Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 28 - Karanlık

Bölüm Şarkısı: Pentagram - Geçmişin Yükü


✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Gırtlağında İbrahim'in bıçağıyla yaşar sevdalılar,
Fakat sen sakın korkma; melekler var.

Ağrır birden! Geri teper çocukluktan kalma yaralar,
Bak! Senin dizlerinde, benim kalbimde aynı yara var."

-*-

"Küçük deniz kızı tam hançeri saplamak üzere elini kaldıracakken prensin sayıkladığına şahit olmuş. Umutla eğilip dinlediğinde prensin düşünde karısının adını sayıkladığını duymuş. Yalnızca onu düşündüğü kolaylıkla anlaşılıyormuş.

Birden deniz kızının elindeki hançer titremeye başlamış. Cama doğru gidip onu hızla uzaklara, kırmızı bir ışıltıyla parlayan dalgalara fırlatmış. Hançerin kaybolduğu yerde sudan kan damlaları çıkıyor gibiymiş. Küçük deniz kızı son kez dönüp sevdiği adama bakmış ve kendini denize atmış. Vücudu köpük halinde eriyip sulara karışmış hemen, ruhuysa yalnızca karanlık gecelerde ortaya çıkan yakamozlara dönüşmüş..."

Sevdiğim adamın başkasıyla uyurken izlemek zorunda kaldığım o gece, hayatımın en zor gecesiydi. Bir hastane odasında cehenneme açmıştım gözlerimi. Defalarca kez uyuyup uyanmış, gözlerimi aralayıp da onları her gördüğümde ağlamış, ancak serumlarla uyuşmuş bedenimi yataktan kaldırıp da o odadan çıkmayı başaramamıştım bir türlü. O gece öyle çok kırılmıştım ki, ömrümün sonuna kadar içimde cam parçalarıyla yaşamak zorunda kalacağımı sanmıştım.

Şimdiyse kalkmış öyle bir şey söylüyor ki bana, tüm tarihimi baştan yazıyor sanki. Yüzümde allak bullak olmuş bir ifadeyle farkında olmadan uzaklaşmaya başlıyorum ondan. Geri çekilirken bana engel olmuyor, dikkatli bir şekilde izlemekle yetiniyor sadece. Az ötesinde durup bir anlam vermeye çalışarak gözlerine bakıyorum Aras'ın. Ne düşünmem gerekiyor? İnsan rüyasında herkesi görebilir, öyle değil mi? Fakat içimden bir ses durumun bu kadar basit olmadığını fısıldıyor bana. Düşüncelerimin arafında geçirdiğim birkaç saniyenin ardından onu sorgulamaya devam ediyorum.

"Rüyanda beni mi gördün?" diye tekrarladığımda başıyla onaylıyor. "Peki nasıl gördün? Yani... Ne gördün de başucuma çiçek bırakmaya karar verdin?"

"Tanıştığımız günü." diyor çok bariz bir şeyi söyler gibi. "O gün seninle çok iyi iki dost olabileceğimizi düşünmüştüm. Gördüğüm rüya, bana ne kadar yanıldığımı hatırlattı, Melek."

"Ve bu yanılgıyı benim de hatırlamamı istedin, öyle mi?"

"Hayır, senin çiçeği hatırlayacağını düşünmemiştim bile." diye cevap veriyor usulca. "Uyanıp da bahçeye çıktığımda çiçeği gördüm ve... Bilmiyorum, Melek. Üzerinde düşünmeden yaptığım bir hareketti, hastaneden çıkarken unutmuştum bile."

O çiçeği ezip bir köşeye atmakla ne kadar iyi yaptığımı fark ediyorum birden. Aras'ın bu hareketine anlam yüklememekle, gidip ondan hesap sormamakla. Zira görünüşe göre o bile neyi neden yaptığını bilmiyormuş. Açıkçası bu durum biraz şaşırtıyor beni. Her adımının arkasında bir plan yatan, tüm hayatını bir takım amaçları doğrultusunda yaşayan bir adamın düşünmeden bir şeye kalkışması garip geliyor.

"Eğer o çiçek senin için yitirilmiş bir dostluğu simgeliyorsa..." diye soruyorum kafam karışarak. "Bana gönderdiğin kolyenin anlamı neydi, Aras? Benimle dost olmak istediğinin mi?"

"Elbette hayır." diyor uzanıp su şişesini alırken. "Seninle dost olmayı aklımdan geçirdiğim ilk ve tek gün, tanıştığımız gündü. Kolyenin anlamını merak ediyorsan, seni öptüğüm gece söylediğim şeyi hatırla. Bitirmeme izin vermeden kaçtığın şeyi."

Kolyenin anlamı hakkında yanılmadığımı fark edince rahatladığımı hissediyorum. Daha da güzel olansa, kolyeyi onu son gördüğüm geceden önce almış olma ihtimali. Bunu sormak üzere başımı kaldırdığımda Aras'ın şişeyi çevirdiğini fark ediyorum. Mavi kapak beni gösterecek şekilde durduğunda yüzündeki gülümseme genişliyor.

"Tek soru hakkın vardı, Melek." diyor başını hafifçe yana eğerek. "Sıra bende."

Elimde olmadan kaşlarımı çatıyorum ona. Artık elimden kurtulabileceğine inanıyor mu gerçekten? Şişe ona geldiğinde neyi seçerse seçsin eninde sonunda bana cevap vermek zorunda kalacak. Her cesareti seçtiğinde, doğruluğu seçmeye zorlayacağım onu.

Eğer limanın açılmasından medet umuyorsa, hayatının hatasını yapıyor demektir. Zira ancak her ikimiz de istersek biter bu oyun. Ve benim böyle bir şey yapmaya hiç niyetim yok. O yüzden hodri meydan dercesine gülümseyip soracağı soruyu beklemeye başlıyorum.

"Bana karşı bir şeyler hissettiğinden ilk kez ne zaman şüphelendim, biliyor musun?" diyerek bombayı ortaya bırakıyor Aras. Dehşetle nefesimi tutup vereceği cevabı bekliyorum. Bir saçmalığa güler gibi başını iki yana sallayarak sözlerine devam ediyor. "Araf'ta dans ettiğimiz gün. Seni öpmeden bir gün önce."

Siktir... Aptal bir kahkahanın boğazıma düğümlendiğini hissediyorum. Ona olan duygularımı son derece başarılı bir şekilde gizlediğimi biliyordum fakat bu kadarı benim için bile hayret verici. Sahi, nasıl anlamamış olabilir ki? Oysa ben Aras'a her baktığımda kalp atışlarımın karşı yakadan duyulduğuna emindim. Ona bakmadığım anlarda bile tüm bedenimden yoğun bir his bulutu yayılıyormuş gibi hissediyordum. Tam karşısında bir insan alev alev yanarken, bunun farkına bile varmamış olması mümkün mü sahiden?

Aras'ın bakışları yüzümde gezinmeye başladığında tepkisiz kalmaya çalışıyorum. Bir süre bilmediğim bir şeyleri arayarak oyalanıyor sanki. Yeniden konuşmaya başladığında söze inkar edilmesi imkansız bir itirafla başladığını fark ediyorum.

"Bahçede yaşadığımız şey... Kesinlikle bir günlük değildi." diyor ruhuma uzanan bakışlarıyla. "Öncesi vardı. O gece adım gibi emin oldum buna. Ve emin olamadığım tek şeyi de, şimdi sen söyleyeceksin bana. Öncesi ne zamandı, Melek?"

Yüzümdeki gülümsemenin azalarak solduğunu hissediyorum. Allah beni kahretsin. Gerçekten.

Bahçede ne halt yediğimden emin değilim fakat görünüşe bakılırsa, tek kelime bile etmeden onlarca cevap vermişim ona. Ve bir de şüphe. Dans ettiğimiz güne kadar bir kez bile farkına varmadığı şeyin geçmişini sorgulatacak kadar büyük bir şüphe.

Peki nasıl oldu tüm bunlar? Hislerimin yoğunluğuna adı gibi emin olduğu nokta tam olarak neresi? Hangi anda, hangi hareketimle bu cevabı verdim ona? Zihnimi geriye sarıp o geceyi onun gözünden hayal etmeye çalışıyorum fakat sonuç fiyasko oluyor. Bunu denemek bile beni öyle çok utandırıyor ki, başımı kollarımın arasına alıp sızlanmamak için kendimi zor tutuyorum.

"Ne zaman cevap vereceksin?" diye üsteliyor Aras acımasızca. "Hadi ama, o kadar zor bir soru sormadım."

Sen öyle san.

Aslında bu kadar düşünmem bile saçmalık. Gerçeği asla söyleyemem ona, bunun fikri dahi hayatımda duyduğum en katlanılmaz şey. Çünkü eğer öğrenirse, hakkımda ne düşüneceğini hayal bile edemiyorum. Ya Arzu'yla olan ilişkilerine onları kıskandığım için karşı çıktığımı düşünürse? Muhtemelen bunu asla dile getirmez fakat aklından geçirdiğini bilmek bile bir daha yüzüne bakamayacak hale getirir beni.

Bir çıkar yol bulma umuduyla bakışlarımı teknenin içinde gezdirmeye başlıyorum. Nasıl kurtulabilirim ki bu sorudan? Gözlerim onunla aramda duran şişeye takılıyor bir kez daha. Aradığım cevabın tam önümde durduğunu fark edince yüzüme yayılan gülümsemeye engel olamıyorum.

"Peki öyleyse, cevap vereyim." diyorum gözlerimi Aras'ın gözlerine dikerek. "Cesaret."

Bir anlığına şaşkın bir ifade beliriyor yüzünde. Onun kapana kısıldığını fark edince yüzümdeki gülümsemenin bir sırıtışa dönüşmesine izin veriyorum. Alt edilmiş olmanın verdiği bir öfkeyle söyleniyor Aras.

"Senin bu yaptığına ne derler, biliyor musun?"

Dudaklarımı birbirine bastırarak gülmemeye çalışıyorum. "Ne derler?"

"Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak derler."

"Nasıl yani?"

"Senden ne istersem isteyeyim, yapmak zorundasın." diyor sahte olduğunu yeni fark ettiğim öfkesini keyifle kenara bırakırken. "O yüzden şimdi, bahçede seni nasıl öptüğümü hatırla. Ve aynı şekilde öp beni."

Gülümsemem yüzümde donup kalıyor. "Ne?!"

"Beni duydun." diye cevap veriyor sakince. "Öpülmek istiyorum, güzelim."

"Bana daha çok ölmek istiyormuşsun gibi geldi." diyorum geri çekilip aramıza büyük bir mesafe koyarak. "Asla olmaz, Aras. Unut bunu."

"O zaman doğruluğu seç ve soruma cevap ver."

"Hayır!" diyorum şiddetle karşı çıkarak. "Hayır, tamam mı? Oyun bitti."

"Buna tek başına karar veremezsin."

"Gerçekten yapamam." diyorum çaresiz bir tavırla sızlanarak. "Başka bir şey isteyemez misin?"

"O zaman da, doludan kaçarken fırtınaya yakalanmış olursun."

Yaptığı ima karşısında bir kez daha öfkeden gözüm dönüyor. Sandalyede duran pantolonumu alıp hırsla kafasına fırlatıyorum. Sonra önümdeki boş su şişesini. Yerde duran kırık radyo parçasını. Kollarımın uzanabildiği minik çemberin içinde yer alan her şeyi kafasına nişan almaya başlıyorum.

Başta gülerek havada yakalıyor ona attıklarımı. Fakat yağmur şiddetlendikçe hepsini birden yakalayamayacağına kanaat getirip sağa sola eğilerek kendini kurtarma yoluna gidiyor. Onu böyle alt edemeyeceğimi fark edince kırık radyonun son parçasını arkama saklayıp savunmasız bir anını beklemeye başlıyorum.

Çevremde atabileceğim hiçbir şey kalmadığını sandığında yüzünde aynı keyifli ifadeyle yatağın kenarına, kapının önüne, minik dolabın altına düşen eşyaları toplamaya başlıyor Aras. O bomboş beynini delmek için en uygun anın geldiğine karar vererek arkamda duran radyo parçasına uzanıyorum. Fakat aklıma gelen bir fikir aniden durmama sebep oluyor. Radyo parçasını sakince yere bırakıyor ve onun minik dolaba doğru ilerlemesini izlemeye başlıyorum.

Bakalım altındaki diğer şeyi gördüğünde ne tepki verecek?

"Nerede bu baş belası şişe?" diye homurdanarak kafasını eğip dolabın altına göz atıyor. Eğer orada ne olduğunu bilmesem, asla farkına varamayacağım kadar kısa bir süre duraksadığında gördüğünü anlıyorum. Ardından hiçbir şey söylemeden uzanıp şişeyi alıyor dolabın altından. Tıpkı hastanedeki gece olduğu gibi, içimde bir şeyler kırılıyor yeniden. Onun bu muhteşem bozuntuya vermeme performansı karşısında gözlerimin dolmaya başladığını hissediyorum. Ta ki, şişeyle birlikte iç çamaşırını da çıkardığını fark edene kadar.

"Bu..." diye şaşkın bir tavırla havaya kaldırıyor sütyeni. Sonra bakışları benim üzerimde geziniyor. "Bu sana ait olamaz."

İstesem bile şaşırmış numarası yapamayacağımı bildiğim için hiç uzatmıyorum. "Değil zaten."

"Kimin o zaman?"

Acı bir gülümsemenin yüzüme yayıldığını hissediyorum. "En son kiminle seviştiysen, ona sor."

Aramızda kısa bir sessizlik meydana geliyor. Eğer karşımda sıradan bir adam olsaydı az evvelki tepkisi kafi gelirdi bana. Gördüğü şeyin üzerini kapatmak yerine, kendi elleriyle açığa çıkarması ona inanmam için yeterli olurdu. Fakat söz konusu Aras olunca neyin doğru, neyin yalan olduğunu anlamak mümkün değil. Ve asla mümkün olmayacağını da adım gibi biliyorum.

"Saçmalık bu." diyor yerinden kalkıp yanıma gelirken. "Bunu oraya kim bıraktıysa kasıtlı olarak yapmış, Melek."

Demek Elfida'nın kendisine olan ilgisinin farkında... Öfkeli bir gülüş fırlıyor dudaklarımdan. Bunu bildiği halde kızı yanında götürdüğünü düşününce diyecek hiçbir şey bulamıyorum. Halbuki ondan en nefret ettiğim zamanlarda bile Aras'ın sadık bir erkek olduğunu sanıyordum ben. Sırf ondan soğuyabilmek için özellikle dikkat ederdim bu duruma. Fakat okulda kendisine alenen askıntı olan kızlara dönüp bakmazdı bile. Zorba pisliğin tekiydi, evet, ancak Arzu'yla sevgili olduğu dönem tek bir sadakatsizliğini dahi görmemiştim Aras'ın.

"Bu şey oraya kasıtlı bırakılmış." diye tekrarlıyor sözlerini. "Hem de aptalın teki tarafından."

Başımı kaldırıp Aras'a baktığımda bakışlarının iç çamaşırı üzerindeki bir noktaya kilitlendiğini görüyorum. Çok geçmeden keyifli bir gülümseme kaplıyor yüzünü. Ardından iç çamaşırını çevirip baktığı şeyi bana da gösteriyor.

"Bak burada ne var?"

İşaret ettiği yere bakınca susup kalıyorum. Etiket bu. Kopça kısmının iç tarafında yer alan bir satış etiketi. Hangi insan bir iç çamaşırını hiç yıkamadan, üstelik üzerinde etiketiyle birlikte giyer ki? Şaşkın bir tavırla uzanıp sütyeni elime alıyorum. Süngerin sertliği bir yana, kumaştan da hala endüstriyel bir koku yayılıyor.

Çünkü hiç giyilmemiş?

Derin bir rahatlama kaplıyor içimi. Öyle ki, Elfida'ya olan öfkem bile arkaplanda kalıyor. Eğer üç ay boyunca sevişmiş olsalardı böyle bir oyun oynamaya gerek duymazdı, öyle değil mi? Gerçi, her halükarda bu saçmalığın hesabını vermesi gerekecek o aptal düzenbazın. Onun ne kadar ödlek ve itaatkar biri olduğunu düşününce bu konuda pek zorlanmayacağım ortada.

Attığım zafer naralarının dışarıdan duyulmadığını umut ederek Aras'a bakıyorum. Yüzündeki kırgın ifadeyi görünce aklım başıma geliyor birden. Neşemi gizli tutmaya çalışarak bir şeyler geveliyorum.

"Ben... Ben çok üzgünüm."

"Olma, Melek." diyor Aras sütyeni elimden alıp ayağa kalkarken. "Ama hiç değilse bu konuda bana güvenmeyi dene. Çünkü karşına her zaman seni ikna edecek bir kanıt çıkmayabilir. Günün birinde bana sırtını dönmekle, sözlerime koşulsuz şartsız inanmak arasında kalabilirsin."

Ardından banyoya doğru ilerleyip iç çamaşırını çöpe atıyor. Onu izlerken 'Umarım o gün gelmeden önce sana güvenmeyi başarmış olurum.' diye geçiriyorum içimden. Çünkü mevcut koşullar altında hangi seçeneği tercih edeceğimi ikimiz de çok iyi biliyoruz.

Yeniden gelip karşıma oturduğunda aramızdaki kasvetli havanın dağıldığını fark ediyorum. Boş yere kıskançlık yapmadığımı bal gibi bildiği için alınganlıkla cezalandırmaktan vazgeçiyor beni. Ne yazık ki, bunu çok daha iyi bir ceza yöntemine dönmek için yaptığını fark edemiyorum. Ta ki, hayatımın bir numaralı kabusu haline gelen şişeyi yeniden aramıza koyana dek. Gerçekten, ne zaman bitecek bu baş belası oyun?

"Çırpınmayı bırak ve soruma cevap ver artık." diyor kendinden emin bir şekilde gülümseyerek. "Kimse senin sınırlarını benden daha iyi bilemez, Melek."

Onu öpemeyeceğime adı gibi emin. Hatta o kadar çok emin ki, bunu önüme koymakla sorularından kaçmamı imkansız hale getirebilecek bir sınır yarattığına inanıyor. Ve ben bu yanılgı karşısında sadece kahkaha atmak istiyorum. Sonuçta, henüz sırlarımı bile bilmeyen bir adamın, tüm sınırlarımı bildiğini sanmasından daha komik ne olabilir ki? Aras'ın bu kendinden emin tavrı, alaycı bir tebessüme dönüşüyor yüzümde.

Madem sınırlarımı bu kadar iyi bildiğini sanıyor, öyleyse o sınırları nasıl yıktığımı da görmesi lazım.

Kalçalarımdan destek alarak kendimi öne itip yavaşça ona yaklaşmaya başlıyorum. Beni izlerken şaşkın bir ifadenin gölgesi titreşiyor bakışlarında. Fakat hemen sonra bu tereddüt kayboluyor ve yerini haklılığından emin bir adamın tebessümüne bırakıyor. 'Beni bu kadar tanıyamaz.' diye geçiriyorum içimden. 'Kimse kimseyi bu kadar iyi tanıyamaz. Anlamak zorunda.'

Tanıştığımız günkü dostluk yanılgısının ilk ve son olmadığını bilmek zorunda. Bunun kendi ipimi kesmekten farksız olduğunu biliyorum. Aras'ın beni benden bile iyi tanıdığına yönelik inancını sarsmanın onu şüpheye iteceğinin, sınırlarımı bilmediğini gördüğü zaman sırlarıma yöneleceğini, lanet olsun ki, çok iyi biliyorum. Fakat elimdeki tek diğer seçenekte, bu sırlardan birini ona itiraf etmek var.

Tam önünde durup dizlerimin üzerinde yükselerek vücudumu onunla aynı hizaya getiriyorum. En fazla ne kadar zor olabilir ki? Bir kez başladıktan sonra devamının geleceğini, tek yapmam gerekenin kendimi bırakmak olduğunu biliyorum. Fakat sorun şu ki, nereden başlayacağımı dair hiçbir fikrim yok. Aras sessizce ne yapacağımı izlerken gözlerimi yüzünde gezdirmekten başka bir şey yapamıyorum. Aklıma sergideki öpüşmemiz gelince yüzüm biraz daha ısınıyor. Dokunuşunu hatırlamanın verdiği anlık bir cesaret kırıntısıyla gözlerimi kapatıp ona doğru uzanıyorum fakat yarı yolda pilim bitiyor.

Kıpkırmızı bir yüzle geri çekilirken 'Hayır, yapamıyormuşum.' diye geçiriyorum içimden. Ne kadar komik bir duruma düştüğümü fark edince yüzümdeki kızarıklık boynuma da yayılmaya başlıyor. Ona uzatmaya cesaret edemediğim ellerimin öfkeli birer yumruğa dönüştüğünü, geçemediğim sınırların canımı yaktığını hissediyorum. Sonra birden Aras'ın sesiyle doluyor tüm kamara.

"Gel buraya."

Beni belimden kavrayıp kendine çektiğinde tüm öfkem ardımda kalıyor. Bir eliyle sırtımdan desteklerken diğer kolunun başımın arkasına dolandığını fark ediyorum. Şaşkınlıktan öylece kalmama aldırmadan tıpkı döndüğü gece yaptığı gibi saçlarıma gömüyor başını. Neden tam da ondan beklenecek şekilde benimle dalga geçmediğini, birdenbire böyle içten sarılmasına sebep olan şeyi, tam şu anda aklından neler geçtiğini ve bunun gibi milyonlarca şeyi deli gibi merak ediyorum. Fakat en büyük merakım, bambaşka bir soruya yönelik.

Bir insana sarılmanın bu kadar tamamlanmış hissettirmesi nasıl mümkün olabilir?

Sanki bedenlerimizin arasında kimsenin görmediği ince bir sicim varmış, birbirimizden uzaklaştıkça gerilip etimi sökmeye çalışıyormuş, bu histen kurtulmanınsa ona sarılmaktan başka yolu yokmuş gibi. Kim bilir, belki de gerçekten öyledir. Aksi takdirde, sadece Aras'ın yanındayken kaybolan bu sızının başka ne gibi bir açıklaması olabilir ki?

"Oyun bitti." diyor beni biraz daha kendine çekerken. "Benim yanımdayken hiçbir şeye mecbur değilsin, Melek. Bunu sakın unutma."

"Mecburiyet mi?" diye soruyorum kendimi tutamayıp. "İyi de ben sadece-"

"Sen sadece insanı çileden çıkaracak kadar utangaçsın, yirmi yedi yıllık hayatımın en büyük yorgunluk kaynağısın ve ettiğim tüm büyük lafların karşılığısın. Oldu mu, güzelim?"

Evet, oldu. Sırlarımı bile bilmeyen bir adamın beni bu kadar iyi tanıması nasıl mümkün olabilir ki? Fakat tanıyor işte. Sınırlarımı, nelere hazır olmadığımı, neyi yapıp neyi yapamayacağımı bir şekilde benden bile iyi biliyor. Dudaklarımdan çıkan bir mırıltıya engel olamıyorum.

"Üzgünüm."

"Ben değilim." diye cevap veriyor kollarının baskısını artırırken. "Sen benim iyi bir şeylerin var olabileceğine dair son inancımsın, Melek. Bedenine duyduğum isteği inkar edemem ama ruhuna duyduğum ihtiyaç çok daha büyük. Sadece var olarak, hayatımda neleri değiştirdiğini tahmin bile edemezsin."

İçimden deliler gibi boynuna sarılmak gelse de, sırtımdaki yaranın buna izin vermeyeceğini biliyorum. Bu yüzden ellerim önce tereddütle beline uzanıyor. Ardından kendimi tutamayıp kollarımı vücuduna dolayarak sımsıkı sarılıyorum ona. O da benim gibi bunu beklemiyor olacak ki, kısa bir şaşkınlığın ardından huzurla iç çekiyor.

Başımı çenesiyle boynu arasındaki boşluğa gömdüğümde eksik bir yapboz tamamlanıyor sanki. Şimdinin en güzel anında ve sevdiğim adamın kalp atışlarını sağ göğsümde hissederken, aradığımı bile bilmediğim bir yeri bulmuş gibiyim. Tamamen bana ait olan bir yeri bulmuş gibi. Bugüne dek kendine ait tek bir oyuncağı bile olmamış biri için çok garip his bu. Çok güzel bir his. Çok korkunç bir his. Çünkü çok iyi biliyorum ki, hayat bedel ödemez insana. Bedel ödetir. Benimse kollarımda bedelini tahmin bile edemediğim bir hazine var şu anda.

"Sesleri duyuyor musun?"

Başta onun ne dediğini anlamıyorum. Fakat sonra bir gemi düdüğünün sesi çalınıyor kulağıma. Ardından bir düdük sesi daha. Uzaklardan bir yerden anons yapıldığını duyuyorum.

"Liman açılmış." diyor Aras belime sardığı kollarını gevşetirken. "Dışarıdaki dünyaya dönmeye hazır mısın, Tinúviel?"

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

ARAS
-rektörlük yangınından birkaç hafta sonra-

-*-

Normal insanların, eline anormal olma fırsatı geçmemiş kişilerden oluştuğunu görecek ilk kişi sen değilsin. Tarih, bu gerçeğin farkına varmış krallarla, filozoflarla ve din adamlarıyla dolu. Çürümek ve çürütmek için fırsat kollayan bu yığına, onlar engel oldu. Medeniyeti; toplumun gözünü yasalar, günahlar ve yalanlarla korkutan adamlar kurdu.

Çünkü koyduğu kanunları kendisine tanrının yazdırdığını söyleyen Hammurabi, bunun yalan olduğunu biliyordu. Çift boynuzlu miğfer taktığı için halk arasında Zülkarneyn olduğuna inanılan Büyük İskender, bu yalana göz yumdu. Tıpkı topraklarını işgal ettiği Mısır halkının karşısına sarıkla çıkarak Müslüman olduğunu söyleyen Napolyon Bonapart gibi. Napolyon, Mısırlıların başını yalanlarla meşgul etmezse, çıkacak isyanda o başları gerçeklerle almak zorunda kalacağını biliyordu.

Vahşetin bir açıklaması olmadığını görecek kadar yükseleceksin. Tıpkı senden öncekiler gibi. Yukarı tırmandıkça ışığın azaldığını fark edecek ve nihayet, karanlığın sadece karanlık olduğunu öğreneceksin. En sonunda ise, sokağa çıkıp yaklaşan kötülüğe karşı uyarmak istediğin insanların, fırsat bulduğunda seve seve o karanlığa dahil olacağı gerçeğiyle yüzleşecek;

Ve sonra düşeceksin.

-*-

Rüzgar sanki minik kara parçasını törpülemek ister gibi acımasızca esiyordu Kandilli Burnu'nda. Öyle ki, her uğultuyla birlikte balkonunda oturduğum yalı da sallanıyordu sanki. Gözlerimi kapatıp bunun bir yanılsama olduğunu hatırlattım kendime. Fakat geceyi baştan başa donatan yıldızlar birer yanılsama değildi. Sinir bozucu birer felaket habercisi gibi insanın gözünü alıyor, her an yeryüzüne inecekmiş gibi durmadan yanıp sönüyorlardı.

"Aras? Hala burada mısın?"

"Sanki görmüyorsun da." diyerek söylendim dayıma. "Tüm tıp camiasını nasıl kandırıyorsun bilmiyorum ama haberin olsun, ben yemiyorum."

Gevrek bir kahkaha attığını duyduğumda gözlerimi açıp karşımda oturan yaşlı adama baktım. Bir insan hem kör olup hem de herkesten daha çok şey görmeyi nasıl başarabilirdi ki? Dayım bunu diğer duyularının keskinleşmiş olmasıyla açıklasa da mantıklı gelmiyordu bana. Anlayamadığım tek şey, doktorları bile buna ikna edebilmiş olmasıydı.

Gülmeyi bıraktıktan sonra onun yeniden ciddileştiğini fark ettim. Az evvelki iç açıcı sohbete dönüş yapacaktı anlaşılan. Öyle çok heveslenmiştim ki, balkondan atlayıp kaçsam onun bunu fark edip etmeyeceğini düşünüyordum.

"Şu son olay hakkında ne düşünüyorsun peki?"

"Hangisi?" dedim dayımın önünde duran viski bardağına uzanırken. "Siktiğimin sapıkları her hafta başka olay çıkartıyor."

"Edepsiz!" diyerek homurdandı oturduğu yerde. "Dışarıdan gören de beyefendi sanır seni."

"Biliyordum." dedim içkiden bir yudum alarak. "Gözlerinin gördüğünü biliyordum, ihtiyar."

Dayım hiçbir şey söylemeden yanındaki sehpada duran bir dosyaya uzandı. Önüme fırlattığı şeye bakarken tüm keyfimin buhar olup uçtuğunu hissetmiştim. Artık neyle karşılaşacağımı merak etmiyordum bile. Bir noktadan sonra vahşetin herhangi bir sınırı olamayacağını kabullenip bu kötülüklere bir sebep aramayı bırakmıştım. Elimdeki bardağı kenara bırakıp dosyaya uzanırken dayımın ufak bir açıklama yaptığı duydum.

"Bu sayıda heykel sanatı üzerine yoğunlaşmışlar."

Dosyayı açıp içindeki dergiyi karıştırmaya başladım. Sadece yüksek sosyete mensuplarına gönderilen, sıradan vatandaşların varlığından bile haberdar olmadığı onlarca dergiden biriydi. Tekne, mücevher, ultra lüks konutlar ve hatta okyanus açıklarından ada satan diğer dergilerden tek farkıysa sanat satıyor olmasıydı. Fakat bunun bir ambalaj, asıl satışa çıkarılanınsa sanat değil sapkınlık olduğunu biliyordum.

Şu bir gerçek ki, eğer insanların sanatsal kaygı seviyesini ölçebilecek bir cihaz olsaydı, sıra bana geldiğinde ekranda negatif sayılar belirmeye başlardı. Çevremdeki herkesin bildiği, dayımınsa senelerce inkar ettiği bir olguydu bu. Fakat o bile, bir Giovanni Strazza eserine bakıp da aynısını 3D printerda basabileceğimizi söylediğim zaman umudunu kesmişti benden.

Ancak tüm bu estetik yoksunluğuma rağmen ben bile dergide gördüklerimden etkilenmiştim. Bronzdan büstler, dergide replika olduğu yazsa da orijinal olduklarını çok iyi bildiğim dünyaca ünlü kayıp eserler, değerli taşlarla dokunmuş minyatür figürler ve diğerlerine nazaran daha mütevazi görünen alçıdan heykeller vardı sayfalarda. Bazı heykeller öyle gerçekçi görünüyordu ki, her an sayfalardan çıkıp hayata karışacakmış gibi duruyorlardı. Fakat ne kadar aşmış olursa olsun, hiçbirinde olağana aykırı bir yön görememiştim.

"Bunlardan hangileri Karanlık Sanat eseri?" diye sordum başımı dergiden kaldırmadan. "Nereden anlayacağız?"

Kısa bir sessizliğin ardından dayımın "Büyükbabanın hep söylediği bir söz vardı, Aras." dediğini duydum. "Ters giden bir şeyler olduğunu hissediyor ama emin olamıyorsan-"

"-Parayı takip et." diye tamamladım mektuplarda okuduğum sözü. "Tüm büyük eylemlerin öncesinde, olağandışı bir para akışı vardır."

Dayım hiçbir şey söylemeden önümde duran kadehi alırken dikkatimi tekrar dergiye verdim. Sayfaları en baştan ve kenardaki fiyat kutucuklarına bakarak karıştırırken manzara yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Bazı sayfalarda para birimleri değişiyor, euro simgesinin yerini BTC ve ETR harfleri alıyordu. En pahalı olması gereken değerli taşlarla bezeli bir heykelin, diğerlerine nazaran ucuz olduğunu fark etmiştim. O kadar da göz alıcı olmayan bronz ve alçı heykeller ise hem dudak uçuklatan fiyatlara sahipti, hem de izi sürülemeyen Bitcoin ve Ethereum gibi kripto para birimleri üzerinden fiyatlandırılmışlardı.

Olağandışı para akışını bulmuştum.

"Ciddi bir şeyler planlıyorlar." dedi dayım yeniden söze girerek. "Son zamanlarda piyasalarda büyük çapta bir para akışı var. Başta bunu Rusya ile yapılan füze savunma sistemi anlaşmalarına bağlamıştım ama anlaşmalar askıya alındığında bile durmadı, Aras. Yasal piyasalardan bağımsız bir network bu, izini sürebildiğimiz tüm offshore hesapları teker teker boşaltıyorlar."

"Uyuşturucu ticareti olamaz mı?" diye sordum heykellerdeki garipliği anlamaya çalışarak. "Dünyadaki tek pislik bu herifler değil sonuçta."

"Öyle olsaydı para akışı Suriye ve Kuzey Irak üzerinden yapılırdı." dedi ellerini birleştirerek. "Fakat başka bir şey var. Bir takım söylentiler. Daha iki hafta önce Pendik Limanına ciddi miktarda kara para girdiğine dair bir duyum aldım."

"Sadece duyum olduğunu sanmıyorum." diyerek başımı salladım dayıma. "Yaklaşık on gün önce Nevzat Bey aradı. Gemiler boşaltılırken limanda adamları varmış, her ihtimale karşı olayı belgelemişler. Her zamanki çete zımbırtılarından sanıp üstünde durmamıştım ama işine yarayacaksa belgeleri yarın sana ulaştırabilirim."

"Hayır, sende kalsınlar." dedi elini hafifçe sallayarak. "Ozan'la ne alemdesin?"

İstesem ona yalan söyleyebilirdim. Genetik açıdan anneannemin karakteristik bir kopyasıydı dayım. Dedemle bende bulunan Anadolu esintilerinden tamamen arınmış, aristokrat bir Dersaadet ruhu... Tıpkı bir asilzade gibi mecbur kalmadıkça yalan söylemez, bizim gibilerin çevirdiği üçkağıtlara aldanmış olmaktan da zerre gocunmazdı. Fakat böyle bir yalanın bana hiçbir faydası olmayacağını biliyordum. Ve her ne kadar dayım bunu anlayamıyor olsa da ben, gerekmedikçe asla yalan söylemezdim.

Bu yüzden iç çekerek başımı salladım ona. "Sıfır ilerleme."

"Öyleyse konuşmanın bir anlamı yok." dedi birden terslenerek. "Ozan'ı dedesinin işlerini devralmaya ikna edemezsen, bu savaşı baştan kaybettin demektir."

Haklıydı. Dündar Amca'nın hastalığının giderek ilerlediğini, önünde çok fazla zamanı kalmadığını biliyordum. Fakat Ozan'ın bu konudaki tavrı çok kesindi, dedesinin adını duymaya bile tahammül edemiyordu.

"Belki tepkisi kırılır diye işlere dahil etmeye çalışıyorum ama Ozan'ın direncini kırmak, karbon fiberden yapılma bir yüzeyi kırmaktan daha zor." diye homurdandım dayıma. "Nevzat Bey'le görüşme işini ondan rica etmiştim ve ne yapmış biliyor musun? Koskoca müsteşarı bara davet etmiş."

"Peki o esnada sen neredeydin?"

"Arifiye'deki fabrikada Lazer Uyarı Sistemleri için son denetlemeleri yapıyorduk." dedim esneyerek. "Neyse ki sorun çıkmadı."

Onun narin aristokrat ruhunu yumuşatmak bu kadar kolaydı işte. Yüzünde birden biricik yeğenine duyduğu şefkat dolu ifade belirdi. Ardından anlayışlı bir şekilde başını sallayarak telkin verdi bana.

"Bu kadar yorma kendini, oğlum."

Dayımın tepkisi karşısında suçluluk hissetmemiştim. Sadece, Ozan barda müsteşarla konuşurken benim fabrikada değil de barın bodrumunda Melek'le öpüşmek üzere olduğumu bilseydi ne diyeceğini merak ediyordum. Muhtemelen bu kadar anlayışlı olmazdı.

Oysa o günü palet fabrikasında geçirseydim, bu kadar çok yorulmazdım. Hiç değilse kafayı vurup tüm gün uyuyunca geçecek türden bir yorgunluk olurdu. Fakat barda olanları, daha doğrusu olabilecekleri, ne kadar uyursam uyuyayım aklımdan çıkaramıyordum. Eğer başımın minik belası kardeşim içeri birkaç dakika daha geç girseydi ne halde olacağımızı merak etmekle geçiyordu günlerim.

İşin ilginç yanı Melek'in öpüşmek üzere olduğumuzu fark edip etmediğini bile anlayamamıştım. Ona doğru eğilirken aynı şekilde yaklaşmamıştı bana. Ama uzaklaşmamıştı da. Sebebi şaşırmış olması mıydı? Lavinia içeri girer girmez konuyu öyle bir dağıtmıştı ki, bir anda gözden kaybetmiştim Melek'i. Sesini duyana kadar kapının arkasına kaçtığını bile anlama fırsatım olmamıştı.

Sahi, neden kaçıp duruyordu ki? Başka bir kız olsa, bunun beni istemediği anlamına geldiğini bilir ve peşini bırakırdım. Fakat sorun şu ki, Melek her şeyden kaçıyordu. Bir şeyden kaçıyor olması o şeyi isteyip istemediğiyle ilgili hiçbir bilgi vermiyordu bana. Ne istediğini anlayamadığım müddetçe ne yapmam gerektiğini de çözemiyordum.

"İpleri eline almak zorundasın, Aras."

Aklım öylesine Melek'le doluydu ki, dayım yeniden söze girip de bunları söylediğinde birkaç saniye duraksadım. Kör olduğu halde her şeyi gördüğü yetmezmiş gibi şimdi bir de aklımın içini mi görüyordu acaba?

"Anlamadım?"

"Ozan konusunda bir karar vermek zorundasın." dedi bastonundaki bir ucu yeraltına, diğer ucu gökyüzüne uzanan ağaç amblemini işaret ederek. Saral amblemi. "Onu bu işlere dahil etmek istemediğini biliyorum ama atladığın bir nokta var. Eğer sen onu güzellikle ikna etmezsen, Dündar Bey bunu kendi yöntemleriyle yapacak."

Kendimi tutamayıp ufak bir kahkaha attım. "Dündar Amca'nın torunlarını ne kadar sevdiğinden haberin var mı senin?"

"Oğlunu da seviyordu." diye cevap verdi dayım. Söylediklerinin anlaşılması için birkaç saniye bekledikten sonra devam etti konuşmaya. "Ozan eninde sonunda işlerin başına geçecek, buna emin olabilirsin. Fakat bizim için önemli olan, bunu şimdi yapması. Gelecekte çok geç olabilir, bilhassa da sana yardım edebilmesi için."

Onu dinlerken ilk kez dayımın göremediğini düşünmüştüm. Benden en yakın arkadaşımı yeraltına göndermemi istiyordu fakat elimde Ozan'ı buna ikna edebilecek hiçbir şey olmadığını göremiyordu. Hangi insan kendi isteğiyle bir suç krallığının tepesine geçerdi ki?

"İyi de bunu neden yapsın ki?" dedim dayıma başımı sallayarak. "Ozan şu an halinden çok memnun. Hayatında onu buna itebilecek bir motivasyon yok."

"Öyleyse o motivasyonu yarat."

Başımı kaldırıp sert bir bakış attım dayıma. Nihayet kartları açık oynamaya karar vermişti. Saatlerdir ağzında geveleyip durduğu bu ikna masalını boş yere görmezden gelmemiştim. Elbette ki benden Ozan'ı ikna etmemi falan istemiyordu. Benden Ozan'ın hayatına çomak sokmamı, düzenini altüst edip elinde tek bir seçenek kalana kadar kuşatma altına almamı istiyordu. Onu yeraltına inmeye ikna etmemi değil, buna mecbur bırakmamı istiyordu. Ve en sonunda bunu açıkça dile getirmişti işte.

"Aklından geçen her neyse, unut bunu." dedim öfkeyle ceketime uzanırken. "Dostum o benim."

"Ozan senin dostun falan değil." diye cevap verdi dayım. "O senin yeraltındaki köklerin. Kökü olmayan ağaçlara ne olur, Aras?"

"Gördüğün gibi," dedim alaycı bir tavırla kendimi göstererek. "Hiçbir şey olmaz. Tek başıma da idare ediyorum ben."

Dayımın son sözlerin adamı olduğunu, muhabbeti sonlandırma fırsatını bana bırakmayacağını biliyordum elbette. Bu yüzden ceketime uzanan kolumu tutup beni durdurmasına şaşırmadım.

"Çünkü henüz fırtına çıkmadı."

Fakat ben de son gülüşlerin adamıydım. Bu yüzden öfkeli bir kahkaha atıp kolumu ondan kurtardım. Oysa dayımın haklı olduğunu adım gibi biliyordum. Son gülenlerin her zaman iyi gülmeyeceğini de.

Sadece, artık kahkaha atmak dışında bir seçeneğim kalmamıştı. Hayatımın bir fantastik roman serisi olmadığının, henüz otuz yaşına bile gelmemiş bir insan olarak buraya kadar gelmemin bile mucize olduğunun farkındaydım. Çark kırılmak üzereydi, güçlü bağlantılar ve maddi imkanlar eninde sonunda yetersiz kalacaktı. Bir psikopat sürüsüyle baş edebilecek kadar dirayetli değildim ben. Ozan da değildi.

Dayım zihnimi okuyamıyordu elbette. Bu yüzden attığım kahkaha karşısında ilk kez çileden çıkmış gibi göründü. Masaya bıraktığım dergiyi alıp bana uzatırken "Demek bu olanlar sana komik geliyor..." diye söylendiğini işittim. "Bu heykelleri karanlık yapan şeyin ne olduğunu biliyor musun, Aras?"

Birkaç saniyelik kararsızlığın ardından kendimi yeniden sandalyeye bıraktım. Olanların bana komik değil de saçma geldiğini ona nasıl anlatabilirdim ki? Dayım tüm hayatını bu gerçekliğin içinde geçirmişti, zamanla bazı şeyleri kanıksamış olması mümkündü. Fakat ben dışarıda da bir dünya olduğunu biliyordum. En büyük problemi geçim kaygısı olan normal insanların yaşadığı, dergilerde karşılaştığımız vahşetlerin fantastik olarak nitelendirileceği bambaşka bir evren.

İç çekerek uzanıp dayımın elindeki dergiyi aldım. Açtığı sayfaya az önce bakmıştım, bomboş göz yuvalarıyla insana ürperti veren bir çocuk heykeliydi bu. Üzerinde deneysel çalışma olduğunu belirten bir amblem vardı. Sanatçının hedeflediği eseri elde etmeye çalışırken yaptığı onlarca denemeden biriydi, yeterince iyi olmadığını düşündüğü onlarca müsvedde heykelden biri. Ve bu haliyle bile bir servet ediyordu.

"Hayır, bilmiyorum ama birkaç tahminim var." dedim tiksinmemeye çalışarak. Aklıma tablolarını insan kanıyla boyayan manyaklardan biri gelmişti. "Sorun heykelin hammaddesi, öyle değil mi?"

"Sorun, bunun bir heykel olmaması." diye cevap verdi dayım sakince. "Baktığın eser alçıyla kaplanmış bir insan cesedi. Tabi, heykele dönüştürülürken henüz ceset değildi."

Başımı kaldırıp dayıma baktım. Ve bekledim. Söylediği şeyin yanlış anlaşıldığını fark edip düzeltmesini bekledim. Bunun gerçek olamayacağını idrak etmesini. Fakat saniyeler ilerlerken, bir açıklama beklediğimi bildiği halde susmaya devam etti. Boğazımda düğümlenen yumruyu görmezden gelip bakışlarımı yeniden sayfadaki çocuk heykeline çevirdim. Hiçbir sanat eserinin olmayacağı kadar gerçekçi görünüyordu.

Çünkü gerçekti.

En az onu önce yok edip sonra vahşetle yaratan karanlık kadar gerçekti. Dayımın neden sustuğunu anlamıştım. Konuşmuyordu, çünkü bazı şeylerin bir açıklaması yoktu. Bazen karanlık, sadece karanlıktı. Hiçbir şey söylemeden dergiyi ortadan ikiye yırttım, ardından balkondan aşağı fırlattım.

Boğazın üzerinde şiddetle esen rüzgar, sayfaları bir canavar gibi kaparak karanlığın içine çekmişti. Zihnimde bir yerlerde hışırtı ve yırtılma seslerini duyabildiğimi biliyordum. Her geçen saniye içimde bir şeylerin çürümeye yüz tuttuğunu da. Dayım az evvelki heykelin bomboş göz yuvalarını göremediği için ne kadar şanslı olduğunun farkında mıydı acaba? Heykelin üzerindeki alçının hep böyle soğuk ve katı olmadığının? Yanmış kirecin insan bedeniyle nasıl tepkime vereceğinin?

Boğazıma oturan yumru çözüldüğünde "Küçük bir çocuk..." demeyi başardım. Dayım hiçbir şey söylemeden önünde duran viski şişesine uzandı. Ardından tek bir damla bile taşırmadan doldurduğu bardağı önüme itti sakince. Bardağı alıp tek bir damla kalmayana kadar kafama diktim.

Durmuyorlardı, asla durmayacaklardı. Bu ruh hastalarının sanatkar kesimi bile böyleyse, onların ölçütlerine göre cani olan kesimin neler yaptığını hayal edemiyordum. Bazen sokağa fırlatmak geliyordu içimden. Önüme gelen her insanı durdurup sarsmak, yaşadıkları dünyanın vahşet dolu alt katmanları hakkında uyarmak istiyordum. Zira içimde hala topluma karşı bir inanç vardı. Günün birinde bu inancı da benden alacaklarını bilmiyordum.

"Seni uyardım." dedi dayım buz gibi bir sesle. "Umarım artık işlerin ciddiyetini anlamışsındır."

Anlamıştım. Her ipleri gevşettiğimde olduğu gibi, acımasızca anlatmıştı bunu bana. Ayağa kalkıp sessizce kapıya doğru ilerledim. Sanki dünyanın en normal dayı yeğen ilişkisini yaşıyormuşuz arkamdan seslendi dayım.

"Şoföre söyle, seni eve bıraksın." dediğini duydum tam çıkarken. "Bu halde araç kullanma."

Kahkaha atıp kapıyı suratına çarptım.

Devasa salonu geçip merdivenlerden inerken yüzümdeki tebessüm kırıntıları hala silinmemişti. Fakat yalıdan çıktığımda yüzüme çarpan rüzgarla birlikte uçup gitti hepsi. Sırtımı kapıya yaslayıp gözlerimi kapatarak beni o küçük çocuğu düşünmekten kurtaracak bir şeyler aradım. Sıcak alçı üzerine dökülürken ne kadar acı çekmişti acaba? O heykeli bulsam onu içinden çıkarabilir miydim? Göz yuvalarındaki boşluğun yerini herhangi bir şeyle doldurmak mümkün müydü? Yoksa orada sonsuza dek karanlık bir uçurum mu olacaktı?

Anne babasının kim olduğunu, bu vahşeti bilip bilmediklerini merak ediyordum. Eskiden olsa böyle bir şeye ihtimal bile vermezdim fakat artık bundan da emin değildim. Şahit olup da engel olamadığım her vahşet bir parça siyaha boyuyordu zihnimi. Giderek daha az şaşırdığımı, bu sapkınlığa maruz kaldıkça olanlara alıştığımı ve yapacaklarını tahmin edebilmek için onlarla her empati kurduğumda içimde bir şeylerin çürüyüp katılaştığını hissediyordum.

Lavinia'yı düşündüm. Hayatı boyunca gördüğü ilk ve son karanlık yirmi yıl öncesinde kalmıştı. Travmalarının arkasında, kötülüğün ne olduğunu hiç bilmeden büyümüştü kardeşim. Ne kadar korkunç olduğunu bile anlatamayacağım bir karanlıktan onu nasıl koruyabilirdim ki? Tek tesellim, onu korumak isteyen tek kişi olmayışımdı. Annem, babam, dayım, Özer Bey ve Nazmi Amca. Lavinia'nın geçmişte de, bugün de güvenli kollarla çevrili olduğunu biliyordum.

Peki ya Melek? Küçük bir çocuğu bile diri diri heykele çeviren karanlığın ona neler yapacağını hayal bile edemiyordum. Üstelik onun çevresinde bir koruma kalkanı yoktu, kendisini korumak isteyen tek kişiden de kaçıp duruyordu. Melek'in korkularını, isteklerini, hayallerini ve en çok da onunla ne yapacağımı bilmiyordum. Tıpkı durmadan kaçırdığı gözlerinde, attığı her adımın ürkekliğinde ve dışarı ışık sızdırmayan sessizliğinde ne sakladığını bilmediğim gibi.

Tek bildiğim şey, orada Arzu'nun koruma içgüdüsünü bile harekete geçiren bir şeyler olduğuydu.

Bana doğru ilerleyen şoföre başımı sallayıp kendi arabama yöneldim. Bu gece uyuyamayacağımı, gözlerimi her kapattığımda o heykeli göreceğimi anlamıştım. O vahşeti göz kapaklarımın arkasından silecek bir şeye ihtiyacım vardı. İçimdeki çürümeyi durduracak, tenime işlediğini hissettiğim karanlığı silip atacak bir şeye.

Melek'i görmeye ihtiyacım vardı.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Birlikte geçirilen bir felaket kadar insanları birbirine bağlayan hiç bir şey yoktur."
-Drina Köprüsü, Ivo Andriç

-*-

SİNEM
-soygun akşamı-

Başımdaki aptal fener ışığını düzeltip yeniden tablolara eğildim. Kolumdaki kronometre hız kesmeden ilerliyor, bu lanet depoda geçireceğimiz eşsiz anlarsa giderek azalıyordu. Bu işe bulaştığıma çoktan pişman olmuştum bile. Eğer bu kadar sıkıcı olacağını tahmin etseydim ekibe katılmak yerine Aras döndüğünde kopacak cümbüşü izlemek üzere köşeme geçip otururdum.

Köşedeki grubun aradığımız tabloyu içermediğine kanaat getirince öfleyerek doğrulup yan tarafa yöneldim. Tam o sırada depoda Ozan'ın sesi yükseldi.

"Buldum!" dedi kapıya yakın bir köşeden kafasını çıkartarak. "Toparlanın, çıkıyoruz."

Derin bir nefes alarak arkamı dönüp kolonlardan birine yasladığım yedek tabloları aldım. Bayan Kriminal Aksoy'un verdiği onlarca öneri içinde en mantıklı olanlarından biriydi bu. Asıl hedefimizin Cehennem tablosu olduğu anlaşılmasın diye beraberimizde birkaç değersiz tablo daha çalacaktık. Kendi adıma ben, içeri girer girmez alacağım iki tabloyu gözüme kestirmiştim bile. Ozan da benzer şekilde düşünmüş olacak ki, kolunun altına kıstırdığı tablolarla birlikte çıkışa doğru ilerlemeye başladı. Son derece önemsiz bir eksiğimiz olduğunu fark ettiğimizde kapıdan çıkmak üzereydik.

"Mert, neredesin?" diye seslendi Ozan karanlık depoya dönerek. "Zamanımız dolmak üzere!"

"Ben, ee, şey- Geliyorusmdl!"

Sonlara doğru sözleri anlamsız bir hale bürünerek duyulmaz oldu. Planın üstünden geçerken tablolara çok yaklaşmamamız gerektiğini bir milyar kez tekrar etmiştik fakat içimden bir ses aptal yaratığın kafasını tablolarla dolu kolilere soktuğunu söylüyordu. Eğer şansım yaver giderse, kafasını soktuğu kutulardan birinde zehir cümbüşüne falan denk gelirdi. Ozan'ı sürükleyerek çıkartıp kapıyı arkamdan kapatma isteğiyle dolup taşarak saatime göz attım tekrar. Bir buçuk dakikamız kalmıştı.

"Yalvarırım orada kal, Allah'ın cezası!" diye seslendim karanlığa doğru. "Sadece bir buçuk dakikacık daha, lütfen!"

Deponun diğer tarafından bir takım devrilme sesleri duyuldu. Sonra birkaç şangırtı ve parçalanan seramik sesleri. Muhtemelen içerideki sefil yaratıktan binlerce kez daha değerli bir antika sonsuza dek yok olmuştu. Planlama aşamasında water jet'in çıkaracağı desibel seslerini boşuna hesapladığımızı fark etmiştim. Ekipte böyle bir facia yer alırken, deponun kapısını koçbaşıyla kırarak içeri girmek bize pek bir şey kaybettirmezdi nasılsa.

Tam pes edip kapıya doğru yönelirken karanlığın içinden fırlayıp bize doğru koşturduğunu fark ettim. Kucağında, Tanrı'ya şükürler olsun ki, iki adet yedek tablo taşıyordu. Oraya neden gittiğini unutmadan dönmeyi başararak beni kendine hayran bırakmıştı Mert. Ona yönelik beklenti katsayım öyle yüksekti ki, bazen sadece yaşamaya devam edebiliyor diye hayran kalıyordum sefil yaratığa.

"Tamamdır, çıkabiliriz!"

Dışarı çıktığımızda bir anlığına Mehmet'le göz göze geldim. Dünden beri yaptığı şeyi tekrarlayıp bakışlarını kaçırdı benden. Bir kahkahanın boğazıma düğümlendiğini hissetmiştim. Fakat burası yeri değildi. O yüzden gülmemek için kendimi zor tutarak kafamı diğer yöne çevirdim ve-

Hassiktir!

Sarsak şeyin kundaklama konusunda iddialı olduğunu biliyordum ancak bu kadarını ben bile tahmin edemezdim. Limanın doğu bloğunda tam anlamıyla bir curcuna yaşanıyordu. Bunu nasıl başardığını bilmiyordum ama bir şekilde koca limanı yakmıştı Melek. Aras'ın bu kıza neden tutulduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyordum.

"Yine yapmış yapacağını..." diye mırıldandım gökyüzüne yükselen alevlere bakarken. "Seni ateşli sürtük!"

Yüzümde keyifli bir gülümsemeyle başımı çevirdiğimde diğerlerinin epey endişeli olduğunu gördüm. Ozan'ın bakışları az ileride bizi bekleyen siyah transitle saati arasında gidip geliyordu. Mehmet'in sabırsız adımlarla volta attığını, Mert'in ise evladına sarılan bir anne gibi tablolarına sarılmış yolu izlediğini fark etmiştim. Başımı eğip kolumdaki saate göz attığımda sorunun ne olduğunu anladım. Melek geç kalmıştı.

"Üç dakika sadece." dedim umursamazca omuz silkerek. "Üç dakika geç kaldı. Birazdan burada olur."

Yolda bir yerlere takılıp düşmüş olmalıydı. O minik şeyin birileri tarafından fark edilip yakalanacağını pek sanmıyordum. Gerçi bana yaşattığı tüm bu sıkıcı gecenin üstüne onun yakalandığını duymak keyifli olurdu. Umursamaz bir tavırla omzumu silkip yükselen alevlere döndüm yeniden. Az sonra sarsak şey yanımıza geldiğinde, onunla dalga geçmek için epey malzemem olacaktı.

Fakat saniyeler ilerlerken patikanın ucunda hiç kimse görünmedi. Aptal bir endişenin boğazımı sıkmaya başladığını fark ettim. Kızın başına bir şey gelmiş olabilir miydi gerçekten? Onun başını belaya sokma konusunda ne kadar yetenekli olduğunu az çok bildiğim için hayır diyemiyordum bu soruya.

'Allah'ım lütfen başına bir şey gelmemiş olsun.' diye geçirdim içimden. 'Hayatta olsun, lütfen.'

Aksi taktirde olacakları düşünmek bile istemiyordum. Aras dönüp de kızın yerine bir avuç toprak bulduğunda ona diyebilirdik ki? Evet sen onu gözünden sakınıyordun ama biz üç ay bile hayatta tutamadık, özür dileriz. Bunu mu söyleyecektik gerçekten? Karşımızda bizi dinleyebilecek bir adam olacağından bile emin değildim.

Zaman ilerledikçe endişem gökyüzüne yükselen alevler kadar büyümeye başladı. Bu işe girmiş olmamız bile saçmalıktan ibaretti zaten. İsteseydik Melek'e engel olabilirdik, bin tane farklı yolu vardı bunu yapmanın. Fakat aptal sürüsü gibi kızın peşine takılmış, yetmezmiş gibi bir de onu tek başına depo yakmaya yollamıştık. Eğer başına bir şey gelirse bunda hepimizin payı olacaktı.

Mehmet'in bir küfür savurup yürümeye başladığını fark ettiğimde onu durdurmayı denemedim. Onun yerine kucağımdaki aptal tabloları yere çalıp ayaklandım ben de. Masa başındayken her ne olursa olsun plana sadık kalacağımıza dair söz vermiştik birbirimize. Fakat masa başında verilen sözlerin geçerliliği, savaş meydanına çıkıncaya kadardır.

"Sinem, bekleyin!"

Mert'in bize doğru koştuğunu görünce durup beklemeye karar verdim. Ozan yirmi metre ötede durmuş, nereden çıktığını anlayamadığım iri yarı bir herifle konuşuyordu. Dikkatli bakınca adamın bardaki korumalardan biri olduğunu fark ettim. Sonra birden başını kaldırıp bize doğru seslendi.

"Aras gelmiş, Melek onun yanında!" dediğini duydum Ozan'ın. "Buradan hemen çıkmamız lazım!"

Aras mı gelmiş?

Hele şükür! Sıcak bir yaz gününde buzlu su içmiş gibi ferahladığımı hissettim. Kızın akıbetine dair duyduğum endişe birden buharlaşıp gitmişti. Aras'ın onu her ne pahasına olursa olsun hayatta tutacağını biliyordum. Melek olabileceği en güvenli yerdeydi şu an.

Fakat biz değildik. Kulağımın dibinden vızıldayarak geçen bir mermiyle birlikte fark ettim bu gerçeği.

Sonra silahlar hiç durmadan patlamaya başladı ve geride mermilerden başka gerçek kalmadı.

-*-

"Sinem sakin kal ve araca koş!"

Mehmet'in yanıbaşımda bağırdığını duyabiliyordum fakat tüm kaslarım felç olmuştu sanki. Hareket edemiyordum. Konuşamıyordum. Bugüne dek sadece televizyon ekranında gördüğüm kurşunlar tepemde uçuşurken nefes bile alamıyordum. Filmlerdeki gibi hayatında ilk kez bir çatışmanın ortasında kalıp da mermiye kafa atan cesur kızlardan değildim ben. Silahlar az ötemde patlarken değil saklandığım yerden ayrılıp araca koşmak, kafamı bile çıkartamıyordum.

"O-Ozan!" diye hıçkırdım yeniden. "Onu o-oradan... Oradan a-almalıyız!"

Hareket edemediğim için ne durumda olduğunu göremiyordum ama çatışmanın en başında onun vurulduğuna şahit olmuştum. Düştüğü nokta açık alandaydı üstelik. Korumalar etrafında bir çember oluşturmuş olsa da gelen seslerden adamların keklik gibi avlandığını tahmin edebiliyordum. İçlerinden biri bile kendini feda etmekten vazgeçip yerini terk ederse, Ozan için ölüm fermanı olacaktı bu.

"Tamam, bir yol bulacağız!" dediğini duydum Mehmet'in. Eğilip titreyen elleriyle beni sakinleştirmeye çalıştı. Muhtemelen o da ilk kez bir silahın patlamasına şahit oluyordu. "Şu kolileri kendine siper edip araca gitmeye çalış, ben Ozan'ı almaya çalışacağım."

"Vurulursun!" diye bağırdım ağlayarak. "Bilgisayar oyunu mu sanıyorsun tüm bunları?!"

"Merak etme, doğrudan yanına gitmeyeceğim. Aklımda bir şeyler var-"

"Siz bir plan yapana kadar adam onuncu kurşunu yemiş olur!" diye söze karıştı Mert. Silah sesleri duyulduğunda üçümüz de yola çıkmak üzereydik, böylelikle aynı yere sığınmıştık. Ne yazık ki, Ozan o sırada bizden epey uzaktaydı.

Bir feryat daha duyuldu. Vurulanların hangi taraftan olduğunu anlayamıyordum, tıpkı eğlence amaçlı kalkıştığım bu maceranın ne ara bir korku serüvenine dönüştüğünü anlayamadığım gibi. Oysa sarsak hatun bizi uyarmıştı. Silahların patlayabileceğini, işin ucunda ölme ihtimalimizin bulunduğunu söyleyip durmuştu bütün yaz. Ortalarda bir felaket tellalı gibi dolaşmasına öyle çok alışmıştım ki, Melek'i ciddiye almak aklımın ucundan bile geçmemişti.

Mert'in birden öne atıldığını fark edince dehşetten ne yapacağımı şaşırdım. Onu durdurmak için kollarımı arkasından uzatmış, fakat boşluktan başka bir şey yakalayamamıştım.

"Geri dön, aptal!" diye bağırdım çocuğun arkasından. "Geberip gideceksin, seni sümüklü böcek!"

Onun böyle bir şey yapacağını tammin etmeliydim. Üç ay boyunca kimsenin kendisini siklemiyor oluşuna bile aldırmadan takım ruhu gibi şeyler zırvalayıp durmuştu. Macera filmlerindeki dostluk öykülerinden birine dahil olduğunu sanan aptalın tekiydi. Tıpkı kankası gibi o da dört nala doğal seleksiyona koşuyordu fakat sorun şu ki, Mert'in çevresinde onu korumaya çalışan birileri yoktu.

"Ölecek!" diye hıçkırdım kendimi yere bırakıp. "Ağız tadıyla ondan nefret etmemize bile izin vermiyor!"

"Hayır, ölmeyecek." dedi Mehmet rahatlamış gibi bir tavırla. "Ama nefret etmeme konusunda haklısın, çünkü şu anda Ozan'ı araca bindiriyor."

Hayretle başımı kaldırıp etrafı görmeye çalıştım fakat başaramadım. Ne olduğunu bile anlayamadan Mehmet kolumdan tutup kenara çekti beni. Ardından kafamı ceketinin içine sokarak kendisiyle birlikte sürüklemeye başladı. Ceketin beni kurşunlardan korumayacağını biliyordum. Niyetinin bu olmadığını da. Yalnızca dışarıdaki manzarayı görmemi engellemek istemişti ve ben bunun için tüm kalbimle minnettardım ona.

Araca bindiğimizde ilk fark ettiğim şey Ozan'ın hala nefes alıyor oluşuydu. Daha da iyisi, bilinci de hala yerindeydi. Cılız doktorluk içgüdülerimle kendimi tutamayıp ileri atıldım ancak Mehmet benden önce davranmıştı. Onun benden iki dönem daha büyük olduğunu bildiğim için müdahaleyi ona bırakmanın daha mantıklı olacağına karar verdim. Ve bir de, Ozan'ın yarasına bakarken sakin kalamayacağımı anlamıştım. Araç yola çıkarken sürünerek Ozan'ı görebileceğim bir noktaya, bir köşede sessizce ağlayan Mert'in yanına ilerledim.

Bacağından vurulmuş olmalıydı Ozan, akan kanın miktarından kurşunun atar damara isabet etmediğini anlamıştım. Ciddi bir şeyi olduğunu sanmıyordum fakat onun acı çektiğini görmek bile birkaç dakikadır kesilmiş olan gözyaşlarımı harekete geçirmeye yetmişti. O yüzden Mert'in kolunu kaldırdığını fark ettiğimde hiç düşünmedim bile. Hayatımda gördüğüm en cesur ve en aptal insana sarılıp hüngür hüngür ağlamaya başladım.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"İnsanın olgunlaşabilmesi için acılarla yoğurulması gerekir,
çünkü o acılar hem taş, hem heykeltıraştır."
-Napolyon Bonapart

-*-

OZAN
-soygundan birkaç gün önce-

Ada elinde kahve tepsisiyle bize doğru yürürken bunun espriye müsait bir zaman olmadığının farkındaydım. Açıkçası, espri yapacak halde de değildim zaten. Yüreğimde dedemin ektiği şüphe tohumları filizlenmeye başlamıştı bir kez. İhtiyar kurt benden bir şeyler saklıyordu ve önüme attığı yemlere bakılırsa belli ki amacı onları görmemdi. Sakladıklarının peşine düşmemi, bıraktığı izleri takip ederek onun zoruyla gitmediğim karanlığa kendi rızamla inmemi istiyordu.

Tüm bunların farkında olmama rağmen yine de deli gibi merak ediyordum işte. Beni bir çatışmanın ortasına sürükleyecek o sırrı öğrenmedikçe asla huzur bulamayacakmışım gibi geliyordu. Hayatımda tanıdığım en büyük manipülatörün oyununa bile isteye düşmek üzereydim.

Artık nasıl daldıysam, Ada'nın önümde dikildiğini fark etmemiştim bile. Farkına vardığım zaman ise, önce kahve dolu fincana, ardından da tepsiye birlikte eğilmiş kıza baktım şaşkınlıkla. Dedem yaşlı, bunak ve şizofren olduğu için ona hizmet etmesini anlayabilirdim ama neden bana da aynı muameleyi yapması garip gelmişti. Onu böyle şeylerden ne kadar nefret ettiğini bilecek kadar iyi tanıyordum.

"Almayacak mısın, Ozan?"

Kısık sesle sorduğu soruya cevap verememiştim çünkü o sırada tüm dikkatim başka bir noktadaydı. Hafifçe titreşen kahve tepsisinde. Tepsi olması gerektiği gibi hareketsiz değildi çünkü elleri titriyordu Ada'nın. Ve bu detay gün boyunca en çok kanıma dokunan şey olmuştu nedense. Evlendiğimiz günden bu yana bir kez olsun korktuğunu görmediğim bu kızın korkudan titrediğine şahit olmak benim için bardağı taşıran son damlaydı.

"Hayır, almıyorum." dedim aniden ayaklanarak. "İki dakika gelir misin benimle? Bir şey konuşmamız lazım."

Onun bir şey söylemeden önce dedeme baktığını görünce büsbütün tepem attı. Cevap vermesini beklemeden kolundan tutup kapıya doğru yönlendirdim. Normal koşullar altında epey sinirleneceği bu hareketime şimdi sesini bile çıkarmamıştı.

Kapının önüne çıktığımızda koridorda bekleyen korumalar da hareketlenmişti. Bir tanesi başta bize doğru ilerlese de yalnız kalmak istediğimizi anlamış olacak ki yarı yolda vazgeçti. Geri dönen adamın diğer korumalara küçük bir baş hareketi yaparak asansöre yöneldiğini fark ettim. Birkaç koruma onun peşine takılıp asansöre binerken diğerleri merdivenlere yöneldi. Çok geçmeden fazlasıyla yalnız kalabilmiştik. Ben söyleyeceklerimi zihnimde toparlamaya çalışırken Ada daha fazla dayanamayıp söze girdi.

"Neyin var senin?"

"Benim mi neyim var?" diye hayretle sordum ona. "İçeride olmadığı biri gibi davranan sensin!"

"Tek yaptığım şey, yaşlı bir adama saygı göstermek." diye savunmaya çalıştı kendini. "Sırf sen ölmesini istiyorsun diye kahvesine siyanür dökemezdim, kusura bakma."

"Ada, yapma bunu..." diye yalvardım sakinleşmeye çalışarak. "Ondan korktuğunun farkındayım ve bunu görmek mahvediyor beni."

Ardından uzanıp geri çekeceğini bile bile ellerini tuttum. Elbette beni yanıltmamıştı. Bir anlık bocalamanın ardından ellerini benden kurtarmak için harekete geçti telaşla. Fakat bu esnada daha da yakına geldiğinin farkında bile değildi. Bense farkındaydım. Tıpkı dalgalanan saçlarının arasında açan yasemin çiçeklerinin, yeşil gözlerinde beliren öfkenin ve eninde sonunda ellerini bırakmam gerektiğinin farkında olduğum gibi.

"Evet, korkuyorum!" diye bağırdı birden. "Ve bence sen de biraz olsun korkmalısın. Çünkü her ne kadar onun torunu olsan da, içeride oturan adam yeraltı dünyasının en güçlü isimlerinden biri."

"İçeride oturan adam bir korkak." dedim ellerimi gevşetirken. "Sense benim tanıdığım en cesur insansın."

Onun ellerimi gevşettiğim anda geri çekileceğini sanmıştım. Her zamanki gibi benden kaçıp aramıza mesafe koyması gerekiyordu. Fakat öyle olmadı. Ada yüzünde çaresiz bir ifadeyle aniden bana sarıldığında olduğum yerde donakaldım. İlk sarılmamızdı bu bizim. Daha öncekilerin hepsi aynı yatağı paylaşmak zorunda kaldığımız için gerçekleşmiş, uyku bilinçsizliği meydana gelmiş sarılmalardı ve uyandığımız anda onun dehşet içinde benden kaçmasıyla sonuçlanmıştı.

Ne ara saçlarını okşamaya başladığımı bilmiyorum. Fakat ciğerlerimin gittikçe güçlenen yasemin kokusuyla dağlandığını hissedebiliyordum. Ellerim kumral tutamların arasında gezinirken minik beyaz çiçekler karışıyordu parmaklarıma. Sanki biteceğini hissetmiş gibi bu güzel kokudan derin bir nefes çektim içime. Bir an sonra koridorda korumaların ayak sesleri yankılandı ve Ada kollarımdan sıyrılıp geri çekildi telaşla.

"Ben... Böyle düşündüğün için teşekkür ederim."

Ne yapacağımı bilemeden beylik bir cevap verdim ona. "Rica ederim."

Dudaklarını dişleyip duruyordu hala. Benim onu yanlış anlamamdan, bu tavrını başka anlamlara yormamdan korktuğunu çok net bir şekilde görebiliyordum. Bu çırpınışına şahit olmak canımı yakmaktan başka işe yaramadığı için elimle kapıyı işaret ettim Ada'ya.

"İçeri geçelim mi?"

Önerime bir can simidine tutunur gibi tutunmuştu. Böylelikle o önde, ben arkada yeniden dedemin huzuruna çıktık. İçeri girdiğimizde başını çevirip bakma zahmetine bile girmemişti, camdan dışarıyı izliyordu hala. Bense ne düşünmem gerektiğinden pek emin değildim, içimden sadece dedemin düşünceli bir tavırla kırışmış alnını ütülemek geliyordu.

"Liman konusunda size istediğiniz tüm yardımı sunacağım," dedi birden bize doğru dönerek. "Hatta istemediğiniz yardımlara bile talibim."

Harika. Bu ses tonuna babamdan aşinaydım, devamında karşı tarafın canını sıkacak bir talep geleceğini gösteriyordu. Gözlerimi kısarak şüpheyle sordum ihtiyara.

"Ne gibi?"

"Efe'yi birkaç saatliğine evimde misafir edebilirim," dedi sanki bir lütufta bulunuyormuş gibi. "Sonuçta, siz limanda soygunculuk oynarken birilerinin ufaklığa göz kulak olması gerek, öyle değil mi?"

Kahkaha attım. Gerçekten de kardeşimi onunla baş başa bırakacağıma inanmış mıydı acaba? Değil birkaç saat, birkaç dakika bile Efe'yle yalnız kalmasına izin veremezdim. Dündar Bayraktar gibi bir adamın ufak bir bebeği yasadışı yollardan yurtdışına kaçırması hiç zor değildi çünkü. Ömrümün geri kalanını dedemin kardeşimi hangi Allah'ın cezası ülkeye kaçırdığını bulmaya çalışmakla harcamam gerekebilirdi. Tam ona haddini bildirmeye hazırlanırken Ada'nın benden önce davrandığını fark ettim.

"Pekala, kabul. Ancak bir şartla-"

Dönüp dedeme cevap veren Ada'ya baktım hayretle. "Pardon?"

"Mantıklı düşün, Ozan," dedi bana dönüp açıklama yaparak. "Soygun ekibinde bana gerek yok, o gün Efe'nin yanından bir an bile ayrılmam. Üstelik eminim Dündar Bey de onu burada değil de bizim evde ve yanında adamları olmadan görmeyi kabul edecektir."

"Buna sen mi karar veriyorsun?"

Tamam, bu biraz ağır olmuştu. Ada'nın gizlemeye gerek duymaksızın bana bozulduğunu görebiliyordum. Fakat her ne olursa olsun kardeşimle ilgili böyle bir kararı benim adıma veremezdi. Hele ki ortamda ben varken.

"Sorun nedir, çocuk?" diyerek duruma müdahale etti dedem. "Benim bebek kaçıracağımı falan mı düşünüyorsun gerçekten?"

"Ah lütfen, sen hiç yapar mısın öyle yaramazlıklar?"

"İstesem Efe'yi senin kucağından söke söke alırım, evlat!" diyerek kükredi bu kez. "Hatta beraberinde seni de alır, bana boyun eğmeyi öğrenene kadar evimin bodrumuna kapatırım!"

"Denesene bunu." dedim Ada'nın yanına oturup gülerek. "Ömrünün kalanını hapiste geçirmeni izlemek güzel olur."

Aramızda gergin bir sessizlik meydana geldi. Dedemin bir şeyler söylemek istediğini, ancak Ada odadayken konuşmayacağını anlamıştım. Açıkçası bu durum beni son derece memnun etmişti. Daha fazla saçmalığa maruz kalmadan şu meseleyi halledip buradan gitmek istiyordum. Fakat sevgili karım bir kez daha planıma çomak soktu.

"Efe senin kardeşin, karar da sana ait." dediğini duydum onun bana doğru eğilerek. "Ama söylediklerimi bir kez daha düşün, Ozan."

Sonra aniden ayağa kalkıp dedeme döndü. "İzninizle, ben arabada beklemek istiyorum."

Yine aynı şey! Onun dedemin rahatsızlığını hissettiğini anlamıştım fakat sırf o rahat etsin diye gitmeye çalışması, üstelik bunu ondan izin alarak yapması kanıma dokunuyordu. Koridorda söylediklerim hiçbir şeyi değiştirmemişti anlaşılan.

"Nasıl istersen, gelin hanım." diyerek yeniden elini uzattı dedem. "Çocuklara söyle, seni aşağı kadar geçirsinler."

Önce dedemin uzattığı eline, ardından da bocalayıp duran Ada'ya baktım. Başımı olumsuz anlamda iki yana salladığımı gördüyse bile gözlerini kaçırmakla yetindi. Ardından dedeme doğru ilerleyip kendisine uzatılan eli öptü. Bu yaptığı hareketle bana ihanet ettiğinin, dedeme karşı dik tutmaya çalıştığım tüm savunma hattını ezip geçtiğinin farkında bile değildi. Dündar Bayraktar'a duyduğu korku, bana duyduğu güvenden daha büyüktü ve en yakınımdaki insan bile düşmanımın kazanacağına inanırken, böyle bir savaştan nasıl galip çıkacağımı bilemiyordum.

Ada gittiğinde yerimden kalkıp karşı tarafta duran konsola ilerledim. Burada duran bardakların kullanılmadığını biliyordum fakat içlerinde bir gram bile toz yoktu. Üst raftaki içki şişesini bardaklara boşaltırken bu evi kimin temizlediğini bilmediğimi fark ettim. Sanki her tarafta minik, görünmez yılbaşı cinleri vardı ve herkes uyuduktan sonra çıkıp tüm evi temizlemeye başlıyorlardı. Saçma düşünceler eşliğinde bardakları doldurduktan sonra şişeyi üst rafa geri bırakıp ayaklandım.

"Ben limandayken, yalnız olmak koşuluyla evime gelip torununu görebilirsin." dedim bardaklardan birini dedemin önüne bırakırken. "Neden bilmiyorum, ama sana inanıyorum."

Diğer bardakla birlikte dönüp yerime oturdum tekrar. Ada bile ona inanırken direnmek için gücüm kalmamıştı sadece. Elbette ki en büyük savaşımdan vazgeçmemiştim, fakat minik bir zafiyet göstermenin sorun olmayacağını düşünüyordum.

"Çünkü olgunlaşıyorsun, Ozan." diye cevap verdi bana. "Sahip olduğun sorumluluklar seni geç de olsa olgunlaştırıyor."

"Annemle babamı daha erken kaybetmediğim için özür dilerim." dedim bardaktan bir yudum alırken. "Huzurlu ve mutlu bir çocukluk geçirdiğim için de."

"Senin hatan değildi." diyerek başını salladı. Kinaye yaptığımı fark etmemiş olabilir miydi cidden? "Tüm bunlar ben, İbrahim kadar katı olamadığım için yaşanıyor."

Gözlerimi devirmekten kendimi alamadım. Hayallerindeki toruna sahip olan kişinin arkadaşı olması onun için büyük bir yıkım olmalıydı. Neyse ki, benzer bir yıkımı ben de yaşıyordum. Benim hayallerimdeki dedeye sahip olan kişi de, en yakın arkadaşımdı.

"İbrahim Amca katı falan değildi." dedim bardaktan bir yudum alırken. "Adam hayattayken Aras'ın hayatında hiçbir sorun yoktu."

Fakat dedem hayattayken, benim hayatımdaki en büyük sorun olmuştu. Bunu anlamasını beklemiyordum ondan. Nitekim anlamadı da.

"Evet. İlginç bir şekilde, tüm sorunlar İbrahim öldükten sonra başladı. Kurduğu düzenek öyle incelikliydi ki, arkasından gelen beklenmedik felaketler bile bu düzeneği daha güçlü hale getirdi. Bu hep böyledir, Ozan. Eğer planlarını yeterince kusursuz yaparsan, kader bile senden yana olur."

Beklenmedik felaket derken depremden bahsettiğini anlamak güç değildi. Uzanıp bir yudum daha aldım içkiden. Alkolün zihnimde yarattığı gevşeme, bu koltukta oturmaya devam etmemi sağlayan şeydi. Mantıklı düşünme yetim ortadan kalktıkça dedemin anlattıkları daha çok çekiyordu ilgimi.

"Peki ya Hakkı Amca? O sırf bu yüzden mi hapse girdi?" diye sordum kafam karışarak. "İbrahim Amca oğlunu kıskaçları altına alırken engel olamasın diye mi?"

"Hayır, Hakkı şu Ergenekon kumpasçılarının ön sarsıntısı yüzünden içeri girdi." dedi kendi bardağına uzanırken. "Ama onu bu noktaya getiren kişi, bana kalırsa İbrahim'di. Hakkı Sivas'ta o kurşunu ateşlediği gün hedef tahtasına girmişti zaten. Ondan önceki tüm sivrilenlere yaptıkları gibi onu önce DGM'ye alıp yetki verecek, sonra da içeri atmak için boyundan büyük bir soruşturma açmasını bekleyeceklerdi. Ama ne oldu? İbrahim olayın akşamına tüm basını devreye sokup damadını halkın gözünde kahraman ilan etti, yetmezmiş gibi oradan oraya sürmeye devam ederek terfi almasının önüne geçti. Oyunu görüyor musun, çocuk?"

Dedemin ne kadar bunadığını görüyordum sadece. Fakat bu cevap, onun daha çok saçmalamasına yol açacaktı. Bu yüzden yalan söyleme yoluna gittim.

"Görüyorum."

"Öyleyse yanılıyorsun!" diye öfkelendi birden. "Dikkatini vermiyorsun, Ozan! İbrahim neden birdenbire Hakkı'yı korumaktan vazgeçti mesela? Ertuğrul'a nasıl bir vasiyet bıraktıysa, koskoca Saral Ailesi damatları yedi yıl boyunca içeride çürürken kılını bile kıpırdatmadı. Geçen sürede büyük torununun akıbetini ben bile bilmiyorum. Oğlanı Nazmi gibi bir manyakla Erzurum'a yolladılar, ne için?"

"Kalacak yeri olmadığı için olabilir mi?" dedim dedeme minik bir detayı hatırlatarak. "Komplo teorileri kurmaktan kafayı öyle bir sıyırmışsın ki, Nazmi Amca gibi kendi halinde bir adama bile manyak diyorsun."

"Kendi halinde dediğin o adamın Kuzey Irak'ta ayak basmadığı toprak kalmamıştır." diyerek güldü bana. "Teşkilatta Sanatçı derlerdi Nazmi'ye; el kadar çocuklardan, peşmergenin kabusu olan ölüm makineleri yaratabildiği için. Saral'ın torununa kontrgerilla eğitimi verdiğini zannetmiyorum, zaten oğlanın karakteri de buna müsait değil. Ama İbrahim kendi torununu yedi sene kimsesiz gibi onun bunun kapısında yatırdıysa, vardır bir bildiğ-"

"Tüm bu komplo teorilerini bana neden anlatıyorsun?" dedim boş bardağı masaya bırakırken. "Ve tüm bu İbrahim Saral ve Aras takıntının sebebi ne? Ucu nereye bağlanıyor?"

"Sana." dedi işaret parmağıyla beni göstererek. "Yeraltındaki bir ağacın neye ihtiyacı olur, Ozan?"

"Yanlış yerde olduğunu anlamaya mı?"

"Işığa." diye cevap verdi kendi sorusuna. "Yeraltında bulamayacağın tek şey budur. Bu yüzden onun sana muhtaç olduğu kadar, sen de Aras'a muhtaçsın. Fakat elini çabuk tutmazsan, olman gereken yere indiğin zaman üstünde sana ışık sağlacak bir kök bulamayacaksın."

Yine o aynı rahatsızlık hissine kapılmıştım. Ne zaman dedeme maruz kalsam göğsümü sıkıştıran o korkunç basınç. Hiçbir şey yapmadığım halde bana suçluluk hissettirmeyi başarıyordu bu adam. Anlattığı komplo teorilerine öyle yürekten inanıyordu ki, yanında vakit geçirince insan ister istemez etkileniyordu.

Ayağa kalkıp kapıya doğru yürürken bunun dedemi son görüşüm olacağına dair söz verdim kendime. Beni daha fazla manipüle etmesine göz yumacak değildim. Tek derdinin suç imparatorluğunu korumak olduğunu, ne Aras'ı ne de beni zerre önemsemediğini biliyordum. Bu kanıma zerk etmeyi başardığı son zehir olacaktı. Artık dedemin bana yanlış bir hayat yaşıyormuşum gibi, olmam gereken nokta burası değilmiş gibi, bir an evvel ait olduğum yere gitmem gerekiyormuş gibi hissettirmesine izin vermeyecektim.

Kapıdan çıkmadan önce gözlerim sehpanın üzerinde duran bir davetiyeye ilişti. Düşmüş Melekler Senfonisi şeklindeki saçma başlıktan dedemin asla gitmeyeceği bir çeşit sanat etkinliği olduğunu anlamıştım. Canımı sıkan asıl şey, başlığın hemen altında yazan slogan benzeri cümle olmuştu. Bir çeşit kıyamet çağrısı gibi geliyordu kulağa.

"Senfoni başlıyor, yerlerinizi alın."

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro