Bölüm 35/2 - Sanatçı
"Hayat ağacı yaprak döktü, çiçek açtı;
Yıldızın bir yanı ışık içinde, bir yanı karardı."
Ağrıdağı Efsanesi, Yaşar Kemal
-*-
Villadan çıktığımda korkuluksuz minik balkonu geçip merdivenlere yöneliyorum. Aşağı inip balkonun hemen altında başlayan devasa havuzu geçerken ayaklarım geri geri gidiyor sanki. Begümlerin olduğu masaya baktığımda hala koyu bir sohbetin içinde olduklarını görüyorum, hatta partideki en gürültülü masa orası diyebilirim.
İçimde ufak bir sıkıntı filizlenirken bakışlarım bu kez halinden son derece memnun görünen Aras'a takılıyor. Kaçma isteğim giderek güçlense de lavaboda aldığım kararları hatırlatıyorum kendime. Yeniden yürümeye başladığımda bir anlığına Aslı ile göz göze geliyoruz. Yüzündeki keyifli sırıtışı görünce ben de ona gülümsüyorum. Masaya yaklaştığımdaysa Aras, Cavit ve Alp'in konuşmaları çalınıyor kulağıma.
"Oğlum sanayici adam niye program yazsın?" dediğini duyuyorum Alp'in. "İçimizde mesleği programcılık olan tek kişi sensin ama sen de hiçbir halta yaramayan bir dili kullanıyorsun."
"İçinizde programcı olan tek kişi olduğum nasıl da belli..." diyor Cavit. "Eğer programcı olsaydınız, Java'yı bu kadar üretken yapan şeyin tüm OS'lerde çalışması olduğunu da anlardın-"
"Ona bakarsan anal seks de her cinsiyette çalışıyor," diyerek cevap veriyor Alp. "Ama öyle üreyemiyorsun, değil mi?"
Cavit'in gözlerini devirdiğini fark ediyorum. "Vereceğin örneği sikeyim."
Söylediklerini duyunca masadakilere göz atıyorum fakat kimse umursuyormuş gibi görünmüyor. Bunun üzerine ben de sessizce bir kenara ilişiyorum. Arkası bana dönük olduğu için geldiğimi fark etmiyor Aras. Diğer ikisi ise kendini öyle kaptırmış görünüyor ki, gözlerinin hiçbir şeyi görmediğine eminim.
"-Hadi sen büte kaldığın tek ders olduğu için C# sevmiyorsun, onu anladım." diyor Alp Cavit'e. Ardından bir eliyle Aras'ı gösteriyor. "Ama bu pezevengin C sevdası nedir?"
"C dilinin makina üzerindeki hakimiyeti yüksek olduğu için bence." dediğini duyuyorum Alp'in. "Diktatörlük dürtülerini tatmin ediyor işte."
"Makina üzerindeki dil hakimiyetinin diktatörlükle ne alakası var oğlum?" diye cevap veriyor Aras. "Ayrıca sevişmeyeceğim makinaya neden dilimle hakim olmak isteyeyim ki? Duyan da makinanın-"
"Hoşgeldin Melek!"
Cavit'in beni görünce verdiği abartılı tepki Aras'ı susturmaya yetiyor. Kadeh tutan elinin bir anlığına havada asılı kaldığını görüyorum. Ardından yüzünde mahcup bir ifadeyle bana doğru dönüyor. Bakışlarımız buluştuğundaysa onun gözlerindeki ifade şaşkınlığa evriliyor, bense Cavit'in tepkisinin sebebini idrak ediyorum birden. Aras'ın neden bahsettiğini anlayınca bir öksürük dalgası yükseliyor boğazıma. İkimiz de aynı anda masadaki su bardaklarına uzanıp kafamıza dikiyoruz.
Tamam, mühendislerin fazlaca argo konuştuğunu biliyordum ama insan sevdiği adama konduramıyor işte. Bardağı masaya bırakırken kaçamak bir bakış atıyorum Aras'a. Acaba Arzu dışında seviştiği biri olmuş mudur? Olmuştur muhtemelen. Gerçi, olmamış da olabilir. Çok fazla kız arkadaşı olmadığını söylemişti bana. Elbette Aras'ın lafına güvenecek kadar aptal değilim fakat çapkın biri olmadığını da biliyorum.
Acaba kaç kız arkadaşı oldu? Mühendislikteki kız popülasyonunu ve onun inek bir öğrenci olduğunu göz önünde bulundurunca üniversitede hiç kız arkadaşı olmamıştır bence. Lise döneminde yaşı küçük olduğu için kız arkadaş yaptıysa bile sevişmemiştir. Bir dakika... Lisenin son iki yılını bizim okulda okumamış mıydı? Tamam öyleyse kesin sevişmemiştir.
"Sıkıldın mı, Melek?"
Benimle konuştuğunu fark edince başımı kaldırıp Aras'a bakıyorum. "Ha?"
"Ben biraz daha burada kalacağım ama sen beklemek zorunda değilsin." diyor anlayışlı bir sesle. "İstersen seni evine bırakmaları için bizim çocukları çağırabilirim."
Doğru duyup duymadığımdan emin olmaya çalışarak dikkatle bakıyorum ona. Bu neydi şimdi? Aras'a bakarken içimde alev alev bir öfkenin yükseldiğini hissediyorum. Eğer eski, içine kapanık Melek olsaydı bu sözler karşısında hiçbir şey söylemeden çekip giderdi. Fakat Aras daha bu sabah arabada beni sevdiğini söylemişken istesem de eskisi gibi olamıyorum.
"Hayır, teşekkürler." diyerek gülümsüyorum ona. "Ben gayet iyiyim, Aras Ağabey."
Ardından başımı çevirip masadaki atıştırmalıklara uzanıyorum. Aslında birini bile canım istemiyor. Bu yüzden kanepe tabağından rastgele bir zeytinli alıyorum elime. Kürdanın ucundaki ekmek dilimini ağzıma götürürken aramızdaki sessizlik nihayet sona eriyor. Aras'ın son derece umursamaz bir tavırla cevap verdiğini duyuyorum.
"Peki, sen bilirsin."
Dönüp yüzüne bakmıyorum bile. Zaten o sırada yanımıza Begüm geliyor. Kolunu gülerek Aras'ın omzuna attığını fark ediyorum, ardından eliyle dans pistini işaret ediyor ona. Aras kadının elinden tutup piste doğru ilerlerken yüzümdeki gülümseyen maskeyi bir kenara bırakıp önüme dönüyorum. Ne hali varsa görsün...
"Ne zamandır birliktesiniz?"
Alp'in benimle konuştuğunu duyunca başımı kaldırıp ona bakıyorum hayretle. Cavit'le ikisinin yüzünde haylaz bir sırıtış beliriyor. Onları böyle kendinden emin görünce içimde bir panik dalgası yükseldiğini hissediyorum. Tanrı aşkına, nereden anlamış olabilirler ki?
"Birlikte falan değiliz," diyorum net bir şekilde. "Az önce ona ağabey dediğimi görmediniz mi?"
"Görmez olur muyuz?" diyerek sırıtıyor Alp. "Yıktın dağ gibi adamı."
"Hayır, alakası yok." diye ısrar ediyorum. "Kendisi de söyledi zaten, ben onun kız kardeşinin arkadaşıyım."
"Evet, orası ilginç." dediğini duyuyorum Alp'in. "Gerçi Aras'ın partiye gelmesi de ilginçti... Nereden esti acaba?"
Nihayet konunun kapanmasına sevinerek "Ben getirdim." diye atlıyorum lafa. "Daha doğrusu, Begüm'ün planıydı. Aras işleri yüzünden arkadaşlarıyla pek görüşmüyormuş. Ben de nereye gideceğimizi söylemeden getirdim onu."
Aras Ağabey yerine Aras dediğimi fark edince dilimi ısırıyorum. Neyse ki farkına varmış gibi görünmüyorlar. Muzipten ziyade şaşkın bir hava var ikisinde de.
"Siz Begüm'le tanışıyor muydunuz?"
"Geçen hafta Aras Ağabey'le konsere gittiğimizde karşılaştık," diyorum kola bardağından bir yudum alarak. "Sonra da böyle bir plan yaptık işte."
"Vay be..." diyor Cavit sakalını sıvazlayarak. "Begüm'den korkulur cidden."
"Kötü bir şey yapmadı ki," diye gülümsüyorum ona. "Aras Ağabey sosyalleşsin diye..."
İkisi birden kahkaha atmaya başlıyor. Bozulduğumu belli etmemeye çalışırken birinin omzuma dokunduğunu hissediyorum. Başımı çevirdiğimde tanımadığım bir adamla göz göze geliyoruz. Şaşırdığımı görünce gülümseyerek elini bana uzatıyor.
"Sakıncası yoksa, dans edebilir miyiz?"
Nihayet masadan kaçabileceğimi anlayınca nazikçe başımı sallayıp adamın elini tutuyorum. Birlikte piste doğru yürürken, kolunda Begüm'le birlikte masaya geri dönen Aras'ı görüyorum. Dansları kısa sürmüş olmalı... Bakışlarımız buluştuğunda hiçbir tepki vermiyor bana. Bunun üzerine ben de onu bırakıp yanımdaki adamla ilgilenmeye başlıyorum.
Dans ederken isminin Akın olduğunu, yan villada yaşadığını, okulda Aras'la aynı sınıfta olduklarını öğreniyorum. Benzer soruları sorup da Hukuk okuduğumu öğrenince heyecanlanıyor birden. Bana birkaç şey danışmak istediğini, mümkünse boş masalardan birine geçip geçemeyeceğimizi sorunca reddedemiyorum. Zaten diğer masaya dönmek pek gelmiyor içimden.
Boş masalardan birine geçtiğimizde sırtımı diğer masaya dönüp onu dinlemeye hazırlanıyorum. Bu esnada garsonlardan biri gelip servis açıyor hemen. Masa kısa sürede atıştırmalıklar ve kokteyllerle donatılırken adama dönüp ufak bir hatırlatma yapıyorum.
"Yalnız tekrar belirteyim, henüz ikinci sınıf öğrencisiyim ben."
"Yine de epey yardımınızın dokunacağına eminim." diyor hevesle. "Bu arada size isminizle hitap etsem sorun olur mu?"
"Sorun olmaz, Akın." diyorum gülerek. "Sonuçta, geçici de olsa hukuk danışmanınım."
İsmiyle hitap ettiğimde sırıtıyor bana. "O zaman önce yaptığım işten bahsedeyim, olur mu?"
Benden onay aldıktan sonra eline bir kokteyl alıp kurmayı planladığı startup şirketinden bahsetmeye başlıyor bana. Şirketler Hukukundan pek çaktığım söylenemez fakat soruları kolay olduğu için elimden geldiğince cevap vermeye çalışıyorum. Ne yalan söyleyeyim, birilerinin bana hukuki konularda bir şeyler danışması epey gururumu okşuyor. Bu yüzden içe kapanıklığı bir kenara bırakıp hevesle gevezelik etmeye koyuluyorum. Bu arada kadehleri sürekli yenilediği de gözümden kaçmıyor. Uyardığımda gülerek kokteylde alkol olmadığını söylüyor bana.
"Anladığım kadarıyla tek pay sahipli bir limited şirketi kurmak istiyorsun," diyorum Akın'ın anlattıklarından yola çıkarak. "Bu noktada bazı-"
"Hayır, aile şirketi kurmak istiyorum." diyerek sözümü kesiyor. "Bilirsin işte, Koç, Sabancı gibi..."
"Bunun için önce bir ailen olması gerek." dediğimde espri yaptığımı sanıp gülüyor. Ciddi bir tavırla ne demek istediğimi anlatmaya çalışıyorum. "Demek istediğim, şu anda kuracağın şirkette tek mirasçı sen olacağın için ona patron şirketi denir. Hem zaten aile şirketleri biraz kompleks bir konu-"
"Ama ülke ekonomisinin %95'ini oluşturuyor." derken dersine iyi çalışmış bir öğrenci gibi gururla sırıtıyor Akın. "Üstelik diğer şirketlerde olduğu gibi hissedarlarla savaşmana gerek kalmıyor. Yani, Elon Musk'ı düşünsene... Adam kendi kurduğu şirketten kovuldu."
"Ama aile şirketlerinin neredeyse tamamı ilk on yıl içerisinde batıyor." diyerek ufak bir hatırlatma yapıyorum. "Devam ettirebilmek için bir sürü detayla boğuşman gerekir."
"Ne gibi detaylar?"
"Normal şirketlerde şirketi Yönetim Kurulu yönetir ama aile şirketlerinde kurul danışma vasfı görüyor, yönetimi ise tek kişi üstleniyor." diyorum bilgi kırıntılarını masaya dökerek. "Hatta büyük şirketlerde aile anayasaları oluyor diye biliyorum. Şirketin yeni kuşaklara devri için hazırlanan intikal planları falan var. Hanedan tipi bir yapılanma, anlatabiliyor muyum? Şirketin kuruluş aşamasında işine yaramaz bunlar."
"Aile anayasası denilen şeyi ben de duymuştum..." diye mırıldanıyor düşünceli bir tavırla. "Gerçi haklısın, bunları düşünmek için henüz çok erken."
"Evet, önce limited şirket mi yoksa anonim şirket mi kuracağına karar vermelisin." diyorum onu onaylayarak. "Limited için 10.000 lira, anonim için de 50.000 lira sermaye göstermen lazım. Tabi bunlar minimum tutarlar."
"Anonim şirket kurmayı planlıyorum zaten." diyor net bir şekilde. "Ama dediğim gibi, evraklarda sorun yaşıyorum."
"Sermaye bloke yazısı alabildin mi?"
"Onun ne olduğunu bile bilmiyorum." diyerek sıkıntıyla iç çekiyor. "Bu işleri halletmesi için bir avukat tutmuştum fakat adam dolandırıcının teki, söylediği hiçbir şeye güvenemiyorum."
Acaba annemin iş kazası davasına bakan avukat Erdinç Bey'den bahsediyor olabilir mi? Zira bu dünya üzerinde o adamdan daha fırıldak tek bir hukukçu var; o da Saul Goodman. Hatta ara sıra Better Call Erdinç'in ona fark attığını bile söyleyebilirim...
"İnan bana, neden bahsettiğini çok iyi biliyorum." derken anlayışlı bir şekilde gülümsüyorum. "İstersen uygun bir zamanda evraklarına bakabilirim."
"Harika olur!" diyerek elini elimin üzerine koyuyor. "Hatta hemen gidip bakalım, ev şurası zaten."
Beni evine davet ettiğini anladığımda sesim birden kesiliyor. Nezaketle gülümseyerek elimi geri çekip kurtarıyorum ondan. Evet, kötü niyetli birine benzemiyor ama yine de en fazla bir saattir tanışıyoruz...
"Dosyaları daha sonra bana mail atsan olmaz mı?"
Boynunu bükerek başını iki yana sallıyor. "Bazılarının bugün Ticaret Sicil Müdürlüğü'ne verilmesi gerekiyor."
Sıkıntılı bir tavırla arkama dönüp Begümlerin masasına bakıyorum. Tamam, Aras'a son derece öfkeliyim fakat Akın'ın ısrarından kaçıp onun yanına dönmek için ufak bir bahaneye de hayır demem doğrusu. Mesela yüzüme bakmaya tenezzül etmesi gibi... Ne yazık ki, koyu muhabbetinin arasında onunla göz göze gelmeyi bile başaramıyorum.
"Dosyaları sen gidip getirsen peki?"
"Hadi ama Melek," diyerek ısrar ediyor. "Hem burası çok gürültülü zaten. Evde daha rahat oluruz."
İster istemez hak veriyorum ona. Sonuçta, tüm bu gürültüde hukuki terimlerle dolu evrakları nasıl anlayabilirim ki? Fakat içim rahat değil işte... Paranoyağın teki olduğumu anlamaması için makul bir bahane bulmaya çalışıyorum mecburen.
"Ama istesem de gelemem." diyorum aklıma gelen ilk yalanı söyleyerek. "Şey... Buraya gelirken ayağımı burkmuştum, pek yürüyemiyorum şu anda..."
"Sorun değil, ben sana destek olurum." diyor yanıma gelip kolunu belime dolayarak. "Zaten hemen şurası."
Şaşkınlıktan kalakalıyorum bir anlığına. Fakat Akın beni kendisine yaslayıp çekiştirirken burnuma çarpan yoğun alkol kokusu aklımı başıma getiriyor. Onun sarhoş olabileceğini fark edince panikle koluna yapışıp yanından uzaklaşmaya çalışıyorum.
"Akın lütfen izin verir misin?"
"Yardım etmeye söz verdin bir kere." diyor gülerek. "Hem uzun sürmez zaten. İki dosyaya bakıp geleceğiz, Melek."
"İyi de gelmek istemiyorum ki!" diyorum onu itmeye çalışarak. "Ayıp olmasın diye ayağım ağrıyor dedim, bırak lütfen."
Onun güldüğünü görünce çaktırmadan masada duran cam şişeye uzanıyorum. Bakalım kafasını yardığım zaman da böyle gülebilecek mi? Şişeyi kafasına geçirmeye hazırlanırken her şeyden habersiz bir şekilde dudağını büküyor Akın.
"Peki sen gelmezsen benim dosyalara kim bakacak?"
"Ben bakarım."
Aras'ın sesini duyunca Akın'ın kafasını yarmak üzere kaldırdığım şişe havada asılı kalıyor. Önce ani bir rahatlık yayılıyor içime, hemen ardından öfkeyle doluyorum. Beyimiz nihayet eğlencesine ara verebildi demek! Hazır elim havadayken şişeyi Aras'ın kafasına geçirsem nasıl olur acaba?
Anlık bir delilikle ona doğru dönmeye hazırlanırken belimden tutup beni yanına çektiğini hissediyorum. Yalpalayarak dengemi bulmaya çalışırken başına gelecekleri hissetmiş gibi şişeyi çekip alıyor elimden. Sülalesine sövmek üzere başımı kaldırdığımdaysa onun yüzünde buz gibi bir ifadeyle Akın'a baktığını görüyorum.
"Evet, bekliyorum." diyor sakin bir tavırla. "Göster bakalım dosyalarını."
Hayretle kaşlarını çatıyor Akın. "Ne?"
"Dosyaları diyorum, bana göster." diye tekrarlıyor Aras. "Hem beni zorla evine sürüklemene de gerek yok. Hemen burada bakabiliriz."
"Ne zorla sürüklemesi lan?!" diye birden bağırıyor Akın. "Kızın da gönlü var diye ısrar ettim, sana ne oluyor amına koyayım?"
"Ne?!"
Akın'ın sözlerini duyunca kendimi tutamayıp hayretle bağırıyorum. Çevredeki insanlar durup bizi izlemeye koyuluyor, Aras'ın arkadaşları masalarını bırakıp bulunduğumuz yere yürümeye başlıyor telaşla. Ancak öfkem öyle bir düzeye ulaşıyor ki, onları göremiyorum bile. Aras'ı itip öne atılarak Akın'ın yakasına yapışıyorum birden.
"Sen neden bahsediyorsun ruh hastası?!" diye bağırırken ellerim titriyor. "Kimin neye gönlü varmış?!"
Orkestranın müziği kestiğini duyuyorum hayal meyal. Akın onunla gayet sıcak bir şekilde konuştuğumu, eve gitme fikrine itiraz etmediğimi falan geveliyor. Öfkeden gözüm dönmüş bir halde masada duran çantama uzanıyorum. Tam çantayı adamın kafasına geçirecekken belime dolanan bir çift kol beni geri çekiyor.
"Çantana yazık, güzelim." dediğini duyuyorum Aras'ın. "Ben hallederim."
Beni kenara çektikten sonra hızla geri dönüyor. Arkadaşlarının etrafımıza toplandığını fark ettiğimde hayretle göz gezdiriyorum meraklı insan yığınına. Sonra bir çarpma sesi geliyor ve birileri panikle bağırıyor. Başımı çevirip Akın'ın burnunu tutarak arkaya yalpaladığını görünce insanların niye bağırdığını da anlıyorum.
"İki saattir sizi izliyorum ulan!" diyerek adamın yakasına yapışıyor Aras. "Sen kime masal anlatıyorsun?!"
"Merak etme, fark ettim zaten!" diyor Akın öfkeyle kükreyerek. "Sözde kıza ağabeylik taslıyordun ama biri ilgi gösterince hemen iştahın kabardı, değil mi?!"
"Ne ağabeyi orospu çocuğu?!" diye bağırıyor Aras. "Sevgilim o kız benim!"
Kalabalıktaki iki adamın kahkaha attığını duyuyorum. Birkaç kişi telefonuyla görüntü almaya çalışıyor çaktırmadan. Akın şaşkınlıkla kanayan burnunu tutarken garsonların insanları telaşla kapıya yönlendirdiğini görüyorum. Begümlerin masasındakiler dışında herkes dağılmaya başlıyor yavaş yavaş. Birileri polisi ararken Akın'ın öfkeyle öne atıldığını fark ediyorum.
"Ulan madem sevgilindi, öyleyse niye buraya getirdin?!" diye bağırıyor. "Yoksa biz gittikten sonra ikisini birden-"
Aras tekrar yumruk attığında Akın'ın yere devrildiğini görüyorum. Garsonların çıkışa yönlendirdiği kalabalıktan birkaç kişi arkasını dönüp bakıyor merakla. Neler oluyor? Az önce gülerek espri yapan Alp'le Cavit'in yüzünde ciddi bir ifadeyle öne atıldığını görüyorum. İkisi Aras'ı zaptetmeye çalışırken bir başkası da bağırmaya devam eden Akın'ın ağzını kapatabilmek için uğraşıyor. Ama neden?
'Duymanı istemedikleri bir şey söyleyecek çünkü.' diye fısıldıyor iç sesim. 'Hepsinin bildiği ama senin bilmediğin bir şey.'
Aslı'yla göz göze geldiğimizde özür diler gibi başını iki yana salladığını fark ediyorum. Begüm endişeli. Diğerleriyse ortadaki kavga yerine, gözlerinde acır gibi bir ifadeyle bana bakıyor. Korkunç ihtimaller zihnime süzülürken o yoğun sisin bacaklarımdaki dermanı kestiğini hissediyorum. Nefesim daralmaya başlıyor aniden. Destek almak için havuzun korkuluklarına dayanırken Aras'ın öfkeyle Akın'ın üzerine atılmaya çalıştığını görüyorum.
"Melek'i al, git buradan." diyerek önüne geçiyor Alp. "Adam sarhoş, görmüyor musun?"
"Çekil önümden, Alp." dediğini duyuyorum Aras'ın. "Bu şerefsizin ayık halini de biliyoruz."
"Bak eğer mantıklı olmazsan-"
"Alparslan, çekil!"
Neler olduğunu anlamaya çalışırken ciğerlerimin minik iğnelerle dolduğunu hissediyorum. Oksijensizlik düşünme yetimi felç ediyor adeta. Vücudum uzun bir öksürük dalgasıyla sarsılırken titreyen ellerle boğazımdaki kolyeyi koparıp atıyorum. Astım ilacım... Allah kahretsin, evde unuttum!
"İzin ver gelsin!" diyerek Aras'a doğru hamle yapıyor Akın. "Şerefsiz piç-"
Bir devrilme sesi çalınıyor kulaklarıma. Bordo kolye havuzun sularında yavaşça dibe batarken Aras'ın bir şeyler söylediğini duyuyorum. Nefes alışverişlerim giderek hızlanıyor. Mantıklı düşünme yetim de havasızlığımda boğuluyor benimle birlikte. Havuza attığım kolye giderek yavaşladığını görüyorum. Sonsuzluk kadar uzun bir zaman boyunca aşağı inse de bir türlü varamıyor en dibe. Gözlerimi kolyeden alıp Aras'a çevirdiğimdeyse Akın'ın tekrar kahkaha attığını duyuyorum.
"Kocan nerede Begüm?" diye sesleniyor kalabalığa doğru. "Belki de Yalıçapkını ödeşmek için getirmiştir kızı-"
Sonra ip kopuyor. Vücudum şiddetli bir öksürük dalgasıyla sarsılırken Aras'ın tamamen kendini kaybettiğini görüyorum. Onu durdurmaya çalışan Alp ve Cavit'i kenara itip Akın'ın üzerine atılıyor birden. Adamı altına alıp ardı ardına yumruklar atarken manzaram kızıla boyanıyor, son bir çabayla yerimden doğrulmaya çalışıyorum. Ne yazık ki, gözlerimin önündeki görüntü hızla bulanıklaşıyor. Havuzun korkuluklarına tutunan ellerimin çözüldüğünü hissediyorum.
Ve sonra düşüyorum.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Aşağıdaki partı çok uykusuz kafayla yazmıştım ve Nazmi'nin soyadından hep Kaya olarak bahsetmişim. Normalde kendisinin soyadı Yılmaz fakat sanırım aklım o uykusuzlukla adı Nazmi Kaya olan ortaokul öğretmenime gitmiş, soyisim hatasının sebebi tamamen budur. İyi okumalar dilerim.
-*-
Güven dolu bir ortamda yetişmiş tüm zihinler birbirine benzer. El değmemiş yüzeyleri, çentiksiz pürüzsüzlükleri ve kusursuza yakınsayan geometrileriyle; her biri yaratılışın izlerini taşıyan özdeş küreleri andırırlar. Tıpkı elektronlar gibi. İstiridyenin kalbinde saklanan inciler gibi. Ve barındırdığı sonsuz olasılığa rağmen küreselliğini koruyan kozmoz gibi. Bu yüzden, henüz kendine has bir forma bürünmemiş zihinler; özdeş bir yığının ayırt edilemez parçalarını meydana getirirler.
Ta ki, bir şüphe onlara biçim verene dek.
Zira şüphe, insan zihnini deforme eder. Kuşkuyla yaklaşılan her fikir, insanlara yönelik her güvensizlik hissi ve nesnenin varlığına dair her temkinli yaklaşım, bu kusursuz simetride açılan yeni bir oyuktur.
Fakat zihnin kendi kendinden şüphe etmesi, bir tekillik noktası yaratır. Bir karadelik. Olay ufku geride kalmış mutlak bir çukur. Ve bu noktaya ulaşan bir zihin için artık geri dönüş şansı yoktur; ya içine düştüğü tekillikte kaybolur, ya da bambaşka bir formda yeniden var olur.
-*-
31 Ağustos 2006
Erzurum
Erzurum çoktan alacalı bir gecenin renklerine boyanmıştı. Saatler gece yarısını geçerken gri gözlü bir adam elindeki meşaleyle karanlığı yararak ilerliyor, arada durup nehrin bir başka canı daha almamış olmasını umarak öfkeli sulara göz gezdiriyordu. Üstelik yalnız değildi, kendisiyle birlikte onlarca köylü vardı etrafta.
Saatlerdir oğlanı arıyorlardı, onun kendi silahını alıp ortalıktan kaybolduğunu anladığından beri tüm köyü ayağa kaldırmıştı Nazmi. Aklına gelen bir fikirle birlikte tepeleri dolaşan kalabalıktan ayrılıp sessizce diğer yöne saptı. Yürürken kendi kendine Aras'ın bir saçmalık yapmayacağını telkin edip dursa da içini kemiren endişeye karşı koyamıyordu.
Çok yüklenmişti çocuğa. Senelerdir bilinçli olarak yaptığı eziyetlerin altında sıkıştığını görmemek imkansızdı. Aras'ın tüm bunlara sadece inatçı olduğu için katlanmadığını biliyordu elbette. İnadının yanında, bir de umudu vardı. Onun her şeye rağmen babasının bir gün geri döneceğine, kardeşini bulup yeniden aile olacaklarına dair umudu içinde hiç sönmeyen bir ateş gibi taşıdığının farkındaydı Nazmi. Eline silah tutuşturduğu gün o umudu çocuğun elinden aldığının da.
Tepeyi tırmanıp dağa çıkan patikada ilerlerken oğlanın bir saçmalık yapmamış olması için dua etti yeniden. Aptal bir çocuk değildi, kendine zarar vermenin hiçbir şeyi düzeltmeyeceğini biliyor olmalıydı. Fakat nihayetinde çocuktu işte. Hayatına yön vermeye çalışan büyüklerin arasında sıkışıp kalmış, farkında bile olmadığı bir şeylere direnmeye çalışan ufak bir çocuk.
Nazmi o çocuğu nerede bulacağını çok iyi biliyordu.
Dağ yolunu aşıp da mağaraların olduğu yere geldiğinde durup derin bir nefes aldı. Bakışları boş mezar çukuruna takılmıştı birden. Geçen zaman içinde çukur fırtınaların etkisiyle az da olsa dolmuştu fakat hala duruyordu yerinde. Bir yıl önce mağarada uyuyan çocuğu uyandırıp eline kazma kürek verdiği anı hatırlayınca içinin cız ettiğini hissetti. Oysa niyeti cesedi gömmek falan değildi o gün. Toprağın bir kayıt defteri gibi işlediğini bilecek kadar çok şey görmüştü.
Sadece, oğlanın gerçekle yüzleşmesini ve yaptığı şeyin sorumluluğunu almasını istemişti. Aksi taktirde yaşadığı travmanın onu güçlendirmek yerine esaret altına alacağının bilincindeydi. Sabaha karşı Aras mezar kazmayı bitirdiğindeyse vazgeçtiğini söylemiş, ardından cesedi sürükleyip Aras Nehri'nin sularına atmıştı. Onu endişelendiren tek şey, oğlanın buna bile öfkelenmemiş oluşuydu. İnkarın ardından önce içine kapanmış, sonra ağlamış ve en sonundaysa, durumu kabullenmişti. Öfke evresini es geçmişti sanki.
Yüreğini sıkan düşünceleri aklından çıkarmaya çalışarak iç çekti Nazmi. Ardından gökyüzünü kaplayan ışıl ışıl yıldızları arkasında bırakıp, karanlık mağaradan içeri girdi.
Yürürken sendeleyip duruyordu, elinde tuttuğu meşaleye rağmen gözleri karanlığa alışamamıştı hemen. İçlere doğru biraz ilerledikten sonra nihayet pes ederek bir kayanın üzerine oturdu. Yanına koyduğu meşalenin ışığı etrafındaki duvarlarda ışık oyunları yaratmaya başlamıştı. Fakat mağara boştu.
Bu gerçeği idrak ettiğinde öne eğdiği başını ellerinin arasında aldı Nazmi. Gelene kadar oğlanı burada bulacağına öylesine emindi ki, bulamazsa ne yapacağını düşünmemişti bile. Nereye gitmiş olabilirdi ki? İnsanlara Aras'ın babasının haberini alınca kaçtığını anlatmamıştı elbette, köylüler oğlanın atış talimi yapmak için haylazlık peşinde kaybolduğunu sanıyordu.
Şehre gitmiş olabilir miydi? Olanlardan sonra oğlan kapalı bir kutuya dönüşmüştü sanki, onun aklından neler geçtiğini tahmin bile edemiyordu artık. Fakat sonra ufak bir anı süzüldü aklına. Birden, geçen yıl onu buraya getirmeye çalıştığı anlara dönüvermişti. Yolda oğlanın kendisinden kurtulmak için nehre atlamayı denediğini hatırlayınca boğulur gibi oldu.
O zamanlar dayaktan kaçabilmek için çocuksu bir aptallıkla yüzebileceğini sanmıştı şüphesiz. Aras Nehri'nde yatan sayısız cesedi de, yılın bu dönemlerinde nehre atlamanın intihardan farksız olacağını da düşünememişti. Fakat artık çocuk değildi.
"Hadi nehre atladıysa?" diye mırıldandı çaresizce. "Allah'ım sen koru yetimi!"
"Yetim değil."
Arkasında yükselen sesi duyduğunda hareketleri bir bıçak gibi kesiliverdi. Aras'tı bu... Onun sesini nerede olsa tanırdı Nazmi. Üzerinden kalkan yükle birlikte gözleri dolmaya başlarken içinden şükürler etmeye başlamıştı. Daha fazla dayanamayıp ayağa fırladı birden, çocuğa sarılmak için kollarını açarken "Oğlum!" diyerek arkasını döndü.
Fakat yapamadı. Çünkü kollarını uzattığı oğlanın elinde, namlusu kendisine yöneltilmiş bir silah vardı.
"Aras?"
"Dua ederken yanlış söyledin, Nazmi Amca." dedi oğlan silahın emniyetini açarak. "Yetim değil, öksüz diyecektin."
Çocuğun ağlamaktan şişmiş yüzüne bakarken ne diyeceğini bilemedi Nazmi. Evden çıkarken aklı yerinde bile değildi, yedek silahını almamıştı yanına. Gerçi, alsaydı bile ne değişirdi ki? Kendisine silah doğrultan bir terörist yoktu karşısında. Elinde büyümüş bir oğlan, korumakla yükümlü olduğu bir emanet vardı.
"Çünkü babası ölenlere yetim denir." diye devam etti Aras. "Ama benim babam ölmedi. Artık ikna oldun mu buna?"
İkna olmuştu. Fakat bu gerçekle nasıl baş edeceğine dair hiçbir fikri yoktu. Çocuğun omzuna yüklediği şeyin ağırlığını idrak edince hayatında ilk kez tiksindi kendisinden. Nasıl çözecekti bu düğümü? Hakkı'nın bir sonraki duruşmada serbest bırakılacağını biliyordu, en fazla bir ay sürerdi dışarı çıkması. Oğlunu almaya geldiğinde Aras'ın olanları ona anlatmayacağını nasıl bilebilirdi?
Kendisi için değildi korkusu, sadece çocuğun yaşayacaklarından korkuyordu. Adalet uğruna ölümü göze almış, müebbetle yargılanmış, hayatının yedi yılını Silivri'de çürütmüş bir adam susar mıydı oğlu için? Onun Aras'ı kendi elleriyle polise teslim etmesini engellemenin bir yolu var mıydı? Saral ismi bir şekilde oğlanı hapisten kurtarırdı muhtemelen. Fakat babayla oğul arasındaki yıkımı hiç kimse tamir edemezdi.
"Konuşmamız gereken şeyler var, Aras." dedi çaresizce iç çekerek. "Hadi, bırak o silahı."
"Bırakacağım." dedi oğlan uysal bir tavırla. "Ama önce dışarı yürü."
"Oğlum-"
"Ben senin oğlun falan değilim!" diye bağırdı çocuk bu kez. "Yürüsene lan!"
Nazmi sabır dileyerek onun dediğini yapmaya koyuldu. Yürürken aradaki mesafeyi korumayı unutmamıştı çocuk, atış talimlerinde öğrendiği hiçbir şeyi ihmal etmiyordu. Eğer ihmal ederse adamın önce onu etkisiz hale getirip silahı elinden alacağını, sonra da bu ihmalkarlığı yüzünden bir güzel döveceğini biliyor olmalıydı. Yarattığı eserin kusursuzluğundan sapkın bir zevk duyduğunu hissetti birden.
O andan itibaren Nazmi Yılmaz değil, Sanatçı'ydı.
Kendisi önde, çocuk arkada yürüyerek yıldızlarla dolu Erzurum gecesine çıktılar. Bakışları boş mezara takıldığında şaşırmadı Sanatçı, olacakları biliyordu zaten. Aras silahı bırakacağını söylediği anda sezinlemiş, şimdiyse emin olmuştu. Tek merak ettiği şey, oğlanın son sınavı geçip geçemeyeceğiydi. Bir yıl önce kullanmaya cesaret edememişti o silahı. İşlediği cinayetin sebebi, yalnızca kendisini büyüten adama duyduğu merhametti. Şimdiyse merhametini de test edecek olan asıl sınav vardı önünde.
Asıl sınav, Sanatçı'nın kendisiydi.
Çukurun önüne geldiklerinde arkasını dönüp oğlana baktı. Çocuğun gözlerindeki yaşları gördüğünde büyük bir öfke belirmişti içinde. Hala merhameti aşamamıştı Aras, acımasız olmayı beceremiyordu bir türlü. Eksik bir rengin kusursuzluğuna gölge düşürdüğü eserine bakarken, başarısızlığın verdiği hayal kırıklığını ta en derinde hissetti Sanatçı. Aras'ın gözlerindeyse bir soru, bir cevap, bir de girdap vardı.
"Amacın neydi, Nazmi Amca?" diyerek dile getirdi aklından geçenleri. "Neden bana yıllarca eziyet ettin? Neden o adamı öldürttün? Neden elime kan bulaştırdın?!"
Ne söyleyecekti çocuğa? Ne biliyordu da ne söyleyecekti? Dönen olayların az çok farkındaydı ancak bunun resmin tamamı olduğunu düşünecek kadar aptal değildi Sanatçı. İbrahim Saral onun anlamasına gerek olmadığını söylemişti, bu yüzden de bilmesi gerekenden fazlasını anlatmamıştı hiçbir zaman. Aras'ın bunları öğreneceği kaynağın kendisi olmadığının farkındaydı.
"O gün de söyledim sana." diyerek tersledi onu. "Kullanmayacağın halde eline silah almanın bedelini ödedin-"
"Aptal mı var lan senin karşında?!" diye bağırdı oğlan. "Her şeyi senin planladığını anlamayacağımı mı sandın?"
'Elbette, anladın.' diye düşündü Sanatçı. Ehlileştiremeyeceği bir tabloydu Aras. En çok da bu yüzden Saral'a karşı çıkmıştı. Hakkı'nın yanında yılları geçmişti adamın, oğlanın da giderek babasına benzediğini biliyordu. Saral ona ağaçların yaşken eğileceğini söylemiş olabilirdi fakat eline bırakılan çocuğun kökü ortadaydı işte.
"Kendi aptallığının bedelini bana mı yükleyeceksin?" diye alayla konuştu Sanatçı. "Planın bu mu, çocuk? Baban döndüğünde Nazmi Amca bana kumpas kurdu diye mi ağlayacaksın?"
"Adamı ben öldürdüm." dedi Aras çaresiz bir kabullenişle. "Ama beni oraya ceza vermek için götürmediğini de biliyorum!"
Oğlana doğru ufak bir adım atarken yenilgiyi kabullenmiş görünüyordu. "Nereden biliyorsun?"
"Sudan." dedi çocuk basitçe. "O gün yüzümü yıkadığın suyu görünce adamı mağaraya yeni getirmediğini anlamıştım. Sonra o sabah silahı komodinde bulduğumu hatırladım, mermileri bile çıkarmamıştın. Köydeki çocukları sıkıştırınca hemen itiraf ettiler zaten. Beni çileden çıkarsınlar diye onları da sen ayarlamışsın..." Bir anlığına duraksadı, ardından samimi bir merakla ekledi. "Ama neden? Neden yaptın?"
Oğlanın yüzündeki düşünceli ifadeden cesaret alarak öne doğru bir adım daha attı. Bu kez fark edilmişti.
"Yerinde kal!"
Ayağının dibine isabet eden bir mermiyle birlikte duraksadı. Amacına neredeyse ulaşmıştı Sanatçı. Zira silahta iki mermi olduğunu biliyordu, çocuk birini harcamıştı şimdi. Yapması gereken tek şey, onun bir kez daha uyarı ateşi açmasını sağlamaktı. Bu yüzden Aras'a doğru ufak bir adım daha attı.
"Şansını zorlama!" diye bağırdı oğlan. Ardından silahı adamın başına doğru kaldırdı. "Yoksa son kurşunu da kafana yersin."
"Şeytan yavrusu!" diyerek homurdandı adam. Öfkeyle yere tükürdükten sonra oğlana bakıp söylendi. "Evet ulan, eline silah tutuşturmak için o olayı ben planladım!"
"Sadece o olay değil!" diye bağırdı Aras. "O kadar basit değil!"
Sessizce oğlanı süzdü Sanatçı. Ne kadarını anlamıştı? Aylardır içine gömüldüğü sessizlikte ne bulmuştu acaba? Bir yıl önceki olayı çözebileceğini biliyordu fakat onun daha geriye gideceğini düşünememişti. Gözlerinde tedirgin bakışlarla Aras'a baktı. Onun yüzündeki kafası karışmış ifadeyi görünce az da olsa rahatlamıştı. Fakat oğlan konuşmaya başladığında rahatlığının yerini hayret aldı bir kez daha.
"Eğitiyordun beni, değil mi?" diyerek gerçeği ortaya bıraktı Aras. "İtiraf et, Sanatçı."
Fısıltılar onun da kulağına gitmişti elbette. Fakat çocukların anlattığı diğer korku hikayeleri gibi buna da kulak asmamıştı Aras. Erzurum bir efsaneler şehriydi, adım başı ürkütücü söylentiler çıkıyordu insanın karşısına. Üstelik söylentilere göre Sanatçı dağlarda yaşıyor, kötü adamlara hizmet etmesi için kaçırdığı çocukları eğitiyordu. Oysa Nazmi Amcası kendini bildi bileli babasının yanında çalışıyordu, ilk adımlarını atarken bile gözlerinin önünde o vardı. Bu yüzden şüphelenmek aklına bile gelmemişti.
Üstelik, artık kendisine eskisi gibi iyi davranmıyor olabilirdi fakat sevildiğini biliyordu çocuk. Hiç değilse adam onu yok saymıyordu. Hakan Ağabeyi Harbiye'yi kazanıp İstanbul'a gittiği günden beri evde kendisine Aras diyen tek kişi oydu. Bu yüzden babası döndüğünde gördüğü muameleyi anlatmayı düşünmemişti bile. Eski hayatına kavuştuğu zaman geçmişi unutup Nazmi'yi affetmeye hazırdı. Ta ki, bir yıl öncesine kadar.
Önce zihninde ufak bir şüphe tohum açmış, sonra o şüphe ormanlara dönüşüp etrafı sarmıştı. Mağarada olanları adamın planladığını öğrendikten sonra söylentilerin peşine düşmüştü Aras. Amca dediği adamın gerçek kimliğini öğrendiğindeyse, içine düştüğü dehşeti bastırıp sakin kalmaya çalışmıştı. Bunu bildiğini asla belli edemezdi adama, karşısındaki kişinin ona neler yapacağını hayal bile edemiyordu.
Bu yüzden hiçbir şey yokmuş gibi hayatına devam ederken bir plan yapmaya başlamıştı. Eğer kaçmaya kalkarsa yakalanacaktı şüphesiz, kimse onu bulamasa bile gidecek yeri olmadığının farkındaydı. Yatılı bir okul kazanıp köyle olan bağlarını yavaş yavaş koparmaktan başka çaresi yoktu. Kendi ayaklarının üzerinde durana kadar Sanatçı bir sır olarak kalmalıydı.
Nazmi onun askeri lise sınavlarına girmesine izin vermediğindeyse işinin kolay olmayacağını anlamıştı. Artık tek çaresi bir fen lisesi kazanmaktı. Üstelik kazanmanın yeterli olmayacağını biliyordu, adamın onun gitmesine izin vermesini de sağlamalıydı.
"Yakında gidecektim buralardan." dedi artık önemini yitirmiş planlarını düşünürken. "Askeri lise sınavlarına girmeme engel oldun ama başka şehirde yatılı okul kazanmama engel olamadın."
"Askeri liseymiş!" diyerek çıkıştı adam. "Ulan baban vatana ihanetten müebbet yedi! Ordu seni alır mı sanıyordun?"
"Siktir lan oradan." dedi kaygısız bir tavırla. "Alsalardı gitmeme izin verirdin sanki..."
Sanatçı sakin bir tavırla kabullendi. "Muhtemelen vermezdim."
"Onun için de yedek bir planım vardı." diyerek başını salladı Aras. "Yatılı okula gitmeme engel olursan, savcıya gidip olanları itiraf edecektim."
"Sonra ben de hapse girecektim, öyle mi?" Ufak bir kahkaha attı adam. "Sen beni resim sanatçısı mı sandın oğlum?"
Onu hapse attıramayacağını biliyordu Aras. Adamın çok güçlü bağlantıları olmalıydı, muhtemelen dosyasını savcıya bile ulaştıramazdı. Fakat amacı da bu değildi zaten.
"Seni değil, kendimi attıracaktım." dedi cebinden kanlı bir taş çıkararak. "Nehre attığın cesedi bulmuşlar, geçen yıl gazeteye çıkmıştı hatta. Bu da sadece benim parmak izimi taşıyan cinayet silahı. Olanları itiraf edersem senin paçan kurtulurdu ama kendin söyledin, ben müebbet yemiş bir savcının oğluyum. Bir vatan hainin oğlu. Sen bile kurtaramazdın beni."
Ama Saral kurtarırdı. Kurtarır mıydı? Belki de onun ıslah evine gitmesi işlerine gelirdi. Zaten hem yaşından ötürü, hem de dayısının bağlantıları sayesinde içeride çok fazla kalmazdı Aras. Her halükarda çocuğun kendi elinden kayıp gideceği ortadaydı işte. Oğlana kendisinin paçayı yırtacağını söylemişti fakat böyle bir şey yaşanırsa bir bedel ödeyeceğini biliyordu Sanatçı.
"At o taşı nehre," diye söylendi yorgun bir sesle. "Baban geliyor, benden kurtulmak için hapse girmene gerek yok artık."
Acı bir tebessüm yayıldı oğlanın yüzüne. "Babamı öldürmeyeceğin ne malum?"
"Salak mısın lan sen?!" diye kükredi birden. "Ne diye öldüreyim babanı?"
"Beni yanında tutmak için."
"Artık seni yanımda tutmama gerek yok." diyerek güldü Sanatçı. "Olmanı istediğim kişiye dönüştün zaten."
Bu cevap, Aras'ın yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı. Kendinden emin tavırlarının paramparça olduğunu hissetti birden, silah tutan eli ağırlaşmaya başlamıştı. En kötüsü ise, adamın doğru söyleyip söylemediğine dair hiçbir fikri yoktu. Tam şu anda olduğu kişi kendisi miydi? Yoksa zorla başka bir insana mı dönüştürülmüştü?
'Bu silah tutan el kime ait?' diye düşündü çaresizce. 'Bana mı? Yoksa bir başkasına mı?'
Kendi kendinden şüpheye düşmüş her zihin gibi, mutlak bir dönüşümün eşiğine gelmişti. Tüm bunları kavrayabilecek yaşa ulaştığındaysa, bu gece bir tekillik noktasına düştüğünü anlayacaktı. Sonsuz bir çukura. Fakat şimdi, ulaşacağı cevabın ne olduğu çok da önemli değildi. Nasılsa düşebileceği daha derin bir çukur kalmamıştı artık.
"Ne zamandan beri?!" diye bağırdı adama. "Ne zamandan beri eğitiyordun beni?!"
Sanatçı bu soruya ne cevap vereceğini bilememişti. Hayatında ilk kez, kendini eğittiği bir insanın yerine koymaya çalıştı. Fakat anlayamıyordu bir türlü. Dışarıdan bir güçle eğilip bükülmeye zorlanan, sistematik olarak manipüle edilmeye çalışılmış bir zihnin yaşayacağı karmaşayı hayal edemiyordu. Aras'a baktığında görebildiği tek şey, başarısız bir manipülasyondan geriye kalan kuşkuydu.
Zira manipülasyon başarılı olsaydı, gördüğü şey kendinden son derece emin bir zihin olurdu. Fakat kendi zihninden bile şüphe eden bir eser vardı karşısında. Onun bu şüphe ve güvensizliği ömrünün sonuna kadar içinde taşıyacağını biliyordu.
"En başından beri..." diye fısıldadı Aras. "Erzurum'a geldiğimde beni o çukura atan sendin, değil mi?"
Soğukkanlı bir tavırla omuz silkti adam. "O çukura sen kendin düştün."
"Ama çukurun üstünü sen kapattın!" diye bağırdı oğlan. "Ya çıkamasaydım oradan?! Geberip gitsem ne yapacaktın ruh hastası?!"
"Ölmene izin vermezdim." dedi sakin bir sesle. "Bir gün daha çıkamasaydın kurtaracaktım seni."
"Peki ya sonra?"
"İyileştiğinde tekrar atacaktım." diye cevap verdi Sanatçı. "Ta ki, kendi başına çıkmayı başarana kadar."
Aras'ın korkuyla ona baktığını görünce başını öne eğip düşünmeye başladı. Oğlanı en fazla ne kadar oyalayabilirdi ki? Köylülerin buraya kadar gelmesi imkansızdı, mağaraların bulunduğu yere gitmeye cesaret edemezlerdi bile. Fakat er ya da geç cesedi bulunacaktı. Vücudundaki mermiyi incelediklerinde onun kendi silahıyla vurulduğunu anlarlardı.
Ve köydeki herkes Aras'ın silahı aldığını biliyordu.
"Köydekiler benim silahımı alıp kaçtığını biliyorlar," dedi başını kaldırıp oğlana bakarak. "Cinayeti senin işlediğin anlaşılır, çocuk."
Umursamaz bir tavırla omuz silkti Aras. "Senin Sanatçı olduğunu söylediğimde herkes beni tebrik eder."
"Kimse senin lafına inanmaz." diyerek ısrar etti. "Velev ki inandılar, o zaman da sorguya alırlar. Çapraz sorgu nedir bilir misin sen? Adamı bülbül gibi şakıtırlar, işlemediğin cinayetleri bile itiraf ederken bulursun kendini."
Kısa süreli bir sessizlik oluştu aralarında. Oğlanın ona hak verdiğini görebiliyordu. Belli ki yaptığı plandan vazgeçip yeni bir şeyler tasarlamaya koyulmuştu. Onu bu şekilde sonsuza dek ikna edemeyeceğini bildiği için farklı bir yol denedi bu kez.
"Paçayı yırtsan bile vicdanın seni rahat bırakmaz, oğlum." dedi iç çekerek. "Bunları yapmayı ben ister miydim sanıyorsun? Hayatımla, ailemle tehdit ettiler. Sana her vurduğumda benim de canım yanıyordu, öz evladıma vurmuş gibi oluyordum."
Bu söyledikleri Nazmi Kaya için gerçekti, hatta eksik bile kalırdı. Sanatçı içinse ustalıkla söylenmiş yalanlardan ibaretti. Aras'a bakarken o sarsıntıyı tekrar hissetti ruhunda. Küçük bir çocukken karakterini öyle bir parçalamışlardı ki, üzerine zorla yapıştırılan Sanatçı kimliği neredeyse gerçekte olduğu kişi kadar baskın hale gelmişti. Fakat bu son tablo, yavaş yavaş tüketiyordu onu.
Eskiden, iki kimliği arasında sağlam bir duvar vardı. İki farklı insan birlikte yaşıyordu zihninde, birbirine asla karışmayan iki farklı kişilik. Son eserine kadar Nazmi Yılmaz, Sanatçı'nın yaptığı hiçbir şey yüzünden vicdan azabı duymamıştı. Bu ayrım o kadar keskindi ki, kahvehanede Sanatçı hakkındaki efsaneleri dinlerken tıpkı diğer köylüler gibi tanımadığı bir caniye yönelik korku duyduğu bile olurdu.
Fakat Aras'ı eğitmeye başladıktan sonra iki kimliği arasındaki sağlam duvar zedelenmişti. Oğlana her baktığında kollarında ölen oğlunu hatırlıyor, zihninde hiç dinmeyen bir kargaşayla yaşıyordu. İki kimliği arasında bir savaş çıkmıştı ve eninde sonunda birinin galip geleceğini görebiliyordu.
Son bir gayretle karmaşayı ardında bırakıp Nazmi Yılmaz'ı zihninin derinliklerine itti. Tamamen Sanatçı'ya dönüşmüş halde oğlana baktığındaysa sözlerinin işe yaradığını anlamıştı. Elleri zangır zangır titriyordu Aras'ın, yanakları gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Bakışlarında gezinen merhametle birlikte baştan sona başarısız bir tabloydu.
"Sanatçı falan umurumda değil!" derken bir hıçkırık koptu boğazından. "Sen benim için çok değerliydin, Nazmi Amca!"
Tuvaldeki renkler gözyaşlarıyla dağılırken bakışlarını eserinden alıp arkadaki dağın silüetine çevirdi. Avrupalılar Ararat Dağı diyordu buraya, Ermeniler Masis Dağı. Ve aynı zamanda, Nuh'un gemisinin üzerine oturduğu, zirvesinde hiç sönmeyen bir ateşin yandığına inanılan kutsal Ağrı Dağı... Tüm heybetiyle göğe yükselirken o bile kendisinin başarısızlığını küçümser gibiydi.
Bakışlarını dağın silüetinden alıp nehre çevirirken kendinden başka kimseyi suçlayamıyordu. Çocuğu gözünde fazla büyütmüş olmalıydı, belki de sadece yanlış bir tuvaldi Aras. Ne olursa olsun, gündüz bir deftere Abaasılar hakkında notlar alan o adam haklı çıkmıştı işte. Merhametten elleri titreyen bu oğlanın, gelecekte de o tetiğe dokunamayacağını görebiliyordu. Saral'ın yanılgısı yüzünden bembeyaz bir tuval lekelendiğiyle kalmıştı.
"Ama babam kadar değil." diye devam etti Aras. "Onu benden almayacaktın, Sanatçı."
Başını çevirip hayretle oğlana baktığında ellerinin artık titremediğini gördü. Yüzünde öfkeyle acımasızlık arasında bir kararlılık dalgalanıyordu yalnızca. Ne değişmişti? Bunun kendi sonunu getireceğini bilse de, tablodaki merhamet kusuruna bulanmış renklerin silinişini gururla izledi Sanatçı. Son eserini de başarıyla tamamlamıştı.
Aras silahı ateşlediğinde kendini son bir hamleyle yana attı fakat kaçamadı. Etine giren kurşun canını dağlarken arkaya doğru sendelemeye başlamıştı. Bir elini kalbine götürüp avucuna dağılan kan kırmızısına baktı hayretle. Zihnindeki iki adam da suskunluğa bürünmüştü, aradaki duvar yıkılırken birbirine karışıyordu tüm renkler.
Uzaklarda bir baykuşun öttüğünü duydu.
Zihnindeki iki kişiyi birbirinden ayıran o koskoca duvarın yalnızca bir tuval olduğunu fark etmişti. Zira yıkıntıların arasından taşlar değil, renkler yağıyordu üzerine. Sahte duvarın altındaysa sonsuz bir tekillik noktasının çıkışı yatıyordu. Gözlerinden bir damla yaşın yanaklarına süzüldüğünü hissetti adam. Kulaklarında ailesinden koparılan küçük bir çocuğun haykırışları yankılanıyordu. Ne Sanatçı, ne de Nazmi Yılmaz değildi o çocuk.
Kendisiydi.
Neydi gerçek adı? Nerede kendi adını unutup da Nazmi olmayı kabullenmişti? Ve nerede Nazmi olmaktan da vazgeçip Sanatçı'ya evrilmişti?
Aras'ın kendisine doğru ilerlemesini izlerken kana bulanmış elini kaldırmaya çalıştı. Bu hareketiyle birlikte, varlığını bile unuttuğu geçmişinden bir sahne şimşek gibi çaktı zihninde. Kana bulanmış elini havaya kaldıran genç bir kadının çehresi... Fakat o kadının amacı, kendisi gibi üzerine yürüyen katili durdurmak değildi. Kucağından zorla koparılan oğluna ulaşabilmek için kaldırmıştı kanlı ellerini.
'Neydi adın?' diyerek düşünceleriyle seslendi o kadına. 'Adını unuttum, anne.'
Tam karşısında duran oğlanı fark ettiğinde kadının yüzü zihninden silinip gitmişti tekrar. Kendi çocukluğunu bir kenara bırakıp, karşısında duran çocuğu izlemeye başladı. Onun oğlu değil miydi bu? İlk göz ağrısı, ilk kalp sancısı...
"Aras..." diye fısıldadı hasretle. "Oğlum..."
Onu ilk kucağına aldığı an daha dün gibiydi zihninde. Sapsarı saçlarıyla, griye çalan gözleriyle dünyanın en güzel bebeğiydi. Diş çıkarırken geceler boyu ağladığını hatırlıyordu oğlunun, sabahlara kadar başında bekleyip onunla birlikte ağlamıştı gizli gizli. İlk söylediği kelime, attığı ilk ürkek adım, bahçelerindeki köpek ölünce sabaha kadar ağlaması, ilk karnesini aldığındaki heyecanı, yüzünden hiç eksilmeyen gülüşü, en ummadık anda "Babam!" diyerek boynuna sarılıvermesi...
"Çok gençsin, oğlum!" diye ağlamıştı onun ağzından gelen kanı silerken. "Ben öleyim yerine..."
Hayatında taşıdığı en ağır şey, oğlunun tabutuydu.
Fakat karşısında duran çocuk, onun oğlu değildi. Evladına onun oğlunun adını veren onurlu bir adamın oğluydu. Nazmi Yılmaz bu oğlandan af dilemek için ellerini uzattı. Sanatçı, yardım dilemek için ellerini uzattı. Bu şekilde pişman olarak, hatalarını telafi edemeden, yaptıklarının bedelini ödemeden ölmek istemiyordu. Son eserini geride bırakıp ölmek istemiyordu.
Oğlanın ona elini uzattığını görünce Sanatçı'ya büründü tamamen. Hevesli bir tavırla kendisine uzanan eli tutmaya çalıştığındaysa Aras'ın yüzünde tiksinti dolu bir ifade belirmişti. Hiçbir şey söylemeden iki elini birden uzatıp tam vurulduğu noktaya bastırdı çocuk. Onun kendisine sarıldığını fark ettiğinde kafası büsbütün karışmıştı.
Fakat üstü başı kana bulanmış halde geri çekilen oğlanın gözlerine bakınca bunun veda amaçlı olmadığını anladı. Ardından Aras'ın elini tekrar uzatıp kendisini ittiğini hissetti. Bu minik hareketle birlikte zar zor koruduğu dengesini tamamen kaybetti.
Ve sonra düştü.
Boş mezar çukuruna devrilirken çaresiz bir nida yükseldi dudaklarından. Bir şeyler ağır ağır ölüyordu içinde. Vücudundan sızan kanlar toprağı yıkamaya başlarken artık o şeyin ne olduğunun bir önemi olmadığına kanaat getirdi. Ölen hangisi olursa olsun diğer ikisi de onun arkasından gidecekti zaten. Sanatçı. Nazmi Yılmaz. Ve adını bile hatırlamadığı o çocuk. Üçü de aynı mezara gömülecekti.
Fakat içinde bir yerlerde, ilk ölenin asıl fail olacağını biliyordu Sanatçı. İlk ölen kendisi olacaktı. Son nefesini vermeden hemen önce başını kaldırıp yukarı baktı. Gördüğü son manzarada yıldızlarla dolu Erzurum akşamı ve bir çocuğun yıldızlarla dolu gözleri vardı.
"Köydekilere kaybolduğumu, yolumu ararken de bir teröriste denk geldiğimi söyleyeceğim." dediğini duydu oğlanın. "Elimden senin silahını alıp beni vurmaya çalıştı. İlkinde ıskaladı, tam o sırada sen yetişip aramıza girdin ve vuruldun. Mermi bitince adam bizi bırakıp kaçtı, ben de yardım çağırmaya köye koştum." Sonra bir an durup kana bulanmış ellerine baktı. "Merminin bittiğini bilmediğim için güvenlik amaçlı silahı da yanıma aldım, haliyle tüm parmak izleri kanla silindi. Beğendin mi hikayeyi, Sanatçı?"
Sonlara doğru gözyaşları yüzünden boğuk çıkmıştı sesi. Sahi, neden vurmuştu adamı? Babası için mi? Doğruya doğru, Sanatçı'nın lafına bir an bile güvenmemişti. Kendisini yıllarca soğukkanlı bir psikopat gibi eğiten bu adam sırf onu elinden kaçırmamak için babasını da öldürürdü pekala. Fakat sorun şu ki, babası zaten ölüydü. Hapisten çıkıp yanına gelecek adam, onun için bir kurtuluş vadetmiyordu artık.
Sanatçı'nın hareketleri giderek yavaşlarken karanlık mezara son kez baktı Aras. Tıpkı onun gibi, kendisi de üç ayrı ceset görüyordu çukurda. Sanatçı, babası ve kendi çocukluğu. Üçünü de artık kurtaramayacağını biliyordu. Bu yüzden elinin tersiyle yüzündeki yaşı sildi, sonra arkasını dönüp oradan uzaklaştı. Oğlanın gidişiyle birlikte yıllardır hiçbir düşmanının öldürmeyi başaramadığı, adı insanlar arasında bir efsaneye dönüşmüş olan Sanatçı; son nefesini verdi.
Sonunu getiren kendi eseriydi.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"...çünkü bir şarkı vardır belki
çocukluğa bağlı, en kanlı saatlerde,
bir başına meydan okuyan
mutsuzluğa ve ölüme."
-*-
İnsan aynı anda iki kez boğulabilir mi?
Eğer suyun altında astım krizi geçiriyorsa, evet.
Boğazın sularında yaşadıklarımın aksine, bugün burada ölmeyeceğimi biliyorum. Fakat ölecek olsaydım, bunun gördüğüm en vahşi ölüm şekli olduğunu söyleyebilirdim. Bedenim suya saplandığında havasızlıktan ciğerlerime batan iğnelere, bir de soğuktan tenimi oyan bıçaklar ekleniyor. Öksürük krizi yüzünden her ağzımı açtığımda ciğerlerimin suyla dolduğunu hissediyorum.
Ardından suyun yüzeyinde bir gürültü meydana geliyor ve tanıdık bir bedenin benimle birlikte en dibe daldığını fark ediyorum. Vücudum havuzun tabanına değerken Aras bileğimden tutup kendine çekiyor beni. Gövdem gövdesiyle çarpıştığında yüzlerce su kabarcığının ağzımdan dışarı firar ettiğini görüyorum. Bir an sonra birlikte sıyrılıp çıkıyoruz bataklıktan.
Ancak yeniden havaya kavuştuğumuzda o derin bir nefes alırken benim alabildiğim tek şey hiçlik oluyor. Çok saçma... Çocukluğumdan beri bununla yaşadığım halde hala mantıksız geliyor. İnsan nasıl derin derin solur da nefes alamaz ki? Boğazıma çarpan havanın boğulmama engel olamaması çok garip değil mi? Fakat boğuluyorum işte. Bedenim suda sürüklenip yukarı çekilirken Aras'ın boynunda tırnaklarımla izler yaratmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.
Sırt üstü havuzun kenarına uzandığımda onun birilerine bağırdığını görüyorum. Aynı birileri koşarak yere düşmüş çantamı getiriyor yanımıza. Aras'ın çantada ne arayacağını bildiğim için olmayan nefesimle konuşmaya çalışıyorum.
"Evde..." dediğimde başını kaldırıp bana bakıyor. "...kald-"
Eczaneden astım ilacı alıp gelene kadar ölmem muhtemelen. Fakat çok acı çekerim. O kadar çok acı çekerim ki, günlerce göğüs kafesimde korkunç bir ağrıyla yaşamam gerekir. Nefessiz kalmakla göğsünün üzerine bir balyoz yemek arasında çok fazla fark yok çünkü. Şimdiyse, ağzını açıp da alamadığım her nefeste o balyoz bir kez daha iniyor.
"Arabada yedeği var..." dediğini duyuyorum Aras'ın. Sonra başını kaldırıp birilerine sesleniyor. "Torpido gözünde, Cavit! Astım ilacı var, çabuk ol!"
Bu kez göğsüme inen balyoz onun sözleri oluyor. Aras yeniden bana doğru eğilip saçlarımı yüzümden çekerken gözümden bir damlanın usulca süzüldüğünü hissediyorum. Benim için yanında astım ilacı taşıyor... Aras panikten titreyen elleriyle yanağıma süzülen yaşları silerken çaresizce kollarına yapışıyorum. Ne demek istediğimi anlamış olacak ki, havasızlıktan yay gibi gerilen vücudumu kollarına alıp yan çeviriyor. Cavit'e seslendikten sonra tekrar bana döndüğünde yüzümü ellerinin arasına aldığını fark ediyorum.
"Melek, sakinleş." diyor yalvarırcasına konuşarak. "Panikledikçe daha çok nefessiz kalıyorsun. Gözlerime bak ve sakinleş."
"B-ben..."
"Sen, iyi olacaksın, güzelim." diyerek durduruyor beni. "Gerekirse atmosferdeki bütün oksijeni ciğerlerine enjekte ederim, anladın mı?"
Ona başımı sallamaya çalışıyorum fakat yapamıyorum. Vücudumdaki kasılmalar azalırken gözlerim kapanmaya başlıyor. Sesler uğultuya dönüşüyor kulaklarımda, çektiğim tüm acının ve etraftaki gürültünün yerini huzur dolu bir sessizlik alıyor. Aras kollarımdan tutup öfkeyle bedenimi sarsarken sonsuzluğa uzanan mutlak karanlığa hapsoluyorum.
Saniyeler akıp giderken hiçlikten çekip koparamıyorum kendimi. Nereye kadar? Eninde sonunda bu karanlığa sonsuza dek gömülmeyecek miyim zaten? Siyahlığın ortasında kaybolan yolumu bulmaya, karların arasındaki o ufak kıza ulaşmaya çalışıyorum. Dibe battıkça aydınlık artıyor sanki, sevdiğim adamın kollarının bile ısıtamayacağı bir soğuk iliklerime işliyor.
Yolun sonundaysa evimi kaybettiğim ana ulaşıyorum. Üzerinde kar rengi elbisesiyle kar rengi bir kız çocuğu... Alacalı morlarla bezenmiş bir çift kürdanı andıran bacaklarını karnına çekmiş, hayatının en güzel uykusunu uyuyor. Yanına kıvrılabilmek umuduyla ona elimi uzatıyorum.
Fakat elimi bir başkası tutuyor.
Ventolin'in tadı damağıma çarparak oksijensizlikten kıvranan zihnime bir tokat atıyor sanki. Sonra bir tane daha... Birinin beni inatçı bir zorbalıkla kolumdan sürükleyerek en güzel uykumun anısından çıkardığını hissediyorum. Sesler uğultulara dönüşerek kulaklarımda yankılanmaya başlıyor, göğüs kafesimdeki korkunç acı tekrar belirirken ağlamaya başlıyorum. Ancak nefesim buna yetersiz kaldığı için kesik hıçkırıklar dışında hiçbir şey çıkmıyor ağzımdan.
"Özür dilerim..."
Aras'ın sesini duyunca gözlerimi aralamaya çalışıyorum. Aynı şeyi bir dua gibi tekrarlayarak beni çekip göğsüne bastırıyor birden, yıldızlar gibi öpücükler yağmaya başlıyor ıslak saçlarıma. Neden özür diliyor ki? Soğuktan kurtulabilmek için minnetle gövdesine sığınıyorum. Neredeyiz?
"İyi misin?" diyor başımı geri çekip yüzüme bakarak. "Düşerken bir yerini vurmadın, değil mi?"
"H-hayır..." diyorum birden nerede olduğumuzu hatırlayarak. "B-ben iyiyim-"
Geri çekilmeye çalışıyorum fakat bırakmıyor. İnsanlar gitmiş olabilir mi? Kafamı göğsünden kaldırmadan yana çevirdiğimde sorumun cevabını alıyorum. Hayır, gitmemişler... En az bizim kadar dağılmış görünen yaklaşık yirmi kişilik bir topluluk hala burada.
Onların hayret dolu bakışları karşısında ne tepki vereceğimi bilemiyorum. Alp ve Cavit bile olanlara şaşırmış gibi görünüyor. Begüm ortalarda yok, Aslı'ysa kucağında kızıyla birlikte hüngür hüngür ağlamakla meşgul. Fakat Akın... Onun ağzı burnu dağılmış halde havuzun kenarında inlediğini görünce dehşetle geri çekiyorum kendimi.
"N-ne yaptın?" diyorum Aras'ın berelenmiş ellerine bakarken. "Neden?"
Hiçbir şey söylemiyor. Havuza düşmeden önce olanları hatırlamaya çalışıyorum çaresizce. Onun gözünü bu kadar döndürecek ne yaşanmış olabilir ki? Anılarım bölük pörçük sahneler halinde ufukta belirirken uzaklarda bir yerde ambulans sirenleri duyuluyor. Ya da polis sirenleri...
Muhtemelen her ikisi birden.
Dönüp korku dolu gözlerle Aras'a baktığımda güven verircesine gülümsediğini görüyorum. Ardından eğilip ufak bir öpücük konduruyor dudaklarıma. Anlaşılan o ki, çoktan ifşa olmuşuz... Geri çekildikten sonra beni de kendisiyle birlikte çekerek ayağa kaldırdığını fark ediyorum.
"Her şeyi anlatacağım, güzelim." diyor saçımı kulağımın arkasına kıstırırken. "Ama şimdi gitmen gerek. Buradaki işleri halledip hemen yanına geleceğim, söz veriyorum."
"N-ne işleri?"
Hiçbir şey söylemeden eliyle havada yankılanan siren seslerini işaret ediyor bana. Polisler... Islak kıyafetlerimin etkisiyle soğuktan titremeye başlarken derin bir sıkıntı kaplıyor içimi. Hadi Akın şikayetçi olursa? Ki bana kalırsa kesinlikle şikayetçi olur...
"Olmaz, b-benim de ifade vermem gerek." diyerek karşı çıkıyorum ona. "Akın'ın beni zorla evine götürmeye çalıştığını söylersem haksız tahrik nedeniyle kanunen-"
"Melek, eğer bana yardım etmek istiyorsan eve gidip üzerini değiştir." diyor sabırla iç çekerek. "Böyle hasta olacaksın."
İtiraz etmek üzere ağzımı açtığımda Aslı'yla Berk'e ufak bir baş hareketi yaptığını görüyorum. Ne dediğini anlamış olacaklar ki, yanımıza gelip ikisi birden koluma giriyorlar. Aras yerde duran çantamı alıp elime tutuştururken Begüm'ün villanın önünden bizi izlediğini fark ediyorum. Korkunç ihtimaller bir kez daha yeşeriyor zihnimde. Fakat o kadar yorgun hissediyorum ki, ihtimalleri bile sonraya ertelemem gerekiyor.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
takvimlerin tutmazlığını
ve aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım,
benim sana erken, senin bana geç kaldığını."
-Murathan Mungan
-*-
Arabanın arka koltuğunda battaniyelere sarılmış halde otururken göz kapaklarımın giderek ağırlaştığını hissediyorum. Nefes alışlarım düzene girmiş olsa da göğüs kafesimdeki korkunç ağrı geçmiş değil. Üstelik stres, havasızlık ve soğuğun verdiği bitmek tükenmek bilmeyen bir yorgunluk da cabası... Vücudum yeni bir titremeyle sarsılırken daha sıkı bürünüyorum battaniyeye. Bir an sonra ön koltukta oturan Aslı'nın kaygılı sesi kulaklarıma çalınıyor.
"İyi misin biraz daha?"
"İ-iyiyim..." diyorum soğuktan ve halsizlikten dişlerim birbirine çarparak. "A-Aras-"
"Polislerle konuşuyor ama birkaç dakikaya halleder," diyerek gülümsüyor bana. "Sen kendini toparlamaya bak, olur mu?"
Aras halleder... Ortada ağzı burnu dağılmış bir adam var fakat Aras emniyete bile gitmeden çözer durumu. Havuzun başında ona haksız tahrik indiriminden falan bahsettiğimi hatırlayınca içimden gülmek geliyor. Dersleri o kadar ciddiye alırsam böyle olur işte... Hangi coğrafyada yaşadığını unutup adaletin kitaplarda yazdığı gibi herkese karşı eşit işlediğini falan sanmaya başlarsın. Trajikomik.
Gerçi Aras eskiden bu kadar rahat halledemiyordu her şeyi. Başımı cama yaslayıp gözlerimi kapatırken aklıma iki yıl önce onu nezarete attırdığım gün geliyor. O gün tek yaptığı şey kolumu tutmaktı fakat yine de polislerin onu götürmesine engel olamamıştı. Sonra limanda kapalı kaldığımızda rıhtımda gördüğüm silahlı adamları hatırlıyorum. Onları başta Ozan'ın dedesinin adamları sanmıştım fakat bizi korumak için oradaydılar.
Nerede geçirdiğini bilmediğim o üç ay mı değiştirdi onu? Yoksa süregelen bir dönüşümü ben mi çok geç fark ettim? Bir cevap ararken zihnim sayısız anıyla dolup taşıyor. Limandaki akşam gözlerinde gördüğüm karanlığın zihnimde ışıldadığını hissediyorum. Belirdiği zaman tüm yıldızlı geceleri siyaha boyayan o karanlık gözlerine ilk ne zaman yerleşti acaba?
Dışarıda bir takım telsiz sesleri duyduğumda kirpiklerimi hafifçe aralıyorum. Birkaç saniye sonra araçlarına doğru ilerleyen polis memurları takılıyor gözüme. Yanlarında kimseyi götürmediklerini görünce rahatlayarak gözlerimi kapatıyorum yeniden. Hayır, onu düşündüğüm için değil. Ondan soracağım hesabın derdindeyim ben.
Mesela ben havuza düşmeden önce olanlar neydi? Her şey o kadar hızlı ve üst üste gelecek şekilde gerçekleşti ki, oksijensizlikle boğuşurken bir çoğunu algılayamadım bile. Şimdiyse zihnim yavaş yavaş yerine gelirken yaşananlar tekrar beliriyor aklımda. Başımı cama yaslayıp gözlerimi kapatırken Aras'ın partide bana karşı takındığı ve günün sonunda yalan olduğu anlaşılan soğuk tavırlarını hatırlıyorum. Sonra Akın'ın söylediği ödeşme meselesi...
Arabanın içinde bir telefon sesi yankılandığında düşüncelerim yarıda kesiliyor. Kapalı göz kapaklarımın ardında Berk'in "Aras arıyor." diye fısıldadığını duyuyorum. Muhtemelen uyuduğumu sandığı için telefonu alıp dışarı çıkıyor. Az ötede arkasını bize dönüp konuşurken benim uyanık olduğumdan da, söylediklerini hala duyabildiğimden de habersiz...
"Neredesin oğlum sen?" diyor sesi bir perde yükselerek. "Melek gayet iyi, uyuyor hatta... Ne demek neyi bekliyoruz? Hayır hayır- Uyanıp seni sorduğunda ne söyleyeceğiz lan? Sırası mı şimdi Begüm'le konuşmanın? Aras-"
Telefon yüzüne kapanmış olacak ki, okkalı bir küfür savuruyor. Berk'in öfkeyle telefonu tekrar kulağına götürdüğünü görüyorum. Ardından bir kez daha küfür ediyor. Onun bize döneceğini anlayınca gözlerimi yumup uyku numarasına dönüyorum hızla. Birkaç saniye sonra sürücü kapısı açılıyor ve içeride Berk'in fısıltısı duyuluyor.
"Telefonunu komple kapattı pezevenk," dediğini duyuyorum onun. "Ben onu alıp getirene kadar burada kalın, tamam mı?"
Berk gittiğinde gözlerimi aralayıp üzerimdeki battaniyeyi kaldırıyorum sakince. Hareket ettiğimi görünce panikle arkaya dönüp bana bakıyor Aslı.
"Melek?"
"Berk'i arayıp acilen buraya çağırır mısın?" diyorum battaniyeyi bir kenara koyarken. "Bu esnada ben de içeri gideceğim."
"Melek, sen-"
"Tüm gün beni aptal yerine koydunuz." diyerek özetliyorum durumu. "Neler olduğunu öğrenmeye hakkım var, Aslı."
Çaresiz bir tavırla yalvarıyor bu kez. "Aras'ın anlatmasını bekleyemez misin?"
"Aras'ın anlatacağı şeyin ne olacağını ikimiz de biliyoruz," diyorum acı bir tebessümle. "Yalan."
Hiçbir şey söylemeden gözlerini kaçırıyor Aslı. Bu tavrının arkasında yatan minik bocalamayı kuvvetlendirebilmek için onun bam teline basmaya çalışıyorum.
"Kendini benim yerime koymayı dene." dediğimde büsbütün sessizleşiyor. "Eğer şimdi içeri gitmezsem, Aras bana doğruyu anlatsa bile içimde hep bir şüphe olacak. Hatalar affedilir fakat insan şüpheyi aşamaz, Aslı, yalvarırım bana yardım et."
"Eğer Aras öğrenirse benimle bir daha konuşmaz-"
"Söz veriyorum, öğrenmeyecek." diyerek uzanıp elini tutuyorum onun. "Elinizden zorla kaçtığımı söylerim."
"Nasıl kaçtığını sana değil, bize soracak." diyor düşünceli bir tavırla. "Ama bir şeyler uydururuz nasılsa..."
Aslı'nın izin verdiğini idrak edince gözlerim hayretle büyüyor. "Gidebilir miyim yani?"
"Villanın arka kapısı şu tarafta," diyor ileride bir noktayı göstererek. Ardından telefonunu çıkarıp Berk'i aramaya koyuluyor. "Git öğren hadi. Kavgaları atlatırsınız ama ona olan güvenini kaybetmenden iyidir."
Neyse ki, ben Aras'a hiçbir zaman güvenmedim.
Aslı'ya teşekkür ettikten sonra kapıyı açıp telaşla arabadan fırlıyorum. Devasa bahçeye açılan kapıdan içeri girdiğimde ilk fark ettiğim şey, Berk'in binanın önünde durduğu oluyor. Diğerleri de burada hala, nedense hiçbiri içeri girmemiş... Onlara yakalanmamak için sağa sapıp ağaçların arasında koşmaya başlıyorum. Binaya yaklaşırken vücudum yeniden soğuktan titremeye başlıyor. Arka kapıya vardığımdaysa üst kattan gelen tartışma seslerini işitiyorum.
Aras'ın sesi bu. Hemen arkasından Begüm'ün öfke dolu bağırtısı yükseliyor ve yere fırlatılan bir şeylerin kırıldığını duyuyorum. Bahçede hala partiden arta kalanları temizlemekle meşgul çalışanların birkaçı benimle birlikte yukarı kaldırıyor başını. Onlar ilgisiz bir tavırla işlerine dönerken binaya dalıp merdivenleri tırmanmaya başlıyorum.
Üst kata vardığımda seslerin hangi odadan geldiğini anlamam zor olmuyor. Yerlerdeki halı kaplamaya rağmen yavaşlatıyorum adımlarımı. Kapısını kapatmaya bile gerek duymadıkları odaya doğru yürürken koridor ayaklarımın altında sessizce eriyor. Kapının önüne vardığımda sırtımı duvara yaslayıp tam karşımdaki aynadan yansıyan manzarayı izlemeye başlıyorum.
"-Senin yüzünden!" diye bağırıyor Begüm öfkeyle. Makyajının ağlamaktan aktığını, partideki kusursuz görünümünün tamamen dağıldığını fark ediyorum. "İki yıldır ne laflar duyuyorum ben, haberin var mı?! Hele o Aslı denen kahpe! Ama bu son kazığı atmayacaktın bana!"
Aras'ın sırtını duvara verip kollarını göğsünde kavuşturduğunu fark ediyorum. Yüzünde sakin bir tebessümle Begüm'ü izliyor. Kadın eline geçirdiği bir tabağı yere fırlattığındaysa ufak bir kahkaha atıyor onun bu haline. Ardından kendini öne iterek doğrulup yavaşça Begüm'e doğru ilerliyor.
"Ben sana hiçbir vaatte bulunmadım." dediğini duyuyorum kadına. Sesinden duygusuzluk akıyor. "Sen de bu yönde bir talepte bulunmamıştın. Sınırlarımız son derece açıktı, Begüm."
"Çünkü senin ciddi ilişki yaşayabilecek bir adam olmadığını sanıyordum!" diyerek hıçkırıyor Begüm. Kalçasını masaya yaslarken başını ellerinin arasına aldığını görüyorum. "Benimle bile olmadıysa kimseyle olmaz diye düşünmüştüm. Ama sonra kızın tekiyle sevgili olduğunu duydum. Aslı denen kaltak tüm arkadaşlar bir aradayken söyledi hem de. Yaşadığım utancı düşünebiliyor musun, Aras?"
Nefesim boğazıma tıkanıp kalıyor. Sözcüklerin kulaklarımda birer yankıya dönüştüğünü, zihnimde bir anlama bürünebilmek için can çekiştiğini hissediyorum. Ne ilişkisinden bahsediyor? Evli Begüm. Kocasıyla tanıştık, konserden sonra dördümüz bir şeyler içmeye gidecektik birlikte. Aras... Aras adamla tokalaşırken neşeyle gülüyordu. Neyin ilişkisi?
"Ama bu kadarını ben bile tahmin etmemiştim!" diye devam ediyor Begüm. "Benden sonra öyle bir kızla olabileceğini... Nasıl bu kadar düşebildin?"
Geçmişte aralarında bir şey vardı... Bu gerçek acımasız bir tokat gibi çarpıyor yüzüme. Aras'ın bugün partiye gelmek istememesinin sebebi buydu... Hayretle konser gününü düşünüyorum bir kez daha. O gün Aras'a şirketten telefon gelince konserden erkenden ayrılmamız gerekmişti. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum.
Şimdiyse sebebin telefon olmadığını görebiliyorum. Hatta muhtemelen ortada şirketten gelen bir arama falan da yoktu. Aras bir zamanlar ilişki yaşadığı kızla aynı ortamda bulunmak istememişti sadece. Bense onu tutup kızın evindeki partiye getirmiştim.
Peki ama neden? Konserden ayrıldıktan sonra bana Begüm'le bir zamanlar ilişkisi olduğunu söyleyebilirdi, o zaman asla gelmezdik buraya. Hatta bugün bile partiye girmeme şansı vardı. Kapıda benimle baş başa vakit geçirmek istediğini söylediği zaman ona hayır dememiştim. Bir anda vazgeçip partiye girmeye karar veren de, içeride beni insanlara arkadaşı olarak tanıtan da oydu. Neden?
"Şansını zorlama, Begüm." diyor Aras buz gibi bir sesle. "Bugün benden istediğin ne varsa yaptım. Eğer bir daha Melek'le iletişime geçmeye çalışırsan sen de, kocan da, o aptal oyuncağın da bu şehirde nefes alamazsınız."
Begüm'ün yüzünün hayretle çarpıldığını görüyorum. Bense duyduklarıma saplanmış vaziyetteyim hala. Duvarda kayarak yere çökerken tüm gün gördüğüm muamele zihnimde bir cevaba bürünüyor. Hepsi Begüm içindi. O istediği için Aras tüm gün beni yok sayıp onunla eğlendi...
Fakat hala anlam veremiyorum bu yaptıklarına. Begüm insanlara Aras'ın hala onu sevdiğini mi göstermek istemişti? Yoksa niyeti yalnızca beni küçük düşürmek miydi? Havuz kenarındaki kalabalığın bana nasıl acıyarak baktığını hatırlayınca boğazım düğüm düğüm oluyor. Aslı bu yüzden Aras'ın partiye gelmesine şaşırdı. Alp ve Cavit... Onu partiye benim getirdiğimi duyunca verdikleri tepkiler birden zihnimde anlam kazanıyor. Tutup onlara Begüm'ü savunduğumda attıkları kahkaha... Aptallığıma gülüyorlardı.
Peki ben bunu hak edecek ne yaptım? Gözlerimden süzülen yaşı elimin tersiyle silerken hiç olmadığım kadar soğuyorum Aras'tan. Beni aptal yerine koyduğu için, küçük düşmeme izin verdiği için, sırf Begüm istedi diye tüm gün kalbimi kırdığı için...
"Nereden anladın?"
Begüm'ün hayret dolu sesini duyunca başımı kaldırıp tekrar aynaya bakıyorum. En az ses tonu kadar şaşkın bir yüz ifadesiyle yerinden kalkıp Aras'a doğru ilerliyor. Onun neden bahsettiğini anlamaya çalışırken Aras'ın güldüğünü duyuyorum.
"Akın'la ilişkinin hala sürdüğünü mü?" diyerek bir kez daha dehşete düşürüyor beni. "Bizim masamızda olmadığı halde Melek'e ağabeylik tasladığımı bilmesinden elbette. Sevgilime asılması için onu sen gazladın, değil mi?"
Şaşkınlıktan nefesim kesiliyor. Ortada öyle çarpık bir ilişki ağı var ki, kimin neyi neden yaptığını bile çözemiyorum. Öte yandan, Akın'ın verdiği tepkiler... Havuz başında neden o kadar çok öfkelendiğini anlayabiliyorum nihayet. Söylediği tüm sözler... Aras'ın kendini kaybetmesine ve adamı kanlar içinde bırakana kadar dövmesine neden olan sözler...
Hepsi Akın Begüm'ü kıskandığı içindi.
Başımı kaldırdığımda Begüm'ün elinin tersiyle akmış rimelini silerken cevap verdiğini görüyorum. "Benim o salakla ilişkim falan yok."
"Duygusal bir ilişkiden bahsetmiyordum zaten," diyor Aras alaycı bir tavırla. "Hadi ama Begüm, okuldayken de projelerini yaptırmak için kullanıyordun onu. Yattığınızı bilmediğimi mi sanıyordun?"
Ses tonundaki umursamaz tını bambaşka bir hayrete sürüklüyor beni. Geçmişte Begüm'le bir ilişkisi yok muydu? Aralarındaki ilişki ciddi olmasa bile kızın başka biriyle yatmasını görmezden gelmiş olabilir mi gerçekten? Onun karakterini ve her ne kadar saklamaya çalışsa da nasıl kıskanç bir adam olduğunu o kadar iyi biliyorum ki, sanki bir yabancıyı dinliyormuş gibi hissediyorum.
"Hepsi seni kıskandırmak içindi." diyerek zayıf bir sesle kendini savunuyor Begüm. "Ben sadece seni istiyordum."
Aras'ın hafifçe omuz silktiğini görüyorum. "Hayır, sen sadece prestij istiyordun."
Onun umursamaz tavrı karşısında Begüm'ün nihayet öfkelendiğini görebiliyorum. Yaralı bir vahşi hayvan gibi ters ters bakıyor Aras'a. Ardından kollarını göğsünde kavuşturarak hafifçe gülüyor.
"Keşke sen de biraz olsun bunu isteseydin." derken zalim bir ifade beliriyor yüzünde. "Merak ediyorum da, o kızın senin çevrene nasıl uyum sağlayacağını hiç düşündün mü? Haberin olsun, cemiyet bir Nazan Bozkıroğlu'nu daha kaldıramaz."
"Yerinde olsam, Melek'in cemiyet hayatı yerine kendi geleceğim için endişelenirdim."
Fakat Begüm onu dinliyormuş gibi görünmüyor. Yerdeki porselen parçalarının üzerinden atlayarak odada volta atarken tekrar güldüğünü duyuyorum.
"Gerçi, duyduğuma göre dayından veto yemiş bile." diyerek göz kırpıyor Aras'a. "Ozan sergide kızı dayınla tanıştırdığını söyledi fakat cemiyette Elfida Mabeynci ile nişanlandığın dedikoduları dolaştığına göre pek de hoş bir tanışma olmamış sanırım."
Elfida ile nişan dedikoduları... Aras'ın bir başka yalanının sonuçları bunlar. Öte yandan, dayısı konusunda haksız Begüm. Evet, dayısıyla tanıştım fakat ne ben tanıştığım adamın dayısı olduğunu biliyordum, ne de Aras bu tanışmadan haberdardı. Öğrendiği zaman adamın iletişim kartını geri alabilmek için bile kırk takla atmam gerekmişti. Hatta adamın onun dayısı olduğunu bile Lavinia'dan duymuştum.
Neden zamanında bu noktayı umursamamıştım ki? Onun sıradan bir mühendis değil de bir şirketin veliahtı olduğunu öğrendiğimde neden bu bilgileri es geçmiştim? Şimdi düşünüyorum da, o iletişim kartındaki bilgilerin peşine de hiç düşmedim ben. Saral Holding ismini elbette duymuştum fakat oturup da adamakıllı araştırmak aklıma bile gelmedi. Ve en önemlisi, Aras'ın bunları benden neden sakladığını hiç düşünmedim.
"Cemiyette dedikodu bitmez, Begüm." dediğini duyuyorum onun. "Neyse ki, Melek cemiyeti dert edecek türden bir kız değil. Senin aksine."
Evet, bilseydim gerçekten de dert etmezdim. Cemiyete ya da herhangi bir lüks çevreye girmenin düşüncesi bile komik geliyor bana. 19. yüzyıl filozoflarının üstüne basa basa çiğnediği burjuvazi ve toplumsal aidiyet kavramlarını ısrarla yaşatmaya çalışan tipleri istesem de ciddiye alamıyorum.
Eğer Aras'ın böyle bir çevreye sahip olduğunu bilseydim onunla dalga geçip dururdum mesela. Saçına pudra döküp dökmediğini, cemiyet toplantılarından sonra evde bulgur pilavı yerken kendini nasıl hissettiğini, cemiyete girmek için KPSS'den kaç puan almak gerektiğini falan sorardım. Bunlara birlikte gülerdik bence.
Fakat şimdi, onun sahip olduğu çevreyi bile benden sakladığını öğrenirken hiçbir şeye gülesim gelmiyor. İçimde derin bir oyuk açılıyor sanki, düğüm düğüm bir şeyler boğazıma tıkanıyor. Zira ben zaten Aras'ın çevresinde olduğumu sanıyordum. Ozan, Ada, Sinem, Nazmi Amca, Hakan Ağabey, Lavinia... Onun bu insanlardan başka bir çevresi daha olabileceğini hiç düşünmemiştim. Şimdiyse kendimi aptal yerine konmuş gibi hissediyorum.
Sonra Begüm tekrar söze giriyor ve gerçekten de aptal olduğumu anlıyorum.
"Bu yüzden mi kıza René Lalique tasarımı hediye ettin?" diye soruyor küçümser bir tavırla. Sonra ufak bir kahkaha atıyor. "Kolyesine kola dökülünce nasıl paniklediğini gördün, değil mi? Safirin kararacağını sanıyordu, zavallıcık."
Begüm'ün ağzından çıkan ismi duyunca donakalıyorum. René Lalique...
Ne yapacağımı bilemez halde çantama uzanıyor ellerim. En dipte beni bekleyen mavi unutmabeni çiçeği kolyesini avucuma alıp dehşete düşmüş bir halde incelemeye başlıyorum. Sonra birden aklıma Naz'ın kolyeyi gördüğü zaman söyledikleri geliyor.
"Pahalı bir şeye benziyor." demişti bana. "Senin okuyup durduğun şu sanat dergilerindeki tasarımlar gibi."
Nasıl fark edemedim ki? Hayatımda hiç gerçek safir görmediğim için taşın değerli olduğunu anlamamam çok normal fakat ya çiçek? Kolyeme bakarken geçen yıl bir sanat dergisinde okuduğum yazıyı hatırlıyorum. O yazıda tasarımlarıyla hem Art Nouveau, hem de Art Deco akımının temsilcisi olmuş bir mücevher ve cam ustasından bahsediliyordu. René Lalique. Adamın yaptığı bazı tasarımların görselleri de yer alıyordu dergide. İçlerinden biri, ağzında safirden bir çiçek taşıyan camdan bir yusufçuk böceğiydi.
Ve ben aynı çiçeği aylardır boynumda taşıyordum.
"Bazı şeyler yetiştiğin ortamla ilgilidir." dediğini duyuyorum Begüm'ün. "O kıza safirin kararmayacağını öğretsen bile çocukluğunda edindiği kültürün dışına çıkamaz. Senin gibi cemiyetin içinde yetişmediği duruşundan dahi anlaşılıyor."
Aras'ın kahkaha attığını duyuyorum. Benimse yüzüme acı bir tebessüm yerleşiyor. Ne garip, değil mi? Yabancı bir evin koridorunda oturmuş sevdiğim adamın hayatımdan çıkışını izlerken bile onunla ilgili bir şeyi biliyor olmak mutlu ediyor beni. Az evvel duyduğum, Begüm'ün bildiği fakat benim bilmediğim tonlarca şeye rağmen tek bir zafer bile hoşuma gidiyor. Ne garip.
"İlişki tavsiyelerini kendine sakla, Begüm." diyor Aras alaycı bir sesle. "Çünkü prestij için yapılmış birliktelik sözleşmelerini ilişki sanacak kadar konuya uzaksın."
"Sen ne sanıyordun ki?" diye gülüyor Begüm. "Para, prestij ve belli bir yaşa kadar dış görünüş. Herhangi bir kadın bu üçü dışında neden seninle ilişki yaşamak istesin ki?"
"Birini sadece olduğu kişi için de sevebilirsin, Begüm. Birinin karakterini de sevebilirsin."
"Ama sen karakteri için sevilmeye layık bir adam değilsin." diyor Begüm bacak bacak üstüne atarken. "Ne o? Yoksa sevilesi bir kişiliğe sahip olduğunu mu sanıyordun? Birinin seni karakterin yüzünden sevebilmesi için aptalın teki olması lazım, Aras."
Sonra birden göz göze geliyoruz.
Aniden başını çevirirken bakışlarımız bir anlığına buluşuyor aynada. Onun da tıpkı benim gibi donakaldığını fark ediyorum. Her ikimiz de yüzümüzde siyah gözyaşı patikaları oluşturmuş rimellerimizle sessizliğe hapsoluyoruz. Hemen ardından Begüm'ün yüzünde minik bir tebessümün gölgesi geziniyor. Artık ifşa olduğum için yerimden sessizce kalkarken onun Aras'a dönüp konuştuğunu duyuyorum.
"Ve ben o aptalın ta kendisiydim." diyor sakinleşmiş bir ses tonuyla. "Biliyorum, hiçbir zaman hislerini dışavurabilen biri olmadım. Bir kez bile seni sevdiğimi dile getiremedim mesela. Oysa senin beni sevdiğini biliyordum."
Aras'ın sırtı dönük olsa da sesindeki alaycı tınıyı duyabiliyorum. "Ben mi seni seviyordum?"
"Sevmeseydin öyle sevişmezdin benimle," diyerek ona doğru yürüyor Begüm. "Hadi ama... Diğer kızlarla nasıl seviştiğini biliyorum. İki yıl önce seni barın üst katında Cansu denen kızla bastığım günü hatırlasana. Benimle bir kez bile öyle duygusuz sevişmemiştin."
Bağırmamak için elimi ağzıma kapatmam gerekiyor. Diğer kızlarla mı? Begüm'le birlikteyken onu aldatıyor muydu yani? Zihnimdeki Aras'ın, sevdiğim adamın paramparça olduğunu hissediyorum. Oysa ben en çok bu yönünü takdir etmiştim onun. Züppenin teki olduğunu sanarken bile Aras benim gözümde onurlu bir adamdı.
Aklıma daha önce çok fazla sevgilisi olmadığını söylediği anlar geliyor birden. Geçmişte ilişkilere ayırmak için çok vakti olmadığını, flört işlerinden pek anlamadığını söylediği anlar...
Begüm'ün arkasını döndüğünü görünce gözyaşlarımı silmeye çalışıyorum fakat pek başarılı olamıyorum. Aynadan kıpkırmızı kesilen suratıma bakarken yüzünde acımayla tiksinti karışımı bir ifade beliriyor. Neden? Ona hiçbir şey yapmamış birinden niye bu kadar çok nefret ediyor ki? Benim acı çektiğimi görmek niye mutlu ediyor Begüm'ü?
Oysa ben böyle insanların sadece dizilerde ve kitaplarda görülebileceğine inanırdım. Gerçek hayatta iyi ya da kötü olunan anlar vardı sadece, herkes farklı tonlardan oluşan gri bir skalada yer alıyordu. Ben öyle zannediyordum. Fakat Begüm'ün zalim bir pırıltıyla ışıldayan gözlerine bakarken siyahtan başka bir şey göremiyorum.
"Bu masayı hatırladın mı, Aras?" diyerek tekrar arkasını dönüyor bana. "Eski evimde de vardı, düğün davetiyelerimi fırlatıp üzerinde sevişmiştik. Tıpkı ilk sevişmemizde olduğu gibi... O gün kulağıma fısıldadığın aşk sözlerini hala unutmadım."
Artık şaşıramıyorum nedense. Begüm'ün bunları benim duymam için söylediğinin farkındayım. Ve bunun, duyduğum sözlerin doğru olduğu gerçeğini değiştirmeyeceğinin de. Fakat onların romantik anılarının beni kırabileceği evreyi çoktan geçtim zaten.
Ben sadece Aras'ın konserde Begüm'ün kocasıyla tokalaşırken neler düşündüğünü merak ediyorum. Adama neşeyle gülerken, rahat bir tavırla muhabbet ederken, yeniden görüşmek için sözleşirken ne hissetti acaba? Düğün davetiyeleri üzerinde karısıyla seviştiği için pişmanlık duydu mu? Yoksa adamı enayi yerine koyduğunu bilmek göğsünü mü kabarttı?
Ve gerçekte ne kadar acınası olduğundan haberi var mıydı?
"Ses kaydı falan alıyorsun, değil mi?" diyerek gülüyor Aras. "Çekinmene gerek yok, istersen video bile çekebilirsin. Nasılsa senden başka kimse izlemeyecek."
Begüm'ün ufak bir kahkaha attığını duyuyorum. "Bunun mümkün olduğunu pek sanmıyorum."
Aras'ın gözleri öfkeyle kararıyor birden. Ağır adımlarla Begüm'e doğru yürürken yüzünde tehditkar bir ifade belirdiğini fark ediyorum.
"Yarım saattir kinini kusmana izin veriyorum diye seninle uzlaşmaya çalıştığımı falan mı düşündün?" diye soruyor sakince. "Eğer öyleyse, yanılıyorsun, Begüm. Bırak herhangi bir kaydı izletmeyi, Melek'in yanına bile yaklaşamayacaksın. Anladın mı beni?"
"Sen beni tehdit edemezsin." diye burun kıvırıyor Begüm. "Eğer başıma bir şey gelirse kocamın bağlantıları-"
"Senin kocanın bağlantılarını sikerim." diyerek lafını kesiyor Aras. "Ve bu bir tehdit değil."
Begüm cüretkar bir tavırla gülümsüyor. "Selçuk'un diplomat olduğunu unutma derim."
"İngiliz istihbaratına belge sızdıran bir diplomat." diye cevap veriyor Aras. "Rüşvet parasını aklamak için kurduğu paravan şirketi karısının üzerine yapacak kadar salak bir diplomat."
Begüm'ün dehşete kapıldığını görebiliyorum. "Sen-"
"Ne yazık ki, sen kocandan daha salaksın." diyerek devam ediyor. "Sevgiline şirket kurabilmek için kocanın şirketini soyarken makbuz kestiğin doğru mu, Begüm? Shell company kavramına yeni bir soluk getirmişsin diye duydum."
Neden bahsettiğine dair hiçbir fikrim yok fakat umurumda da değil zaten. Kafam öyle allak bullak olmuş vaziyette ki, öfke dışında tek bir duyguya dahi yer yok içimde.
"Nereden öğrendin?" diyor Begüm sesi titreyerek. "Hayatımı mı takip ediyorsun bunca zamandır?"
Aras kahkaha attığında ilk kez ürküyorum ondan. Geçmişte ondan deli gibi korktuğum günler de olmuştu fakat o zamanlar Aras'tan fiziksel anlamda korkuyordum. Şimdiyse hissettiğim ürperti fiziksel bir güce yönelik değil, karakterine karşı tiksinti karışımı bir korku filizleniyor içimde.
"Kütüphaneci'nin yeğeniyle konuşuyorsun, Begüm." diyor ellerini kaygısızca iki yana açarak. "Bunlar sadece bir sohbet esnasında ondan duyduklarım. Fakat dayımı bilirsin, kütüphanesi içi boş söylentilerden değil, belgelerden oluşur."
Kör Kütüphaneci... Bugüne dek dayısının sergide kendini neden Kütüphaneci olarak tanıttığını hiç düşünmemiştim. Belki de her normal insan gibi adamın çok kitap okuduğu için böyle dediğini falan varsaymıştım zihninde. Şimdiyse insanların sırlarından oluşan bir kütüphane karşısında ne düşüneceğimi dahi bilemiyorum.
Duyduklarım karşısında öfkeden ve hayretten donakalmış vaziyette beklerken Begüm'ün arkasını dönüp tekrar bana baktığını görüyorum. Bakışlarındaki zalimliğin yerinde artık yalvarırcasına bir ifade geziniyor. Eliyle çaktırmadan bana gitmemi işaret ettiğindeyse, bunun sebebini idrak ediyorum.
Aras'ın onları duyduğumu öğrenmesinden korkuyor.
Bu yüzden arkamı dönüp sessizce gitmemi istiyor benden. Onun bu hastalıklı dönüşümü karşısında şaşkınlıktan düşünemiyorum bile. İstediği şeyin ne kadar aptalca olduğunu fark etmemesi mümkün mü? Ne sanıyor ki? Buradan çekip gitsem bile Aras'a hesap sorduğumda onları dinlediğimi öğrenmeyecek mi zaten?
Yüzümde acı bir tebessüm belirirken başımı yavaşça iki yana sallıyorum. Sanki ona yardım etmemin bir yolu varmış da ben yapmıyormuşum gibi öfke gözyaşları beliriyor bakışlarında. Birden hıçkırarak ağlamaya başladığını görüyorum. Ardından masadan bir tabak alıp onları izlediğim aynaya fırlatıyor hışımla. Kırılan camlar etrafa sıçrarken ufak bir çığlık atarak arkamı dönüp kollarımı başıma kapatıyorum.
Sesim koridorda çınladıktan sonra mutlak bir sessizlik kaplıyor etrafı. Korka korka kollarımı indirip aynaya baktığımdaysa, kırılan camlardan geriye kalan bir duvar görüyorum. Hemen ardından bir erkeğin ağır adımlarının sesi yankılanıyor kulaklarımda. Aras birkaç adım ötemde durduğunda, içimdeki tüm nefretle birlikte başımı kaldırıp gözlerine bakıyorum.
Orada da karşıma bir duvar çıkıyor.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro