Bölüm 35/1 - Sanatçı
Galaktik uzunlukta bir bölüm olduğu ve yazdıkça uzamaya devam ettiği için olduğu kadarını göndermeye karar verdim. Sonlara doğru aceleye gelmiş yerler görürseniz, onların bu gece yazıldığını bilmenizi isterim. Ve son olarak, bu bölümü benden desteklerini hiç esirgemeyen biricik cemzemuss 'a ithaf ediyorum. İyi varsın Fatoş ablam. ❤️
iki saat sonra editi: dayanamayıp ikiye kestim bölümü. :D
"Sahibi olmayan bir elmas bulursan, o elmas senindir. Sahibi olmayan bir toprak bulursan, o toprak senindir. Mademki yıldızlara sahip olmak benden önce kimsenin aklına gelmedi;
O halde, yıldızlar benimdir."
Samed Behrengi, Bir Şeftali Bin Şeftali
゚·⁕・★・°·.*°⁎☆⁎°*.·°・★・⁕· ゚
31 Ağustos 2006
Erzurum
Yaklaşık yarım asır önce, İran'ın Azerbaycan'a bağlı Tebriz şehrinde yaşayan genç bir öğretmen vardı. Bir çift ayakkabısı ve gözlerinde ışıl ışıl yanan bir isyan ateşiyle köy okullarını gezerken, adaleti ve özgürlüğü anlatan öyküler yazıyordu çocuklara. Kitaplarında okyanusa ulaşmak isteyen küçük kara bir balıktan, meyve bahçelerinde çalıştırıldığı halde hiç meyve yememiş çocuklardan ve Aras Nehri kıyısındaki halkı koruyan Köroğlu'ndan bahsediyordu.
Yazdığı öykülerin İran Şahı ve mollalar tarafından tehlikeli bulunacağından habersizdi. Tebriz'in köy okullarından kanlı bir devrimin göbeğine sürüklendiğiyse, özgürlüğün bedelinin hayli ağır olacağını anlamıştı. Fakat bu durum, genç öğretmenin gözlerindeki isyan ateşini söndürmeye yetmedi. Takvimler 1968'i gösterirken hala fikirlerini savunuyor, küçük insanlarla dolu bir yığına rağmen büyük hayaller kuruyordu.
Aras Nehri'nin Tebriz kıyılarında Şah'ın adamları tarafından öldürüldüğünde 28 yaşındaydı henüz. Cesedi tıpkı küçük kara balık gibi nehrin sularında sürüklenip sınırların ötesini bulmuş, Türkiye'ye ulaşıp bir sabah Aras Nehri kıyılarına vurmuştu.
Şimdiyse tüm hayatı buna bağlıymışcasına koşan bir çocuk vardı aynı nehrin kıyılarında. Korkudan ve panikten elleri titriyor, ara sıra bir yerlere takılıp dizlerinin üzerine kapaklanıyordu. Akıntının en güçlü olduğu yere vardığında bir an durup etrafına bakındı. Ağarmaya başlamış günle birlikte dağlık ovayı terk eden karanlıktan başka kimse çevrede. Ardından cebinden çıkardığı taşı tüm gücüyle sulara fırlatıp koşmaya devam etti.
Köye yaklaşırken sönmüş meşalelerle gezinen köylülerin kahvehanenin önüne toplaştığını görmüştü. Ani bir kararla eve gitmekten vazgeçip onlara doğru çevirdi rotasını. Kanla yıkanmış ellerindeki silahla birlikte kahveye doğru koşarken bir yandan hıçkırarak ağlıyor, diğer yandan da bağırarak sesini duyurmaya çalışıyordu.
"Hakan Abi, yardım edin!"
Yardım çağrısını duyan köylülerin apar topar ayaklandığını fark etmişti. Kendisinden dört beş yaş büyük bir oğlan kalabalığın arasından sıyrılıp ona doğru koşmaya başladı. Nazmi Amca'sının oğlu Hakan... Ağabeyi olarak gördüğü gencin güvenilir çehresini görünce rahatlayarak yere bıraktı kendini. Elindeki silah kalabalığa doğru fırlarken Hakan kollarından tutarak onu sarsmaya başlamıştı.
"Neredesin oğlum sen?!"
"Nazmi Amca-" diyerek gözyaşlarının arasında konuşmaya çalıştı Aras. "Nazmi Amca'yı vurdular!"
"Ne?!"
"B-benim yüzümden..." diye hıçkırdı bir kez daha. "B-beni kurtarmak için kendini feda etti!"
Hakan'ın birden asker ciddiyetine büründüğünü fark etmişti. Köylüler telaşla etrafta koşuştururken başını eğip kanla yıkanmış ellerine baktı. Bir yıldır ölesiye nefret ettiği bir adamın kanı vardı ellerinde. Neredeyse babası kadar değer verdiği Nazmi Amca'sının kanı. Avucunda açmış kan çiçeklerine bakarken yüreğini karartan o nefret çürüyüp kaybolmuştu sanki.
Bıraktığı boşluktaysa sadece karanlık vardı.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"Sen benim koruyucu meleğimsin, öyle değil mi?"
Yanaklarındaki gamzeleri açığa çıkaran çarpık bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Korkarım ki, değilim. Bir melek olamayacak kadar çok kötülük var içimde."
Shantaram, Gregory David Roberts
-*-
Rüyamda fotoğraflarımızı görüyorum. Konserden sonra gidip birlikte çıkarttırdığımız, çayırdaki fotoğraflarımız... Hala annemin tuşlu telefonunu kullandığım için o fotoğrafları muhafaza etmemin başka bir yolu yoktu. Aslında dile getirilmemiş bir istekti bu, fakat istiyordum. Ve o her zamanki gibi benim dile getirmediğim isteklerimi bile biliyordu.
Ama o gece fotoğraflarımıza sarılarak uyuduğumu bilmiyor. İkimizin de dudak dudağa ama kahkahalarla güldüğü bir tanesi var mesela, fotoğrafçıda uzun uzun bakmaya utanmıştım fakat en çok onu seviyorum. Yanağını yanağıma yaslayıp gülerken kısılan gözlerindeki maviliklerin olduğu bir başka fotoğraf... Otururken başımı boynuna yasladığım, saçlarımın etrafımızda uçuştuğu bir diğeri...
Bozkıroğlu malikanesine yemeğe gittiğim akşam Emir bana fotoğrafların asla gerçekçi olamayacağını söylemişti. Bir manzara resmine bakarken dalgaların sesini duyamayacağımızı, rüzgarı ve deniz kokusunu hissetmenin imkansız olduğundan bahsetmişti. Ne garip... Ben Aras'la çekildiğimiz o fotoğraflara bakarken, en son üç yıl öncesinde birbirine karışan kahkahalarımızın sesini bile duyabiliyorum.
Şimdi de kokuma karışan kokusunu duyuyorum mesela. Uyurken farkında olmadan senkronize oluyor bedenlerimiz. Nefes alışlarımız aynı ritimde buluşuyor, iç içe geçmiş iki yapboz parçası gibi birbirimizin şeklini alıyoruz durmadan. Gerçek mi tüm bunlar? Hayalime sarılıp uyuyor olabilir miyim sahiden? Koynunda sızıp kalmışken gözlerimi açamadığım için bilemiyorum fakat sıcaklığıyla sarmalandığım her dakika, ben bu hayalde kayboluyorum.
"Melek..."
"Hmm..."
Hafif bir gülüş sesi... Biri saçlarımı okşamaya başlıyor. Aras'ın sırtımdaki sıcaklığının artık yerinde olmadığını fark ediyorum. Uyurken onun kalktığını bile fark edemeyecek kadar derine dalmış olmalıyım... Fakat bu bilgi beni uykunun kollarından çekip çıkarmaya yetmiyor. Dokunuşu öyle güzel ki, içgüdüsel olarak başımı çevirip yanağımı yaslıyorum avucuna. Bir an sonra burnumun ucunda minik bir buse beliriyor.
"Güzelim, uyan hadi..." diye mırıldanıyor Aras. "Uykunda gülümsemeni izlemekten şikayetçi değilim, ancak birazdan Nazmi Amcalar gelir."
Kollarımı kaldırıp esneyerek geriniyorum. "Yaa..."
Ufak bir kahkaha atarak kafamı çekip göğsüne bastırıyor. Gözlerimi araladığımda onun divanın önünde diz çöktüğünü fark ediyorum. Beni tutup kaldırıyor tekrar, ardından başımın öne düşmesini engellemek için ellerini yüzümün iki yanına yaslıyor. Yanaklarım avuçlarına hapsolunca bu kez oturduğum yerde uyuklamaya başlıyorum.
"Pardon, unutmuşum." diyerek yanağımdaki elini çekiyor birden. "Böyle daha çok uykun geliyordu senin..."
"Hı?"
Gözlerimi açtığım görünce gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyor. "Boşver."
Yeniden esnerken başımı çevirip duvardaki saate göz atıyorum. Altı buçuğa geliyor... Bu da demektir ki, eve gitmek için henüz erken. Rahat bir nefes alıp battaniyeleri çekiyorum üzerimden. Ben lavaboya gidip elimi yüzümü yıkarken o da etrafı topluyor. Uykum tamamen açılmış bir şekilde dışarı çıktığımdaysa Aras'ın odada olmadığını fark ediyorum.
"Aras?"
"Sesime gel, uykucu!"
Aslında ona seslenmeme bile gerek yoktu. Zira bu konuda kız kardeşiyle tıpatıp aynılar; ikisi de ne zaman evin içinde aniden ortadan kaybolsa, sonunda mutfakta ve kafasını buzdolabına sokmuş olarak ortaya çıkıyor. Hele ki uykudan yeni kalktılarsa... Sabahları ilk yarım saat ağzına bir şey koyamayan biri olarak, Lavinia'nın daha uykusunda kahvaltı etmeye başladığını görünce epey şok olmuştum ama insan zamanla kanıksıyor...
Bu yüzden Aras'ı yüzünde hayal kırıklığına uğramış bir ifadeyle buzdolabının önünde bulunca pek şaşırmıyorum. Bütün gün uyuduğu için Nazmi Amca'nın bugün restoranı hiç açmadığından da habersiz olmalı. Şimdiyse bu acı gerçek karşısında epey sarsılmış görünüyor.
"Pizza..." dediğini duyuyorum onun. İç çekerek dolabı kapatıp bana dönüyor. "Hadi pizza söyleyelim."
Şaşkın şaşkın bakıyorum ona. "Restoranda olduğumuzun farkındasın, değil mi?"
"Ne yani, yemek mi yapacağız?" diyor hayretle. "Ben yemek yapamam ki."
"Klasik erkek bahanesi..."
Aras'ın homurdanmalarını zerre umursamadan mutfak önlüklerinden birini alıp belime bağlıyorum. Fakat diğer önlüğü ona uzattığımda başını iki yana sallıyor.
"Güzelim, ben gerçekten yemek yapamam."
"Elin kolun mu tutmuyor?" diyorum ters ters. "Kusura bakma ama yemek yapmak her bireyin sahip olması gereken bir hayatta kalma becerisidir. Erkek ya da kadın olmakla alakası yok bunun."
"Erkek olduğum için yemek yapamıyorum demedim ki," diyor inatla. "Ben insan olarak yemek yapamıyorum, Melek."
Önlüğü arkasından geçirip beline bağlarken direnmeye devam ediyorum. "Ben sana öğretirim."
"Öğrencin olmaktan zevk duyarım fakat sorun bilmemek değil." diyerek açıklamaya çalışıyor. "Öyle olsaydı Nazmi Amca şimdiye dek öğretmeyi başarırdı."
"Nazmi Amca mı öğretecek sana yemek yapmayı?" diyorum burun kıvırarak. "Adamcağız sırf sen mutfağa girme diye suyunu bile ayağına getiriyor, Aras."
"Mutfağını yaktım da o yüzden." diye cevap veriyor bana. "Burada çalışırken iki kez yaktım bu mutfağı. Adamcağızın bu konuda travmatik korkuları var, güzelim."
Dolabı açıp yemeklik malzemelere bakarken birden duraksıyorum. "Ne demek burada çalışırken?"
"Lise yıllarında burada yaşıyordum, Melek." diyerek omuz silkiyor. "Az önce uyuduğumuz odada hatta... Restoranda da kıdemli bulaşıkçıydım."
"Ve sen bunu şimdi mi söylüyorsun?"
Bu bilgiye takılmama şaşırmış gibi görünüyor. Mutfak masasının yanındaki sandalyeye otururken hafifçe omuz silktiğini fark ediyorum. "O kadar da mühim bir bilgi değildi."
Sesindeki umursamaz tınıyı daha önce de duymuştum. Ada'nın yetimhane anılarını, Sinem'in Taylan ve Melis'le yaşadıklarını, Ozan'ın ailesine dair anlattıklarını dinlerken. Aras'a gelince... Onun bir travması olup olmadığını bilmiyorum fakat varsa bile aşmış gibi görünüyor. Ya da belki, kendisini buna inandırmıştır. Ben bile kendime yalanlar söyleyebilirken, onun gibi bir yalancının kendisine karşı dürüst olması nasıl mümkün olabilir ki?
"Peki babanla neden yaşamıyordun?" diyorum kafam karışmış bir şekilde. "Hem sen zengin değil miydin? Neden burada çalışıyordun ki?"
"Babam hapisten yeni çıkmıştı." diyor elini sakallarına götürerek. "Takdir edersin ki, ekonomik olarak pek bizimle ilgilenebilecek halde değildi. Zenginlik kısmıysa biraz karışık... Dedem ölmeden önce kendine varis olarak beni seçmiş ama reşit olana kadar onun mirasından faydalanamıyordum."
Dolaptan yemeklik malzemeleri çıkarıp tezgaha dizerken sessiz kalıyorum. İşime odaklanmış gibi. Ondan cevap almaya hevesli değilmişim de, sadece yemek yaparken havadan sudan konuşmak istiyormuşum gibi. Çünkü travmalarını pamuklara sarar insanlar... Her zaman.
"Babanın ekonomik durumunun neden kötü olduğunu anlamadım." diyorum patlıcanları yıkarken. "Sen mirası kullanamıyor olabilirsin fakat hukuken o kullanabilirdi."
"Vasim olduğu sürece..."
Bilmiş bir tavırla cevap veriyorum. "Anneyle baba doğal vasidir, Aras."
"Ama mirası bırakan kişi, mali yönetimi başka birine verebilir," diyor bana. "Dedem de mirasçısına vasi olarak annemle babamı değil, başka birini seçmişti."
"Tamam, diyelim ki annen ve baban vasin olmadığı için sana kalan mirası kullanamıyordu." diyorum bıçağa uzanırken. "Peki ya annenin kendi mirası? Baban onu neden kullanmadı?"
"Dedem annemi evlatlıktan reddetmişti, Melek."
"Evlatlıktan reddetme dediğin şey sadece dizilerde olur." diyorum bilmiş bilmiş. "Türk Hukuk sisteminde böyle bir şey yok. Ha, eğer mirastan mahrum bırakmaktan bahsediyorsan o zaman da işin içine saklı paylı mirasçıları koruyan kanunlar-"
"Kanunlar toplumun her katmanında aynı katılıkta işlemezler." diyerek sözümü kesiyor birden. "Üstelik bazı aileler kendi içlerinde çok daha katı kanunlara sahiptir. Her neyse... Özetle, babam vasim değildi işte. Ekonomik olarak ona yük olmak istemediğim için de burada kalıyordum. Hepsi bu."
Tavrında hoşuma gitmeyen bir şeyler var. Ne zaman konu ailesinden açılsa böyle isteksiz davranıyor Aras, bilhassa annesinin ailesi konusunda ultra gizemli takılıyor. Sanki benim idrak edemeyeceğim bambaşka bir hayatı varmış gibi... Neyse ki, Lavinia bana annesiyle babasının kaçarak evlendiğinden bahsetmişti. Hakkı Bey'in eşinin ailesinden pek hazzetmediğini biliyordum yani.
"Gerçi, baban her türlü o mirası istemezdi." diyorum hafifçe tebessüm ederek. Şaşırdığını görünce ufak bir kahkaha atıyorum. "Kız kardeşinin en yakın arkadaşım olduğunu unutma, Aras. Sen ailevi meselelerinizi anlatacak kadar beni kendine yakın görmüyor olabilirsin fakat Lavinia görüyor."
Bozuluyor. Tam da istediğim gibi. Onu içsel hesaplaşmasıyla başbaşa bırakıp yemek yapmaya dönüyorum yeniden. Aras'ın ağzından cımbızla laf almaktan çok yoruldum gerçekten. Bir şeyler saklamaya o kadar çok alışmış ki, bazen saklanması gerekmeyen şeyleri bile ne olur ne olmaz diyerek saklıyor. Bense anlatmak istemeyen birinden asla bir şey öğrenemeyeceğimi bilecek kadar tecrübeliyim bu konularda.
"Bu da ne demek?" diye soruyor birden. "Gerçekten seni kendime yakın görmediğimi mi düşünüyorsun?"
"Güven problemlerin olduğu için bu çok normal," diyorum hafifçe omuz silkerek. "Ben sana güvenmiyor olabilirim fakat sen hiç kimseye güvenmiyorsun, Aras."
Aramızda uzun bir sessizlik oluyor. Bunları duymanın onu şaşırttığını anlayabiliyorum. Aklı beş karış havada bir insan olduğum için gözlemlerimin iyi olmasını beklemiyordu muhtemelen. Arkasında ekmek kırıntıları bıraktığını da bilmiyordu. Fakat sandığından çok daha iyi tanıyorum onu.
Patatesleri soyup tavada kızartırken onun dikkatle beni izlediğini hissedebiliyorum. Aramızdaki sessizlik biraz daha uzayıp gerginliğe evrilirken sessizce yerinden kalkıyor. Bıçağı bir kenara bırakıp baharatlığa uzandığımda onun tezgahın ucundaki lavaboda yığılı bulaşıklara ilerlediğini görüyorum. Önce bulaşıkları suya tutarak kabalarını alıyor tek tek. Ardından mavi renkli plastik bir kaba sıcak su ve deterjan koyuyor. Dolabı açıp bulaşık süngerini alırken hiçbir şey yokmuş gibi konuşmaya başladığını duyuyorum.
"Tamam, babamın tek problemi ekonomik değildi." diye itiraf ediyor sonunda. "Psikolojik olarak da çöküntü yaşıyordu. Karısı, ünvanı, mesleği, saygınlığı, evi... Sahip olduğu her şeyi bir anda kaybetmişti. Bizimle ilgilenebilecek durumda değildi, Melek."
Sesime duygusuz bir hava katmaya çalışarak soruyorum. "Peki sizinle kim ilgileniyordu?"
"Lavinia ile vasim olan Özer Bey ilgileniyordu," diyor süngeri yeniden suya daldırarak. "Ben de yatılı okuyordum zaten."
Yine şu Özer Bey... Bu adamın kimliği benim için giderek bir merak unsuru haline dönüşüyor. Fakat şu anda gizemlerin peşinde koşacak halde değilim. Aklım daha çok Aras'tan duyduklarım. Yatılı okuyorsa nasıl burada kalıyordu ki? Isınan yağa patatesleri atarken önceki konuya dönmeye çalışıyorum.
"Burada kaldığını söylemiştin..."
"Lise değiştirmek zorunda kaldım," diyor hafifçe gülerek. "Derslerim iyi olduğu için okul müdürü tasdikname vermek istememişti ama kabus gibi bir öğrenciydim, Melek. Babamı okula çağırıp kaydımı aldırmazlarsa tasdiknameyle göndereceğini söylemişti. Mecburen düz liseye geçiş yaptım."
Anadolu Öğretmen Lisesi kazandığım dönemi hatırlayınca içim cız ediyor. Mahalle dışında diye babam gitmeme izin vermemişti, onun yerine mahalledeki düz liseye gitmiştim ben de. Onu öyle iyi anlıyorum ki...
"Sana babamın kitabını hediye eden Serpil Akçakaya..." diyerek söze devam ediyor Aras. Sonra bana dönüp gülümsüyor. "Lisede en sevdiğim öğretmenimdi."
Kızaran patatesleri tavadan çıkarırken elim havada asılı kalıyor. Hayretle ona bakarak şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalışıyorum. Verdiğim tepkiyi görünce gülümsemesi ufak bir kahkahaya dönüşüyor.
"İki yıl boyunca bu mahallede yaşadım, güzelim." diyor neşeyle. "Aynı liseden mezunuz seninle."
"İyi ama nasıl?" diye mırıldanırken hafızamı zorlamaya başlıyorum. "Nasıl okulda hiç karşılaşmamış olabiliriz ki?"
Tabakları bırakıp bardakları yıkarken göz kırpıyor bana. "Ben liseyi bitirdiğimde sen hala ilkokulda okuduğun için olabilir mi?"
Tabi ya, Aras büyük benden... Onu kendime o kadar çok yakın hissediyorum ki, bazen unutuyorum bu gerçeği. Şimdiyse bir kez daha tadım kaçıyor. Eğer beş altı yıl daha erken doğmuş olsaydım, onunla sınıf arkadaşı bile olabilirdik. İkimizi lisede aynı sıralarda otururken düşününce bir garip hissediyorum kendimi. Ben kuşkusuz yine onu severdim ama o beni sever miydi acaba?
"Ne düşünüyorsun?"
"Yaşıt olsaydık neler olacağını..." diyorum gülümseyerek. "Geçmişte aynı lisede, aynı sınıfta okusaydık..."
Ufak bir kahkaha atıyor. "Başımızdan bin farklı bela geçerdi yine."
"Orası kesin." diyerek sırıtıyorum. "Muhtemelen birbirimize gıcık olurduk."
"Ama en sonunda, yine sana aşık olurdum." diyor aleni bir gerçeği itiraf eder gibi. "Benim senden başka çarem yok, cadı."
Sesindeki çaresiz teslimiyet içimde bir yerlere dokunuyor. Bu kez kendime engel olmak yerine elimdeki tahta kaşığı bırakıp ona doğru atılıyorum. Parmak uçlarımda yükselip dudaklarına ufak bir öpücük bırakırken gülerek karşılık vermeye çalışıyor. Köpüklü ellerini fark edince ona fırsat vermeden geri çekiliyorum.
Arka arka giderek ondan uzaklaştığımı görünce beni yakalamaya çalışarak öne eğiliyor Aras, ustaca bir manevrayla kollarından sıyrılıp ocağa doğru sekiyorum. Isınan yüzümü saçlarımla kamufle etmeye çalışırken huysuz bir tavırla söylenmeye başlıyor.
"Bu kadar mıydı?"
"Bulaşıklarınla ilgilen, Aras."
"Neyse, sonuçta beni öptün." diyerek neşeyle gülüyor. "Sende epey ilerleme var, Melek. Teknedeki performansını düşünürsek-"
Çenesini kapatmayacağını anlayınca etrafıma bakınarak bir çare aramaya başlıyorum. O sırada gözlerim diğer sebzelerle birlikte fırına atmak için kızarttığım patateslere takılıyor. Soğumuş dilimlerden birkaç dilim alıp yanına gidiyorum.
"Aç ağzını."
Gözlerinde kahkaha parıltıları beliriyor. "Yalnız o benim repliğimdi."
"Hay senin repliğine..." diye homurdanarak ağzına tıkıştırıyorum patatesleri. "Zıkkımlan şunları, Aras."
Zıkkımlanıyor. Hatta hızını alamayıp parmaklarıma bulaşan yağa da göz dikiyor. Koluna esaslı bir çimdik atıp elimi ağzından kurtardıktan sonra söylene söylene ocağın başına dönüyorum. Fakat elbette ki benimle uğraşmaya son vermiyor.
"Teknede beni bir türlü öpememiştin, hatırladın mı?" dediğini duyunca sabırla iç çekiyorum. "Gerçi, o hiçbir şey... Okulda senden diş doktorunun bilgilerini yazdığın kağıdı alınca beni tacizcilikle suçlamıştın."
"Kalçama dokunduğunu sanmıştım." diyerek homurdanıyorum. "Hatta belki de cidden dokundun... Aptal kafam! Keşke o gün her ihtimale karşı kırsaydım kafanı."
"Ne yani, kalçaya dokunmanın cezası kafa kırmak mı?" diyor isyan eder gibi. "Bu yüzden mi sergide öpüştükten sonra bana kafa attın?"
Nasıl yani? Ne dediğini idrak edince birden duraksıyorum. Zihnim o geceye dönüp olanların üzerinden geçiyor hızla. Böyle bir şey hatırlayamayınca sebzeleri bir kenara bırakıp elimde bıçakla ona dönüyorum.
"Sen... O gece benim kalçama mı dokundun?"
"Yok artık!" diyor yaka silker gibi. "Flört işlerinden çok anlamıyor olabilirim ama ben bile ilk öpüşmede o kadar ileri gidilmeyeceğini biliyorum, Melek."
Derin bir nefes alıp tekrar sebzelere dönüyorum. Tamam, teknede beni kucağına alırken kalçamdan tutmuştu ama ilk öpüşmede böyle bir şeyi hatırlamıyorum. Gerçi, o geceye dair hafızamda bir çok şey karmakarışık zaten. Benim için öylesine beklenmedik bir olaydı ki, Aras'ın donarak ölürken gördüğüm bir hayal olmadığını idrak edene kadar öpüşmüştük bile. O gece şaşkınlıktan ağzımı bile açamadığımı hatırlayınca yüzümün bir kez daha ısındığını hissediyorum.
"Bu arada, Ankara işi tam da tahmin ettiğim gibi ertelendi." diyerek beni uyandırıyor Aras. "Yarın buradayım yani."
"Harika!" diyerek neşeyle ona dönüyorum. "Ben de yarın seni bir yere götürecektim."
"Nereye?"
Saçlarımı arkaya atarak omuz silkiyorum. "Söylemem, sürpriz."
Sormuyor zaten. Onun yerine birden sessizleşiyor, bulaşık süngerini bir kenara bırakıp lambayı yaktığını fark ediyorum. Yanıma gelip beni kendine çeviriyor önce, sonra saçlarımı arkaya atıp başını boynuma eğiyor. Kalp atışlarım hızlanırken onun mahcup bir halde geri çekildiğini görüyorum.
"Ne oldu?"
"Burası acıyor mu?" diyor parmaklarını boynuma bastırarak. Şaşkın bir tavırla başımı iki yana sallıyorum. Bunun üzerine iç çekerek saçımdaki bandanayı çözüyor. Kumaşı nazikçe boynuma bağlarken ne yaptığını anlamaya çalışıyorum.
"Aras, ne oldu?"
"Boynun..." diyor hafifçe öksürerek. "Biraz morarmış."
Niye ki? Kafam karışmış bir şekilde ona bakarken zihnimde minik bir aydınlanma gerçekleşiyor. Uykusunda benimle öpüşürken dudaklarının boynuma indiğini anımsıyorum birden. Sonra boynumda hissettiğim ince sızıyı... Olay netliğe kavuşunca arkamı dönüp ocağın altını kapatıyorum önce, ardından hışımla onun üzerine yürüyorum.
"Sen yaptın, değil mi?" dediğimde özür diler gibi bakıyor bana. "Annemin görebileceği hiç aklına gelmedi mi cidden?!"
"Uyuyordum o sırada," diyerek kendini savunmaya çalışıyor. "Hem senin tenin fazla hassas, Melek. Dokunsam renk değiştiriyorsun resmen."
"Demek renk değiştiriyorum, ha?" derken öfkeli bir kahkaha çıkıyor dudaklarımdan. "Ben şimdi gösteririm sana renk değiştirmeyi, aşağılık bukalemun!"
Üzerine atıldığımda ustaca bir manevrayla elimden sıyrılıyor. Mutfak masasının yanındaki sandalyelerden birini aramıza koyup beni engellemeye çalıştığında sandalyenin üzerine çıkıp boynuna atılıyorum. Üstüne zıpladığımda hafifçe sendelese de dengesini bulmayı başarıyor. Tam dişlerimi boynuna geçirecekken beni yere indirip kapıya doğru hamle yaptığını görüyorum.
"Aklından bile geçirme, Melek!"
"Geçirdim bile," derken sinsi bir sırıtış beliriyor yüzümde. "Bunun rövanşını çok pis alacağım senden."
"Teknede boynuma attığın tırmıklara say," diyerek geri geri gitmeye başlıyor. "Sayende şirketteki stajyerler bile günlerce bıyık altından güldü bana!"
Nedense bunu duymak keyfimi daha çok yerine getiriyor. Ağır ağır yürümeyi bırakıp panter gibi üzerine atılıyorum Aras'ın. Ufak bir kahkaha atarken terasa fırlayıp hızla uzaklaşıyor benden. Elimdeki tahta kaşığı kılıç gibi havaya kaldırıp savaş naraları atarak peşinden koşturuyorum.
Açık alanda kendini fazla savunamayacağını anlamış olacak ki, terastaki masalardan birinin arkasına sığınıyor. Sağa sola hamle yaparak ona ulaşmaya çalışırken gıcık verir gibi güldüğünü görüyorum. Aramızda masa varken ona ulaşamayacağımı anlayınca nihayet tepem atıyor. Ellerimi belime koyup öfkeyle bağırıyorum Aras'a.
"Gel buraya, şeytan!"
Kahkaha atıyor. "Süpürgene bin, cadı!"
"Masaya mı güveniyorsun sen?" diyerek öfkeyle gülüyorum ben de. Ardından ayakkabılarımı çıkarıp önce sandalyeye, sonra da masaya tırmanıyorum. Örtülerin üzerine süs olarak konmuş çiçeklerin üstünden atlarken inanamıyormuş gibi bir kahkaha atıyor. Aras yer değiştirip masanın diğer tarafına geçerken arkamı dönüp onu takip ediyorum ben de. Masaya çıkmak için kullandığım sandalyenin arkasına geçip gülerek kollarını açıyor. Üstüne atlamaya hazırlanırken ellerimle hayali pençeler yapıyorum.
"Son duanı et, pislik!"
Fakat atlayamıyorum. Tam ayağımı öne doğru atmışken arkamızdan hayret dolu bir ses yükseliyor.
"Neler oluyor burada?!"
Başımı çevirdiğimde Nazmi Amca'yla göz göze geliyoruz. Ve Hakan Abi'yle. Ve Şirin'le. Onları görünce dengemi kaybedip boşluğa atıyorum adımımı. Bir süre öne arkaya yalpaladıktan sonra düşüşüm başlıyor. Ancak Aras son anda belimden kavrayarak yakalıyor beni. Dudaklarımdan kopan ufak bir çığlıkla birlikte kollarımı boynuna sımsıkı doluyorum. Beni nasıl tutacağını şaşırıp kolunu kafama sarıyor, kucağından inmeye çalışırken dizine çelme takıyorum, Nazmi Amca bağırıyor, Şirin neşeyle el çırpıyor;
Ve biz düşüyoruz.
Yere yapıştığımızda kolunu başımın altına koyarak beynimin patlamasını engelliyor. Ona teşekkür etmek için başımı kaldırmayı deniyorum ancak saçlarıma takılan saati yüzünden acıyla bağırıyorum birden. Aras panikle kendini geri çekmeye çalışırken tepemizde bir öfkeli bir kükreme yankılanıyor.
"Bıraksana kızı lan terörist!" diye bağırıyor Nazmi Amca. "Hakan çocuğun gözünü kapat, vuracağım ben bunu!"
"Yahu kızın saçı takılmış, görmüyor musun?" dediğini duyuyorum Hakan Abi'nin. "Rahat bırak çocukları."
O esnada saçımı kurtarmayı başarıp ayağa fırlıyorum ben de. Aras yerde gülmemek için kendini zor tutarken Nazmi Amca bu kez de kendi oğluna çıkışıyor.
"Al, bu da diğer terörist!"
Terörist dediği adamlardan birinin Yüzbaşı olduğunu, diğerinin de savunma sanayii alanında çalıştığını bildiğimden tek kelime bile edemiyorum. Zaten onlar da pek umursuyormuş gibi görünmüyorlar. Hakan Abi elini uzatıp yerde oturan Aras'ı ayağa kaldırırken Nazmi Amca bir kolunu benim omzuma atıp diğer koluna da Şirin'i takıyor. Ardından diğerlerine dönüp kısa bir izahat yaptığını duyuyorum.
"Siz oturun, biz kızlarımla yemek hazırlayacağız."
Fakat Şirin tercihini Aras'tan yana kullanıyor. Dedesinin kolunun altından sıyrılıp "Ben Ayas'la oynicam!" diye koştururken elimde olmadan ona imreniyorum. Keşke ben de beş yaşında olsaydım da böyle canım istediğinde Aras'a kaçabilseydim...
"Görüyor musun satıldık yine?" diyerek gülüyor Nazmi Amca. Sonra geri çekilip düşünceli bir tavırla ekliyor. "Bu arada, bana mutfakta yardım et dedim ama eğer annen kızacaksa-"
"Yok, saat daha erken." diyorum peşine takılıp onunla birlikte mutfağa yürürken. "Saat sekize kadar vaktim var, Nazmi Amca."
"İyi ben de zaten seninle bir şey konuşacaktım." diyor bir an durup terastakilere bakarak. "Ama hemen değil. Gel önce yemeği hazırlayalım."
Ses tonundaki ciddiyet canımı sıksa da fazla üstelemiyorum. Mutfağa girdiğimizdeyse Nazmi Amca doğruca dolaba yönelip el çabukluğuyla pilav yapmaya koyuluyor. Ben de az evvel ocakta bıraktığım yemeğin başına geçiyorum. Küçük bir tava alıp soyduğum patlıcanları kızartıyorum önce. Nazmi Amca dolapta bir türlü bulamadığım kıymayı çıkarıp mikrodalgaya attıktan sonra gün içinde gittikleri yerlerden bahsediyor bana. Lunapark maceralarını gülerek dinlerken Aras'ın kapıda dikildiğini fark ediyorum. Onu gördüğümü anlayınca neşeli bir gülümseme beliriyor yüzünde.
"Yardım lazım mı?"
"Bir adım daha atarsan vururum seni çocuk!" diye kükrüyor Nazmi Amca. "Ben sana bu mutfak yasak demedim mi ulan?"
Yüzünü ekşiterek homurdanıyor Aras. "Sence de biraz abartmıyor musun? Kazaydı sonuçta..."
"Hadi ilkinde kazara yaktın, peki ya ikincisi?" diyor Nazmi Amca. "Senin yüzünden az kalsın bakanlık mühür vuruyordu dükkanıma!"
Başımı öne eğip kahkahalarımı bastırmaya çalışırken Aras'ın söylene söylene dışarı çıktığını görüyorum. O gittiğinde Nazmi Amca birden sakinleşiyor. Elindeki tencere kapağını kenara bırakıp cam kapıdan dışarıya göz atıyor önce, ardından mutfak masasındaki sandalyelerden birine oturup bana dönüyor.
"Sanırım artık konuşabiliriz."
Kafam karman çorman olmuş halde yanına yürürken Nazmi Amca'nın "Önceden şeytan yavrusuydu, şimdi şeytanın ta kendisi olmuş." diye homurdandığını duyuyorum. "Yemin ederim, bu oğlan benim sonum olacak."
"Ne diyorsun, Nazmi Amca?"
"Aras'ı diyorum kızım," diyerek yüzünü ekşitiyor. "Baksana, seni mutfağa çağırdığımı görünce ne konuşuyoruz diye kontrole geldi."
"Ne kontrolü?" diyorum sandalyeye çökerek. "Bir şey mi oldu yoksa?"
"Hızlıca anlatacağım ama öncesinde bir soruma cevap ver," diyerek gözlerini kısıyor. "Karda kaybolduğu gece babanın seni evden attığını neden Aras'tan saklıyorsun?"
Kulaklarımda bir çınlama sesi duyuyorum. Kar kokusu. Öfkeyle havaya kalkan bir el. Duyduklarımdan emin olmaya çalışırken kaşlarım hafifçe çatılıyor. Başımı yana eğerek karşımda oturan yaşlı adamı süzüyorum hayretle.
"Ne evden atması, Nazmi Amca? O akşam oyun oynarken kaybolmuştum ben."
Bana bakarken onun da kaşları çatılıyor. Sabırla iç çekerek ayağa kalktığını görüyorum. Suyunu çekmeye başlamış pilavın altını kapatıp üzerine yağlı kağıt seriyor. Sessizce ayaklanıp kızarmış patlıcanların altını kapatıyorum ben de.
Nazmi Amca'nın meseleyi uzatmadığını görünce içime bir ferahlık yayılıyor. Mikrodalgadaki kıymayı patlıcanların içine doldurduktan sonra tenceredeki diğer sebzelerle harmanlıyorum. Hepsini genişçe bir tepsiye dizip fırına atarken Nazmi Amca salata malzemelerini yıkamaya başlıyor. Yanına gidip yıkadığı yeşillikleri doğramaya koyulurken onun tekrar söze girdiğini duyuyorum ne yazık ki.
"O gece seni ben buldum, Melek." diyor ısrarla. "Emniyetteki tutanağını gözlerimle gördüm, kızım. Sonra o tutanak ortadan kayboldu ama bir kopyasını arşive kaldırmıştık."
Elimdeki bıçak lavaboya düşüyor birden. Arşivdeki kopya... Hiçbir şey söylemeden bıçağı tekrar eline alıp muslukta kısaca yıkıyorum. Karnımın üzerinde bir sigara sönüyor. Sınıf öğretmenim Meliha Hanım'ın beni yanına çağırdığını duyuyorum. Bozulmuş örgülerimi tekrar örerken, babamın vereceğim cevapları önceden ezberlettiği bir takım sorular soruyor bana.
Kolumun kardeşimle sokakta oyun oynarken kırıldığını söylüyorum, ip atlarken kaldırıma düşüvermişim birden. Zaten çelimsiz, ufacık, babamın deyimiyle sıçan yavrusu gibi bir şeyim. Dokunsan renk değiştiriyor tenim, biraz sert düşünce de kemiklerim kırılıveriyor işte.
Nazmi Amca ne olduğunu anlamadığım bir şeyler anlatmaya devam ederken karanlıkta ağlayan küçücük bir kız görüyorum. Keşke o kızın yaşamak için neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlayabilseydim. Oysa kurtulmak için ne çok fırsat çıkmıştı karşısına...
"Aras araştırıyor, Melek. Arşivdeki dosyanı bulmuş ama garip şeyler oluyor kızım... Birileri dosyanı düzenlemiş olmalı, emniyetteki tanıdıklar haber verince inanmayıp kendi gözlerimle görmeye gittim. Seneler önce gözümün önünde tutulan tutanak, basit bir kaybolma vakası olarak değiştirilmiş. Baban olacak şerefsiz yaptı desem... O köpeğin buna yetecek nüfuzu yok ki."
Nazmi Amca'nın pek dinleyemediğim sözleri birer uğultu halinde geziniyor zihnimde. Yanıklar. Senin yüzünden. Senin yüzünden. Senin yüzünden. Annemin bacaklarından süzülen kan. O kanı ben dökmedim. Kim döktü? Sol kolum sızlamaya başlıyor birden. Soğanların acısı yüzünden yanaklarımın ıslandığını fark ediyorum. En huzurlu uykum hafızamın deliklerinden dışarı süzülüyor.
"Gerçi, dosyanın bizim şeytanı ikna ettiğini sanmam. Bana sorduğunda sanki o bulduğum kızın sen olduğunu daha önce fark etmemişim gibi şaşırdım falan ama- Kızım sen beni dinliyor musun?"
İnsan kaç kez kovulur aynı evden? Soğanları doğramayı bitirince arkamı dönüp fırına doğru ilerliyorum. Kapağı açtığımda yemeğin piştiğini gösteren mis gibi bir koku yayılıyor etrafa. Hevesle tepsiye uzanırken Nazmi Amca'nın bana doğru atıldığını fark ediyorum ancak yetişemiyor. Eldiven takmayı unuttuğum ellerim şiddetli bir yangınla dağlanırken acıyla çığlık atıyorum. Ve kaçıncısında o ev artık senin evin olmaktan çıkar?
"Melek!" diyor Nazmi Amca beni tutup geri çekerek. "Ah kızım!"
Kıpkırmızı olmuş ellerime bakarken kendime engel olamayıp ağlamaya başlıyorum. Dışarıdan sesler duyuluyor, mutfağa yaklaşan ayak sesleri. Bir an sonra Aras'ın içeri daldığını görüyorum.
"Ne oldu?!"
"Ufak bir kaza sadece," diyor Nazmi Amca. "Fırındaki tepsiyi çıkarırken eldiven takmayı unuttu."
Aras'ın ona ters ters baktığını görüyorum. Yanık kremi getirmekle ilgili bir şeyler geveleyip üst kata çıkan merdivenlere yöneliyor Nazmi Amca. Yanık ellerle ayakta dikilirken Aras'ın belimden tutup beni tezgahın ucuna götürdüğünü fark ediyorum. Musluğu açıp soğuk suya tutuyor ellerimi. Acının aniden hafiflediğini hissedince huzurla iç çekiyorum.
"Bundan sonra sana da yemek yapmak yasak." diyor yanaklarımdaki gözyaşlarını silerken. "Ben mutfağı yakıyorum ama sen de kendini yakıyorsun, güzelim."
Hiçbir şey söylemeden göğsüne yaslıyorum başımı. Kolları etrafıma dolanırken ellerimdeki acıyı hissetmiyorum bile. Sevgisine öyle çok ihtiyacım var ki... Beni alıp sarmalamasına, koruyup kollamasına, geçmişin tüm izlerini ruhumdan söküp atmasına... Aras başını saçlarıma gömüp şefkatle sırtımı sıvazlarken çocukluğum boyunca beklediğim kurtarıcının nihayet geldiğini anlıyorum.
Ne büyük hata...
İnsanı kendinden başka birinin kurtarabileceğini sanmak, maruz kalınan onca baskıya rağmen çareyi yine bir gücün gölgesinde aramak, şefkate güvenip ruhunu güvenilmez bir adama açmak ne büyük hata... Fakat ben henüz hata yaptığımın bile farkında değilim.
Oysa bir erkeğin açtığı yaralardan kaçarken başka bir erkeğin kollarına sığınmamalı insan. Gücü varsa yaralarını kendi başına sarmalı, düşecekse de uçurumun dibine tek başına saplanmalı. Çünkü sevgi her zaman telafisi olmaz sevgisizliğin. Hele ki kanatlarını emanet ettiğin adam, bekçisiyse cehennemin.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
30 Ağustos 2006
Erzurum
Büyük bir kayın ağacının altındaki masada oturan adam, önündeki deftere bir şeyler karalamakla meşguldü. Ara sıra başını kağıtlardan kaldırıp masaya yığılmış ansiklopedilere göz atıyor, aradığını bulduğunda yeniden yazmaya koyuluyordu.
"Abaasılar geleceğin şamanlarının manevi atalarıdır. Şaman olmak üzere eğitilecek "kut" adı verilen ruhları yeraltı dünyasına götürerek en az birkaç yıl orada tutsak ederler. "Kut" ne kadar güçlüyse yeraltında o kadar uzun süre tutulması elzemdir."
Bir an durup sol çaprazında yer alan kitaba göz attı. Türk Mitolojisinin Ana Hatları. Kaynağın güvenilirliğinden emin olamamıştı ancak derlemeye çalıştığı ayinin Orta Asya'daki bazı topluluklarda dilden dile anlatıldığını biliyordu. Teyit etmek için yeşil ciltli ansiklopedilere bir kez daha baktıktan sonra pes edip kitaplarda yazanları derleyerek deftere geçirmeye karar verdi.
"Abaası hem Kut'un yeraltı dünyasında tutsak edileceği evin sahibidir hem de bu evlerde Kut ruhunu terbiye ederek zayıflıklarından arındırmakla görevlidir. Eğitimin sonlarına gelindiği zaman ise Kut'un önce başını keser, ardından gövdesini dokuz parçaya ayırır. Bu esnada da bedenine yapılanları görebilsin diye Kut'un başını yüksek bir ağacın tepesine asar."
Bir yandan kitapları inceleyip bir yandan yazarken içten içe rahatsız olmaya başlamıştı. Zihni durmadan bir yıl öncesine gidiyor, kendini ister istemez Abaasılarla karşılaştırırken buluyordu. Fakat değildi. Artık değildi. Bir yıl evvel her iki efendiden de kendisini azletmiş, ömrünün kalanını o iki efendinin emirlerini yerine getirmeye çalışırken hayatını mahvettiği bir çocuğa adamaya karar vermişti.
"Abaası Kut'un bedenini dokuz parçaya ayırdıktan sonra bu parçaları kötü ruhların geçeceği yolların üzerine bırakır. Zira kötü bir ruhun bu parçalardan birini yemesi, Kut'un karşısında tüm gücünü yitirmesine neden olur. Bu yüzden Kut'un ruhu dokuz kötü ruhun hepsine yetecek hale gelene kadar parçalanmalıdır. Aksi taktirde bölüştürülen bu parçalar kötü ruhların hepsini doyurmaya yetmez ve parça yetişmeyen ruh hangisiyse, gelecekte Kut o ruhun belaları ve kötülükleri karşısında savunmasız kalır."
Paragrafı bitirdiğinde daha fazla devam edemeyeceğini anlamıştı. Kalemi elinden bırakıp ayaklandı birden. Sanki kitaplardan uzaklaşırsa zihnindeki sorulardan da uzaklaşabilecekmiş gibi ağır ağır yürüyüp bahçenin ucuna doğru ilerledi. Arkadaki masada harıl harıl ders çalışan oğlanı izlerken zihnindeki karmaşa durulur gibi olmuştu.
Eğitim saçmalığına son vermekle doğru yaptığını, aksi taktirde Aras'ı büsbütün kaybedeceğini biliyordu. Çünkü kim ne derse desin, her vahşi hayvanı ehlileştirmek mümkün olmuyordu işte. İbrahim Saral ondan torununu eğitmesini isterken oğlanın karakterini hesaba katmamıştı belli ki. Top oynayan çocukları izlerken 'Her insanı eğip bükemezsin.' diye geçirdi içinden. 'Kimisi çok serttir, zorlarsan kırılır.'
Ve bir yıl önce, oğlanı kırmanın eşiğine gelmişti. Dağdan indikten sonra içine kapanıp günlerce kimseyle konuşmamıştı çocuk. Onun üzerindeki bu garipliği insanlara açıklamak için teröristler tarafından saldırıya uğradıkları masalını uydurmuştu Nazmi. Kendisi geçmiş olsun demek için eve gelenlere olayı anlatırken o da bir köşede sessizce oturuyordu.
Fakat misafirlere teröristlerden birinin az kalsın oğlanı öldüreceğini, son anda tabancasına davranıp saldırganı öldürerek onu kurtardığını, yine de yaşananların o yaştaki bir çocuk için epey ağır olduğunu söylediğinde çözülmüştü Aras. Attığı kahkaha, günler sonra dışarıya karşı verdiği ilk tepkiydi. Nazmi evdeki kalabalığı gönderirken karnını tuta tuta gülmeye devam etmiş, nihayet yalnız kaldıklarında hıçkırarak ağlamaya başlamış, en sonunda da oturduğu yerde uyuyakalmıştı.
O gece her ikisi için de çok zor bir geceydi. Nazmi tüm ev halkını salondan gönderip Aras kabus görürken bir an bile ayrılmamıştı başından. Başta çocuğun o gün olanları gördüğünü sanmış, fakat sayıklamalarını dinlerken yanıldığını anlamıştı. Oğlan babasının dönüşünü görüyordu kabusunda. Bunu fark ettiğinde yıllar sonra ilk kez hüngür hüngür ağlamıştı adam. O gece eğitim saçmalığını kafasında tamamen bitirdiği gece olmuştu işte. Altı yıldır bir kez bile şefkat göstermediği çocuğa kaybettiği oğluna sarılır gibi sarılıp uyumuştu.
Ve sanki bunun mükafatını alır gibi, o günden sonra yeniden hayata dönmüştü Aras. Hem de öyle bir dönmüştü ki, köylüler yaşadıkları musibetin çocuğu adam ettiğini söyleyip duruyordu. Birdenbire derslerine önem vermeye başlamış, eskisi gibi haylazlıklarıyla insanları canından bezdirmeye son verip söz dinler olmuştu.
Başta karısı olmak üzere çevrelerindeki herkes bu değişime minnetle yaklaşsa da Nazmi insanların bir anda değişmeyeceğini çok iyi biliyordu. Üstelik Aras'ın ne kadar inatçı olduğunu da unutmamıştı. Oğlanın bir şeyler planladığının bal gibi farkındaydı, tüm bu değişim rüzgarlarının bir numara olduğunun da.
Fakat mağaradaki olaydan sonra aralarındaki bağ kopma noktasına gelmişti. Çocuk artık Nazmi'ye karşı gelmiyor, adamın söylediği şeylerin doğruluğunu sorgulamıyordu bile. Çevredekiler bunun saygı olduğunu düşünebilirdi ancak Nazmi gerçeğin çok daha basit olduğunu biliyordu. Aras artık duymuyordu onu.
"Nazmi Abi!"
Duyduğu sesle birlikte başını kaldırıp etrafa bakındı. Çok geçmeden toprak yolun başında beliren tanıdık bir silueti fark etmişti. Köyün muhtarı. Otuzlu yaşların başında tıknaz bir adamdı bu, koşar adımlarla yürürken elindeki kağıtları havaya kaldırmıştı. Biraz daha yakına geldiğinde muhtarın fazlasıyla neşeli göründüğünü fark etti, elinde tuttuğu şeylerse kağıt değil, okunmuş bir gazetenin sayfalarıydı.
"Nazmi Abi bak hele!" diye bağırdı yeniden. "Gazeteye senin şu oğlanın babasını basmışlar, yetiş çabuk!"
Muhtarın coşkuyla verdiği haber şaşırtmamıştı onu. Bugünlerde Hakkı'nın duruşması olduğundan haberi vardı zaten. Fakat sonucun ne olacağını bildiği için Aras'a bundan hiç bahsetmemiş, çocuğun boş yere paniklemesini istememişti.
Başını çevirip masada oturan çocuğa baktığında onun hala ders çalıştığını fark etti. Fakat parmakları neredeyse kalemi kırar gibi tutuyordu artık, belli etmese de yüzünde gergin bir ifadeyle kulak kesilmişti muhtara. Nazmi oğlanın sonucu öğrenene kadar rahat bir nefes alamayacağını, sonrasında da günlerce babasının içeride kalmasını istediği için suçluluk duyacağını biliyordu. Ne var ki, muhtarın söylediklerini duymuştu bir kere. Bu yüzden kararı da duyup rahatlaması için durduğu yerden adama seslendi.
"Ne yazmışlar desene be adam!"
"Müjdemi isterim Abim!" diye bağırdı muhtar bu kez. "Beraat ettiriyorlarmış adamcağızı!"
Nazmi dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti birden. Olduğu yerde hafifçe sendelemiş, dengesini kaybetmemek için son anda çitlere tutunmuştu. Beraat... Onun için beklenmedik bir tokattan farkı yoktu bu kelimenin. Öylesine şaşkındı ki, henüz ne hissedeceğini dahi bilemiyordu. Sıkı sıkı kavradığı tahtadaki kıymıklar ellerine batarken kendini toplamayı denedi çaresizce.
Yapamadı.
Altındaki toprağın yavaşça kaydığını fark etti Nazmi. Devrilirken gözünün önündeki durmadan hareket eden şeffaf pulları izleyebiliyordu yalnızca. Kulaklarında beliren çınlama onu bulunduğu ortamdan soyutlamış, büyük oğlu çitlerin üzerinden atlayıp ona doğru koşarken dizlerinin üzerine yıkılmıştı. Bir de uzaklardan bir yerden muhtarın sesini duyuyordu hala.
"Abim iyi misin?" diye dürtüp duruyordu kendisini. Bir yandan da başında duran büyük oğlunu sakinleştirmeye çalışıyordu. "Korkma oğlum, sevinçten tansiyonu düşmüş babanın. Soğuk suyu tepesinden döktük mü hiçbir şeyi-"
İki eliyle birden yakasını kavrayıp susturdu muhtarı. Başının hala deliler gibi döndüğünü hissedebiliyordu fakat umurunda bile değildi. Yerinden doğrulmaya çalışırken duyduklarını teyit etmekten başka bir şey düşünemiyordu.
"Doğru mu?" diye sordu korkulu gözlerle kendisine bakan adamı sarsarak. "Hakkı Karadağ mı yazıyor gazetede? Hakan, kontrol et şunu!"
Oğlunun panikle gazeteye uzandığını görünce muhtarın yakasını bıraktı. Bir an sonra adam geriye sıçrayıp hızla uzaklaşmıştı ondan. Elleriyle yakasını gevşetirken gazeteyi inceleyen oğlunu sarstı Nazmi.
"Söylesene oğlum!"
"Baba, d-doğru işte..." diye şaşkınlıkla kekeledi Hakan. "Hakkı Amca'yı beraat ettiriyorlar."
Tüm gücünün çekildiğini hissetmişti adam. Doğrulmaya çalışmaktan vazgeçip sırtını çitlere dayarken "Haklı çıktı." diye mırıldandı kendi kendine. "Aras haklı çıktı."
Ne olacaktı şimdi? Kendi akıbeti için endişelenmiyordu Nazmi, ihanetinin bedelini er ya da geç ödeyeceğini çoktan kabullenmişti. Onu korkutan şey, oğlanın akıbetiydi. Aras'ı düşününce canlanır gibi oldu birden. Son bir gayretle yerinden doğrulup az evvel çocuğun ders çalıştığı masaya göz attı.
Korktuğu şey başına gelmişti.
"Hakan koş çabuk!" diyerek sarstı oğlunu. "Tüm çocukları yanına al, köyün çıkışına git! Aras'ı bulup getirin hemen!"
Oğlunun kuşkuyla kendisini süzdüğünü fark etti. Tatil için eve döndüğünde beri bir şeylerin ters gittiğinden şüpheleniyordu Hakan. Babasının garip tavırlarından sonra büsbütün emin olmuştu. Kaşlarını hafifçe çatarak ciddi bir tavırla konuştu.
"Aras nerede ki?"
"Ulan bilsem sana sorar mıyım?!" diye kükredi Nazmi. "Çene çalacağına git oğlanı bul!"
Hakan ikna olmamış gibi görünüyordu fakat ortada acil bir durum olduğunu fark etmiş olacak ki, çok uzatmadı. Oğlu arkasını dönüp arazide top oynayan çocuklara doğru koşarken Nazmi şaşkın şaşkın onları izleyen muhtara döndü yeniden.
"Bahri sen de koruculara haber sal!" diyerek iteledi adamı. "Bir an evvel çocuğu bulmamız lazım!"
Çünkü şehre inerse Aras'ın izini tamamen kaybedeceğini biliyordu. Çocuğun en büyük kabusu gerçeğe dönüşmüştü az önce. Onun bu panikle nereye gideceğine, ne yapmaya çalışacağına dair hiçbir fikri yoktu. Bu yüzden muhtar gittikten sonra toparlanmak için beklemedi bile, ağır adımlarla eve doğru ilerlemeye başladı. Diğer oğullarını yanına alıp kendisi de çocuğun peşine düşecekti.
Aralık kapıyı itip eve girdiğinde derin bir sessizlik karşıladı kendisini. Hasta yatan karısından başka hiç kimse yoktu içeride. Çekmecelerde el feneri ararken onu uyandırdığını fark etti Nazmi. Hala ara holde olduğu için kadın onu görmeden seslenmişti.
"Sen yine ne kurcalıyorsun çocuk?"
Başını iki yana sallarken sabırla iç çekti adam. Karısıyla defalarca kez konuşmuş, fakat onu bir türlü oğlana ismiyle hitap etmeye ikna edememişti. Saçma sapan lakaplar taktığı yetmezmiş gibi oğullarını da böyle alıştırmıştı üstelik. Hakan Harbiye'ye gittikten sonra Nazmi'den başka Aras'a adıyla seslenen kimse kalmamıştı evde.
"El feneri nerede?" diyerek pes etti sonunda. "Alt üst etmişsiniz bütün çekmeceleri!"
"Seninkine sor onu." dediğini duydu karısının. "Vallahi bıktım artık Nazmi! Az evvel gelip her yeri birbirine kattı yine. Ne arıyorsun dedim ama soru sorunca cevap da vermiyor soysuz!"
"İsmiyle hitap etmezsen vermez tabi-"
Karman çorman olmuş çekmeceye bakarken birden durdu adam. Aras buraya neden gelmişti ki? Kendini çocuğun para almak eve uğradığını ikna etmeye çalışarak koridorun sonuna koşturdu telaşla. İçeriden karısının kendisine seslendiğini duymuştu fakat cevap verecek halde değildi.
Ceketini eline alıp panikle cüzdanını açtı önce. Her şeyin yerli yerinde olduğunu görünce başından aşağı kaynar sular döküldü adamın. Sonra askıdaki siyah çantaya uzandı korka korka. Eline aldığı anda hissettiği hafiflik bir çok şeyi açıklıyordu zaten. Yine de çantayı açıp içine göz attı son bir umutla. Silahı yerinde yoktu.
"Sakın oğlum," diye mırıldandı çantayı atıp kapıya doğru koşarken. "Sakın yapma oğlum."
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"Yeni bir kalıba dök, beni arıt bir potada.
Geçmişim saklı ama geleceğim ortada.
Söylentiler çıksın, elimi kana bula;
Yeter ki günlerim olsun çırılçıplak koynunda."
-Metin Altıok
-*-
Evden çıktığımda yüzümü keskin bir alazla yalayıp geçen soğuk karşısında afallıyorum. Daha dün sıcaktan kazak bile giyememiştim, şimdiyse hava sıcaklığı on derece birden düşmüş gibi... Saçlarım ayazla uçuşurken başta eve dönüp daha kalın bir şeyler giymeye niyetleniyorum. Fakat iki gün önceki soğuğu hatırlayınca bu fikirden vazgeçmem uzun sürmüyor. Ve üç gün önceki sıcağı. Tabi, bir de dört gün önceki soğuk var.
Hem havanın dengesizliği yüzünden, hem de en az hava kadar dengesiz bir adamı daha fazla bekletmek istemediğimden ellerimi hohlayarak yola koyuluyorum. Bir elimde minik bir torbayla yürürken rüzgar elbisemin eteklerine dolanıp duruyor, esintinin tenime değdiği yerlere diken batıyor sanki. Yağmur çiselemeye başladığında yürümeyi bırakıp koşar adımlarla ilerlemeye başlıyorum.
Ne yazık ki, mahalleden çıkana kadar geçen birkaç dakikalık zaman bile dağılmama yetiyor. Minik su damlaları özenle maşa yaptığım buklelerime saldırıyor önce. Naz'ın gözlerimi yerinden çıkarmak pahasına sürmeyi başardığı eyeliner ve ruju koruyabilmek için eteğimi tutmayı bırakıp başımın üstüne kaldırıyorum kollarımı. Rüzgarın kıçımı açmaya yeltendiğini fark edince üzerimdeki uzun hırkaya sımsıkı sarmalanıyorum. Tam o esnada arkamda tanıdık bir korna sesi yankılanıyor, hemen arkasından Aras'ın sesini duyuyorum.
"Melek!"
Arkamı döndüğümde onun yaklaşık on metre geride durduğunu görüyorum. Arabanın kapısını kapattıktan sonra yüzünde sıcak bir tebessümle bana doğru yürümeye başlıyor. Sıcak... Soğuktan buz kesmek üzereyken yol ortasında soba bulmuş gibi seviniyorum. Su birikintilerinden atlayarak ona doğru koştururken kollarını iki yana açıyor Aras.
"Dondum!" diyorum iki yana açılmış ceketinin içine girmeye çalışarak. "Ç-çok soğuk..."
"Arabaya geçelim o zaman," diyor elleriyle omuzlarımı ovuşturarak. "Buz kesmişsin resmen."
Havanın dengesizliği hakkında gevezelik ederken kolumdan tutup arabaya sürüklüyor beni. İçeri girdiğimde dışarıdan çok da farklı olmayan bir havayla karşılaşıyorum. Elimdeki torbayı o fark etmeden koltuğun kenarına sıkıştırırken Aras kontağı çevirip ısıtıcıyı açıyor. Ceketini çıkarıp omuzlarıma bıraktığında huzurla iç çekiyorum.
"İçerisi birkaç dakikaya ısınır." diyor ellerimi dudaklarına götürüp nefesiyle ısıtırken. "Tanrı aşkına, bu kadar üşümeyi nasıl başardın?"
"H-hava soğuk..."
"Niye mont giymedin ki?" diyor söylenerek. Sonra bakışları bacaklarıma kayıyor. "Ya da çorap?"
"Naz bu elbisenin altına çorap giyilmez dedi." diyorum hırkamın yakasından siyah elbiseyi göstererek. Sonra bacağımı öne uzatıp hevesle dize kadar gelen siyah süet çizmeyi gösteriyorum. "Ben de bunları giydim işte. Nasıl olmuş?"
"Beşiktaş forması gibi olmuşsun." diyor düşünceli bir tavırla çizmelerime bakarak. "Siyah, beyaz. Fazlasıyla dikkat çekici."
Beşiktaş forması mı? Aras'ın bu öküzce yaklaşımı karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum. Sırf beğensin diye sabahın köründe kalkıp süslendim ve tutmuş futbol takımı formasına benzetiyor beni. Bozulduğumu belli etmemeye çalışarak bacağımı indirip hırkama sarınıyorum. Kollarımı göğsümde kavuşturduğumu görünce anlayışlı bir tavırla konuşuyor.
"Üşüyor musun hala?"
"Hayır."
"Üşüyorsun, üşüyorsun." diyor arka koltuktaki alıp paltoyu yastık gibi dizlerine koyarken. "Bence seni ısıtmamız lazım."
"Nası-"
Sözümü bitirmeme fırsat kalmadan belimden kavrayıp kendine çekiyor beni. Bir an sonra kendimi dizlerine oturmuş, sırtımı sürücü kapısının camına yaslanır vaziyette buluyorum. Bir kolunu belime destek yaparken diğerini de karnıma sarıyor Aras. Elleri sıcacık... Gövdesiyle arama sıkışan sağ kolum teninin ısısıyla sarmalanıyor. Tüm vücudum gevşerken yelkenleri hemen suya indirmemek için gözlerimi kısarak onu süzüyorum.
"Böyle mi duracağız şimdi?"
"Rahat değil misin?" diyor halimize göz atarak. "Uzat istersen ayaklarını."
Sonra cevabımı beklemeden elini uzatıp dizlerimin arkasından tutarak bacaklarımı az evvel oturduğum koltuğa kaldırmaya yelteniyor. Gelirken geçtiğim çamurlu yolları hatırlayınca ufak bir çığlık atıp durduruyorum onu.
"Dur, koltuk batacak!"
Kucağında öne uzanıp çizmelerimi çıkarıyorum hızlıca. Ardından hırkamı çıkarıp koltuğa uzattığım bacaklarıma örtüyorum. Gövdem Aras'ın bedeniyle, bacaklarımsa hırkamla ısınırken tüm vücudum mayışmaya başlıyor. Aramıza sıkışmış sağ kolumu kaldırıp boynuna doluyorum önce. Diğer kolumu da beline sardıktan sonra başımı göğsüne yaslıyorum.
Yağmur vuruyor camlara. Bir kolu sırtımla dışarıdaki soğuğun buğuladığı cam arasında gerilmiş, avucunun içinde kaybolup gidiyor sol omzum. Boşta kalan eli oyunlar oynuyor saçlarımın arasında, parmakları ara sıra meskeninden çıkıp yanağıma uzanıyor. Bir elim gömleğinin yakalarında gezinirken diğer elimi yumruk yapıp göğsüne yaslıyorum. Acaba bu bir rüya olabilir mi?
"Aras?"
"Efendim, güzelim?"
"Dün neden öyle söyledin?" diye mırıldanıyorum. "Hani sana huzurlu uyuyorsun demiştim ya, neden dışı seni içi beni dedin?"
"Bazen kabus görüyorum." derken parmakları dudaklarımda geziniyor. "Dışarıdan göründüğü kadar huzurlu uyumuyorum yani."
Tahmin etmiştim...
"Eskiden ben de çok kabus görürdüm." diye itiraf ediyorum ona. Sonra elimi elbisemin içine götürüp kolyemi çıkarıyorum. "Ama bu varken hiç görmedim. Bence sana da bir tılsım lazım."
"Var zaten." diyor kollarını etrafıma daha sıkı sararak. "Benim tılsımım sensin, Melek."
Benim de... Teknedeyken kolyem yanımda olmadığı halde bir kez bile kabus görmemiştim. Fakat her zaman birlikte uyuyamıyoruz işte. Bu yüzden kollarından sıyrılıp öne uzanıyorum sessizce. Koltuğun kenarındaki torbayı elime alıp yeniden dizine yattığımda meraklı bakışlarla beni izliyor. İçindeki minik paketi çıkarıp Aras'ın ellerine tutuşturuyorum.
"İçinde ne var?"
"Aç da bak," diyerek sırıtıyorum ona. "Belki sana tılsım olmayı başarır diye getirdim. Sonuçta her zaman birlikte uyumuyoruz, öyle değil mi?"
Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor önce. Ardından sessizce paketi açmaya koyuluyor. Nihayet içindekine eriştiğindeyse gülmeye başladığını fark ediyorum.
"Senin mi bu?"
"Çocukken hep buna sarılarak uyurdum ama artık senin." diyorum ellerindeki Pinokyo kuklasına bakarken. "Zaten sana epey benziyor. Hem görünüş, hem de karakter olarak..."
Yaptığım kinayeyi zerre takmadan gülerken "Biliyor musun, çocukken benim de buna benzer bir oyuncağım vardı." diye mırıldanıyor. "Annem kendi elleriyle yapmıştı hatta."
"Ciddi misin?" diyorum hayretle. "Annen tahtadan kukla mı yapıyordu?"
"Evet, atölyesinde matkap takımı bile vardı." derken sesinde gururlu bir tını beliriyor. "Bazen ufak tefek aletler tasarladığı da olurdu. Babam onun dahi bir mucit olduğunu iddia ederdi hep."
Yüzündeki neşeli ifadeyi görünce ben de sırıtmaya başlıyorum. Bir yandan da merakımı devreye sokuyor duyduklarım.
"Peki yaptığı aletleri hala saklıyor musun?" diyorum hevesli bir tavırla. "Şu oyuncak kukla mesela?"
"Hayır, hepsi kayboldu." diye iki yana sallıyor başını. "Oyuncak kuklayı tesadüfen buldum ama üstü... Çok kirlenmişti. Almak istemedim."
Kaşlarımın düşünceli bir tavırla çatıldığını hissediyorum. "Nerede buldun ki?"
"Enkazda." diyor hafifçe omuz silkerek. "Babam depremden sonra enkazın kaldırılmasına izin vermemişti. Ben de geçen yıl belki birkaç fotoğraf bulurum diye görmeye gitmiştim, o sırada kuklayı da gördüm."
Onu tek başına enkazın arasında gezinirken düşününce bir şeyler düğümleniyor boğazıma. Keşke o esnada yanında olabilseydim... Geçmişten bahsederken son derece normal bir şeymiş gibi konuşsa da bir yerlerde izi kaldığına eminim. Çünkü o iz hep vardır. Yaşananlar unutulur ama geçmişte bir yara açıldıysa, gelecekte muhakkak izi kalır.
"Peki buldun mu?" diye soruyorum boğazımdaki düğüme rağmen. "Fotoğraf yani?"
"Evet, buldum." diyor neşeli bir tavırla. Bir yandan da hevesle cebinden telefonunu çıkardığını görüyorum. "Üstelik bir aile fotoğrafı... Epey yıpranmıştı ama seri numarası hala okunabiliyordu. Böylelikle orijinal fotoğrafı tekrar bastırabildim."
Telefonu elime alıp ekrandaki fotoğrafa baktığımda yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyorum. Mutlu bir aile var bu karede... Orta halli bir evin salonunda, büyük kırmızı bir kanepeye hep birlikte sığmaya çalışmışlar. Her ne kadar annesini merak ettiğim için fotoğrafa bakmak istesem de gözlerim kanepede oturan genç adama takılınca birden duraksıyorum. Şaşkınlıkla başımı kaldırıp Aras'a baktığımda ne demek istediğimi anlamış gibi gülüyor.
"Babama biraz fazla benzediğim söylenir..."
"Biraz mı?" diyorum gözlerim fotoğrafla onun arasında gidip gelirken. "Nazmi Amca haklıymış, neredeyse kopyası gibisin..."
Çaresiz bir tavırla ellerini iki yana açıyor. "Genetik."
Gülerek fotoğrafa dönüyorum tekrar. Hakkı Bey'in kucağındaki bebeğin Lavinia olduğunu anlamak zor değil. Görünüşe bakılırsa neredeyse iki yaşında burada. Tombul bacaklarına, el çırparken neşeli sırıtışına bakarken ben de sırıtmaya başlıyorum. Sonra gözlerim Hakkı Bey'in hemen yanında oturan oğlan çocuğuna takılıyor ve bu kez kahkaha atıyorum.
"Çok tatlıymışsın," diyorum iri mavi gözlerinden yaramazlık akan çocuğa bakarken. "Gözlerin hiç değişmemiş..."
Bakışlarımı sağa kaydırdığımdaysa kahkahalarım duruluyor. Ufak tefek ama son derece güzel bir kadın bu. Yüzünde neşeli bir gülümsemeyle objektife bakarken gözlerinden tıpkı ortalarında oturan oğlu gibi yaramazlık akıyor sanki. Hakkı Bey'in bir kolunu karısının omzuna atarken objektife değil de kadına baktığını fark edince tekrar gülümsüyorum. Bakışlarım kadının kucağındaki kundağa takıldığındaysa bir şaşkınlık sarıyor yüzümü.
"Bu bebek kim?"
Derin bir sessizlik çöküyor aramıza. Aras'ın dalgın bakışları yüzümde gezinirken 'Allah'ım lütfen kardeşi olmasın.' diye dua ediyorum. 'Depremde bir de kardeşini kaybetmiş olmasın...'
"Bir tanıdığımızın kızı," diyor gözlerini ekrana çevirip bebeğe bakarken. "Gördüğüm en güzel bebekti."
Bakışlarımı yeniden fotoğrafa çevirip bebeğin yumulu ellerini tutmuş oğlana bakıyorum. Aras'ın küçüklüğü... Bebeğin onun kardeşi olmadığını öğrenince içim rahatlasa da merakım iki katına çıkıyor.
"Şimdi nerede peki?"
"Bilmiyorum." diyor gülümseyerek. "Depremden sonra izini kaybettik."
Ona cevap vermek istiyorum fakat fotoğrafta dikkatimi çeken bir şey beni durduruyor. Evdeki eşyalar... Aslında ne kadar tanıdık olduğunu yeni fark ettiğim kırmızı kanepeyi inceliyorum önce. Sonra bakışlarım fotoğrafta yarısı görünen tekli mavi koltuğa takılıyor. Duvarın yukarısında uzanan soba boruları... Pencereden dalları görünen koskoca bir kayın ağacı... Yerdeki halılar ve arkada rüzgarla havalanan perdeler...
Araf'taki evinin neredeyse aynısı burası.
Az evvel boğazımı sıkan düğüm bir kez daha gün yüzüne çıkıyor. Sergi gecesi beni öpmeden hemen önce bizim bir geçmişimiz olduğunu söylemişti Aras. Bir de geçemediklerimiz... O gece neden bahsettiğini anladığımı sanmıştım fakat şimdi çok eksik anladığımı idrak ediyorum. Zira geçemediği tek şey ben değilim. Evinde de bir enkazı yaşatmaya çalışıyor hala. Boğazımdaki düğüm giderek büyürken telefonu elimden bırakıp kollarımı boynuna doluyorum.
"Melek?"
"Sarılasım geldi." diyorum hırçın bir tavırla boynuna gömülürken. "Gayet arkadaşça bir şey bu."
Başını geri çekip yüzüme bakıyor. "Öpüşmenin arkadaşça olduğuna emin misin?"
"İyi de biz öpüşmüy-"
Öpüşüyormuşuz. Minik bir buseyle bunu anlattıktan sonra geri çekildiğini fark ediyorum. Kucağında sırtüstü yatarken bir kolunu bebek tutar gibi boynumun arkasından sarıp başımı yukarı kaldırıyor. Ağır ağır üzerime eğilirken ben de ona uzanıyorum, yüzümün bir santim ötesine geldiğindeyse bir anlığına durup bakışlarıyla yıkıyor tenimi. Gözlerindeki büyüleyici fırtına mavisine bakarken kendimi gökyüzüne çıkmış gibi hissediyorum.
"Çok güzel olmuşsun bugün," diyor dudaklarıma minik bir öpücük daha bırakarak. "Hep güzelsin ama bugün bir başka... Az önce yolda gördüğümde gözlerimi alamadım."
"Teşekkür ederim..." diyorum nefes nefese kalmış bir halde. "Sen de şey... Bu gömlekle çok- şık görünüyorsun."
"Hepsi bu kadar mı?" derken ufak bir kahkaha atıyor. "Bende tek beğendiğin şey gömleğim mi?"
"Hayır, gözlerin." diyorum kendimi tutamayıp. "En çok gözlerin..."
Gözlerini beğeniyorum demeye dilim varmıyor nedense. Yanaklarım iyice ısınırken ıslak bir öpücük daha alıyor dudaklarımdan. Ardından başını geri çekip ufak bir tebessümle yüzümü incelemeye başlıyor. Manzaram yıldızlarla dolunca sözcüklerin ağzımdan dökülmesine engel olamıyorum.
"Kişiliğin de güzel..."
"Bak işte bu çok ilginç." derken eğilip çenemde gezdiriyor dudaklarını. "Şeytan olduğumu söylemiyor muydun sen?"
"Yalancı, utanmaz ve düzenbaz bir şeytan hem de."
Hafifçe güldüğünde sıcak nefesi boynumda yankılanıyor. Karnımdaki eli göğsümden yukarı tırmanıp elbisemin açıkta bıraktığı noktalarda gezinirken başımı yana çevirip boynuma gömdüğü saçlarına sürtüyorum. Ona doğru yükseldiğimde bağrımda duran eli bir yumruğa dönüşüyor.
"Ama bir yandan da şefkatlisin." diye konuşmaya başlıyorum yeniden. "Lavinia ya da Emre hakkında söylenirken sesinde şefkatli bir tını oluşuyor mesela. Ayrıca sorumluluk sahibisin, sevdiklerin için fedakarlık yapmaktan da kaçmıyorsun."
"Yeter, Melek." diyerek eliyle ağzımı kapatıyor birden. "Tüm şeytani karizmamı çizdin."
"En önemlisi ise, kindar değilsin." diye devam ediyorum geri çekilip. "Geçmişe saplanıp kalmak yerine affetmeyi tercih ediyorsun."
Dudaklarıyla dudaklarıma uzanırken "Her zaman değil." dediğini duyuyorum onun. "Her şeyi değil."
"Ve övülmekten hoşlanmıyorsun." diyorum ısrarla geri çekilip. "Bu da mütevaz-"
Dudakları aniden dudaklarıma gömülünce susmak zorunda kalıyorum. Her zamankinden daha yoğun, telaşsız bir tutku var Aras'ın üzerinde. Arada geri çekilip yüzümü okşayarak, bir şeylerin tadını çıkarmak ister gibi ağır ağır öpüyor bu kez. Her dudaklarımı kavrayıp geri çekilişinde bacaklarım biraz daha bükülüyor. Ve her seferinde dilinin ağzımda daha derine gömüldüğünü hissediyorum.
Dizlerimi karnıma doğru çekmeye çalışırken bir eliyle bacağıma örttüğüm hırkamı alıp arka koltuğa fırlatıyor. Bir an sonra parmaklarının tüy gibi dokunuşlarla bacaklarımda gezindiğini fark ediyorum. Baldırlarımın arkasını okşayarak aşağılara inip, tam kalçama varacakken geri dönüyor her defasında. Kasıklarımın yukarısında sımsıcak bir şeylerin toplandığını hissediyorum, tüylü bir kedi patileriyle midemin içini tırmalıyor sanki.
Başını geri çektiğinde onun dudaklarının da kızardığını görüyorum. Bakışlarındaysa çırılçıplak bir ateş yanıyor hala. Yarı yarıya aralayabildiğim gözlerimle ve kucağında kendimden geçmiş halde yüzünü izlemeye koyuluyorum. Gözlerini.
Gözleri çok mavi. Masmavi... Dipsiz bir kuyu gibi, sonsuzluğa uzanan gökyüzü, fırtınayla kararmış bulutlar gibi. Bir eliyle ağır ağır kolumu okşuyor, diğer koluyla beni tekrar kendine çekip alnını alnıma yaslıyor Aras. Burnunu hafifçe burnuma sürterken bir şeyler mırıldandığını duyuyorum.
"Melek..."
"Hı?"
"Seni seviyorum."
Gerçekleşen hayalleri ne yapmalı insan? Olur da suya düşer diye hepsini anı sandığıma saklamak geliyor içimden. Fakat bazı hayaller sandıklara sığmıyor işte. Bazı hayaller gerçekleşse bile eninde sonunda suya düşüyor. Peşinden atlamaya çalışırken de henüz gerçekleşmemiş olanlar takılıyor ayaklarına, sandığa sığmayanlar takılıyor. Çünkü bazı hayallerin masmavi gözleri var ve insan istese de gökyüzünü sandıklara kapatamıyor.
Fakat ben zaten en güzel hayalimin kollarındayım şu an. Yağmurlu gökyüzünün derinliklerindeyim... Aras'ın gözlerindeki ışıltılı geceye bakarken gönlümdeki tüm sandıklar etrafa saçılıyor, yıldızlarla dolu bir mavilikte boğuluyorum birden. Ve öyle bir boğulmak ki bu, İstanbul Boğazı'nda bile böyle boğulmadım ben.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Büyük beyaz bir villanın önünde durduğumuzda Aras bana dönüp soran gözlerle bakıyor. Hiçbir şey söylemeden kapıyı açıp aşağı atlıyorum. Yol boyunca nereye gittiğimizle ilgili o kadar çok soru sordu ki, az kalsın kaçırıyordum ağzımdan. Neyse ki bu kez atılan yemlerin hiçbirini yutmadım. Fakat görünüşe bakılırsa hala vazgeçmiş değil. Onu kolundan tutup villanın bahçe kapısına sürüklerken son kez şansını deniyor. Homurdanmalarını görmezden gelip zile basıyorum.
Çok geçmeden diğer tarafta ayak sesleri beliriyor ve kapı açılıyor birden. Karşımızda duran sarışın kadına bakarken ıslık çalmamak için kendimi zor tutuyorum. Konserde olduğundan çok daha güzel görünüyor Begüm. Sarı saçlarını tepesinde zarif bir topuza dönüştürmüş, üzerinde derin göğüs dekolteli kırmızı bir elbise var. Yüzündeki parti makyajıyla öyle güzel görünüyor ki, evli oluşuna sevinirken buluyorum kendimi.
"Sonunda geldiniz!" diyor neşeyle öne atılıp bana sarılırken. "Ne yalan söyleyeyim, başaramazsın sanıyordum."
"Eh, gördüğün üzere başardım." diyorum Aras'ı gösterip gülerek. "Yolda epey soru sordu ama hiçbir şey söylemedim."
Begüm beni bırakıp Aras'a sarılırken göz ucuyla süzüyorum onu. Yüzünde hala şaşkın bir ifade var ancak çabucak toparlıyor kendini. Geri çekilirken yüzünde neşeli bir ifadeyle bana döndüğünü fark ediyorum.
"Nasıl bir oyunun içindeyim, Melek?"
"Seni partiye getirdim." diyerek sırıtıyorum ona. "Begüm işleri bahane edip tüm etkinlikleri ektiğini söyledi bana. Bölümdeki lakabın hayırsıza çıkmak üzereymiş."
"Ama yalan mı şimdi?" diye araya giriyor Begüm. "Okul bitince kimseyi aramaz oldun, Yalıçapkını."
Yüzümün bir parça asıldığını inkar edemem. Aras'ın üniversite arkadaşları arasındaki bu garip lakabına alışamadım henüz. Begüm bu lakabı söz konusu kuş türünün mavi renginden ötürü verdiklerini söylemişti fakat yine de her duyduğumda canım sıkılıyor.
"Siz bunları ne ara planladınız?"
"Konserde," diyerek göz kırpıyorum Aras'a. "Lavaboya gittiğimde Begüm de gelmişti, orada lafladık biraz."
Begüm beni başıyla onayladıktan sonra birkaç metre ötede beliren garsonu çağırıyor yanına. Onlar konuklara verilen ikramlarla ilgili konuşurken Aras'ın yüzündeki neşeli ifadenin silinip gittiğini fark ediyorum. Bana doğru eğilerek usulca mırıldanıyor.
"Bu parti işi de nereden çıktı Melek?"
"Dediğim gibi, konserde Begüm söyledi." diyorum aynı ses tonuyla. "Hem senin yanında da üniversite arkadaşlarıyla toplanma fikrini söylemişti, gayet sıcak bakmıştın."
"Evet ama bugün yapalım dememiştim." diyor huysuz bir tavırla. "Yarın Ankara'ya gideceğim zaten-"
"Aman koş git!" diyerek birden lafa karışıyor Begüm. Bizi duyduğunu anlayınca mahcup bir şekilde ona bakıyorum. Gözlerinde meydan okuyan bir tavırla Aras'ı süzdükten sonra yanıma gelip koluma giriyor.
"Boşver sen bunu, Melek." diyor Aras'a dil çıkararak. "Bırak nereye gidiyorsa gitsin, o yokken görüşürüz biz de."
Ne diyeceğimi bilemez halde bocalarken ortamda kısa bir sessizlik oluyor. Önce Begüm'ün gıcık verir gibi Aras'a göz kırptığını fark ediyorum. Sonra Aras'ın kahkahası yankılanıyor kulaklarımda.
"Kızım sen de alınmaya yer arıyorsun," diye söyleniyor Begüm'e. "Madem bu kadar istiyorsun, yarım saat durup kaçarız. Uygun mudur?"
"O yarım saati nasıl geçireceğinize bağlı." diyerek kahkaha atıyor Begüm. "Eğer yeterince eğlenmezseniz asla bırakmam, ona göre."
Değişip duran atmosferden başım dönmüş halde Aras'a bakıyorum. Sımsıcak bir gülümseme beliriyor yüzünde, ardından beni kendine çekip koluma giriyor. Biz içeri girerken Begüm'ün arkada kalıp başka bir garsonla konuşmaya başladığını görüyorum. Sebepsiz bir huzursuzluk çöküyor içime. İçgüdüsel bir şekilde Aras'ın koluna daha sıkı sarılıyorum. Fakat tam partinin olduğu yere varmışken aniden durup ceplerini yoklamaya başlıyor.
"Ne oldu?"
"Telefon..." diyor ceketinin cebini tekrar kontrol ederek. "Telefonu arabada unutmuşum."
Tekrar koluna girip kapıya yöneliyorum. "Gidip alalım öyleyse."
"Sen partiye geç, ben alıp gelirim." diyerek sıyrılıyor kolumdan. Tam kapıya yönelirken bir şey hatırlamış gibi tekrar bana döndüğünü fark ediyorum. Yüzünde mahcup bir ifadeyle söyleniyor.
"Birazdan herkes senin kim olduğunu soracak."
Onun arkadaşlık kuralını ezip geçmesine alıştığım için hafifçe omuz silkiyorum. "İstediğini söyleyebilirsin."
"Arkadaş olduğumuzu söyleyelim en iyisi," diyor birden. "Üniversite arkadaşlarım diye demiyorum ama bazen çocuk gibi davranıyor hepsi. Şimdi sevgili olduğumuzu söylersek parti bitene kadar saçma sapan imalarla seni utandırmaya çalışırlar."
"Bence de böylesi daha mantıklı." diyorum anlayışlı bir şekilde gülümseyerek. "Hem zaten biz sevgili değiliz ki, durduk yere yalan söylemeyelim."
Bir anlığına duraksıyor fakat ardından sevecen bir şekilde başını sallayıp arkasını dönüyor bana. Gidişini izlerken içimde huzursuzluk daha da büyüyor sanki. Birini bile tanımadığım onlarca insanla dolu bahçeye bakarken parti alanına gitmeye cesaret edemiyorum. Peşinde kuyruk gibi dolaşmak istemediğimden Aras'ın arkasından da gidemiyorum elbette. Mecburen bir köşeye ilişip onun dönmesini beklemeye başlıyorum. Arabaya gidip gelmesi en fazla kaç dakika sürer ki?
Epey uzun sürüyor. Yaklaşık on dakika boyunca bahçedeki devasa saksılardan birinin kenarına tünüyorum. Neyse ki bu gibi durumlara yabancı değilim. Yakın tanıdıklarım dışındaki insanlara karşı içe kapanık biriyim zaten. Bu yüzden kalabalık ortamlarda görünmez olup tek başıma vakit geçirebilme konusunda gelişmiş bir yeteneğim var.
Gerçi, son zamanlarda sürekli Aras'la vakit geçirdiğim için bu konuda epey köreldim. O kadar enerjik ve sosyal bir insan ki, onun yanındayken ister istemez ben de açılıyorum. Normal koşullarda insanların arasındayken dikkat çekmemek üzerine kurulu bir felsefe benimsememe rağmen onunlayken konserde bağırarak şarkı söyleyebilen birine dönüşüyorum. İçimde bastırılmış bir şeyleri açığa çıkartıyor Aras.
"Ah- çok pardon!"
Sırtıma yediğim bir darbeyle öne doğru yalpalarken tepemde bir kadının sesi yankılanıyor. Bir an sonra telaşla koluma yapıştığını fark ediyorum. Ben dengemi bulmaya çalışırken kulağımın dibinde bağırarak özürler dilemeye devam ediyor.
"Önemli değil." diye geveleyerek doğrulmayı başarıyorum sonunda. "Yolun ortasında duran bendim."
Kızıl saçlı, orta boylu genç bir kadın bu. Yüzünde neşeli bir ifadeyle sırıtırken tıpkı kendisi gibi kızıl kafalı minik bir kız çocuğunun elinden tuttuğunu fark ediyorum.
"Asıl sakar olan benim." diyerek gülümsüyor bana. Sonra elinden tuttuğu kızı işaret ediyor. "Bu da yaramaz olanımız. Küçük hanımın arkasından koştururken çarptım size."
Çocuğun bana sırıttığını görünce kendimi tutamayıp gülüyorum. Diz çöküp elimi uzattığımda soran bakışlarla kadına çeviriyor başını. Gerekli onayı aldıktan sonra tekrar bana dönüp elini uzatıyor.
"Merhaba, yaramaz hanım." diyerek küçük kızla tokalaşıyorum. "Tanıştığıma memnun oldum."
"Sıla benim adım." diyor hafifçe diklenerek. Sonra çocuksu bir merakla soruyor. "Sen kimsin?"
"Ben de Melek." diyorum kızın yanağından makas alırken. "Buraya bir arkadaşımla geldim."
"Demek bu yüzden sizi daha önce görmedim."
Kadının benimle konuştuğunu fark edince ayağa kalkıp onunla da tokalaşıyorum. İsminin Aslı olduğunu, ufaklığın da tahmin ettiğim gibi kendi kızı olduğunu söylüyor. Aras'la birlikte geldiğimi öğrenince epey keyiflendiğini fark ediyorum. Koluma girip beni kalabalığa sürüklerken bıcır bıcır konuşmaya devam ediyor.
"Okuyorsun, değil mi?" diye soruyor önce. Sonra cevabımı beklemeden devam ediyor. "Ne okuyorsun?"
Kadının tezcanlı hali karşısında dayanamayıp sırıtıyorum. "Hukuk okuyorum, ikinci sınıf."
"Öyleyse Aras'la da bizimkinin saçma Hukuk macerası sırasında tanıştınız?"
Ona cevap vermek üzere ağzımı açtığım esnada Aras yanımıza geliyor. Neşeyle Aslı'ya sarılıyor önce, ardından yere çöküp Sıla'yı öpüyor. Onlar muhabbet ederek tekrar yürümeye başlarken peşlerine takılıyorum ben de. Kalabalık bir masaya vardığımızda Aras kısaca oradakilerle de tanıştırıyor beni. Lavinia'nın çok yakın bir arkadaşı olduğumu söylediğinde masadakilerin beni onun küçük kız kardeşi olarak konumlandırdığını görebiliyorum. Neyse ki çok fazla durmuyorlar üzerimde, kendi içlerinde koyu bir muhabbete girişiyorlar.
Sıkıntıyla etrafa göz atarken villanın bahçeye açılan balkonunda Begüm'ün belirdiğini görüyorum. Üzerini değiştirip siyah, derin göğüs dekolteli bir elbise giymiş bu kez. Biz geldiğimizde topuz olan saçlarını da açmış, maşayla yaratılan zarif bukleleri o yürüdükçe dalganıp duruyor. Merdivenlerden inip havuzun yanındaki masalardan birine doğru yürürken çevresindeki insanların tıpkı benim gibi onu süzdüğünü görüyorum. Eh, haksız değiller.
"Ne oldu, Melek?"
Aras'ın sesini duyunca bakışlarımı kadından alıp ona dönüyorum. Gözlerindeki samimi merakı görünce çenem çözülüveriyor.
"Begüm'e bakıyordum." diyorum bir sır verir gibi fısıldayarak. "Üzerini değiştirmiş baksana."
İşaret ettiğim tarafa kısa bir bakış atıyor. "Çok ilginç... Neden acaba?"
"Kadınlar kıyafet değiştirmek için bir sebebe gerek duymazlar." diyorum bilmiş bir tavırla. "Gerçi, diğer elbiseyle sıcaklamış da olabilir. Güneşe baksana, birkaç saat içinde mevsim değişti resmen. Ben bile piştim bu hırkayla-"
Dize kadar gelen uzun hırkamı işaret ederek ona dönüyorum fakat Aras'ın yüzündeki hayranlık dolu tebessümü görünce sesim zayıflayarak kayboluyor. Saçlarıma baktığını anladığımdaysa oyunumuzun ortaya çıkmasından korkarak uyarmaya çalışıyorum onu. Ancak bir şey söylememe fırsat kalmadan uzanıp omzumdan aşağı salınan buklelerden birini parmaklarının arasına alıyor. Elindeki tutamı güneşe tuttuğunda saç tellerimde kırmızı ışıkların titreştiğini fark ediyorum.
"Gördüğüm en güzel kızıl olabilir..."
Yanaklarımdaki ısıyı görmezden gelmeye çalışarak bir şeyler geveliyorum. "Çocukken havuç diye dalga geçerlerdi."
"Alakası yok bence." diyerek mırıldanıyor. "Gözlerindeki yeşillerle birlikte çok hoş duruyor."
Kendimden emin bir şekilde başımı iki yana sallıyorum. "Benim gözlerim yeşil değil."
"Evet öyle."
"Farkında mısın bilmiyorum ama benim gözlerimden bahsediyoruz." diyorum hayretle. "Ve seni temin ederim ki, kendisinin yeşille alakası yok."
Hafifçe gülüyor. "Sen şimdi gözlerini kahverengi sanıyorsundur."
"Hiç olur mu öyle şey?" diyorum ciddi bir tavırla. "Mor benim gözlerim, Aerys Targaryen de öz babam olur. Dar Deniz'in ötesinden buraya renk körlerine savaş açmak için geldim."
"Memnun oldum Khaleesi, ben de King's Landing." diyor ufak bir kahkaha atarak. "Hani şu finalde yaktığın şehir."
Tam onu çimdiklemeye hazırlanırken Aslı'nın bize baktığını fark ediyorum. Aras'la çene yarıştırmayı bir kenara bırakıp önüme dönerken kadının yüzünde manidar bir tebessüm beliriyor. Ardından kızını eşi olduğunu tahmin ettiğim adamın kucağına bırakıp bize doğru ilerlediğini görüyorum. Yanımıza geldiğinde bana neşeyle göz kırpıyor, sonra Aras'a dönüp iğneleyici bir sesle konuşuyor.
"Az önce soramadım ama hangi rüzgar attı seni buraya?" dediğini duyuyorum onun. "Ben gelmezsin sanıyordum."
"Komploya kurban gittim." diyerek gülüyor Aras. "Begüm'ün oyunları işte..."
Hafifçe tebessüm ediyor Aslı. "Müstahak sana."
Sessizce onları izlerken masaya katılan iki yeni adamın dikkatleri dağıttığını fark ediyorum. Birkaç kişiyle selamlaştıktan sonra bizi fark ediyorlar. Daha doğrusu Aras'ı. Yüzlerinde neşeli bir sırıtışla yanımıza geldiklerinde adamların onun epey yakın arkadaşları olduğunu anlıyorum. Ayaküstü koyu bir muhabbete girişiyorlar, Aslı da babasının kucağından firar etmiş kızının peşine düşünce büsbütün yalnız kalıyorum haliyle.
Kollarımı sıkıntılı bir tavırla masaya dayayıp etrafı izlerken Begüm'e takılıyor bakışlarım. Beni gördüğünde sevecen bir tavırla el sallıyor. Ancak tam onun yanına gitmeye hazırlanırken arkasını dönüp yeni gelen konukları karşılamaya gidiyor. Harika... İç çekerek tekrar dönüyorum önüme. Gözlerim sırtı hafifçe bana dönük halde arkadaşlarıyla konuşan Aras'a takıldığında, karşısındaki adamın da bana baktığını fark ediyorum.
"Sanırım sizinle tanışmadık," diyor masanın üzerinden elini uzatarak. "Ben Alparslan Ahıskalı. Siz de Aslı'nın kuzeni olmalısınız."
Aras'ın "Her kızıl saçlı akraba olmak zorunda değil, gerizekalı." dediğini duyuyorum. "Melek benimle geldi."
Gözlüklü adam lafa karışıyor. "Ha yoksa şu T-"
"Bu da Java!" diyerek gülüyor Alparslan isimli adam. "Kendisi dünyanın en patavatsız ikinci insanı olur."
Birinci insanın kim olduğunu sorup sormamayı düşünürken gözlüklü adamın sırıtarak bana döndüğünü görüyorum.
"Adım Cavit olduğu için okulda Cevo diyorlardı." diyerek izahat veriyor. "Java Programlama Dersi'nde çok iyi olduğum için de lakabı buna dönüştürdüler."
"Derste iyi olduğun için değil, karakter olarak Java Dili'ne benzediğin için yaptık onu." diyor Alparslan söze karışarak. "Malum, ikiniz de azalarak bitmeye mahkumsunuz."
Cavit kibirli bir tavırla omuz silkiyor. "C#'cı olduğun için dünyayı Microsoft'tan ibaret sanman çok normal tabi..."
"Sonuç itibariyle; Java da, C# da C diliyle yazıldı." dediğini duyuyorum Aras'ın. "Gerçek babanın kim olduğunu unutmayın diye söylüyorum."
Kafam yanıyor. Ciddi anlamda hem de. Onlar kendi aralarında zerre anlamadığım şeyler konuşurken muhabbeti takip etmeyi bırakıp zihnimde isimleri yerli yerine oturtmaya çalışıyorum. Az evvel tanıştığım kızıl saçlı kadının adı Aslı, Sıla isimli küçük bir kızı var. Kocasının ismiyse Berk, ikisi de Aras'ın bölümden arkadaşları. En yakın arkadaşlarıysa anladığım kadarıyla son tanıştığım iki adam; Cavit ve Alparslan. Cavit kumral, gözlüklü bir tip. Lakabı Java ve kendisi bir yazılımcı. Esmer uzun boylu olanın ismiyse Alparslan, ona da kısaca Alp diyorlar. Ha bir de unutmadan, Aras C programlama dilini destekliyor.
Düşüncelere dalmış bir haldeyken farkında olmadan kolyemle oynamaya başlıyorum. Kafam çorbaya dönmüş halde başımı çevirdiğimdeyse Aslı'yla göz göze geliyoruz. Ne düşündüğümü anlamış olacak ki, başını iki yana sallayarak iç çekiyor. "Matkap tayfa işte..."
"Matkap tayfa mı?"
"Bu üçü bölümün inek takımıydı," diyor eliyle Aras, Cavit ve Alp'i göstererek. "Şimdi bir başladılar mı iki saat susmazlar."
Kendimi tutamayıp gülüyorum. "İyi de matkap ne alaka?"
Aslı'nın ne diyeceğini bilemiyormuş gibi dudağını ısırdığını fark ediyorum. O sırada Aras muhabbete ara verip bize dönüyor birden.
"Üçümüz bir araya geldiğimizde genelde böyle şeylerden konuşuruz," diyor gülümseyerek. "Bazı kıskanç arkadaşlar da matkap gibi kafa deldiğimizi iddia ederek bize matkap tayfa diyor."
"Haa..." diyorum ani bir aydınlanma yaşayarak. "Pek de haksız değiller aslında."
Alp ve Cavit kahkahalarla gülmeye başlıyor birden. Aslı ise kıskanç lafına bozulmuş olacak ki, ters ters bakıyor Aras'a. Ardından bakışları arkamda bir noktaya takılıyor ve keyfinin büsbütün kaçtığını fark ediyorum. Kızıyla ilgilenmesi gerektiğini geveleyip yanımızdan uzaklaşırken anlamsız bir huzursuzluk çörekleniyor içime. Uzun zaman sonra ilk kez kendimi Arzu'nun ölümünü atlatmaya çalıştığım günlerdeki gibi hissediyorum. Bir sis perdesinin içinde gibi...
O günleri hatırlamak içimdeki huzursuzluğu iki katına çıkarıyor sanki. Varlığımın farkında bile değilmiş gibi görünerek neşeyle sohbet eden Aras'a bakarken yanıbaşımda dikildiğini bile fark etmediğim birine tosluyorum sertçe. Soğuk bir sıvı üzerime dökülürken çarpıştığım kişi ufak bir çığlık atıyor. Begüm.
"Dikkat etsene!"
Hırkamın ön kısmının ve farkında olmadan elimde evirip çevirdiğim kolyemin kola asidiyle ıslandığını görünce cevap veremiyorum ona. Begüm söylenerek çizmelerine damlayan kolayı temizlemeye koyulurken telaşla kolyemi çıkarmaya çalışıyorum. Neyse ki Aslı hızla yanımıza gelip kolyeyle boğuşmaktan kurtarıyor beni. Kolyemi çıkartıp bana uzatırken huysuz bir tavırla Begüm'e döndüğünü görüyorum.
"Kızın dibinde dikilirsen çarpar tabi."
Ortamda kısa bir sessizlik meydana gelirken onları umursamadan masadaki suyu döküyorum kolyemin üzerine. Ardından kolyeyi masaya bırakıp önce peçetelerle ellerimi kurulamaya koyuluyorum. Bir an sonra kulaklarımda Begüm'ün mahcup sesi yankılanıyor.
"Özür dilerim Melek, refleksif bir tepkiydi."
Birkaç peçeteyle birlikte masadaki ıslak kolyemi alırken "Saçmalama lütfen," diye gülümsüyorum ona. "Alınmadım bile."
Gözlerim Aslı'ya takıldığında bana ters ters baktığını fark ediyorum. Ardından öfkeyle Begüm'ü süzüyor ve başını iki yana sallayarak eski yerine dönüyor. İkisi arasındaki gerginliğin sebebini bilmediğim için durumu görmezden gelmeye çalışıyorum. Begüm de benim gibi düşünüyor olacak ki, Aslı'yı fark etmemiş gibi yaparak benimle ilgilenmeye koyuluyor.
"Gerçekten çok özür dilerim, Melek." diye mahcup bir tavırla hırkamı temizlemeye çalışıyor önce. Sonra bakışları kurulamaya çalıştığım kolyeme takılıyor. "Ne yapıyorsun?"
"Kola asitli olduğu için çok çabuk karartıyor," diyorum unutmabeni çiçeğini ovalarken. "Bu arada gerçekten sorun değil, Begüm."
"Ah tabi ya, asit..." derken hafifçe gülümsüyor. "Neyse gel hadi, üzerini değiştirelim."
"Gerek yok, elbisem ıslanmadı." diyorum hırkamın iç astarını göstererek. "Lavaboya gidip kendime çekidüzen versem yeter."
"Nasıl istersen." diyor sevecen bir tavırla. "Bu arada her katta lavabo var, çalışanlara sorarsan yerini gösterirler."
Ona başımı salladıktan sonra kolyemi takmasını rica etmek üzere Aras'a dönüyorum fakat yüzüme bile bakmıyor. Yüzündeki buz gibi ifadeye bakarken içime bir şeylerin saplandığını hissediyorum. Neden böyle davranıyor bana? Sakarlık yaptığım için mi? Yoksa onu buraya getirmeme mi kızgın?
Şaşkınlıkla geri çekilirken masadaki insanlardan bazılarının sessizleştiğini fark ediyorum. Avucumda duran unutmabeni çiçeği ağırlaşıyor sanki. Kolyeyi boynuma takmaktan vazgeçip çantama atarken arkamı dönüp masadan uzaklaşıyorum.
Lavaboya girdiğimde bakışlarım aynadaki allak bullak olmuş yüzüme takılıyor. Kıpkırmızı olmuş yüzüme su çarparak ferahlamaya çalışıyorum çaresizce. Ne diye onun ilgisiz tavırlarına bozuluyorum ki? Oysa son derece alışkın olduğum bir durum bu. Dikkat çekmemek, göz önünde olmamak, kendi kendime vakit geçirebilmek beni ben yapan şeyler. Kendi içsel mağaramdan ne ara çıkıp da uzaklaştım bu kadar?
Çeşmeyi kapattıktan sonra aynadaki yansımamı izliyorum sessizce. Gün boyu olanları düşünürken içine düştüğüm karamsarlık gözüme anlamsız gelmeye başlıyor. Dün telefonda Aras'a söylediklerimi hatırlıyorum birden. Öfkem ona yönelik değildi bile, tamamen iş stresi yüzünden saçmalamıştım. Aynı şeyi o da yaşıyor olamaz mı?
Dün bana ne kadar anlayışlı davrandığını düşününce kafamdaki sis dağılmaya başlıyor. İçime yayılan ferahlıkla birlikte kola dökülmüş hırkayı çıkarıyorum üzerimden. Bakışlarım boy aynasındaki yansımama takılınca keyfim daha çok yerine geliyor. Harçlığının yarısını bu elbiseye yatırdığını duyduğumda Naz'a çok kızmıştım fakat şimdi giyim kuşam konusundaki yeteneğini takdir etmekten kendimi alamıyorum.
Açık omuzlu, kalp yakalı, siyah kadifeden bir elbise bu. Kolları dirseklerimin hemen üzerinde bitiyor, göğsümün hemen altındaysa bele oturan bordo renkli bir kemeri var. Yakasından ötürü biraz dekolteli ama eğilmediğim sürece çok sorun olacağını sanmıyorum. Kısalığını ise Naz'ın dize kadar gelen siyah kadife çizmeleri kamufle ediyor zaten.
Çizmelerime bakarken Aras'ın yaptığı forma benzetmesini hatırlayıp somurtuyorum. Görüntüme biraz renk katmak için çantamdaki bordo dudak kalemiyle dudaklarıma hafif bir kat atıyorum önce. Üst dudağımın büküm noktalarına Naz'ın gösterdiği gibi gölge verince ortaya şaşırtıcı derecede doğal bir görüntü çıkıyor. Kafamdaki Şeker Kız Candy esintileri taşıyan çiçekli bandanayı çıkarıp saçlarımı kabarttıktan sonra geri çekilip tekrar aynaya bakıyorum.
Dikkatimi ilk çeken şey bomboş duran boynum oluyor. Sabah Naz elbiseye uyumlu başka bir kolye takmam için ısrar ettiğinde onu dinlemeyip unutmabeni çiçeği kolyemi takmıştım. Şimdiyse elim kolyeme gitmiyor nedense. Ani bir kararla çantamı açıp Naz'ın verdiği bordo renkli choker kolyeyi alıyorum. Boynuma taktıktan sonra geri çekilip son bir bakış atıyorum aynadaki görüntüme.
Yiyorsa bunu da formaya benzetsin bakalım...
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro