Bölüm 38 - Hükümdâr
"Kral olmak için bir tek krallığı eksikti."
"Prorsus ut nihil ei regium deesse praeter videretur."
-Giustino, Epit, XXIII, 4, 15.
-*-
2016, Mart
İstanbul'un gökleri alabildiğine mavi, alabildiğine çıplak bir geceyle kaplanmıştı. Serin kış esintisiyle yıkanıyordu sokaklar. Müstakil bir evin camlarıysa soğuğa rağmen ardına kadar açılmıştı. O camlardan geceyi izleyen bir genç kız nefesini sıkıntıyla dışarı bıraktı ve bir adamın penceresinden giren rüzgâr masadaki kağıtları etrafa saçtı.
"Abla?"
Camın önündeki kız ardında yankılanan sesle birlikte yerinden sıçramıştı. Eliyle damağını kaldırırken arkasını dönüp kapının önünde duran kardeşine baktı gözlerini kısarak. Bu esnada kaşları çatılmıştı hafifçe, konuşurken sesinde öfkeli bir tını vardı.
"Kaç kere söyledim şöyle sessiz yaklaşma diye..."
"Ses verdim ama duymadın." diyerek söylendi ufak kız. Ardından muzip bir ifadeyle sırıttı. "Beyaz atlı prensi mi bekliyordun yoksa?"
"Hah!" derken dönüp camları kapattı kız. "Mümkünse ben atı alayım."
Doğruya doğru, bulunduğu koşullarda bir prensten ziyade bir at daha çok işine yarardı. Hanım evladı prenslerin babasının tabancası karşısında pek şansı olmayacağını biliyordu. Fakat bir at onu üzerine alıp evden kaçmasını sağlayabilirdi. Nereye gideceğine gelince, şu anda cehenneme bile razıydı.
"Annemler hala salonda mı?"
"Evet, bir şey konuşuyorlar." diye cevap verdi kardeşi. "Özel diyerek kışkışladılar beni."
Kız kardeşi yatağa girip yorganı üzerine çekerken sessiz kalmakla yetinmişti. Zira içeride ne konuşulduğunu gayet iyi biliyordu. Birkaç gün evvel tesadüfen kulak misafiri olmuştu konuşulanlara. Önce inanamıştı, az kalsın içeri girip babasının karşısına dikilecekti. Fakat ertesi gün okulu olduğu için vazgeçmişti bu fikirden. Bir kez daha yüzünde bir morlukla sınıfa girip insanlara hiç kimsenin inanmadığı kapıya çarpma masalını söylemek istemiyordu.
Yatağa girip yorganın altına sığınırken kendini bu fikre alıştırmaya çalıştı yeniden. Ne kadar erken alışırsa o kadar kolay olacağının farkındaydı. Annesinin itirazlarının bir işe yaramayacağının da. Yan dönüp yarı aralık perdeden gökyüzünü izlerken 'Acaba nasıl biri?' diye düşündü. Belki de görür görmez kalbinin ısınacağı bir adamdı. Modern biri olabilirdi, hatta belki üniversiteye gitmesine bile izin verirdi.
Bu fikirle birlikte bir anlığına heyecanlanmıştı. Hayatta en çok istediği şey bu değil miydi zaten? Üniversiteye gidebilmek... Bu hayali babası varken gerçekleştirmesinin imkansız olduğunu kabullenmişti artık. Fakat açık fikirli bir eş sayesinde gerçekleştirmesi mümkündü.
'Açık fikirli biri olsa neden görücü usulü evlenmek istesin ki?' diye araya karışan iç sesini başarıyla susturdu. Gerçeklere ihtiyacı yoktu şu an. Umuda ihtiyacı vardı. Her şeyin daha iyi olacağına, gelecekte dönüp de bugünlere baktığı zaman mutlu olacağına dair bir umut... Ve bulunduğu koşullarda ona bu umudu verebilecek tek şey yalanlardı.
'Belki o da ailesinin zoruyla evleniyordur.' diye düşündü kendi kendine. 'Görücü usulü ile evleniyor diye bağnaz olması gerekmez ki.' Öyle olmasa bile en kötü ihtimalle ileride boşanırdı. Evliyken birikim yapmayı aklının bir kenarına koymuştu şimdiden. Kendi hayatını kurmaya cesaret edebilecek kadar para biriktirince de boşanıp kurtulabilirdi. Üstelik böyle bir durumda babası onu tekrar eve almayacağı için özgürlüğe de sahip olacaktı.
Genç kız gelecek planları arasında uykuya daldığında salonda yaşanan tartışma hala devam ediyordu. Bahçede ötüp duran baykuşa öfke dolu bir bakış attı Mithat. Hiç şüphesiz başlarındaki uğursuzluğun işaretiydi bu. Fakat kurtulmalarına az kalmıştı. Bir seneye bile kalmadan baş belası kızı hayatlarından defedip her an bir şey olacak tedirginliğiyle yaşamaktan kurtulacaktı.
"Kızın da iyiliğine olacak bu, Efsun." diye tekrarladı karısına. "Bıkmadın mı tedirginlik içinde yaşamaktan?"
Kocasına öfke dolu bir bakış attı kadın. "Benim kimseden korkum yok çok şükür."
"Kendini düşünmüyorsan öz evladını düşün be kadın!" diye bağırdı Mithat. "Bu kız eninde sonunda birimizin başını yakacak."
Fakat kadının bakışlarındaki inatçı ifade hala silinmemişti. Kocasına ters ters bakarak "Onu alırken bilmiyor muydun bunları?" diye çıkıştı. "Getirip de kucağıma bırakırken aklın neredeydi, Mithat?"
"Bana verilen söz böyle değildi!" dedi adam öfkeyle. "Birkaç sene içerisinde gelip alacaklardı kızı. O zamana kadar da her ihtiyacımız görülecek, güvenliğimiz sağlanacaktı. Kimse bu belanın başımıza kalacağını söylemedi bana!"
"Birkaç yıl içerisinde gelselerdi bile vermezdim onu." derken acı bir tebessüm belirdi kadının yüzünde. "Evladımız o bizim!"
Kocasının sesi ondan daha yüksek çıkmıştı. "O bizim oğlumuzun katili!"
Sesini bastırması için adama yalvaran bakışları attı kadın. "Onun suçu yoktu," derken sesi titremeye başlamıştı. "Ben yaptım, Mithat..."
Adam öyle bir bakış attı ki, cümlesinin devamını getiremedi bile. Aklı seneler öncesine gitmişti, evlerinde geçirdikleri son mutlu günlerine... Melek'i eve getirdikten sonraki birkaç yıl boyunca Mithat da kendi kızı sevmişti onu. Gerçekten de evlerine bereketiyle gelmişti bebek, onun gelişinden bir buçuk sene sonra Efsun tekrar hamile kalıp bu kez sağlıklı bir doğum yapmıştı. Başlarda bunun kendilerine verilen bir hediye olduğunu düşünüyordu fakat kocasının meseleye onun gibi bakmadığını fark etmesi uzun sürmemişti.
Kendi kızları doğduktan sonra Melek'e olan ilgisi azalmıştı adamın. Ufak kızı hala seviyordu fakat kimsenin onu arayıp sormaya gelmemesi epey canını sıkıyordu. Kocasının derdinin para olmadığını biliyordu kadın, Mithat'ı asıl korkutan şey ailesinin güvenliğiydi. İçine düştüğü belayı idrâk ettikçe bu korkusu dallanıp budaklanmış, Melek'in evdeki varlığı gözüne batmaya başlamıştı.
Kızı göndermeyi ilk dile getirdiğinde Efsun öyle bir karşı çıkmıştı ki, birkaç sene boyunca bu meseleyi bir daha hiç açmamıştı adam. Ta ki, karısı tekrar hamile kalana kadar. Bebeğin cinsiyetini öğrendiği zaman havalara uçmuştu sevinçten, Efsun'un hamileliği beşinci aya varmadan evleri mavi renklerle donatılmıştı bile.
Fakat evlerini donatan tek şey mavi renkler değildi, bir yandan da adamın söylenmeleri geziyordu duvarlarda. Ekonomik durumlarının kötü olduğundan, üç çocuğa asla bakamayacaklarından dem vurarak kızı göndermekten bahsediyordu. Efsun onu ikna edemeyeceğini anladığında karnındaki bebek dört buçuk aylık olmuştu bile. Aldırmak için çok geçti artık, doğurduğundaysa Melek'in yetimhaneye gönderileceğini çoktan anlamıştı.
Böylelikle hayatının hatasını yapmıştı işte. Adam eve gelip de onu bacağından kanlar süzülürken bulduğunda bunun bilinçli bir düşük olduğunu anlamamıştı elbette. Hastanede kaldığı birkaç günlük süreçte kadına destek olmuş, geçmişte yaptığı düşükleri bildiği için Nazenin'in varlığıyla onu avutmaya çalışmıştı. Ta ki, doktorla konuşup gerçeği öğrenene kadar.
Kadının tüm yalvarmalarına aldırmadan hastaneden ayrılıp kızlarını emanet ettikleri komşularının evine gitmişti. Efsun Melek'i asla vermemelerini söylemek üzere komşularına telefon açtığında Mithat çoktan kızı almıştı bile. Hasta haliyle yollara dökülüp eve gittiğindeyse kocasını Nazenin'le oynarken bulmuştu kadın. Melek'in nerede olduğunu sorduğunda "Gitti." demişti Mithat. "Oğlumu gönderdiğin yere gitti."
Efsun o gün attığı feryadın diğer mahallelerden bile duyulduğuna emindi. Saatler ilerlerken bir türlü inanamıyordu kocasına, üstelik Mithat'ın da giderek rahatsız göründüğünü fark etmişti. Kıza duyduğu tüm nefrete rağmen ölürse başına kalacağını biliyordu adam, sobanın yanında kendi kızıyla oynarken Melek'in ona ilk kez baba dediği anı düşünüp duruyordu.
Hava kararmaya başlarken ani bir kararla ayağa kalkıp dışarı çıkmıştı. Vicdan azabı çekmek istemiyordu, ileride bunun hesabını ne karısına ne de ufak kızına veremeyeceğinin farkındaydı. Kızı ertesi gün hava ışır ışımaz yetimhaneye götürmek üzere bulup eve getirmeye karar vermişti.
Fakat bulamamıştı.
Üzerinde incecik giysileriyle bıraktığı arazide yoktu çocuk. Lapa lapa yağan kar tüm ayak izlerini silmiş, kızın gittiği yönü tespit etmesini imkansız hale getirmişti. Başını öne eğip eve döndüğündeyse Efsun eve almamıştı onu. Hala saçlarını yolarak ağlıyor, eğer çocuğun başına bir şey gelirse onu polise şikayet edeceğini söylüyordu.
Melek evlerinin iki sokak ötesinde soğuktan donmak üzere bulunduğu zaman saat gece yarısına ulaşmıştı. Hala nefes alıyordu fakat bu nefeslerin sayılı olduğunu biliyordu adam. Hastaneye giderken karısına susması için yalvarmış, eğer polislere kızın kaybolduğunu söylerse Melek'in evde kalmasına izin vereceğine dair söz vermişti. Çocuk hastaydı zaten, en fazla kaç ay yaşayabilirdi ki?
Karısının "Daha on yedi yaşında..." diye sızlandığını duyunca geçmişten sıyrılıp ona baktı adam. "Üstelik kendi de aklı da çocuk hala," diyordu kadın. "Ev çekip çevirecek halde değil."
"Yahu sen de bu yaşta evlenmedin mi?" diye karşı çıktı ona. "Yeni gelinken anama bile lafını dinletir olmuştun."
"Ben koca çiftlikte bir sürü işçi adama laf dinleterek büyüdüm." diyerek doğruldu Efsun. "Gözüm daha baba evindeyken açılmıştı. Melek ne gördü de ne gösterecek?"
"Gidip medeniyet görecek işte!" derken adam da ayağa kalkmıştı. "Koskoca Almanya'da senden benden iyi yaşayacak. Hem orada güvende de olur, Efsun."
İnatçı bir suskunluğa büründü kadın. Kocasıyla savaşmaktan öyle çok yorulmuştu ki, artık takati kalmadığını hissediyordu. Bunu fark edince öfkeyi bir kenara bırakıp karısının suyuna gitmeye çalıştı Mithat. Yanına oturup kadının ellerini tutarken "Hem daha aylar var." diye hatırlattı. "Kasım aralık gibi kızı almaya gelecekler, o zamana Melek de reşit olur. Burada küçük bir düğün yaparız, teliyle duvağıyla gider işte."
Kadının dudaklarından alaycı bir gülüş fırladı. "Görmeden mi alacaklar kızı?"
"Oradan buraya gelmek ne kadar pahalı, haberin var mı senin?" diye güldü adam. "Hem fotoğrafını gördüler işte."
Efsun memnuniyetsiz bir tavırla onu süzerken Mithat hevesli bir tavırla detayları aktarmaya başladı. Damat henüz otuz yaşında bile değildi, üstelik iki evi bir de arabası vardı şimdiden. Ailesiyle birlikte Stuttgart'ta oturuyordu, ki Almanya'nın en lüks ve nezih şehriydi orası. En mühimi ise, modern biriydi oğlan. Belki kızı orada sınavlara sokup üniversiteye bile yollardı.
Bir saatlik tartışmanın ardından kadının itirazları giderek cılızlaşmıştı. En sonunda meseleyi kıza danışacağını, o kabul etmezse asla izin vermeyeceğini söyleyerek yerinden kalktı. Salondan çıkıp kızların odasına giderken gözleri dolmaya başlamıştı bile. Zira Melek'in babasının isteğine karşı çıkmayacağını adı gibi biliyordu.
Öte yandan, bu evlilik gerçekleşmezse kızın çok daha kötü koşullar içinde yaşayacağının da farkındaydı. Kocası ya onu evden atmak isteyecek, ya da büsbütün eve kapatacaktı. Bu yaşa dek korkusundan kızın mahalleden çıkmasına bile izin vermemişken üniversiteye gitmesine asla müsaade etmezdi.
Kızların odasına girmeden önce uyanık olma ihtimallerine karşı yüzündeki yaşları duruladı. Kapıyı açtığındaysa buna gerek olmadığını fark etmişti, zira ikisi de mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünde buruk bir tebessümle gidip büyük kızının başucuna oturdu kadın. Onun tıpkı çocukluğundaki gibi bacaklarını karnına çekip yorganın altında büzüştüğünü görünce yanakları yeniden ıslanmaya başlamıştı.
Kızın bu haliyle daha da çocuksu göründüğünü düşünmemeye çalışarak saçlarını okşamaya başladı sessizce. Bu durumu ona nasıl söyleyecekti? Belki babası ikna olur umuduyla sabahlara kadar ders çalışıp sınava hazırlanan kızı karşısına alıp da nasıl evlenmesi gerektiğini izah edecekti? Gözleri yeniden dolarken eğilip kızın başına bir öpücük kondurdu. Melek sanki hissetmiş gibi iç çekmişti uykusunda, kilometrelerce uzakta rüzgarla yere saçılmış kağıtları toplayan bir adamın varlığından habersizdi.
Aras son kağıdı da alıp masaya koyduktan sonra kravatını gevşeterek pencereye yaklaşıp dışarı baktı. Bir alt kattaki balkonda dayısı oturuyordu hala. Dalgın dalgın boğazı izliyor, sanki görebiliyormuş gibi dikkatle manzarayı dolduran tekneleri süzüyordu. Onun bu halini görünce ufak bir kahkaha attı genç adam. Şüphelerinde haklıydı işte, Kütüphaneci tüm tıp camiasını kandırmanın bir yolunu bulmuş olmalıydı.
Yüzünde kendinden emin tebessümüyle geri çekilirken sıkıca kapattı pencereyi. Davetsiz bir rüzgarın yeniden içeri girip her şeyi birbirine katmasını istemiyordu.
Çalışma odasının kapısı çalındığında henüz masasının başına yeni oturmuştu. Arkasına yaslanırken sakin bir tavırla "Gel, Alper." dedi. Bir an bile geçmeden kapı açılmış, kızıl sakallı bir adam içeri girmişti. Yüzünde ciddi bir ifadeyle kapıyı kapattıktan sonra masanın karşısına dikildi.
"Beni çağırmışsınız, efendim."
"Önemli bir mesele var." diyerek karşısındaki koltuğu gösterdi ona. Ardından ekledi. "Ve oldukça zor."
Deri koltuğa otururken adamın yüzünde kuşkulu bir ifade belirmişti. "Sizi dinliyorum."
"Birini bulmamız lazım." diye lafa girdi Aras. "Adı Melek. On yedi on sekiz yaşlarında olmalı."
Birkaç saniyelik bir sessizlik oluştu aralarında. Alper yüzünde ciddi bir ifadeyle onun sözüne devam etmesini bekliyordu. Patronunun kaşlarını hafifçe havaya kaldırdığını gördüğündeyse bir devamı olmadığını anlamıştı. Yüzünde şaşkın bir ifadeyle "Hepsi bu kadar mı?" diye sordu emin olmaya çalışarak. "Yaşadığı semt ya da dış görünüşü-"
"İstanbul'da yaşadığından bile emin değilim." diyerek sözünü kesti Aras. "Dış görünüşüne gelince..."
Yüzünde düşünceli bir ifadeyle zihnini zorlamayı denedi. En son yedi yaşındayken gördüğü bebeği hatırlamaya çalışıyordu çaresizce. Neye benziyor olabilirdi ki? Babası onu eve getirdiğinde iki üç aylık bir şeydi en fazla.
"Beyaz tenli," dedi zar zor hatırladığı bir bilgi kırıntısıyla. "Gözleri kahverengi ama içinde yeşiller de var."
Karşısındaki adamın hayretle ona baktığını görünce bir şey diyemedi. Bu absürt detayı hatırlıyordu zira ilk fark eden kendisi olmuştu. Arkasına yaslanırken çocuk odasından çıkıp annesine seslenerek koştuğu anı hatırladı birden. Kadını kolundan çekiştire çekiştire odaya götürdükten sonra bebeğin beşiğinin başına geçirmişti. Ardından perdeleri sonuna kadar açıp içeriyi güneş ışığıyla doldurmuş, bebeği işaret ederek "Melek'in gözüne baksana!" demişti heyecanla. "Hem siyah hem yeşil. Vanlı kediler gibi!"
Annesinin gülerek onu karşısına alıp Van kedilerinin bir gözüyle diğeri arasında renk farkı olduğunu izah edişini hatırlıyordu. Oysa bebeğin her iki gözünde de yeşil hareler vardı. Harenin ne demek olduğunu anlamamıştı fakat annesi bu rengin ileride tamamen kahveye dönebileceğini söylemişti ona. Bebek henüz çok küçüktü, göz renginin kesinleşmesi için en az altı aylık falan olması gerekiyordu.
Alper'in "Her yolu deneyeceğim ama çok zor olacak." diyerek söze girdiğini duyunca yeniden ona odaklandı. "Üstelik bulduğumuz kızın aradığınız kişi olduğundan da emin olamayacaksınız ne yazık ki."
"O konuda endişelenme." dedi adama sakince. "Sen sadece kızı bulmaya bak."
Kızı bulduktan sonra emin olma kısmı çok kolaydı. Fakat asıl sorunun bulma kısmı olduğunu da biliyordu. Tekrar geçmişi hatırlamaya çalışarak kıza dair spesifik bir özellik bulmaya çalıştı. Bebekliğinden yetişkinliğe taşıyabileceği herhangi bir şey...
Ve buldu.
"Kızın ciğerleri rahatsız." dedi aniden başını kaldırarak. "Sağlık geçmişinde zatürre ve ileri düzey astım olması lazım."
"İşte bu işleri çok daha kolay hale getirir." diyerek gülümsedi Alper. "İzninizle ben gidip işe koyulayım."
Koruma odadan ayrılırken bu detayı nasıl olup da unutabildiğine kendisi bile inanamıyordu. Oysa bebeğe dair hatırladığı en keskin anılar bununla alakalıydı zaten. Babası onu eve ilk getirdiğinde geçirdiği astım krizi, ufaklık her nefessiz kaldığında yaşadığı korku, o gidene kadar evlerinin baş köşesinde duran nebülizatör...
Anılar birbirini tetikleyerek geçmişi su yüzüne çıkarıyordu. Beşiğinin yanında oturmuş bebeğin uyumasını izlediği akşamı hatırladı birden. Melek birdenbire nefessiz kalınca panikle nebülizatörü çalıştırmayı denemiş fakat başarısız olmuştu. Filmlerde gördüğü gibi bebeğin ağzına nefesini üflemeye çalıştığı anı düşününce kendi kendine gülmeye başladı. O olayın ardından annesiyle babasının dilinden günlerce kurtulamamıştı.
Kafasındaki karmaşayla çalışmasının imkansız olduğunu bildiği için yerinden kalkıp odaya bağlı geniş balkona geçti yavaşça. Kandilli Burnu'nun en ucundaydı bulunduğu yer, durduğu balkon boğazın kenarında değil de içindeydi sanki. Elinde yarılanmış kadehle birlikte koltuklardan birine oturup arkasına yaslandıktan sonra gecenin huzur dolu görüntüsünü izlemeye başladı.
Acaba gittiği yerde nasıl bir hayat yaşıyordu? Dahası, yaşıyor muydu? Ciğerlerindeki sorun daha da artmış olabilirdi, belki de çoktan ölmüştü. O zaman her şeyin başlamadan biteceğini biliyordu adam. Ve bunun kendi işine geleceğini de... İçten içe bu ihtimali umduğunu fark ettiğinde silkinip kendine geldi. Ne olursa olsun bir insanın yaşamı söz konusuydu, üstelik kızın yaşayıp yaşamaması büyük bir fark yaratmayacaktı onun hayatında.
Gerçi, başlarda sorun çıkacağına emindi. Hem korunması hem de ele geçirilmesi gereken bir hedefti Melek. İçinde bulunduğu koşulları bilmiyordu, eğer hayatına dahil olamayacağı bir durumun içindeyse onu kaçırmaktan başka şansı yoktu. Kızı getirip bu yalıya kapatsa ne yapabilirdi ki? Eninde sonunda onun himayesi altında yaşamayı kabullenmek zorunda kalacaktı.
'Hem Lavinia ile de arkadaş olurlar.' diye düşündü kendi kendine. Kardeşi sağlığı elverdiği zamanlarda Türkiye'ye gelip birkaç hafta kalıyordu, bu ziyaretlerin birinde kızları tanıştırıp kaynaşmalarını sağlayabilirdi. Tek sorun, Melek'i kardeşine nasıl tanıtacağıydı. Üstelik bu sorun sadece Lavinia konusunda geçerli değildi, kızı çevresine de nasıl tanıtacağını bilmiyordu henüz.
Bir şeyler bulmak zorundaydı. Zira kızı sonsuza dek yalıya kapatamazdı, sorun çıkarmayacağına emin olduktan Melek'e özgürlüğünü geri vermesi gerekiyordu. Tabi, onun yanından ayrılmaması şartıyla. İç çekti. Kızı esir almadan sonsuza dek onun hayatında kalmayı nasıl başarabilirdi ki?
"Daha seni bulmadan başıma bela oldun." diye homurdandı lacivert geceye bakarak. "Ne yapacağız biz seninle, Melek?"
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"Hayatıma ziyarete gelir gibi girmedin. Bir hükümdârlığa girer gibi girdin, tüm nehirlerin senin yansımanı beklediği, tüm yolların senin adımlarını beklediği bir hükümdârlığa."
-Nabokov
-*-
Felsefe reddetmektir. Tarihteki tüm büyük filozofların fikirleri, temelde bir şeyleri reddetmeye dayanır. Aynı nehirden iki kez geçmenin imkansız olduğunu söyleyen Herakleitos durağanlığı reddetmiştir. Platon duyularla aktarılan gerçekliği, Nietzsche ahlakı, Berkeley algılanan maddeyi, Hume ise onu algılayan özneyi reddeder. Bense bir filozof olmaya en uzak insanım. Fakat ısrarla reddettiğim gerçeklerle dolu hayatım.
Sevdiğim adamın maskelerini reddediyorum mesela. O maskelerin altında yatan karanlığı, reddediyorum. Oysa Aras'ın gözlerindeki dipsiz uçurum geçmişte varlığını kabullendiğim bir olguydu. Bir zamanlar, ondan korktuğum zamanlar, içinde bir yerlerde karanlık gölgeler taşıdığını biliyordum. Fakat bedeni bana tüm bunların varlığını unutturmuştu.
Nazmi Amca'nın lokantasındaki terasta elimde tahta kaşıkla onu kovalarken, konserde omuzlarına çıkıp bağırarak şarkı söylerken, çayırda bozuk bir uçurtmayı uçurmaya çalışırken geçmişte yanıldığıma inanmıştım. Yanılmış mıydım? Bu konuda bile net bir fikre varmaya çekiniyorum zira ne düşünürsem düşüneyim yolun sonunda yanılan hep ben oluyorum.
"Melek?"
Başımı cama yaslayıp dalgın dalgın yolu izlerken Sinem'in beni dürttüğünü hissediyorum. "Çık artık şu depresyondan." diye söyleniyor. "Aras'ın seni böyle yıkık görmesini mi istiyorsun?"
Aniden doğrularak ona doğru dönüyorum. "Aras da mı geliyor?"
"Kız kardeşi ilk kez bir mekanda sahne alacak." diyerek gözlerini deviriyor. "Üstelik arkadaşının mekanında. Böyle bir günde onu yalnız bırakacağını mı düşünüyorsun?"
Bunu nasıl düşünemedim ki? Aras bu gece elbette orada olacak, kız kardeşini Mert'le birlikte bir barda asla yalnız bırakmaz ki... Duygusal ilişkilerde takıldığı kızın başkasıyla yatmasını bile umursamayacak türden bir adam olabilir fakat konu kız kardeşine gelince içinden kıskanç bir canavarın çıktığını çok iyi biliyorum. Hatta bunu asla ispatlayamam ama Mertlerin sahne aldığı bar konusunda bile bir oyun çevirdiğine eminim. İstanbul'daki onca mekan arasında tutup da Ahıskalılara ait bir barda sahne almaları tesadüf olabilir mi? Kulağa epey zorlama geliyor...
"Vazgeçtim, gelmiyorum." diyorum başımı iki yana sallayarak. "Tüm gece onunla aynı ortamda kalamam, Sinem. Müsait bir yerde indir beni."
"Ne o, yoksa yine Aras'la kavga etmekten mi korkuyorsun?"
Sinem'in sesindeki ima karşısında somurtuyorum. Sonra aklıma Aras'la amfide öpüştüğümüz anlar geliyor ve yanaklarım ısınmaya başlıyor. Bana onun zâhiri olduğumu söylediğinde bunda yatan derin anlam karşısında nefesim kesilmiş; fakat başımı iki yana sallayarak reddetmiştim. Soluğunda tükenmeye yüz tutmuş bir sabırla iç çekmişti Aras, ardından hiçbir şey söylemeden beni kucağından indirmişti.
Pek konuşacak halde değildim, pek düşünecek halde de değildim. Şaşkınlıkla utanç arasında gidip gelirken başımı kaldırıp ona bakamamıştım bile. Fakat o benim kadar sarsılmamıştı anlaşılan. Beni kürsüye oturttuktan sonra kollarını iki yanıma koyup "Önümüzdeki hafta tekrar Ankara'ya gideceğim," demişti. "Bu kez uzun sürecek... Bir ay kadar. Sonra tekrar yanına geleceğim ve son kez konuşacağız."
İlk kez gitmeden önce haber veriyordu bana. Ona sarılmamak için kendimle savaşırken ellerimden tutup avuçlarımı öpmüştü. Ve ben az kalsın kaybediyordum bu savaşı. Eğer başını kaldırdığında gözlerinde o Sihirbaz'ı görmeseydim...
"Bir ay daha benimsin, Melek." demişti bana. "Bu süre zarfında bar maceralarına devam etmeni önermem. Çünkü sana dokunan adamın elini kırarım. O ite gelince, onun dokunmasına bile gerek yok. Önümüzdeki bir ay içinde tek bir söylenti daha duyarsam, o herifin de ağzını kırarım. Anlaştık mı?"
Anlaşmamıştık fakat zihnim hala allak bullaktı. Aras beni kürsüden indirip elbisemin yakalarına tekrar omuzlarıma çekerken, sıyrılmış eteğimi düzeltirken, üzerimdeki hırkanın düğmelerini tek tek kapatırken bir tepki verememiştim ona. Üstüme başıma çekidüzen verdikten sonra "Bir ay sonra sana tekrar aynı şeyi soracağım." diye eklemişti. "Bana bir gelecek ihtimali verip vermeyeceğini... Aylar sonra, yıllar sonra, hiç fark etmez. Evet demek zorunda bile değilsin. Sessiz kalman da benim için yeterli olur."
"Peki ya sessiz kalmazsam?" diye sormuştum nihayet başımı kaldırıp. "Ya sana hayır dersem?"
Eğilip alnıma bir buse bırakırken "O zaman istediğin kişiyle evlenebilirsin." demişti bana. "Bir daha asla rahatsız etmem seni."
Anahtarı yerden alıp sınıftan çıkmasını izlerken kendimi tutmayı başarmıştım. Fakat hıçkırıklara boğulmam uzun sürmemişti elbette. Birkaç dakika sonra, muhtemelen Aras'ın emriyle, Sinem amfiye gelip beni bulduğunda ona söyleyebildiğim tek şey kavga ettiğimiz olmuştu. Fakat ben iyi bir yalancı değildim ne yazık ki. Aras'ın boğazıma kadar iliklediği hırkamın düğmelerini açtığımda Sinem'e ifşa olmuştum. O günden beri dalga geçiyordu benimle. Tıpkı şimdi yaptığı gibi...
"Aras senin pek iyi olmadığını söyleyip yanına gitmemi istediğinde saf saf endişelenmiştim." diyor kahkaha atarak. "Kavga etmişlermiş..."
Başımı camdan dışarı çevirerek söyleniyorum. "Kavga ettik zaten..."
"Hadi be oradan!" diyerek susturuyor beni. "Emzik gibi emdirmişsin kendini adama. Nasıl bir kavgaysa artık..."
Yaptığı benzetme utancımı bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor. "Lütfen sağa çek, Sinem." diyerek yalvarıyorum ona. "Onunla karşılaşmak istemiyorum, nolur..."
"Sonra da tüm gece boyunca Mert'in çenesini çekeyim, öyle mi?" diye söyleniyor. "Ayrıca merak etme, en fazla yarım saat aynı ortamda bulunacaksınız."
"Nasıl yani?"
"Lavinialar akşam 11'de sahneye çıkacak," diyerek açıklıyor. "Aras o saatten önce gelmez. Eh, senin de en geç on bir buçuk gibi eve dönüş yolunu tutman gerek. Özetle yarım saat birlikte olacaksınız."
Yarım saat... Sanırım buna katlanabilirim. Zaten başka bir şansım olduğunu da sanmıyorum. Lavinia ile aramız bir süredir limoniydi, Aras hakkında tartışırken bana söylediklerine ciddi anlamda kırılmıştım. Fakat dün nihayet barıştık ve şimdi bu kadar önem verdiği bir günde onu yalnız bırakmaya gönlüm elvermiyor.
İç çekerek tekrar başımı cama yaslayıp yolu izlemeye koyuluyorum. Radyodaki müzik kesilip yerini akşam haberlerine bırakıyor. Ekonomiyle alakalı zımbırtıları dinliyorum bir süre, spiker Emniyet Müdürlüğü'nün Dark Solutions isimli yeni bir güvenlik yazılımı için satın alma sürecinin sonuna geldiğini belirtiyor. Demokratik Milli Savunma Partisi Genel Başkan Yardımcısı olduğu söylenen Barbaros isimli bir adam yayına konuk olarak katılıp parti programını izah ediyor. Erken seçim söylentisini hatırlayınca kendi dertlerime çözüm aramayı bir kenara bırakıp ülkenin halini düşünmeye başlıyorum. Ona da bir çözüm bulamıyorum.
Mekana vardığımızda Sinem önce bagajdan birkaç torba alıyor, ardından beni de peşine takarak tuvalete sürüklüyor. Aklım bambaşka yerlerde olduğu için sadık bir köle gibi ona itaat ediyorum. Ta ki, torbadan çıkardığı kıyafetleri üzerime tuttuğunu fark edene kadar.
"Bunlar ne?"
"Bu geceki kıyafetlerin." diyor gözlerini devirerek. "Soyun çabuk."
Net bir tavırla başımı iki yana sallıyorum. "Teşekkürler ama ben böyle iyiyim."
"Sen bilirsin, Melek." diyerek pes ediyor birden. Bir adım geri çekilirken "Burası son derece ünlü bir mekan." dediğini duyuyorum. "Aras'ın geçmişte takıldığı yerlerden biri olduğuna eminim."
"Yani?"
"Yani onun burada tanındığına emin olabilirsin." diyor keyifli bir tavırla. "Bilhassa kızlar tarafından. Senin gibi anneanne elbiseleri giyen sünepe tiplerden değil, gerçek hatunlardan söz ediyorum."
Huysuz bir tavırla homurdanıyorum. "Hiçbiri umurumda değil, inan bana."
"Ama sen onların umurunda olacaksın." diyerek diretiyor. "Geçen hafta bardaki kızların sana nasıl davrandığını hatırlasana. Ezik gibi kaçtığın için duymadın ama arkandan Aras Karadağ bunun nesine aşık olmuş diye uzun uzun beyin fırtınası yapıp finalde senin adama kara büyü yaptığına kanaat getirdiler. O derece umutsuz bir vakasın..."
Sözlerinin ne kadarının gerçek ne kadarının gaz verme amaçlı olduğunu bilmiyorum ama ciddi anlamda kuyruğuma basıyor. Bu yaşa kadar hiçbir zaman güzellik iddiam olmadı fakat kimsenin bana çirkin demesine de izin verecek değilim. Hışımla ona doğru dönerken "Onlar önce kendilerine baksın!" diye söyleniyorum. "Hem ben gayet güzelim!"
Sinem hafifçe dudak büküyor. "Öyle diyorsan..."
"Öyle tabi..." diyorum aynaya dönüp kendimi inceleyerek. "Hiç sivilcem yok mesela. Saçlarım da çok güzel..." Bir adım geri çekilip övecek bir şeyler bulmaya çalışıyorum. "Bacaklarım çarpık değil...Üstelik o Cansu gibi memesiz de değilim."
"Kız olmayan memesiyle seninkini bar köşelerinde götürmüş ama sen olan memenle ön sevişmeden ileri geçemedin." diyerek acı gerçeği yüzüme vuruyor Sinem. "Maharet memede değil, seksapelitede. Ona da bu üzerindeki elbiseyle asla sahip olamazsın."
"Seksi olmak istemiyorum." diyorum başımı iki yana sallayarak. "Aras'ın beni nasıl bulduğu umurumda değil artık."
"Aras için seksi olmayacaksın Melek, kızlar için olacaksın." diyerek poşetteki kıyafetleri çıkarmaya başlıyor. "Ayrıca başı belada olan benim, senin endişelenmene gerek yok."
Son söylediği şey duraksamama sebep oluyor. "Ne belası?"
"Aras belası elbette." diyor homurdanarak. "Bar maceralarımızın hesabını kim verdi sanıyorsun? Üstelik bu akşam yüzünden bir kez daha canıma okuyacak."
Ve böylelikle tepemin tası atıyor. Sinem'in elindeki kıyafetleri söküp alırken "Sen kimseye hesap vermek zorunda değilsin." diyorum ona. "Tüm bunlar benim seçimim. Yiyorsa gelsin benden sorsun hesabını."
"Amfide olduğu gibi mi?" diyerek kahkaha atıyor kaltak. "İtiraf et, adamı kırmızı görmüş boğaya çevirmek hoşuna gidiyor. Şırfıntılıkta beni bile geçtin."
Tuvalet kabinlerinden birine girip kapıyı çarparak kapatıyorum. Elbiseyi öfkeyle üzerime geçirirken Sinem dışarıda kaltaklık yapmaya devam ediyor. Eh, bu elbisenin benim bedenime göre tasarlanmadığı aşikar fakat esnek bir kumaştan yapıldığı için sığmayı başarıyorum içine. Kıçımın üzerinde toplanan kumaşı çekiştirerek indirdikten sonra kabinin kapısını açıp dışarı çıkıyorum.
Sinem moral verme maksatlı bir ıslık çalarak beni kendine doğru çekiyor. Elbisenin orasını burasını çekiştirerek ufak rötuşlar yaparken sabırla bekliyorum. Ardından hız kesmeden makyaj çantasını çıkarıp bir şeyler sürüyor yüzüme. Dudaklarımı da boyadıktan sonra beni elimden tutup aynaya doğru çeviriyor.
"Taa-daa!"
İlk tepkim buraya gelirken tıka basa yemek yemediğim için şükretmek şeklinde oluyor. Zira elbisenin göbek saklama gibi bir opsiyonu yok. İpli, ten rengi ve vücuda yapışan türden bir şey. Aşırı kısa ya da aşırı dekolteli olduğunu söyleyemem fakat seksi olduğu kesin.
Fakat aynaya bakarken bir burukluk çöküyor üzerime. Kendimi değiştirilmiş, ait olmadığım bir kimliğe hapsedilmiş gibi hissediyorum. Ben bu değilim ki... Cemiyetle en ufak bir bağım bile yok, ne giydiğim kıyafetler ne de bürünmeye çalıştığım imaj bana ait değil.
Sırf bu yüzden biraz daha kızıyorum Aras'a. Beni saklandığım o küçük nehirden çıkarmaya hakkı yoktu. Eğer okyanusa erişir erişmez elimi bırakacağını bilseydim, içimdeki nehirleri hiç denize dökmezdim.
'Bu son.' diyorum kendi kendime. 'Bu senin yüzünden olmadığım bir kişiye dönüştüğüm son akşam olacak, Aras Karadağ.'
Dışarı çıktığımızda endişeli bir tavırla mekana göz gezdiriyorum ancak Sinem haklı, Aras gerçekten de yok burada. Bakışlarımı fark ettiğinde hafifçe güldüğünü duyuyorum onun. "Hayrola, suratın niye asıldı?" diyor kulağıma doğru eğilerek. "Yoksa mavişini mi özledin?"
"Hay çenen kopsun!" diyerek elimle Sinem'in ağzını kapatmaya çalışıyorum. Aras burada yok ama koruma tayfası kesin damlamıştır. Onların bizi duymuş olabileceğini düşününce panikle etrafı süzmeye başlıyorum. Ya bu lakap Aras'ın kulağına giderse? Böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimali bile kanımı dondurmaya yetiyor.
"Bir daha bu kelimeyi ağzına alırsan seni öldürürüm," diyorum tekrar Sinem'e dönerek. "Dövmeyi öttüğünü de unutmadım henüz."
"Sadece dövme yaptırdığını söyledim." diyerek gözlerini deviriyor. "Ne dövme, ne de dövmenin yeri hakkında bir fikri yok." Bunları söyledikten sonra yüzünde hınzır bir tebessümle beni süzdüğünü görüyorum. "Var mı yoksa?"
"Ne var mı?"
"Aras'ın bir fikri olup olmadığını soruyorum." diyerek açıklama yapıyor. Kafasının üzerinde formüller uçuşan sarışın kadın görseli gibi boş boş bakıyorum ona. Beynimin durduğunu görünce yüzünde acıma dolu bir ifadeyle beni süzüyor, ardından derdini çok daha bir biçimde açığa vuruyor. "Memeni adama gösterdin mi?"
"Elbette hayır," diye fısıldayarak çıkışıyorum ona. "O benden önce göreceği kadar görmüştür zaten!"
Bu kez bana verecek bir cevap bulamıyor. Haklıyım çünkü... Fakat bu haklılık içimdeki öfkeyi uyandırmaktan başka bir işe yaramıyor. Sinem birkaç arkadaşına selam vermeye giderken asık bir yüzle bara geçiyorum. Ne yazık ki taburelerden birine tırmanıp oturduğum anda herifin biri dibimde beliriyor.
"Selam."
Harika. Sinem'in elbise seçiminin bu kadar etkili olacağını bilseydim bu elbiseyi çok daha önce giyerdim. Zira Aras'ın yokluğunda çıktığım hiçbir bar macerasında kendiliğinden yanıma gelen birileri olmamıştı. Genelde Sinem tanıştırıyordu beni insanlarla, o yanımda yokken ilgi çekmeyi başaramıyordum.
"Selam." diyorum çapkınlık gülümsememi yüzüme takınarak. Adam bir anlığına garip garip baksa da umursamaz bir tavırla omuz silkerek elini bana uzatıyor. "Ben Çınar." dediğini duyuyorum sevecen bir tavırla. Elini sıkıp kendi adımı söyledikten sonra dans edip edemeyeceğimizi soruyor. Memnuniyetle kabul ederek yerimden kalkıp ilk avımı piste götürüyorum. Bakalım flört işini kıvırdığımı görünce Sinem ne diyecek?
"Seni daha önce buralarda görmemiştim." diyor Çınar elimden tutup beni döndürürken. "İlk kez mi geliyorsun?"
"Evet ama son olmayacak." diyerek sırıtıyorum. "Müzik biraz fazla gürültülü ama böyle yerlere gelmeyi seviyorum."
"Böyle yerlere gelmeyi ben de severim." diyor ufak bir tebessümle birlikte. "Ama gecenin sonunda böyle yerlerden ayrılma kısmını daha çok seviyorum."
Hafifçe kıkırdıyorum. "Bak işte o konuda çok haklısın."
Zira benim de en sevdiğim kısım bu. Dans etmekten deli gibi ağrıyan bacaklarımla ve tüm günün yorgunluğuyla mekandan ayrılma kısmına bayılıyorum. Eve gidip de pijamalarımı üzerime giydiğimde bir işkence gününü daha bitirmiş olmanın sevinci doluyor içime.
"Gerçi gitmek için gecenin sonunu bekleyenleri anlamıyorum." diye gülüyor Çınar. "Sabaha kadar dans ettikten sonra insanın dermanı kalmaz sonuçta."
"Bence de o kadar beklemek saçmalık." diyerek onaylıyorum onu. "Ben genelde gece yarısı olmadan mekandan ayrılmayı tercih ediyorum."
Görünüşe bakılırsa ilk flörtüm de benim gibi gece hayatından pek hoşlanmıyor. Yine de av avdır diyerek adamla dans etmeye devam ediyorum. Bir ara bakışlarım pistin dışında duran Sinem'e takılıyor. Göz göze geldiğimizde önce bu kim dercesine adamı işaret ediyor bana, ardından ufak bir baş hareketiyle beni yanına çağırdığını fark ediyorum.
Onu görmezden geliyorum.
Fakat dans partnerimin dekolteme uzanan bakışlarını görünce taşlar yerine oturuyor. İkinci bir Akın vakası yaşamamak için lavaboya gitmem gerektiğini söyleyerek kaçıyorum adamın yanından. Pistin dışına çıktığım anda Sinem kolumdan tutarak beni kanatlarının altına çekiyor.
"Kimdi o adam?"
"İlk avım." diyerek sırıtıyorum. "Az önce düşürdüm. Gördüğün üzere artık flört işlerini ben de yapabiliyorum."
"Avın mı?" diye gülüyor Sinem. "Buradan bakınca av olan senmişsin gibi görünüyordu. Adamın memelerine nasıl baktığını fark etmedin mi?"
"Baksa da pek bir şey göremez ki." diyerek bıkkın bir tavırla iç çekiyorum. Ardından elbisenin yakasını işaret ediyorum ona. "Abartılı bir dekoltesi yok elbisenin."
"Karşıdan bakınca olmayabilir ama tepeden bakan biri için iddialı bir manzara." diyerek tersliyor beni. "Bu yüzden ya bir yer cücesiyle dans et, ya da dekoltene öküz gibi bakmayacak birini bul."
Sinem'in bu aşırı korumacı tavırlarının Aras'la alakalı olup olmadığını merak etmeye başlıyorum. Zira onun bulunduğu çevrede dekolteli giyinmek son derece olağan bir durum. Hatta çoğu zaman aşırı dekolteli giyiniyorlar. Mesela o korkunç partide kadınların çoğu yarı çıplaktı. Bilhassa Begüm hem ilk elbisesiyle, hem de ikincisi-
Birden duruyorum. Begüm'ün üzerini değiştirdiğini hatırlayınca yeni fark ettiğim bir ayrıntı tokat gibi yüzüme çarpıyor. Aras partinin başında telefonunu unuttuğunu söyleyerek uzun bir süre ortadan kaybolduğu anları düşünmeye başlıyorum. O yanıma geldikten hemen sonra Begüm de villanın merdivenlerinde belirmişti. Üzerini değiştirmiş olarak... Aras nereye baktığımı sorunca "Begüm'le bakıyordum." diyerek hayranlıkla kadını işaret etmiştim. "Üzerini değiştirmiş baksana."
Kadını görünce yüzünde alaycı bir ifadenin belirdiğini hatırlıyorum. Ardından o ifadeye bir tebessüm ekleyerek cevap vermişti bana. "İlginç... Neden acaba?"
"Hayır." diyorum başımı iki yana sallayarak. "Hayır, bunu yapmış olamaz."
"Anlamadım?"
Sinem'i zerre takmadan o anı gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Kinaye kokan cevabını sorgulamak yerine aptal gibi bilmişlik taslamıştım ona. Kadınların kıyafet değiştirmek için sebebe ihtiyaç duymayacağından falan bahsederken aynı tebessümle beni izlemişti. Neye gülüyordu? Aptallığıma olabilir mi?
"O kadar da değil." diyorum dehşeti bir kenara bırakıp silkinerek. Ardından şaşkın bakışlarla beni izleyen Sinem'e dönüyorum. "Bunu yapmamıştır, değil mi?"
"Kimden bahsediyorsun sen?"
"Aras'tan!" diyerek sarsıyorum onu. "Parti günü Begüm'le yatmamıştır değil mi? Ben bahçede onu beklerken bunu yapmış olamaz!"
Sinem'in ağzı bir karış açık kalıyor. Dehşete kapılmış bir halde o günü düşünürken beni kolumdan tutup kaldırdığını hissediyorum. Kalabalığı arasından sıyrılarak tuvalete gidiyoruz yeniden. İçeri girdiğimizde Sinem önce oradaki kızları başarılı bir operasyonla kışkışlıyor. Kapıyı kapattıktan sonra arızalı yazan bariyerleri girişe çekip yanıma geldiğini görüyorum.
"Doğru düzgün anlat şunu."
Anlatıyorum. Detayları dinlerken yüzündeki ifade giderek geriliyor, bense gözyaşlarıyla yıkıyorum yüzümü. Bitirdiğimde birkaç saniye sessiz kalıyoruz. Ardından Sinem bana dönüp başını net bir tavırla iki yana sallıyor. "Mümkün değil."
Beni lavabonun yanına çekiştirip yüzüme su çarparken "Sen ne dediğinin farkında mısın?" diye devam ettiğini duyuyorum. "Ya da kimden bahsettiğinin?"
"Farkındayım." diyorum burnumu çekerek. "Daha önce de birilerini aldatmış bir adamdan bahsediyorum."
"İnsanın birini aldatabilmesi için o kişiyle bir ilişki yaşaması gerekir." diyerek karşı çıkıyor bana. "Seks yapmak dışında bir ilişkiden bahsediyorum. Duygusal bir ilişkiden!"
Bir elimle gözyaşlarımı silerken "Elbette onu savunursun!" diye çıkışıyorum Sinem'e. "Aptallık bende ki onun kankalarıyla dostluk kurmaya çalışıyorum."
Öfkeli bir kahkaha atıyor. "Hoşgeldin, Drama Queen!"
"Eğer beni aldattığına emin olursam, işte o zaman gerçek dramı görürsün." diyorum dişlerimi sıkarak. "Şimdi ağlıyorum ama böyle bir halt yediyse babamın beylik tabancasını alıp vururum onu. Yemin ediyorum yaparım."
"Böyle bir ihtimal yok gerizekalı." diye çıkışıyor bana. "Aras'ın seni ne kadar sevdiğinden haberin var mı?"
"Arzu'yu da seviyordu!" diyorum öfkeyle. "Ama bu onu aldatmasına engel olmadı!"
Ufak bir kahkaha atıyor. "Aras mı Arzu'yu seviyordu? Sarı yılan güzel keklemiş seni..."
"Bunu bana Arzu söylemedi." diyorum ona. "Aras bizzat kendisi söyledi. Rektörlük yangınından önce bir işler karıştırdığından şüphelenip takip etmiştim onu. Beni yakaladığında onun işlerine burnumu soktuğum için çok öfkelenmişti. Konunun Arzu'yla ilgili olduğunu izah etmeye çalıştığımda bana dedi biliyor musun?"
"Melek, bak-"
Onu dinlemeden "Aras o gün bana 'Evet, konu Arzu. Konu benim sevdiğim kadın, sen değilsin.' dedi Sinem." diyorum. "Sonra da onların hikayesinde yerimin olmadığını, bitmiş bir hikayede figüranlık yapmak yerine gidip kendime bir hayat edinmemi söyleyerek pekiştirdi. Bunlar senin için yeterli mi?"
"Sen gerçekten aptalsın." diyor Sinem. "Tüm bu palavraları seni meseleden uzak tutmak için söylediği o kadar belli ki... Birkaç gün sonra rektörlük yangınında olanları düşün. O gün Aras bana eğer senin başına bir şey gelirse okulun kalanını da kendisinin yakacağını söyledi. Sence bu aşamaya birkaç günde gelmesi mümkün mü?"
Ağzım bir karış açık kalıyor. Aras bana olan hislerini yangından sonra fark ettiğini söylememiş miydi? Beni zerre umursamazken birdenbire sevmiş olabilir mi cidden? Ya da daha önceden var olan hislerini mi birden fark etti? Bu saçmalığa bir anlam vermeye çalışırken Sinem'in tekrar konuşmaya başladığını duyuyorum. "Bunu bilmediğin için hesaba katamaman normal ama sen iyileşene kadar başında nöbet tuttuğunu biliyordun." diyor öfkeyle. "Bu durumu sorgulamak hiç mi aklına gelmedi?"
"Sorguladım..." diye mırıldanıyorum şaşkınlıkla. "Hislerinin ne kadar eskiye dayandığını sordum. Bana rektörlük yangınından sonra fark ettiğini söyledi."
Sinem kahkaha atıyor. "Aras ve yalanları!"
"Bu ne demek şimdi?" diyorum ona dönerek. "Eğer bir şeyler bilip de susuyorsan-"
"Tanrı aşkına, ne bildiğimi düşünüyorsun ki?" diyerek lafımı kesiyor. "Ortada bir şey olsa bile sence Aras bunu bana anlatır mı?"
Haklı... Aklıma gelen saçma ihtimalleri bir kenara iterken "Sonuçta senin asıl kankan o..." diye söyleniyorum. "Bir şey bilsen bile söylemezdin bana..."
"Bildiğim şeyi sana söylüyorum zaten." diyor homurdanarak. "Aras seni çok seviyor, Melek. Bildiğim şey tam olarak bu."
"Bu hiçbir şeyi değiştirmez." diyerek reddediyorum onu. "Eğer beni aldattıysa-"
"Aldatmadığını biliyorsun." diyerek sözümü kesiyor. "İçinde bir yerlerde biliyorsun bunu. Ama görmezden gelmek işine geliyor. Çünkü sen kendini ondan soğutmak için bir bahane arıyorsun."
"Şimdi suçlu ben mi oldum?" diyerek gülüyorum ona. "Vay be... Partide yaptıkları da benim suçumdu zaten."
"Hayır ama bunun bedelini yeterince ödettin." diyor bana. Onun giderek öfkelendiğini fark ediyorum. "Fakat öfken bir türlü geçmiyor, hafiflemiyor bile! Amfide ona ne söyledin bilmiyorum ama seninle ilgilenmemi söylemek için yanıma geldiğinde iyi görünmüyordu, Melek. Kafası epey karışmış gibiydi, sanki-"
Hafifçe gülüyorum. "Ne yapacağını bilmiyormuş gibi miydi?"
"Evet ve bence bunu ciddiye alsan iyi edersin."
"Sana dokunan adamın elini kırarım diyen bir aptalı mı ciddiye alayım?" diyerek çıkışıyorum ona. "Kusura bakma ama boş tehditlere pabuç bırakacak değilim."
"Keyfin bilir." diyor Sinem bıkkın bir tavırla. "Sana laf anlatacağım diye tüm akşamı tuvalette geçirmeye niyetim yok. Yürü hadi."
Sıkıntıyla yanaklarımı şişirerek peşine takılıyorum. Dışarı çıktığımızda dikkatimi çeken ilk şey, mekandaki kalabalığın daha da arttığı oluyor. Sinem gidip Mert'le dalga geçerek stres atmak üzere yanımdan uzaklaşırken arkamı dönüp bar kısmına yöneliyorum ben de. Fakat taburelerden birine tünemeye fırsat bulamadan ardımda tanıdık bir ses yankılanıyor.
"Nasılsın Melek?"
Arkamı döndüğümde Cenk'le karşılaşıyorum. Sıcak bir tebessüm var yüzünde. Bana uzattığı elini sıktığımda tebessümü daha da genişliyor. Kabalık etmemeye çalışarak elimi çekip gülümsüyorum ona.
"İyiyim, sen nasılsın?"
"Bildiğin gibi." diyor bir kolunu bar masasına yaslayarak. "Sahneye çıkmadan önce kendimi motive etmeye çalışıyorum."
"Lavinia bana sahne öncesinde kuliste prova yaptığınızı söylemişti," diyorum düşünceli bir tavırla. "Bitti mi yoksa?"
Saatime göz attığımda henüz on bile olmadığını görüyorum. Sahneye erken çıkmaya karar vermiş olabilirler mi? Bunun Aras'ın gelişini müjdeleyeceğini bildiğim için tedirginlikle dudağımı ısırıyorum. Umarım prova içeride devam ediyordur.
Sanki aklımdan geçenleri okumuş gibi "Prova içeride devam ediyor ama ben firar ettim." diyor Cenk. Başını öne eğerken yüzünde ufak bir tebessümün belirdiğini görüyorum. "İzin almak için güzel bir sebebim vardı..."
Harika. Sırtımı tekrar bar masasına yaslarken "İyiymiş ya..." gibisinden abuk bir cevap çıkıyor ağzımdan. Onun dalgın bir tavırla beni izlediğini görünce büsbütün panikliyorum. Bocaladığımı görünce hafifçe gülüyor Cenk. İtiraf etmeliyim ki, güzel bakıyor. Geldiğinden beri bir kez bile vücuduma bakmadı mesela, gözlerime bakarken samimi bir ışıltı yayılıyor bakışlarından.
Fakat yıldızlı bir gecenin karanlık ışıltısı hiç çıkmıyor aklımdan.
"Dans edelim mi?" Şaşkınlıkla Cenk'e baktığımda panikle ekliyor. "Arkadaşça yani..."
Bunun üzerine pek bir seçeneğim kalmıyor. "Olur."
Bana uzattığı elini tutup onunla birlikte piste doğru ilerlerken saçma bir tedirginlik sarıyor etrafımı. Ancak ilk şarkının sonlarına doğru tutukluğumdan sıyrılıp ben de ona katılıyorum. Dünyanın en iyi dansçısı olmadığım aşikâr fakat Cenk benden utanıyormuş gibi görünmüyor. Aksine garip bir hareket yaptığımda hiç acımadan kahkahayı basıyor. Bunun üzerine ben de onun garip hareketleriyle dalga geçmeye başlıyorum. İnsanların arasında düğüne gelmiş iki haylaz çocuk gibi garip dans figürleri yapıyoruz çekinmeden.
"Daha önce sana hiç çok güzel dans ettiğini söyleyen oldu mu?"
Başımı saçma bir tavırla iki yana sallıyorum. "Hayır."
"Sebebi son derece açık." diyerek yüzünü buruşturuyor. "Korkunç dans ediyorsun, Melek."
Kendimi tutamayıp kahkaha atıyorum. O sırada Cenk dans eden adamlardan birine toslayıp sendeliyor. Adamdan özür dileyip bana döndüğünü görünce "Takdiri ilahi..." diyerek sırıtıyorum. Kahkaha atarken elimden tutup kendi etrafımda döndürüyor beni. Yalpalayarak gidip dans edenlerden birine çarptığımda acımadan kahkahayı bastığını duyuyorum.
"Dans kursuna falan mı yazılsak?" diyor kahkahaları durulunca. "Böyle toplum için tehdit oluşturuyoruz."
"İyi de ben senin yüzünden çarptım." diyerek itiraz ediyorum. "Çok hızlı döndürdün beni."
Elimden tutup bu kez yavaşça döndürüyor. "Bu nasıl?"
"Tekniğin iyi ama geliştirmen lazım." diyorum gülerek. Ardından elinden tutup onu kendi etrafında döndürmeye çalışıyorum. Kolumu kafasının üzerinden geçiremeyeceğimi görünce eğilerek geçmeye çalışıyor. Ortaya çıkan komik görüntüye gülerken Sinem'in bana seslendiğini duyuyorum. Cenk bir şeyler söylemek üzere bana eğiliyor yeniden. Sinem'in tekrar seslendiğini duyunca Cenk'e "Afedersin..." diyerek arkamı dönüyorum. Karşıma çıkan manzara karşısında arkama dönme sebebim bile aklımdan uçup gidiyor.
Gelmiş.
Karanlık barda onu görünce nefesimin kesildiğini hissediyorum. Pistten birkaç basamak yükseğe konumlanmış locadaki deri koltukta oturuyor. Arkaya yaslanmış gövdesine, koltuğa yayılmış haline bakarken yeni gelmediğini anlayabiliyorum. Ne zamandır burada? Bakışlarım dizine yasladığı elinde duran kadehe takılıyor. Bitmek üzere olan içkiye bakılırsa epeydir...
Göz göze geldiğimizde kalbim ani bir vuruşla göğüs kafesime hücum ediyor sanki. Müziğin sesi terk ediyor kulaklarımı, şapkadan çıkan bir tavşan gibi kalakalıyorum. Bir anlığına. Sonra Aras'ın kadehini hafifçe kaldırarak bana selam verdiğini görüyorum. Bu hareketi yüzündeki sevecenlikten son derece uzak ifadeyle birleşince o garip tedirginlik tekrar etrafımı sarıyor. Ardından dans eden birkaç kişi giriyor aramıza. Onun çekim alanından kurtulunca titreyen ellerle tekrar arkama dönüyorum.
Fakat bakışlarının yarattığı çağrışımlardan kaçamıyorum. Anılar... Acımasız bir hançer gibi saplanıyor sırtıma. Sarılırken beni sarmalayıp kendine hapsettiği anlar, uyurken iç içe geçen bedenlerimiz, tüm buzlarımı eriten sıcaklığı, amfideki tenimi yakan dokunuşları, öpüşmelerimiz... Her biri Aras'ın gözlerindeki dipsiz kuyulardan sekip üzerime yağıyor.
Cenk ellerini belime koyup yavaşladığını yeni fark ettiğim müziğe ayak uydurmaya çalışırken itiraz edemiyorum ona. Aklım öylesine Aras'a saplanıp kalmış durumda ki, geri kalan her şey önemini yitiriyor. Beni eğlenirken görünce ne düşündü acaba? Ne kadar öfkeli? Ardımda sessiz bir gölge gibi durmak zor gelmedi mi ona?
Bir cevap bulmak için başımı çevirip Aras'a baktığımda hala aynı yerde olduğunu görüyorum. Ardından bakışlarım locanın bitimindeki masada oturan kızlara takılıyor. Ona bakan kızlara... Öfkeyle dişlerimi gıcırdatırken 'Bakarlar tabi...' diye düşünüyorum. 'Gövde gösterisi yapar gibi tek başına locaya kurulursa elbette bakarlar.'
"Melek?"
Cenk'in bana doğru eğildiğini bilmeden başımı çevirdiğimde neredeyse burun buruna geliyoruz. Tam da Sinem'in gergin bakire tabirine yakışan bir refleksle geri çekiyorum kendimi. Ardından locadaki Şeytan'ın bunu görmemiş olması için dua ederek arkama bakıyorum. Görmemiş... Zira aramızdaki dans eden insanlar yüzünden ben de onu göremiyorum şu anda.
"Melek, beni duyuyor musun?"
Bana seslendiğini duyunca bu kez yavaş bir şekilde dönüyorum Cenk'e. Beni kısaca süzdükten sonra iç çekiyor. Fakat aklım öylesine Aras'a saplanıp kalmış durumda ki, bana "Hiç adil değil." dediğinde bile şaşkın şaşkın bakmakla yetiniyorum.
"Ne?"
"Neredeyse üç yıldır beni fark etmen için yapmadığım şey kalmadı, Melek." diyor acı bir tebessümle birlikte. "O'na gelince..." Başıyla hafifçe arkayı işaret ediyor. "Sadece bir köşede oturup sana baktı ve heyecandan titriyorsun. Bu hiç adil değil."
Yüzündeki ifadeye bakarken içimde bir şeyler eziliyor sanki. Düşmemek için tutunduğum kollarından sıyrılıyor ellerim. Onun dans davetini hiç kabul etmemeliydim. Bu şekilde umut vermiş olacağımı nasıl düşünemedim ki?
"Ö-özür dilerim." diyorum çaresiz bir tavırla. "Bu benim seçimim değil Cenk..."
"Peki ya öyle olsaydı?"
Şaşkınlıkla bakıyorum ona. "Anlamadım?"
"Kime aşık olacağını seçebilseydin, Melek." diyor gözlerime bakarak. "Hangimizi seçerdin?"
Ne diyebilirim ki? Dünyanın en güvenilmez insanı, en büyük nefretlerimin öznesi ve artık hayatımda olmayacak fakat tüm bunlara rağmen Aras benim tek seçeneğim. Bu gerçeği Cenk'e nasıl söyleyebilirim? Onunla büyük kayın ağacının altında karşılaştığımız günün hep var olduğunu, hayatımın önceki tüm günlerini o güne ulaşmak için yaşadığımı nasıl anlatabilirim?
Fakat sessizliğim yeterli bir cevap oluyor sanırım. Belimdeki elleri gevşerken "Anlıyorum..." diyerek başını sallıyor Cenk. "Keşke bu bir şeyleri değiştirseydi."
Söyleyecek bir şeyler bulmaya çalışıyorum fakat ağzımdan "Özür dilerim..." dışında bir cümle çıkmıyor. Aptallaşmış halim karşısında daha da yüzündeki ifadenin giderek yumuşadığını görüyorum. Başını hafifçe eğerek "Özür dilemene gerek yok, Melek." diyor. "Sen bana karşı hep açık oldun. Şansını zorlayan bendim."
"Cenk, ben-"
"Senden tek istediğim, bu yüzden aramıza mesafe koymaman." diyor sakince. "Başka birini sevmen, başka biriyle olman umurumda bile değil. Çünkü ben sana karşı sadece duygusal hisler beslemiyorum, sen aynı zamanda benim arkadaşımsın."
Ne söylemem gerekiyor? Gerçek şu ki, onun bana olan hislerinin devam ettiğini biliyorken bunu görmezden gelip arkadaşlığımıza devam edemem. Fakat bunu söyleyerek onu bir kez daha kırmak istemiyorum. Zira Cenk bunu hak etmiyor. Ona karşı bir şeyler hissetmesem de ben bile sevgisinin güzelliğini inkar edemiyorum. Kırmadan, incitmeden, hiçbir yalan söylemeden seviyor.
"Sen de benim arkadaşımsın." diyorum ona gülümseyerek. "Ve bu kadar güzel bir kalbin olduğu için aramıza mesaf koyacak değilim."
Elbette bu bir yalan. Normal koşullarda da onunla pek vakit geçirmediğim için aramıza mesafe koymanın zor olacağını sanmıyorum. Hatta Mertlerle birlikte prova odasına gitmediğim sürece karşı karşıya gelmemiz bile zor. Yine de rahat değil içim. Bir yandan üzülmesini istemiyorum, diğer yandan da böyle yaparak ona umut veriyormuşum gibi geliyor.
Keşke bu kadar hassas ve nazik biri olmasaydı. Mesela Aras'ı sevmiyor olsaydım onu reddetmem zor olmazdı, en azından kırılıp kırılmayacağını düşünmek zorunda kalmazdım. Fakat Cenk'in naif kişiliği karşısında ona hoyrat davranmaya yüreğim elvermiyor.
"Teşekkür ederim." diyor belimdeki ellerini çözüp geri çekilirken. Ardından başını eğip saatine göz atıyor. "Az sonra sahneye çıkacağız. Kalıp izleyeceksin değil mi?"
Başımı sallayarak onu onaylıyorum. "Buraya onun için geldim zaten."
"Peki öyleyse," diyor neşeli bir tavırla. Ardından kulise doğru bir bakış atarak ekliyor. "Şey, benim şimdi içeri gitmem lazım."
Dostane bir tavırla bana sarıldığında sesimi çıkarmıyorum. Fakat nefesi saçlarıma çarptığında içimde bir rahatsızlık baş gösteriyor. Geri çekilip ondan uzaklaşmaya yelteniyorum fakat buna gerek kalmıyor zaten. Henüz iki adım atmaya bile fırsat bulamadan Ayıboğan'ın tepemizde belirdiğini fark ediyorum. Yüzünde son derece nazik bir tebessümle "Melek Hanım, dansı bitirmenizi tavsiye ederim." diyor bana. Ardından Cenk'e küçümser bir bakış atıyor. "Aksi taktirde-"
"Tamam." diyorum hızla geri çekilerek. Ardından tekrar Cenk'e dönüyorum. "Rica etsem kulise gidip Lavinia'ya ne zaman çıkacaklarını sorar mısın?"
Bir an için onun itiraz edeceğini sanıyorum fakat neyse ki fazla uzatmıyor. Cenk yüzünde bozguna uğramış gibi bir ifadeyle yanımızdan uzaklaşırken "Kötü bir niyeti yoktu," diyorum Ayıboğan'a. "Tanrı aşkına olay çıkarmayın."
Omzumun üzerinden arkaya bakıyor bir anlığına. Başını sallayarak beni onayladığını görünce derin bir nefes alıyorum. Ayıboğan yanımdan uzaklaşırken içimdeki öfke on katına çıkıyor sanki. Arkama dönüp bu zorbalığın müsebbibini arıyorum gözlerimle. Dans eden kalabalığın arasında beliren bir anlık boşluk bana bu fırsatı veriyor ve bir anlığına locayı görüyorum.
Aras'ın artık yalnız olmadığı locayı...
Yanında bir kız olduğunu fark edince hareketlerim bıçak gibi kesiliyor. Yanlış görmüş olabilir miyim? Bir an bile geçmeden aramıza yeniden insanlar girdiği için emin olamıyorum bundan. Adımlarımı sola doğru çevirip düşünmeden onu görebileceğim bir noktaya doğru ilerliyorum bu kez. Aradığım noktayı bulduğumdaysa acı gerçek yüzüme tokat gibi çarpıyor.
Evet, yanılmamışım. Sahiden de locada yalnız değil artık. Dikkatli baktığımda yanında duran kişinin az evvel onu kesen kızlardan biri olduğunu fark ediyorum. Kızın uzun bacaklarını sergileyecek bir şekilde deri koltuğun kolçağına oturup onunla konuştuğunu görünce kan beynime sıçrıyor sanki. Mantığımın hızla benden uzaklaştığını, öfkeden ellerimin zangır zangır titrediğini hissediyorum.
Ayaklarım benden bağımsız hareket etmeye başlıyor. Bastığım yerde topuklu ayakkabılarımla delikler açarcasına ona doğru ilerlerken düşünemiyorum bile. Demek kendisi gözümün önünde başka kızlarla kırıştırırken Cenk'in üzerine Ayıboğan'ı salıyor, ha? Bakalım onu yanındaki kızla birlikte locadan aşağı attığım zaman ne yapacak?
Yumruklarımı sıkarak ona doğru yürürken etraftaki birkaç kişinin şaşkın bakışlarına maruz kalıyorum. Az evvel Aras'ı kesen kızlar dikkatlerini yukarıda onunla konuşan arkadaşlarından alıp bana veriyor. 'Yapma, Melek.' diye fısıldadığını duyuyorum iç sesimin. 'Onu önemsediğini idrak etmesine izin verme.'
İç sesimi dinlemiyorum bile.
Locaya çıkan merdivenlerin önüne geldiğimde Şeytan nihayet fark ediyor beni. Bakışlarındaki öfke dolu ifadenin anlık bir şaşkınlıkla titreştiğini görüyorum, ardından binbir maskesinden birini takıp hislerini asla tırmanamayacağım bir kuleye hapsediyor. Bilmediği şey şu ki, ben artık kulelere tırmanmakla ilgilenmiyorum. Ben artık kuleleri yıkmak istiyorum.
Yukarı çıkıp ona doğru yürürken koltuğa tünemiş kız da beni fark ediyor. Yüzüme sakin bir tebessüm yerleştirip pençelerimi çıkarmaya hazırlanıyorum. Ne yazık ki, tam deri koltuğun önünden geçip kıza doğru ilerlerken biri ayağıma çelme takıyor. Aras. Ufak bir çığlıkla birlikte dengemi kaybedip düşerken onun yerinden kalkmadan kolunu belime doladığını hissediyorum. Ardından beni usta bir manevrayla çekip pat diye kucağına oturtuyor.
Beynim olanları idrak edemediği için herhangi bir tepki veremiyorum bile. Düşmenin şiddetiyle yüzümü perdeleyen saçlarımı çekmeye çalışırken Aras'ın neşeli bir tavırla "Nerede kaldın, sevgilim?" dediğini duyuyorum. "Ben de hanımefendiye senden bahsediyordum."
Ardından dudaklarını kulağıma bastırıp mırıldanıyor. "Benim için değilse bile Lavinia için olay çıkarma."
Anlıyorum. Bu gece Lavinia ilk kez sahneye çıkacağı için olay çıkmasını istemiyor... Allak bullak olmuş bir halde kucağından kalkmaya çalışırken koltuğun kenarında oturan kızın ayaklandığını fark ediyorum. Yüzünde yapay bir sevecenlikle "Merhaba." diyor bana. Karşılık vermediğimi görünce hiç istifini bozmadan Aras'a dönüp gülümsüyor. "Neyse, ben sizi baş başa bırakayım."
Kız arkasını dönüp giderken Aras'ın başımın üstünden bir noktaya bakarak homurdandığını fark ediyorum. Ardından kollarını çözüp serbest bırakıyor beni. Neredeyse zıplayarak kucağından kalkıp ayağa dikiliyorum. Ona dönüp konuşurken öfkeden sesim titriyor.
"S-sen..." diye kekeleyerek kendimi ifade edecek bir cümle bulmaya çalışıyorum çaresizce. "Sen ne yap-"
Fakat benimle pek ilgilenmiyor. Bakışlarını sahne taraflarında bir yerden ayırmadan "Hala bakıyor piç kurusu." diye söylendiğini duyuyorum. "Ben bunu zamanında niye öldürmedim ki?"
"Ne?"
İç çekerek ayağa kalkıyor birden. Ardından ellerini omzuma koyarak beni locanın köşesindeki varlığını yeni fark ettiğim kapıya yönlendiriyor. Hareket etmediğimi görünce sabırsız bir tavırla iç çektiğini duyuyorum. "Düş önüme, Melek."
Başımı kaldırıp ters ters bakıyorum ona. Eğer arada Lavinia olmasaydı bu tavırlarına kafasına bar taburesi geçirmek suretiyle cevap verirdim. Fakat şimdi onun dediğini yapmak kulağa daha makul geliyor. Bu yüzden ellerini itip gösterdiği yöne yürümeye başlıyorum. Umarım beni götürdüğü yerde de bar taburesi vardır.
Kapıyı açtığımda tahmin ettiğim gibi karşıma bir koridor çıkıyor. Zira barın öteki tarafındaki kapı da böyle. Orası da kulis odalarının bulunduğu bir koridora açılıyor mesela. Aradaki tek fark, bu koridorun öteki gibi kapılarla dolu olmayışı. Birkaç metre ötedeki merdivenler dışında etrafta hiçbir şey yok.
"Üst kata."
Aras'ın sesini duyunca dişlerimi gıcırdatıyorum. Aklıma barların üst katında kızlarla yediği haltlar geliyor birden. Belki de bu akşam da aynısı olacaktı. Ben gelmemiş olsaydım locadaki kızla birlikte bu kapıdan geçip yukarı çıkacaklardı. Onun Begüm'e söylediği şeyler aklıma gelince içimdeki öfke bacaklarımı harekete geçiriyor. Yumruklarımı sıkıp öfkeyle merdivene yöneliyorum. Ayaklarımı yere vurarak yukarı çıkarken Aras peşime takılıp sessizce beni takip ediyor.
Üst kata vardığımızda burada da bir sürü kapı olduğunu görüyorum. Şaşkın bakışlarla etrafa bakınırken Şeytan elimden tutup muhtemelen cehenneme açılan kapılardan birine sürüklüyor beni. İçeri girdiğimizde tekrar elinden kurtulup öfkeyle odanın içine doğru ilerliyorum. Kapıyı kapattıktan sonra o da ağır adımlarla odanın ucuna yürümeye başlıyor. Büyük bir masaya yaslandıktan sonra kollarını göğsünde kavuşturup bana baktığını fark ediyorum.
"Ne yapacağız biz senin bu vahşiliğinle?"
"Pardon?"
"Aşağıda az kalsın o kıza saldıracaktın, Melek." diyor azarlar gibi bir ses tonuyla. "Seni dizginleyebilmek için her seferinde kucağıma mı oturtmam gerekiyor?"
"Eğer o dediğini bir daha yaparsan o dizginlerle boğarım seni!" diye çıkışıyorum ona. "Ayrıca ben kimseye saldırmayacaktım, oraya seninle konuşmak için gelmiştim!"
Sakin bir tavırla konuşuyor. "Daha çok fetih seferine çıkmış gibi görünüyordun."
"Çünkü sana öfkeliydim!"
"Fazlasıyla yersiz bir öfke." diye cevap veriyor. "İşgale gittiğin topraklar zaten sana ait, güzelim. Haftalardır kendi mülkünü yağmalıyorsun."
"Sen cidden seni o kızdan kıskandığımı falan mı sandın?" diyerek gülüyorum. "Locaya gelmemin sebebi Cenk'e yaptığın zorbalıktı!"
Cenk'in adını duyduğu anda yüzündeki sakin maske yere düşüyor. Bana doğru yürürken gözlerinde öfkeli şimşekler çaktığını fark ediyorum. Çocukluktan kalma bir içgüdüyle ondan uzaklaşmaya başlıyor ayaklarım. Pencere tarafındaki siyah çalışma masasının arkasına geçerek kendimi garantiye alıyorum.
Neyse ki şu anda buna odaklanamayacak kadar öfkeli Aras. Masanın karşı tarafında durup bana bakarken "Zorbalık mı?" diye soruyor söylediğim şeye anlam vermekte güçlük çekiyormuş gibi. "O yavşağın ne yaptığını görmedin mi, Melek?"
Alaycı bir tavırla konuşuyorum. "Dans ederken aramızda bir metreden daha az mesafe olmasından mı bahsediyorsun?"
"Saçını öpmesinden bahsediyorum!" diye öfkeyle bağırıyor. "O yavşak ergen gözümün içine baka baka senin saçını öptü!"
Harika. Demek ki saçımda Cenk'in nefesini hissetmemin sebebi buymuş. Bu bilgi karşısında canım sıkılıyor açıkçası. Elbette Cenk'in Aras'ın düşündüğü gibi nispet yapmaya çalıştığını düşünmüyorum. Sadece... Arkadaş kalma sözü aldıktan sonra bunu yapması normal gelmiyor bana. Kendi içimde ondan uzak durma kararımı pekiştirirken Aras'a dönüp alaycı bir bakış atıyorum.
"İnanamıyorum, gerçekten saçımı mı öptü?" diyorum yapmacık bir hayretle. "Umarım Cenk'ten hamile kalmam..."
Bana öyle bir bakış atıyor ki, bulunduğum yere sinmemek için kendimi zor tutuyorum. "Diline hakim ol, Melek." diyor sakince. "Mizah yapmak için tehlikeli konular seçiyorsun."
"Fıkra gibi davranmayı kes o zaman!" diyerek üste çıkmaya çalışıyorum. "Cenk saçımı öpmüşmüş... Allahtan bayram falan değildi, elimi öpseydi ne yapardın kimbilir?!"
"Bırak bu ayakları bir kenara." diyor ellerini iki yana açıp masaya yaslayarak. "O veledin gözünün sende olduğunu bal gibi biliyorsun."
"Asıl sen bırak bu ayakları." diyorum tükürür gibi. "Gözü sende dediğin o çocuk beni gerçekten seviyor. Hem de öyle saf ve güzel bir şekilde seviyor ki, hislerine karşılık veremediğim için kalbimden utanıyorum!"
"Kalbin senden daha mantıklıymış!" diyerek çıkışıyor bana. "En azından samimiyetsiz ve fırsatçı bir piçe kapılmayacak kadar akıllı!"
Aynen, kalbim çok akıllıdır benim. Cenk gibi naif insanlar varken gidip ısrarla Şeytan'a kapılacak kadar akıllı...
"Bunu aşağıda tepeden tırnağa vücudumu süzen adam mı söylüyor?" derken öfkeli bir kahkaha fırlıyor ağzımdan. "Samimiyetsizmiş! Senin o samimiyetsiz dediğin Cenk bu akşam bir kez bile vücuduma bakmadı be!"
"İşte tam da bu yüzden samimiyetsiz." diyor yerinden doğrularak. "Aseksüel şirin pozları kesen sırtlanın teki o velet. Bedeninle ilgilenmiyormuş gibi yaparak aklı sıra senin güvenini kazanmaya çalışıyor."
"Belki de sadece ruhumu seviyordur!" diyerek çıkışıyorum ona. "Belki de bedenimle ilgilenmeyecek kadar seviyordur beni, olamaz mı?!"
"Kızım sen çocuk musun?!" diyerek elini masaya vuruyor birden. "Bedeniyle ilgilenmeyecek kadar seviyormuş... Amfideyken seni sevmiyor gibi mi duruyordum, Melek?!"
Bu sorusuna verecek bir cevap bulamıyorum. Oysa benim kastettiğim şey bu değildi. Ben sadece Cenk'in onun düşündüğü gibi art niyetli biri olmadığını anlatmaya çalışıyordum.
"O piçten uzak dur." diyor sessiz kaldığımı görünce. "Ciddiyim, Melek. O çocuk sandığın gibi biri değil, seni sevdiği falan da yok. Ayrıldığımızı öğrenince şansını denemeye çalıştı, hepsi bu."
"Onun beni sevmediğine nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"
"Aşağıda sen kucağımda otururken bakışlarını gördüm de ondan!" diye bağırıyor birden. "Kıskançlıkla, hüsranla ya da öfkeyle bakmıyordu, Melek... Ne demek istediğimi anladın mı?"
"Anlamadım." diyorum sabırsız bir tavırla. "Bana kalırsa senin de ne saçmaladığına dair bir fikrin yok."
"Peki o zaman, şöyle izah edeyim." diyor günah benden gitti dercesine. "Eğer locada seninle sevişseydim, bu manzara o piç için pornodan öteye gitmezdi. Çünkü onun gözünde yerin bu, seni cinsel bir obje olarak görüy-"
Masada duran kalemliği kafasına fırlattığımda sözleri yarıda kesiliyor. İğrenç ithamlarının verdiği dehşeti üzerimden atmaya çalışırken "Sen nasıl-" diye konuşmaya çalışıyorum. Ardından elime ataç kutusunu alıp hışımla fırlatıyorum ona. "Hayvan!"
"Hayvan olan ben değilim, Melek." diyor kenara çekilip kutuyu da savuşturarak. "Hayvan olan Cenk denen o sırtlan. Ben gelmeden önce dans ettiğin herif var ya? Hayvan olan onun gibiler işte."
"Hadi be oradan!" diye bağırıyorum bu kez. "Sırf senin gibi zorbalık yapmıyor diye Cenk'e yaptığın iğrenç ithamlar bile kimin hayvan olduğunu ortaya koyuyor. Zihnin o kadar kötü ki, o çocuğun benden düşündüğün gibi bir beklentisi olmadığını bile idrak edemiyorsun!"
"Cenk'in mi senden beklentisi yok?" derken öfkeli bir kahkaha çıkıyor dudaklarından. "Gerçek dünyaya dair algıların nasıl bu kadar zayıf olabilir, Melek? Tanrı aşkına büyürken hiç mi mahallenden dışarı çıkmadın?"
Yutkunuyorum. Sorduğu kinayeli sorunun altında yatan gerçeği ona nasıl anlatabilirim ki? Oturduğum mahallenin dışına ilk kez YGS'ye girmek için çıktığımı ve bunun bana üç kırık parmağa mâl olduğunu bilse ne tepki verir? Evlatlarına tek bir fiske bile vurmamış bir babası olduğunu, yedi yılını yanında geçirdiği adamın onun üstüne titrediğini düşünürsek, muhtemelen anlam vermekte bile zorlanır.
İç çekiyorum. Büyüyüp kendi yaşıtlarıyla kavga edene dek hiç şiddete maruz kalmamış birinin bana verebileceği tek tepki acıma duygusu olacaktır. Benim içinse en az şiddet görmek kadar dayanılmaz bir şey bu.
"Melek?"
Aras'ın gözlerindeki sorgulayan ifadeyi görünce kendimi giderek daha derine gömüldüğüm bir bataklıkta gibi hissediyorum. Birkaç saniyelik sessizliğimde bile şüpheye ulaşan bir adamı nasıl durdurabilirim ki? Sırf onunla göz göze gelmemek için ellerimi yumruk yapıp karanlık odaya göz gezdiriyorum. Daha doğrusu, yarı karanlık odaya... Zira pencerelerden içeri dolan ay ışığı odanın tepesindeki aptal disko topuna çarpıp parlaklığıyla gözlerimi alıyor.
Gerçek şu ki, eninde sonunda kıracak tüm kilitlerimi. Fakat şimdi değil. Durgunluğuma düşünceli bir hava vermeye çalışarak "Sana bir şey sormam lazım." diyorum ona. "Dürüst olmayacağını biliyorum ama yine de sormak istiyorum."
Hiçbir şey söylemeden sessizce bekliyor. Tepedeki disko topundan yansıyan ay ışığının yüzümü aydınlattığını bildiğim için kendimi ifadesiz görünmeye zorluyorum. Ardından dikkatini hızlı ve keskin bir şekilde dağıtabilmek için en tepeden giriyorum konuya.
"Parti günü Begüm'le yattın mı?"
İşe yarıyor... Bakışlarındaki şüphe dağılıp kayboluyor birden. Ömründe bundan daha saçma bir şey duymamış gibi hayretle bana baktığını görüyorum. "Ne?"
"Parti günü telefonumu unuttum diyerek beni içeri gönderdikten sonra Begüm'le yattın mı?" diye sakince tekrarlıyorum sorumu. "Beni o kadınla aldattın mı, Aras?"
"Sarhoş musun sen?" diyor masanın etrafını dolaşarak. Bana doğru ilerlediğini görünce bir adım geriliyorum. Elbette aldırmıyor, yanıma geldikten sonra bir eliyle çenemden tutup başımı kaldırıyor. Yüzüme doğru eğildiğindeyse bir anlığına kalbimin teklediğini hissediyorum. Düşünceli bir tavırla kaşlarını çatarak kokumu içine çekiyor, beni bırakıp geri çekilirken "İçmemişsin." diye mırıldanıyor kendi kendine.
Kısa bir alkol muayenesinden geçtiğimi anlayınca vücudumun verdiği aptal tepkiler yüzünden kendimden utanıyorum. Neden ondan bu kadar çok etkileniyorum ki? Aşağıda Cenk'le dans ederken yanlışlıkla da olsa burun buruna gelmiştik mesela, refleksif bir şekilde geri çekilmiştim. Fakat aynı refleksler Aras'a gelince ortadan kayboluyor birden. Bana yaklaştığında değil geri çekilmek, nefes almayı bile başaramıyorum. Tıpkı tanıştığımız gün olduğu gibi.
Fakat belli ki o başarıyor.
Bu acı gerçekle birlikte aniden ondan soğuduğumu hissediyorum. Bakışlarımdaki uzaklık karşısında afallıyor sanki. Elini itip ondan uzaklaşırken "Yalan bulabilmek için zaman kazanmaya mı çalışıyorsun?" diyorum tükürür gibi bir ifadeyle. "Zira sorduğum soru çok basit."
"Ve aptalca." diyor arkamdan seslenerek. "Sen ne saçmaladığının farkında mısın, Melek?"
"O gün telefonunu almak için ortadan kaybolup neredeyse yarım saat beklettin beni!" diye bağırıyorum birden. "Sen döndükten hemen sonra o kadın da villadan dışarı çıktı. Üstelik kıyafetlerini değiştirmiş olarak!"
Aras'ın yüzünde hayret dolu bir ifade belirdiğini görüyorum. Ancak binbir çeşit maskesi olduğunu bildiğim için kalbimde en ufak bir güven kırıntısı dahi yeşermiyor. Sırtımı ona dönüp bir elimle alnımı sıvazlarken "Sana Begüm'ü gösterip kıyafetini değiştirdiğini söylemiştim." diye devam ediyorum. "Orada gülerek 'Çok ilginç, neden acaba?' dedin bana. Dalga geçercesine söyledin bunu-"
"Dalga geçmiyordum, acıyordum." diyerek şaşırtıyor beni Aras. "Ama sana değil, Begüm'e."
"Ne demek bu şimdi?"
"Kadının yeni kıyafetleri hiç dikkatini çekmedi mi, Melek?" diyor gözlerinde bir takım bulmacalarla. "Tıpkı senin gibi giyinmişti... Seni kıskandığını fark etmedin mi gerçekten?"
Aklıma Begüm'ün giydiği kıyafetler gelince duraksıyorum. Oraya ilk gittiğimizde kırmızı bir elbise vardı üzerinde. Altına platform topuklu bir ayakkabı giymiş, saçlarına düz fön çektirmişti. Tüm bu detayları biliyorum zira onun güzelliğine imrenmiştim.
Villadan çıktığındaysa üzerinde siyah bir elbise vardı. Elbette benim elbisem kadar sade değildi, en az kırmızı elbisede olduğu kadar derin dekolte vardı onda da. Fakat saçlarının maşalı olduğunu görmüştüm, ayağında siyah çizmeler vardı artık.
Tüm detayları birleştirince ne düşüneceğimi bilemiyorum. Nasıl bir hastalık bu? Yüzümdeki ifadeyi görünce iç çekerek doğruluyor Aras. Odanın içindeki mini bara doğru yürürken kendi kendine konuşur gibi "O gün bir başka güzeldin..." dediğini duyuyorum. Ardından ortada bilmediğim bir espri varmış gibi hafifçe gülüyor. "Siyahın sana bu kadar yakışacağını kim tahmin edebilirdi ki?"
Anlayamıyorum onu. Aras'ın da anlaşılmak gibi bir kaygısı yok zaten. Bar masasının arkasındaki raflardan bir şişe viski aldığını görüyorum. Ardından ters çevrilmiş bardakların sıralandığı raftan iki bardak çıkarıp şaşkın bakışlarım arasında dolduruyor. Birini masaya koyup bana doğru ittiğini görüyorum. Viski dolu bardak pürüzsüz zeminde kayıp masanın ucuna geldiğinde duruyor.
"Bunun kıyafetle alakası yok." diyorum söylediklerini elimin tersiyle iterek. "Begüm'ün kıskandığı kişi ben değildim. Senin ilgi gösterdiğin kızı kıskanıyordu o. Benim yerimde başka biri olsaydı ona da aynı tepkileri verecekti."
Başını hafifçe iki yana sallayarak ağır adımlarla bana doğru yürüyor. Aramızdaki mesafe kısaldıkça gerildiğimi hissediyorum, içimdeki öfke suları medcezir gibi geri çekilmeye başlıyor. Hadi beni öperse? Normal koşullarda da ona karşı koyma konusunda pek başarılı değilim fakat bu akşam her zamankinden daha imkansız. Başka bir şey var üzerinde, locada göz göze geldiğimiz andan itibaren onu öpmek istememe sebep olan, bana baktığında tenimi karıncalandıran bir şey...
Neyse ki aynı durum onun için geçerli değil. Yüzünde düşünceli bir tavırla yürürken "Başka birine aynı tepkiyi vermezdi." dediğini duyuyorum. Yanımdan geçerken pantolonunun kumaşı belli belirsiz bacağıma sürtünüyor, kokusunu içime çekmemek için zor tutuyorum kendimi. Şükürler olsun ki bana bakmıyor bile, elinde kadehle birlikte tekrar masaya yaslanıp pencereden dışarıyı izlemeye başlıyor. "Çünkü başka bir kız olsaydı Begüm'ün rekabet hamlelerine karşılık verirdi."
Sırtı bana dönük olsa da penceredeki yansımamı görmemesi için ben de arkamı dönüyorum. Kalçamı masaya yaslayıp kollarımı göğsümde kavuştururken "Ama sen gözünün önünü bile göremediğin için kadının sana savaş açtığını anlamadın." diyerek konuşmaya devam ediyor. "Boşa giden her hamlesinde daha çok öfkelendi, bu yüzden de giderek çirkinleşti."
Yanımda duran kadehi alıp kafama dikiyorum. Daha doğrusu, dikmeye çalışıyorum. Zira ilk yudumla birlikte boğazım cehennem gibi yanmaya başlıyor. Elimde olmadan yüzümü buruştururken "Neyse ne..." diye cevap veriyorum ona. "Buraya Begüm'ün psikolojik problemlerini konuşmak için gelmedim. Beni aldatıp aldatmadığını-"
"Aldatmadım." diyor net bir şekilde. "Sana aşık olduğumu fark ettiğim andan sonra tek bir kadına bile dokunmadım." Arkamı döndüğümde bana omzunun üzerinden kısa bir bakış attığını görüyorum. "Sözlerime inanacak mısın?"
Başımı iki yana sallıyorum.
"Ben de öyle tahmin etmiştim." diyerek cebinden telefonunu çıkarıyor Aras. Ekranda bir şeylerle uğraştıktan sonra cihazı bana uzatıyor. "Fakat bu ikna eder diye düşünüyorum."
Masanın üzerinden ona doğru uzanıp telefonu alıyorum. Elimde cihazla birlikte çekilirken parmakları bileğime sürtünüyor hafifçe. Bilerek yapılmış bir hareket olmasa da kahrolası kalbim bir kez daha tekliyor. Bu durumu çaktırmamaya çalışarak geri çekilip tekrar sırtımı dönüyorum ona. Telefona göz attığımdaysa karşıma arama kayıtları çıkıyor. "Bu ne?"
"Parti gününün kayıtlarına bak."
İç çekerek ekranı aşağı kaydırmaya başlıyorum. Ne yaptığımı görünce "Partinin üzerinden iki ay geçti," diye söyleniyor. Ekranda bunu daha hızlı yapabileceğim bir gösterge ararken masanın etrafını dolaşıp yanıma geldiğini fark ediyorum. Omzumun üzerinden eğilip ekranda bir yerlere dokunuyor, tarihi girdiğinde telefonun doğrudan iki ay öncesinin kayıtlarını açtığını görüyorum.
Aras parti gününün kayıtlarını bulmaya çalışırken kokusu ciğerlerime doluyor. İçimden telefonu ona verip aramıza mesafe koymak geliyor fakat bunu yapmak için bir bahane bulamıyorum. Bana dokunmuyor bile, gerçekten de kanıt bulmaya odaklanmış durumda. Bense başımı ona doğru çevirmemek için kendimle savaş halindeyim.
"İşte sana kanıt."
Nefesi tenime çarpınca başımı çevirme güdüme karşı koyamıyorum. Tam ben ona doğru dönerken "Partiye gittiğimizde saat 12'ye geliyordu." diyerek geri çekiliyor. "Bu da on iki ile bir arasında yarım saatliğine yanından ayrıldığım anlamına geliyor. O yarım saati telefonda Alper'le konuşarak geçirdim, Melek."
Ayıboğan... Arama kayıtlarına bakınca tam da o saatler arasında bir görüşme yapıldığını görüyorum. Yirmi yedi dakikalık bir görüşme...
Aras doğru söylüyor.
Nedense bu beklediğim gibi ani bir rahatlama yaratmıyor içimde. Zihnimde adını koyamadığım bir noktanın bu durumu olağan karşıladığını hissediyorum. Aklımda Sinem'in "Seni aldatmadığını çok iyi biliyorsun." deyişi yankılanıyor. Haklı olabilir mi?
Masaya bıraktığım kadehi alıp dudaklarıma götürüyorum tekrar. Bu esnada zihnimde başka detaylar belirmeye başlıyor. Begüm'ün düz fön çekili saçlarının maşalı hale gelmesi gibi... Eğer o esnada Aras'la birlikte olsaydı saçlarına maşa yapamazdı, değil mi? Üzerini değiştirmesi, makyajındaki rötuşlar gibi şeyler de eklenince hazırlanması zaten aşağı yukarı yarım saat sürmüş olmalı. Sahi, ben bu detayları daha önce neden düşünemedim ki?
Viski kadehini bu kez gerçekten kafama dikip fondip yapıyorum. Boğazımda bir liman yangını çıkarken "Yavaş iç şunu." diye homurdanıyor Aras. "Gevşe diye verdim o kadehi, sarhoş olman için değil."
"Siktir git." diyorum boş kadehi masaya bırakırken. "Hem buradan, hem de hayatımdan siktir git."
"Gerekirse giderim ama şimdi değil." dediğini duyuyorum. "Amfide sana söylediklerimi hatırla, Melek."
Hatırlıyorum. Sadece söylediklerini değil, dokunuşlarını da hatırlıyorum üstelik. Dudaklarıyla elbisemi yakasını sıyırdığı anı düşününce tüm vücudumu ateş basıyor sanki. Başımı kaldırıp Aras'a baktığımda onun sessizce beni izlediğini görüyorum. Şişeyi dudaklarıma götürdüğümde iç çekerek bana doğru yürümeye başlıyor. "Ver şunu."
Şişeyi inatçı bir tavırla göğsüme bastırıyorum. Bu elbette ki onu durdurmuyor, yanıma gelip otururken şişeyi çekiştirerek göğsümden almaya çalışıyor. Farkında olmadan elleriyle sütyenime baskı yaparken yüzümün ısınmaya başladığını hissediyorum. Fakat yine de şişeyi bırakıp ondan kurtulmak aklıma gelmiyor.
"Melek, şişeyi bırakır mısın?"
Onu izlediğimi bile bilmeden yüzünde inatçı bir tavırla bana yaklaşıyor. Yüzü bu kadar yakınımdayken farkında olmadan gevşetiyorum ellerimi. Şişeyi benden söküp aldıktan sonra derin bir nefes alarak geri çekilmeye yelteniyor.
Şu anda sarhoş olmadığımı biliyorum. Bu yüzden nefesi boynuma çarptığında onu çekip öpmemin herhangi bir izahı yok. Tam şişeyi benden kurtarıp yanımdan kalkmaya hazırlanırken gömleğinin yakasından tutarak kendime çekiyorum Aras'ı. Garip olansa bu durum onu şaşırtmış gibi durmuyor. Dudaklarına yapıştığımda hafifçe tebessüm ettiğini hissediyorum, hala göğsümde duran elleri biraz daha etime gömülüyor.
Bu durum aklımı başıma getirmeye yetiyor. Yediğim haltı idrak edince onu bırakıp hızla geri çekiliyorum. Allah kahretsin, ne diye yaptım ki bunu? Dehşete kapılmış bir halde "Ö-özür dilerim..." diye kekelerken yanaklarım kıpkırmızı kesiliyor. Yalpalayarak ayağa kalktığımda onun yüzünde içimi eriten bir tebessümle beni izlediğini görüyorum.
"Dileme özür." diyor başını hafifçe yana eğerek. "Kendimi kötü hissetmeme sebep oluyorsun."
"Senin bir suçun yok..." diye mırıldanıyorum. "Ben- bir an şey oldum-"
"Ben sana her baktığımda şey oluyorum, güzelim." diyor iç çekerek. Ardından eliyle pat pat koltuğa vuruyor. "Gel hadi, Melek. Süt dökmüş yavru kedi gibi durma orada."
Başımı iki yana sallıyorum. "Gelmem."
Dudaklarını gülmemeye çalışır gibi birbirine bastırırken "Sadece konuşacağız, kedi." diyor. "Barışıp el ele inelim aşağıya."
"Hayır, unut bunu." diyorum net bir tavırla geri geri giderken. "Anlık bir hatadan anlamlar çıkarma, Aras. Ve lütfen peşimden gelme."
Arkamı dönüp koşarak odadan çıkarken iç çektiğini duyuyorum. Kapıyı kapattığım anda tüm gücüm tükeniyor sanki, merdivenlerden aşağı inerken ayaklarım birbirine dolaşıyor. Ne diye yaptım ki bunu? Evet, amfide de ona karşılık vermiştim fakat öpüşmeyi başlatan ben değildim. Etki tepki mekanizmasıyla açıklanabilirdi o öpüşme. Aras beni öperek üzerimde bir etki yaratmış, ben de bu etkiye tepki vermiştim.
Fakat az önceki öpüşme... Yaptığım şeye bir açıklama getirmem de, herhangi bir bahaneye sığınmam da mümkün değil. Zira bu kez Aras hiçbir şey yapmadı, bana dokunmaya yeltenmedi bile. Adamı durduk yere çekip öpen bendim.
Peki ya şimdi ne olacak? Bir yandan geri dönüp başımı göğsüne gömmek istiyorum, diğer yandansa hala öfkeliyim ona. Evet, aradan neredeyse iki buçuk ay geçti fakat ben hala deliler gibi öfkeliyim. Zira yaptığım onca şeye rağmen hıncını alamayan bir şeyler var içimde. Ona asla zarar veremeyeceğimi, ne söylersem söyleyeyim canının yanmayacağını bilmenin çaresizliğini yaşıyorum.
Belki de Lavinia haklıdır. Gerçekten de kırılması gerektiğini idrak edemiyordur Aras. Ne yazık ki, o kırılmadıkça ben içimdeki öfkeden kurtulamayacağım. Ben suçsuz olduğum halde her gece ağlarken, onun bu acıdan nasibini almaması içimdeki adalet duygusunu tetikliyor. Bir bedel ödediğini görmedikçe affedemiyorum Aras'ı.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Siyah bir aracın yaklaşmasıyla birlikte büyük malikanenin kapıları ağır ağır açıldı. Dışarıda bekleyen korumalar birinin geleceğini biliyordu, bu yüzden herhangi bir arama yapmadılar. Yarı aralık camdan gördükleri yüz onlar için yeterli olmuştu. Araç ağır demir kapılardan süzülüp giderken içlerinden biri telefonuna davranıp eve misafirin geldiğini haber verdi.
Oysa buna gerek yoktu zaten. Çatı katındaki büyük salonun penceresinde duran yaşlı adam daha ufukta belirdiği an görmüştü aracı. Genç bir adam araçtan inip malikaneye doğru yürürken bastonuna davranıp arkasını döndü. Yerine oturduğu an salonun kapıları açılmış, hizmetçi kadınlardan biri içeri girmişti.
"Misafiriniz geldi, Dündar Bey."
Bakışlarını bastonundan ayırmadan cevap verdi. "Yukarı gönderin."
Kadın odayı terk ederken merakı iki katına çıkmıştı. İbrahim'in torununun onu görmek istemesini pek hayra yoramıyordu. Aralarında devam eden bir iletişim vardı elbette, olmaması mümkün değildi fakat yüz yüze yaptıkları görüşmeler bir elin parmağını geçmezdi. Neticede kendisi bir suç imparatorluğunun başındaydı, evine gelen genç ise toplum nezdinde tam aksi bir konumda yer alıyordu. Görüşmelerinin duyulması halinde her ikisinin de itibarı zedelenirdi.
Yine de reddetmemişti görüşmeyi. Şüphesiz bunda oğlana duyduğu merak da etkiliydi. Önceleri üzerinde pek kafa yormadığı bir detaydı Aras, tahtadaki piyonlardan herhangi biri... İlk görüşmelerine dek onun kendi torunu gibi toy bir delikanlı, İbrahim'den parçalar taşıyan bir çaylak olacağını düşünmüştü. Ve yanılmıştı. Onu ilk gördüğünde yaşadığı şoku hatırlayınca kendi kendine tebessüm etti adam. O gün karşısında Cevdet'in bir kopyasını bulacağı aklının ucundan bile geçmezdi.
Salonun kapısı hafifçe tıklatıldığında boğazını temizleyip bastonuna davrandı. Oturduğu yerde ağır ağır ayağa kalkarken hizmetçi kadın kapıyı açmıştı bile. Ardından kenara çekilip geçmesi için misafire yol verdi. Genç adamın nezaket dolu bir tavırla kadına gülümseyip içeri geçişini izlerken 'Dışı tamamen Cevdet...' diye geçirdi içinden. 'Tavırları, mimikleri, duruşu... Peki ya içi? Karakteri hangi aileye ait?'
"Nasılsınız, Dündar Bey?"
Kendisine uzatılan eli fark edince düşüncelerini bir kenara bıraktı. İlk görüşmelerinde olduğu gibi bu kez de ondan önce davranmıştı Aras. Onun elini öpmesi için uzatacağını tahmin etmiş olabilir miydi? Belki de üzerinde düşünmeden, hesapsız plansız yapılmış bir hareketti bu. Genç adamın elini sıkarken 'Karşındaki Cevdet değil.' diyerek hatırlattı kendine. 'Paranoya yapmayı bir kenara bırak.'
"İyiyim oğlum, sen nasılsın?"
Aras'ın yüzünde bir anlığına memnuniyetsiz bir gölge belirmişti sanki. Ona oğlum diye hitap etmesinden hoşlanmamış olabilir miydi? Dedesi de sevmezdi böyle şeyleri. Birileri tarafından sahiplenilmek, herhangi bir konuda birilerine açıklama yapmak zoruna giderdi. İftiraya uğradığı anlarda bile suskunluğunu koruduğu için insanlar onun mağrur bir duruşu olduğunu düşünürdü fakat Dündar sebebin bu olmadığını bilecek kadar iyi tanıyordu onu. Bir insana hesap vermenin, o insanı kendi üzerinde bir otorite olarak kabul etmekle aynı şey olduğuna inanırdı Cevdet. Mağrur duruşunun altında kibir derecesine varan bir gurur yatıyordu.
"İyiyim efendim, teşekkürler." dediğini duydu Aras'ın. Tokalaştıktan sonra arkasını dönüp teklifsiz bir tavırla koltuklardan birine oturmuştu. "Sizinle sevkiyatlar hakkında konuşmak için gelmiştim."
"Başka bir sorun çıkmadı umarım?"
"Aksine, son derece sorunsuz geçti." diyerek gülümsedi oğlan. "Adamlarınız size çok sadık, Dündar Bey. Başlarında ben olmasaydım da kusursuz bir sevkiyat yapılırdı."
"Adamlarım sadıktır," diyerek onayladı onu. "Fakat senin hakkını da ödeyemem. Onca işinin arasında bir de benim işlere koşturdun."
Söylediklerinde son derece samimiydi. Birkaç ay önce sistematik bir saldırıyla karşı karşıya kalmışlardı. Üstelik bu kez hedefte kendisi ya da ailesi yoktu, en güvenilir adamlarından bazıları sanki bir düğmeye basılmışcasına birer hafta arayla öldürülmüştü. Ortadoğuya yapılacak büyük bir sevkiyat öncesi elinin kolunun bağlanması demekti bu. Sağlık problemleri yüzünden bir süredir silah sevkiyatlarını yönetemiyordu, veliahtı işlerin başına geçmek yerine evcilik oynadığı için neredeyse tüm yük adamlarının üzerindeydi. Çekirdek kadrosundaki üç kişinin eksilmesiyle birlikte büyük bir kaosun ortasında kalmış, ölenlerin yasını tutmaya bile fırsat bulamamıştı.
Ozan'a gösterdiği sabrın da sonunu getirmişti olanlar. O gece adamlarına emir verip torununa haddini bildirmeye niyetleniyordu. Sevkiyatı çoktan gözden çıkarmıştı zaten, Ozan'ı ikna etse bile onun bir sevkiyatı yönetebilecek durumda olmadığının farkındaydı. Etrafında bu işi teslim edecek kadar güvenilir bir adam kalmadığının da.
Bu yüzden Aras'ın yardım önerisini minnetle kabul edip kriz anında ipleri eline almasına izin vermişti. Silahları üreten oydu zaten, sevkiyatın sorunsuz gerçekleşmesi en az kendisi kadar onun da işine gelirdi. Fakat bu sorgulamadığı anlamına gelmiyordu. Karşısındaki adamın bir iyilik meleği olmadığının farkındaydı, görünüşe bakılırsa onun kanatları altına girmeye yönelik bir hevesi de yoktu. Karşılıksız görünen bu iyiliğin boş yere yapılmadığını çok iyi biliyordu.
"Benim için bir zevkti." diye cevap verdi Aras. "Ne de olsa sizinle geçmişe uzanan bir bağımız var. Ülke olarak zor zamanlardan geçtiğimiz şu günlerde birbirimize yardım etmek zorundayız, öyle değil mi?"
Gülümseyerek arkasına yaslandı Dündar. Onun bu iyiliği neden yaptığına dair bir fikri vardı artık. Seçimler... Henüz kesin bir karar verilmediği için halka duyurulmamıştı fakat erken seçim olacağı bilinen bir gerçekti. Bu söylenti ortaya çıkmadan birkaç ay önce yeni bir parti de siyaset arenasına hızla giriş yapmıştı. Demokrasi ve Milli Savunma Partisi, halk arasında bilinen adıyla Milli Parti. Atatürkçü kesimden büyük bir destek görüyordu, Saral Grubu'nun da gizli desteğiyle şimdiden iktidara ciddi bir rakip haline gelmişti bile. Aras'ın buraya gelme sebebi de bu olmalıydı, benzer desteği onun da vermesini talep edecekti. Ki bu da, Of'un yarısından fazlasının bir anda Milli Parti'ye geçmesi demekti.
"Eğer benden yardım istiyorsan sözümü dinlemeni tavsiye ederim." dedi karşısındaki gence. "Çok geç olmadan şu partiden desteğini çek. Aksi taktirde seçimden sonra işler senin için çok kötü olacak."
"Ben kimseyi desteklemiyorum." dedi Aras masum bir tavırla. "Babamın siyasi bağlantıları yalnızca onu ilgilendirir."
Bundan da haberi vardı. Hakkı bu yeni partinin kuruluş aşamasından beri destekçisiydi, seçimleri kazanmaları halinde bakanlık teklifi götürülecek isimlerden biri olacaktı muhtemelen. Onun Silivri dönemlerini bildiği için siyasetle içli dışlı olmasını da, bu partiyi desteklemesini de anlayabiliyordu Dündar. Eğer sonuçlar istediği gibi gelirse kaybettiği yıllarının hesabını sorma şansına erişecek; olmazsa da hiçbir şey kaybetmeyecekti. Zira adamın elinde kaybedebileceği bir şey kalmamıştı zaten.
Fakat oğlunun kaybedecek çok şeyi vardı.
"Şu yeni kurulan partiye destek vermemi istemeye geldiysen boşa uğraşma," diyerek homurdandı. "Bu yaştan sonra siyasete bulaşacak değilim."
"Merak etmeyin, şu yeni partinin sizin desteğinize pek ihtiyacı yok."
Küçümser bir tavırla güldü Dündar. "Seçileceklerine bu kadar eminsin yani?"
"Gidişat bunu gösteriyor."
"O kadar umutlu olma derim, çocuk." diye cevap verdi. "Şu anda başa kim gelirse gelsin bir enkaz devralacak. Ülkeyi bir günde düzlüğe çıkarmaları mümkün değil, öncesinde sancılı bir süreç yaşanmak zorunda. O süreç başladığında halk bunun iyileşme sancıları olduğunu, bu duruma öncekiler yüzünden gelindiğini düşünmeyecektir. Anayasa kitapçığı fırlatıldı diye ekonomik kriz çıkabileceğine inanan bir halktan bahsediyoruz... Yeni gelen hükümeti bir sonraki seçimde, ekonomik reformları tamamlamaya bile fırsat bulamadan gönderirler."
"Ben sizin kadar karamsar düşünmüyorum." diye cevap verdi Aras. "Medya desteği, sağlam bir reklam kampanyası ve etkili propaganda taktikleriyle sancılı süreç halka hissettirilmeden atlatılabilir. Oğuz Bey bu konuda oldukça başarılı bir ekibe sahip."
Genç adamın bu ılımlı yaklaşımı karşısında dudağını bükmekle yetindi Dündar. O esnada salonun kapısı tıklatılmış, hizmetçi kadın elinde kahve tepsisiyle birlikte içeri girmişti. Önüne konulan fincandan bir yudum alırken arkasına yaslandı. Resmin tamamını kavramakta güçlük çektiğini hissediyordu, bunca yıl Cevdet'in torununu hafife almakla aptallık etmişti anlaşılan.
Onun bu noktaya nasıl geldiğini bilmiyordu, büyüyüp palazlanırken neler yaşadığına dair söylentilerden başka bir şey yoktu elinde. İlk görüşmelerinin ardından Erzurum'a adamlarını gönderip bir şeyler öğrenmeye çalışmıştı fakat herhangi bir kanıt bulamamıştı. Olası bir anlaşmazlıkta bu genç adama karşı kullanabileceği hiçbir şey olmadığını bilmek canını sıkıyordu.
"Çok büyük bir kumar oynuyorsun." diye homurdandı. "Savunma sektörü lokomotifinin başında dururken baştakilere isyan bayrağı açamazsın, oğlum. Eğer iktidar değişmezse başına geleceklerin farkında mısın?"
Aras hafifçe başını salladı. "Farkındayım."
"Öyleyse bu pervasızlık niye?" diyerek öfkeyle çıkıştı Dündar. "Yoksa elindeki teknolojiye mi güveniyorsun? Doğru, bugüne dek o teknoloji için sana göz yumdular ama seçim sonrası o teknolojiyi de elinden alırlar. Tek yapmaları gereken şey, üzerinde Saral amblemi bulunan silahları Ortadoğu'da bir militan grubuna verip sonra da bunu ifşalamak... Medya işin içine girdikten sonra seni örgüte silah satmaktan içeri tıkar, Saral gemisine de kayyum atarlar."
"Tüm bu saydıklarınız, ben kimseye destek vermemiş olsam da seçim sonrası yaşanacak zaten."
"Çünkü başa geçtiğin günden beri kafanın dikine gidiyorsun!" diye patladı Dündar. "On sene önce Saral Holding'in başında Özer değil de sen olsaydın, Ergenekon bahanesiyle içeri atılan yalnızca baban olmazdı. Eğer düzene meydan okumaya devam edersen-"
"Başıma gelecekler yalnızca beni ilgilendirir." dedi Aras. "Ben sizin torununuz değilim, Dündar Bey. Buraya sizden öğüt almaya da gelmedim."
Karşısında oturan genci bir süre ters bakışlarla süzdü. İçten içe onu takdir ettiğini inkar edemezdi, kendi sonunu hazırlıyor olsa bile en azından dümenin başında duruyordu. Fakat fazla inatçıydı, şirketin başına geçtiği günden bu yana birçok çevreden dikkatleri üzerine çekmişti. Şimdi de hayatının kumarını oynamaya hazırlanıyordu işte.
Eğer erken seçim genç adamın istediği gibi sonuçlanmazsa Saral Holding'in epey zor günler yaşayacağından şüphesi yoktu Dündar'ın. Saral gemisi batmazdı elbette, ihracatta bu kadar yüksek pay sahibi olan bir şirketler zincirini batırmanın ülke ekonomisine ne denli zarar vereceğini hükümet de biliyordu. Fakat bu genç veliahtı kenara çekip dümeni başka birinin eline tutuşturmaları mümkündü.
Öte yandan, eğer seçimden sonra iktidar değişirse bunun karşısında oturan gence muazzam bir güç kazandıracağının da farkındaydı. Dündar'ı asıl korkutan şey de buydu zaten. İbrahim yıllar önce benzer bir kumar oynayıp tüm mal varlığını bu oğlanın üzerine yapmaya karar verdiğinde de korkusu aynı yöndeydi. "Şeytan'ı kovmak için hepimiz çok büyük kayıplar verdik; ve kovduk da." demişti İbrahim'e. "Ama sen tutmuş Şeytan'ın tohumunu kendine veliaht yapıyorsun."
"Dündar Bey?"
Duyduğu sesle birlikte başını kaldırdı ve bir kez daha afalladı. Bu şaşkınlığı gazetelerde Hakkı'nın resmini gördüğü zaman da yaşamıştı fakat yüz yüze görmek bambaşkaydı. Geçmişi karşısında oturmuş onu izliyordu dikkatle. Bu hisse alışması hiçbir zaman mümkün olmayacaktı.
"Ne istiyorsun benden?" diye sordu huzursuzlanarak. "Seçimler istediğin gibi sonuçlanırsa çok büyük bir güce kavuşacaksın zaten."
Genç adamın gözlerinde beklediği parıltıyı görmemişti. Aksine, can sıkıcı bir durumdan bahseder gibi bir ifade belirmişti yüzünde. "Bu yola güç için girmedim, Dündar Bey."
"Ya ne için girdin?"
"Özgürlük." dedi Aras basitçe. "Silah tüccarı olmak istemiyorum. Eğer hükümet değişirse bu alandan çekilme özgürlüğüne kavuşacağım."
Onu gözünde fazla büyütmüş olabilir miydi? Duyduğu saçmalık karşısında hafifçe güldü yaşlı adam. "Ortadoğuya gidecek silahları kim üretecek peki?"
"Seçimden sonra böyle bir şeye ihtiyaç duyulacağını sanmıyorum." diyerek gülümsedi Aras. "Yeni hükümet ortadoğu bataklığından kademe kademe çekilmeyi planlıyor. Suriye sınırındaki güvenli bölgeyi tek seferde kurup, mültecileri gönderdikten sonra da kapıları kapatacak. Hiç değilse hedefleri bu."
Dündar'ın yüzünde de benzer bir tebessüm belirmişti. "O bataklığa bir günde girmedik, oğlum. Ağır ağır düştüğün çukurdan tek seferde çıkamazsın."
"Bu hükümetin sorunu." diye cevap verdi Aras. "Eğer seçimden sonra vaatlerini unutup da bataklıkta kalmak isterlerse bunu ithal silahlarla yapmaları gerekecek."
"Peki ya sen ne iş yapacaksın? Savaşlardan para kazandığının farkındasındır umarım."
"Ben ne iş yapacağım?" Bir an durup bu soruya güldü Aras. "Teknoloji çok hızlı ilerliyor, Dündar Bey. Konvansiyonel savaş artık geride kaldı. Bu nedenle biz de siber savaşlara yönelik çözümler üzerine yoğunlaşmaya karar verdik."
"Şirket politikasını tamamen değiştireceksiniz yani..." diye mırıldandı. "Peki tam olarak hangi alanlara yöneleceksiniz?"
"Kriptoloji ve siber güvenlik, uydu sistemleri, drone ve UAV'ler, füze roket sistemleri, askeri simülasyon teknolojileri, aviyonik ekipmanlar ve orduya yönelik insansız kara araçları..." diyerek teker teker saydı Aras. "Şimdilik bu yedi kolda ilerlemeyi planlıyoruz. Gerçi, İbrahim Bey hayattayken bu saydığım alanlardan üçünde yer alıyorduk zaten."
Yaşlı adam keyifli bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı. "Kalan dördüne de sen gireceksin, öyle mi?"
"Aslına bakarsanız ikisine çoktan girdik bile."
Aldığı cevap karşısında kendini tutamayıp kahkaha attı. Genç adamın dış görünüşü Cevdet olabilirdi fakat konuşan kişi İbrahim'di. Diğer dedesindeki kibir ve güç hırsını görememişti onun gözlerinde. Kahvesinden son yudumu da aldıktan sonra telve dolu fincanı masaya bıraktı. Arkasına yaslanırken dikkatle onu izleyen adama baktı yeniden.
"Büyük idealler keskin bir kılıç gibidir." dedi eliyle bastonunun kabzasını okşarken. "Çoğu zaman insanı ölüme götürür ama... Adını ölümsüzleştirir. Adsız bir adam için bunun ne kadar önemli olduğunu tahmin bile edemiyorum."
Aralarında buz gibi bir sessizlik esti. Ardından bunu duymayı bekliyormuş gibi hafifçe tebessüm etti Aras. "Köylülerle konuşmuşsunuz."
"Evet ve oldukça ilginç şeyler anlattılar." diye cevap verdi Dündar. "Duyduğuma göre pek iyi bir çocukluk yaşamamışsın. Bir tür eğitimden geçtin, öyle değil mi?"
"Evet, üstelik yalnız da değildim." diyerek başını salladı Aras. "Köydeki ortaokul epey kalabalıktı, tabi o zamanlar 4+4+4 sistemi yoktu henüz."
Yaşlı adam onun kinayeli sözlerini dinlememişti bile. Bir eliyle çenesini sıvazlarken "Ben torunlarımı asla o herifin eline bırakmazdım." diye mırıldandı. "Ancak mesleki başarısını da inkar edecek değilim. Eğitimden ziyade sanat yapıyordu, haksız mıyım? Tam anlamıyla bir Kheiron."
Genç adam hafifçe kaşlarını çattı. "Kheiron?"
"Antik dönemde yaşamış bir kentaur," diyerek açıkladı Dündar. "Yani yarı at, yarı insan. Aşil de dahil olmak üzere eski çağlarda yaşamış hükümdârların bir çoğunu eğittiği söylenir."
"Yarı hayvan, yarı insan bir eğitmen..." diye mırıldandı Aras. "Bu bir metafor, değil mi?"
"Çift kimlikli olmayı temsil ediyor," diyerek başıyla onayladı Dündar. "Eski çağlarda hükümdârların çift kimlikli olması gerektiğine inanılırdı. Ki bana kalırsa gerçekten de öyle olmalı; yerine göre zalim, yerine göre merhamet dolu... Bunun yolu da, çift kimlikli biri tarafından eğitilmekten geçiyor."
"Öyleyse bu sizin neden kötü bir eğitmen olduğunuzu da açıklıyor." diye cevap verdi genç adam. "Tek bir kimliğiniz var çünkü. Bir kraldan başka hiçbir şey değilsiniz."
"Ben mi kötü bir eğitmenim?" diyerek terslendi Dündar. "Eğer bana engel olmasaydın-"
"Ozan'ı hepten kaybederdiniz." diyerek sözünü kesti Aras. "Karısını öldürerek onu yola getirebileceğinizi mi sanıyorsunuz gerçekten? Bunu en son denediğinizde olanları ne çabuk unuttunuz?"
Unutmamıştı. Son nefesine kadar unutamayacağı bir gerçekti bu. Tanrı biliyor ya, oğlunu üzmemek için senelerce sabretmişti. Akif'in karısına aşık olduğunu biliyordu, farklı koşullarda muhtemelen kendisi de seve seve kabullenirdi gelinini. Fakat oğlunu ondan uzaklaştıranın da gelini olduğunun farkındaydı. Tek veliahtını ondan koparıp sıradan bir aile babası olmaya ikna etmişti kadın.
Bu yüzden kendisine düşmanlık güden bir çetenin ailesine saldıracağını öğrendiğinde, basitçe, hiçbir şey yapmamıştı. Saldırının düzenleneceği akşam oğlunun nöbeti yoktu, evde, çocuklarının yanında olması gerekiyordu. Akif'in karısının yanına hastaneye gideceğini, ikisinin eve birlikte döneceğini tahmin edemezdi.
En büyük pişmanlığını bir kez daha içine gömerek Aras'a döndü. Konuşurken yılların yorgunluğu yansımıştı sesine. "Peki nasıl ikna edeceğim Ozan'ı?"
"Karısını kullanarak." dedi Aras net bir şekilde. "Ada, Şermin Teyze gibi değil. Ozan sizin işlerinizi devralmak isterse ona karşı çıkmak yerine yanında duracaktır. Onu öldürmek yerine torununuzu yola getirmesi için ikna edebilirsiniz."
Yaşlı adam şüpheyle gözlerini kıstı. "Sen olsaydın böyle mi yapardın?"
"Ben olsam torunumu böyle işlerin içine sokmazdım." dedi Aras. "Ozan çok temiz bir genç. İyi yürekli. Ailesini kaybettikten sonra fazlasıyla olgunlaştı. Eğer onu veliahtınız olmaya zorlarsanız tüm bunları kaybedecek."
"Efe'nin büyümesini mi bekleyeyim yani?"
"Hayır, tamamen çekilin bu işlerden." dedi net bir şekilde. "Henüz hayattayken tüm işleri başka birine devredin. Ahıskalılar olabilir mesela. Ya da Cengiz Semerci... Semerci ailesi de tıpkı sizin gibi Of'lu, üstelik silah ticareti konusunda tecrübeliler. İstihbarat, işleri onların devralmasına olumlu bakacaktır, üstelik bunu şimdi yaparsanız siz öldükten sonra Ozan ve ailesinin güvenliğini de sağlarlar."
Ağzı hayretten bir karış açık kalmıştı. "Buraya bunun için mi geldin?"
"Evet." dedi Aras dürüstçe. "Hastalığınız giderek ilerliyor, Dündar Bey. Müşterileriniz sizden sonra başa kimin geçeceği konusunda endişeli. Ozan'ın hayatını elinden almak yerine halihazırda bu işlerle uğraşan birilerine devredin yerinizi. Eğer bunu yapmadan ölürseniz başa geçmek isteyen rakipleriniz iki torununuzu da yaşatmaz."
Öfke dolu bir kahkaha attı Dündar. Müşteriler... Elbette müşterilerle iletişime geçmişti. Aras'ı sevkiyatın başına geçirirken adamın müşteri bilgilerine ulaşacağını da tahmin etmeliydi. Fakat bu bilgilere ulaştıktan sonra onun kuyusunu kazmaya çalışacağı aklının ucundan bile geçmezdi. Oturduğu yerden kalkarken 'İçi de tıpkı Cevdet gibi...' diye düşündü kendi kendine. 'Güvenilmez bir hain.'
"Dündar Bey, iyi misiniz?"
"Sen-" dedi öfkeyle Aras'a dönerek. "Ne cüretle benim kurduğum krallığı üç günlük bir aileye peşkeş çekersin? Kim olduğunu sanıyorsun sen?!"
Genç adam sakin bir sesle cevap verdi. "Bastonunuzdaki ağacın yer üstündeki yarısıyım."
"Öyleyse ne halt etmeye kendi kökünü kazıyorsun be çocuk?!"
Aras bir cevap vermek üzere ağzını açtı fakat hizmetçi kadın kahve fincanlarını almak üzere içeri girdiğinde sessizliğe büründüler. Yaşlı adam bir eliyle bastonunu tutarken diğer elini sehpada duran bir kitabın üzerinde gezdiriyordu. Hükümdâr. Genç olansa etrafı incelemekle meşguldü o esnada. Bakışları vestiyerin üzerinde duran davetiyeye takıldığında hafifçe yüzünü buruşturdu. Düşmüş Melekler Senfonisi. Bu durum yaşlı adamın gözünden kaçmamıştı.
"Er ya da geç başlayacak, biliyorsun değil mi?" diye mırıldandı kadın çıktıktan sonra. "Sadece doğru zamanı bekliyorlar."
"Bunu engellemek için siz de bir şeyler yapabilirsiniz."
"Benden Babil'e meydan okumamı mı istiyorsun?" dedi yaşlı adam gülerek. "İkinci bir isyan için çok yaşlıyım, çocuk. Üstelik onlar da artık çok daha güçlüler. Yarım asır önce ödediğimiz bedellerin çok daha fazlasını ödemek zorunda kalırız."
"Er ya da geç birilerinin meydan okuması gerekecek." diye cevap verdi Aras. "Ya yazgıya boyun eğeceğiz, ya da ona hükmedeceğiz."
"Machiavelli, yazgının kendini soğuk soğuk devinene değil, ateşli olana teslim edeceğini söyler." diye mırıldandı Dündar. "Zira yazgı, dişidir. Bu yüzden yazgıya hükmetmek istiyorsan ona hem sert davranman, hem de onu okşaman gerekir."
İç çekerek arkasına yaslandı Aras. Dündar onu izlerken en fazla nereye kadar ilerleyebileceğini merak ediyordu. Ozan'ı korumaya çalışması eğer bir taktik değilse oğlanın içinde merhamet olduğunu gösterirdi. Oysa karşısına almak istediği insanlar bu duygudan tamamen arınmış durumdaydı. Acaba günün birinde bu çocuk da onlar kadar acımasız olmayı başarabilecek miydi? Şüphesiz, başarması gerekiyordu. Aksi taktirde, sahip olduğu merhamet muhtemelen onun sonunu getirecekti.
*İtalyanca'da "yazgı" anlamına gelen
la fortuna sözcüğü dişildir.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Locaya ulaştığımda bara dönmeye yeltenmiyorum bile. Merdivenlerden inip piste doğru ilerlerken aptal kız grubu ters ters bana bakıyor. Bir an gidip olay çıkarmayı düşünsem de sabır dileyerek devam ediyorum yoluma. Piste ulaştığım andaysa kalabalığın içinden biri bana sesleniyor.
"Melek!"
Lavinia'nın koşarak bana doğru geldiğini görünce ne diyeceğimi bilemiyorum. Sahneye çıkmasına on dakika falan kalmışken eve gidişimi ona nasıl açıklayacağım ki? 'Üzgünüm ama sizi izlemek için kalamam, Lavinia. Zira az önce boş bir odada ağabeyinin üzerine atladım ve şimdi de kuyruğumu kıstırıp kaçmam gerek.'
Kendi kendime bunu yumuşatarak söylemenin bir yolunu ararken Lavinia yanıma geliyor. Nefes nefese kalmış haline bakınca içimde bir endişenin filizlendiğini hissediyorum. "Neyin var senin böyle?"
"Cenk ortalarda yok!" diye isyan ediyor. "En son senin yanına gelmek için provadan kaçmıştı, Melek. Nereye gittiğini biliyor musun?"
Tam bilmediğimi söylemek üzere ağzımı açacakken bakışlarım telefonla konuşarak bardan içeri giren Ayıboğan'la takılıyor. Ellerinin üzerindeki bereleri görünce kanımın donduğunu hissediyorum. Bizi fark etmeden yanımızdan geçerken "Evet şu müzik grubunun bateristi..." gibisinden bir şeyler söylüyor konuştuğu kişiye. Düşündüğüm şey olamaz, değil mi?
"Melek?"
"Allah belanı versin, Aras..." diye mırıldanıyorum kendi kendime. "Allah kahretsin seni..."
"Melek, ne diyorsun?!"
"Yürü çabuk." diyorum Lavinia'yı kolundan çekiştirerek. "Sanırım piç kurusu ağabeyin Cenk'i hırpalatmış!"
Ayıboğan telefonla konuşarak kulise doğru ilerlerken Lavinia'yı da yanıma alıp çıkış kapısına doğru koşturuyorum. Yürürken "Saçmalama, Melek!" diyor bana. "Aras böyle bir şey yapmaz!"
"Ayıboğan'ın ellerindeki kanı görmedin mi, Lavinia?!" diyerek kükrüyorum. "İki saattir yukarıda Aras'la Cenk yüzünden kavga ediyorduk. Görünüşe bakılırsa en sonunda dediğini yapmış!"
Bu cevabım yeterli oluyor. Lavinia'nın panikle koşmaya başladığını görünce hızımı arttırıyorum ben de. Birlikte dışarı çıktığımızda kapı önündeki korumaların yanına seğirtiyorum. İçlerinden biri bizi görünce telefonunu çıkarıyor, onun bize müdahale etmeden önce içeriye danışacağını bildiğim için adamı kolundan tutarak durduruyorum.
"Ayıb- Alper nereden geldi?"
Boş boş yüzüme bakmakla yetiniyor. Ne sanıyordum ki? Adamı boşverip etrafa bakınırken Lavinia'nın bağırdığını duyuyorum. "Cevap ver ona!"
Beni takmayan koruma Lavinia'nın emrine karşı gelemiyor. Elini kaldırıp "Şu taraftan geldi." diyerek sol taraftaki sokağı gösterdiğini görüyorum. Ardından tekrar telefonuna dönüyor. "Dışarı çıktığınızı bildirmem gerekiyor efendim."
Korumanın hangimize cevap verdiğini anlayamıyorum fakat umurumda da değil zaten. Adama hiçbir şey söylemeden gösterdiği tarafa doğru yürümeye başlıyorum. Buz gibi hava incecik elbisemin içine dolup vücudumu kesiyor sanki. Lavinia ise endişeyle eşlik ediyor bana. Tam sokağın dönemecine varmışken Ayıboğan'ın bize seslendiğini duyuyorum.
"Melek Hanım bekleyin!"
Beklemiyorum. Sola dönüp sokağa daldığımda ilk fark ettiğim şey bir çıkmaz sokağa girdiğim oluyor. Asfaltı kan izleriyle boyanmış bir çıkmaz sokak... Lavinia izleri gördüğünde ufak bir çığlık atıyor, bense dehşet dolu bir dinginlikle takip ediyorum onları. Neyse ki uzun süren bir takip olmuyor. Birkaç metre ilerledikten sonra duvarın dibinde buluyorum kanın kaynağını.
Bu kez çığlık atan taraf ben oluyorum. "CENK!"
Dayak yemekten paramparça olmuş bir yüzle ve garip bir şekilde çarpılmış koluyla birlikte yerde oturuyor. Yüzü o kadar kötü halde ki, onu ancak kıyafetlerinden tanıyabiliyorum. Birkaç saniyelik bir sessizliğin ardından Lavinia bağırmaya başlıyor. Bense yabancı değilim bu manzaralara, bu yüzden soğukkanlı bir dehşetle yerdeki çocuğun yanına çöküyorum.
"Cenk, uyan!" diyerek başını ellerimin arasına aldığımda hafifçe inliyor. Arkamı dönüp bağırıyorum. "Lavinia ambulans çağır!"
Beni duymuyor bile. Lavinia yere diz çöküp ağlayarak Cenk'e sarılmaya çalışırken Ayıboğan'ın bize bağırdığını duyuyorum. Sokağın başından koşarak gelen adama bakarken etrafta bu kez Cenk'in acı dolu bağırtısı yankılanıyor. Başımı çevirip tekrar ona baktığımda bunun sebebini idrak ediyorum.
Kolu kırılmış. Kolu birkaç yerden kırılmış. Lavinia'yı ondan uzaklaştırmaya çalışırken bakışlarım çocuğun ters dönmüş bacağına takılıyor ve bir kırığın da orada olduğunu anlıyorum. Başındaki bir yerlere çarpmanın etkisiyle oluşmuş kesiktense kanlar damlıyor yere.
"Melek Hanım!"
Ayıboğan kollarımdan tutup beni zorla kaldırırken "Ambulans çağırın!" diye bağırıyorum. Korumalardan bir diğeriyse hüngür hüngür ağlayan Lavinia'yı devralıyor. İri yarı adamlar bizi sürüklerken "Cenk?" diyorum Ayıboğan'a dönüp. Cenk'i ölüme mi terk edeceğiz? Yüzünde anlayışlı bir ifadeyle "Merak etmeyin, ambulans gelecek." diye cevap veriyor. Başımı eğip adamın dayak atmaktan derisi soyulmuş ellerine bakıyorum bu kez. Ufak bir kahkaha attığımda endişeyle beni süzüyor.
Bardan içeri girerken korumalardan birinin "Aras Bey'in telefonu kapalı ama arkadaşlar üst katta olduğunu söylediler." dediğini duyuyorum. Öteki korumalardan biri telefonda muhtemelen ambulans çağırmak için barın adresini vermekle meşgul. Ayıboğan tükürür gibi bir sesle "Gidip bizzat söyleyin o zaman." diye çıkışıyor ilk korumaya. Ne söyleyecekler ki? Çocuğu istediğiniz gibi dövüp kemiklerini kırdık ama hanımlar durumu öğrenince ambulans çağırmak zorunda kaldık mı?
"Gitmeyin, Aras müsait değil." diyorum şaşırtıcı derecede sakin bir sesle. "Ben gidip haber veririm."
İçeri girmek üzere olan koruma duraksayıp Ayıboğan'a bakıyor. Onun milimlik bir baş hareketiyle onay verdiğini görüyorum. Ardından kolumu bırakıp kapıdan içeri geçmem için izin veriyor. Lavinia ağlayarak kapının önünde beliren şaşkın Mert'e sarılırken bara giriyorum. Üzerimde sanki dışarıda benim yüzümden masum bir çocuk can çekişmiyormuş gibi garip bir sükunet var.
Aynı sükunet locayı geçip kapıdan içeri girene dek takip ediyor beni. İçeri girdiğimdeyse onu geride bırakıp gazabı alıyorum yanıma. Merdivenleri sessiz bir gazapla çıkarken aklıma Aras'ın bana amfide söyledikleri geliyor. "Sana dokunan adamın elini kırarım." Görünüşe bakılırsa hayatında ilk kez verdiği söze sadık kalmak istemiş. Ortadaki ironi karşısında gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Üst kata çıkıp odanın önüne geldiğimdeyse gülme isteğim yüzümde bir tebessüme dönüşüyor.
Aynı tebessümle kapıyı açtığımda onu masaya yaslanmış pencereden dışarı bakarken buluyorum. Arkasına dönüp baktığında önce şaşırıyor, ardından beklenmedik bir mutluluk yayılıyor gözlerine. Buraya onunla barışmaya geldiğimi sanmış olabilir mi?
"Geleceğini biliyordum." dediğinde doğru tahmin ettiğimi anlıyorum. Bana doğru yürürken yüzünde keyifli bir tebessüm beliriyor. Altında yatan caniye giydirilmiş bir başka maske daha... "Epey beklettin, Tinúviel. Ama buna değd-"
"Neden insanların seni sevmediğini hiç merak ettin mi?"
Aniden konuştuğumda şaşkınlıkla bana bakıyor. "Ne?"
Odanın içine doğru yürürken "Neden öz kardeşinin bile seni sevmediğini hiç merak ettin mi?" diye tekrar ediyorum sorumu. "Hiç düşündün mü bunu Aras?"
Bilmediğim bir şeyleri idrak etmiş gibi iç çektiğini fark ediyorum. Yüzündeki neşeli ifade yerini bıkkın bir maskeye bırakıyor. Başını iki yana sallayarak arkasını dönerken "Yetmedi mi Melek?" diye söylendiğini duyuyorum onun. "Şu kahrolası öfkenin sonu yok mu cidden?"
"Öfkeden değil, meraktan soruyorum." diyorum sakin bir sesle. "Lavinia bile sevmiyor seni. Neden?"
Boş viski şişesinin son kırıntılarını taşıyan kadehi eline alıyor. Kaygısız bir tavırla masaya yaslanırken gözlerinde anlayışlı bir ifadenin belirdiğini görüyorum. "Küçük fare aşağıda saçma sapan şeyler söyledi, değil mi?" diyor başını hafifçe eğerek. "Endişelenmene gerek yok Melek, Laviş sevdiği herkesin öleceği şeklinde bir batıl inanca sahip. Anlayacağın, sevmediğini söyleyerek aklı sıra koruyor beni."
"Emin misin bu yüzden yaptığına?" diye soruyorum düşünceli bir tavırla. "Zira Özgür'ü, beni, bir zamanlar Mert'i ve hatta Emre'yi bile sevdiğini söyleyebiliyor. Batıl inancı bir tek sende işliyor anlaşılan."
Dudaklarının kenarında alaycı bir tebessüm titreşiyor. "Kardeşimi benden daha iyi tanıdığını mı iddia ediyorsun?"
"Kardeşin geçen gün bana ikimizden birini seçmek zorunda kalsa beni tercih edeceğini söyledi." diyorum gözlerinde herhangi bir duygu kırıntısı arayarak. "Düşünsene, ikimiz bir uçurumun kenarına tutunuyor olsak Lavinia'nın kurtaracağı kişi ben olacağım."
Gülüyor. "Eh, ben de öyle yapmasını isterdim zaten."
Bu cevap beklenmedik bir şekilde afallamama sebep oluyor. Bir anlığına. Hemen ardından Şeytan'la konuştuğumu hatırlayıp silkiniyorum. Duraksadığımı görünce utanmadan tekrar gülen bir Şeytan'la. Neden canını yakmak için uğraşıyorum ki? Eğer sevilmemek umurunda olsaydı etrafındaki insanlara bunları yaşatmazdı zaten.
"Acınacak haline gülüyorsun, Aras." diyorum başımı iki yana sallayarak. "Aşağıda bir çocuk senin yüzünden kanlar içinde yatıyor ama sen gülüyorsun."
Dudaklarına götürmeye hazırlandığı kadehi bir anlığına havada asılıyor kalıyor. Yüzünde tam da beklediğim gibi hayret dolu bir maskenin belirdiğini görüyorum. Sesinde nasıl yapabildiğini merak ettiğim sahte bir endişeyle "Ne çocuğu?" diye soruyor. "Birine bir şey mi oldu, Melek?"
"Evet, tam da emrettiğin gibi." diyerek onaylıyorum onu. Fakat gözlerinde beliren şaşkın ifade karşısında tüm sükunetim buhar olup uçuyor. Onun bu pişkinliği karşısında çileden çıkmış bir şekilde "Nasıl yapabildin bunu ruh hastası?!" diye bağırıyorum birden. "Neyin intikamını aldın?!"
"Ne intikamı?" diyor kanımı donduran bir profesyonellikle. Ardından beni kenara çekip kapıya doğru ilerliyor. "Tanrı aşkına, aşağıda neler oluyor?"
Kahkaha atıyorum. Ardından yerden kaldırıp masaya koyduğu kalemliği elime alıp "OROSPU ÇOCUĞU!" diyerek fırlatıyorum kafasına. "KARAKTERSİZ RUH HASTASI SENİ!"
Kenara çekilerek kurtuluyor kalemlikten. Etrafta ona fırlatacak yeni bir şeyler ararken "Öğrenmeyeceğimi sandın değil mi?!" diye bağırıyorum hışımla. "O zavallı çocuğu bir çıkmaz sokakta ölüme terk edip suçu başkasının üzerine atacaktın, değil mi?! HASTA RUHLU OROSPU ÇOCUĞU!"
Önce sahte bir hayret geziniyor bakışlarında, ardından hışımla bana doğru ilerliyor. Yanıma geldiğinde kolumu tutup "Delirdin mi sen?!" diye bağırdığını duyuyorum. "Kimden bahsettiğini bile bilmiyorum Melek!"
"Cenk'ten bahsediyorum!" diyerek tekme atıyorum ona. "O beş para etmez adamlarına dövdürüp çıkmaz sokağa attırdığın Cenk'ten bahsediyorum!"
Şaşkın şaşkın bakıyor Aras. Yüzüne taktığı iğrenç maskeleri görmemek için ellerimi göğsüne koyup hışımla itiyorum onu. Birkaç adım geri giderken "Ben bir şey yapmadım." diye cevap veriyor. "O piçin dayak yediğini bile şimdi öğreniyorum, Melek. Muhtemelen barda yavşaklık yaptığı kızlardan birinin sevgilisi dövmüştür-"
"SENİN ADAMIN DÖVDÜ!" diye bağırıyorum çığlığa dönüşen bir sesle. "AYIBOĞAN'IN YUMRUK ATMAKTAN BERELENMİŞ ELLERLE ÇIKTIĞI SOKAKTA YATIYORDU CENK!"
"Saçma sapan konuşma." diyerek tersliyor beni. "Alper bana sormadan asla böyle bir şey yapmaz."
Beklediğim itiraf gelince masadaki boş içki şişesini fırlatıyorum kafasına. Kahrolası refleksleriyle kenara çekilirken şişe duvara çarpıp tuzla buz oluyor. "Canavarsın sen!" diye bağırıyorum titreyen ellerimle. "İnsanların hayatını kabusa çeviren bir canavarsın!"
"Zaman zaman, evet." diyor katı bir sesle. "Fakat bu kez hiçbir şey yapmadım."
"SİKTİR ORADAN!" diyerek ataç kutusunu fırlatıyorum bu kez. "AMFİDE BENİ MİLLETİN ELİNİ KIRMAKLA TEHDİT EDEN KİMDİ RUH HASTASI?!"
"Sana dokunan adamın elini kırarım dedim!" diye bağırıyor birden. "Ama haklısın, mantıken o piçin de ağzını kırmalıydım!"
"Merak etme, adamların kırmış." diyorum yüzümde acı bir gülümsemeyle. "Yetmeyince kolunu da kırmışlar. Hem de öyle bir kırmışlar ki, muhtemelen bir daha asla bateri çalamayacak. Hiç mi vicdan azabı çekmiyorsun, Aras?!"
"Ben yaptırmadığım için hayır." diye cevap veriyor. "Ama yapanların ellerine sağlık. Birilerinin o piçe haddini bildirmesi gerekiyordu."
"S-sen-" diye öfkeyle kekeliyorum. Yüzündeki zerre üzüntü içermeyen ifadeye bakarken kanım donuyor. Kafasına bir şeyler fırlatmaktan vazgeçip bu kez kendim saldırıyorum ona. Üzerine atlayıp suratına yumruk atmaya çalışırken ellerimden tutup beni zaptetmeye çalışıyor. "NEDEN BÖYLESİN ARAS?!" diye bağırıyorum öfkeyle. "NEDEN BU KADAR KÖTÜSÜN?!"
"Yeter, Melek!" diyerek sarsıyor beni. "O yavşak yüzünden bağırma bana!"
Bağıramıyorum zaten. Hıçkırarak ağlamaya başlıyorum sadece. "Senden nefret ediyorum!" dediğimde başımı tutup göğsüne bastırıyor. Gömleğine tutunarak ağlarken gövdesine çaresiz bir yumruk atıyorum. "Seni sevecek hiçbir yol bırakmıyorsun bana!"
Saçımı okşayarak beni sakinleştirmeye çalışıyor. Ne yazık ki bunu başarmasına engel olamıyorum. Bedenim her zamanki gibi onun dokunuşları karşısında suya indiriyor yelkenleri. Hıçkırıklarım kesikli bir forma bürünürken Aras'ın iç çektiğini duyuyorum. Ardından dudaklarını kulağıma yaslayıp "Ben yapmadım." diyor yalvarır gibi bir sesle. "Yemin ederim ben masumum, Melek."
"Değilsin!" diye bağırıyorum. "Değilsin ve bunun bedelini kardeşinle ödeyeceksin!"
Başımı geri çekip yüzüme bakıyor. "Ne saçmalıyorsun sen?"
"Lavinia Cenk'i gördü!" diyorum onu itip geri çekilerek. "Hadi beni kandırmaya alışkınsın ama ya o? Ona nasıl açıklayacaksın?!"
Cümlemi bitirmemle birlikte odadaki kapı açılıyor. Başımı çevirip baktığımda Lavinia'yla göz göze geliyoruz. Yüzünde öyle bir ifade var ki, bakarken ister istemez geriliyor adımlarım. Fakat mavi şimşekler çakan gözleri beni görmüyor bile, kana bulanmış tişörtüyle içeri dalıp abisine doğru ilerliyor.
"NE YAPTIN SEN?!" diye bağırdığını duyunca sessizce bir köşeye ilişiyorum. "NE İSTEDİN CENK'TEN?!"
"Hay sizin Cenk'inize!" diyerek yaka silkiyor Aras. "Ben bir şey yapmadım o piçe!"
Acı bir kahkaha fırlıyor dudaklarımdan. "Yemin ederim acıyorum sana."
"Ben acımıyorum!" diyerek bağırıyor Lavinia. "Bu onu bile hak etmiyor!"
Aras'ın duyduklarına inanamıyormuş gibi Lavinia'yla bana baktığını görüyorum. Ardından yüzünde sabır diler gibi bir ifadeyle "Aptal mısınız siz kızım?" diye çıkışıyor bize. "O piçi dövdürecek olsam ne diye bunu barın yakınlarında yapayım? Velev ki yaptım diyelim, siz iki veledin bundan haberi olur mu sanıyorsunuz?!"
Küstah tavrı ve söylediği şey kanıma dokunuyor. Ama belli ki Lavinia kadar değil. Zira onun çıldırmış gibi bir öfkeyle Aras'ın üzerine atıldığını görüyorum. Ben ne olduğunu bile idrak edemeden elini havaya kaldırıyor ve abisine okkalı bir tokat atıyor.
Birkaç saniye süren sessizlikte yaprak bile kıpırdamıyor odada. Başta Aras'ın tıpkı bana yaptığı gibi bu tokadı görmezden geleceğini sanıyorum. Fakat öyle olmuyor. Bakışlarında beliren korkunç bir öfkeyle kardeşinin üzerine yürüyüp koluna yapışıyor aniden. Tokat yediği eli kaldırıp kıza gösterirken "Bu ne hadsizlik, Lavinia?!" diye bağırdığını duyuyorum. "Sen beni arkadaşın mı sandın?!"
"Hak ettin!" diyerek kıvrandığını görüyorum Lavinia'nın. "Yaptığın şeyden sonra-"
"BEN SENİN AĞABEYİNİM!"
Kızı kollarından tutup sarstığını görünce dayanamayıp aralarına giriyorum. "Aras, bırak artık!" diyerek onları ayırmaya çalıştığımda diğer eliyle beni tutup kenara çekiyor. Ardından "Bırakacağım." diyor yüzüme bile bakmadan. "Ama önce özür dileyecek!"
Lavinia öfkeyle bağırıyor. "Dilemeyeceğim!"
"Dileyeceksin!" diye tekrarlıyor Aras. "Yoksa özür dileyene kadar eve kapatırım seni."
Tekrar aralarına girerken "Tanrı aşkına, özrün sırası mı şimdi?!" diye çıkışıyorum ona. "Ben de sana vurmuştum Aras, o zamanlar özür falan istemed-"
"Çünkü ben senin ağabeyin değilim!" diye bağırıyor bana. "Senin bana saygı gösterme zorunluluğun yok. Ama bu aptalın var!"
"Ne ağabeyi be?!" diyerek bağırıyor Lavinia. "Sokaktaki köpeğe bile senden daha çok değer veriyorum ben!"
İçime kıymık olup saplanıyor bu sözler. Az evvel kardeşinin onu sevmediğini söylediğimde Aras'ın bana verdiği tepkiyi hatırlıyorum; inanmamıştı bile. Çok garip. Bu dünyada Aras'ı sevildiğine ikna etmekten daha kolay bir şey yok, ortada bunu gösteren hiçbir delil olmasa bile kendi kendine ikna olabiliyor. Fakat onu sevilmediğine ikna edemiyorsunuz. Acı gerçek yüzüne çarpıp onu uçurumdan aşağı itmedikçe kabullenemiyor.
Şu anda da kabullenmiş değil, gözlerinde görebiliyorum bunu. Lavinia'nın kolunu bırakıp öfkeyle kendinden uzağa itiyor kızı. Gitmesini istiyor. Neden? Onun kendisini ikna etmesinden korktuğu için mi? Parmağını kaldırırken uyarır gibi bir tonla "Senden sevgi bekleyen yok." dediğini duyuyorum kardeşine. "Ama-"
"Bekleme zaten, hak etmiyorsun!" diyerek sözünü kesiyor Lavinia. "Şu koskoca hayatında bir tek annem sevmiş seni." Ardından ufak bir kahkaha atıyor. "Üstelik o sevgiyi de annemin biz çocukken ölmesine borçlusun. Büyüdüğünde dönüştüğün canavarı görseydi o bile sevmezdi seni!"
Bir şeyler düğümlenip oturuyor boğazıma. Aras'a baktığımda onun hala ikna olmadığını, olduysa bile bunu çok yüksek bir duvarın arkasına sakladığını fark ediyorum. Sanki Lavinia hiç konuşmamış gibi "-Ama bana da, babama da saygı duymak zorundasın." diye devam ediyor yarım kalmış cümlesine. "Çünkü biz senin ne arkadaşınız, ne de dengin. Şimdi çekil git ve bunu idrak edene kadar gözüme görünme."
Eliyle kapıyı işaret ettiğinde Lavinia'nın onu hiç ikiletmeden arkasını döndüğünü görüyorum. O dışarı çıkarken boğazımdaki yumru çözülüp yanaklarıma süzülmeye başlıyor. Ne yapmam gerekiyor? Bir yandan ona sarılıp kardeşinin sözlerinin doğru olmadığını söylemek istiyorum, diğer yandansa bunu hiç hak etmediğinin farkındayım. Tıpkı yalan söylediğinin farkında olduğum gibi.
Uzun bir sessizliğin ardından "Kardeşinin seni sevmediğini canını yakmak için değil, kendini sorgulaman için söyledim." diyorum ona dönerek. "Hiç değilse benim hatırıma bunu yap, Aras. Eğer hoyrat bir fırtına gibi davranmayı bırakırsan Lavinia seni sevecektir."
"Güneşli günlerde herkes sever." diyor sakin bir sesle. "Fakat ben güneşli bir adam değilim."
"Öyleyse fırtınanın tadını çıkar." diye cevap veriyorum ona. "Çünkü savrulurken yalnız olacaksın. Yapayalnız."
Gülüyor. Elini yapmacık bir tavırla kalbine koyup "Attığın ok tam buraya geldi güzelim." dediğinde hayretle bakıyorum ona. "Az kalsın içimdeki çocuğu öldürüyordun. İyi ki zamanında onu bir mağarada bırakmışım."
İşte o an bir sosyopatla karşı karşıya olduğumu anlıyorum. Gerçekten de acı hissedebilme yeteneği yok bu adamın. Oysa ben bugüne dek onun duvarlarının ardında insancıl bir şeyler yaşattığına inanıyordum hep. O duvarı önce yıkmaya çalışmış, ardından kırmızıya boyamış, en sonunda da üzerine tırmanmaya karar vermiştim. Şimdiyse bitmiş bir tırmanışın ardından sevdiğim adamın duvarlarının tepesinde duruyor ve o duvarların arkasında uzanan dehşet verici boşluğu izliyorum.
O boşluğu ardımda bırakıp bir kez daha dönüyorum gerçekliğe. Derinlerde, çok derin bir mezarın içindeki bir fırtına bana kollarını açıyor fakat kulaklarıma ulaşmıyor sesi. Başımı kaldırıp Aras'a baktığımda onun sessizce beni izlediğini görüyorum. Duygunun zerresini barındırmayan bakışlarında salt bir merak var. Hislerden arındırılmış deneysel bir merak... İkilemde olduğumu biliyor diye düşünüyorum kendi kendime. Ne yapacağımı merak ediyor.
Aklıma Cenk'in kandan görünmeyen yüzü geldiğinde karar vermem zor olmuyor. Gözyaşlarımı elimin tersiyle silip kendimi duvardan aşağı bırakıyor ve Aras'a sırtımı dönüyorum. Kapıya doğru yürümeye başladığımda hiçbir şey söylemiyor bana. Yalnızca, tam dışarı çıkarken yüzünde ufak bir tebessümün belirdiğini görüyorum. Sadece ikilemde olduğumu bilmiyor diyorum zihnimin içinde. Neyi seçeceğimi de biliyor.
Ne yazık ki, haksız değil. Bu yüzden sağırlığımın farkında bile olmadan kapıyı yüzüne kapatıyor ve onu yalanlarıyla baş başa bırakıyorum.
-*-
Zamanında tutmadığı bir el yeniden uzanır mı insana? Henüz peşine düşmedim bu sorunun; çünkü bazı sorular insanın geleceğinde gizlenir. Şimdiki zamandaysa yalnızca cevaplar var aklımda. Tükenmiş bir halde merdivenlerden aşağı inmeye başlarken doğruluğunu sorgulamadığım bu cevaplar ayaklarıma dolanıyor. Kekremsi bir tat beliriyor ağzımda, yukarıda yalnız bıraktığım adamı sevmekle ondan nefret etmek arasında salınıp duran bir sarkacın kalbimin duvarlarına çarptığını hissediyorum.
Gözlerimden süzülmek için yalvaran yaşlarla ve bir takım titreyen bacaklarla locaya çıkarken telefonum titreşmeye başlıyor. Mert'ten gelen ve Cenk'in kendine geldiğini belirten mesajı okuyunca derin bir nefes alıyorum. Tıpkı soğuk havanın ardından sobalı odaya girildiğinde baş gösteren titreme gibi iyi haber de benim buzlarımı çözüyor. Locanın merdivenlerinden yarı yarıya boşalmış bara inerken zırıl zırıl ağlamaya başlıyorum.
Yürürken birkaç kişi garip garip bakıyor bana. Akmış makyajımı ve dayak yemiş gibi görünen dağılmışlığımı düşününce kızamıyorum onlara. Boğazıma düğümlenen hıçkırıkları ve geri dönüp yukarı çıkmak için sızlayan bacaklarımı hiçe sayarak pistin dışına doğru yürüyorum. Ta ki, bir çift kol belimden tutarak beni durdurana dek.
Aras'a bağırmak üzere arkamı döndüğümde karşıma Çınar çıkıyor. Bu korkunç gecenin başında dans ettiğim herif... Bakışları locayla benim aramda gidip gelirken "Neyin var güzellik?" dediğini duyuyorum. "Yoksa o herif nazik davranmadı mı sana?"
Aras'tan bahsettiğini anladığımda "Allah o herifin belasını versin!" diyorum. Hıçkırarak ağladığımı görünce anlayışlı bir tavırla sarılıyor bana. O kadar tükenmiş haldeyim ki adamın saçlarımı okşamasına bile tepki veremiyorum. "Ah, siz kızlar..." diyerek iç çekiyor. "Gözünüzü çok yükseğe dikip kendinize yazık ediyorsunuz."
Başımı omzundan kaldırıp şaşkın şaşkın bakıyorum. "Ne?"
"Bu tipler kıymet bilmez, Melek." diyor yanaklarımdaki yaşları silerken. "O herifle yukarı çıktığını gördüğümde peşinden gelip durduracaktım ama önceden tanışıyorsunuzdur diye müdahale etmedim. Keşke ilk dans ettiğimizde buradan götürseydim seni."
Adamın beni Aras'ın barlarda yattığı kızlardan biri sandığını anlayınca gülmeye başlıyorum. Bir bu eksikti zaten... Sinirlerim iflas etmiş bir halde gülerken "Sen yukarıda Aras'la bir şey yaşadığımı mı sandın?" diyorum adama. Ardından anlayışlı bir tavırla omzunu sıkıyorum. "İyi ki müdahale etmemişsin, yoksa senin de elini kırardı."
Sözlerime bozuluyor sanırım. Klasik bir erkek egosuyla "O biraz sıkar." dediğini duyuyorum. "İstesem seni alır götürürdüm buradan."
Tekrar gülüyorum. "Peki benim seninle gelmek istediğimi nereden çıkardın?"
Adamın öfkelendiğini görünce geri çekilmeye çalışıyorum. Küçümseyen bakışlarla "Dans ederken bana iş atıp duran babam mıydı kızım?" diyerek dikleniyor. Ardından gülerek pat pat popoma vuruyor eliyle. "Adam nasıl siktiyse yürüyecek halin kalmamış, hala bana caka satmaya çalışıyorsun."
Tüm akşamın yükünü omzundan indirerek sakince yan masada duran şişeye uzanıyorum. Sakince. Elimdeki şişeyi havaya kaldırırken yüzümdeki tebessüm sekteye bile uğramıyor. Sonra aynı sükunetle şişeyi acımadan adamın kafasına geçiriyorum. Yeşil cam tuzla buz olup tepesinden aşağı yağarken acıyla bağırarak serbest bırakıyor beni. Hemen ardından üzerime atılıp boğazıma yapıştığını hissediyorum.
"Ne yaptın sen, hasta orospu?!"
Pek fazla nefessiz kaldığım söylenemez. Birkaç saniyelik çırpınmanın ve dehşetin ardından Ayıboğan yıldırım hızıyla araya girip beni adamın elinden kurtarıyor. Bir bar taburesini tutunup öksürürken berelenmiş yumruğunu bir kez daha havaya kaldırdığını görüyorum. Fakat arkamızda yükselen bir ses onu durduruyor. Aras.
"Çekil Alper."
Aras'ın yüzüne baktığımda bütün piyangonun adama patlayacağını anlıyorum. Bundan önceki bar maceralarım, Cenk'le ve bu adamla ettiğim dans, yukarıda benden ve kardeşinden duydukları, üstüne yediği tokat... Tüm piyango bu gerizekalı piçe patlayacak. Adama zerre acımıyorum fakat üstüne çökecek fırtınanın gazabını bildiğim için dehşetle yerimden doğrulmaya çalışıyorum. Bu gecenin sonunda bir cinayet görmeye dayanamam.
Fakat ben kalkmadan Ayıboğan adamı Şeytan'ın ellerine bırakıp geri çekiliyor. Korumalar barı boşaltmaya başlarken Ayıboğan'ın bana dönüp koluma girdiğini fark ediyorum. İki büklüm halde öksürürken tutup pistin dışına çıkarıyor beni. "E-engel-" demeye çalışıyorum nefes almaya çalışırken. "Öldürec-"
Beni pek takmadan çantamı açıp astım spreyimi çıkarıyor. Ventolin'i elinden kapıp ağzıma sıkarken pistin bulunduğu yerden yükselen bir çarpma sesi duyuyorum. Başladı. Ardından bakışlarım koşarak bardan içeri giren Sinem'e takılıyor. İnsanların telaşla dışarı çıktığını görmüş olmalı. "Aras!" diye bağırıyor önce. Beni fark ettiğinde yönünü değiştirip panikle bana doğru koşmaya başlıyor. Sinem "Melek ne oldu sana?!" diye üzerime atılırken pistten ikinci bir çarpma sesi yükseldiğini duyuyorum.
Aras'ın bar taburesini adamın kafasına geçirdiğini görünce dudaklarımdan bir çığlık kopuyor. Hüngür hüngür ağlayarak Sinem'e sarılırken "Aras'ı durdur!" diye yalvarıyorum. "Adamı öl- öldürecek!"
Sözlerimi doğrularcasına kafa atıyor adama. Aklıma partideki kavga gelince ona doğru atılmaya çalışıyorum fakat başaramıyorum. Zira Ayıboğan ve Sinem aynı anda durduruyor beni. Aras'ın devrilen adamı gömleğinin ensesinden tutarken kükrediğini duyuyorum. "Kalksana orospu çocuğu!" diye bağırıyor adama. "Yürüyecek halin kalmadı mı yoksa?!"
Onun adamın bana söylediklerini duyduğunu anlayınca hıçkırıklarım giderek şiddetini arttırıyor. Pistten gelen çarpma sesleri de. Aras'ın adamın karnına attığı tekmeyi gördüğümde Ayıboğan'ı kolundan tutup sarsarak "Neyi bekliyorsun hala?!" diye bağırıyorum. "Bir şeyler yapmayacak mısın?!"
"Bana ihtiyaç olursa yaparım." diyor sakince. Ardından bakışlarını piste doğru çevirip ekliyor. "Bana ihtiyaç varmış gibi görünmüyor."
Pistin ortasındaki adamın küfür ettiğini duyuyorum. Ardından çenesine bir yumruk daha yiyor. Yere devrildiğinde Aras'ın bir kez daha onu ayağa kaldırdığını, ardından kafasını bardaki metal masalardan birine geçirdiğini görüyorum. Çınar başını masadan kaldıramadan ensesine bir yumruk yiyor. Çığlığım mekanı inletiyor bu kez. Ağlayarak Ayıboğan'a döndüğümde yüzünde son derece keyifli bir ifadeyle arkasına yaslandığını fark ediyorum. Ondan umudu kesip Sinem'e dönüyorum panikle. "POLİS ÇAĞIRSANA!"
"Sakin ol, Melek-"
Adam tekrar yere düşüyor. Yüzünün tıpkı Cenk'in yüzü gibi kanla yıkandığını görünce "DUR ARTIK!" diye bağırıyorum. "ARAS KATİL OLACAKSIN!"
Durmuyor. Beni duymadığını anlayınca piste doğru atılmaya çalışıyorum fakat Ayıboğan bir kez daha engelliyor beni. Katil olacak. Katil olacak. Allah kahretsin, katil olacak! Zira partide onu durduran şey benim havuza düşmem olmuştu fakat şimdi bunu gerektirecek bir sebep yok ortada. Ve kimse müdahale etmiyor. Aras'ın yüzündeki kan donduran öfkeyi görünce tekrar sarsıyorum Ayıboğan'ı.
"Yalvarırım git ayır!" diye bağırdığımda beni pek takmıyor. Bunun üzerine büsbütün çileden çıkıyorum. "ADAMI ÖLDÜRMESİNİ Mİ BEKLİYORSUN?!"
"Sizin gözünüzün önünde birini öldüreceğini sanmıyorum." diyerek avutuyor beni. "En fazla birkaç kemik kırılır."
Ayıboğan'ın son cümlesi beni hızla yakın geçmişe götürüyor. Aras'ın amfide söylediği şeyi anımsayınca birden buz kesiyorum. Adamın elini kıramaz... Kırabilir mi? Bakışlarım kavgaya takılınca adamın yalvarmaya başladığını duyuyorum. Tıpkı benim babama yalvardığım gibi.
"Kolun mu bacağın mı?!" diye bağırıyor Aras. "Önce hangisi?!"
Pistin ortasındaki kavgayı izlerken zihnime gömerek bastırdığım bir hatıranın dışarı süzüldüğünü fark ediyorum. Aras adamın bileğini büktüğünde babamın bileğimi büktüğü an gözümün önüne geliyor. "Hangi elinle aldın?!" dediğini duyuyorum onun. "Konuş yoksa ikisini de kırarım!"
Sınav ücretini yatırabilmek için gizlice cebinden para almıştım o gün. Babam bana insanlardan asla para almamam gerektiğini öğretti. Parayı alabilmek için önce çalışıp kazanmam gerekiyordu, ancak bu şekilde paranın benim olmasını sağlayabilir ve onu gönül rahatlığıyla alabilirdim. O günden sonra sadece kimseden para almamam gerektiğini değil, sol elle yazı yazmanın da çok zor olmadığını öğrendim. Kemiklerin kolay kırılmadığını, hele kol kemiğini kırmanın hiç kolay olmadığını, bunu yapmak için ayrı bir teknikle vurulması gerektiğini öğrendim.
Donakalmış bir halde onları izlerken 'Şimdi bileğini biraz yukarı kaldırıp yerle bağlantısını kesecek.' diye geçiriyorum içimden. 'Kemik böyle kırılır çünkü.'
Babam sesimi duyup adamın bileğini iyice büküyor. Aras'ın yüzüne bakarken "Yapma lütfen." diye mırıldanıyorum. "Özür dilerim, baba..."
Ayıboğan kendini kavgaya kaptırmış olsa da Sinem sesimi duyuyor. Babamdan bahsettiğimi anlayınca donup kaldığını fark ediyorum. Ardından Ayıboğan'a dönüp kavgaya müdahale etmesi için yalvarmaya başlıyor. Komşularımız polise haber veriyor, fakat genç bir kız günaşırı dayak yediği için değil; gürültü şikayeti sebebiyle. Aras adamın bileğini yukarı kaldırırken "Özür dilerim!" diye bağırıyorum. "Allah aşkına yapma, bab-"
Sinem gözümü kapatmaya çalışarak engelliyor beni. Babamın havaya kalkan kolunu görünce hıçkırarak ağlamaya başlıyorum. Yumruğuyla mı yapacak? Yoksa dirseğiyle mi? Galiba bir önemi yok. Zira iki türlü de canımın ne kadar çok yanacağını biliyorum.
Gözümü kapatan eller çekiliyor birden. Sinem'in beni bırakıp piste koştururken "Aras dur!" diye bağırdığını duyuyorum. Gözü dönmüş bir adamı kim durdurabilir ki? Ortadoğu coğrafyasında kimsenin ondan yarattığı vahşetin hesabını sormayacağını bilen bir erkeği, erkeklerimizi, kim durdurabilir? Ağlayarak kaçmaya çalışırken babam havadaki yumruğunu daha da yukarı kaldırıyor. Kırılan kemikten çıkacak sesi duymamak için kulaklarımı tıkıyorum.
Sonra Aras yumruğu acımasızca adamın bileğine indiriyor.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro