilir dostları bile övgüyle bahsediyordu ondan. Gerçi bu durum şaşırtıcı değildi İbrahim için. O soysuzun soyundan gelen bir özellikti bu. Onların bir çeşit şeytan tüyüne sahip olduklarını fark etmişti, şeytan tüyünün yetersiz kaldığı durumlardaysa çatal dillerinden çıkan laflarla kara büyü gibi insanların aklını çeliyorlardı.

Fakat herkese sökmezdi bu özellik. Bu yüzden Hakkı'nın Muammer Bey'in gözüne girmiş olmasına bir açıklama getiremiyordu. 'Senin de gözüne girdi, yalan mı?' diye konuştu içindeki ses. 'Sivas'taki katliamda indirdin kalkanlarını.'

İç çekerek kızına baktı tekrar. Yenilgiyi kabullenir gibi bir tavırla "Kötü bir adam değil." diye itiraf etti. "Ama soyu kötü, kızım."

Gülnihal inatçı bir tavırla düzeltti. "Reddettiği soyu."

"O reddediyor ama ya bu?!" diyerek bebeği işaret ettiği öfkeyle. "Büyüdüğü zaman şeytanın teki olmayacağını garanti edebilir misin bunun?!"

"Onun bir adı var." diyerek dişlerini sıktı Gülnihal. "Aras. Anladın mı baba?"

"Tamam, Aras olsun!" diye çıkıştı babası. "Büyüdüğü zaman Aras'ın da onlara benzemeyeceğini garanti edebilir misin? Hadi dedesi gibi olursa?"

"Dedesine benzemesi mümkün elbette." diyerek cevap verdi kız. "Ama önemli olan hangi dedesine benzeyeceği."

İbrahim birden duraksadı. Gülnihal'in ne demeye çalıştığı anlamıştı. Arkasına yaslanıp sessizce bu fikri tartmaya başladı kafasında. Çocuğun kime benzeyeceğini seçmesi mümkün müydü? Hiç şüphesiz yolları vardı bunun. Eğer bebeği reddetmek yerine varlığını kabullenirse onu kanatları altına da almış olacaktı. Böylelikle başkalarının onu etki altına almasını en baştan engellemiş olurdu. Kızının kastettiği şeyin bu olmadığını biliyordu fakat yine de zihnindeki fikir mantıklı gelmeye başlamıştı.

"Onu kendime varis yapmamı mı istiyorsun?"

"Aras zaten senin varisin." diye omuz silkti kızı. "Aile anayasasıyla beni evlatlıktan reddetmiş olabilirsin fakat istersem haklarımı senden geri alabilirim. Devletin anayasasında kafana göre evlat reddedemezsin, baba."

"Kanunlar orta sınıftaki insanlar için vardır, evladım." diyerek güldü adam. "Emrimdeki hukukçu ordusuyla o yasaların bin tane açığını bulur, bin farklı yolla evlatlıktan reddederim seni. Hatta bunu hatırlatman iyi oldu. Buradan çıkar çıkmaz işlemleri başlatacağım."

Bunu blöf yapmak için söylememişti, gerçekten de yapacaktı. Bu güne dek karısının hatırına beklemişti fakat Güzide yoktu artık. Üstelik bebek doğduktan sonra Nihal'in o heriften ayrılması umudunu da yitirmişti. Tek sorun, kızına annesinden kalan mirastı. Karısı hayattayken şiddetle karşı çıkmıştı bu fikre, kızını asla evlatlıktan reddetmeyeceğini söylemişti. Bunu bir şekilde çözmesi gerekiyordu.

"Geç bile kaldın baba," diyerek güldü Gülnihal. "Git istediğini yap. Senin paran umurumda bile değil."

"Sadece benim mirasım değil." diye cevap verdi İbrahim. "Annene de reddi miras yapacaksın."

Bu istek Gülnihal'in yüzüne tokat gibi çarpmıştı. Şu ana kadar annesinden ona kalan parayı bir kez bile düşünmemişti zaten. Ömrünün geri kalanında da düşünmeyecekti. Fakat annesini reddetme fikri... Eğer hayatta olsaydı nasıl kırılırdı kimbilir?

"Annemi reddetmemi nasıl istersin benden?" diye sordu şaşkınlık içerisinde. "Bu hırs niye baba?! Hakkı'nın iyi bir adam olduğunu kendin söylemedin mi?"

"Ve sahtekar." diyerek ekledi İbrahim. "Kim olduğunu söyledi mi sana, Gülnihal? Eğer söylediyse şuracıkta kendi mirasımı da onun üzerine yaparım."

Genç kadın öfkeyle süzdü babasını. Fakat sessizliği yeterli bir cevap olmuştu. "Elbette söylemedi." derken gevrek bir kahkaha attı İbrahim. "Sen bunu sindirecek kadar gurursuz olabilirsin fakat ben aptal değilim. Karısının gözünün içine baka baka yalan söyleyen bir adama asla güvenmem."

Gülnihal inatçı bir tavırla omuz silkti. "Ben de ona yalan söylüyorum."

"Ama o bunu bilmiyor, öyle değil mi?" dedi babası. "Onun gözünde dürüst, fedakar, aşık bir genç kızsın. Buna rağmen rahatlıkla yalan söylüyor sana. Bunu bile bile onun yanında kalmak gururuna dokunmuyor mu gerçekten?"

"Ben zaten aşığım." diye cevap verdi kız. "Seni karşıma aldığıma göre fedakar olduğumu da söyleyebilirim. Yalan meselesine gelince... Onun bana kötü niyetle yalan söylemediğini, beni gerçekten sevdiğini biliyorum."

"Peki ya gururun?"

"Yok benim gururum!" diye cevap verdi genç kız. "Hele böyle gereksiz şeyler için hiç yok benim gururum. Tanrı aşkına, onun gerçekte kim olduğu umurumda değil ki! Umurumda olmayan bir konuda yalan söylemiş söylememiş ne fark eder?"

"Yalancı, yalancıdır." dedi İbrahim. "Bugün umurunda olmayan konuda yalan söyler, yarın umurunda olan konuda. Asla bilemezsin, Gülnihal. Birden fazla yüzü olan bir adama asla güvenemezsin."

"Öyleyse sana da güvenmemeliyim." dedi Gülnihal. "Çünkü sen de iki yüzlüsün, baba."

"Sen benimle nasıl böyle konuşursun?!" diyerek öfkeyle ayağa kalktı İbrahim. "Kucağına soysuz bir velet aldın diye evlat olmaktan çıktığını mı sanıyorsun? Hadsiz!"

Gülnihal ona beş dakika önce kendisini evlatlıktan reddettiğini hatırlatma gereği duymadı bile. Sakin bir tavırla "Ben sana hakaret etmiyorum, baba." diye mırıldandı. "Gerçek bu."

"Ne gerçeği Gülnihal?!"

"Beni Hakkı'ya sen gönderdin." diye cevap verdi genç kız. "Sen istediğin için çıktım onun karşısına. Şimdiyse bana kalkmış ondan ayrılmamı-"

"Ben senden sadece onunla arkadaş olmanı istedim!" diyerek kükredi babası. "Sense gidip aşık oldun! Üstüne evlendin! Yetmezmiş gibi bir de o adamın çocuğunu doğurdun! Sen, kızım, ne yaptığını biliyor musun?!"

Genç kız bir an için 'Evet, korunmasız seks yaptım.' diye cevap vermeyi düşündü fakat stratejik açıdan hatalı bir hamle olurdu bu. Babasının kalbine indirmek istemiyordu, hele ki bu hastanede asla. Kocası kayın pederinin burada ne aradığını sorduğu zaman durumu açıklaması mümkün değildi.

"Evlenip de okulu bırakmakla beni de yarı yolda bıraktın!" diye söylenmeye devam etti yaşlı adam. "Feza'nın çalışmaları-"

"Okulu bıraktım çünkü bizi oradan oraya sürgüne yolluyorsun." diyerek sözünü kesti babasının. "Ayrıca okulu bırakmam çalışmayı bıraktığım anlamına gelmiyor. Hakkı bu konuda çok yardımcı oluyor zaten, evimiz şimdiden kitaplarla dolu. Eğer yerleşik hayata geçmemize izin verirsen kendime ait bir atölyem bile-"

"Yerleşik hayata geçerseniz o herifi terfi ettirirler!" dedi yaşlı adam öfkeyle. "Önce DGM'ye terfi ettirir, oradan da Silivri'ye yollarlar. Çok fazla sivriliyor Gülnihal. Sivas'ta yediği haltın bedelini ödemediği için sevineceği yerde dik başlılık yapmaya devam ediyor. Ama illa yerleşik hayata geçmek istiyorsan elimi üstünüzden çekebilirim."

Genç kızın gözlerinde şaşkın bir ifade belirmişti. "Sen... Bu yüzden mi?"

"Ne sanıyordun ki?" dedi İbrahim ters ters. "Kendi kızıma işkence edeceğimi mi? Aptal çocuk..."

Yüzünde mutluluk dolu bir tebessüm belirdi Gülnihal'in. Uzanıp babasının elini tutarken bir şeyler söylemek istedi fakat öyle çok duygulanmıştı ki, ağzını açarsa tekrar ağlamaya başlayacağını biliyordu. Neyse ki gerek kalmadı buna. Onun ağlamasına fırsat kalmadan kucağındaki bebek ağlamaya başlamıştı.

Şaşkın bakışlarla kundağı araladı hafifçe. Acıkmış olabilir miydi? Emzireli iki saat bile olmamıştı henüz. Önce kucağında sallayarak sakinleştirmeye çalıştı bebeği, ardından bezini kontrol etti. En sonunda pes ederek babasına döndü tekrar.

"Bize izin verir misin?"

İbrahim Bey hiçbir şey söylemeden ayağa kalkıp odadan dışarı çıktı. Kızının anne olduğu gerçeğini kabullenemiyordu hala. Fakat bu meseleyi sindirmeye çalışmak için doğru zaman değildi. Hastanedeki vaktinin kısıtlı olduğunu biliyordu, şerefsiz herif gelmeden önce gitmesi gerektiğini de. Bu yüzden ufak bir hareketiyle koridorun ucundaki korumayı yanına çağırdı. Birkaç saniye bile geçmeden koşarak yanına gelmişti.

"Buyurun efendim."

"Hala nüfus dairesinde mi?" diyerek homurdandı. "Diğerlerine söyle, beş dakikada bir buraya bilgi verecekler. Eğer nüfus dairesinden çıkarsa beş dakikada değil, anında haber verecekler, anladın mı?"

"Birkaç saatten önce çıkabileceğini sanmıyorum, efendim." dedi koruma. "Söylediğiniz gibi memurlarla görüştük ve, şey, hepsi kabul etti. Şu anda da işleri zorlaştırıp adamı oyalıyorlar."

Bunu söylerken rahatsız olmuş gibiydi fakat konuşmaya cesaret edemedi. Oğlanın bu haline hafifçe güldü İbrahim. "Söyle hadi, çekinme."

Bir an duraksadı oğlan, ardından çekingen bir tavırla itiraf etti. "Rüşveti bu kadar kolay kabul etmelerine şaşırdım, efendim. Orası devlet dairesi olduğu için daha zor olur diye düşünmüştüm. Ama ne yazık ki olmadı."

"Bu ülkede en kolay satın alabileceğin şey insandır, evladım." diye cevap verdi İbrahim Saral. "Gerçi, bizim salakların işine güven olmaz. Ara şunları, işleri zorlaştırdıklarına emin olsunlar. Ha, bir de adamın tipini iyice tarif et, yanlışlıkla başkasını takip etmesinler. Eğer geçen seferki gibi adamı gözden kaybederlerse bu sefer de ben onları kaybederim."

Koruma adamı başıyla onayladıktan sonra ceket cebine koyduğu büyük antenli telefonu çıkarıp tuşlamaya başladı. Adamın eşgalini vermesi zor olmamıştı, fakat diğer konular için aynı şey söylenemezdi. İbrahim öfkeyle homurdanırken oğlan da "Sakın memurlarla iletişime geçmeyin." diye hatırlattı onlara. "Siz sadece uzaktan izleyeceksiniz." İbrahim'in ona "Müdürle konuşsunlar." dediğini duyunca başını sallayarak konuşmaya devam etti. "Serdar, İbrahim Bey müdürle konuşmanızı söylüyor." derken kaygılıydı sesi. "Onu da siz bulun artık. Seçtikleri isme bir kulp taksınlar, Türkçe değil desinler, üniseks bir isimse kız ismi diye reddetsinler, olmadı doğrudan belgeleri kaybedip en baştan hazırlatsınlar."

"Sakın ha..." diyerek korumanın lafına karıştı İbrahim. "Bir günde halledilecek bir sorun olsun. Yoksa yarına erteleyip geri döner buraya."

Koruma başını sallayıp son önerisini düzelttikten sonra birkaç şey daha söyledi. Bu esnada İbrahim de az evvel çıktığı odanın kapısına bakıyordu. Korumanın "Hallettim efendim." dediğini duyunca dikkatini kapıdan alıp arkasını döndü yeniden. Koridorun ucundaki diğer korumalara kısa bir bakış attıktan sonra karşısındaki gence baktı. "Şu memurlar..." derken yüzünde ufak bir tebessüm belirmişti. "Ne kadar ucuza gittiler?"

"Çok ucuza." diye cevap verdi koruma. Ardından onaylamaz bir tavırla başını salladı. "Eğer daha azını teklif etseydik muhtemelen onu da kabul ederlerdi."

"Peki ya sen?" diye sordu İbrahim Saral. "Sen kaça gittin evladım?"

Korumanın bakışlarında sert bir ifade belirmişti birden. 'Sert olan,' diye düşündü yaşlı adam. 'Kolay kırılır.'

"Ben hain değilim, efendim." dedi oğlan net bir şekilde. "Hain olsaydım rüşvete bu kadar sert tepki göstermezdim."

"Sorun sert tepki vermen değil, yersiz tepki vermen." diyerek izah etti yaşlı adam. "Bu hep böyledir evladım. Suça, en çok suçu işleyenler tepki verir. Bir tür savunma mekanizması. Durduk yere canhıraş bir şekilde bir suçu eleştiren adam görürsem ondan şüphelenirim. Hele ki bu kendisini anında ve doğrudan etkilemeyen bir suçsa."

"Efendim ben hain değ-"

"Öyleyse hayatında hiç dışarı çıkmadın." diyerek sözünü kesti yaşlı adam. "Devlet dairesinde rüşvet vermenin çok daha zor olduğunu sanıyormuş... Bu ülkede yaşayıp da bu lafı söyleyen adam salağa yatıyordur."

Ardından korumanın arkasında beliren diğer korumalara işaret verdi. Bir an sonra genç olanı kolundan tutup silahını almışlardı belinden. Gerçi bu esnada koruma onlara hiçbir mukavemet göstermemişti. Aksine yüzünde hayal kırıklığına uğramış gibi bir ifade vardı. Götürüleceğini anladığında yaşlı adama bakarak "Sizin hakkınızda çok yanılmışım, İbrahim Bey." dedi. "Masum insanları harcayarak çevrenizi gerçek hainlerle kuşatıyorsunuz. Bana istediğinizi yapabilirsiniz fakat bu güvensizlik en çok size zarar verir."

"Güvensizlik, öyle mi?" diyerek güldü İbrahim Saral. "Buraya o çıktıktan sonra geldiğimiz halde damadımı giydiği gömleğin rengine kadar tarif ettin. Arka kapıda beklerken onun çıktığını görmüş olamazsın, haksız mıyım?"

Genç adamın yüzünün kaskatı kesildiğini fark etmişti. Onun kendini savunmak için ağzını açtığını görünce elini kaldırarak susturdu.

"Ve bir şey daha var." diye devam etti sözlerine. "Söylesene çocuk, benim bile az evvel içeride öğrendiğim bir şeyi, torunumun cinsiyetini, sen nereden biliyorsun?"

Korumanın yüzünde beliren bozgunu gördüğünde tekrar güldü. Onun nüfus müdürlüğündeki korumalara üniseks bir isimse kız ismi diye reddetsinler dediğini duyduğu an emin olmuştu zaten. Kısa bir iç çekişin ardından başını hafifçe iki yana salladı. Ardından diğer korumalara döndü sükunetle.

"Kaybedin bunu." derken sesinde acımasız bir tını belirmişti. "Yavaş olsun."

Arkasını dönüp az evvel çıktığı odaya ilerlerken genç korumanın yalvarışları kulağına dolmuştu. Zerre sızlamıyordu vicdanı. İhanete merhametle yaklaşırsa yeni ihanetlere davetiye çıkaracağını biliyordu. Fakat canını asıl sıkan şey, bu durumu bu kadar geç fark etmiş olmasıydı. Kendisi içerideyken haber çoktan soysuzlara uçmuştu muhtemelen.

Kapının önüne gelince bir an durup derin bir nefes aldı. Ardından yüzüne sanki az önce bir cinayet emri vermemiş gibi sevecen bir ifade yerleştirip kapıyı çaldı. Kızının "Gel." dediğini duyunca aynı ifadeyle içeri girmişti.

Evet. Velet hala ağlıyordu. Üstelik yetmezmiş gibi kızı da ağlamaya başlamıştı. Kundağa eğilerek "Susmuyor baba." diye sızladı Gülnihal. "Doktora mı haber versek?"

"Bebeğin gazı var diye mi?" dedi yüzünde alaycı bir tavırla. Kızın saf saf kendisine baktığını görünce iç çekerek yanına yürüdü. "Ver şunu bana."

Gülnihal'in gözlerinde güvensiz bir ifade belirmişti. Onun inatçı bir tavırla kendisinden uzaklaştığını görünce "Aklını mı kaybettin sen çocuk?!" diye çıkıştı birden. "El kadar bebeğe zarar vereceğimi mi sanıyorsun?"

Kızın burnunu çeke çeke kendisine yaklaştığını görünce sabır dileyerek başını iki yana salladı. Bebeği babasının kollarına bırakırken tedirgin bir tavır vardı Gülnihal'in üzerinde. Onun daha da tedirgin olmaması için koltuğa geçmek yerine yatağa oturdu yaşlı adam. Ardından ufaklığın kundağını açmaya başladı.

"Çocuğu mumyalamışsın resmen!" diye söyleniyordu bir yandan da. "Belki de havasız kaldı. Ağzı yüzü görünmüyor baksana."

Kıza kalorifer peteklerinin hepsini açmasını söyledikten sonra bebeği kundaktan çıkarıp ince bir battaniyeye sardı. Bu esnada Gülnihal dediğini yapmıştı bile, telaşla babasının yanına döndüğünde onun ufaklığın sırtını sıvazladığını gördü. Daha ilginç olan şeyse odadaki sessizlikti. Bebek birden ağlamayı kesip serbest kalan kollarıyla bacaklarını oynatmaya başlamıştı. Özgür kalınca keyfi yerine gelmiş gibiydi.

Babasının çocuğun bir tutam fakat kuzgun karası saçlarına bakarken homurdandığını fark etti genç kız. Bebek gözlerini açıp da masmavi bakışlarını dedesinin yüzüne diktiğindeyse gülmemek için kendini zor tuttu. Bu esnada İbrahim Saral dönüp ters ters süzmüştü onu. Sabır dileyerek bebeği sallarken "Aferin kızım..." diye homurdandı. "Tam da ağızlarına layık bir veliaht doğurmuşsun."

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Hangi sızıyla titrer içinde, hangi sesle
büyük bir aşk, hangi sesle ölür, bileceksin."

İz, Birhan Keskin

-*-

"Sence Fransız güpürleri etek uçlarına da ekleyelim mi?"

Nazan Hanım'ın gösterdiği dantellere kısa bir bakış atıyorum. "Bana kalırsa yeterince dantel var."

Dudağını bükerek dantel örneklerini bir kenara bırakıyor. "Haklısın, zaten biraz daha oyalanırsam Gamze Hanım yurtdışından geldiğinde siparişi hala bitirememiş olacağım."

"Eh, problem olacağını sanmıyorum." diyerek sırıtıyorum. "Zaten tasarımları anonim isimle üretiyorsunuz. Kimse hesap soramaz sizden."

"Evet ama eninde sonunda gerçek kimliğimi öğrenecekler."

Nazan Hanım bunları söylerken yüzünde gergin bir ifade beliriyor. Onu asıl korkutan şeyin kimliğinin açığa çıkmasından ziyade cemiyetten göreceği tepki olduğunun farkındayım. Zira anonim isimle yaptığı tasarımlar epey beğeniliyor. İnsanlar tüm bunların arkasında onun olduğunu öğrendiği zaman tasarımlarının başarısına gölge düşmesinden endişeleniyor.

Eskiden kalma bir alışkanlıkla boynumdaki kolyeyle oynamaya başlıyorum. Sanırım bu hediyeye dair beni en çok üzen şey de bu. Zira her seferinde unutmabeni çiçeği kolyem sanıyorum onu. Bakışlarım her elime takılıp da tanıdık mavilikleri göremediğimde canım yanıyor.

"Melek?"

İrkilerek kolyeyi elimden bırakıyorum. "Efendim Nazan Hanım?"

"Yanlış anlamazsan sana bir şey soracağım." diyor başını kumaşlardan kaldırmadan. "Sen ve Aras Karadağ hakkında..."

Boğazımın kuruduğunu hissediyorum. Nereden öğrenmiş olabilir ki? Emir'in böyle bir şey söyleyeceğini sanmam, istese çok önceden söylerdi zaten. Öte yandan kaynağın kim olduğu çok da önemli değil. Asıl sorun Nazan Hanım'ın kulağına bir şeyler gitmiş olması...

"T-tabi, buyurun..."

Ufak bir tebessüm beliriyor yüzünde. "Ne zamandır birliktesiniz?"

Harika... Kızı hayattayken onun sevgilisiyle aramda bir şeyler olup olmadığını merak ediyor...

"Birlikte değiliz." diyorum net bir tavırla. "Ama kısa bir flört dönemimiz olmuştu ve şey, bu kesinlikle bir yıldan öncesine ait değildi."

"Anlıyorum..." diyor elindeki iğneyi bir kenara koyarak. "Arzu varken böyle bir şey olmadığını söylüyorsun, değil mi?"

Utançtan kıpkırmızı kesilerek başımı sallıyorum. Yüzünde buruk bir tebessümle elindeki kumaşa eğiliyor yeniden. "Bu yüzden utanmana gerek yok, Melek." dediğini duyuyorum onun. "Böyle bir konuda seni eleştirecek en son kişiyim ben."

Aklıma Elfida'nın anlattıkları geliyor. Erdal Bey'in ilk eşi olan Arzu Hanım... Tekrar kolyeyle oynamaya başlarken "Estağfurullah..." gibisinden bir şeyler mırıldanıyorum. Başka ne söyleyebilirim ki? Onun suçsuz olduğunu söylersem yalan söylemiş olurum.

"Aranızdaki şeyi geç fark ettiğiniz için şanslısınız." diyor iğneyi kumaşa batırırken. "Biz haddinden fazla erken fark etmiştik. Ne yazık ki bu hiçbir şeyi değiştirmedi."

Kendimi tutamayıp mırıldanıyorum. "Haddinden fazla erken derken?"

"Erdal ile ilk görüşte aşık olmuştuk." diye cevap veriyor. Gözlerinin dolduğunu görür gibi olsam da emin olamıyorum. "Tabi ikimiz de birbirimizin hislerinden habersizdik. Sonra onu arkadaşım Arzu ile tanıştırdım."

Son cümlesini duyduğumda ağzım bir karış açık kalıyor. "Siz ciddi misiniz?"

"Maalesef evet." diyor başını kumaştan kaldırmadan. "Onu en yakın arkadaşımla tanıştırdım ve düğünlerinde gelinin nedimesi olmak zorunda kaldım. Ta ki..."

Birden susuyor. Bense cümlesinin devamını az çok tahmin edebiliyorum. Ta ki, Erdal Bey ile aralarındaki aşk karşı konulmaz bir boyuta ulaşıncaya dek...

"Peki neden evlendiler?" diyorum çenemi tutamayıp. "Yani... Erdal Bey sizi sevmiyor muydu?"

"Ben o zamanlar bunu bilmiyordum." diye mırıldanıyor. "Evlenme meselesine gelince... Çok uzun hikaye, Melek. Bazen koşullar insanları hiç beklenmedik yerlere götürebilir."

Ve bunu benden daha iyi kim bilebilir?

"Peki neden bunu insanlara anlatmıyorsunuz?" diyorum kaşlarımı çatarak. "İnsanlar size haksızlık ediyor, Nazan Hanım. Ama gerçeği öğrenirlerse-"

"Pek fazla bir şey değişeceğini sanmam." diyerek omuz silkiyor. "İnsanlar yargılamayı sever, Melek. Üstelik arkadaşım artık hayatta değil. Vefat etmiş birinin arkasından gidip de insanlara kendimi savunamam, anlatabiliyor muyum? Bu onu suçlu göstermek olur..."

Öyle iyi anlıyorum ki... Hakikat, ölüm karşısında çaresiz kalır. Yaşarken ne yapmış olursa olsun, ölmüş birinden hesap soramazsınız. Rüzgara karşı kılıç sallamaktan farkı yoktur bunun. Sadece yorulduğunuzla kalırsınız.

"Emir ne zaman geleceğini söyledi mi?"

Nazan Hanım'ın konuyu değiştirmek istediğini anlayınca fazla uzatmıyorum. "Yarım saate adliyedeki işleri bitecekmiş."

"O geldiğinde dışarı çıkıp şehir turu yapalım." diyor iğneyi bir kenara bırakarak. "Siz daha önce günübirlik gelmiş olabilirsiniz fakat bu benim İzmir'deki ilk günüm. Görmek istediğim öyle çok yer var ki!"

"Öyleyse kendinizi bana bırakın." diyerek sırıtıyorum. "İlk gün şehir merkezini gezelim derim. Önce Tarihi Asansör'e çıkarız, ardından sizi Alsancak'taki dünyanın en iyi makarnacısına götüreceğim."

Nazan Hanım hevesle başını sallarken kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyorum. Zira söz konusu makarnacı Alavara denilen, büyük boy makarnanın sekiz lira olduğu bir öğrenci mekanı. İzmir'e gideceğimi duyunca Mert önermişti bana. Emir'i de tıpkı Nazan Hanım gibi efsane bir mekana gitme vaadiyle oraya götürüp, onu özel dikim takım elbisesiyle ahşap taburede iki büklüm makarna yemek zorunda bırakmıştım. O günden sonra İzmir'e yaptığımız ziyaretlerin hiçbirinde ona rehberlik etmeme izin vermedi.

"Melek senden bir şey rica edebilir miyim?"

Sinsi planlarımı bir kenara bırakıp ona dönüyorum. "Elbette Nazan Hanım."

"Şunu benim için dener misin?" diyor bitmek üzere olan tasarımı göstererek. "Gamze Hanım'ın yurtdışından dönmesine nereden baksan bir ay var. Eğer eserimi birilerinin üzerinde görmezsem meraktan çatlayacağım."

Dantel işlemeli kabarık kumaşa bakarken yüzümdeki tebessüm yerini gerginliğe bırakıyor. "Nazan Hanım, bunun doğru olduğundan emin misiniz? Y-yani Gamze Hanım duyarsa memnun olmayab-"

"Sen söylemezsen duymaz." diyerek gülüyor. "Hadi Melek, ikimizden başka kimse görmeyecek zaten."

"Ben, şey, yanlışlıkla bir tarafına zarar verebilirim-"

"Hiçbir şey olmaz." diyor elimden tutup beni ayağa kaldırarak. "Hadi çabuk ol, Emir gelmeden göreyim şunu."

Onun itelemesiyle birlikte kabine doğru ilerlerken ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Başka birine ait kıyafeti giymek ne kadar doğru ki? Üstelik bir gelinlik...

Fakat kadına karşı koyamıyorum elbette. Beni kabine sokup soyunmamı emrederek arkasını dönüyor. Sütyenimi de çıkarmam gerektiğini söylediğinde utana sıkıla kabinden çıkmasını istiyorum ondan. Neyse ki ben gelinliği üzerime geçirirken dışarıda kalmayı kabul ediyor. Fakat sıra düğmelere gelince kapıyı açıp ona çaresiz bir bakış atıyorum. Gülerek kabine gelip arkamdaki sedef düğmeleri iliklemeye başlıyor teker teker. Neredeyse on dakika süren bu zorlu sürecinden ardından nihayet kabinden çıkmayı başarıyorum. Geri çekilip beğeniyle beni izlerken birden yüzü düşüyor Nazan Hanım'ın.

"Bak gördün mü? İyi ki denemişsin!" diyor telaşla arkasını dönerek. "Yaka kısmındaki dantellerin bazılarını unutmuşum."

"Öyleyse çıkarayım da hemen dikelim."

"Sakın çıkarma," diyor parmağını uyarırcasına yüzüme sallayarak. "Önce dantel setini getirip hangisinin daha uygun olacağını seçmem gerekiyor. Danteli seçtikten sonra çıkarırsın."

Nazan Hanım özel dantelleri getirmek üzere mekanın arka kısmındaki kumaş deposuna koştururken hiçbir şey söyleyemiyorum. Büyük stüdyonun ortasında yalı kazığı gibi dikilerek geçirdiğim birkaç dakikanın ardından bakışlarım köşede duran büyük aynaya takılıyor.

Normalde gelinlik heveslisi biri değilim, gerçekten. Fakat nihayetinde ben de sıradan bir genç kızım ve üzerimde bir gelinlik varken nasıl göründüğümü merak etmeden duramıyorum. Bana kalırsa bu son derece doğal bir merak...

O meraka yenik düşüp eteklerimi tutarak aynaya doğru ilerlediğimde ağzım bir karış açık kalıyor. Bugüne dek kızların gelinlik tutkusunu hiç anlam verememiştim fakat şimdi neden böyle olduklarına dair bir fikrim var. Zira gerçekten de çok güzel bir şey bu. O kadar zarif ki, bu gelinliğin içinde çirkin görünebilecek bir kadın olduğuna inanmıyorum.

Derin kalp yakalı, açık omuzlu, balon gibi olmasa da kabarık etekleri olan, ince işlemelerle bezeli bir gelinlik üzerimdeki. Düşük omuzları tamamen tülden yapılmış, sırt kısmıysa kalçaya kadar sedef düğmelerle dolu. Aynaya bakarken boş yere sızlandığımı fark ediyorum, zira Nazan Hanım bu gelinliğin sütyenle giyilmeyeceği konusunda haklıymış. İçinde push up sütyen görevi gören eklemeler var zaten. Bele oturan kumaş ve yerlere kadar uzanan etek detaylarıysa ilginç bir şekilde olduğumdan daha uzun gösteriyor beni.

Telefonumun çaldığını duyunca irkilerek sıyrılıyorum aynadaki görüntüden. Eteklerime takılmamaya çalışarak çantama koştururken telefon susup tekrar çalmaya başlıyor. Nihayet çantama ulaşıp cihazı kulağıma götürdüğümde Emir'in öfkeli sesini duyuyorum.

"Neredesin sen?!"

"Nazan Hanım kıyafet denemem isted-"

"Seni buraya mankenlik yap diye mi getirdim ben?!" diye kükrüyor birden. "Evrak çantamdaki Ersoylar dosyasını alıp dışarı çık hemen."

"Çıkamam." diyorum panikle. "Sen gel, Emir. Üzerimde gelinlik v-"

"İstersen çıplak ol, umurumda değil." diyor burnundan soluyarak. "Dosyayı alıp hemen adliyeye dönmem gerek, Melek. Ben gittikten sonra akşama kadar evcilik oynayabilirsin."

"İki dakika beklesen olmaz mı?" diye yalvarıyorum. "Üzerimi değiştirip hemen gelirim. Böyle dışarı çıkarsam gelinlik zarar göreb-"

"MELEK!"

"T-tamam!" diye bağırıyorum birden. "Arabayı stüdyonun hemen önüne park et, getiriyorum dosyanı!"

Telefonu çat diye yüzüme kapatıyor. Ecdadını konu alan bir küfür savurarak evrak çantasına koşturuyorum. Çantayı açtığım anda kapının önünden ardı ardına korna sesi yükselmeye başlıyor. Kırmızı dosyayı kolumun altına kıstırıp panikten bir yerlere çarpmamaya çalışarak fırlıyorum dışarı. Birkaç devrilme, iki defa da tepe üstü düşme tehlikesi atlatırken Emir dışarı çıkıp bana doğru yürümeye başlıyor. Başımı kaldırıp öfkeyle yüzüne baktığımda hayretle beni süzdüğünü görüyorum.

Ve düşüyorum.

Ufak bir çığlık fırlıyor dudaklarımdan. Dosya elimden fırlayıp yerdeki su birikintisini boylarken Emir son anda belimden kavrayarak tutuyor beni. Yüzümü kapatan saçlarımı çekmeye çalışırken onu kahkaha attığını duyuyorum. Gövdemi dans eder gibi arkaya eğerken "Yemin ediyorum, yaz dizisi yaşıyoruz." diyerek gülüyor. Ardından saçlarımı yüzümden çekerek göz kırpıyor bana. "Şu pozisyonda seni öpmem gerek sanırım."

Nefes nefese kalmışken dediklerini algılamam biraz zaman alıyor. Sonra birden dudaklarıma baktığını görüyorum. "S-sakın-" diye gevelediğimde tekrar gülüyor.

"Elbette seni öpecek değilim." dediğini duyuyorum dudaklarıma eğilirken. "Ama Karadağ'a birkaç saniyelik de olsa gerilim yaşatmak hoşuma gider."

"Ne?"

"Karadağ diyorum..." diye mırıldanıyor hınzır bir tebessümle birlikte. "Tam şu anda bizi izliyor."

Dediklerini algılayamıyorum bile. Daha da yaklaştığını görünce yapabildiğim tek şey refleksif bir şekilde başımı yana çevirmek oluyor. Bu hareketim karşısında Emir'in kulağımın dibinde ikinci bir kahkaha attığını duyuyorum. Saniyeler ilerlerken söyledikleri zihnimde yavaşça bir anlama bürünüyor.

Ve on metre ötemizde, donakalmış bir halde bizi izleyen Aras'ı görüyorum.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro