Bölüm 37 - Çoklu Evrenler Kuramı
"What you resist,
persists."
"İnkâr ettiğin her şey,
varlığını sürdürmeye devam eder."
-Carl Gustav Jung
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
İzlediğim bir belgeselde, var olan tüm olasılıkların yeni bir evren yarattığını iddia eden bir fizik teoremi olduğunu duymuştum. Çoklu Evrenler Kuramı.
Anlatılanlara göre, bir olayın eşiğine geldiğimizde gerçekleşmesi mümkün olan her ihtimal; farklı bir evren meydana getiriyordu. İki farklı tişört arasında kaldığımızda hangisini seçtiğimizin bir önemi yoktu; zira başka bir evrende diğer tişörtü seçmiş oluyorduk. Havaya attığımız metal para, sonucun yazı ve tura çıktığı iki farklı gerçeklik demekti; önümüze çıkan her yol ayrımı şimdiki zamanı dallandırıyor ve her dalda farklı geleceklere uzanan sonsuz sayıda evren yaratıyordu.
Zaman; dalları göğe uzanan sonsuz bir ağaçtı ve yaptığımız ya da yapmadığımız her seçimle birlikte o ağaca yeni dallar ekliyorduk.
Bu bilgi beni derinden sarsmıştı; zira şans eseri kurtulduğum kaderin bir yerlerde gerçekleştiğini öğrenmiştim. Bir yerlerde acı çeken bir parçam vardı. Evet, içinde bulunduğum bu evrende babam ölmüştü ve bir barda sevdiğim adamın kollarındaydım. Fakat farklı bir evrende babam yaşıyordu ve ben evli bir kadın olarak bambaşka bir ülkenin topraklarındaydım.
Aras'ı hiç tanımamıştım o evrende. O kayın ağacının altına hiç gitmemiş, bizi karşı karşıya getiren o tesadüfü yaşamamış ve aşkı hiç tatmamıştım. Tek bir şey, küçük bir detay, tanıdık bir ses ya da yolunu şaşırmış bir molekül, kısacası o an evrendeki mevcut düzenin dışında kalan herhangi önemsiz bir nokta tüm kaderimizi farklı kılabilirdi. İhtimaller denizinde yüzen sonsuz olasılık arasından başka bir tanesini yaşıyor olabilirdik.
En azından ben öyle sanıyordum. Zira henüz onun hayatıma tesadüfen girmediğini, var olmuş tüm evrenlerde o gece mavisi gözlerle karşılaşacağımı ve tüm mevcut olasılıkların beni bir uçurumun kıyısına götüreceğini bilmiyordum.
-*-
Gece kulübünün bir köşesinde içkimi yudumlarken hükümetin alkolden neden bu kadar yüksek vergi aldığını düşünmeye başlıyorum. Ardından bakışlarım Sinem'i bulmak üzere kalabalıkta geziniyor yeniden. Neyse ki henüz çakırkeyif bile değilim. Fakirliğin güzel yanlarından biri de bu işte. Gittiğin mekanda doya doya içip sarhoş bile olamıyorsun. İçki pahalı çünkü.
Elbette mesele sadece paradan ibaret değil. Bir kere çok yoruluyorum. Bir yandan okul, bir yandan iş derken akşamları da gürültülü mekanlarda vakit geçirmek pek kolay olmuyor. Gittiğimiz yerlerde çoğu zaman hiçbir şey tüketmediğim için para harcamam gerekmiyor fakat annemin toleransı da giderek azalıyor gibi.
Gerçi eğer parti günü eve cehennem gibi bir öfkeyle girip sabahlara kadar Aras'a sövmeseydim annem bu toleransı da göstermezdi. O gün Aras'la ayrıldığımızı öğrenmiş oldu çünkü. Yine de artık sözlerime güvenmediği için Mehmet olmadan çıkmama izin vermiyor. Eh, o da şu aralar dersleri çok yoğun olduğu için çıktıktan sonra beni Sinem'e emanet edip yurduna dönüyor. Sinem mi? Sinem beni IQ seviyesi can sıkıcı derecede düşük heriflerin önüne atıp flört yefeneklerimi geliştirmem için uğraşıyor.
"Hukuk okuyorum demiştin, değil mi?"
Yanımdaki taburede oturan adamın sesini duyunca gülümseyerek başımı sallıyorum. Sinem böyle demişti. Çapkınlığın ilk adımı gülümsemektir, Melek. Eğer ortalarda somurtkan şirin gibi dolaşırsan erkekleri adım atma cesaretinden mahrum bırakmış olursun. Başımı kadehime eğerken adamın tekrar konuştuğunu duyuyorum.
"Konuşmayı pek sevmiyorsun sanırım."
Çapkın gülümsememi takınarak cevap veriyorum ona. "Hayır, sadece unutuyorum."
Sesimi duyabilmek için bana doğru yaklaşıyor. "Neyi unutuyorsun?"
"Sesli cevap vermeyi." diyorum dürüstçe. "Cevabı kendi içimden verince karşı tarafın bunu duyamayacağı aklıma gelmiyor genelde."
Çünkü bazen ne kadar bağırırsan bağır kimse duymuyor zaten. Ya da sesin duymamazlıktan geliniyor. Ben bu gerçeği liseye geçtiğim yaz fark etmiştim. Evde tek olduğum bir gün babam eve erken gelmişti, onu rahatsız etmemek için odama geçmiştim ben de.
Astım krizi geçireceğim hesaplarımın arasında yoktu. Babamın bana yardıma gelmeyeceği de. Odamdan çıkıp salonda, hemen babamın yanındaki sehpanın üzerinde duran astım spreyine ulaşamamıştım ne yazık ki. Öksürüklerimin arasında bağırmaya çalışmış, sesimi kimseye duyuramamıştım. Annemler eve geldiğinde halının üzerinde yaralı bir hayvan gibi kasılırken bulmuşlardı beni.
Babam hala salonda gazete okuyordu.
Yanımdaki adamın elini belime sardığını fark edince irkilerek geri çekiliyorum. Verdiğim tepki karşısında şaşkınlıkla bana bakıyor.
"İyi misin?"
"Değilim." diyorum bar taburesinden yere atlarken. "Lavaboya gitmem lazım."
Yüzümdeki gülümsemeyi tekrar yerine koyup insanların arasına karışıyorum. Yürürken dans eden insanların coşkusu takılıyor gözüme. Aslında cidden merak ediyorum. Onları bu kadar eğlendiren şey ne? Bu gürültülü müziğin ve karanlık ortamın nesi eğlenceli? Aras böyle yerlerde bulunmanın tam olarak hangi kısmını seviyor olabilir ki?
Tam lavabonun önüne varmışken bu kez başka biri dokunuyor belime. Neyse ki bu sefer havaya zıplamamayı başarıyorum. Arkamı dönüp Sinem'e baktığımda yüzünde umutsuz bir ifadeyle beni süzdüğünü görüyorum.
"Ne yapıyorsun Melek?"
Çapkınlık gülümsememle cevap veriyorum ona. "Eğleniyorum."
"Böyle yabanilik ederek mi?" diyor ters ters. "Niye kaçtın Okan'ın yanından?"
Belimi tuttuğu için kaçtığımı söylemeye çekiniyorum. Zira Sinem çapkınlık yapmayı gerçekten isteyip istemediğimi defalarca kez sordu. Her seferinde onayladım onu. Teorikte mangalda kül bırakmayan cesaretimin sahaya inince kuyruğunu kıstırıp ortadan kaybolacağını tahmin edememiştim.
"İzin almadan belime sarılmaya çalıştı," diyorum durumu dramatize ederek. "Taciz edecekti beni."
"Hayır, etmeyecekti. Sizi izliyordum, Melek."
"İki gün önce de beni izliyordun ama o herif popoma dokunmaya çalıştı, öyle değil mi?"
"Evet ve ben de gelip seni kurtardım." diyor bu kez. "Yine olursa, yine kurtarırım."
Evet, kurtardı. Adamın kafasında şişe kırarak. Gerçi, benim de ondan aşağı kalır yanım yoktu, hatırladığım son görüntüde şişe bulamadığım için bar taburelerinden birini kaldırmaya çalışıyordum. Ne yazık ki bu girişimim gökten zembille inmiş gibi mekanda beliren Araf korumaları tarafından engellenmişti. Ayıboğan adamı dövmekle meşgulken biz de diğer korumalar tarafından sürüklenerek bardan çıkarılmıştık.
"Şimdi kendine biraz çekidüzen ver," dediğini duyuyorum Sinem'in. "Ve lütfen şu eteğini çekiştirip durma."
Bana ödünç verdiği kırmızı deri eteğe umutsuz bir bakış atıyorum. Sinem benden uzun olduğu için etek onda olduğu gibi kıçımın altında bitmiyor fakat yine de benim standartlarıma göre epey kısa. Annemin standartlarına göreyse katliam sebebi.
"Biraz mola versem olmaz mı?" diyorum boynumu bükerek. "Azıcık seninle takılayım, sonra tekrar flörte dönerim."
Önce ters ters bakıyor bana. Fakat boynumu bükmem etkili oluyor sanırım, en sonunda pes ederek iç çekiyor.
"İyi gel hadi, zaten ortalıkta gergin bir bakire gibi dolaşıyorsun."
İyi de zaten öyleyim diyecek gibi oluyorum fakat bir tarafım yemiyor. Anaç tavuğu takip eden civciv gibi peşine takılıp onunla birlikte tuvalete gidiyorum. Orada makyajımı tazeledikten sonra yeni insanlarla tanıştırmaya götürüyor beni. Neyse ki bu seferkiler kız grubu. Muhabbetlerinin pek iç açıcı olduğunu söyleyemem fakat hiç değilse popomu ellemeye çalışmıyorlar. Sıkıcı fakat güvenli köşeme ilişip onları dinlemeye başlıyorum.
Başta kimse bana ilişmiyor. Sinem kızlara erkek arkadaşımdan ayrıldığım için kafa dağıtmaya geldiğimi söylediğindeyse hepsinin samimi bir üzüntüyle bana baktığını görüyorum. "Geçmiş olsun canım." diyor kızıl saçlı bir kız. "Uzun zamandır mı birlikteydiniz?"
"Aslında birlikte bile değildik," diyerek omuz silkiyorum. "Başlamadan bitti."
Bunların hepsi böyle şekerim ve Allah topunun belasını versin tandanslı klasik avutma cümlelerinin ardından benimle ilgilenmeyi bırakıp tekrar sohbete dönüyorlar. Bir noktada dinlemeyi bırakıyorum onları. Aklım her zamanki yere, parti gününden sonra bir kez bile görmediğim Aras'a gidiyor.
O gün Hakkı Hoca'yı ararken işlerin bu noktaya varacağını düşünmemiştim elbette. Sadece Aras'ın polisleri bile atlatabilen gücü karşısında çaresiz kalmaktan nefret ettiğimi hatırlıyorum. Konuştuktan sonra beni serbest bırakacağını elbette biliyordum fakat sorun tam da buradaydı zaten. O istediği zaman gelmek, o istediği zaman konuşmak ve ancak o izin verdiği zaman çekip gidebilmek gururuma dokunuyordu. On sekiz yıl boyunca başım eğik yaşadıktan sonra başkaldırı bende dürtüsel bir tepki halini almıştı.
Babası geldiğindeyse onları ilk kez bir arada görmüştüm. Ve karşı karşıya.
Beni darp edilmiş bir halde arabada kilitlenmiş halde görünce Hakkı Bey'in gözü dönmüştü resmen. Yüzümdeki tırmalama izlerinin ve patlamış dudağımın Begüm'ün eseri olduğunu bilmiyordu. Polisler gittiği için otoban kenarında sadece bizler vardık. O gün, hep merak ettiğim bir şeyi, Aras'la Hakkı Bey arasında nasıl bir baba oğul ilişkisi olduğunu öğrenmiştim.
Aralarında bir baba oğul ilişkisi yoktu.
Ben birini kaçırmış olsam tutup da babama "Bu seni ilgilendirmez." diyemezdim mesela. Benzer şekilde bir baba da oğlunun sınırlarını az çok bilirdi. Hakkı Bey Aras'ın beni darp ettiğini düşündüğünde onların birbirlerini neredeyse hiç tanımadıklarını anlamıştım. Eğer arada Alp ve Cavit olmasaydı meselenin daha da büyüyeceğini ve ikisinden biri diğerine vurursa ötekinin karşılık vereceğini fark etmek korkumu ikiye katlamıştı. Fakat en kötüsü suçluluktu. Zaten sallantıda olan ilişkilerinin benim yüzümden yara alacağını bilmenin verdiği suçluluk...
Nazmi Amca geldiğindeyse arka koltukta soğuktan ve panikten titremekle meşguldüm. Aras'ı ikna eden şey de bu olmuştu sanırım. Üzerimdeki etekleri yırtılmış ıslak elbiseye, patlamış dudağıma ve tükenmiş halime bakarken sessizce geri çekilip Nazmi Amca'nın beni eve götürmesine izin vermişti.
"Dünyadan Melek'e..."
Sinem'in elini yüzüme doğru salladığını görünce irkilerek sıyrılıyorum düşüncelerimden. Tam karşımda oturan kızlar görmüş geçirmiş bir edayla kıkırdıyor. Sarışın bir kızın meraklı bir tavırla bana doğru eğildiğini görüyorum. "Senin puştun adı neydi?" diyor tek kelimede Aras'ı tanımlayarak. "Eşgalini ver, gördüğümüz yerde linçleyelim."
"Tanıdığınızı sanmıyorum." diyorum umutsuz bir tavırla. "Kendisi pek okula uğramazdı."
"Eğer cemiyettense duymuşuzdur canım."
"Evet cemiyetten." diyor Sinem benim yerime. "Aras Karadağ."
"Ay yok artık!" diyerek feryat ediyor diğer kız. Şaşkınlıkla arkadaşını dürterken eğilip bir şeyler fısıldıyor hızlıca. Sarışının "Canım ilişkileri bile yokmuş..." dediğini duyuyorum. Bir şeyler biliyorlar ve muhtemelen bana söyleyip söylememekte kararsızlar. Bunu idrak ettiğimde kızlara kaş göz yapan Sinem'e keskin bir bakış atıyorum. İkazımı gördüğünde bıkkın bir tavırla iç çekerek meydanı bana bırakıyor. Yüzüme şirin bir gülümseme takıp kızlara dönüyorum ben de. Yeni bir dedikodu hevesiyle konuşmayı bırakıp bana bakıyorlar.
"İyi ki yol yakınken kurtuldum o şerefsizden." diyorum yemi oltaya takarak. "Benden önce yediği haltları duydukça tüylerim ürperiyor."
Ve dökülüyorlar. Sinem'in onaylamaz bakışlarını görmezden gelerek arkama yaslanıp dedikoduları dinlemeye başlıyorum. Adının Sena olduğunu öğrendiğim kızıl saçlı kız son haberleri aktarıyor diğerlerine. Bu esnada Aras'ın isminin hiç geçmemesi karşısında hafiften umutlanmaya başlıyorum. Fakat Seçil isimli sarışın sazı eline alıp geçmişe dönünce umutlarım suya düşüyor. Aras hakkında söylediklerini duyunca ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.
"Kankası da esaslı şerefsiz şimdi," diyor Gaye denen kız. "Hani şu Ahıskalı olan."
"Aslında ben Aras'ın bir şerefsizliğini görmedim." diye söze karışıyor Esra. Grubun en safı bu kız olmalı. "Hem zaten epeydir de ortamlarda yok."
Bu bilginin içimi kıpır kıpır ettiğini inkar edemem. Fakat kızlardan birinin "Şerefsiz de olsa kabulüm." dediğini duyunca yüzümdeki gülümseme hızla soluyor. Başımı çevirip kıza baktığımda yüzünde hülyalı bir ifadeyle sırıttığını görüyorum. "Bineceksin üstüne, vuracaksın kırbacı..."
Beynim uğulduyor. Yemin ederim, öfkeden beynim uğuldamaya başlıyor. Kızlar kahkahalarla gülerken kendimi çizgifilmlerde tepesinden dumanlar çıkan karakterler gibi hissediyorum. Keşke elimde bir kırbaç olsaydı da onu şu kaltağın boğazına dolayabilseydim. Beynine giden oksijeni kestiğim zaman bunun çok da zevkli bir şey olmadığını anlardı sanırım.
"Melek?"
Sinem'in sesini duyunca başımı kaldırıp ona bakıyorum. Yüzümdeki ifadeyi görünce bana doğru eğilip "İstersen gidelim." diyor. "Bu muhabbetlere girince coştukça coşar bunlar."
Eğer burada kalırsan çok daha kötü şeyler duyacaksın demenin kısa yolu bu. Yüzüme sakin bir tebessüm yerleştirip ona dönerek "Sorun değil," diyorum. "Şu saatten sonra o şerefsizi kıskanacak değilim."
Fakat kıskanıyorum. Kızlar cemiyetin önde gelen erkeklerini teker teker masaya sererken, duydukları dedikoduları ortaya dökerken, içinde Aras'ın da bulunduğu o erkekler hakkında fantezilerini anlatırken bir yandan utançtan kıpkırmızı kesiliyor, diğer yandan da kıskançlıktan kuduruyorum. Neyse ki arada bildiğim şeyler de çıkıyor. Mesela barın üst katında onların arkadaşı olan Cansu isimli bir kızla basılma muhabbeti gibi...
Seçil isimli sarışın "Tabi o basılma olayı bu kadarla kalmıyor," diyerek lafa girdiğinde dikkatle kulak kesiliyorum. Allah aşkına, devamında ne olmuş olabilir ki?! Sinem'in önündeki içkiyi alıp ona sormadan başıma dikiyorum. Kızlar kendilerini dedikoduya kaptırdıkları için beni fark etmiyorlar bile. Seçil'in göstermelik bir nazlanma seansının ardından keyifle sırıtarak "Asıl olaylar birkaç hafta sonra cemiyet balosunda ortaya çıkıyor." dediğini duyuyorum. "Üstelik Begüm'ün düğününde."
Nefesim boğazıma tıkanıp kalıyor. Ne olur yapmamış ol, Aras. Ne olur arabada söylediğim gelin odası muhabbeti bir kinayeden ibaret olsun... Bardağı dibine kadar gömdükten sonra "Nasıl yani?" diyorum sakin kalmaya çalışarak. "Begüm'ün düğünü baloyla birlikte mi oldu?"
"Cemiyet baloları genelde bu tip önemli olaylarla birleştirilir." diyor Seçil. "Yani Denizerler çok önemli bir aile sayılmaz ama cemiyette saygı duyulur onlara. O sene düğün Begüm'ün ilginç bir tesadüfü sonucu balo dönemine denk gelince ikisi bir arada yapılmıştı."
Kırbaçlı kaltak lafa karışıyor. "Peki baloda ne oldu?"
"Oyuna Erdal Bozkıroğlu'nun rahmetli kızı dahil oldu." diye cevap veriyor Seçil. "Arzu Bozkıroğlu. Amacı neydi, niye yaptı bilmiyorum ama Cansu'yu gazlamış sanırım. Malum, Cansu dobra dobra bir kız... Gaza gelince gidip geline laf çarptı düğünde. Begüm tabi üste çıkabilmek için yaygara koparıp ağza alınmayacak laflar söyledi. Cansu da kadının saçına yapıştı haliyle. Her şey o kadar hızlı oldu ki, ikisi yanlışlıkla düğün pastasını yere devirene kadar olayı bile idrak edemedik." O anları hatırlayınca ufak bir kahkaha atıyor. "Bilin bakalım o pastanın içine kim düştü?"
Öfke ve hayret dolu bir kahkaha fırlıyor ağzımdan. "Biri pastaya mı düştü cidden?"
Seçil keyifle başını sallarken "Üstelik düşen kişi de Aras'ın şimdiki nişanlısıydı." diyor. "Elfida Mabeynci. Kadınlar kapışırken kalabalıktan biri kızcağızın elbisesine basmış, ki bunu ispatlayamam ama o kişinin Arzu Bozkıroğlu olduğuna eminim, Elfida da dengesini kaybedip devasa pastanın içine düştü."
"Anlayacağın Begüm'ün düğünü mahvoldu, Cansu geceyi karakolda geçirdi, zavallı Elfida da ağlayan bir düğün pastası olarak evine döndü." diyerek lafa karışıyor Sinem. "Ve tüm bunlar olurken Arzu bir köşede gülüyordu."
Arzu'ya olan korumacı tavırlarım üzerinden bana laf çarptığını fark edebiliyorum. Oysa ben Arzu'ya giydirdiğim masumiyet pelerinini çoktan kaldırıp attım zaten. İçimde ölülerden hesap sorulamayacağını bilmenin çaresizliğiyle karşı koyamadığım bir aşkın mahcubiyeti var yalnızca. Bir de parti gününe dek varlığını bile bilmediğim bastırılmış bir öfke...
Sahi, kime saldırdım ben o gün? Açık mavi gözleriyle ve sarı saçlarıyla merdivenin başında dikildiğini gördüğüm kadın kimdi? Bir yanım orada Begüm'ü gördüğüme inanmak istiyor, diğer yanımsa serzenişimin başka birine yönelik olduğunun farkında. Zira ben Begüm'le hiç dost olmamıştım ki, aramızda buna sebep olabilecek kadar eski bir ilişki yoktu. Fakat ellerimi saçına dolarken kadına "Sözlerine güvenip dostluğuna inanmaktan başka ne yaptım?!" diye bağırdığımı çok net hatırlıyorum. Ve bir süre sonra muhatabımın değiştiğini...
Sinem'in "Ama bir konuda yanılıyorsunuz." dediğini duyunca dikkatimi yeniden muhabbete veriyorum. Yüzünde keyifli bir ifadeyle devam ediyor sözlerine. "Aras Elfida ile nişanlı falan değil."
Seçil hafifçe omuz silkiyor. "Canım ha sevgili, ha nişanlı. Eninde sonunda o ikisi evlenecek zaten."
Daha fazla saçmalamasına engel olmak için Sinem'i dürtüyorum ancak oralı olmuyor bile. Yüzünde klasik kaltaklık yapacağım ifadesiyle ortalığı karıştırmaya başlıyor.
"Elfida'yı bilemem ama Aras'ın kör kütük aşık olduğu bir kız var zaten. Uzun zamandır ortamlarda görünmemesinin sebebi de bu."
"Emin misin aşık olduğuna?" diye gülüyor sarışın. "Madem sevdiği biri var, Melek'le niye takılmış o zaman?"
Ufak bir kahkaha atıyor Sinem. "İkisi aynı kişi olduğu için olabilir mi?"
Ardından bütün gözler bana dönüyor. Bakışları tepeden tırnağa üzerimde gezinirken bir tesbih böceği gibi kıvrılarak kendimi kapatma isteğiyle dolup taşıyorum. Birkaç tanesinin yüzünde 'Biz de yedik.' diye bağıran ince bir tebessüm beliriyor, kendi aralarında fısıldaşırken kıkırdıyor iki tanesi. Allak bullak olmuş bir halde "Tuvalete gideceğim." diye mırıldanıyorum.
Fakat yerimden kalkmama fırsat kalmadan atmosfer değişiyor. Önce yanıbaşımda yeni bir kızın belirdiğini fark ediyorum, hemen ardından kendi aralarında fısıldaşan kızlar ufak bir kahkaha atıyor. Seçil'in "Hoşgeldin Cansucuğum!" diyen sesini duyduğumdaysa bunun sebebini çok net bir biçimde anlıyorum.
Cansu bilmiyor elbette. Başımı çevirdiğim an göz göze geliyoruz, sıcak fakat kısa bir tebessümle selamlıyor beni. Tam da tahmin ettiğim gibi, fazlasıyla güzel. Ve elbette sarışın. Acaba Aras'ın sarışın fetişi falan mı var? Öyleyse ilişkimizin başlamadan bitmesi isabet olmuş. Kızıl saçlarımla koleksiyonunu bozmak istemezdim.
"Melek, gidelim hadi."
Sinem beni dürttüğünde çantamı alıp ikiletmeden tabureden atlıyorum. Fakat bir adım bile atamadan kızlardan biri "Melek'le tanışıyor muydunuz?" diyor Cansu'ya. Ardından keyifli bir tebessümle dönüp beni işaret ediyor kıza. "O da tıpkı senin gibi Araszede."
Cansu'nun yüzündeki tebessüm birden kayboluyor. Sinem'in kıza dönüp "Ne saçmalıyorsun sen?" diye çıkıştığını duyuyorum. Kavga edeceğini anlamak çok zor değil. Ne yazık ki benim ne birini daha dövmeye, ne de onunla ilgili tek bir söz daha duymaya mecalim yok artık. Bu yüzden kızlar Sinem'i terslerken arkamı dönüp koşar adımlarla kaçıyorum oradan.
Dans pistine girdiğimde etrafımı saran kalabalık başta güven hissi veriyor bana. Devinip giden yığınla birlikte sürüklenirken sarışın kızın söylediği kelimeyi düşünüyorum. Araszede. Acaba son üç yılımı bundan daha iyi anlatan bir sözcük olabilir mi?
Dans edenlerden biriyle çarpıştığımda zihnimdeki düşünceler sekteye uğruyor. Parmak uçlarımda yükselerek çıkışı bulabilme umuduyla etrafa bakınmaya başlıyorum. Fakat ben nerede olduğumu bile idrak edemeden biri daha sırtıma tosluyor. Devrilmemek için sendeleyerek diğer yöne seğirtiyorum, çıkışı bulamadıkça kalabalık üstüme gelmeye başlıyor sanki. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalışırken bir erkeğin kolumdan tutup beni kendine çektiğini hissediyorum. Görünüşe bakılırsa beni kız arkadaşı sanmış olmalı, zira attığım çığlığı duyunca bana doğru dönüyor ve yüzümü görür görmez ardı ardına özür dilemeye başlıyor.
Hiçbir şey söylemeden oradan uzaklaşmaya çalışırken bu kez ben çarpıyorum dans edenlerden birine. Kızın biri cırtlak bir sesle bağırıp beni iterek kendinden uzaklaştırıyor. Dengemin bozulduğunu hissedip yalpalamaya başlıyorum. Olduğum yerde sendelerken başka bir erkek kollarını belime dolayıp cüretkar bir şekilde beni kendine bastırıyor. Bir anlığına korkuyla kalakalıyorum. Sabrım büsbütün taşmış halde yumruğumu kaldırdığımdaysa kulağımın dibinde tanıdık bir ses yankılanıyor.
"Korkma Melek, benim."
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
OZAN
"Evladım sen salak mısın?" diye lafa girdi Hakkı Amca. Aras'a bakıyordu. "Ulan insan ne yapacağını bilmediği zaman kız kaçırır mı?!"
Gözlerimi yeniden önümde duran rakı kadehine çevirdim. Hakkı Amca'nın sorduğu soru bana çok anlamsız gelmişti. Aras'ı biraz olsun tanıyan herkes onun ne yapacağını bilmediği zaman her şeyi yapabileceğini bilirdi. Tüm hayatını planlar doğrultusunda yaşadığı için plansız kaldığında zincirinden boşalmış vahşi bir hayvan gibi oluyordu.
"Kaçırmadım." diyerek tane tane tekrar etti. "Ben. Melek'i. Kaçırmadım."
Hakkı Amca 'hadi be oradan' der gibi bir el hareketi yaptı oğluna. İçimden benzer tepkiyi vermek geliyordu fakat Aras'ın mağdur görüntüsü karşısında içim cız etmişti. Muhtemelen hayatında ilk kez doğruyu söylüyordu fakat ona da hiç kimse inanmıyordu. Zavallı kankam. Onun çektiği ızdırabı ikiye katlamak için telefonumu çıkarıp kahır dolu spotify playlistimi açtım.
Ümit Besen nağmeleri ortama yayılırken Aras'ın rakıyı sek götürmeye başladığını fark etmiştim. Hakkı Amca ise durumdan pek memnun değilmiş gibi görünüyordu. Kadehini yenileyen oğluna ters ters baktıktan sonra bana dönüp "Ozan bu ne?" diyerek homurdandı. "Değiştir şu şarkıyı evladım."
Sadık bir asker edasıyla başımı sallayıp playlistten Müslüm Gürses açtım. Aras kadehi kafasına dikti. Hakkı Amca'nın sabır dilercesine bana baktı, neyse ki müzik zevkim hakkında yorum yapmadı. Az sonra Gelin Olmuş Gidiyorsun açtığımda da benzer tepkiyi verip vermeyeceğini merak ediyordum. Neyse ki şimdilik oğluyla uğraşmakla meşguldü.
"Ben sana kız kaçırdığın için kızmıyorum." derken öğüt verir gibi bir ifade belirmişti yüzünde. "Ben sana böyle saçma bir sebepten ötürü kız kaçırdığın için kızıyorum."
"Ben Melek'i kaçırmad-"
"Mesela ben anneni kaçırdım çünkü az kalsın babası başkasıyla evlendiriyordu."
Aras kız kaçırmadığını tekrarlamaya hazırlanırken lafın ortasına daldım. "Ciddi misin Hakkı Amca?"
"Ciddiyim tabi." diyerek bana döndü. "Üstelik o dönemler Gülnihal'le aramız kötüydü. Her şey kopma noktasına gelmişti anlayacağın."
"Babasına boyun eğmesinden mi korkuyordun?"
"Hayır, Gülnihal bunu bana asla yapmazdı." diyerek gururla cevap verdi Hakkı Amca. "Tüm dünya bir araya gelse, yine de onun gelinlik giyip başka bir adamın koluna girmesini sağlayamazdı. En kötü ihtimalle beni de reddedip başka bir yol çizerdi kendine."
Çok sevmek böyle bir şeydi demek ki. Neyse ki benim bu konuda kafam rahattı. Ada halihazırda benimle evli olduğu için onun günün birinde gelinlik giyip başkasının koluna girmesinden korkmuyordum. O esnada Cengiz Kurtoğlu araya girip Gelin Olmuş Gidiyorsun söylemeye başlamıştı. "Cengiz Bey," dedim parmağımı playlistime doğru sallayarak. "Beni bunlarla korkutamazsınız. Ben kızı çoktan nikahıma aldım zaten."
Gerçi, ben de nikahıma almaktan öteye gidememiştim. Ada'nın sabahki bayram ziyareti tandanslı öpüşmemize verdiği tepkiyi hatırlayınca tekrar kadehime uzandım. Biz bu kızla nasıl sevişecektik ya?
Elem dolu kaderime içmekle meşgulken Aras'ın "Melek de yapmaz." diyerek tebessüm ettiğini gördüm. "Sevmediği biriyle evlenecek türden bir kız değil."
"Ama ipleri eline alacak türden bir kız da değil." diye başını salladı Hakkı Amca. "Annen gibi el üstünde tutularak yetiştirilmemiş. Geldiği koşullar karakterini baskılamış, kendini bulmaya çalışıyor. Fakat sen çok fazla üstüne gidiyorsun."
Aras homurdanarak kadehi kafasına dikti. "Tanrı aşkına, ne yapmamı öneriyorsun?"
"Bu gece gidip kapısına dayanma mesela," diye cevap verdi Hakkı Amca. "Bir süre karşısına çıkma, kıza düşünme fırsatı ver."
"Neyi düşünmesi için?" diye sordu Aras. "Beni hayatından çıkarmayı düşünmesi için mi?"
"Bu fırsatı ona zaten verdin." diyerek hatırlattım. "Üç ay boyunca burada yoktun, Aras."
"Ve o esnada Melek hiçbir şey yokmuş gibi hayatına devam ediyordu."
Harika. Korumaların verdiği rapora, çektikleri fotoğraflara inanıyordu. Gerçi, haksız sayılmazdı. Fotoğraflarda gerçekten de son derece neşeli bir portre çiziyordu Melek. Soygun planlamak dışındaki zamanının neredeyse tamamını patronuyla geçirmesi bana da sürpriz olmuştu mesela, ara sıra dışarı çıktıklarından haberim vardı fakat adamın onların evine konuk olarak gittiğinden haberim yoktu.
Aras'a kızın onun yokluğuna üzüldüğünden bahsetmeyi denemiştim ancak iddiamı destekleyecek tek şey, Melek'in soygun günü bana onun iyi olup olmadığını sormasıydı. Üç ay boyunca burada olmadığı için kızın ruh halini görme şansı olmamıştı ve eh, Melek de dizginleyemediği ruh hali dışında kapalı bir kutu gibi davranıyordu.
Aralarındaki iletişim problemini gördükçe onların mutlu bir çift olabileceğine dair inancımı kaybediyordum. Aras insanlardan ilgi bekleyen biri değildi. Bu yüzden ona Melek gibi sevgisini saklamayı alışkanlık haline getirmiş gibi değil, o talep etmese bile ilgi gösterecek dışa dönük biri gerekiyordu. Benzer şekilde Melek'in de onu kendi haline bırakacak, tercihlerine saygı duyacak ve karakteriyle onu baskılamayacak birine ihtiyacı vardı. Aras gibi yorucu bir adama değil. Aralarındaki uyumsuzluğu onlar da fark etmeye başlamıştı üstelik. Bu kavga bahanesiyle birbirlerinin hayatından yavaş yavaş çıkacaklarını görebiliyordum.
"Senin yokluğuna üzülüyordu." diyerek Aras'a döndü Hakkı Amca. Sesinde uysal bir tını belirmişti. "Sınıfta kalmaman için derslerde senin yerine imza atıyordu."
Dönüp Aras'a kısa bir bakış attım. Ardından Hakkı Amca'ya oğlunu göstererek "Ben bu ifadeyi tanıyorum." dedim. "Kızın evini basacak."
Aras daha önce defalarca Melek'in evini basmaya yeltendiği için artık baskın teşebbüsünü yüzündeki ifadeden anlayabiliyordum. Fakat o yerinden bile kalkamadan "Öyle bir şey yapmaya hakkı yok," dedi babası. "Kızcağıza senin okulu bıraktığını, imza atmasına gerek kalmadığını söylediğimde ne kadar mahcup olduğundan haberin var mı?"
"Gideceğim akşama kadar ona bunu söyleyebileceğim bir ilişki yoktu aramızda." diye cevap verdi Aras. "O akşamın sonunda da onu sevdiğimi itiraf ettim zaten. On dakikalık süreçte okul meselesi aklıma bile gelmedi."
Öne sürdüğü gerekçe kulağa makul geliyordu fakat onun gerekçeden ziyade babasının söylediği şeyle ilgilendiğini fark etmiştim. Bir şeyleri tartıp biçiyor gibiydi. Yeni bir plan yapmakla meşgul olduğunu anlamıştım. Fakat en sonunda çıkmazda olduğunu kabullenip kadehine uzandı.
Yüzünde kararlı bir ifadeyle "Melek'ten vazgeçemem." dediğini duydum. Bakışları elindeki kadehe kilitlenmişti. "Onsuz bir hayatı düşünemiyorum bile."
Elimde olmadan sırıttım. "Hani eninde sonunda bitecekti? Hani zorla ilişki yürütemezdin?"
"İlişkimizin bitmesi hayatından çıkacağım anlamına gelmiyor." diye cevap verdi bana. "Bundan önceki üç yıl boyunca da bir ilişkimiz yoktu fakat ben hep onun hayatındaydım."
"Gölgelere dönüş diyorsun?"
Başını sallayarak onayladı. "Eğer beni gerçekten istemezse başka ne şansım kalır ki?" diye mırıldandı. "Ayaklarına kapanacak değilim, Ozan. O kadar da değil."
Ne diyeceğimi bilememiştim. Fakat bana gerek kalmadı zaten. Hakkı Amca ufak bir kahkaha atarak oğluna döndü. Onun duruma el koyacağını anlamıştım.
"Şimdi böyle konuşması kolay," dedi alaycı bir tavırla. "Fakat kız elbet okulunu bitirip hayatına birilerini alacak. Gelecekte onu gelinlikle başkasının elini tutarken gördüğün zaman ne yapacaksın?"
Aras'ın bakışlarının birden buz kestiğini fark ettim. Kadehi elinden bırakırken dürüstçe cevap verdi babasına.
"Bilmiyorum."
Ve bu da her şeyi yapabileceği anlamına geliyordu.
"Ama sevip evleneceği kişi sen olsan bile..." diye devam etti Hakkı Amca. "Eninde sonunda onu kaybetmeyeceğin garantisi yok."
Keskin bir sessizlik yayıldı ortama. İçkinin muhabbet evresini geçtiğimizi, daha derin meselelerin masaya döküleceğini anlamıştım. Aras üçümüzün de kadehlerini yenilerken başımı öne eğip mevzunun düşündüğüm yere gitmemesi için dua ettim. Ne yazık ki dualarım kabul olmamıştı.
"Bir iki hafta sonra taşınacaktık, biliyor musun?" dedi Hakkı Amca. "Annen kaydını açtırmıştı, eylülde geri dönecekti okula. İstanbul Teknik Üniversitesi... Sanki koca ülkede başka okul kalmamış gibi seneler sonra aynı okula sen gittin. Mezuniyetine bu yüzden gelmedim işte. Evlenmeden önce bahçesinde kaç kez anneni beklediğim okula nasıl gidecektim ki?"
Konuşurken dili dolanmaya başlamıştı. Gözlerimi onun yanında duran şişelere çevirdiğimde sebebini de anladım. Biz açılışı bir şişe viskiyle yapmıştık fakat Hakkı Amca neredeyse ikimizin toplamı kadar rakı yuvarlamıştı. Şimdiyse içinde biriktirdiği her şeyi kadehlere döküyordu.
Aras'ın kadehine uzanırken yüzünde ufak bir tebessümle "Aynı kampüste değildik." dediğini duydum. İçkisinden bir yudum aldıktan sonra sözlerine devam etti. "Annemin bölümü Ayazağa Kampüsü'ndeydi, Makina Fakültesi ise Gümüşsuyu'nda. Muhtemelen oraya hiç gitmemişsindir."
Oysa babası onu dinlemiyordu bile. Ne okulu, ne de mezuniyeti düşünecek halde olmadığını görebiliyordum. Koyu mavi bakışlarını boşluğa dikerek "İstanbul'da ev tutmuştuk." diye konuşmayı sürdürdü. "Boya badanası bitmeden taşınmak istememiştim. Neden? Ne olurdu boyasız evde otursaydık?"
"Hakkı Amca-"
"Çok düşkündün bana, Aras." dedi beni zerre umursamadan. "Erkek çocukları annelerine düşkün olur fakat sen bana düşkündün. Uyku öncesi masalını ille de benim anlatmamı isterdin."
Başımı kaldırıp Aras'a baktığımda 'keşke o da çok fazla içmiş olsaydı.' diye düşündüm. Hakkı Amca'nın aklı başında olmayabilirdi fakat onun aklı başındaydı. Yüzünde babasının varacağı noktayı çok iyi biliyormuş gibi bir tebessüm belirmişti. Kadehimi masaya bırakıp bir kez daha Hakkı Amca'ya döndüm. Fakat benimle ilgilenmedi bile, geçmişi izler gibi oğlunu izliyordu.
"O gece masalını annen anlatsaydı, ne olurdu?" diye devam etti. "Ben Lavinia'nın yanına giderdim, siz de alt kattan hemen çıkardınız. Kurtulurdunuz ikiniz de..."
"O zaman da kardeşim ölürdü, baba." dedi Aras sakin bir tavırla. "Zira sen annemin yaptığı fedakarlığı yapamazdın."
Hakkı Amca'nın yumruğunu aniden masaya vurması epey şaşırtıcı olmuştu. Çünkü ben o yumruğu oğlunun suratına vurmasını beklerdim. Görünüşe bakılırsa Hakkı Amca en ciddi anlarda bile evlatlarına vurmama kuralına sadık kalıyordu.
"Çünkü aklıma gelmezdi!" diye bağırdı öfkeyle. "Kimin aklına gelirdi ulan?! Kendi kolunu-"
"BABA!"
Aras birden ayağa fırladığında neler olduğunu anlayamamıştım bile. Neden bahsediyorlardı? Gülnihal Teyze'nin enkazda kızına siper olduğunu, Lavinia'nın bu sayede hayatta kaldığını elbette biliyordum elbette. Herkes biliyordu bunu. Fakat ikisi arasındaki konuşma daha fazlası olduğunu düşünmeme sebep olmuştu. Hakkı Amca üzerine yürüyen oğluna aldırmadan sözlerine devam ettiğindeyse yanılmadığımı anladım.
"Kendi kolunu kesip kanını çocuğuna içirmek kimin aklına gelirdi?!" diye bağırdı çıldırmış gibi. "Normal bir insan bunu akıl edebilir mi, oğlum?!"
Şok içerisinde bakakaldım. Hakkı Amca'nın gözleri yaşlarla dolmuştu, Aras ise en az benim kadar tepkisiz görünüyordu. Gerçi benim tepkisizliğim dehşete düşmüş oluşumdan kaynaklanıyordu. Damarlarımda çağıldayan alkole rağmen neden bahsettiklerini anlamıştım ve midem deliler gibi bulanıyordu. Üstelik zihnimde bir çok taş yerine oturmaya başlamıştı.
Lavinia'nın psikolojik problemleri... Onun deprem travmasını neden atlatamadığını, Aras'ın neden kardeşinin üzerine titrediğini, Hakkı Amca'nın kızına olan uzaklığının sebebini idrak etmiştim birden. Sonra zihnim daha yakın bir geçmişe uzandı, üç dört yıl öncesine.
Aras askerden yeni gelmişti o zamanlar, onu bir hastane koridorunda çıldırmak üzereyken bulmuştum. Doktor Lavinia'nın çok fazla zamanı kalmadığını söylediğinde babasına söyledikleri geldi gözümün önüne. "Onu yaşatmayı başaramadım!" diye bağırmıştı. "Bir hiç uğruna kaybettin karını!"
Şimdi tekrar bağırıyordu babasına. Ona benim yanımda konuştuğu için kızdığını görünce kaşlarımı çattım. Biz kanka değil miydik? Neden benim onunla ilgili bir şeyler öğrenmemden rahatsız oluyordu ki? Birlikte oyunlar oynadığımız çocukluk günlerimizi düşündüm tekrar. Erzurum'dan döndüğü zaman Aras'ın bana sorduğu ilk soru "Bacağın iyileşti mi?" olmuştu. Aradan yıllar geçtiği halde depremde kırılan bacağımı bile hatırlıyordu.
Bir zamanlar birbirimizden hiçbir şey saklamazdık, Babil kuleleri yoktu hayatımızda. Gülnihal Teyze'nin yaptığı kurabiyeleri yedikten sonra bahçelerindeki kayın ağacının altında tek kale maç yapardık, annemlerin nöbete kaldığı akşamlar onlarda uyurdum, Hakkı Amca işten gelirken ikimize de abur cubur getirirdi, evlatlarıymışım gibi davranırlardı bana.
Benim annemle babam onların oğluna evlatlarıymış gibi davranmamıştı. Bu yüzden mi aramızda bir Babil Kulesi inşa etmişti Aras? Oysa ben o akşam da onun yanındaydım. Babam kapıyı üzerime kilitlese de karşısında esir alabileceği bir çocuk yoktu artık. Evden kaçıp Aras'a ulaşmış, annemler gelip ondan özür dileyene kadar günlerce parkta yatmıştık. Onu bize geri dönmeye ikna edememiştim elbette, eğer çocukluk günlerimden hatırladığım Nazmi Amca gelip onu götürmeseydi ben de eve dönmezdim.
Eve döndüğümde annemle babam beni karşılarına alıp uzunca bir konuşma yapmıştı. Bana Aras'ın değiştiğini, onun eski çocukluk arkadaşım olmadığını, beni de kötü etkileyebileceğini söyledikleri zaman odama gidip kapıyı çarpmıştım. Diledikleri özür samimi falan değildi, hala Aras'ın değiştiğini düşünüyorlardı.
Haklı olabileceklerini ise yeni fark ediyordum.
Dış kapı çalmaya başladığında geçmişi bir kenara bırakıp doğrulmaya çalıştım. Başaramadım. Kafam felaket dönüyordu, tıpkı Hakkı Amca gibi ben de sızmak üzereydim. Bu yüzden Nazmi Amca'nın sesini duyduğumda başımı kaldırıp bakamamıştım bile.
"Sen Ozan'ı götür, ben babanı alırım." diye konuşuyordu. "Araba kullanabilecek halde misin?"
Aras'ın sesi tepemde yankılandı. "Sarhoş olacak kadar içmedim."
"Hala mı tedbir?" diyerek güldüğünü duydum Nazmi Amca'nın. "Sarhoşken konuşmuyorsun oğlum, rahat ol."
Aras küfür etti. Bense Nazmi Amca'nın haklı olduğunu biliyordum. Canım kankam sarhoşken suskunlaşıp mala bağlayan tiplerdendi. Alkol insanın içinde ne varsa onu dışarı çıkarıyordu, kankamın özünde bir mal olması rakının suçu değildi bence. Fakat görünüşe bakılırsa, benim içimde de bir adet Dündar Bayraktar vardı. Önümde duran kadehe uzanırken onun paranoyalarıyla birlikte karşımdaki sandalyeye kurulduğunu görür gibi olmuştum.
Olağanca bunaklığıyla birlikte "Geçen sürede torununun akıbetini ben bile bilmiyorum." diye tekrarladı sözlerini. "Oğlanı Nazmi gibi bir manyakla Erzurum'a yolladılar, ne için?"
Ona asıl manyağın kendisi olduğunu söyledim. Nazmi Amca "Ohoo, uçmuş bu." diyerek tonton bir tavırla güldü. Fakat Dündar Bayraktar gülmüyordu. Bana doğru eğilerek "Teşkilatta Sanatçı derlerdi Nazmi'ye; el kadar çocuklardan ölüm makinaları yaratabildiği için..." diye vesvese verdi. "Oyunu görüyor musun, çocuk?"
"Görmek istemiyorum." diye mırıldandım Aras'ın koluna yaslanırken. Ardından başımı kaldırıp artık boş olan bara baktım. "Sanatçı nereye gitti?"
Gitmemişti. Aras'ın birden buz kesen gözlerinde görmüştüm onu, belki de izlerinde. Koluma giren kolu birden çekilince ufak bir kahkaha attım, ardından dengemi kaybedip gerilemeye başladım. Masalardan birine sırtımı yaslayıp ayakta durmaya çalışırken yüzümde hala bir sırıtış vardı, sabah Ada'nın bana karşılık verdiğini hatırlamıştım. Ardından Aras bağırdı. Onun hışımla bana doğru ilerlediğini görünce "Kavga mı edicez?" diye geveledim. "Ama benim bacağım-"
"Siktirtme lan bacağını." diyerek kolumdan çekip sandalyeye oturttu beni. "Soruma cevap ver!"
Uyku daha makul görünüyordu şu an. Kankamı geçiştirmek için "Hı hı." diye mırıldanıp başımı masaya yasladım. Bir an önce uykuya dalıp rüyamda Ada'yı görmek istiyordum. Mümkünse erotik bir şekilde. Fakat pezevenk kankam rahat vermedi. Tam sızmak üzereyken tepemden aşağı inen buz gibi suyla birlikte yerimde sıçramıştım.
"Ne oluyor amına koyay-!"
"Eğer hemen ayılmazsan ben koyacağım sana." diye söylendi. Ardından elleriyle başımı tutup sarstı. "Cevap ver Ozan, o ismi nereden duydun?"
"Ne ismi lan?!"
Bir anlığına emin olamıyormuş gibi süzdü beni. Soğuk suyun verdiği şoku atlatamamıştım hala, sırtımdan içeri süzülen damlalar titrememe sebep oluyordu. Fakat eş zamanlı olarak zihnim de aydınlanmaya başlamıştı. Arkama yaslanıp öfkeyle Aras'ı süzerken az evvel zırvaladıklarım aklıma geliyordu. Son söylediğim ismi hatırlayınca kaşlarımı çatarak konuşmaya yeltendim.
"Sanatç-"
"Kim söyledi?!"
"Dedem!" diye bağırdım ben de. Zihnim onunla uğraşamayacak kadar bulanık haldeydi. "Nazmi Amca'nın lakabı mıymış neymiş..."
"Bunu unutacaksın." dedi bana tane tane. "Kimseye tek laf etmeyeceksin, karına bile. Aksi takdirde bunun bedelini ödersin. Anladın mı beni?"
Bakışlarında tehditkar bir parıltı vardı. Korkmamıştım fakat bu meselenin onun için önemli olduğunu anlamıştım. Tablo peşinde koştururken sanata ilgi duymaya başlamış olabilirdi. Ya da her ne sikimse. Bir an önce sızabilmek için başımı sallayarak onu onayladım. Muhtemelen ayıldığımda salak tehdidinin üzerinden geçecekti fakat şimdilik rahat bıraktı beni.
Rüyamda bir kuleden aşağı düştüğümü gördüm.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Kendimi bir anda bir erkeğin vücuduna yaslanır halde bulunca ödüm patlıyor korkudan. Tüm vücudumun kaskatı kesildiğini, atmaya hazırlandığım bir çığlığın boğazıma düğümlendiğini hissediyorum. Ta ki, onun sesini işitene kadar. Aras'ın "Benim, Melek." dediğini duyduğumda gerilen tüm kaslarım gevşiyor birden, korkumu anlık bir rahatlamayla takas ediyorum. Ve ne yazık ki, o da fark ediyor bunu.
Böylelikle iki yeni evren çatallanıyor önümde. Aynı düğüm noktasına ulaşan yeni bir dolambaç, gideceğim yolu uzatıp kısaltmaktan başka bir işe yaramayacak yeni bir kader dalı... Bambaşka bir evrende diğer dalı seçerek dönüp ona sımsıkı sarıldığımı biliyorum. Fakat bu evrende hırpalanmış gururum ağır basıyor.
"Bırak beni!" diye bağırıyorum öfkeyle. "Sen kimsin de bana böyle sarılıyorsun ya? Bir de utanmadan benim diyor!"
Az önce kollarında gevşeyen ben değilmişim gibi hışımla öne itiyorum kendimi. Başta karşı çıkmıyor, kollarından sıyrılınca kendimi tekrar boşlukta buluyorum. Ne yazık ki, kalabalıktan çıkmak üzere hamle yaparken dans eden bir erkek yoluma çıkıyor. Başka çarem olmadığını görünce adama sürtünme pahasına aradan sıyrılmaya niyetleniyorum. Ardımdaki şeytan nereden kaçacağımı anlamış olacak ki öfkeyle homurdanıyor.
"Ne halt ediyorsun sen?"
Onu zerre umursamadan adamların arasından geçebilmek için başımı eğiyorum. Fakat bir adım bile atamadan sanki bir kedi yavrusuymuşum gibi bluzumun yakasından tutarak geri çekiyor beni. Arka arka gerilerken hızımı alamayıp pat diye tekrar ona yapışıyorum.
"Çeksene ellerini!" diye hışımla bağırıyorum. "Bak yemin ediyorum sapık var diye bağırırım!"
Aldırmıyor bile, karnımdaki ellerinin baskısını artırırken kalabalığa arkasını döndüğünü fark ediyorum. Ardından insanlara omuz atarak yol açıp beni de beraberinde sürüklemeye başlıyor. Acaba Aras'ın utanma duygusuna sahip olduğu herhangi bir evren var mı?
"Laftan anlamıyor musun sen?!" diyerek nazikçe sorguluyorum onu. "Bıraksana beni ruh hastası!"
"Bu kalabalıkta tacize uğramayı mı tercih edersin?" diye soruyor sesinde bastırılmış bir öfkeyle. "Hiç cinayet havamda değilim, güzelim."
"Şu anda zaten tacize uğruyorum zaten!" diye ufak bir hatırlatma yapıyorum ona. "Senin varlığın da en az bardaki diğer öküzlerin varlığı kadar rahatsız edici, anladın mı?!"
"Bu yüzden mi sana sarılan kişinin ben olduğumu anlayınca rahatladın?" diyor gerçeği acımasızca yüzüme vurarak. "Sen inkar edebilirsin Melek, fakat bedenin kime ait olduğunu çok iyi biliyor."
Son derece net bir cevap veriyorum. "Hassiktir oradan!"
Duyduklarına inanamıyormuş gibi bir tavırla kahkaha atıyor. Allah kahretsin, bu adama nasıl zarar verebilirim ki? Bu kadar utanmaz bir insana haddini bildirecek herhangi bir söz var mı? Bir elimle koluna yumruk atıyorum, diğer elimse kıçımın üstünde duran bileğini çekmek üzere arkaya uzanıyor. Ne yazık ki kollarımdan tutup ellerimi karnımın üzerine sabitleyerek engelliyor beni. Yumruk atamayacağımı anlayınca mecburen karnıma sardığı kolunu ısırmayı deniyorum, fakat öne doğru eğildikçe kalçam daha çok vücuduna yaslanıyor. Onun homurdanarak "Bugün fazla cüretkarsın." dediğini duyunca okkalı bir küfür eşliğinde doğruluyorum.
En sonunda dans pistinden çıkmayı başarıyoruz. İnsan yığınından kurtulur kurtulmaz kendimi tekrar öne atıyorum. Neyse ki bu kez karşı koymuyor, kolları çözülürken nihayet serbest kalıyorum. İlk işim aramıza güvenli bir mesafe koymak oluyor elbette. Ardından içimde biriken devasa bir gazapla birlikte tekrar ona dönüyorum.
"SEN-NE-YAPTIĞINI-SANIYORSUN?!"
Katı bir sesle cevap veriyor. "Birilerinin daha kalçanı ellemeye çalışmasını engelliyordum."
"KALÇAMI KENDİN ELLEYEREK Mİ?!"
"Ben kalçanı ellemedim." diyor önce. Yüzündeki meydan okuyan ifadeye bakarken onun kafasında da bir şişe kırma isteğiyle dolup taşıyorum. Aklımdan geçenleri tahmin etmiş olacak ki, zekama hakaret etmeyi bırakıyor sonunda. Dudaklarını birbirine bastırırken durumu kabullendiğini duyuyorum. "Haklısın, yanlışlıkla dokunmuş olabilirim."
Aymazlığı karşısında diyecek hiçbir şey bulamıyorum. Her cinnetin eşiğine geldiğimde olduğu gibi öfkeden ellerim titremeye başlıyor. Anlayamıyorum ki... Normal bir insan partide olanlardan sonra özür dileyip kendini affettirmek için uğraşırdı. Fakat Aras önce beni kaçırmaya çalıştı, ardından günlerce ortadan kaybolup karşıma bile çıkmadı. Az önce gelip hiçbir şey olmamış gibi dans pistinin ortasında bana sarıldı, şimdiyse yüzünde özlem dolu bir ifadeyle beni süzüyor. Gerçekten anlayamıyorum...
"Melek..."
Aras'ın bana yaklaştığını görünce yanımızdaki masada duran boş bir şişeyi elime alıyorum. "Uzaklaş, yoksa kafana yersin."
Teslim olur gibi ellerini havaya kaldırıyor fakat geri adım atmıyor. Şişeyle birlikte havada titreyen elime bakarken yüzündeki gerginliğin ortasında bir tebessümün titreştiğini görüyorum. Sahi, nasıl başa çıkacağım bu adamla? Yaptığı onca şeyden, söylediği tüm yalanlardan sonra bile içimden ona sarılmak geliyor.
Konuşurken başını hafifçe yana eğiyor mesela, işi gücü bırakıp yeniden aşık oluyorum. Neon aydınlatmaların büsbütün ortaya çıkardığı gözlerinin mavisine, göğsünde gerilen beyaz gömleğine, dudaklarının kenarındaki minik kıvrıma, bir elini çenesine koyup haylaz bir çocuğu kınar gibi bana bakışına saplanıp kalıyorum durmadan.
Sonra aklıma günler önce gördüğüm Sihirbaz geliyor. Bakışlarındaki acımasız parıltıyı anımsayınca bir kez daha buz kesiyorum. Yüzümdeki ifadeyi görünce oyunbaz maskesini bir kenara bırakıp tekrar ciddileşiyor o da. Ve ben her zamanki gibi onun maske taktığını, ancak maskeyi çıkardıktan sonra fark edebiliyorum.
"Ne istiyorsun, Aras?" derken sesim titriyor. "Amacın ne? İki hafta sonra beni tekrar kaçırmak için mi karşıma çıktın?"
"Ben seni kaçırmadım." diyor üstüne basa basa. "Amacım sadece konuşmaktı."
"Her ne haltsa..." diyerek geçiştiriyorum onu. "O kadar şeyden sonra hangi yüzle karşıma çıkıyorsun sen?"
"O kızların yanından apar topar kaçtığını görünce merak ettim." diyor birden ciddileşerek. "Ne yaptılar Melek? Yanlış bir şey mi söylediler sana?"
Ağzım bir karış açık kalıyor. Espri yapıp yapmadığını anlamaya çalışarak boş boş yüzüne bakıyorum bir süre. Şaşkınlığımı görünce kafası karışmış bir halde başını çevirip pistin çapraz tarafında kalan kız grubuna bakıyor. Bakışlarını takip ettiğimde kızların da bize baktığını fark ediyorum, üstelik Cansu grubun en önlerinde. Cidden yattığı kızı hatırlamaması mümkün mü? Allah kahretsin, hatırlayamayacağı kadar çok muydu sayıları?!
Yeniden bana dönüp "Kim bunlar?" dediğinde cevabımı alıyorum. Çıldırmaya ramak kalmış bir halde öne atılıp çenesinden tutuyorum. Tepki vermiyor. Başını çevirip ona kız grubunu göstererek teker teker açıklamaya başlıyorum.
"Şu en öndeki yattığın kızlardan biri." dediğimde çenesi kasılıyor. "Hani barın üst katında Begüm'e yakalandığın kız." Ufak bir kahkaha atarak devam ediyorum tanıtıma. "Onun yanındaki şu sarışın var ya? Hah, onun da seninle ilgili kırbaç fantezileri var. Ben buradan çıktıktan sonra lazım olursa diye söylüyorum."
"Melek-"
"Bak şu kırmızı bluzlu olanın da kankasını tekneye götürmüşsün." diye kesiyorum lafını. "Birlikte uyuduğumuz tekneye! Allah bilir o yatakta-"
"Saçmalama, Melek!" diyerek bana dönüyor. "Bizim kaldığımız tekne henüz altı ay önce alındı. Başka bir kızı götürdüğüm tekneye senin adını verecek kadar alçalmadım."
Son cümlesi beni olduğum yere mıhlıyor. Doğru duyduğumdan emin olmaya çalışarak şaşkınlıkla bakıyorum ona. Ne ad vermesi? Hayrete düştüğümü görünce "Sen gerçekten de gözünün önündekileri bile görmüyorsun." diyor Aras. Bir adım daha atıp aramızdaki mesafeyi kapatırken tepki veremiyorum.
"Seni seviyorum, Tinúviel." diyor gözlerime bakarak. "Sana bir sürü yalan söylediğimi biliyorum fakat bu gerçek. Öyle olduğunu sen de biliyorsun."
Bakışlarından üzerime yıldızlar yağmaya başlıyor. Geçmişi unutuyorum, geleceği arzulamıyorum; bir anlığına şimdiki zamana takılıp kalıyorum onunla. Sihirbazın maskeleri tüm duvarlarımı yıkmaya başlıyor. Fakat o duvarların altından çıkmayı başarıyorum. Öfkemi elime bir kalkan olarak alıp uzaklaşıyorum ondan.
"Diyelim ki gerçek," diyorum yumruklarımı sıkarak. "Peki bu neyi değiştirir, Aras? Beni nasıl aptal yerine koyduğunu değiştirir mi mesela? Durmadan manipüle ettiğini, sırlarını paylaşacak kadar güvenmediğini, küçük düşmemi bile önemsemediğini değiştirir mi?"
"O gün seni küçük düşürmek için yalan söylemedim, Melek." diye cevap veriyor bana. "Sebepler eylemlere bahane olamaz fakat bunu bilmen gerekiyor. Ben o gün seni kaybetmemek için yalan söyledim."
"Beni kaybetmezdin..." diyorum acı bir tebessümle birlikte. "Eğer konserden çıktıktan sonra geçmişte Begüm'le ilişkiniz olduğunu söyleseydin tüm bunlar yaşanmazdı. Niye o yalanı söyledin ki?"
"Bu kadar büyüyeceğini tahmin etmemiştim." diye itiraf ediyor. "Begüm'ü bir daha görmeyecektik zaten. O günün mutluluğuna gölge düşürmek istemedim. Bunun için ne kadar pişman olduğumu tahmin bile edemezsin."
Hafif bir tebessümle birlikte "Pişman olabilmen çok güzel..." diyorum ona. "Fakat pişmanlığın hiçbir şeyi değiştirmeyecek."
"Peki ya seni sevdiğim gerçeği?" diye mırıldanıyor. "Bu da mı hiçbir şeyi değiştirmeyecek? Hemen olmasını beklemiyorum, beni affetmenin epey zaman alacağını da... Ama yıllar sürse bile beklerim, Melek. Sadece bir ihtimal ver bana."
"Öyle bir ihtimal yok!" diyorum başımı iki yana sallayarak. "Eğer beni gerçekten sevmiş olsaydın doğruyu söylerdin! Eğer bana değer vermiş olsaydın, dayının varlığını kardeşinden, okulu bıraktığını babandan, en sevdiğin tabloyu Elfida'dan ve hiç bilmediğim bir hayatın olduğunu evli kadınlardan öğrenmezdim! Anla artık içimde sana dair ne varsa tükendi, Aras."
Sözlerimi bitirdiğimde derin bir nefes alıyorum. Gitmeden önce son kez gözlerine baktığımdaysa gördüğüm ifade şaşırtıyor beni. Zira orada bulmayı en son beklediğim şey var. Hayal kırıklığı. Bakışlarının ağırlığı altında ezilmemek için kafamı başka yöne çeviriyorum.
Baktığım yerdeyse hala bizi izleyen kız grubu çıkıyor karşıma. Cansu'yla göz göze geldiğimde öfkem bin kat çoğalıyor sanki. Sevdiğim adamın o kıza dokunduğu gerçeğini hazmetmeye çalışırken Aras'ın nihayet konuştuğunu duyuyorum.
"Gerçekten seni sevmediğimi mi düşünüyorsun?"
"Seviyorsun." diyorum onu başımla onaylayarak. "Ama doğruları söyleyecek kadar değil."
Bir hayal kırıklığına bakar gibi beni süzerken "Her halükarda..." diye başlıyor söze. "Senin beni sevdiğinden daha çok seviyorum."
Benim onu sevdiğimden daha çok sevmek mi? Alaycı bir kahkaha fırlıyor dudaklarımdan. Aklıma sandıkta sakladığım kurumuş unutmabeni çiçeği; hiçbir karşılık beklemeden, onun varlığını bile bilmediği bir bebeğin yasını tutarak ve çoğu zaman ağlayarak izlediğim yıldızlı gecelerim geliyor. Önümde sayısız evrenin çiçek açtığını, ihtimallerin bir sonsuza uzanarak bizi her seferinde bir uçurumun kıyısına getirdiğini görüyorum. Her seferinde aşağı düşüp parçalandığım bir uçuruma...
Sonsuz evren arasından birini seçerken "Bak işte o konuda haklısın." diyerek onaylıyorum onu. "Zira artık seni sevmiyorum."
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
-bir ay sonra-
Bazı yaralar zamanla açığa çıkar. Olayın sıcaklığıyla onları görmezsin bile, görünen yaralarını sarmaya çalışırken ötekilerin farkına varmazsın. Bazı yaralar geleceğe saklar kendini. Zihninde saklanan gizli bir kıymık gibi sinsice pusuya yatar ve güneşli bir öğleden sonrası ansızın yüzüne çarpar. Tıpkı şu anda benim yüzüme çarptığı gibi.
Fakültenin bahçesindeki masaların birinde oturmuş Lavinia'yı beklerken gözden kaçırdığım bir detay süzülüyor zihnime. Onları gizlice dinlerken fark etmediğim fakat bilinçaltıma kaydettiğim minik bir ayrıntı... Begüm'ün ağlamaktan kızarmış öfkeli yüzü bir kez daha beliriyor karşımda. Ondan duyduğum ilk cümleyi bir kez daha tekrar ediyor.
"Senin yüzünden! İki yıldır ne laflar duyuyorum ben, haberin var mı?!"
Kantinden aldığım kahveyi karıştıran elim havada asılı kalıyor. İki yıldır... Aras Begüm'le görüşürken Arzu hala hayattaydı. Bu gerçek acımasız bir kramp gibi saplanıyor mideme. Şu ana dek ona olan öfkemin sebebi nişanlı bir kadınla ilişki yaşamasıydı. Suçsuz bir adamın nişanlısı ihanete uğramasına önayak olduğu için kızgındım ona. Aras'ın da birilerini aldattığı gerçeğini idrak edememiştim.
Şimdiyse bu gerçek zehirli bir ok gibi kalbime saplanıyor. Onun birini, üstelik sevdiğim kadın dediği birini aldattığını bilmek... Şu ana kadar var olduğunu bile hiç fark etmediğim o güven duvarının ağır ağır yıkıldığını hissediyorum. Ya benimleyken de bunu yaptıysa? Ya ortadan kaybolduğu üç ayda Elfida ile yakınlaştıysa? Bir iç çamaşırındaki etikete güvenip nasıl gözardı edebildim ki bunları?
Bu korkunç şüpheyi zihnimden atmaya çalışarak yeniden notlarıma gömülüyorum. Aras bana bunu yapmış olamaz... Benimleyken başka birine dokunmuş, başka bir kadınla seviştikten sonra beni öpmüş olamaz. Eğer yapmış olsaydı anlardım bunu, öyle değil mi? Mesela teknede o iç çamaşırını direkt görmezden gelebilirdi, benim onu daha önceden fark ettiğimi bilmiyordu.
Ya da bardaki kızlar... Onlardan Aras hakkında birçok şey öğrenmiştim fakat bunların hepsi geçmişte yaşanmış olaylardı, güncel konulardan bahsederken bir kez bile onun adı geçmemişti. Hatta kızlardan biri onun epeydir ortamlarda görünmediğini bile dile getirmişti. Eğer beni aldatmış olsaydı muhakkak bunu duyardım. Duymaz mıydım?
"Melek?"
Yanıbaşımda bir erkek sesi duyunca irkilerek başımı kaldırıyorum. Ozan... İyi ama onun ne işi var ki burada? Geçen dönem mezun olmuştu zaten, üstelik sakatlık numarası yaptığı için bir süredir evde takılıyordu. Başımı tekrar ona çevirip dikkatle baktığımda koltuk değneklerini bile getirmediğini fark ediyorum. Neye bakındığımı anlamış olacak ki, iç çekerek iki yana sallıyor başını, ardından sakin bir tavırla geçip karşıma oturuyor.
"Nasılsın?"
"İyiyim." diyorum gülümseyerek. "Hangi rüzgar attı seni buraya?"
"Aras rüzgarı." diyor konuyu hiç uzatmadan. "Böyle davranmaya devam edersen çok yakında kasırgaya dönüşecek bir rüzgar."
Şaşkın bir tavırla kaşlarımı çatıyorum. Hangi hareketim onu rahatsız etmiş olabilir ki? Barda karşıma çıktığı günden sonra tam bir hayal kırıklığı olan çapkınlık serüvenime son verdim zaten. Kan kusup kızılcık şerbeti içerek hayatıma devam etmeye çalışıyorum.
"Nasıl davranıyormuşum ben?"
"Pervasız." diyor Ozan. "Bak, öfkeni anlıyorum ve sana hak veriyorum. Aras'a kızmakta, küsmekte, onu görmek istememekte sonuna kadar haklısın. Fakat ona olan öfken seni geri dönüşü olmayan yollara götürüyor, Melek."
Hayretle bakakalıyorum. "Bu da ne demek?"
"Bozkıroğlu ailesinin gelini gibi davranıyorsun." diyerek daha da çok hayrete sürüklüyor beni. "Saçma sapan gece hayatı maceraların gibi hoşgörü gösterilebilecek bir şey değil bu."
"Sadece meraktan soruyorum." diyorum sakin kalmaya çalışarak. "Seni onların gelini gibi davrandığımı düşünmeye iten şey ne?"
"Onlarla birlikte yemeğe gitmişsin, Melek." diye cevap veriyor bana. "Üstelik dış mekanda!"
Ah, harika... İki gün önce Nazan Hanım'ın daveti üzerine onlarla birlikte akşam yemeğine çıkmıştım. Alelade bir şey olacağını sanıyordum, lüks bir restoranda rezervasyon yaptırdıklarından haberim bile yoktu. Özgür Abi'nin yemekte bize katılmayacağından da... Yine de Ozan'ın durumu bu kadar çok abartmasına anlam veremiyorum. Sırf onlarla yemeğe gittim diye gelinleri gibi davrandığım kanısına nasıl varmış olabilir ki? Kafam karışmış bir şekilde bunu ona sormaya yelteniyorum fakat Ozan bana kalmadan kendi kendine cevap veriyor.
"Annesi, babası, Emir ve sen." diye giriyor söze. "Üstelik sosyetenin müdavimi olduğu, kapısında gazetecilerin nöbet tuttuğu bir mekanda... Bu yaptığının seni insanların gözünde onların geliniymiş gibi konumlandırdığını göremiyor musun?"
Kollarımı göğsümde kavuşturup sessizce ona bakıyorum. Devam etmesini bekler gibi. Bakalım daha neler saçmalayacak?
"Kimden çıktığını bilmiyorum ama ortada böyle bir söylenti dolaşıyor, Melek." diyerek devam ediyor. "Kadınla birlikte terzilere gidiyorsun, dernek toplantısı nedeniyle evleri cemiyetten kadınlarla doluyken onları ziyaret ediyorsun, üstüne bir de onlarla aile yemeğine çıkıyorsun ve Emir'le sürekli dip dibesin. İnsanların bunu farklı yorumlaması çok doğal."
"Emir benim patronum!" diye çıkışıyorum bu kez. "Diğer söylediklerinde de tek yaptığım şey Nazan Hanım'a nezaketen eşlik etmekti. İnsanların sizin kadar paranoyak olacağını sanmıyorum."
"Öyle mi dersin?" diyerek hafifçe gülüyor bana. "Eğer Aras müdahale etmiş olmasaydı o yemeğin ertesi günü gazetenin magazin ekinde sosyete haberleri kısmında olacaktın."
Bu beklenmedik bilgi aniden duraksamama neden oluyor. "Ne?"
"Yemek esnasında fotoğrafınızı çekmişler." diyor beni hayret içinde bırakarak. "Son derece neşeli bir poz. Tam bir aile tablosu. Haber son anda baskıdan çekilmeseydi muhtemelen bunlar yazacaktı."
Duyduklarım karşısında nutkum tutulmuş bir halde arkama yaslanıyorum. Ya o haber basılsaydı? Ya annem görseydi? Diğer insanların ne düşüneceği umurumda bile değil fakat aileme bunu asla açıklayamazdım. Üstelik şirketten de ayrılmak zorunda kalırdım. Ortada böyle bir haber varken asla çalışamazdım orada.
Öte yandan, Aras'ın hayatıma müdahale edip üstüne bir de minnet beklemesi hoşuma gitmiyor. Yaptığı onca şeyden, hayatına giren kadınları aldatacak kadar aşağılık bir insan olmasına rağmen hala benden hesap sormaya çalışması nasıl mümkün olabilir ki? Bir insan nasıl bu kadar aymaz olabilir?
"Fotoğrafın senden habersiz çekildiğinin farkındayım," diyerek ortamı yumuşatıyor Ozan. "Fakat Aras bu konuya benim kadar iyimser yaklaşmıyor. Haberi öğrendiğinde ne yapacağını bilmiyormuş gibi görünüyordu."
"Ee?" diyorum sabırsızlanarak. "Öyleyse ne olmuş, Ozan?"
"Aras'ın en tehlikeli olduğu anın ne yapacağını bilmediği an olduğunu söylüyorum." diyerek açıklıyor. "Çünkü bu her şeyi yapabileceği anlamına geliyor."
"Vay be, çok etkileyici." diyerek ıslık çalıyorum. "Demek beyimiz tehlikeli falan oluyor, ha? Ne yapacağını bilmediğinde de her şeyi yapabiliyormuş, karizmaya gel. Erkek oğlu errrkek."
Ozan kollarını göğsünde kavuşturup kaşlarını hafifçe yukarı kaldırıyor. "Ne demeye çalışıyorsun, Melek?"
"Sen bu masallarla vampirli romantizm kitapları okuyan ergenleri etkilersin." diyorum basitçe. "Ayrıca fotoğraf için de boşa zahmet etmişsiniz. Zira söz konusu haber basılsaydı, bu sandığınız kadar da asılsız bir şey olmazdı."
Ozan kahkaha atıyor. "O yola girmeni tavsiye etmem, Melek."
"Hangi yola?"
"Aras'ı bu şekilde kıskandırma yoluna." diye cevap veriyor. "Bu yolun sonunda onu kaybedersin."
Bu kez kahkaha atan taraf ben oluyorum. "Sen Aras'ın bir kazanç olduğunu mu sanıyordun?"
Anlık bir soğukluk esiyor aramızda. Yüzünde öfkeli bir ifadeyle bana bakarken "Sinem söylediğinde inanamamıştım," dediğini duyuyorum. "Ama doğruymuş. Gerçekten de Aras'a onu sevmediğini söyledin, değil mi?"
Başımı sallayarak onu onaylıyorum. Bunun üzerine yüzündeki ifade daha da katılaşıyor sanki. Uzunca bir sessizliğin ardından tekrar konuştuğunu duyuyorum.
"Peki şuna cevap ver," diyor oturduğu yerde doğrularak. "Daha önce hiç Aras'a onu sevdiğini söyledin mi?"
Aramızda uzun bir sessizlik oluşuyor. Sonra Ozan'ın hafifçe güldüğünü fark ediyorum.
"Ben de öyle tahmin etmiştim."
Ardından ayağa kalkıp geldiği gibi gidiyor.
Birkaç saniye boş boş bakıyorum Ozan'ın arkasından. Söylediklerini düşündükçe öfkem katlanarak artıyor, peşinden gidip onunla kavga etmemek için kendimi zor tutuyorum. Fakat gitsem bile neye yarar ki? Benim meselem Ozan'la değil, o yalnızca asıl meselemle aramızdaki bir elçi. Benim asıl meselem olan kişiyi ise kavga ederek yola getirmenin imkansız olduğunu sayısız kez gördüm.
Yerimden kalkıp ters istikamete doğru yürümeye başlıyorum. İçimden işe yaramayacağını bile bile gidip Aras'ın yakasına yapışmak geliyor. Piç kurusu... Ne yapacağını bilmiyormuş da, o zaman her şeyi yaparmış da... Gerizekalı. Yediği onca haltın ardından çenesini kesip yerine oturacağına bir de utanmadan elçi gönderip tehdit ediyor. Gerizekalı!
Öyle çok öfkeliyim ki, çarpışana dek Lavinia'yı fark edemiyorum bile. Birbirimize tosladığımızda kucağındaki kitaplar yere saçılıyor, ardından koluma yapışıp durduruyor beni.
"Melek!"
"Özür dilerim." diyorum yere eğilip kitaplarını alırken. "Görmedim seni."
"Fark ettim..." diyerek yere eğiliyor. "Neyin var senin?"
Bir eliyle kolumdan tutup durduruyor beni. Kolunda tuttuğu yere düşürmediğim iki kitabı da yere bıraktıktan sonra gözlerini gözlerime diktiğini fark ediyorum. Son derece tanıdık maviliklere bakarken öfkem iki katına çıkıyor.
"Ağabeyin!" diyorum kendimi tutamayıp. "Ağabeyini öldürsem bana darılır mısın?"
"Aksine müteşekkir olurum." diyerek sırıtıyor. Yerdeki kitapları üst üste koyup koluna aldıktan sonra beni de çekerek ayağa kalkıyor. "Yine ne yaptı?"
Anlatıyorum ona. Bu esnada masalardan birine oturuyoruz birlikte, olanları anlattıkça öfkemin bir nebze olsun azaldığını fark ediyorum. Konuşmayı bitirdiğimdeyse Lavinia yüzünde son derece kararsız görünen bir ifadeyle beni süzüyor. Sanki aklından geçenleri söyleyip söylememekte emin olamıyormuş gibi... Kısa süreli bir sessizliğin sonunda pes edip baklayı ağzından çıkarıyor.
"Ozan'ı ağabeyimin gönderdiğini nereden biliyorsun?"
"Bilmeme gerek var mı?" diyorum hayretle. "Ağabeyin göndermemiş olsa Ozan neden gelip beni tehdit etsin?"
"Birincisi, Ozan seni tehdit etmemiş. Sadece olacakları söylemiş." diye cevap veriyor bana. "İkincisi, onu ağabeyimin gönderdiğini pek sanmıyorum. Konuşacak bir şeyi olsa kendi gelirdi."
"Nesiniz siz, Aras'ı Koruma ve Yaşatma Derneği falan mı?" diyerek çıkışıyorum ona. "Gerçi hata bende... Adamın kankası ve kardeşiyle konuşmaya çalışırsam böyle olur."
"Aptal aptal konuşma!" diyerek lafı ağzıma tıkıyor. "Bu meselede senin tarafını tuttuğumu biliyorsun. Kaldı ki normal zamanlarda bile seni ağabeyime tercih ederim."
Son cümlesi bir anlığına duraksamama neden oluyor. "Seni ağabeyime tercih ederim de ne demek?" diye soruyorum emin olmaya çalışır gibi. "Yani... Ne anlamda tercih edersin?"
"Her anlamda." diyor sıcak bir tebessümle. "Bana Melek mi Aras mı deseler seni seçerim işte."
Neden bilmiyorum ama bu laf bir yumru olup boğazıma oturuyor. Lavinia beni bu kadar çok önemsediği için sevinmem gerekmez miydi? Fakat sevinemiyorum işte. Ağabeyini bir yabancıya nasıl tercih edebilir ki? Aklıma Aras'ın geçmişte bana kardeş sahibi olmanın zorluklarından bahsederken "Evlat sahibi olmak gibi bir şey," dediği an geliyor. "Yorucu ama bir o kadar güzel." Acaba kardeşinin böyle düşündüğünü bilse ne hissederdi?
"Melek, ne oldu?"
Başımı kaldırdığımda Lavinia'nın endişeyle beni süzdüğünü görüyorum. Yutkunarak boğazımdaki yumrudan kurtulmaya çalışırken "Şaşırdım sadece..." diyorum. "O senin ağabeyin, Lavinia. Bense bir yabancıyım."
Bıkkın bir tavırla gözlerini deviriyor. "İşte şimdi tıpkı babam gibi konuştun."
"Hayır ben sadece anlamaya çalışıyorum..." diye mırıldanıyorum. "Yani babanla arandaki ilişkinin mesafeli olmasını anlarım ama ağabeyini neden sevmiyorsun ki?"
"Ağabeyimle bir sorunum yok." diyerek kıvırıyor lafı. "Sonuçta benim için o kadar şey yaptı. Ama seninle daha iyi anlaşıyorum, Melek. Hiç değilse sen hayatıma karışmıyorsun."
"Çünkü ben yabancıyım." diyerek tekrar ediyorum. "Ama eğer ablan olsaydım, ben de hayatına karışırdım. Senin iyiliğini düşündüğü için ağabeyini suçlayamazsın."
Kollarını göğsünde kavuşturup muzip bir sırıtışla beni süzüyor. "Aras'ı Koruma ve Yaşatma Derneği başkanı olabilir misin acaba?"
"Onunla aramdaki problemler bu konudan bağımsız." diyerek sabırla açıklıyorum. "Burada konu, sen ve ağabeyin. Az önce söylediğin şeyi duysa ne kadar üzülürdü, haberin var mı?"
"Seni temin ederim ki, üzülmezdi. Denedim, oradan biliyorum."
Ağzım bir karış açık kalıyor. "Sen ciddi misin?"
"Öfkeliyken onu hayatımda istemediğimi falan söylemiştim." diyor kaşlarını hafifçe çatarak. "Rahatla, Melek. Bunları söylediğimde takmadı bile, her zamanki gibi zorbalık yapmaya devam etti. Klasik Aras..."
"Sana kırılmasını mı tercih ederdin?"
"Hayır ama ara sıra kırılabilen bir insan olsa güzel olurdu." diye cevap veriyor bana. "Mesela babam öyle... Ağır bir laf edince kırılıp insanı kendi haline bırakabiliyor. Ama Aras'ın sosyal zekası çok yüksek değildir, genelde kırılması gerektiğini bile anlayamıyor."
Nedense bu gerçek benim canımı daha çok acıtıyor. Eğer Aras kırılsaydı ve bunu gizleseydi, bir şekilde bunu ona itiraf ettirebilirdim fakat kırılması gereken şeyleri kanıksamış bir insana nasıl yardım edebilirim ki? Aklıma ona sarılmaktan başka bir şey gelmiyor. Bunun düşüncesiyle bile yoğun bir hasretin tenimde karıncalandığını hissediyorum, özlemden burnumun direği sızlamaya başlıyor.
"Aras seni çok seviyor." diyorum Lavinia'nın gözlerinin içine bakarak. "Seni bu hayattaki her şeyden daha çok seviyor, anladın mı?"
"Ben de ondan nefret ediyor değilim, Melek." diyor bana. "Tıpkı babam gibi olayı dramatize ediyorsun."
"Bu dramatize etmek değil, bu gerçek." diyerek ısrar ediyorum. "Eğer Nazenin bir arkadaşını bana tercih edecek olsaydı-"
"Kardeşin ve sen birlikte büyüdüğünüz için aranızda çok kuvvetli bir bağ olması normal." diyerek kesiyor lafımı. "Ama ben on yaşına gelene kadar ağabeyim yanımda yoktu."
Kendimi tutamayıp bağırıyorum bu kez. "Çünkü çocuktu!"
"Evet ve ben de bu yüzden onu suçlamıyorum!" diyerek bağırıyor o da. "İster inan, ister inanma fakat ben ağabeyimi anlıyorum, Melek. Sadece birlikte büyümediğimiz için aramızdaki bağ aşırı kuvvetli değil fakat sen bunu anlayamayacak kadar duygusal bakıyorsun olaya."
"Evet, duygusal bakıyorum." diye onaylıyorum onu. "Keşke sen de biraz böyle baksan."
İnanamıyormuş gibi bir kahkaha atıyor bana. Sandalyesini itip hışımla ayağa kalkarken epey öfkelendiğini fark ediyorum. Kitaplarını tekrar kucağına aldıktan sonra arkasını döner gibi oluyor, fakat son anda öfkesi ağır basıyor sanırım. Yeniden bana döndüğünde gözlerinde şimşekler çaktığını görüyorum.
"Ben duygusuz olabilirim fakat sen de ikiyüzlüsün, Melek." diyor tane tane. "Yaz boyu hepimizi Aras için endişelenmemekle, hiçbir şey yokmuş gibi hayatımıza devam etmekle suçladın ama sen de en az bizler kadar devam ediyordun hayatına. Özgür'le olan ilişkime ağabeyin memnun olmaz diyerek karşı çıkarken tüm gününü Özgür'ün abisiyle birlikte geçiriyordun. O zamanlar Aras'la bir ilişkiniz olmadığı için ses etmemiştim fakat hala aynısın. Önce gidip ağabeyime onu sevmediğini söylüyor, sonra da başka insanları onu yeterince sevmemekle suçluyorsun."
Sözlerini bitirdiğinde derin bir nefes alıyor. Bense şaşkınlıktan tek kelime bile edemiyorum. Sarsak hareketlerle ayağa kalkıp çantama uzanırken Lavinia'nın yüzündeki ifade giderek pişmanlığa doğru evriliyor. Çantamı omzuma asarken "Gitmem lazım..." diye geveliyorum ona. "Akşam görüşürüz."
Bu kez arkasını dönüp uzaklaşan taraf ben oluyorum.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
LAVİNİA
"Sul mare luccica l'astro d'argento
Placida è l'onda prospero il vento;"
Son kısmı söylerken sesim yine sürtone oluyor ne yazık ki. Yüzümü buruşturarak nota defterimi kulis odasındaki puf koltuklardan birine fırlatıyorum. Şan hocam bu durumun sopranolar için normal olduğunu, yeterince pratik yaparsam aşabileceğimi söylemişti ancak kadının anlamadığı şey şu ki, sorun tamamen linguistik! Beni strese sokup saçma sapan sesler çıkarmama sebep olan asıl şey İtalyanca bir şeyler söylüyor olmak. Tabi, hocanın kendisi bir İtalyan olduğu için bunu anlamaması çok doğal...
Bardan gelen seslere kulağımı tıkamaya çalışarak nota defterimi elime alıp sayfaları çeviriyor ve aynı aryanın Türkçe versiyonunu buluyorum. Tamam, bu biraz kolaya kaçmak olacak ama ne yapayım, İtalyan değilim ki ben...
"Yıkanır denizde ışıkları ayın,
Dolaşır sahilde nefesi rüzgarın..."
Tam da tahmin ettiğim gibi sesim hiç bozulmadan söyleyebiliyorum az önceki kısmı. Bu durum beni gaza getiriyor ve nakarata her zamankinden daha coşkulu bir şekilde giriyorum.
"Neşeli şarkılar, yükselir semaya,
Santa Lucia, Santa Luc-"
Koridorda yükselen bir kadın ciyaklaması ödümü patlatıyor. Tamam, mekanın bulunduğu taraftan da sesler geliyor fakat bu sesin sahne arkasındaki odaların yer aldığı koridordan geldiğine eminim. Halihazırda ben de o odalardan birinde olduğum için nota kağıtlarını kenara bırakıp kapıya doğru yürüyorum. Kafamı uzatıp koridora göz attığımda gizemli ciyaklama birden anlam kazanıyor.
Ciyaklamanın sebebi elbette ki Mert. Ciyaklamanın kaynağı ise şu anda onun üzerine çıkmaya çalışıyor. Onu koridorun diğer ucunda esmer bir kızla sarmaş dolaş halde görünce beynimden vurulmuşa dönüyorum. Bir şeyler söyleyerek kızı kendinden uzaklaştırmaya çalışırken bir anlığına göz göze geliyoruz. Hiçbir şey söylemeden kafamı geri çekip kapıyı kapatıyorum.
Orospu çocuğu! Öfkeden ellerim titreyerek odada volta atmaya başlıyorum. Bu esnada Mert'in atalarını da konu alan bir düzine küfür çıkıyor ağzımdan. Küfür dağarcığım sona erdiğindeyse öfkemin hala geçmediğini fark ediyorum. İlk fırsatta ağabeyimin Kutsal Küfür Ansiklopedisi'ni tekrar aşırmam lazım.
Bunu yapmayı ilk denediğimde on sayfa bile ilerleyemeden enselenmiştim fakat okuduğum azıcık küfür bile epey aydınlanmamı sağlamıştı. Bazı küfürler o kadar yaratıcıydı ki, kitabı hazırlayanlar küfrün altına açıklayıcı görseller ve minik bilgilendirme notları eklemek zorunda kalmıştı. Dünya üzerinde sadece üç kopyası bulunan kutsal bir hazineydi adeta.
Koridordan yükselen kadın kahkahasını duyunca kutsal küfür kitabını düşünerek bastırdığım öfkem tekrar yeryüzüne çıkıyor. Şan egzersizi yapmayı bir kenara bırakıp kablosuz kulaklıklarımı takıyorum. Mert'in ergen müziği diyerek burun kıvırdığı Limp Bizkit şarkılarından birini açtığımda kulaklarımda müzikten başka bir şey kalmıyor.
Ufak odadaki aynanın önüne oturup makyaj yaparken az sonra çıkacağımız son provayı düşünmeye çalışıyorum. Bu kez mekanın işletmecileri de provayı izleyeceği için benim için mülakat gibi bir şey olacak bu. Diğerleri zaten Cazzabell'de sahne alıyorlardı fakat o dönemler Mert'le küs olduğumuz için solistlik görevini geçici olarak Cenk üstlenmişti. Açıkçası kendilerine yeni bir solist aramamaları gururumu okşamıştı. Bu yüzden Ahmet, Burak ve Cenk benimle konuşmaya geldiğinde ateşkesi kabul edip tekrar ekibe dönmüştüm.
Hay dönmez olsaydım!
'Sakin ol, Lavinia.' diyorum kendi kendime. 'Sen artık onu sevmiyorsun ki.' Zihnimi tekrar toparlayıp çantamdan yanımda getirdiğim askılı bluzu ve mor büstiyeri çıkarıyorum. Hangisini giyeceğime karar veremeyince ikisini birden yanıma almıştım bugün. O kararı hala veremediğimi fark edince ikisinin de fotoğrafını çekip Özgür'e atıyorum.
"Sence hangisi? Mülakat provasına çıkacağım da..."
Mesajı gönderdikten birkaç saniye sonra ekranda mavi tik beliriyor. Onun cevap yazmasını beklerken telefonumun çalmaya başladığını görüyorum. Özgür arıyor. Yüzümde şapşal bir gülümsemeyle kulaklıklarımı çıkarıp telefonu kulağıma götürüyorum.
"Askılı bluzu sevdim." diyor selamlaşma faslını es geçerek. "Gözlerinin rengiyle de uyumlu olur."
"Tavsiye için teşekkürler," diyorum sırıtarak. "Ee, ne yapıyorsun?"
"Ofisten çıktım, yoldayım. Ama hiç eve gidesim yok."
"Prova olmasaydı ne güzel buluşurduk." diyorum dudağımı bükerek. "Seninle vakit geçirmeyi özledim, Özgür."
"Eğer provaya seyirci kabul ediliyorsa bu problemi çözebiliriz."
Mekanın içinde gölge gibi peşimde dolaşan Araf muhafızlarını düşününce suratım asılıyor. Gerçi bugün mekan işletmecileri de burada olacağı için barın kapısında beklemeye razı oldular. Elalemin mekanında gövde gösterisi yapma öküzlüğüne mola vermek gibi bir incelik göstermeleri epey şaşırtıcıydı fakat ara sıra böyle insani davranışlar sergiliyorlar işte. Fakat Özgür buraya gelirse korumaların da içeri gireceğine adım gibi eminim.
"Ağabeyimin muhafızları sorun çıkarabilir..." diye homurdanıyorum. "Bu akşam mekan işletmecileri de burada olacak diye kapıda beklemeye razı oldular ama seni görürlerse içeri dalarlar kesin."
Hafifçe gülüyor Özgür. "Babanın abine verdiği muhtıra işe yaramadı desene."
Geçen haftaki olayı hatırlayınca kendimi tutamayıp kıkırdamaya başlıyorum. Ağabeyimin iş seyahatinden döndüğü akşam babam beni de yanına alıp üst kata çıkmıştı. Koridoru geçtikten sonra bana dönüp Özgür'le görüşmeme onay verdiğini söylemişti bağırarak. Ardından hızını alamayıp babam olduğu için benimle ilgili son sözü onun söyleyeceğini ve eğer birileri son sözü söylemeye çok hevesliyse, gidip kendilerine çocuk yapmaları gerektiğini dile getirmişti.
Bu konuşmaya muhtıra niteliği kazandıran şeyse bulunduğumuz yerin tam ağabeyimin odasının önü olması ve babamın her cümlesini en az üç kez tekrarlamasıydı bence. Üstelik işe yaramıştı da. Babam bağırarak muhtırasını tekrarlarken Aras odadan çıkıp "Birileri alsın kızını başına çalsın." diyerek evden gitmişti.
O günden sonra Özgür'le dışarıda buluşmamın önündeki engel kalkmıştı gerçekten. Fakat güzel vakit geçirmemizin önündeki engel hala sürüyor. Özgür yanımdayken muhafızlar görünürlük moduna geçerek dibimizden ayrılmıyor mesela.
"Babam seninle görüşmeme onay vermeseydi durum çok daha kötü olurdu," diyorum iç çekerek. "Bazen cidden nefret ediyorum ağabeyimden..."
"Senin iyiliğini düşünmeye çalışıyor," diye cevap veriyor Özgür. "Beni tanımadığı için soyadımla değerlendirmesi çok normal."
"Aras'ı Koruma ve Yaşatma Derneği iş başında..." diyerek somurtuyorum. "Bak ağabeyimle bu kadar empati kurman çok güzel ama emin ol bunu hak etmiyor. Arada babam olmasa gözünü bile kırpmadan sana zarar verir."
"Bu onunla benim aramda olan bir problem." diye inatlaşmaya devam ediyor. "Ve inan bana zamanla çözülecek bir problem. Sırf bu yüzden onunla arana mesafe koyma Lavinia."
Ne diyebilirim ki? Aras ne yaparsa yapsın bunu bir şekilde onun beni korumaya çalışmasına bağlamayı başarıyor Özgür. Kız kardeşinin ölümünün onu çok etkilediğini, yeterince ağabeylik yapamadığını düşünerek kendini suçladığını bildiğim için bir şey diyemiyorum. Yine de haddinden fazla ağabeylik yapan ağabeyimi savunması canımı sıkıyor.
"Denerim," diyorum pes ederek. "Ama sen de onunla aramdaki mesafe yüzünden kendini suçlama. Başka sebepler de olduğunu biliyorsun, Özgür."
"Biliyorum güzellik..." diyor yatıştırıcı bir ses tonuyla. Ardından neşeli bir tavırla ekliyor. "Neyse, şimdi bunları bırak da provaya odaklan sen. Umarım panik yapmıyorsundur."
"Hayır ama keşke burada olabilseydin." diyorum umutsuzca. "Seninleyken sesim hiç sürtone olmuyor."
Ufak bir kahkaha atıyor. "Şu anda gelip mekanı basmam için beni teşvik ettiğinin farkında mısın?"
Tekrar kahkaha atıyorum. Özgür böyle işte... Onun yanındayken insanın kendini mutsuz hissetmesi imkansız gibi bir şey, varlığıyla hayatımdaki tüm kara bulutları dağıtıyor adeta. Bu kez de aynısını yapıp neye üzüldüğümü bile bana unutturmayı başarıyor.
Konuşmamız bittiğinde yüzümde hala aptal bir sırıtışın izleriyle telefonu masama koyuyorum. Saçlarıma şekil vermeye çalışırken bar tarafındaki sessizlik dikkatimi çekiyor. Acaba mekan işletmecileri gelmiş olabilir mi? Giyinme işini erteleyerek mekana göz atmak üzere kapıya yöneliyorum.
Dışarı çıktığımda ilk fark ettiğim şey Mert'in kızla artık konuşmadığı oluyor. Öpüşüyorlar. Onları sarmaş dolaş halde koridorda görünce kalbime bir bıçak saplanıyor sanki. Dehşet hissinden sıyrılmaya çalışırken Mert'in kızın yüzüne gömdüğü başını hafifçe kaldırdığını fark ediyorum. Öpüşmeye devam ederken gözlerini açıp küçümser bir bakış atıyor bana.
Neden? Tiksintimi gizlemeye bile gerek duymadan odaya dönüp kapıyı çarpıyorum. Bunu hak edecek ne yapmış olabilirim ki? İçimde bir acı bulutu yükseliyor sanki, gözyaşı yağmurlarına bindirip dışarı atamadığım bir bulut... Eğer ağlamak benim için bu kadar zor bir eylem olmasaydı şüphesiz canım bu kadar yanmazdı.
Fakat ağlayamıyorum.
Kulaklıklarımı yeniden kulağıma takıp son ses müzik açıyorum. Alışmalıyım. Mert'in beni sevmediğini kabullenip önüme bakmalıyım artık. Aksi taktirde onu her başka bir kızla görüşümde böyle bıçaklar saplanacak kalbime. Kabullenmek zorundayım. Zira daha fazla yara izine yetecek yer göğsümde.
Çaresizliğimi içime gömüp hazırlanmaya devam ediyorum. Saçlarımı tararken bakışlarım aynada gördüğüm ifadesiz maskeye takılıyor. O maskelere öyle çok şey borçluyum ki... Dışarı hiçbir şey yansıtmayan karanlığımı aynada bırakıp ayağa kalkıyorum yeniden. Hızlıca tişörtümü çıkartırken epeyce uzamış saçlarımda elektrikler çatırdıyor. Koltukta duran büstiyeri almak için arkamı döndüğümdeyse hayret dolu bir çığlık atıyorum.
Mert burada.
Onu kapının önünde durmuş beni izlerken görünce beynim duruyor adeta. Kollarımı vücuduma sararak kendimi mümkün olduğunca kamufle ediyorum. Bu esnada Mert duyamadığım bir şeyler gevelemeye başlıyor. "Çık dışarı!" diye bağırdığımda panikle arkasını dönüp kapıya doğru ilerlediğini görüyorum.
Birden duraksıyor. Adımları sekteye uğrarken başını çevirip şaşkınlıkla tekrar bakıyor bana. Bu kez öyle bir bağırıyorum ki, son ses müziğe rağmen ben bile duyuyorum sesimi.
"Çıksana gerizekalı!"
Hiçbir şey söylemeden tekrar kapıya yöneldiğini görüyorum. Ancak beklediğim gibi dışarı çıkmıyor, bunun yerine kapıyı kapatıp kilitliyor birden. Ne bu şimdi? Mert'in bana döndüğünü görünce şaşkınlığımı bir kenara bırakıp "Amacın ne senin ya?!" diye bağırıyorum bu kez. "Bana bak hemen defolup gitmezsen ağabeyimi ararım!"
Israrla bir şeyler söylüyor bana. Ne yazık ki ellerim halihazırda vücudumu kamufle etmekle meşgul olduğu için kulaklığı çıkarma şansım yok. Bu Mert bir şeyler söyleyerek bana doğru ilerlerken panikle geri geri kaçıyorum. Nihayet kulaklığımı fark etmiş olacak ki konuşmayı bırakıyor. Ellerini omuz hizasında havaya kaldırıp sakin ol der gibi bir hareket yaptığını fark ediyorum.
En sonunda sırtım duvara değiyor ve gidecek yer kalmıyor arkamda. Mert yanıma gelirken yardım çığlığı atma fikrini gözden geçiriyorum. Eğer o çığlığı atarsam mesele muhakkak dışarıdaki korumaların kulağına gider ve Mert buraya her ne sebeple gelmiş olursa olsun ağabeyimin gazabına uğrar. Üstelik bu kez babam da destek verir ona, el ele verip Mert'e yapacaklarını tahmin bile edemiyorum.
Bu yüzden itidalli davranarak çığlık atma işini biraz erteliyorum. Mert tam karşıma gelip durduğunda hiçbir şey söylemeden kulaklıklarıma uzanıyor. Onları çekip çıkardığında müziğin yerini mutlak bir sessizlik alıyor önce. Ardından öfkeyle bağırarak boşluğu dolduruyorum.
"Ne işin var senin burada?!" derken sesim tiz bir çınlamaya dönüşüyor. "Bak eğer bana dokunmaya kalkarsan başına gelecekleri-"
"Ne zırvalıyorsun sen?" diyerek tersleniyor birden. "Benim, Lavinia. Mert ben, tanıyamadın mı?"
Belli ki tanıyamamışım... Acaba içeri izinsiz dalıp yarı çıplak olduğum halde kapıyı üstümüze kilitlediğinin farkında mı? Bunun hesabını ona sormadan önce "Tişörtümü bana uzat." diyorum dişlerimi sıkarak. "Sonra da arkanı dön, giyineceğim."
"Sonra giyinirsin." diyerek kestirip atıyor. "Önce ellerini çek göğsünden."
Şaşkınlıktan kekelemeye başlıyorum. "N-niye?"
"Çünkü bakacağım." diyor kararlı bir şekilde. "Gördüğüm şeyden emin olmam lazım."
Neden bahsettiğine dair ufak bir fikir filizleniyor zihnimde. İç çekerek başımı iki yana sallıyorum fakat dinlemiyor. Kollarımı tutup vücudumdan çekerken niyetinin ne olduğunu bildiğim için sessiz kalmayı yeğliyorum.
Gövdemi ortadan ikiye bölen izi gördüğünde birden nefesini tutuyor. Elini uzatıp şaşkınlıkla yara izine dokunduğunda karnımın kasıldığını hissediyorum. Yanaklarımdaki sıcaklık iki katına çıkıyor sanki, elini tutup işaret parmağıyla dokunduğu yaranın üzerinden çekiyorum. "Lütfen giyineyim..." derken sesim bile utançtan kıpkırmızı çıkıyor sanki. "Gördün işte, dön arkanı artık."
Yüzünde allak bullak olmuş bir ifadeyle arkasını dönüyor bana. Koltuktaki tişörtümü uzattığında elinden kapıp hızla üzerime geçirirken mantığım yavaş yavaş yerine gelmeye başlıyor. Az önce ne halt ettim ben? Ne diye onun bana bakmasına izin verdim ki? Tam kalbimin olduğu noktaya dokunduğunu hatırlayınca yüzüm ısınmaya başlıyor. 'Saçmalama, Lavinia...' diye geçiriyorum içimden. 'Sadece yara izine baktı...'
Tişörtümü giydikten birkaç saniye sonra içimde kopan fırtınadan bihaber şekilde tekrar bana doğru dönüyor Mert. Yanıma gelip ellerimi tutarken bir anlığına gözlerindeki zümrütlere kilitleniyorum. Sonra koridorda kızı öperken bana attığı bakış aklıma geliyor ve ellerimi hışımla geri çekiyorum.
"B-bu yaptığın..." derken öfkeden sesim titremeye başlıyor. "Bunun hesabını çok pis soracağım senden!"
Öfkemi zerre umursamadan aynı kararlılıkla soruyor. "Vücudunda neden kocaman bir ameliyat izi var?"
"Ameliyat oldum da ondan!"
"Ne ameliyatı?" diyor bitmeyen bir ısrarla. "Nasıl bir sağlık problemin var? Ne zamandır var?"
Sakin olmaya çalışarak ondan uzaklaşıyorum. "Bu seni ilgilendirmez."
"İlgilendirir." diyor net bir şekilde. "O yara izinin sebebini bana açıklamak zorundasın."
"Ben sana hiçbir şey borçlu değilim!" diye bağırıyorum kendimi tutamayıp. "Zamanında o açıklamayı yapmak için günlerce peşinden koştum ama dinlemek istemedin. Şimdi de ben anlatmak istemiyorum."
Arkamı dönüp kapıya doğru ilerlerken öfkeden ellerim titremeye başlıyor. Kısa bir sessizliğin ardından Mert'in "Nereye?" diyerek peşime düştüğünü fark ediyorum. "Sorularıma cevap vermeden hiçbir yere gidemezsin."
Kolumdan tutup beni geri çektiğini hissediyorum. Ardından önüme geçip kapıyla aramda barikat oluşturuyor. Anlayamıyorum... Mert'in yüzüne bakarken bu yaptıkları son derece anlamsız geliyor bana. Bugüne dek tek bir soru bile sormadı ki... Araf'taki olaydan sonra hiç sorgulamadı beni, neden yaptığımı merak etmedi, açıklama yapmak istediğimde dinlemedi bile. Şimdi bu ani ilginin sebebi ne?
"Konuşmak istemiyorum." diyerek uzaklaşıyorum ondan. Ardından masadaki telefonuma doğru ilerliyorum. "Ağabeyimi aramamı istemiyorsan git buradan."
"Önce sorularıma cevap ver." diye diretiyor. "Eğer adam akıllı açıklamazsan değil ağabeyin, tüm sülalen gelse seni bu odadan dışarı çıkarmam."
Yüzüne baktığımda onun ciddi olduğunu anlıyorum. Suçluluk mu hissediyor? Mert kollarını göğsünde kavuşturup beni süzerken kafam allak bullak oluyor. Bahçede onunla konuşmaya çalıştığım zaman bana yaptıkları geliyor gözümün önüne, yere düştüğüm zaman ne kadar acınası bir halde olduğumu hatırlıyorum. Buradan gitme arzum o kadar baskın hale geliyor ki, Mert'le inatlaşmaktan vazgeçiyorum.
"Çocukluğumdan beri kalp hastasıydım, birkaç yıl önce de kalp nakli oldum." diyorum hızlıca. "Oldu mu? Çekil şimdi önümden."
Bakışlarında bir şeylerin kırıldığını görüyorum. Yüzünde tek bir mimik bile oynamadığı halde yanağında gamzesi beliriyor. Ortaya çıkan minik çukura bakarken onun dişlerini sıktığını anlıyorum. Sonra ne olduğunu bile anlayamadan beni kendine çekiyor. Başımı göğsüne yaslayıp kollarını etrafıma sararken donakalıyorum.
"Özür dilerim." diyor başını saçlarıma gömerken. "Ben... Bilmiyordum, Lavinia. Haberim olsaydı, sana öyle davranmazdım. Allah kahretsin, üzülmen için elimden geleni ardıma koymadım resmen..."
"Mert bırak beni-"
"Niye söylemedin ki?" diye devam ediyor. "Bilseydim tüm bunları yaşatmazdım sana. Her şey çok daha farklı olurdu..."
"Ne farklı olurdu, ne?!" diye bağırarak itiyorum onu. "Sırf kalp hastasıyım diye benimle sevgili mi olurdun mesela?!"
"Ben öyle demek istemed-"
Birkaç adım geri giderken "Biliyor musun, iyi ki zamanında dinlememişsin beni." diyerek çıkışıyorum ona. "Çünkü o zamanlar bunu idrak edemezdim. Sana karşı dürüst olduğum için beni affettiğini düşünürdüm. Kim olduğumu saklama sebeplerim yüzünden acıyacağın aklıma bile gelmezdi."
"Benim sana acıdığım falan yok." diyor inatçı bir ifadeyle. "Şimdi kalp hastalığınla aileni benden saklama arasında nasıl bir bağlantı olduğunu açıklar mısın lütfen?"
"Dünya senin etrafında dönmüyor, gerizekalı!" diyerek patlıyorum birden. "Ben ailemi senden saklamıyordum. Çünkü ortada saklayabileceğim bir aile yoktu zaten."
"Ne demek ailem yoktu?" diyor hayretle. "Psikopat abin ne oluyor Lavinia? Seni yanlışlıkla ittim diye bir yıldır her derste bana işkence yapan baban ne oluyor? Anneni hiç görmedim ama eminim o da abinle baban gibi üzerine titriyordur. Ailem yoktu ne demek?"
Kendimi tutamayıp kahkaha atıyorum. Hiçbir şey bilmiyor... Benim hakkımda bilgisiz, çünkü bana karşı ilgisiz. Eğer benimle ilgileniyor olsaydı bir şeyleri sorgulamış olması gerekmez miydi? Gelip bana sormamasına gurur kılıfını uydurabilirdim fakat annemin öldüğünü onun çevresindeki herkes biliyor zaten. Tek bir kişiye bile sorması yeterdi. Basit bir Google araması onu sonuca ulaştırırdı. Ama umurunda bile olmamış.
"Defol git hayatımdan." diyorum yumruklarımı sıkarak. "Artık seni sevmiyorum, anladın mı? Başka birini seviyorum, beni gerçekten tanıyan birini."
Arkamı dönüp çantamı ve telefonumu alıyorum. Kapıya doğru yürürken ardımdan "O adam her şeyini bilirken bana tek bir şey bile anlatmadın Lavinia." diye sesleniyor. "Çünkü sen beni geçmişte de hiç sevmedin."
Dışarı çıkıp kapıyı suratına çarpıyorum. Allak bullak olmuş bir halde bar tarafına doğru yürürken arkamdan gelmiyor Mert. Kulisten çıkıp sahne tarafına geçiyorum. Hiçbir şey söylemeden Cenk ve Ahmet'in yanından geçip sahneden inerken şaşkın şaşkın bakmakla yetiniyorlar. Tam çıkışa yönelirken adamın biriyle çarpışıyorum.
"Lavinia, ne oldu?"
Başımı kaldırdığımda ağabeyimin arkadaşı Alp abiyle göz göze geliyorum. Ah, harika... Onun burada ne işi var ki?
"Ne bu yüzünün hali?" diye soruyor endişeyle. "Biri bir şey mi söyledi yoksa?"
"Arkadaşımla t-tartıştık," diye kekeliyorum. "Eve gitmek istiyorum."
"Tamam, yürü hadi." diyor beni çıkışa doğru yönlendirerek. "Seni ben bırakırım."
Laf dinletemeyeceğimi bildiğim için hiç ses çıkarmadan peşine takılıyorum. Birkaç adım attıktan sonra duruyor, ardından locada oturan adamlara dönüp eliyle bir işaret yapıyor. Adamlardan birinin sahneye doğru yürüyüp Cenklere "Prova iptal, arkadaşlar." dediğini duyunca şaşkınlıkla Alp abiye bakıyorum. Hafifçe omuz silkerek "Prova göstermelikti zaten." diyor bana. "Senin sesini biliyorum ufaklık, sahneye çıkmak için mülakata ihtiyacın yok."
Mekan işletmecisinin o olduğunu öğrenince zihnimde bazı taşlar yerine oturuyor. Mesela ağabeyimin bir barda sahne almama neden bu kadar ılımlı yaklaştığı gibi... Kankasının mekanı olduğunu biliyordu elbette!
Neyse ki kankası yolda hiçbir şey sormuyor bana. Başımı cama yaslayıp olanları tekrar gözden geçiriyorum. Her seferinde Mert'in kızı öperken bana attığı bakışla lekeleniyor anılarım. Birkaç kez elim Özgür'e mesaj atmak üzere telefona gidiyor. Ona Mert'in yaptıklarını anlatsam ne tepki verir ki? Bana aşık olmadığının farkındayım zaten, benzer şekilde o da ona aşık olmadığımın farkında. Fakat yine de ona mesaj atmaya cesaret edemiyorum.
Eve vardığımızda ağabeyimin kapının önünde olduğunu görmek beni şaşırtmıyor. Hızlı adımlarla arabaya doğru ilerleyip kapımı açıyor önce. Dışarı çıktığımda bakışlarının endişeyle yıkandığını görüyorum. Alp abiye teşekkür ettikten sonra kolunu omzuma atıp beni eve doğru yönlendiriyor. Ne olduğunu sormadığına göre kankası yolda ona mesaj falan atmış olmalı. Belki de Alp abiye söylediğimi duyan korumalardan biri yetiştirmiştir. Abimin öyle geniş bir haber ağı var ki, içlerinden hangisini kullandığını bilemiyorum.
İçeri girdiğimizde babamla konuştuktan sonra yanıma geleceğini söyleyerek beni odama gönderiyor. Bu isteğine minnetle uyup yukarı çıkıyorum. Pijamalarıma bürünüp makyajımı temizlemem çok uzun sürmüyor. Ağabeyimin gelmesi de... Yatağa girip başımı yastığa koyduğum an kapımın çaldığını duyuyorum.
Gelmesini söylediğimde odamın kapısı açılıyor. Işığın önünde duran karanlık siluetin babama mı ağabeyime mi ait olduğunu çözemiyorum başta. Bu sorumun cevabını ağabeyimin sesi veriyor.
"Işığı açayım mı?"
"Hayır, gerek yok." diyorum yatağımda doğrulup oturarak. "Sen evdeyken korkmuyorum."
"Hiç değilse bana karşı dürüst ol, küçük fare." diyerek gülüyor Aras. Yanıma gelip başucuma oturduktan sonra başımı okşadığını fark ediyorum. Ardından keyifli bir sesle "Babam ben evde yokken de ışıklar kapalı uyuduğunu söyledi." diyor. "Onun varlığı da sana güven veriyor, öyle değil mi?"
Öyle... Eskiden sadece ağabeyim varken karanlıkta uyuyabiliyordum. Fakat buraya taşındıktan sonra babamın da aynı etkiye sebep olduğunu fark ettim. Birbirimizin yüzüne bile bakmadığımız o ilk günlerde bile ışıkları kapatabiliyordum. Ağabeyimse bu korkusunu çoktan yenmiş olmalı... Zira o şeyden sonra onun da karanlıktan korktuğunu hatırlıyorum. Lojmandaki evde kalırken ikimiz de ışıklar açık uyurduk.
"Sen nasıl aştın ki korkunu?" diye soruyorum ona. "Belki aynı şekilde ben de aşabilirim."
"Bilmiyorum Lavinia," diyerek mırıldanıyor. "Kendi kendine düzeldi. Zaten ben aşağıda çok fazla kalmamıştım, belki bu yüzdendir."
Aşağıda ne kadar kaldığının ne önemi var ki? Enkaz altında kalmanın travması zaten düşüşün bittiği anda yatıyor. Üzerinde yüzlerce kiloluk taşlarla tamamen karanlığa hapsolduğun o ilk anın dehşeti öyle güçlü ki, insan ne yaparsa yapsın kurtulamıyor bundan. O zamanlar ufacık olduğum halde ben bile dün gibi hatırlıyorum o anı.
"Ne olduğunu anlatacak mısın?"
Ağabeyimin sesini duyunca dehşeti bir kenara bırakıp şimdiki zamana dönüyorum. Bu akşam neler olduğunu soruyor bana... Üzerimdeki yorgana daha sıkı sarılırken kısaca "Mert'le tartıştık." diyorum. Saçımı okşayan eli bir anlığına tekliyor, ardından sesindeki gerginliği yansıtmamaya çalışarak sorguya devam ediyor.
"Ne yaptı yine?"
"Kalp hastası olduğumu öğrenmiş." diyorum burnumu çekerek. "Çantamdaki ilaçları görmüştü, araştırınca nakil sonrası kullanılan ilaçlar olduğunu anlamış. İnkar edemedim ben de..."
Ağabeyim saçımı okşamaya devam ederken kısa bir sessizlik oluyor aramızda. En sonunda "Bu inkar etmen gereken bir şey değil zaten." dediğini duyuyorum. "O it ne söyledi de seni üzdü böyle?"
"Benden özür diledi," diyorum gerçeği itiraf ederek. "Yaşadıklarımı bilseydi geçmişte bana asla öyle davranmayacağını söyledi. Bunun ne demek olduğunu biliyor musun? Bu, beni sevdiği için değil, bana acıdığı için özür diledi demek..."
"Saçmalama bücür," diyor ağabeyim birden öfkelenerek. "O kim oluyor da sana acıyacakmış? Zekası doğru cümle kurmaya yetmediği için kendini yanlış ifade etmiştir."
"Ama beni sevmiyor işte!" diye inatla karşı çıkıyorum ona. İç çekerek saçlarımı okşamaya devam ediyor. Gözlerime yaşların dolduğunu hissediyorum ancak onları dışa vurmayı başaramıyorum. Akmayan gözyaşlarım içimde bir zehre dönüşürken "Bu bizim lanetimiz ağabey, anladın mı?" diyerek gerçeği tekrarlıyorum bir kez daha. "İnsanlar hiçbir zaman bizi sevmeyecek. Sevmeyi deneyenler de eninde sonunda ölecek."
Bir kez daha iç çekiyor. Onun bu lanete inanmadığını biliyorum, tıpkı doktorum gibi bunun bende psikolojik bir obsesyon olduğuna düşünüyor. Bu yüzden her zamanki bilmişliğiyle "Yok öyle bir şey, Lavinia." diyor bana. "Bu saçma lanet fikrini at artık kafandan."
"O zaman bana seni gerçekten seven tek bir kişi göster." diyerek gerçeği acımasızca yüzüne vuruyorum. "Toprağın altında olmayan biri... Bu ölüm lanetinin gazabına uğramamış biri."
Elbette ki tüm diğer sözlerim gibi bu da onun canını yakmıyor. Alınmak yerine hafifçe gülerek konuştuğunu duyuyorum. "Sen varsın ya, farecik."
"Öyleyse bu lanetin var olduğunu gösterir." diye mırıldanıyorum. "Zira ben bir kere öldüm zaten."
Saçımda gezinen elleri duruyor birden. Sessizlik odamın içini doldururken nihayet onun kalkanını delmeyi başardığımı anlıyorum. Elini başımdan çektikten sonra kollarını göğsünde kavuşturup sırtını yatak başlığına yaslıyor. Bense tekrar ölüp ölmeyeceğimi merak etmekle meşgulüm. Lanet aynı insanda iki kez işliyor mudur acaba?
"Babam da seni seviyor." diye konuşuyor en sonunda. İnadından bu kadar kolay vazgeçebileceğini düşünmem hataydı zaten. "Hem de tahmin edemeyeceğin kadar çok seviyor."
"Bu yüzden mi bizi kimsesiz bıraktı?" diyerek gülüyorum. "Ozanların evine gittiğimiz zamanı hatırlıyor musun, ağabey? Eğer babam çocuklarına sahip çıksaydı biz elalemin evinden kovulmazdık."
Ağabeyimin buna da bir kılıf uyduracağına eminim fakat kovulmuştuk işte. Erzurum'dan döndükten iki yıl sonra nihayet amacına ulaşıp beni Özer babamdan almayı başarmıştı Aras. Babama gitmeyi hiç düşünmemiştik, hapisten çıktıktan sonra bir kez bile beni görmeye gelmediğini düşününce ona gitmeyi şiddetle reddediyordum.
Aras ise babamın benim tedavimi sürecimi devam ettirebilecek durumda olmadığının farkındaydı. Kendisi liseyi bıraktığı için çalışıp para kazanabileceğini iddia ediyordu, geçici süreliğine kalacak bir yer bulup ardından kendimize bir ev tutacaktık. Bu yüzden o akşam Ozanların evine gitmiştik.
Fakat pek içten karşılandığımız söylenemezdi. O dönemler ağabeyim yatılı okuduğu liseden ayrılmak zorunda kalmıştı, yaptığı serserilikleri az çok biliyorlardı. Ertesi gün ağabeyim daha önce karıştığı bir kavga yüzünden karakolluk olunca içtenlikleri büsbütün azalmıştı. Akif Amca onu karakoldan alıp eve getirirken Şermin Teyze'nin valizimizi vestiyerin hemen yanına koyduğunu fark etmiştim.
Ağabeyim beraberinde Ozan ve Akif Amca'yla içeri girerken valizi fark etmiş olmalıydı. Yemek boyunca gergin olduğunu hissedebiliyordum. Ancak Şermin Teyze tatlı bir tebessümle "Bu akşam gitmenize gerek yok çocuklar. Bizde kalmaya devam edebilirsiniz." dediğinde birden rahatladığını hissetmiştim. Benzer bir tebessümle teşekkür ettikten sonra saat geç olmadan gitmemiz gerektiğini söyleyerek beni apar topar masadan kaldırmıştı.
Bu oyuna katılmayan tek kişi Ozan olmuştu o akşam. Çatalını masaya fırlattıktan sonra "Ben de sizinle geliyorum." diyerek ayaklanmıştı. Valizimizi alıp çıktığımız anda Şermin Teyze kapıyı kapatıp oğluna engel olmak için kilitlemişti. O anahtarın kilitte dönerken çıkardığı sesi unutamıyordum.
Ağabeyimin ilk yenilgisi olmuştu bu. Beni kendi elleriyle yalıya götürüp Özer babama teslim ederken hiçbir şey söyleyememiştim. Manevi babam yalının ona ait olduğunu söyleyip kalması için epey dil dökmüştü fakat Aras'ın inadını kırmayı başaramamıştı. Ve biz öz babamın sevgisizliği yüzünden ağabeyimle bir kez daha ayrılmak zorunda kalmıştık.
Gözyaşlarımın yanaklarımı ıslattığını fark edince hayretle düşüncelerimden sıyrılıyorum. Ağabeyimse bu duruma üzülmekle sevinmek arasında kalmış gibi görünüyor. Gözyaşlarımı silerken "Kim olduğunun farkına var artık." dediğini duyuyorum. "Kimsenin sevgisine ihtiyacın yok, Lavinia. Gerekirse ben herkesin yerine severim seni."
"Peki seni kim sevecek?" diyorum burnumu çekerek. "Ben sevemem, çünkü o zaman ölürsün."
"Bunu kafaya takman zaten beni sevdiğini gösterir aptal." diyor ciddiyeti bir kenara bırakıp keyiflenerek. "Gerçi çocukken de aptaldın sen... Televizyonda Kemal Sunal filmine denk geldikten sonra yanıma gelip 'Abi Gulyabani buraya gelmez değil mi?' dediğinde anlamıştım bunu."
Onun konuyu değiştirmeye çalıştığını anlayabiliyorum. Belli ki beni ikna edemeyeceğinin farkında. Bu yüzden ağabeyime ayak uydurarak "Sensin aptal." diyorum ona. "Beş aldığın dersin sınavında ben doksan dört aldım bir kere."
Yüzünde küçümser bir ifadeyle bana bakıyor. "Şirket yönetirken ders çalışamadığım için özür dilerim."
"Hıhı aynen öyle." diyorum. "Şirket olmasa kesin Hukuk fakültesinin yıldızı olurdun."
Bir süre daha atışıyoruz. En sonunda bir şekilde ağabeyimi aptal olduğuna ikna etmeyi başarıyorum. Homurdanarak yerinden kalktığını gördüğümdeyse keyfim kaçıyor. İçimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışarak "Yaa nereye?" diye mızırdanıyorum. "Daha masal anlatacaksın bana."
"Gulyabani'nin gelmesinden korkuyorum diyemiyor da..." diyerek söyleniyor ağabeyim. Geri dönüp yanıma gelirken yüzünde sahte bir bıkkınlık ifadesiyle yaka silktiğini fark ediyorum. Ardından tekrar yanıma oturup bana tüm hayatını Zâhir'in peşinde harcayan bir adamın hikayesini anlatmaya başlıyor.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Bir adın kalmalı geriye,
Bir de o kahreden gurbet.
Beni affet,
Kaybetmek için erken,
sevmek için çok geç.
-Tanpınar
-*-
"Elbette düşünceler tarihi yalnızca pozitif bilimlerden ibaret değil. Bazı noktalarda bilimin, ezoterizme ve metafiziğe ait bazı unsurlarla kesiştiğini de görebilirsiniz. Modern antropolojide yürütülen, sihir ve büyünün kültürel evrim üzerindeki etkisine yönelik çalışmaları buna örnek olarak verebiliriz. Ek olarak-"
Hoca bir anlığına durup kürsüdeki notlarını karıştırmaya başlayınca kafamı tekrar sıraya gömüyorum. İki kredilik Medeniyetler ve Düşünce Tarihi dersinin klasiklerinden biri bu. Hoca her hafta elinde bir yığın parşömenle sınıfa gelip sadece Mert'in ilgisini çeken şeylerden bahseder ve biz geri kalan öğrenciler, uyuruz.
"-Tarihteki bazı büyük dehalar da bu tarz metafizik unsurları hakkında kafa yormuştur. Örneğin size Edison'un ölülerle iletişim kurmak için bir cihaz geliştirmek istediğini söylesem buna ne derdiniz?"
Öğrencilerden biri başını sıradan kaldırmadan cevap veriyor. "Onu da Tesla'dan çalmıştır derdim."
Sınıfta birkaç kişinin güldüğünü duyuyorum. Mert arkasını dönüp en sevdiği hocasıyla dalga geçen öğrenciyi öfkeyle süzüyor. Gaza gelip laf sokacağını bildiğim için sessizce dürtüyorum onu. Neyse ki hoca takmıyor bile, öğrenciyi duymazdan gelerek konuşmaya devam ediyor.
"Edison'un çalışmasının öneme sahip olduğu aşikar ancak bu kesişim noktalarının en önemlilerinden birinde analitik psikolojinin kurucusu olan Carl Gustav Jung duruyor." diyerek kağıtlara eğiliyor yeniden. "Bildiğiniz üzere Jung sembolizmle ve mitolojik arketiplerle fazlasıyla içli dışlıdır. Örneğin Freud rüyaları yalnızca kişinin bilinçaltıyla ilişkilendirir; Jung ise rüyaların tüm insanlığın ortak paylaştığı, geçmişten geleceğe uzanan kolektif bilinçaltından bir mesaj taşıdığını iddia eder."
Başını kaldırıp anlayıp anlamadığımızı kontrol etmek için gözlerini amfide gezdiriyor. Acı gerçeği fark etmiş olacak ki "Bunu daha net kavrayabilmeniz için Jung'un hastasıyla yaşadığı bir olaydan örnek vereceğim." dediğini duyuyorum. "Söz konusu hasta, rüyaların bir anlam içerebileceğine inanmayan, son derece entelektüel bir insandır ve zihinsel olarak kendini kilitlediği için terapi epey zorlu geçmektedir. Terapilerin birinde Jung'a rüyasında yeşil kanatlı bir bok böceği gördüğünü söyler-"
Sınıftan gülme sesleri yükseliyor. İnsanların bok böceğine güldüğünü farkındayım fakat bence asıl komik olan şey Jung gibi büyük bir dehanın rüyaların mesaj taşıdığını düşünmesi... Acaba benim her gece gördüğüm dehşet verici kabusları dinleseydi bu fikri savunmaya devam edebilir miydi?
"Jung bok böceğinin Eski Mısır'da yeniden doğuşu simgelediğinden ve bu rüyanın hastanın fikirlerinde köklü bir değişiklik yaşayacağını işaret ettiğinden bahseder fakat süreç değişmez; hastası bu yorumu da saçma bulur. Fakat tam o esnada, Jung pencereden bir ses geldiğini duyar, başını çevirdiğindeyse yeşil kanatlı bir bok böceğinin içeri girmek için cama çarptığını görür. Sessizce yerinden kalkıp böceği eline alır ve hastasına göstererek "Buyurun, bu sizin böceğiniz." der. İşte bu, Jung'un eşzamanlılık kuramıyla açıkladığı senkronizasyon anlarından biridir."
Başımı tekrar sıraya yaslayıp saniyelerin hızlı geçmesi için dua etmeye başlıyorum. Mert bu esnada canhıraş bir şekilde not tutmakla meşgul olduğu için beni fark etmiyor bile. Kendimi tutamayıp sırıtıyorum. Görünüşe bakılırsa finaller geldiğinde Mert'le tanıştığımız günden bu yana ilk kez rolleri değiştireceğiz. Zira ne Jung'un rüyalarına, ne de senkronizasyon anının ne olduğuna dair tek bir fikrim bile yok.
"Başka bir anısında ise bu anı yaşayan kişi bizzat Jung'un kendisidir. Söylediğine göre bir gün rüyasında daha önce hiç görmediği bir kuş türünü görür. Eh, bu çok normal zira söz konusu kuş türü gerçekten de İsviçre'nin o bölgesinde gerçekten de rastlanmayan bir tür... Asıl ilginç olan şey, bu rüyayı gördükten bir gün sonra aynı kuşa evinin önündeki gölde rastlamasıdır. Böylelikle Carl Gustav Jung, hayatında ilk ve son kez bir Yalıçapkını görmüş olur-"
Söylediklerinin devamını duymuyorum bile. Başımı kaldırıp hayretle hocaya bakarken 'Artık senkronizasyon anının ne olduğuna dair bir fikrim var.' diye düşünüyorum. 'Zira şu anda tam olarak o anın içindeyim.'
Ne yazık ki bu durum karşısında içsel bir aydınlanma yaşamıyorum. Duyduğum kelime kolumdan sürükleyerek bir ay öncesine götürüyor beni. Konserde Begüm'ün yanıbaşımızda belirip bu lakabı dile getirdiği ana... Partide insanlar ona bu isimle hitap ederken aptal aptal bir kenarda durup küçük düşürüldüğüm, havuz kenarında titreyerek nefes almaya çalışırken acıma yüklü bakışlara maruz kaldığım, villanın koridorunda elimde unutmabeni çiçeği kolyemle ağlayarak onları dinlediğim anlara...
Dersin benim için sona erdiğini anlamam çok zor olmuyor. Gözlerim dolmaya başladığında hiç uzatmadan kitaplarımı toplayıp çantamı sırtıma takıyorum. Mert'le göz göze geldiğimizde şaşkınlıkla bana bakıyor. Başımı sallayarak sonra konuşuruz gibisinden bir hareket yapıyorum ona. Ardından çantamı sırtıma takıp koşar adımlarla amfiden çıkıyorum.
Koridora adım attığım anda pilim tükeniyor sanki. Ayaklarımı sürüyerek bahçeye çıkıp bir banka atıyorum kendimi. Başımı arkaya yaslayıp gözlerimi yumarken kirpiklerimin arkasında yaşlar birikmeye başlıyor. Hep böyle mi olacak? Ona dair gördüğüm her imge tüm enerjimi söküp alacak mı benden?
"Melek Abla?"
Yanıbaşımda duyduğum sesle birlikte aniden irkiliyorum. Başımı kaldırdığımdaysa karşıma Emre'nin mahcup ifadesi çıkıyor. Yüzünde özür diler gibi bir tavırla yanıma otururken "İyi misin?" dediğini duyuyorum onun. "Sana bir şey danışacaktım ama eğer kendini kötü hissediyorsan sonra-"
"Hayır, iyiyim ben." diyorum gülümsemeye çalışarak. "Sen ne soracaksın?"
Çocuksu bir saflıkla ikna oluyor hemen. "Bana Roma Hukuku çalıştırabilir misin diye soracaktım..."
Ve karşınızda minik Mert... Evet, Emre onu yalnızca müzik konusunda rol model olarak almıyor kendine. Dersler konusunda da Mert'in küçük bir kopyası gibi davranıyor. Bense tıpkı Mert'in duygu sömürülerine olduğu gibi, Emre'nin duygu sömürülerine de karşı koyamıyorum.
"Çalıştırırım baş belası," diyorum homurdanarak. "Sınavın kaç gün sonra?"
Saatine göz attıktan sonra şirin bir şekilde sırıtıyor. "İki saat sonra."
"Ne?!"
"Ama merak etme, ben önceden göz attım." diyor beni sakinleştirmeye çalışarak. "Hatta buraya gelmeden önce Z-8 amfisinde çalışıyordum, kitaplarım bile orada hala."
Yanılmışım. Bu çocuk kendine Mert'i örnek falan almıyor. Bu çocuk çoktan Mert'i aşmış zaten. Öfkeyle yerimden kalkarken "Yürü çabuk." diyerek koluna yapışıyorum Emre'nin. "Şimdi oturup bir güzel çalışacağız. Sonra da Mert'le konuşup seni o müzik grubundan attıracağım. Bu nasıl bir sorumsuzluk böyle ya? Sınava son iki saat kala çalışmak nedir?!"
"Yemin ederim önce de çalıştım," diyerek mızırdanıyor. "Hatta Aras Ağabey çalıştırdı beni, valla bak-"
Aras'la Roma Hukuku çalışmak... Bu fikrin verdiği dehşetle Emre'ye bakıyorum. "Ciddi misin sen?"
Başını sallıyor. "Evet, dün üç saat ders çalıştırdı bana-"
Çocuğun başına gelen felaketi duyunca eteklerim tutuşuyor birden. Kendi dertlerimi kenara bırakıp ayağa fırlıyorum, ardından Emre'yi ensesinden tutup binaya sürüklemeye başlıyorum. Bu esnada bana Aras'ın üstün Roma Hukuku bilgisini savunması öfkemi ikiye katlıyor. Bodrum kat amfilerine giden merdivenden inerken ensesine bir fiske geçirerek susturuyorum onu.
Koridorun en ucundaki amfiye doğru yürürken "Şu gruptan attırma işi şakaydı, değil mi?" diyerek sıyrılıyor elimden. "Yanlış kişiyle çalışmış olabilirim ama sonuçta çalıştım Melek Abla!"
"Kapa çeneni, Emre."
Öne atılıp sınıfın kapısını açarak "İyi de ben masumum!" diyerek dudağını büküyor. "Gerçekten özür dilerim, Melek Abla."
İçeri girdikten sonra arkamı dönüp "Benden niye özür diliyorsun ki?" diyorum öfkeyle. "Sonuçta dersten kalacak olan sens-"
Bakışlarım hocanın kürsüsüne takılınca cümlem yarıda kesiliyor. Aras... Aras burada. Kollarını rahat bir tavırla kürsüye yaslamış, avını ayağına getirmiş bir avcının kibriyle karşımda duruyor. Ona bakarken evinin önündeki gölü izleyen Jung gibi hissediyorum kendimi. Fakat benim senkronizasyon anımda içimdeki hayret tohumlarından öfke çiçekleri yeşeriyor. O çiçekleri sularken birden kapının kapandığını duyuyorum. Ve bir an sonra kilitte dönen anahtarın tıkırtısını.
Oyuna getirildiğimi anlayınca "Emre!" diye bağırarak kapıya atılıyorum. Aptallığım acı bir tokat gibi yüzüme çarpıp oradan sekerek kapıya inen bir yumruğa dönüşüyor. "Emre aç şu kapıyı!"
"Özür dilerim Melek Abla." diyen bir ses yükseliyor karşıdan. Kapıya attığım ikinci yumruk uzaklaşan adımların yankısına karışıyor. Emre'nin geri dönmeyeceğini bildiğim halde kapıya tekrar vuruyorum. Tekrar ve tekrar. Her aptal yerine konuluşuma karşılık bir yumruk... Fakat bunun için sabaha kadar kapıyı dövmem gerektiğini anlamam uzun sürmüyor. Yön değiştirmiş öfkemi yanıma alıp yeniden arkamı dönüyorum.
Hala aynı yerde... Öğrencisini sınav yapmaya hazırlanan bir hoca gibi kürsüye yaslanmış, yüzünde sakin bir ifadeyle iki parmağı arasında tuttuğu anahtarı inceliyor. Bunun amfinin anahtarı olduğunu anlayınca şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Aklımdan geçenleri duymuş gibi ufak bir tebessüm beliriyor yüzünde, ardından anahtarı alıp cebine atıyor.
"Ver şu anahtarı!" diyorum ona doğru yürürken. "Amacın ne senin?!"
"Attığım mesajları okusaydın, bilirdin." Bunu söylerken başını kaldırıp bana bakıyor. Bakışlarındaki mesafe karşısında elimde olmadan afallıyorum. Fark ettiyse bile fark etmemiş gibi yaparak devam ediyor sözlerine. "Telefonlarımı açsaydın, sesli olarak da söylerdim."
Ters ters bakıyorum ona. Konuşacak ne kaldı ki? Barda onu sevmediğimi söyledikten sonra arkasını dönüp giden kendisiydi, o akşamdan sonra tıpkı parti gününden sonra yaptığı gibi ortadan kaybolmuştu. Ta ki, günler öncesine kadar... Öylesine bir akşam ve yalnızca onun bildiği bir nedenden ötürü evimin önünde belirivermişti. Perdeleri çekip salona gitmiş, aradığında telefonu açmamış, mesajlarını okumadan silmiştim. Bu sınıftan çıkıp gittikten sonra da aynısını yapmaya devam edecektim.
"Seninle konuşmak istemiyorum." diyorum net bir tavırla. "Yediğin haltlar için dileyeceğin özürlerle de ilgilenmiyorum."
Kaşları alaycı bir tavırla kaldırıyor. "Özür dilemek için aradığımı da nereden çıkardın?"
"Pardon?"
"İçinde olmadığın bir geçmişin özrünü senden dilemem, Melek." diye cevap veriyor bana. "Aramamın sebebi hesap vermek değil, hesap sormaktı."
Gülüyorum. Karşımda durmuş benimle dalga geçiyor, başka bir izahı yok bunun. Öte yandan, takındığı küstah tavır bir şeyleri tetikliyor zihnimde. Evimin önünde belirdiği akşam... O akşam öylesine bir akşam falan değildi, Emir ve ailesi ile yemeğe çıktığım günün akşamıydı. Ozan'ın okula gelip söylediklerini hatırlayınca parçalar zihnimde yavaşça bir bütüne ulaşmaya başlıyor. Aras'ın benden neyin hesabını soracağını anlıyorum birden. Yemekte çekilen fotoğrafın ve basılmasını engellediği haberin hesabını sormak için burada.
"Bunu yaptın zaten." diyorum tiksinti dolu bir sesle. "Ozan'ı gönderip sordun hesabını fakat belli ki ona söylediklerimi sana anlatmamış-"
"Ozan'ı seninle konuşması için ben göndermedim." diyerek sözümü kesiyor. "Fakat ona neler zırvaladığını biliyorum."
"Ve?"
"Elbette inanmadım." diye cevap veriyor. "Öfkeyle konuştuğunu bilecek kadar tanıyorum seni. Ama cemiyetin geri kalanı tanımıyor. Şimdiden saçma sapan dedikodular başladı bile, Nazan Bozkıroğlu insanlara seni müstakbel gelini olarak tanıtmaya fazla hevesli."
Kendinden emin tavırları öfkemi açığa çıkarıyor bir kez daha. Sayısız yalanla hayatımı bir sihirbazlık gösterisine çevirmişken utanmadan bana akıl vermeye çalışmasını, sesinde bile buyurgan bir tını olmasını hazmedemiyorum. Elbette onun okuduğum romanlardaki gibi aşkla ehlileştirilebilecek türden bir adam olmadığının farkındayım; Aras bütünüyle tedavi edilemez bir kişiliğe sahip. Fakat suçluyken bile güçlü olabilmesi tüm farkındalıklarımın ötesinde bir hadsizlik.
Yüzüme sevimli bir gülümseme yerleştirip kürsüye doğru ilerlerken "Başka biriyle evlenme ihtimalim seni neden rahatsız ediyor ki?" diyorum ona. "Eninde sonunda bunu yapacağım zaten. Sonsuza kadar bekar kalacak değilim."
Sakin görünüşüne rağmen bakışlarında anlık bir öfkenin titreştiğini görüyorum. Bu detay, yüzümdeki gülümsemeye zafer dolu bir kimlik kazandırıyor. 'Herkesin bir zayıf noktası vardır,' diyorum kendi kendime. 'Aşil'in, topuğu vardı. Aras'ın, kıskançlığı.'
Kısa bir sessizliğin ardından "Başka biriyle evlenme ihtimalin beni rahatsız etmiyor, Melek." diyor gardını düşürdüğü yerden alarak. "Olmayan ihtimallerden rahatsızlık duymam. Beni rahatsız eden şey, bu asılsız söylentilerin yayılma ihtimali. Sırf bana öfkelisin diye-"
"Sırf sana öfkeliyim diye olduğunu nereden biliyorsun?" diyorum ona doğru bir adım atarak. "Söylentilerin asılsız olduğunu da nereden çıkardın?"
"Çünkü partinin üzerinden sadece bir buçuk ay geçti!" diyerek öfkeyle cevap veriyor. "Bir buçuk ay önce benim kollarımdaydın, Melek. Birlikte uyuyorduk, geleceğe dair planlar yapıyorduk, arkadaşlık sandığın bir ilişkimiz vardı. Sadece bir buçuk ayda beni unutup o herifle söz takma aşamasına gelmiş olamazsın!"
Söz takma aşaması mı? Ozan'ın bahsettiği söylenti buydu demek... Şaşkınlığımı perdelemeye çalışarak sırtımı dönüyorum ona. Bu dedikodu saçmalığı ilk kez gözümü korkutmaya başlıyor. Aras'ın bu söylentiyi Nazan Hanım'ın uydurduğunu düşünmesi çok normal, zira birkaç şey dışında Bozkıroğlu Ailesi ile olan yakınlığımı bilmiyor. Fakat ben söylentinin boş yere çıkmadığının farkındayım.
Birkaç hafta önce evlerine gittiğimde cemiyetten bir sürü kadın da oradaydı mesela. Nazan Hanım bir dernek toplantısı olduğunu söyleyip beni kadınlarla tanıştırmıştı. Söylediği şeyler yalan değildi, onların şirketinde çalışıyordum ve onun gözünde aileden biri sayılırdım fakat kadınların yüzündeki manidar tebessüm gözümden kaçmamıştı.
Sonra terzi ziyaretlerimiz vardı. Neredeyse bir buçuk yıl önce Emir evimin önüne gelip annesinin Arzu'nun ölümünü aşamadığını anlattığından beri Nazan Hanım'a elimden geldiğince destek olmaya çalışıyordum. Bu aşamada ilk fark ettiğim şey kadının moda tasarımına epey ilgi duyduğu fakat bu konuda bir şeyler yapmaya çekindiği olmuştu. Tasarımlarını değerlendirmesi için epey teşvik etmiştim onu.
İşe yaramıştı da. Tasarımlarının bir çoğu şu an dikim aşamasındaydı, atölye açmaya cesaret edemediği için bunları onun seçtiği çok yetenekli ve farklı terzilerde diktiriyorduk. Bu işte Emir'le birlikte onun suç ortağı olduğumuz için her yere birlikte gitmiş, gittiğimiz yerlerde bir sürü insanla karşılaşmıştık. Söylenti boş yere çıkmamıştı...
Aras'ın bana seslendiğini duyunca yaşadığım aydınlanmayı bir kenara bırakıyorum. Fakat zihnimin bir köşesi bu dedikodu saçmalığının büyüme ihtimali karşısında panik atak geçirmeye devam ediyor. Korkuyorum, çünkü söylentinin önüne geçemezsem eninde sonunda şirketten ayrılmak zorunda kalırım. Ailecek içine düştüğümüz ekonomik çöküntüde böyle bir durum felaket-
Aras elini birkaç kez kürsüye vurduğunda irkilerek sıyrılıyorum düşüncelerden. Kendime geldiğimi görünce iç çekerek "Buraya seni söylentileri kesmen için uyarmaya geldim, Melek." diyor. "Yoksa ben müdahale ederim."
Durulur gibi olan öfkem bir kez daha ayağa kalkıyor. Az evvel söylentileri nasıl keseceğimi düşünüyordum fakat onun aynı şeyi bana emretmesi bunu yapmaya yönelik isteğimi köreltiyor sanki. Küstah tavırları karşısında ellerimin demirden yumruklara dönüştüğünü hissediyorum. Dilim onun canını yakacak yalanlara hazırlanırken ayaklarım bir adım geri gidiyor. Arkamı dönüp beni ele vermek için pusuda bekleyen gözlerimi ondan sakınarak volta atmaya başlıyorum.
"Aramızda geçenleri fazla önemsiyorsun bence." derken umursamaz bir tını beliriyor sesimde. "Birkaç öpüşme, iki üç buluşma... Biz sevgili bile değildik Aras, seni unutmak en fazla birkaç ayımı alır."
Arkamı döndüğümde yüzünde kendinden emin bir ifade belirdiğini görüyorum. Volta atmaya devam ederek ona doğru yürürken "O yüzden mi bu kadar öfkelisin?" diyor bana. "İnsan unuttuğu birinin canını yakmaya çalışmaz, Melek."
Voltamı bitirip tekrar arkamı dönerken "Eninde sonunda öfkem de bitecek ve o zaman hayatımda sana dair hiçbir şey kalmayacak." diyorum sakin bir tavırla. Attığım her adımda ondan uzaklaşarak tahtanın bitimine kadar ilerliyorum. "Birkaç yıl sonra ismini bile unutmuş olacağım. Geçmişimdeki bir lekeye dönüştüreceğim seni. Adsız, uğursuz bir lekeye. Anladın mı?"
Bir kez daha arkamı döndüğümde onu yüzünde bir şeyleri hatırlar gibi bir ifadeyle bana bakarken buluyorum. Neyi? Uçurtma uçurduğumuz günü olabilir mi? O gün Aras'ın isimlere ne kadar önem verdiğini öğrenmiştim, Nazmi Amca'nın defterinde yazanların onun için bir anlamı vardı. Şimdiyse bakışlarında kırıldığını gösteren hiçbir emare bulamıyorum, bozulmuyor bile. Dudakları eğlendiğini gösteren bir tebessümle titreşirken "Bu şekilde canımı yakabileceğini mi sanıyorsun?" diyor bana. "Altı yaşındaki bir çocuktan farkın yok, Melek."
Acaba Lavinia haklı olabilir mi? Aras'ın bir şeylere kırılması gerektiğini idrak edememesi mümkün mü?
"Canını yakmak için söylemiyorum, gerçekler bunlar." diyerek tekrar arkamı dönüyorum Aras'a. Çaresiz bir öfkeyle dudağımı dişlerken "O yok saydığın ihtimal de gerçek olacak." diye ekliyorum. "Günün birinde çok seveceğim bir adam çıkacak karşıma. Sevilmeyi hak eden bir adam. O adamla evlenip yalansız dolansız, gerçek bir aile kuracağım. Alıştır buna kendini."
Ufak bir kahkaha atıyor. "Söylediğin her yalanda arkanı dönmene gerek yok, güzelim. Sesindeki titreşim zaten seni ele veriyor."
Ah, harika... Boşa attığım voltalara son verip bir kez daha ona dönüyorum. Gerçekten eğleniyor. Üstüne atlayıp yüzündeki alaycı ifadenin ortasına yumruk geçirme isteğiyle dolup taşıyorum. Muhtemelen farkında değil fakat beni ciddiye almadığı her an biraz daha kaybediyorum kendimi. Küstahlığıyla dilimin kemiğini kırıyor.
"Sesim titriyor çünkü öfkeliyim!" diyorum hışımla. "İki saattir barbarın tekine laf anlatmaya çalışıyorum fakat hala aynı noktada sayıp duruyorum. Neyse, ziyanı yok. Gerçekleştiği zaman anlarsın artık."
"Güzelim sende inat uğruna evlenecek potansiyel var, bunu inkar etmiyorum." diyor nihayet ciddileşerek. "Fakat bende buna göz yumacak potansiyel yok."
Onu az da olsa öfkelendirebildiğimi görmek moralimi düzeltiyor. Çenemi dikleştirerek "Hiçbir halt da yapamazsın." diyorum. "Senin bir düğüne edebileceğin tek müdahale gelinle davetiyelerin üzerinde sevişmek olur. Gel gör ki, ben Begüm değilim."
"Elbette değilsin." derken katılaşıyor sesi. "Kendini onunla aynı kefeye koyup durma artık, Melek."
"Beni Begüm'le aynı kefeye sen koydun, Aras." diye hatırlatıyorum ona. "Partide Akın'ın söylediklerini hatırladın mı? Hani şu 'madem sevgilindi kızı neden buraya getirdin' şeklinde başlayan cümlesi... Devamında ne söylediğini hatırlıyor musun?"
Yüzündeki ifade birden buz kesiyor. Bense bir kez daha hatırlıyorum olanları. Havuzun kenarında astım krizi geçirirken o sözleri idrak etme fırsatım olmamıştı fakat sonrasında duyduğum her bir kelime yaraya dönüştü içimde. Üstelik hala kanamaya devam ediyor o yaralar. Havuza düştükten sonra titreyerek Aras'a sarıldığım, birkaç dakika önce nasıl aşağılandığımı bilmeden kanatları altına sığındığım, beni göndermek istediğinde uslu ve aptal bir çocuk gibi Aslılarla birlikte arabaya gittiğim anları unutamıyorum.
"Akın 'yoksa biz gittikten sonra ikisini birden mi' derken yumruk attın ona." diyerek devam ediyorum konuşmaya. "Devamında ne söyleyeceğini biliyordun çünkü. Ben de biliyorum. İkimizi birden mi becereceğini soracaktı sana. Ve muhtemelen kullandığı kelime becermek olmayacaktı."
"Akın yaptıklarının bedelini ödedi, Melek." diyor katı bir sesle. "Begüm de..."
"Onlara ne yaptığın umurumda bile değil." diyorum. "O partide olanları geri alamazsın."
Gözlerinde nihayet samimi bir ifade beliriyor. Samimi bir pişmanlık... Bana doğru adım atarken "Seni oraya ben götürmedim, Melek." dediğini duyuyorum. "Bu hiçbir şeyi telafi etmeyeceğinin farkındayım. Konserde o ilk yalanı söylememiş olsaydım tüm bunların yaşanmayacağının da. Ama elimden özür dilemek dışında bir şey gelmiyor."
"Hani özür dilemiyordun?" diyorum alaycı bir sesle. "Hani hesap sormaya gelmiştin buraya?"
"Sana yalan söylediğim için özür diledim." diye cevap veriyor Aras. "Şu ana kadar dilediğim tüm özürler bunun içindi. Geçmişte yaşadığım ilişkiler için değil."
Hayretle bakıyorum ona. "Buna evli bir kadınla yaşadığın ilişki de dahil mi?"
"Evli değil, nişanlı." diye düzeltiyor utanmadan. "Ve o konuda birilerinden özür dileyecek olursam bu kişi Begüm olur."
"Peki ya kocası?" diyorum öfkeli bir kahkaha atarak. "Ah, pardon... Ondan özür dileyemezsin, öyle değil mi? Begüm'ün kocasıyla ödeşmen gerekiyor. Sahi, Akın orada neyi kastetmişti?"
Nereye gideceğimi anladığında bakışlarındaki ifade birden sertleşiyor. "Yapma bunu Melek."
"Niye ki?" diyerek ona doğru bir adım atıyorum. "Yoksa erkeklik gururun mu zedelenir?"
Sakinleşmeye çalışırcasına bir nefes alarak arkasını dönüp birkaç adım uzaklaşıyor benden. Kaçıyor. Bunu fark ettiğimde şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Tam şu anda ilk kez aramızdaki ilişkide rollerimiz değişiyor, ilk kez kaçan tarafta ben olmuyorum. Aras'ı sindirmenin bir yolunu bulduğumu, kalkanındaki bu açık sayesinde onunla, onun domine etmediği bir iletişim yolu keşfettiğimi anlayınca keyfim büsbütün yerine geliyor. Beni buraya kapatıp kilitlemiş olabilir fakat cebindeki anahtarı çıkarıp fırlatmasını sağlamak da benim elimde artık.
"Bu yüzden kendini o kadar kaybettin, değil mi?" diyorum üstüne giderek. "Çünkü Akın'ın kastettiği ödeşme benim de Begüm'ün kocasıyla-"
Bana doğru dönüyor birden. "Melek, yeter!"
"-yatmamdı. Akın senin beni bunun için oraya götürdüğünü ima etti. Yoksa ısrarla partide kalmanın sebebi bu muydu cidden? Oraya beni Begüm'ün kocasıyla ödeşmek için mi götürdün?"
Bir anlığına duraksıyor, ardından bana doğru dönüyor yavaşça. Öfkeden kızarmış yüzüne, boynunda belirginleşen damara, gözlerindeki çıldırmaya ramak kalmış ifadeye bakarken zafer hissiyle dolup taşıyorum. Birinin kişisel alanını ihlal etmek, onu tehdit etmek demektir. Tıpkı benim durmadan üzerine giderek Aras'a kendini ruhsal olarak tehdit altında hissettirmem gibi. Ve kendini tehdit altında hisseden her canlı, evrimsel savunma mekanizması gereği karşı tarafa üç farklı tepkiyle yanıt verir; saldırarak, sevişerek ya da kaçarak. Tıpkı şimdi onun kaçmak istemesi gibi.
"Az önce bana aynı noktada sayıp durduğunu söylemiştin, hatırladın mı?" diyor buz gibi bir sesle. "Yerinde saymıyorsun, Melek. Düşüyorsun."
Yüzündeki küçümseyen ifade karşısında gözüm dönüyor birden. Ona doğru atılırken elimin onun yüzüne inecek bir tokada evrilmek üzere havaya kalktığını hissediyorum. Fakat vuramıyorum. Son anda bileğimden tutarak durduruyor beni. "Ben mi düşüyorum?!" diye bağırıyorum diğer elimle çenesine yumruk atmaya çalışırken. "Cehennemin dibindesin be adam!"
Diğer eliyle yumruk atmaya çalışan elimi tutuyor bu kez. Kendimi Begüm'le aynı kefeye koymamamla ilgili bir şeyler zırvaladığını duyunca tekme atmaya çalışıyorum. Allah belasını versin! Bu kez çileden çıkmış bir halde bağırarak "Beni Begüm'le aynı kefeye koyduran sensin, piç kurusu!" diye tekrarlıyorum sözlerimi. "Bir de utanmadan gelmiş evleniyor muyum diye hesap sormaya kalkışıyorsun!"
"Melek-"
Ufak bir kahkaha atarak "Tabi, bu haberle neden bu kadar çok ilgilendiğini anlamak zor değil," diye devam ediyorum sözlerime. "Nişanlı kadınlar ilgini çekiyor, öyle değil mi?"
"Tanrı aşkına bitir artık!" diye bağırıyor birden. "Öfkeni kus da gideyim, Melek."
Anahtar onun cebindeydi. Aklıma gelen düşünceyle birlikte ufak bir kahkaha atıyorum. Demek ki insan cebinde anahtar varken bile esaret altında kalabilirdi.
"Neden kızıyorsun ki?" diye soruyorum keyifle. "Bahse girerim ki bu söylentiyi duyunca aklına ilk gelen şey, Begüm'le yaptığını benimle de yapıp yapamayacağın olmuştur."
Bileklerimi bırakıp kendinden uzağa itiyor beni. Gözlerini kapatıp derin bir nefes alırken öfkesini bastırmaya çalıştığını fark ediyorum. Başarıyor da. Birkaç saniye sonra bakışlarında kilometrelerce mesafeyle birlikte aralanıyor kirpikleri. Elini cebine götürürken "Kalbini kırmam için uğraşıyorsun ama yapmayacağım." dediğini duyuyorum. Sanki kırılacak yer bırakmış gibi... Ardından anahtarı çıkarıp bana uzatıyor. "Begüm olmadığını idrak ettiğin zaman konuşuruz."
Ve kazanıyorum. Aras'ın kaçışının simgesi olan anahtara uzanırken "Ben zaten Begüm değilim." diyorum alaycı bir sesle. "Bu yüzden de biriyle düğün davetiyeleri üzerinde sevişmek istersem bu kişi sen değil, müstakbel eşim olur-"
Anahtarı almayı başaramıyorum. Elimi eline uzattığım an kolumdan tutarak kendine çekiyor beni. Çünkü bu hep böyledir. Şeytana elini verirsen kolunu kaptırırsın. Bense şeytana kalbimi verdim ve şimdi de tüm hayatımı kaptırmanın eşiğindeyim. Bunu bilmeme rağmen, dudaklarımız buluştuğunda geri çekemiyorum kendimi. Bir anahtarın yere düşmesine yetecek kadar kısa bir an, kollarına hapsolmama yetiyor.
Öfkesi dudaklarımda dans ederken düşüncelerimin dörtnala benden uzaklaştığını görebiliyorum. Tüm kızgınlığımı, öfkemi ve inkârımı içine sakladığım Babil kulesi şiddetli bir özlem depremiyle yıkılmaya başlıyor. Altında kaldığım bu enkazdan ona uzanan elimi umursamıyor Aras. Diliyle dudaklarımı açarken ellerinin çenemle boynum arasında kendine bir kavrayış alanı yarattığını hissediyorum.
Durmadan üstüne giderken onun da tehdide benimle aynı tepkiyi vereceğini düşünmem hataydı. Zira kendini korumanın tek yolu kaçmak değildir, bazen saldırı da bir savunma biçimi olabilir. Şimdiyse şefkatli dokunuşlarının yerini almış öfkesiyle idrak ediyorum bunu. Fakat bu farkındalık, dili ağzımın içinde gezinirken aynı ateşin içimde yanmasına engel olamıyor.
Parmak uçlarımda yükselerek ona doğru itiyorum kendimi. Kollarım havalanıp boynuna doğru uzanıyor. Bu hareketim karşısında boynumda gezinen elleri bir anlığına duraksıyor, ardından kollarımı tutup sertçe aşağı indirdiğini fark ediyorum. Ona sarılmamı istemiyor. Elleriyle kollarımı vücuduma sabitlediğinde verdiği mesajı net bir şekilde anlıyorum.
Bu reddediliş içimde bir yerlere dokunuyor sanki. İçimdeki gazap kulesi yıkılmış olabilir fakat ben hala o enkazın içindeyim. Hala öfkeliyim. Normal şartlarda fırlattığım okların hiçbiri Aras'a ulaşmıyor zaten. Fakat hedefe ulaştığı zaman da ben saldırıya uğruyorum. Bu adaletsizlik öfkemi daha da körüklüyor. Ellerimi koluna sarıp tırnaklarımı etine geçirirken dudağını ısırıyorum acımasızca. Boğazından kopan acı dolu inilti bir anlığına keyfimi yerine getirir gibi oluyor. Fakat elleri kolumu bırakıp kalçalarımı kavradığında yanıldığımı idrak ediyorum.
Ayaklarım yerden kesilirken dudaklarımdan fırlayan hayret dolu bir nidayla birlikte boynuna sarıyorum kollarımı. Bu kez engel olmuyor, zaten ben de sarılmak için değil, düşmemek için yapıyorum bunu. Gerçi, onun gözünde ben her türlü düşüyorum zaten... Söylediği şeyi hatırlayınca ensesi de tırnaklarımdan nasibini alıyor. Ayak bileklerim çapraz şekilde birbirine dolanırken ellerinin kalçamdan aşağı uzandığını hissediyorum. Bacaklarımı iki yana çekip birbirinden ayırırken homurdanarak konuşuyor.
"Bacaklarını belime dola."
Bir anlığına tereddüt ediyorum fakat elleri yeniden kalçamı kavradığında vücudum bu isteği yerine getiriyor. Bacaklarımı beline sararken garip bir zevkle dalgalanıyor bedenim. Kapalı gözlerimin ardında onun hareket ettiğini fark ediyorum. Sırtım sertçe duvara çarpınca öfkeyle çimdik atıyorum koluna. Bu kez dudaklarından gerçekten de acı dolu bir ses yükseliyor.
Sonra aynı dudaklar geri çekilip boynuma yöneliyor birden. Tenimde ince sızılar bırakarak ilerlerken başımın arkaya düştüğünü hissediyorum. Ellerim saçlarına yapışmış bir halde onu kendime bastırırken içimdeki özlem giderek büyüyor sanki, boynumda olmayan kolyemin eksikliğini dudaklarının iziyle doldurmaya çalışıyorum.
Daha dün gece Aras'ın öldüğünü gördüm mesela. Bacağı kapana kısılmış bir geyiğe dönüşmüştüm rüyamda, tepesindeki balta başını yasladığı kütüğe inerken gülümseyerek bana bakıyordu. Aylar önce tam bu noktasında uyandığım kabustan bu kez uyanamamış, yüzünü göremediğim bir adam onun bedenini dokuz parçaya bölerken ben de kısıldığım kapanda parçalanmıştım.
Şimdi de parçalara ayrılıyorum. Kendini bana bastırdıkça vücudum duvarla onun arasında eziliyor, karnındaki kasların gerilimi bacaklarımın arasında bir zonklamaya dönüşüyor. Bu hissin yarattığı garip hazza alışmaya çalışırken kalçamdaki ellerinin baskısını arttırdığını hissediyorum. Parmakları etime gömüldüğünde ağzımdan beni bile şaşırtan bir ses çıkıyor.
Dudaklarıyla elbisemin yakasını omuzlarımdan çekerken "Bedeninle nasıl da güzel anlaşıyoruz..." diye mırıldanıyor Aras. Bağrımda gezinen dudaklarının ardında kır çiçekleri bıraktığını, sıcak nefesinin göğsüme uzanan kabarıklığı takip edip sütyenimin içine dolduğunu hissediyorum. Tenime ufak bir buse bırakırken "Hiç değilse o kime ait olduğunu biliyor." diyerek tekrarlıyor bardaki sözlerini. "Ama sen, sevgilim..."
Zihnimdeki sayısız hengamenin içinde sesimi buluyorum bir yerlerden. "Ben senin sevgilin değilim." dediğimde aramızda tozları havaya karışan bir enkazın sessizliği esiyor. Hafifçe iç çektiğinde sesinin tınısına karışmış kabulleniş çanlarının sesini duyuyorum. Alnını bağrıma yaslarken "Haklısın." diyerek çanlara kulak veriyor. "Sen benim sevgilim değilsin."
Bir damla yaşın yanağımdan süzülerek onun saçlarına kavuştuğunu hissediyorum. Fakat aramızdaki sessizlik uzarken aklım giderek başıma gelmeye başlıyor. Boş bir sınıfta sarmaş dolaş haldeyiz... Ve ben bacaklarımı beline doladığım adama onun hiçbir şeyim olduğunu söylüyorum. Bu farkındalıkla birlikte onu itmeye hazırlanırken bağrıma yasladığı başını kaldırıyor Aras.
Çok daha yakıcı bir istekle dudaklarıma uzandığında kazandığım farkındalığı hızla kaybediyorum. Dallanıp budaklanarak gökyüzüne uzanıyor bir ağacın dalları. Dudaklarımdan ödünç bir nefes kopuyor ve soluğum rüzgar olup bir adamın penceresinden içeri giriyor. Tenim o nefesin sıcaklığıyla yıkanırken Aras'ın tekrar konuştuğunu duyuyorum.
"Sen benim zâhirimsin, Melek."
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro