Bölüm 3 - Bir Hayaletle Yürümek
"En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak.
Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım?
Ben dediğim şey; bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi."
Ahmet Hamdi Tanpınar - Saatleri Ayarlama Enstitüsü
-*-
Okula gitmeye başlayalı yaklaşık iki hafta oldu. Tıpkı bir robot gibi derslere giriyor, çıkışta kafeye gidiyor, geç saatlere kadar çalışıp evin yolunu tutuyor ve uyku beni esir alana kadar ders çalışıyordum.
Neden çalışıyorum? Güzel soru. Büyük hayalleri olan bir insan değilim, bana kalsa üniversiteye hiç gitmezdim. Evet, lisede çok istediğim bir şeydi bu. Sabahlara kadar ders çalışıp üniversite sınavlarına hazırlanmıştım. Fakat sınavdan hemen sonra babam ölünce her şey darmadağın olmuştu. Tercih bile yapamamıştım, eve kapanıp ağlamakla meşguldüm yalnızca. O yüzden özel bir üniversiteyi tam burslu kazanmam benim için de şaşırtıcı oldu. Eğer bunları yaşayacağımı bilseydi lisedeki rehber öğretmenim benim yerime üniversite tercihi yapmayı aklından bile geçirmezdi herhalde. Zira gittiğim okulda da ölüm yakamı bırakmadı.
Naz'ın banyodan sesi gelirken yataktan kalkıp hızlıca giyindim. Sabahları uyanır uyanmaz kahvaltı edebilen biri değildim zaten, bu yüzden çok oyalanmadan derse yetişebilecektim. Antredeki aynanın önünde saçlarımı tararken banyonun kapısı açıldı ve Nazenin dışarı fırlayıp panikle tekrar odaya koşturdu. Her zamanki gibi okula geç kalmıştı.
Yine de iyi dayandığını düşünüyordum. Zira çocukluktan bu yana üstün zekalı olmanın baskısını üzerinde taşıyordu. Şaka değil, kardeşim gerçekten de üstün zekalı. İlkokul öğretmeni bu durumu fark edip bizi gerekli kurumlara yönlendirmişti. O günden beri Naz hem örgün eğitime, hem de üstün zekalıların gittiği bir okulda eğitim görmeye devam ediyordu işte. Ailecek ondan beklentilerimiz çok büyüktü, zeki olduğu için başarılı olmak onun görevi gibiydi. Sorun şu ki, zeka genelde başına buyrukluk ve ülkedeki eğitim sistemine aykırı bir kafa yapısıyla birlikte geliyordu. İşte bu yüzden yine iyi dayanıyordu Naz. Oturup test çözmekten ve bir şeyler ezberlemekten ölümüne nefret ettiği halde vazgeçmediğini görebiliyordum.
Hazırlandıktan sonra onu sürükleyerek evden çıkarmam gerekti elbette. Çantasını akşamdan hazırlamayı bir türlü öğrenemiyordu, her işi son dakikaya bırakmak kardeşimin sözlük tanımıydı adeta. Sokağa indiğimizde otobüs durağına kadar birlikte yürüdük. Şansıma benim otobüsün duraktaydı, Naz'a harçlığını verip alelacele koşturdum.
Kampüse geldiğimdeyse monoton bir güne daha başlamıştım. İlk günler cehennem tayfası benden intikam almaya kalkışacak diye korkuyordum fakat onlarla doğru düzgün karşılaşmamıştık bile. Açıkçası Arzu öldükten sonra ben de onlardan intikam almak istiyordum, sadece bir kişinin okuldan atılması yeterli gelmemişti. Fakat aylar geçtikçe intikam isteğim ortadan kaybolmuştu. Zaten intikam isteği benim çok uzun süre muhafaza edebildiğim bir duygu değildi. Hesap sorardım, suçluların cezalandırılmasını da sonuna kadar talep ederdim fakat adalet içgüdüsünden doğan bir istekti bu. Yitirilenler geri gelmediği sürece suçluların çektiği azap bana zevk vermiyordu.
Ve Arzu asla geri gelmeyecekti.
Amfiyi bulduğumda ön sıraların çoktan dolduğunu fark ettim. Diğer üniversitelerin aksine bizde devam zorunluluğu vardı, üstelik burslu öğrenci sayısı da azımsanamayacak kadar fazlaydı. Gerçi geçen seneki mezunlarda bölüm birincisi paralı öğrencilerden biri olmuştu, bölümün tam paralı hali de kalburüstü bir puan gerektirdiği için inek burslular ve tembel zenginler klişesi bizde görülmüyordu.
İkinci basamaktaki sıranın en ucunda boş bir yer görünce hevesle oraya seğirttim. Ne yazık ki çantamı koyduğum anda kızın biri "Orası dolu canım." demişti. "Bak hatta defter var, arkadaşım gelecek."
Hiçbir şey söylemeden çantamı geri aldım. Arkadaş için yer tutma olayı lisede kalmamış mıydı ya? Somurtarak etrafa bakınıp yer ararken az ileriden biri bana seslendi.
"Burası boş."
Arkamı döndüğümde en ön sırada oturan bir oğlanın bana yanını işaret ettiğini gördüm. Sevindirik olduğumu gizleme gereği duymadan aşağı indim tekrar. Kenara çekilerek bana yol verirken sınıftaki iki kızın bakışları gözüme takılmıştı. Gözleri yanına oturduğum çocukla benim aramda gidip gelirken fısıldaştıklarını pek gizleme gereği duymuyorlardı. Kendilerini Naz'ın bayılarak okuduğu, okulun ilk gününde bir bed boyla karşılaşma temalı ergen kitaplarından birinde falan mı sanıyorlardı acaba?
Eh, nasılsa zamanla yanıldıklarını anlayacaklardı.
"Ben Mert bu arada."
Oğlanın bana elini uzattığını görünce ben de elini sıktım. "Memnun oldum, ben de Melek."
Yeniden önüne döner diye bekliyordum fakat dönmedi. Gözlerinde neşeli pırıltılarla beni süzüyordu.
"Ee şey, kanka olalım mı Melek?"
Şaşkın şaşkın baktığımı görünce hemen açıklama yaptı.
"Baksana millet birbirine yer tutuyor. Yani bence biz de kanka olup birbirimize yer tutabiliriz. Nasıl fikir?"
Bence yer tutmak için kanka olmak zorunda değildik ama öküz gibi bunu söylemedim elbette. Nazikçe başımı salladığımda keyfi yerine gelmiş gibiydi. Çok geçmeden profesör sınıfa geldi ve ders başladı. İtiraf etmeliyim ki, adam epey güzel anlatıyordu. Derse ara verilene dek sınıfta herkes pür dikkat dinlemişti, mola verildiğinde en az beş sayfa not tutmuştum bile.
"Kahve almaya gidelim mi? Bu herif break dediği zaman bil ki sınıfa yarım saat sonra gelecektir."
Mert'in önerisi makul gelmişti. Birlikte sınıftan çıkıp kafeteryaya gittik. On dakika içerisinde kaynaşmıştık bile. Bu yıl sınıf tekrarı yaptığını, arkadaşlarıyla bir müzik grubu olduğunu ve bir barda sahne aldıklarını, Sümer ve Mezopotamya mitolojisine ilgi duyduğunu, bilgisayar oyunu oynamaya bayıldığını, liseden en yakın kankasının -Mete- burada mühendislik fakültesinde okuduğunu, annesinin Adanalı, babasının Tel Aviv'li, soyadının ise Kohen olduğunu öğrenmiştim. Eşcinselse de çıksaydı Netflix esprisi yapardım ama anladığım kadarıyla değildi.
"Sen de kendinden bahsetsene biraz."
Muhabbet oku birden bana çevrilince bocaladım. "Ne anlatmamı istersin?"
"Aşk hayatından bahset."
Eh, kendisi biraz damdan dalar gibi konuşan biri.
Şaşırarak suratına baktım önce, bu esnada gözlerim şüpheyle kısılmıştı. Ne düşündüğümü anlamış olacak ki "Yeminle yürümüyorum." diyerek savunmaya geçti. "O niyetle yaklaşsam nüfus sicil numarama kadar anlatır mıydım ya?"
İkisi arasındaki alakayı çözememiştim ama Mert samimi görünüyordu. Sırıttığını görünce bu kadar hüsnükuruntu olduğum için kendimden utanmıştım. Tabi, bu durum sınıftaki iki kızın kafeteryada da bize baktığını görene kadar sürdü. Hala fısıldaştıklarını görünce keyfim kaçmıştı.
"Bize neden baktıklarını merak ediyorsun, değil mi?"
Mert'e başımı salladım. Bunun üzerine gülerek arkasına yaslandı. "Alış buna, Melek. Beni egoist biri olarak algılamanı istemem ama bölümde biraz popülerim. Özellikle de kızlar arasında."
"Niye ki?"
"Eh, çünkü yakışıklıyım, zenginim ve bir de zekiyim. Evet."
Elimde olmadan kahkaha attım. Aylardır attığım ilk gerçek kahkahaydı bu.
"Emin ol, seni egoist biri olarak algılamadım."
"Acı gerçekler bunlar," diyerek kinayemi görmezden geldi. "Bu saydığım sebeplerden ötürü maalesef hiçbir kızla arkadaş olamıyorum. Hepsi bana kancayı takmaya çalışıyor, gerçekten çok zor bir hayatım var..."
Yüzüne yerleştirdiği acıklı ifadeyi görünce tekrar sırıttım. "O yüzden sen de benim gibi sıradan bir kızla sıra arkadaşı olmak istedin, değil mi?"
"Kesinlikle!" diyerek onayladı. Sonra ne dediğini fark edip açıklama yapmaya girişti. "Sıradan olduğunu söylemiyorum, sakın yanlış anlama. Hem her insan kendi çapında eşsizdir bence, öyle değil mi? Ehm... Mesela senin saç rengin farklı bence, sonra şey var, ee... El yazın güzel! Aslında gülmeyi kesersen sevinirim. İyice batırdım değil mi? Özür dilerdim ama hiç de kırılmış gibi değilsin. Tanrı aşkına Melek, gülme artık!"
Onun şapşallığı karşısında gülmemi bir türlü durduramıyordum. En sonunda çareyi konu değiştirmekte buldu.
"Baksana çıkışta bizim arkadaşlarla tanışmaya ne dersin? Buradaki kulüp odalarından birini müzik odası olarak kullanıyoruz, hatta hemen şu bina."
Başımı özür diler gibi bir tavırla iki yana salladım. "Maalesef, benim işe yetişmem gerek."
"Vaay, nerede çalışıyorsun?"
"Bir kafede part time garsonluk yapıyorum."
Şaşırmıştı. "Burslu musun sen?"
Erkekler işte. Bir kız olsaydı giyim kuşamımdan zengin olmadığımı hemen anlardı ama erkekler genelde böyle şeyleri pek fark etmiyordu.
"Evet, bursluyum."
"Bak bu süper haber işte." diyerek sırıttı. "Burslu okuduğuna göre derslerin iyi demektir. Ders notlarını kendine saklayacak bir kıza da benzemiyorsun." Bir anlığına duraksadı, ardından dudaklarını bükerek şirin bir ifadeyle bana baktı. "Saklamazsın değil mi?"
"Elbette saklamam ama bunun için önce not almam lazım." diyerek güldüm. "Derse gitmemiz gerek bence."
"Haa doğru, bu tarz önemsiz detaylar genelde aklımdan çıkıyor."
Çene çalarak yürümeye başladık. Açıkçası bu yıl hiç de beklediğim gibi korkunç başlamamıştı. Okul açıldığında cehennem tayfasının tepeme üşüşeceğini düşünüyordum ben. Hala her gece kabuslar görüyordum fakat hayat sandığım kadar da kötü gitmiyordu. Hiç değilse sınıfa girene kadar böyle düşünüyordum.
İçeri girdiğimizdeyse ilk fark ettiğim şey o oldu. Cehennem tayfasının benimle uğraşmasına gerek kalmamıştı, zira Şeytan bizzat buradaydı.
-*-
Aralık, 2017
Arzu'yla birlikte fakültenin bahçesinde, çimlerin üzerinde oturuyoruz. Yüzünde bugün ayrı bir neşe var sanki, sebebini bildiğim için hiç sormuyorum bile. Fakat o anlatmaya fazlasıyla hevesli. Çantasından bir defter çıkarıp neşeyle bana dönüyor.
"Ona harika bir doğum günü hediyesi hazırladım."
Kim olduğunu sormama gerek yok zira Arzu yeterince çok bahsediyor zaten. Bilhassa şu doğum günü mevzusu iki haftadır ana gündemimiz gibi, artık içime fenalıklar basıyor.
"Ne aldın? Cehenneme tek yön bilet mi?"
Gözlerini kısarak ters bir bakış atıyor bana. "Yapmasana şöyle!"
Umursamaz bir tavırla omuz silkiyorum. Bunu nedense konuyla ilgilendiğim şeklinde yorumluyor ve defteri göstererek hediyesini anlatmaya başlıyor. "Minik bir defterin her sayfasına en sevdiği müzisyenlerin resmini yapıştırdım. Yapması çok fazla vaktimi aldı, hele o resimleri bulmak! Ama olsun, sonuçta bitti. Aras buna bayılacak!"
Ne diyeceğimi bilemiyorum. "Arzu sence bu uygun bir hediye mi?"
Zira yanılmıyorsam bahsettiği kişi 92 ya da 93 doğumlu. Zeka yaşı hakkında yorum yapamam ama yine de Arzu'nun hazırladığı hediye biraz şey gibi...
"Canım benim, bu bir kere emek..." diyerek defteri gösteriyor. "Üstelik onu ne kadar iyi tanıdığımı da göstermiş oluyorum."
Gözlerimi deviriyorum. Ne dersem diyeyim kendi bildiğini yapacak nasılsa, söz konusu o şeytan olduğunda Arzu tüm rasyonel düşünme yetisini kaybediyor. Oysa eskiden böyle bir kız değildi, hiç değilse aşkı bu kadar saplantılı değildi. Üniversiteye başladığım yıl hoş bir tesadüf sonucu tanışmıştık onunla, öyle güzel bir yüreği vardı ki kısa sürede kardeş kadar yakın olduk.
Aras ise onun aşık olduğu şeytan. Bana kalırsa pek sağlam ayakkabı değil, saçma bir tesadüf sonucu ikinci üniversitesini okuduğunu öğrenmiştim. Arzu'nun anlattığına göre derslere çok sık gitmiyor, okulda bir görünüp bir kayboluyor, sanki sürekli bir işler karıştırıyormuş gibi. Arzu'yu sevip sevmediğine dair net bir fikrim yok ancak birilerinin onun peşinden koştuğunu görmeyi çok sevdiği belli.
"Bu hediyeyi verirsen seninle dalga geçecekler." diyerek uyarıyorum onu. "O piç kurusu gidip kankalarına gösterecek. O dişi şeytanlar da defteri story olarak atıp alay edecekler. Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamaktan bıkmadın mı cidden?"
"Aras senin sandığın gibi biri değil, Melek. Tamam, arkadaşları gerçekten berbat tipler ama bu onun da kötü biri olduğu anlamına gelmez ki! Sen de diğer herkes gibi önyargıyla yaklaşıyorsun ona, eğer biraz tanımaya çalışsan göründüğü gibi duygusuz olmadığını anlarsın."
"İyi ver hediyeyi o zaman." diyorum. "Ama hiç değilse yanında arkadaşları yokken ver, olur mu?"
Başını sallayarak onaylıyor beni. Ardından çocuksu bir hevesle tekrar defteri incelemeye koyuluyor.
-*-
Onu amfinin en ucunda otururken görünce tüm kabuslarımın üzerime çullandığını hissettim. Arzu'nun son gülümsemesi, aylarca gözlerimin önünde bir cesede dönüşmesi, kan, asfaltı boydan boya yıkayan kan.
Panikle sırama koşturup çantamı aldım. Defterimi ve kalemlerimi içine tıktıktan sonra koşar adımlarla sınıftan çıktım. Burada kalıp hiçbir şey yokmuş gibi ders dinleyemezdim, o iğrenç yaratığın amacı da ders değildi muhtemelen. Arkadaşlarının hesabını mı soracaktı bana? Onun hakkında şikayetçi olduğumu mu öğrenmişti? Onu sevmekten başka hiçbir suçu olmayan Arzu'yu bile ölüme sürüklemişken bana neler yapacağını tahmin edemiyordum.
Hızlı adımlarla koridoru aşarken ardımdan yaklaşan ayak seslerini duydum. Hemen ardından bir erkeğe ait bir el kolumdan tuttu. Çığlık atmamak için zor tutmuştum kendimi. Arkamı dönüp beni durduran kişiye baktığımda yüreğim birden ferahladı.
"Ne oldu?" diye sordu Mert. "İyi misin sen?"
"İ-iyiyim..."
"Pek öyle görünmüyor... Anlatmak ister misin, Melek?"
"Şimdi değil." dedim hızlıca. "Sen derse git Mert, benim bir işim çıkmıştı zaten. Yarın görüşürüz."
Bir şeyler daha söyledi fakat durup dinlemedim bile. Binadan çıkıp hızlı adımlarla bahçeyi geçerken arada dönüp arkama bakıyordum. Kimsenin gelmediğine emin olana dek anayola gelmiştim bile.
O dönemeci gördüğümde bu kez her şey normalmiş gibi gelmedi. Değildi çünkü. Ben babamın ölümünü bile aşmayı başarmıştım fakat Arzu'nun ölümünü aşamıyordum. Zira eksik kalan bir şeyler vardı, zihnimi kurcalayan sorular, geçmişin peşimi hiç bırakmayan hayaleti vardı.
Tam kazanın olduğu yerden geçerken gözyaşlarımın yanaklarıma süzüldüğünü hissettim. Başımı öne eğdiğimde bir su damlası çenemden süzülüp yere düşmüştü. Böylelikle aynı topraklar önce kanla, sonra gözyaşıyla yıkanmış oldu.
Yürürken adımlarıma hiç kapanmayacak bir yaranın hayaleti eşlik ediyordu.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro