Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 27 - İşgalci

"Siz de artık bu
kitabın da, bu aşkın da sona
yaklaştığını hissetmiyor musunuz?"

Apokalips, Lale Müldür

-*-

EMİR
4 yıl önce

Tepenin üzerindeki beyaz eve yaklaştıkça gerginliğimin arttığını hissediyordum. Son zamanlarda Arzu ile neredeyse kopma noktasına gelmiştik çünkü. Durmadan ne zaman gideceğimizi soruyor, ben net bir tarih veremedikçe hırçınlaşıyordu. Bu hırçınlığını gösterme biçimi klasikti elbette. Her zamanki gibi ilişkimizi açığa çıkarmakla tehdit ediyordu beni. Onun yanında geçirdiğim her anı diken üstünde yaşamaktan öyle çok yorulmuştum ki, bir zamanlar özleminden uyku uyuyamadığım kızı görmekten bile kaçıyordum artık.

O yüzden birkaç saat önce mesaj atıp acilen eve gelmemi söylediğinde hissettiğim tek şey can sıkıntısı olmuştu. Bir kavgayla daha baş edecek gücüm kalmamıştı artık.

Minik bir sarayı andıran malikanenin önünde durduğumuzda şoföre izinli olduğunu söyleyip dışarı çıktım. Adamcağız bu duruma epey sevinmiş gibi görünüyordu, benimle birlikte dışarı çıkıp aracı teslim etmek üzere evin kahyasının yaşadığı müştemilata doğru ilerlemeye başladı. Şoför gözden kaybolduğunda şirkette beni bekleyen tonlarca işi düşünerek eve yöneldim ben de.

Zili çalarken kapıyı her zamanki gibi Nazan Anne'nin açacağını düşünmüştüm. Zira kahyanın eşi Nuran Abla ve kızları Dilek evin yalnızca temizlik işleriyle ilgileniyordu. Fakat kapı açılıp da genç bir kız gülerek boynuma atladığında yanıldığımı anladım.

Arzu'nun bu tarz sıcak bir davranışını görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki, ilk birkaç saniye tepki bile veremedim. Ardından elimdeki evrak çantasını yere atıp ben de ona sarıldım sıkı sıkı. Evdekilerin bizi böyle görmesinin garip kaçacağının farkındaydım ancak ona böyle sarılabilmeyi öyle çok özlemiştim ki umurumda bile değildi. Arzu ne zaman bana böyle gülerek sarılsa, aşık bir adamdan başka hiç kimse kalmıyordu içimde. Tüm sorumluluklarımdan sıyrılıp bambaşka bir insana dönüşüyordum.

"Hadi, içeri gel." dedi geri çekilip elimi tutarken. "Evde hiç kimse yok."

Onca dargınlığın ve onca öfke nöbetinin ardından onu bu hale neyin getirdiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Umurumda da değildi açıkçası. Peşine takılıp içeri geçerken kaybettiğimi sandığım bir hazineye kavuşmuş gibi hissediyordum kendimi.

"Aç mısın hayatım?" diye sordu beni salona yönlendirirken. Ardından başını çevirip mutfağa doğru seslendi. "Dilek, yemek servisine başlar mısın?"

Hizmetçi kız mutfaktan kafasını uzattığını ne yapacağımı bilememiştim. Rahatsız olmuş bakışları birkaç saniye birbirine kenetlenmiş ellerimizde dolaştı, ardından hiçbir şey söylemeden mutfağa girdi yeniden. Her şey o kadar hızlı olup bitmişti ki, elimi çekme fırsatı bile bulamamıştım.

"Arzu, ne yapıyorsun sen?"

"Senin için yiyecek bir şeyler hazırlamıştım." dedi koltuğa oturmam için beni çekiştirerek. "Yoksa benim hazırlamamı mı tercih ederdin?"

Yüzündeki samimi gülümsemeden herhangi bir şey anlamam mümkün değildi. Kafamı en çok karıştıran şey, hizmetçi kızın verdiği tepki olmuştu aslında. Bizi bu halde görmekten rahatsız olduğu belliydi fakat hiçbir şaşkınlık belirtisi yoktu bakışlarında. İlişkimizi bilip bilmediğini anlayamamıştım bir türlü. Kendimi tutamayıp hafifçe çıkıştım Arzu'ya.

"Hani evde hiç kimse yoktu?"

"Merak etme, Dilek kimseye bir şey söylemez." dedi elinde tabaklarla içeri giren kıza bakarak. "Söylerse başına gelecekleri çok iyi biliyor. Değil mi, Dilek?"

Hizmetçi kız asık bir suratla servisi yaptıktan sonra hızla geri çekildi. Konuşurken başını yerden kaldıramadığını fark etmiştim.

"Başka bir emriniz var mıydı, efendim?"

"Hayır tatlım, gidebilirsin." dedi Arzu şirin bir tavırla. "Yalnız unutma, çıkış şu taraftan. Yanlışlıkla kendini yine Özgür'ün odasında bulma diye söylüyorum."

Kızın başını salladıktan sonra ağlamaklı bir tavırla bahçe kapısından kaçışını izledim. Utançtan kıpkırmızı olmuş yüzüne bakarken Arzu'nun onu neyle sindirdiğini tahmin etmek güç değildi. Fakat bir türlü hazmedemiyordum bunu. Sevdiğim kızın insanlara bu kadar kolay zarar verebileceğine inanmak istemiyordum.

"Ne yaptığını sanıyorsun sen?" dedim ellerimi ondan çekip alırken. "Kızcağızla derdin ne Allah aşkına?"

"Benim onunla bir derdim yok ama onun Özgür'le bir derdi var." dedi keyifle çatalına uzanırken. "Aptal şey aşık olmuş ağabeyime."

"Sen de onu bununla tehdit ederek kullanıyorsun, öyle mi?"

"Ben sadece o küçük aptala yardım ediyorum, hayatım." diyerek gülümsedi bana. "Duruma müdahale etmeseydim, çoktan Özgür'ün yatağına girip kendini evden kovdurtmuştu. Şimdiyse sayemde, gelecekteki gelinimiz olma yolunda ilerliyor. Gerçi, kendisinin bundan haberi yok ama olsun."

Arkama yaslanıp tepeden tırnağa süzdüm Arzu'yu. Bir yandan beni buradan kaçmak için ikna etmeye çalışıp hazırlık yaparken, diğer yandan da böyle şeylere vakit ayırabiliyor oluşu inanılmazdı. Üstelik Özgür'le Dilek ilişkisinden ne gibi bir çıkarı olduğunu anlayamamıştım.

"Doğru mu anladım? Sen ağabeyini baş göz etmeye mi çalışıyorsun? Hem de hizmetçi kızla? "

"Özgür'ün babamın bulacağı cemiyet hoppalarından biriyle evlenmesindense, hizmetçi kızla evlenmesini tercih ederim." dedi çatalını kenara bırakıp ciddileşerek. "Böylece ileride bu aileye sırtını dönmek için bir şansı olur. Üstelik Dilek gayet iyi niyetli ve sadık bir kız. Anlatabildim mi?"

"Anlattın. Ama yanlış kişiye." dedim başımı hayretle iki yana sallayarak. "Keşke aşağılamak yerine kıza da bunları anlatsan da, seni gördüğü zaman şeytan görmüş gibi korkmak yerine sana minnet duysa."

Buklelerini havalı bir şekilde omzunun üzerine atıp gözlerini devirdi. "Benim kimsenin minnetine ihtiyacım yok. Bilhassa da aptal insanlarınkine."

Hiçbir şey söylemeden çatalıma uzandım dalgın dalgın. Onun hizmetçi kızla neden uğraştığını anlamıştım. Sadece ikimiz için değil, aynı zamanda Özgür için de bir kaçış yolu açmaya çalışıyordu. Amcam şimdilik küçük oğlunun isyankar tavırlarına anlayış gösteriyor olabilirdi fakat er ya da geç ona da takacaktı kancasını.

Bu gerçeğin ben de farkındaydım. Sadece bunu oğlunu suça bulaştırmadan nasıl yapacağını anlayamıyordum. Fakat Arzu çözmüştü. Amcamın bunu yapmasının tek yolunun Özgür'ü kendi ortaklarından birinin kızıyla evlendirmek olduğunu belki de amcamdan bile önce anlamış ve şimdiden önlem almaya başlamıştı.

Yine de hala anlayamadığım bazı noktalar vardı. Arzu neden planlarını benimle paylaştığı gibi.

"Senin bir derdin var." dedim yerimde doğrulup ona dönerek. "Gerginsin. Bu yüzden iki saattir oyalayıp duruyorsun beni."

İnkar etmesini bekliyordum fakat uzanıp yanağımdan bir makas aldı. "Seni zeki şey."

Ardından zarif bir tavırla ayağa kalkıp asansöre doğru yürümeye başladı. Her zamanki gibi peşinden gitmekten başka şansım yoktu. Çocukluğumuzdan bu yana hiç değişmemiş bir gerçekti bu. İş hayatında katı bir insan olarak biliniyordum, belki de gerçekten de öyleydim. Arkadaşlarımın benden bahsederken söyleyeceği ilk şey, sabit fikirli oluşumdan yakınmak olurdu. Amcama gösterdiğim müsamaha bile benim tercihimdi, ona olan borcumu ödediğim gün bu tolerans da bitecekti.

Fakat Arzu... Arzu karşısında hiçbir hükmüm kalmıyordu benim.

"Ne olduğunu anlatacak mısın artık?" dedim asansörden çıkıp onu takip ederek. "Kötü bir şey mi oldu yoksa?"

Dönüp muzip bir tavırla gülümsedi bana. "Sakin ol, Emir. Sadece yeni aldığım bir kıyafet hakkında fikrini soracağım."

Çaresizce iç çektim. Üzerine ne giyerse giysin güzelliğinden hiçbir şey eksilmediğine nasıl ikna edebilirdim ki onu?

Odasından içeri girdiğim zaman giysi dolabına yöneldi adımlarım. Fakat yarı yolda elimden tutarak geri çevirdi beni. Ardından kolumdan çekiştirerek yatağına doğru götürdü. Eliyle yatağın üzerine serdiği kıyafeti işaret ederken yüzünün heyecandan al al olduğunu fark etmiştim.

"Nasıl buldun?"

Onun bu haline gülerek başımı çevirip yataktaki pembe elbiseye baktım ve olduğum yerde donakaldım. Yüzümdeki gülümseme silinip kaybolmuştu. Gördüğüm şeyin gerçek olup olmadığına emin olmaya çalışarak gözlerimi kapatıp birkaç saniye bekledim. Fakat açtığımda hala orada duruyordu ve ben bunun tüm ailemiz için kopacak kıyametin habercisi olduğunu biliyordum.

Yatağın üzerinde minik bir bebek elbisesi vardı.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

ARAS
sene 2016

On bir gün.

On bir gündür bir kez bile görmemiştim onu, önümüzdeki dört gün boyunca da görmeyecektim. Fakat hala oradaydı işte. Hala gözlerimi kapattığım anda göz kapaklarımın içinde onun çehresini buluyordum. Kendi ellerimle bir çatışma başlatmıştım ve şimdi ne yana dönersem döneyim kaçamıyordum kızdan.

Oysa tek istediğim şey, altüst ettiği hayatımı geri alabilmekti. Kaybettiğim kontrolümü geri kazanmamı, darmadağın olmuş tüm taşları yerine koymamı ve o taşları yerinden söküp etrafa saçan o küçük kızdan kurtulmamı sağlayacak bir yola ihtiyacım vardı. Her ne olursa olsun, onu korumak zorunda olduğumu biliyordum. Fakat bunu yaparken kendimi de ondan korumanın bir yolunu bulmak zorundaydım.

Çünkü haddini bilmez bir işgalciden farkı yoktu kızın. Bir akşamüstü karanlığında karşısına çıkarak, onun hayatına girdiğimi sanmıştım ve ne kadar da görkemli bir yanılgıydı bu! Umduğumun tam aksine, o benim hayatıma girmişti. Şimdiyse her geçen gün biraz daha ilerlediğini, sadece varlığıyla bile tüm düzenimi alt üst ettiğini görebiliyordum.

Üstelik bunu yapmak için hiçbir çaba harcamıyordu. Varlığımın farkında bile olmadan her gün okula geliyor, derslere girip sessizce not tutuyor, insanlardan uzak bir köşede en sevdiğim yazarın kitaplarını okuyor, işe gidip piç kurusu patronunun onu aşağılamasına müsaade ediyor ve bazen sanki bir şeyler anımsıyormuş gibi bakışlarını gökyüzüne dikip, aklından geçenleri deliler gibi merak ettiğimi bilmeden uzun uzun yıldızları izliyordu. Kopardığı fırtınadan bihaber, bir köşede sakin bir hayat sürüyordu sadece. Ve bu haliyle bile tüm düzenime edilmiş bir küfürden farksızdı.

"Neyin var senin?"

Başımı çevirip yattığı yerde dikkatle beni izleyen Begüm'e baktım. Makyajın zerresini barındırmayan yüzünde bir güzellik tanrıçası vardı adeta. Aklından ne geçiyorsa olduğu gibi söyleyen, enerjisiyle dokunduğu her şeyi güzelleştiren ve girdiği her ortamda ışıltısıyla dikkat çeken bir kızdı. Onunla birlikteyken her şey çok kolaydı, hayatı çok daha yaşanılabilir kılıyordu insana. Begüm dururken gidip de hayatımda gördüğüm en içe kapanık, en anlaşılmaz ve en kaotik kıza kapılmış olabilir miydim gerçekten?

"Garp cephesinde yeni bir şey yok," dedim yerlere saçılmış davetiyeleri işaret ederek. "Sen kendi dertlerinle ilgilen."

Sanki bu haftasonu evlenecek olan o değilmiş gibi gözlerini devirdi. "Hatırlattığın için sağol."

Uzanıp dudaklarından kısa bir öpücük aldım gülerek. Ardından onu davetiyeleriyle baş başa bırakıp banyoya doğru ilerledim. Saat epey geç olmuştu, haftasonu düğünüm olmasa da, benim de yapmam gereken bir sürü iş vardı. Buradan çıkar çıkmaz Araf'a geçip minik bir ansiklopedi ebatlarındaki proje raporlarını okuyacaktım daha.

Bir de yarın, iki haftadır hiç uğramadığım okula gidip kaydımı sildirmeyi düşünüyordum. Sonuçta o aptal kaydı, kızla arkadaş olabileceğim bir ortam yaratmak için yaptırmıştım. Arkadaşlığımızı onun okul dışındaki hayatına dahil olacak kadar ilerlettikten sonra bölüme devam etmemin bir anlamı yoktu.

Fakat işin ilginç yanı, şu anda da bölüme devam etmemin bir anlamı yoktu zaten. En başta, göz önünde bulundurmayı ihmal ettiğim bir detay sayesinde ayrılmıştı yollarımız. Kızın doğrudan bölüme başlayacağını düşünerek kaydımı yaptırmış ve okulun ilk gününde hazırlık fakültesi sürpriziyle karşılaşmıştım. Çok geçmeden denkleme bir de Arzu faktörü eklenerek Melek'le dost olabilme ihtimalimi tamamen ortadan kaldırmıştı. Belki de tam o anda bu saçmalığa son verip, onun peşinde dolaşma işini korumalara bırakmam gerekiyordu. Fakat asla beni hayatına almayacağını bildiğim halde kızın gölgesi olmaktan vazgeçememiştim bir türlü. Ta ki, on bir gün öncesine kadar.

Çok epik bir an değildi aslında. Hazırlık kantinini görebileceğim bir noktada oturmuş Cenk denen zibidinin kıza musallat olmasını izlerken "Benim burada ne işim var?" diye sormuştum kendime. "Dışarıda uğraşmam gereken onca iş varken, neden oturmuş iki ergenin flört etmesini izliyorum ki?"

Sonrası ise çorap söküğü gibi gelmişti. Kızı on beş günde bir görmenin yeterli olacağına kanaat getirip, peşinde dolaşma görevini korumalara bırakmıştım. Böylelikle, beni her gördüğünde şeytan görmüş gibi kaçan bir ergenle uğraşmak yerine, vaktimin tamamını asıl sorumluluklarıma ayırabilecektim.

Şimdiye kadar aldığım bu karardan bir kez bile pişmanlık duymamıştım. Zaten gördüğüm en sıradan hayata sahipti Melek. Gün içerisinde belli aralıklarla gidip onu kontrol eden korumalar yeter de artardı bile. Ortada benim onu bizzat görmemi gerektirecek bir durum yoktu, olacağını da sanmıyordum.

Hatta belki ileride kızı on beş günde bir görme kuralını da kaldırırdım ortadan. Böylelikle günün birinde onu düzenli aralıklarla masama gelen bir rapor dosyasına hapsetmeyi başarıp, varlığından sonsuza dek kurtulabilirdim. Sorunu abartıp paniklemenin hiçbir gereği yoktu, ben izin vermediğim sürece asla dahil olamazdı hayatıma.

Duştan çıkıp üzerimi giyerken keyfim çoktan yerine gelmişti bile. Tam gömleğimin düğmelerini iliklerken içeriden bir bağırtı geldiğini duydum. Öfkeli bir ses değildi, daha çok acılı bir feryada benziyordu. Aklımda dönen bin farklı ihtimalle birlikte kapının arkasında duran viledayı kapıp apar topar dışarı attım kendimi.

İlk fark ettiğim şey, odada Begüm'den başka kimsenin olmadığıydı. Elinde bir müzik albümüyle birlikte büyük masanın çevresindeki sandalyelerden birine çökmüş sızlanıyordu.

"Begüm, iyi misin?" dedim etrafa göz atıp problemin kaynağını ararken. "Bir şey mi oldu?"

"Kırılmış!" demekle yetindi ağlamaklı bir ses tonuyla. "Raftan düşüp kırılmış, Aras!"

Birkaç saniye şaşkın şaşkın baktıktan sonra neler olduğunu anladım. Begüm ve onun kutsal metal müzik koleksiyonu... Elimdeki viledayı yere bırakırken gözlerimi devirmekten kendimi alamamıştım. Öte yandan albümü, kızı raflara yaslarken benim düşürdüğümü gayet iyi hatırlıyordum. Yatağa gitmeye çalışırken ayaklarımın altında duyduğum kırılma sesini de. Begüm'ün olanları fark ettiğini sanmıyordum ama bu, albümü benim kırdığım gerçeğini de değiştirmiyordu.

"Hangisiydi?" diye sordum mahcup bir tavırla yanına ilerlerken. "Birkaç müzik koleksiyoneri tanıyorum, eminim aynısından bir tane daha bulabi-"

"Sıradan bir Blasphemy albümü olsaydı bulurduk ama private release versiyonuydu bu!" dedi yavrusuna sarılır gibi albümü bağrına bastırırken. "Aynısından bulamazsın, Aras."

İç çekerek uzanıp albümü elinden aldım. "Eminim öyledir."

Kapağa göz attığımda albümün seri üretimden olmadığını anlamıştım. Ortadan ikiye kırılmış simsiyah plakada müzik grubunun adı bile yoktu, kapağı hazırlayan kişi kendisi yapmış olmalıydı. Fakat beni asıl sarsan şey bunlar değildi. Elle çizilmiş iki beyaz melek kanadına ve ortasında yazan isme takılmıştım ben.

Fallen Angel of Doom.

Elimde kırık albüm kapağıyla birlikte sandalyeye çöktüm. İyi de neden? Neden? Tam kendimi ondan kurtulduğuma ikna etmişken neden karşıma çıkıyordu ki? Üstelik başka bir kadınla sevişirken kırdığım bir albümün kapağında. Ne düşünmem gerektiğini bilemiyordum fakat göğsümdeki suçluluk dolu sızının giderek arttığını hissedebiliyordum.

Üstelik neyin suçluluğunu yaşadığımdan da emin değildim. Elini bile tutmadığım, bir kez olsun sarılmadığım, her gördüğünde bana nefretle bakan ve imkansızdan bile imkansız olan bir kıza ihanet etmiş olmanın mı? Kulağa komik geliyordu. Eğer kendimi ondan kurtarmanın bir yolunu bulamazsam giderek daha da komikleşecekti. Melek bir gölgesi olduğunun farkına bile varmadan hayatına devam ederken, dokunduğum her kadının tenimde bir ihanet damgası yaratmasına müsaade edemezdim.

Duştaki neşemin yerinde yeller esiyordu şimdi. Farkında bile olmadan albüm kapağındaki kırılmış kanatları okşadığımı idrak ettiğimdeyse, ondan kurtulabileceğime olan inancım epey sarsılmıştı. Oysa bunun saçma bir tesadüf olduğunu biliyordum. Basit bir rastlantı. Algıda seçicilik. Fakat gerçek şu ki, durmadan aynı kişiyi seçiyordu benim kahrolası algılarım. Kendimi ondan kurtulmak istediğime ikna etmeye çalışırken bile onu görmeye gitmek için gün sayıyordum. Hayatımdan söküp atmaya çalıştıkça daha da derine kök salıyordu Melek. Ve ben bunun sebebini çocukluğumdan bu yana biliyordum.

Sebebi ona aşık olmam falan değildi. Öyle olsa bunu inkar etmek için çırpınıp durmazdım. Zira aşk gözümü korkutmuyordu benim, birine aşık olmanın insanı küçültecek bir şey olduğunu hiçbir zaman düşünmemiştim. Melek'ten kaçıyordum, çünkü onun karşısına kendi isteğimle çıktığımı iddia etmeme rağmen, onun benim karşıma çok daha önce çıktığını biliyordum. Tıpkı babamın anlattığı masalların sebepsiz yere olmadığını bildiğim gibi.

Benim inkarımın sebebi çocukluk günlerimden kalma bir hatırada, babamın bana anlattıklarında gizliydi. İran'da Nadir Şah'ın denizin dibine attırdığı bir usturlap, Kari von Slatin'in el dokuması sarığının katlarında gizlenen bir pusula, Tetuân gettosunda bir kuyunun dibi ve kaderin bir akşamüstü alacakaranlığından çok daha önce karşıma çıkardığı genç bir kızın çehresi. Farklı zaman dilimlerinde ortaya çıkmış, farklı adamları esareti altına almış, farklı zâhirlerdi her biri. Ve bu, benim kaçtığım şeyin ta kendisiydi.

Başımı kaldırıp önce yerde ısrarla çalan telefonuma, ardından Begüm'ün güzel yüzüne baktım. Ve kendimi tutamayıp güldüm. Kimi kandırıyordum ki? Ben bu gece orada çok daha güzel bir kızın hayalini görmüştüm.

"Aras? Açmayacak mısın telefonunu?"

Hala yüzümde duran çaresiz tebessümle birlikte başımı salladım ona. Albüm kapağını elimden alıp, yerdeki telefonu bana uzatırken sarsıldığımı hissetmiş gibiydi. O yüzden her zamanki gibi işleri kolaylaştırdı ve kendi halime bıraktı beni. Begüm'ün banyoya doğru gidişini izlerken telefonu açıp kulağıma götürdüm. Arayan Arzu'ydu.

"Aras yardım et!" diye bağırdı hıçkırıklarının arasında. "Yardım et, Melek ölüyor!"

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Hiçbir derste öğrenmedim, hiçbir kitapta okumadım, hiçbir filmde görmedim; ah ne kadar da güzelmiş âşığın maşuğun uyuyuşunu doya doya seyretmesi, ey melek."

Yeni Hayat, Orhan Pamuk

-*-

Uyu. Uyan. Uyu. Ve tekrar uyan. Tüm gecem bu döngünün arasında salınarak geçiyor. Her uyandığımda acım biraz daha hafiflemiş oluyor ve her uyandığımda başucumda nöbet tutan Aras'ı buluyorum. Saçlarımı okşayarak bir şeyler mırıldanması yetiyor, o daha cümlesinin sonuna gelmeden yeniden dalıyorum uykuya. Fakat en sonunda bu döngü kırılıyor elbet.

Uyandığımda Aras'ın sırtını yatağa yaslayıp tahta döşemede otururarak uyuyakaldığını fark ediyorum. Yüzünü göremiyorum ancak düzenli nefes alışları ve hafifçe yana düşmüş başı her şeyi anlatıyor zaten. Onun yerde böyle iki büklüm sızıp kalmasına içim elvermiyor. Hiç değilse yatağın diğer ucunda uyumasını söylemek için hafifçe doğrulmaya çalışıyorum.

Üzerimdeki kalın örtülerden sıyrıldığımda tişörte dolan soğuk havayla birlikte vücudumu bir titreme yalayıp geçiyor. Bununla birlikte sandalyede duran kurumuş sütyenim takılıyor gözüme. Onu sabah Aras'ın gözetiminde giymektense şimdi giyme fikri daha mantıklı geliyor. Bu yüzden başucumda uyuyan adamı uyandırmayı birkaç dakika erteleyerek yataktan çıkmaya çalışıyorum yavaşça.

Ayağa kalktığımda başımın deli gibi döndüğünü fark ederek sandalyeden destek alıyorum. Üzerimde garip bir halsizlik var, tepeden tırnağa bir titreme sarıyor her yanımı. Adım atmayı denediğimde sırtımdaki acının azalmasıyla ayak bileğimdeki acının sahneye çıktığını fark ediyorum. Öyle dehşetle sızlıyor ki, birden dizlerimin üzerinde buluyorum kendimi.

Yerden destek alarak kalkmaya çalışırken minik dolabın altında duran bir şey dikkatimi çekiyor. Gördüğüm nesne zihnimde bir anlama büründüğünde öfkeyle dişlerimi sıkarak doğruluyorum yerimden. Zihnim öyle bulanık durumda ki, sek sek oynar gibi banyoya giderken neye öfkelendiğim bile çıkıyor aklımdan.

Yaklaşık on dakikalık sürüncemenin ardından nihayet kendimi içeri atıp kapıyı örtmeyi başarıyorum. Niyetim Aras uyanmadan önce işimi halletmek olsa da lavabodaki musluğu görünce kuruyan boğazım aklıma geliyor. Çeşmeyi açıp içilebilir olup olmamasını zerre umursamadan avuçlarıma suyu doldurup kana kana içiyorum. Susuzluğum içtikçe artıyor sanki, midemde yer kalmadığını fark edene kadar durduramıyorum kendimi.

Muslukla işim bittiğinde geri dönüp kapıya doğru ilerliyorum sekerek. Sırtımı duvara yaslayıp teker teker kollarımı kurtarıyorum önce, ardından tüm acıya dişimi sıkarak tişörtü başımdan sıyırıp atıyorum. Neyse ıslak zemine düşmeden dizime çarpıyor, kırk yılda bir varlığını belli eden reflekslerimle havada yakalamayı başarıyorum onu. Elbette bu refleks kaburgalarımda dönen bir bıçak şeklinde kendini belli ediyor.

Acıdan bağırmayacağıma emin olana kadar birkaç saniye nefesimi tutuyorum. Kendime yeterince güvendiğim zamansa kapının koluna astığım sütyene uzanıyor ellerim. Önce kopçalarını vurup başımdan geçirerek giyebileceğim bir forma getiriyorum onu. Ardından da, eh, başımdan geçirerek giymeye çalışıyorum.

"Melek?"

Dışarıdan Aras'ın sesi gelince panikten elim ayağıma dolaşıyor. Ona "Sakın gelme!" diye bağırırken hızlıca sütyeni giyipüzerime geçirip düzeltiyorum sütyenimi. Bu esnada telaşla kapının arkasına geçmeye çalışıyorum bir yandan da. Hızla hareket edince bileğimdeki ağrı önleyemediğim bir inilti şeklinde dudaklarımdan fırlıyor. Onun yaklaşan ayak seslerini duyunca giymeye vaktim kalmadığına kanaat getirdiğim tişörtü vücuduma bastırıyorum.

Yarım yamalak bir kamuflaj yaratmayı başardığım anda, Aras sanki şafak operasyonuna çıkmış gibi pat diye açıyor kapıyı. Uykulu bakışlarının beni bulana kadar banyoda gezinmesini izlerken iyice siniyorum duvara. Ne yazık ki, duvarın içinden geçmeyi başaramadan fark ediyor beni. Şaşkınlıkla büyüyen gözlerine bakarken kendimi bir romantik komedi filminde gibi hissederek konuşmaya çalışıyorum.

"Selam."

Aldığım yanıt ise korku gerilim türünde oluyor.

"Hiç durmaz mısın sen?!"

Başını inanamıyormuş gibi iki yana sallayarak yanıma geliyor. Kollarını bana uzattığını fark ettiğimde tüm insaniyetimi kenara bırakıyorum.

"Uzak dur!" derken gerileyerek duvarın içinden geçmeye çalışıyorum yeniden. "Lanet olsun, çıplak olduğumun farkında mısın sen?"

Başını hafifçe yana eğiyor. "Fazlasıyla."

Gözlerimi kırpıştırarak bakmakla yetiniyorum ona. Ardından beynime sızan oksijen sayesinde bir şeyler söylemek üzere açıp da öyle unuttuğum ağzımı kapatıyorum. Motor fonksiyonlarım devreye girdiğindeyse bir kolumla tişörte daha sıkı sarınmaya çalışırken boştaki elim havaya kalkıyor.

"Geri bas."

Aras'ın beni pek dinlediğini söyleyemem. Geri çekilmek yerine gözlerini sıkıca yumduktan sonra ellerini uzatıyor yeniden. "Tişörtü bana ver."

Birkaç saniye onu kuşkuyla süzdükten sonra sarsak hareketlerle tişörtü uzatıyorum. Onun kumaşı katlayıp giyebileceğim bir hale getirmesini izlerken kollarım benden bağımsız olarak vücuduma kapanıyor. Hala gözleri kapalı halde tişörtü başımdan geçirmeye hazırlanırken söylendiğini işitiyorum.

"Kollarını vücudundan çekmezsen tişörtünü giydiremem."

Ne dediğini idrak ettiğimde dehşetten kanım donuyor. "Y-yoksa sen?-"

"Hayır, bakmıyorum." diye cevap veriyor Aras. "Ama seni tanıyorum, Melek."

Keşke ben de seni bu kadar tanıyabilsem. Hiç değilse ne zaman yalan, ne zaman doğru söylediğini anlayabilecek kadar. O kadar çaresiz durumdayım ki, bunu ona sormaktan başka çıkar yol bulamıyorum.

"Yalan söylemediğini nereden bileceğim?"

"Çünkü kendime işkence etmekten hoşlanmam." diyor sabırsız bir tavırla. "Ama şu tişörtü hemen giymezsen, beni buna mecbur bırakacaksın."

Bana uzattığı tişörtün içinden geçiriyorum kafamı hemen. Kollarımı da geçirmeyi başardığımda tişörtün eteklerini serbest bırakarak dizlerime doğru salınmasına izin veriyor. Ardından yeniden kucağına alıyor beni. Kollarının arasında yatağa doğru ilerlerken burada olmaya haddinden fazla alıştığımı fark ediyorum. Günün birinde kopmak zorunda kalırsam baş edemeyeceğim kadar fazla.

Beni yatağa oturttuğunda ellerim titrememi bastırma umuduyla yorgana uzanıyor. Aras'ın benden önce davranarak yorganı geri çektiğini görünce şaşkın şaşkın bakıyorum ona. Üstünkörü katladığı yorganı sandalyenin üzerine bırakırken söylenerek bir açıklama yapıyor.

"Ateşin çıkmış biraz."

Tıpkı bir çocuk gibi mızırdanmak istemediğim için ısrar etmiyorum ona. Sırtüstü uzanamadığım için yan yatarak cenin pozisyonu alıp ısınmaya çalışıyorum biraz. Zaten çok geçmeden uyku bastırıyor üzerime. Birbirine çarpan dişlerime rağmen karanlığın içine çekilmeyi başarıyorum.

Bundan sonrası ise pek net değil. Ateşim yükselmeye devam etmiş olacak ki, ara sıra uykudan uyanıp bir şeyler zırvaladığımı hatırlıyorum. Bir ara bileğime çarpan buz gibi bir şeyle sıçrayarak açıyorum gözlerimi. Aras hiçbir şey söylemeden su dolu olduğunu tahmin ettiğim bir kaba uzanıp ıslak bir bezi sıkıyor. Bileklerime koyduğu diğer bezlere bakarken bu seferki bezi alnıma koyduğunu fark ediyorum.

Tam emin değilim ancak bir gündüzün içinden geçip gidiyoruz sanki. Kanatları olan 200 adam bir dağın zirvesine inerken kamaranın camlarından içeri dolan aydınlığı anımsıyorum. Bir de Aras'ın zorlamasıyla bir sandviçten birkaç ısırık aldığımı. Ardından sırtımda o makas beliriyor yeniden. Yaramın üzerindeki bandajın sıyrıldığını fark ettiğimde karşı koymak istiyorum fakat parmağımın ucunu bile oynatamıyorum. Neyse ki bu kez canım o kadar çok yanmıyor. Aras üzerime başka bir tişört giydirip altımdaki kesik tişörtü sıyırıp alıyor yeniden.

Akşam geceye dönerken kasıklarımda bir ağrıyla açıyorum gözlerimi. Kamarada kimse olmadığı için yatağın ucunda duran kurumuş ayakkabılarımı ayağıma geçirip tabiri caizse sürünerek kendimi tuvalete atıyorum. İşimi hallettikten sonra ellerimi yıkamak üzere lavaboya kadar gitmeyi de başarıyorum fakat bundan sonrası yok. Musluğu açtıktan sonra sabunlu ellerimle duvara yaslanıp uyumuş olmalıyım.

Sert bir düşüşün ardından bir kez daha yatakta ve yukarıdan gelen bir çarpma sesiyle uyanıyorum. Bir an sonra merdivenlerin bitimindeki kapı açılıyor ve Aras elinde kırık bir radyoyla içeri giriyor. Uyandığımı fark ettiğini pek sanmıyorum, zira yere oturup radyonun içindeki parçaları sökmeye başlıyor dikkatle. Gözlerimi kapatıp kendimi uykuya bırakıyorum yeniden.

Bir ara hayal meyal onun telefonla konuştuğunu görür gibi oluyorum ama telefonun şarjının bitik olduğunu bildiğim için bunun rüya olup olmadığından emin olamıyorum. Fakat en sonunda, sık sık uyanıp saçma sapan şeyler söyleyerek sızdığım bu kabus gibi süreç de sona eriyor.

Cama vuran yağmurun sesiyle uyandığımda başka bir gecenin ortasında buluyorum kendimi. İlk fark ettiğim şey, artık titremediğim ve eskisi kadar çok üşümediğim oluyor. Başımı hafifçe çevirip etrafa göz attığımda Aras'ın yastığıma düşmüş başıyla karşılaşıyorum bu kez. Yüzümün hemen ötesindeki yüzünü izleyerek geçiyor ilk saniyeler. Öyle derin bir uykuda ki, nefes bile almıyor gibi. Öyle güzel uyuyor ki, nefes bile alamıyorum sanki.

Tereddütle elimi kaldırıp kuzgun karası saçlarına götürüyorum. Normalde acıyla bağırmama sebep olacak bu hareket tenimi uyuşturan kremin etkisiyle sırtımda bir gıdıklanma hissi yaratıyor. Fakat acıyor olsaydı bile umursamazdım sanırım. Parmaklarımın arasından kayıp giden saçlarını okşamanın hissettirdiklerinin yanında acının farkına bile varmazdım.

Hafifçe doğrulup onun nerede uyuduğunu anlamaya çalışıyorum. Gövdesinin yarısı yatağın yanına koyduğu taburede duruyor, kollarıysa başının etrafında bir halka oluşturacak şekilde kıvrılmış. Onun böyle iki büklüm uyumasına gönlüm elvermiyor. Tereddütle elimi kaldırıp saçlarına götürüyorum yeniden. Uykusunda sıçramaması için usulca adını mırıldandığımda hiçbir tepki vermiyor bana. Bunun üzerine sesimi biraz daha yükseltiyorum fakat durum değişmiyor. En sonunda onu omuzlarından sarsarak bağırmak zorunda kalıyorum.

"Aras!"

"Ha? Ne?" diyerek kaldırıyor başını birden. Endişeyle etrafına bakınırken gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyorum. "Bir şey mi oldu, Melek?"

"Hayır, her şey yolunda." diyerek sakinleştirmeye çalışıyorum onu. "Sadece böyle uyursan her yanın tutulacak."

Kollarını başının üzerinde kaldırıp gerinirken cevap veriyor bana. "Tutuldu bile."

Yüzündeki acı çekermiş gibi görünen ifadeye bakarken içim eziliyor. Pencereye tarafına doğru kayarak epey yer açtıktan sonra elimle yatağın ucunu işaret ediyorum ona.

"İstersen burada uyuyabilirsin."

Uykulu gözleri yatakla benim aramda gidip gelirken kafasının karıştığını fark ediyorum.

"Doğru mu anladım?" diye soruyor en sonunda. "Sen beni yatağına mı davet ediyorsun?"

Harika. İçimdeki tüm şefkat buhar olup uçuyor birden. Aptallığıma söverken yatağa uzanmaya yeltenen Aras'a sağlam ayağımla bir tekme savuruyorum. Bacağımı havada yakalayıp yatağa koyuyor sakince.

"Vazgeçtim, git." diyorum öfkeyle söylenerek. "Git yerde uyu."

"Üzgünüm ama söz ağızdan bir kere çıkar."

"Vazgeçtim lafının nesini anlamıyorsun sen? Çekil git diyorum, yoksa bağırırım."

"Kaysana biraz daha."

İtirazlarıma zerre kulak asmadan az evvel ucunda uyuması için yer açtığım yatağa bırakıyor kendini. Onun mevcut alanın yüzde yetmişinden fazlasını kaplamasını ağzım açık bir şekilde izliyorum. Sırtüstü yatıp kolunu başının altına koymasıyla birlikte yatakta değil bana, bir kedi yavrusuna bile yatacak yer kalmıyor.

"Hiç değilse yan dönüp yat!" diye bağırıyorum kendimi tutamayıp. "Yer bırakmadın bana."

"Eğer istersen burada yer var, güzelim." diyor eliyle göğsünü göstererek. "Gelip uyuyabilirsin, ben rahatsız olmam."

"Ama ben olurum."

Bir süre daha yan dönmesi için bekliyorum ancak buna pek niyeti varmış gibi durmuyor. En sonunda laftan anlamayacağını kanaat getirerek yerimde doğrulmaya çalışıyorum. Yataktan çıkmaya çalıştığımı görünce doğrulup oturuyor o da.

"Nereye, Melek?"

"Yerde yatacağım," diyorum ona ters ters bakarak. "Senin yayılmacı politikalarınla uğraşacak değilim."

Kolunu yana açarak geçmemi engelliyor. "Tamam, tamam yan yatacağım."

Birkaç saniye ona ters ters baksam da en sonunda ikna oluyorum. Ne yalan söyleyeyim, yerde uyumayacak olmak epey memnun ediyor beni. Sol yanımın üzerine yatarak bacaklarımı karnıma çekiyorum yeniden. Ateşim düştüğü için eskisi kadar üşümüyor olabilirim fakat hala dondurucu bir soğuk var içeride. Aras da bunu fark etmiş olacak ki, elini alnıma koyup durum kontrolü yaptıktan sonra sandalyenin üzerinde duran yorganı alıp üzerime örtüyor.

Yorganın altında titrememeye çalışırken pikenin nerede olduğunu anlamaya çalışarak odaya göz atıyorum. Kapının yanındaki minik dolabın üzerinde olduğunu görünce içim rahatlıyor. Zira her ne kadar ahlak yoksunu bir pislik olsa da, Aras'ın üşümesini istemem.

Fakat ona taktığım tüm lakapları doğrularcasına gidip pikeyi almak yerine benim yorganıma uzanıyor. Ne yaptığını anlayınca yorgana iki elimle sıkı sıkı sarılıyorum fakat ben ne olduğunu bile anlayamadan söküp alıyor elimden.

Ona karşı çıkmak, pikeyle uyumasını söylemek istiyorum fakat yorganın altına girdiğinde sözcükler boğazıma diziliyor. Öyle güzel bir sıcaklık yayılıyor ki bedeninden, vücuduma temas etmediği halde kemiklerime kadar ısınıyorum sanki. Saniyeler içerisinde bütün üşümemi çekip alıyor benden. Tıpkı sobanın karşısında uyuyakalmış bir kedi yavrusu gibi gözlerimi yumup mayışıyorum yattığım yerde.

Birkaç saniye sonra tamamen ısınmış olarak gözlerimi açtığımda Aras'ın sessizce beni izlediğini görüyorum. Laciverte bürünmüş gözlerinde gümüş kırıntıları gibi parıldayan yıldızlara bakarken bir heyecan alevi sarıyor bedenimi. İç organlarımdaki kanın yavaşça çekilip yüzüme tırmandığını hissediyorum. Aras'ın az evvel yorgunluktan kapanan gözlerinde hiçbir uyku emaresi yok şimdi, bense uykuya olan inancımı yitirdim çoktan. Zaten kalbinin üzerinde serçeler kanat çırparken, nasıl uyuyabilir ki insan?

Tüm bunlar olurken derin bir sessizlik meydana geliyor. Sadece birbirini seven iki gencin uyuyamayışına şahit olan bir teknenin kamarasında değil, tüm Pendik Limanı'nda. Tüm İstanbul'da. Hatta galiba tüm evrende. Dünyanın geri kalanında akmaya devam eden zamanın bizi es geçtiğini, şimdiki zamanın büyülü bir köşesine kısılıp kaldığımızı fark ediyorum.

Sonra Aras'ın elleri başımın altına koyduğum ellerime uzanıyor sessizce. Bileklerimdeki iyileşmeye yüz tutmuş izlerden, çocukluktan kalma bir alışkanlıkla gevşekçe yumduğum parmaklarımın üzerinden öpüyor. Onu izlerken yüzüme yayılan gülümsemeye engel olamıyorum. O bunu bilmiyor ama tam şu anda ölsem dünyanın en mutlu insanı olarak ölmüş olurdum ben.

Bana bakarken Aras'ın yüzünde de bir tebessüm belirdiğini fark ediyorum. Yetişkin bir erkeğin kendinden emin gülümsemesi değil bu, bir oğlan çocuğunun masum tebessümü var bakışlarında. Bense oldum olası içimdeki kız çocuğunu yüzeye yakın yerlerde tutmuşumdur zaten, en ufak sevinçte başını kaldırıp hayata karışabilecek kadar engin bir noktada yaşıyor çocukluğum. Öyle ki, ömrümün çoğu anında o haylaz kız çocuğunu sakladığım yerde kalmaya ikna etme çabalarım var.

Fakat bu kez onu kendi ellerimle çıkarıp, az ötemde uyuyan adamın kollarına bırakıyorum usulca. İnsan çocukluğunu sevdiğinden başka kime emanet edebilir ki zaten? Üstelik benim tüm kalbimle bildiğim bazı gerçekler var. Bu dünyada bir kız çocuğu için Aras'ın yanından daha güvenli bir yer olamayacağı gibi.

Ellerim onun avuçlarında uykuya dalana kadar ne bir söz çıkıyor ağzımdan, ne de bakışlarımı ayırıyorum bakışlarından. Tan yeri ağarmaya başladığında gözlerim kapanırken kamarada oyun oynayan iki çocuk görüyorum hayal meyal.

Erkek olanı tüm dikkatini önündeki yapbozu tamamlamaya vermiş gibi duruyor. Ne zaman bitirecek gibi olsa, kızın gelip parçaları birbirine karıştırarak haylaz bir tavırla kaçmasını izliyorum keyifle. En sonunda bulmacayı kenara bırakıp birlikte daha güzel oyunlar oynamaya başlıyorlar.

Ne yazık ki, onların aksine biz tehlikeli oyunları tercih ettik hep. Üzerinde çiy taneleri bulunan çiçeklerin sıralandığı yollar dururken, dikenlerin ve karanlığın eksik olmadığı uzun yollardan gittik. Oysa tüm yalanların ve gururun ötesinde uzanan huzur dolu bir dağ çayırı bekliyordu bizi. Belki de her ikimiz de vaktinden önce büyümek zorunda kalmasaydık, hayatta oynanabilecek çok daha güzel oyunlar olduğunu da anlardık.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

ARAS
Sene 2016

-*-

"Daha o gün anlamıştım Feride; ben ömrümce seninle sınanacaktım.
Çünkü insan daima en sevdiğiyle sınanır."

Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin

-*-

Melek ölüyor.

Bir saat evvel Arzu'dan duyduğum bu cümle birdenbire benim tek gerçeğim oluvermişti. Melek ölüyor. Bugüne dek duyduğum en komik şey olabilirdi bu. Fakat nedense benim hiç gülesim yoktu. Arabayı durdurup kontağı bile kapatmadan dışarı attım kendimi. Hayatımda ilk kez bu kadar telaşla hareket ediyordum, hayatımda ilk kez bir şeye geç kalmaktan böyle çok korkmuştum.

Bir saat önce telefon çaldığında bir kırılma noktasından geçmiştim sanki. Mekandan nasıl çıktığımı, şehrin öbür ucundaki hastaneye bir saatte varmayı nasıl başardığımı hatırlamıyordum. O telefonu açmadan önce hayatımdan çıkarmayı her şeyden çok istediğim kız, o telefonla birlikte yitirmekten en çok korktuğum şeye dönüşüvermişti.

Hastaneden içeri girdiğimde korumalardan birinin beni beklediğini fark ettim. Melek'i hastaneye onlar getirmişti, yol boyunca bana bilgi veren de yine onlardı. Hastaneye varmadan hemen önce kızın iyi olduğunu bu sayede öğrenmiştim. Fakat onu kendi gözlerimle görene kadar derin bir nefes alamayacağımı çok iyi biliyordum.

"Nerede?" dedim korumadan önce söze girerek. "Durumu nasıl?"

"Durumu iyi, efendim. Az önce odaya aldılar, 201 numara. Yalnız sarışın bir hanımefendi-"

"Siktir et sarışını." dedim rotamı merdivenlere çevirirken. "Ona daha sıra gelmedi."

Ama gelecekti. Melek'in mantar alerjisi yüzünden fenalaştığını öğrenmek Arzu'yu gözümde aklamaya yetmiyordu. Kıza bilerek mantar yedirmediğini ispat etmesi gerekiyordu bunun için. Aksi taktirde bu kez bana değil, polislere hesap vermesi gerekecekti. Bu esnada ben de ailesinin nüfuzuyla paçasını kurtarmasını engellemek üzere ensesinde olacaktım. Fakat korumaya da söylediğim gibi, henüz sırası değildi bunların.

İkinci kata çıktığımda ilk gördüğüm şey, koridorda ağlayan Arzu oldu. Timsah gözyaşları özelliğini devreye sokmuştu bile, içeri girmesine engel olan korumaya yalvarıp duruyordu. Kendi kendime onun sırasının henüz gelmediğini telkin ederek yanlarına doğru ilerledim.

"Aras!"

Beni gördüğü zaman yüzünde beliren ifadeye baktım şaşkın şaşkın. Bu ruh hastasının gözünde bir kurtarıcı olarak algılanmayı hak edecek ne gibi bir günah işlemiş olabilirdim ki?

"Erkan, çek şunu kenara," dedim boynuma atlamaya hazırlanan kızı korumaya iteleyerek. "Kafeteryaya falan götür, ben gelene bir yere kadar kaybolmasın."

Benden beklediği şefkati göremeyince ağlamayı kesmişti Arzu. Onun yüzünde küçümseyen bir ifadeyle önce korumaya, ardından da bana baktığını fark ettim.

"Haddini bil, Aras!" diye carladı birden. "Barlarda takıldığın orospulardan biri yok karşında, eğer kim olduğumu unuttuysan-"

"Unutmadım ve işte tam da bunun için kork benden, Arzu." dedim kıza doğru eğilerek. "Zira tam şu anda seni polise vermekle, evinize gelip baban ve abilerine yediğin haltları anlatmak arasında bir seçim yapmaya çalışıyorum. O yüzden, şimdi uslu uslu kafeteryaya git ve ben gelene kadar masum olduğunu ispatlamanın bir yolunu bulmaya çalış."

Polis tehdidinin onu pek fazla etkilemediğini fark etmiştim. Karşımdaki kız bir çocuk değildi, Melek'e kendi elleriyle mantar yedirmiş olsa bile bunun onu suçlamak için yeterli olmadığını biliyordu elbette. Fakat iş babası ve abileriyle konuşmaya gelince yüzündeki küçümseyen ifade tedirginliğe bırakmıştı yerini. Nihayet bu küçük ruh hastasının gözünü korkutmanın bir yolunu bulmuştum.

Arzu korumanın peşine takılıp süklüm püklüm uzaklaşırken kapıyı açıp içeri girdim ben de. Neyse ki doktor hala odadaydı. Özel bir hastanede olmanın verdiği nezaketle beni odadan kovmak yerine Melek'in durumu hakkında bilgilendirdi. Onu dinlerken bunları yolda duymadığım için şanslı olduğumu fark etmiştim. Her ne kadar şimdi iyi olsa da kızın anaflaktik şok geçirdiği, solunumu durduğu için adrenalin iğnesi yaptıkları gibi detaylar durumun ciddiyetini idrak etmemi sağlamıştı. Psikopat sarışın çok da haksız sayılmazdı, Melek gerçekten de ölümden dönmüştü. Ve bunun benim hatam olduğunu bilmek hiçbir şeyi kolaylaştırmıyordu.

Doktor odadan çıkıp da beni yalnız bıraktığında, ne yapacağımı bilemeyerek ayakta dikilmeye devam ettim. Begüm'ün yanındayken, buraya gelirken, dışarıda ruh hastası sarışını tehdit ederken olduğum kişi kaybolmuştu birden. Kendimden emin tavrımın yerinde şimdi büyük bir bocalama vardı. Burada durmamın yanlış olduğunu, bunun en başta kızın mahremiyetine saygısızlık olduğunu...

...Falan düşünmüyordum. Hayır, bocalamamın sebebi bunlar değildi. Gerçek şu ki, ilk kez Melek'le baş başa kalıyordum ve kulağa saçma gelse de bu durum beni tedirgin etmişti. Kendimi ondan uzak durmaya öylesine koşullandırmıştım ki, uzansam elini tutabileceğim kadar yakınımda olması garip geliyordu. Burada olmam doğru değildi.

O yüzden arkamı dönüp kapıya yöneldim ve ışıkları kapatıp dışarı çıktım.

Koridorda volta atarken tekrar tekrar düşündüm olanları. Her seferinde içimdeki suçluluk katlanarak artıyor, tüm bunların benim hatam olduğu gerçeği yüzüme çarpıyordu. Melek'in üzerimde yarattığı etkiden kurtulabilmek için ondan uzaklaşmasaydım tüm bunlar yaşanmayacaktı. Fakat ne olanların önüne geçmeyi, ne de onu korumayı başaramamıştım. Zira o sırada ondan kaçmakla meşguldüm ve kendi hayatım için duyduğum endişenin bedelini, az kalsın Melek'in hayatıyla ödüyordum.

Birden durdum. Gözlerimin önünde duran bir gerçeği, hatamla yüzleşirken bile aynı hatayı yapmaya devam ettiğim gerçeğini fark etmiştim. Tüm bunların ondan uzak durmaya çalıştığım için olduğunu düşünürken bile uzak durmaya çalışıyordum kızdan. Oysa olmam gereken yer burası değildi benim. Artık değildi.

Ani bir kararla arkamı dönüp koridoru geçtim ve odaya girip kapıyı arkamdan kapattım. Bundan böyle kaçmak yoktu. Okuldan kaydımı falan sildirmeyecektim. Hatta duşta verdiğim karara sadık kalıp, Melek'i on beş günde bir görme kuralını da ortadan kaldırmıştım. Çünkü artık her gün görecektim onu. Madem ki kızı içimden söküp atmanın bir yolunu bulamıyordum, öyleyse ondan uzak durmanın da bir anlamı yoktu.

O yüzden karanlık odada ilerleyip başucundaki koltuğa bıraktım kendimi. Bu onu uyurken ilk izleyişimdi.

Bugüne dek hep derime saplanmış bir kıymık sanıyordum Melek'i. Can havliyle söküp atmaya çalışıyor, bunu başaramadıkça da hırçın bir öfkeyle saçmalıyordum. Fakat göğsümdeki geçmeyen sızının bir sebebi vardı. Sızı hiç geçmiyordu, çünkü orada bir kıymık yoktu. İçimde taşıdığım bu şey, bir kurşun parçasıydı. Ve benim artık ne bir kaçışım, ne bir kurtuluşum, ne de buna yönelik bir arzum vardı.

Bu akşam ilk kez onu kaybetme ihtimaliyle yüzleşmiştim. Tam da ben onun esaretinden kurtulmanın bir yolunu bulduğumu sanırken, eşyalarını toplayıp fethettiği topraklardan çıkmaya kalkışmıştı küçük işgalcim. Gittiği zaman ondan geriye ne kalırdı ki? Yağmalanmış bir imparatorluk mu, yoksa yerini neyle dolduracağımı bilmediğim bir mermi oyuğu mu? İkisine de tahammülüm yoktu.

Huzursuzca kıpırdanmayı başladığını fark ettiğimde ne kadar zamandır burada olduğumu bilmiyordum. Aradan saatler geçmiş olabilirdi. Belki de yıllar. Hatta dışarı çıktığımda kendimi başka bir yüzyılda bulsam, bu bile sürpriz olmazdı benim için.

Belli belirsiz bir şeyler mırıldanarak iç çekti uykusunda. Yediği onca serumdan sonra bir yerinin ağrıyor olması imkansız olacağını biliyordum. Sorunun ne olduğunu anlamaya çalışarak ona yaklaştım iyice. Kaşları hafifçe çatılmıştı uykusunda, göz kapaklarının ardında belli belirsiz bir hareket vardı.

Kabus görüyordu.

Bunu fark ettiğimde rahatladığımı hissettim. Ardından ellerim benden bağımsız hareket ederek uzandı yüzüne. Bilinci yerinde olsa, ona dokunmamdan nefret edeceğini biliyordum fakat engel olamadım kendime. Yanağını okşarsam belki rahatlardı. Yanağını okşarsam belki rahatlardım. Sebepleri bir kenara bırakıp her an kırılıp tuzla buz olacakmış gibi duran yüzüne dokundum hafifçe.

Sonra hiç beklemediğim bir şey oldu. Anlamadığım bir şeyler mırıldanarak elleriyle yüzüne uzattığım koluma sarılıp yanağını avucuma yasladı Melek. Öylece kalakalmıştım. Onun bunu bilinçsizce yaptığını, elimi çekmem gerektiğini biliyordum. Fakat avucumda duran yanağından öyle güzel bir sıcaklık yayılıyordu ki, kılımı bile kıpırdatamadım.

"Uyurken nasıl da güzel anlaşıyoruz seninle." diye mırıldandım kıza doğru eğilip. "Ama uyanıkken kan kusturuyorsun be güzelim."

Sanki söylediklerimi duymuş gibi homurdandı uykusunda. Başını bana doğru çevirirken kızıl saçlarının yastığa yayıldığını fark ettim. Tam saçlarına dokunmak üzere elimi kaldırdığımda kaşlarını çattı yeniden. Belki de varlığımı hissetmişti. Bir insan uykusunda bile huysuzluk yapmayı nasıl başarabilirdi ki? Gülmemek için kendimi zor tutarak diğer elimi uzatıp çatık kaşlarını düzeltmeye çalıştım. Bir an düzelir gibi olsa da elimi çektiğim anda yeniden çatılmıştı.

"Sana Melek demekle hata etmişler." diye söylendim uyuyan kıza bakarak. "Huysuz cadı."

İç çekerek daha sıkı sarıldı koluma. Ve bitti. Bu kadar basitti işte, tek bir hareketiyle tüm direnişim tuzla buz olmuştu. Deliler gibi seviyordum bu kızı. Allah kahretsin ki, her gün biraz daha çok seviyordum. Onu görmemek bu gerçeği değiştirmeyecek, dokunduğum hiçbir ten ruhumdaki eksikliğini doldurmaya yetmeyecekti. Bu yüzden başımı yastığının kenarına yaslayıp on bir gündür hasretini çektiğim güzel çehresini bıraktım kendimi.

Kaçacak bir yerim kalmamıştı artık, belki de hiçbir zaman olmamıştı. Melek'i izlerken göğsümdeki sızının kaybolup gittiğini fark ettim, içimdeki geçmek bilmeyen huzursuzluğun da.

Nihayet olmam gereken yerdeydim.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Uyuduğumu sanıyorum, çünkü yüzümde yıldızlarla uyandım."

-Yabancı, Albert Camus

-*-

Borges şimdinin dışında bir zaman var olmadığını ileri sürer. Bense bu durumun sadece huzurlu insanlara özgü olduğuna inanıyorum. Zira pişmanlıkları olanlar geçmişte, halinden memnun olmayanlar gelecekte yaşar ve şimdi; yalnızca huzura sahip olabilenlere aittir. Ve ben öylesine merkezindeyim ki şimdinin, uykunun bilinçsizliğine kurban verecek tek bir saniyeye dahi tahammül edemiyorum.

Belki de bu yüzden uyanıyorum birdenbire. Her uyandığımda olduğu gibi ilk birkaç saniyem nerede olduğumu anlamaya çalışarak geçiyor. Bu esnada başımın altındaki sert yastıktan habersiz şekilde kamaranın camlarından içeri dolan yağmurlu gökyüzünü seyrediyorum sessizce. Tekneye çarpıp duran dalgaların sesi başı saçlarımın hemen üzerinde duran bir adamın derin nefes alışlarına karışıyor. İşte o zaman üzerine serildiğim şeyin bir yastık olmadığını fark edebiliyorum.

Başımı göğsünden kaldıramıyorum ancak karnının üzerine bükerek uzattığım kolum nerede olduğumu anlatıyor bana. Oysa son hatırladığım görüntüde ellerim avuçlarının arasındaydı, birbirimize bakacak şekilde karşılıklı uzanıyorduk. Ne ara onun sırtüstü devrildiğini, benimse bu hale geldiğimi anımsayamıyorum.

Onun koynunda uyuduğumu fark edince kalp atışlarım giderek hızlanmaya başlıyor. Geri çekilip aramıza yataktan çıkmama müsaade edecek kadar mesafe koymaya çalışıyorum. Fakat bunu denediğimde uykusunda homurdanarak belime sardığı kolunun baskısını iyice arttırıyor. Aras'ın beni iyice kendine çekip diğer kolunu da üzerime attığını hissettiğimde büsbütün panikliyorum. Uyanıp da halimizi fark etmeden ondan uzaklaşmam lazım ama nasıl?

Neyse ki en sonunda bunu nasıl yapacağımı buluyorum. Çizgifilmlerde gördüğüm, kötü karakter elinde bir şeyle uyurken diğer karakterin onu gıdıklayarak ellerini serbest bıraktırdığı sahneler geliyor aklıma. Elimde bir kuştüyü olmadığı için saçımdan aldığım bir tutamı Aras'ın boynuna götürüp hafifçe sürtüyorum. Hiçbir tepki vermiyor. Başımı kulağına doğru uzatıp yavaşça üflüyorum bu kez.

"Güzelim, ne yapıyorsun?"

Aniden sesini duyunca elim ayağıma dolaşıyor telaştan. Uykusunda konuşup konuşmadığını anlamak için başımı boynundan kaldırıp yüzüne bakıyorum. Fakat fırtına grisine bürünmüş maviliklerle karşı karşıya kaldığımda nefesim boğazıma düğümleniyor.

"Kalkmak istiyorum." diyorum bakışlarımı ondan kaçırarak. "İzin verir misin lütfen?"

Tam doğrulmayı başarmışken belimden tutarak beni yeniden kendine çekiyor. "Önce ne yaptığını söyle."

"Kollarından kurtulmaya çalışıyordum sadece."

Düşünceli bir tavırla cevap veriyor Aras. "Beni tahrik ederek mi?"

Boş boş bakıyorum ona. Aklım başıma geldiğindeyse içine düştüğüm öfke çukuru tüm uysallığımı çekip alıyor benden.

"Hayır, pislik, gıdıklayarak!" diyorum ondan kurtulmaya çalışarak. "Çizgi filmlerdeki gibi gıdıklanınca kollarını çekersin sanmıştım ama senin bir Gargamel olduğunu unutmuşum!"

Utanmadan kahkaha atıyor. Onun başını arkaya atıp neşeyle gülerken ne kadar güzel göründüğü fikrinden kurtulmaya çalışıyorum çaresizce. Bir yanım göğsüne uzanıp onunla birlikte gülmek isterken diğer yanım benimle dalga geçip durduğu için öfkeden köpürüyor.

"Ömrüm seni aramakla geçtiğine göre," diyor yüzüme düşen saç tutamlarını çekerken. "Sen de Şirine olmalısın."

İçimdeki tüm öfkenin ateşe tutulmuş mum gibi eridiğini hissediyorum. Bana bakarken gözlerinde beliren ifadeyle birlikte çatırdamaya başlıyor tüm direncim. Annemin Naz'la beni erkeklere karşı uyarırken verdiği öğütleri hatırlamaya çalışıyorum fakat adımı bile unutmanın eşiğindeyim şu an. Belki beni serbest bırakır da bu keşmekeşten kurtulurum umuduyla yeniden konuşmaya çalışıyorum.

"Bak gerçekten çok üzgünüm." diyorum bütün samimiyetimle. "Uyurken nasıl buraya geldiğimi bilmiyorum ama kesinlikle bilinçli bir davranış değildi. O yüzden, şimdi lütfen serbest bırak beni."

"Özür dilemene gerek yok, Melek." diyor son derece anlayışlı bir tavırla. "Dün gece ben çektim seni koynuma."

Birkaç saniye boş boş bakıyorum Aras'a. O kadar gamsız ki, elime bir silah alıp ateş etsem kurşun bile ona temas etmeden geçip gider muhtemelen. Zaten bütün suç bende. Zerre utanması olmayan bir adamla tek kişilik yatakta uyumaya çalışmanın istenmeyen sonuçlar doğuracağını bilmem gerekiyordu.

Düşüncelerimin içinde kaybolmuşken onun farkında olmadan kollarını gevşettiğini hissediyorum. Muhtemelen sessizliğimden ürkmüş olmalı. Fırsattan istifade ederek kendimi önce arkaya atıyorum, ardından emekleyerek yatağın diğer ucuna gidiyorum hızla. Neyse ki ondan uzaklaşırken hiçbir tepki vermiyor Aras. Tam yatağın ayakucundaki korkuluktan sarkıp diğer tarafa geçmeye hazırlanırken arkamda yükselen sesini duyuyorum.

"Kıta değiştirmene gerek yok, Melek." diyor iç çekerek doğrulurken. "Yiyecek bir şeyler getirmeye gidiyorum zaten."

Olduğum yere çöküp ters ters bakıyorum ona. Ayakkabılarını giydikten sonra yerinden kalkıp kamaranın kapısına doğru ilerlemeye başlıyor Aras. Bense nereden yemek getireceğini anlayamıyorum bir türlü. Gerçi ne fark eder ki? Yukarıdan döşemeleri söküp getirse onları bile kemirmeye hazırım şu an. Hatta biraz daha yemek yemezsem denize atlayıp ağzımla balık yakalamayı bile deneyebilirim.

Aras kapıdan çıkarken kaçamak bir bakış atıyorum ve aniden bir burukluk çöküyor üzerime. Gidişini izlemenin verdiği bir burukluk. Kamarada tamamen yalnız kaldığımdaysa zihnime üşüşen düşüncelerin ortasında buluyorum kendimi. Dün yaralı olduğum için pek üzerinde durmamıştım ancak bazı gerçeklerle yüzleşmek zorundayım. Mesela kendi hayatım da dahil, hiçbir şeyi kontrol edemediğim gibi.

Acıdan gözüm hiçbir şeyi görmezken aramızda geçenleri anlayışla karşılayabilirim ama koyun koyuna uyandığımız gerçeğini gözardı edemem. Hele ki teknenin her yanı onun üç ayını birlikte geçirdiği Elfida'nın izleriyle doluyken. Lanet olsun, banyoda şampuanı, dolabın altında iç çamaşırı var kızın. Tüm bunları bilip de hiçbir şey sormadan durabilmek öyle zor ki...

Fakat fiziksel acıya karşı hassas olsam da, duygusal acıya dayanıklılık benim işim. Eğer benimle öpüştükten sonra başka bir kızla ortadan kaybolmasında herhangi bir sakınca görmüyorsa, ortada sormaya değer bir şey yok demektir. Eğer o gece bana söylediği şeyden sonra başka bir kıza dokunduysa, bu, duyduklarıma inanmamakla ne kadar iyi yaptığımı gösterir.

Çaresiz bir iç çekiş süzülüyor dudaklarımdan. Dikkatli bir şekilde hareket ederek camdan tarafa dönüp yattığım yerden dışarıyı izlemeye başlıyorum. Yatak limanın tam tersi yöne konumlandırıldığı için şimdi yalnızca denize çarpıp duran yağmur damlaları var karşımda.

Yağmuru izlerken dün gece uykuyla uyanıklık arasında kalan bazı hatıralarım gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Gece bir ara ona üşüdüğümü söylediğimi anımsıyorum. Ve ondan sonra beni kendine çekip sarıldığını. Buna rağmen neden az önce suçu üstlendiğini anlamak zor değil. Muhtemelen utandırmak istememişti beni.

Kaburgalarımdaki sızının yeniden baş gösterdiğini hissedince yatağa bırakıyorum kendimi. Zihnim sanki yıllar öncesine aitmiş gibi gelen bir döneme gidiyor bu kez. Arzu'nun yeni öldüğü, Aras'tan nefret etmeninse nefes almak kadar kolay olduğu o döneme. Kafede Sinem'le kavga ettikten sonra beni yerden kaldırıp "Başın çok kötü kanıyor." dediği anı anımsıyorum.

O dönemler Aras'tan deli gibi korkmama rağmen kayışı koparıp tokat atmıştım ona. Ardından yakasına yapışıp kan görmekten neden korktuğunu sormuştum. Sakinleştikten sonra günlerce benden intikam almaya kalkışırsa diye ödümün patladığını hatırlıyorum. Arzu hiçbir zaman kötülemediği halde Aras'la ilgili gözümü o kadar korkutmuştu ki uzun süre bir canavara aşık olduğuma inanmıştım.

Acaba sevgilisine olan hislerimi fark etmiş miydi Arzu? Belki de bu yüzden gözümü korkutmuştu Aras'la ilgili, belki de adım adım ölüme yürürken ne yaptığının farkında bile değildi. Zaten sırf bu yüzden, onları öpüşürken görene dek Aras'ın onu sevdiğinden bile şüphe etmiştim. Eğer ölümünden sonra Aras onu sevdiğini defalarca kez dile getirmeseydi belki hala şüphe ediyor olurdum. Malum, kendimi kandırma konusunda bir dünya markası sayılırım.

Düşüncelerin içinde boğulmaya başladığımı hissedince uzanıp yorganı çekiyorum üzerime. Benim yüzümden kapatılmış bir limanda mahsur kalmışken aynı şeyleri düşünüp durmak pek akıllıca değil. Fakat ne yazık ki, farklı şeyler düşünmek için de fırsat bulamıyorum. Zira hala bir parça sıcak olan yatak tüm düşüncelerimi bulanık hale getiriyor. Kamaradaki karanlığa süzülen gri aydınlığın yarattığı huzurlu atmosferde gözlerimin kapanmaya başladığını hissediyorum.

Tam karanlığa çekilirken bir ses duyuyorum arkamda. Omzumda minik bir buse. Homurdanarak tişörtümün yakasını çekiştiriyorum ve cevap olarak hafif bir gülüş sesi doluyor kulaklarıma.

"Uyan bakalım, prenses." diyor Aras ısrarla uykumun içine süzülerek. "Bir şeyler yiyip su içmelisin."

Su mu? Göz kapaklarımı araladığımda tanıdık bir boğaz manzarası karşılıyor beni. Şu anda öyle bir kuruluk var ki damağımda, tüm boğazı içsem bile susuzluğum geçmeyecekmiş gibi hissediyorum. Bunları düşünürken beni omuzlarımdan tutarak kaldırıp, yatakta oturur pozisyona getiriyor.

Esneyerek gözlerimi ovuştururken ne kadar zamandır uyuduğumu anlamaya çalışıyorum. Bu esnada Aras kollarını bacaklarımın iki yanına koyup sabırla zihnimin açılmasını bekliyor. Başımı kaldırıp ona bakarken istemsizce mırıldanıyorum.

"Su... Su nerede?"

Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırarak ayağa kalkıyor. Onun sandalyenin üzerindeki torbalardan çıkardığı su şişesine bakarken iştahımın kabardığını hissediyorum. Öyle ki, şişeyi uzattığı gibi kapıyorum elinden. Yarım litreyi birkaç saniye içerisinde kafama dikmemi hayretle izlediğini görüyorum. Sonra yanıma oturup bir şeyler anlatmaya başlıyor bana.

"Limandaki market açılmış," dediğini duyuyorum onun. "Gündüz personelinin içeri girmesine izin verdiklerine göre limanın tamamen açılması da yakın demektir."

Limanın açılması fikri bana dışarıda unuttuğum dünyayı hatırlatıyor. Boş şişeyi kenara bırakırken korka korka soruyorum Aras'a.

"Ne zamandır buradayız?"

Özür diler gibi cevap veriyor. "Bu üçüncü günümüz."

Siktir. Dışarıda başıma gelecekleri düşününce giderek yükselen bir paniğin içine düşüyorum. Allah kahretsin, bu sefer cidden bittim ben.

"Annem beni öldürecek!" diyorum Aras'a dehşetle bakarak. "Sizin evde kaldığım zaman köyde olduğu için yırtmıştım ama bu sefer ayvayı yedim!"

"Bence durumu biraz fazla büyütü-"

"Lavinia'da kaldığıma asla inanmaz!" diyorum başımı ellerimin arasına alıp sızlanarak. "Öldürecek beni!"

"Buna izin vereceğimi düşünmüyorsun herhalde?"

"O zaman annem seni de öldürür!"

Aras gülmekle beni sakinleştirmek arasında sıkışıp kalmış gibi görünüyor. Bense çok daha korkunç bir ihtimalin farkına varıyorum. Naz.

Soygundan bir gün önce burada Aras'la karşılaşabileceğim aklımın ucundan bile geçmiyordu. O yüzden Naz Lavinia'da kalma yalanıma inanmayıp, bunu geceyi Aras'ın yanında geçireceğime yorduğunda pek fazla üstelememiştim. Soyguna gideceğimi bilmesindense Aras'la kalacağımı sanması daha iyi bir fikir gibi görünmüştü gözüme. Çünkü hem soyguna gidip hem de kardeşimin iddialarını doğrulayacağımdan ben de habersizdim.

Fakat şimdi, üç gündür benden haber alamamışken onun nasıl deliye döndüğünü tahmin etmek zor değil. Eve dönmediğimde Lavinia'yı aramıştır muhtemelen. Onun hiçbir şey bilmediğini duyunca büsbütün paniğe kapılmış olmalı. Ardından Mert'i aradığını düşünmek bile istemiyorum. O hengamenin içinde tutup da Naz'a benim Aras'la birlikte limanda kapalı kaldığımı söylemesi bile mümkün. Fakat her ne olursa olsun kardeşim kimin yanında olduğumu biliyor.

"Naz anneme senin yanında olduğumu söylemiş midir?" diyerek kollarından tutup sarsıyorum Aras'ı. "Söylememiştir, değil mi?!"

"İyi de kardeşin bunu nasıl bilebilir ki?"

"Çünkü ona yalan söyledim!" diyorum kafama bir tane geçirerek. "Lavinia'da kalacağıma inanmadı, geceyi senin yanında geçireceğimi sandı ve ben de soyguna gittiğimi bilmesindense böyle sanması daha iyi olur diye düşündüm. Aptal kafam!"

Bu kez elini havada yakalayıp durduruyor beni. 'Zamanında baleye başlamış olsaydım tüm bunlar başıma gelmezdi,' diye geçiriyorum içimden. 'Şimdiye dek çoktan kendi kafama tekme atabilmeyi öğrenmiş olurdum.'

"Sakin ol, Melek!" diyor benimle göz teması kurmaya çalışarak. "Sana söz veriyorum, soygun işini ailen öğrenmeyecek. Yaralarını açıklamak için aklımda birkaç şey var, merak etme."

Annemin babamın beylik tabancasını nerede sakladığını hatırlamaya çalışırken cevap veriyorum Aras'a. "Peki ya annem seninle kaldığımı öğrenirse?"

Gözlerimin önüne annemin Aras'ı dizinden vurarak sakat bıraktığı, beni de sonsuza kadar eve kapattığı görüntüler gelmeye başlıyor. Umarım Naz beni ele vermeden önce babamın silahını saklamayı akıl etmiştir.

"Evlenmeye ne dersin?" diyor Aras birden. "Bence bu tüm sorunları çözer."

Boş şişeyi kafasına fırlatıyorum. "Ciddi olmaya ne dersin?!"

Kendi kendine bir şeyler mırıldansa da yeterince öfkeli olduğumu anlamış olacak ki, cevap vermiyor bana. Aras yerinden kalkıp sandalyedeki poşetleri kurcalarken ben de anneme uyduracak bir yalan aramaya başlıyorum. Ne yazık ki kurduğum tüm senaryoların sonunda o silah patlıyor.

"Annenin bu kadar katı olduğunu bile bile Nazenin'in seni ele vereceğini sanmıyorum." diyor Aras elinde yiyecek dolu bir poşetle dönerken. "Hem bana kalırsa annen önce Laviş'i aramıştır. Bu da doğrudan paçayı yırttığın anlamına gelir, Melek. Küçük farenin doğaçlama yalan söyleme konusunda aileden gelen bir yeteneği var, inan bana."

Söyledikleri resmen içime su serpiyor. Hele ki Lavinia'nın aileden gelen yalan yeteneğini duyunca göklerden bir deus ex machina indiğini görür gibi oluyorum. Karadağ ailesine mahsus sahtekarlık geni sihirli bir dokunuşla çözüyor tüm sorunlarımı. Babamın silahının yerinden çıkmayacağına kanaat getirince tüy gibi hafifliyorum. Böylelikle sıra en büyük ikinci sorunuma geliyor; açlık.

Rahatladığımı fark edince poşeti açıp içinden iki devasa sandviç çıkarıyor Aras. Bana uzattığı sandviçi kapıp etrafına sarılı streç filmi açmaya koyuluyorum hevesle. 'Umarım sadece iki sandviç yoktur,' diye düşünüyorum ilk ısırığı alırken. Zira bununla doyacağımı hiç sanmıyorum.

Öylesine açım ki, yemek yerken başımı sandviçten kaldıramıyorum bile. Fakat sonlara doğru ısırıklarım giderek yavaşlıyor. Sandviç öyle büyük ki son lokmaları zorlanarak yiyorum adeta. Nihayet bittiğindeyse derin bir nefes alıp patlamak üzere olan karnımı ovuştururken buluyorum kendimi.

"Eğer doymadıysan başka sandviçler de var."

Başımı kaldırıp Aras'a baktığımda onun henüz sandviçin yarısına bile gelmediğini fark ediyorum. Olumsuz anlamda başımı yana sallarken şaşkınlığım sözlerime yansıyor.

"Ne kadar yavaş yiyorsun..."

Mahcup bir şekilde gülümsüyor bana. "Bu ikinci sandviçim."

Gözlerimi kırpıştırarak bakıyorum ona. Ardından kendimi tutamayıp gülmeye başlıyorum. Hata bende aslında. Sonuçta daha önce onun iki tane büyük boy pizzayı on dakikada bitirdiğine şahit olmuştum, bu kadar açlığın üzerine yarım sandviç yiyeceğini düşünmem saçmalıktı.

Bana kalırsa Aras'ın yalan söyleme yeteneği gibi, yemek düşkünlüğü de genetik bir durum olmalı. Zira Hakkı Bey'e dair bir fikrim olmasa da Lavinia'nın da bir fil yavrusu gibi yemek yediğini biliyorum. Mert ve ben muhabbete daldığımız esnada onun çalışkan bir arı gibi tüm yemekleri silip süpürdüğü günler çok da geçmişte kalmadı henüz.

Yemeğimizi yedikten sonra kamaraya bir sessizlik çöküyor. Sanırım döndüğünden bu yana ilk kez sakin bir şekilde oturuyoruz. Bu da artık bir şeyleri konuşabileceğimiz anlamına geliyor. Zihnimde sorulmayı bekleyen tonlarca soruyla birlikte başımı kaldırıp ona bakıyorum. Sanki aklımdan geçenleri anlamış gibi yavaşça uzanıp yanımda duran boş su şişesini eline alıyor. Şaşkın bakışlarım arasında yorganı tamamen kenara çekip şişeyi yatakta çevirdiğini fark ediyorum.

"Doğruluk mu? Cesaret mi?"

"Ha?"

"Şişenin kapak kısmı sana geldi, Melek." diyor basit bir açıklama yaparak. "Hadi, seç birini."

"Ciddi misin sen?" Başımı ona inanamıyormuş iki yana sallayarak gülüyorum. "Konuşmamız gereken tonla şey varken, oyun mu oynayacağız?"

"Konuşmak mı istiyorsun?" diye cevap veriyor birden ciddileşerek. "Tamam, konuşalım öyleyse. Mesela son görüştüğümüz akşamdan bahsedebiliriz. Ne dersin?"

Öpüştüğümüz geceyi hatırladığımda vücudumdaki tüm kanın yüzüme hücum ettiğini hissediyorum. Onun neden kızardığımı ve tam şu anda o akşamı düşündüğümü bildiğini bilmek büsbütün utanmama sebep oluyor. Eğer o gecenin öncesinde durmadan Aras'tan kaçmış olmasaydım olanlardan bu kadar utanmazdım belki de. Fakat her fırsatta nefretimi dile getirdiğim, ötelediğim ve hislerimi gizlediğim bir adamın kollarında kendimden geçmiş olmak gururuma dokunuyor. Zira üzerimdeki etkisinin farkına varmaması için canla başla uğraşmışken bu bilgiyi o gece kendi ellerimle ona sundum ben. Şimdiyse unutmadığını görmek kapana sıkışmış gibi hissetmeme neden oluyor. Bu yüzden o geceyle ilgili konuşmak istemediğimi basit ve net bir cevap vererek anlatıyorum ona.

"Doğruluk."

Tanrıya şükürler olsun ki üstelemiyor Aras. Kısa bir sessizliğin ardından oyuna dönerek aramızda gerginliği dağıtıyor.

"En sevdiğin film?"

Bu saçma soru karşısında hafifçe gülmekten kendimi alamıyorum. Öte yandan, o geceyle ilgili bir şey sormamış olması içimi rahatlatıyor.

"Uzaktaki Anılar." diyorum ona fazla düşünmeden. "Senin favori filmin ne?"

"Prestij."

"Nedense hiç şaşırmadım," diyorum gözlerimi devirerek. "Bolca zihin oyunu, adım başı bir şaşırtmaca ve gizemli bir gerilim öyküsü. Tam senlik bir film."

Bakışlarında beğeni dolu bir ifade beliriyor Aras'ın. Ardından bir kez daha çeviriyor şişeyi. Yaklaşık yarım saat boyunca birbirimize önemsiz sorular sorup, basit görevler vererek devam ediyoruz oyuna. Buna rağmen mavi kapak kime denk gelirse gelsin tercihlerimiz hiç değişmiyor. Ben onun ne isteyeceğini kestiremediğim için doğruluğu seçerken, o da benim ne soracağımı kestiremediği için cesareti seçiyor her seferinde.

Fakat her kaçak kendi sonunu kendi getirir. Bu huzurlu ve güvenli atmosfere ilk isyan bayrağını çeken Aras oluyor. Sorduğu soruyla birlikte oyuna başladığımızdan beri ilk kez güvenli bölgenin dışına çıktığını fark ediyorum.

"Neden geleceğe dair hayaller kurmaktan kaçıyorsun?"

Sorduğu soruyu inkar edemem çünkü bunu ona ben söyledim. Tanıştığımız gün üstelik. Yaptığım aptalca bir kitap alıntısını bu kadar ciddiye alacağını bilemezdim elbette. Günün birinde Aras'ın hayatımda bu kadar önemli bir yer edineceğini de.

"Çünkü hiç kimse kurmadığı bir hayalin kırıklığını yaşayamaz."

Gözlerinde şaşkın bir bakışın belirdiğini görüyorum. Muhtemelen nasıl bu kadar korkak olabildiğimi anlamaya çalışıyor. Oysa asla yapamaz bunu. Onun gibi hep bir şeyler hayal etmiş ve bu hayallerin peşinden gitmiş insanlar için, anlaşılabilecek en son şeydir hayata temkinli yaklaşmak. Çünkü karşımıza bir uçurum çıktığı zaman ben durup düşünürüm. Aras aşağı atlar. Bizi olduğumuz kişiler yapan en büyük fark bu işte, asla değişmeyecek bir gerçek.

Parmaklarının yanağımda gezindiğini fark edince irkilerek başımı kaldırıyorum. Hiç olmadığı kadar yıldız dolu şimdi gözleri. Öyle ki, bakışlarının arkasında yanıp sönen ışıltılar ruhumdaki tüm karanlık noktaları aydınlatıyor.

"Seni bu hale neyin getirdiğini bilmiyorum ama öğreneceğim." diyor ürpermeme sebep olan bir kararlılıkla. "Ve söz veriyorum, Melek, sana hayal kurmayı öğreteceğim."

Sonrasında o hayalleri kırmak için mi? Dilimin ucuna kadar gelen bu soruyu zar zor bastırıyorum. Ardından hırçınlığımı içime gömerek şişeye uzanıp çeviriyorum bir kez daha. Mavi kapak bu kez Aras'ı işaret ederek duruyor. Onun cesareti seçeceğini bildiğim için vereceği cevabı beklemeden zor bir istek bulmaya çalışıyorum. Öyle bir şey istemeliyim ki, aramızdaki güven anlaşmasını ihlal ettiği için pişman olmalı. Aras'ın cevabı kamarada yankılanırken ben de buluyorum aradığım cevabı.

"Cesaret."

"İsteğim çok basit." diyorum hafifçe gülümseyerek. "Şişe yeniden sana geldiğinde doğruluğu seçmeni istiyorum."

"Yapamazsın." diyor bana gülerek. "Bu istediğin oyunun kurallarına aykırı."

"Vide juridique." diyorum şişeyi çevirirken. Tam da beklediğim gibi mavi kapak onun önünde duruyor. "Aykırı bir durumdan söz edebilmen için ortada bununla ilgili bir kural olması gerekirdi. O yüzden şimdi, doğruluğu seç bakalım."

"Siz hukukçulardan korkulur..." diyerek homurdanıyor. "Tanrı aşkına, benden ne öğrenmek istiyorsun ki?"

Genelde köşeye sıkışan taraf ben olduğum için rollerin değiştiğini görmek hoşuma gidiyor. Vücudumu öne uzatıp ona doğru eğilirken cevap veriyorum.

"En çok neyi öğrenmemden korkuyorsun?"

Sanki benden çekiniyormuş gibi geriye doğru eğiliyor. Bir şeyler öğrenebilecek olmak beni öyle heyecanlandırıyor ki onun bunu bilerek yaptığını bile fark edemiyorum. Aras geriledikçe üzerine gitmeye devam ediyorum bilinçsiz bir tavırla. Onun söyleyecek bir şey bulamadığını anladığımdaysa dudaklarımda yarım bir tebessüm beliriyor.

Fakat fazla uzun sürmüyor bu durum. Aras'ın bakışlarının, yüzümdeki tebessümün kaynağından başlayarak tişörtümün geniş yakasındaki dekolteme doğru indiğini görünce bir şeyler durduruyor beni. Hemen ardından benim yüzümdeki tebessümün silinerek onun yüzüne yerleştiğini fark ediyorum. Titreyen dudaklarımdan allak bullak olmuş birkaç kelime dökülüyor.

"Ne yapıyorsun sen?"

"Ben mi?" diyor gülümsemesi iyice genişlerken. "Ben bir şey yapmıyorum."

'Üzerime çıkmaya çalışan sensin.' demenin nazik bir yolu olmalı bu. Ne yazık ki, haklı. Ancak yalnızca olaya dışarıdan bakıldığında. Oysa her ikimiz de beni manipüle ederek bu atmosferin içine çekenin o olduğunu biliyoruz.

"Mızıkçılık yapıyorsun." diyorum öfkeyle geri çekilmeye çalışarak. "Ama cesareti seçmek insanı cesur yapmaz, Aras."

Aklımı çelemediğini görünce yüzündeki tebessümün silindiğini fark ediyorum. Tam geri çekilirken kollarımdan tutarak engelliyor beni. Bir an sonra maskesinin altına sakladığı ciddi adamın cevap verdiğini işitiyorum.

"Doğruluğu seçmek de dürüst yapmaz." diyor kendinden emin bir kararlılıkla. "Oyun bitti, Melek."

"Buna sen mi karar veriyorsun?"

"Evet." diyor günlerdir kapalı tutmaya çalıştığım tüm sandıkları zorlayarak. "Kazanamayacağın savaşlara girme benimle."

Bu yaşa kadar gözüm dönecek kadar öfkelendiğim anların sayısı bir elin parmağını geçmez. Üstelik bu anların hepsinin sebebi aynı kişi. Fakat bu kez gerçekten kayışı koparıyorum. Onun benimle durmadan oynamasından, tam yakaladığımı düşünürken ellerimin arasından kayıp gitmesinden ve aldığı nefeste bile bir tutam yalanla gezmesinden öyle çok usandım ki, öfkem dışında her şey uçup gidiyor.

Bunu benden hiç beklemiyor olacak ki, canımın yanmasına aldırmadan ellerimi göğsüne koyup onu arkaya doğru ittiğimde dengesini kaybediyor. Bir an bile düşünmeden üzerine atlayıp hınçla bir yumruk geçiriyorum çenesine. Tepki vermediğini görünce ellerim saçlarına gidiyor. Ancak bu kez okşamak için değil. Kısa tutamlara parmaklarımı geçirip sertçe çektiğimde dudaklarından acı dolu bir inleme yükseldiğini duyuyorum.

"Ne sanıyorsun sen kendini Allah'ın cezası?!" diye bağırıyorum ellerimle canını yakarcasına çenesini kavrarken. "Oyun bitmişmiş! Asıl sen bittin, pislik herif!"

Kendimi tutamayıp bir yumruk daha geçiriyorum ağzının üzerine. Çocukken babamın izlediği dövüş filmlerinden öğrendiğim ne varsa açığa çıkıyor. Onun canını yeterince yakamadığımı görünce kolumu büküp dirseğimi geçiriyorum karnına. Kulaklarıma çalınan boğuk inleme sesi içimden çıkan vahşi canavarın keyfini yerine getiriyor.

"Melek, sakin ol!" diyor yüzünü tırmalamama engel olmaya çalışırken. "Sırtındaki bandaj açılacak, yapma."

"Seni düşünceli puşt!" derken dudaklarımdan beni bile şaşırtan bir kahkaha fırlıyor. "Bu ayakları bırak da kendini savun, Aras Karadağ, çünkü bu sefer seni gerçekten öldüreceğim!"

"Emin ol, bunda çok zorlanmazsın." diyor zerre utanmadan. "Ama şimdi dur, yoksa zarar vereceksin kendine."

Görünüşe bakılırsa yediği dayak yeterli gelmemiş. Öfkeli yumruğumu bu kez Meydan Larousse ciltlerinden bile kalın olan kafasına geçiriyorum. Tam da tahmin ettiğim gibi, onun değil benim canım yanıyor. Eh, duvara yumruk atarsan olacağı bu. Taş kafalı bir gerizekalıdan başka ne beklenir ki?!

Acıyla bağırdığımı görünce kollarımdan kavrayıp etkisiz hale getiriyor beni. Çırpınmaya çalışırken aklıma gelen tüm küfürleri sıralıyorum Aras'a.

"Evet, o dediğinden." diyor beni paket yapıp üzerinden çekerken. "Tüm sülaleme sövdün, güzelim. Sakinleş artık."

"O kalın kafanı koparmadıkça sakinleşemem!" diye bağırıyorum kafamı çenesine geçirmeye çalışırken. "Bunu yapamazsın, anladın mı beni?!"

"Neyi yapamam, Melek?"

"Böyle... Böyle- şeref yoksunu bir piç kurusu gibi kafana göre hareket edemezsin!" diye haykırıyorum kendimi tutamayıp. "Her istediğinde bana yalan söyleyip doğruları başkalarından öğrendiğimde küçük düşmeme sebep olamazsın mesela! Üzerimde iğrenç akıl oyunları oynayıp benimle-"

"Melek, bir saniye beni dinlersen-"

"-sapkın eğlence anlayışını tatmin etmek için dalga geçemezsin! Canın istediğinde beni öpüp, sonra üç ay ortadan kaybolamazsın, anladın mı?! Yok eğer bunları yapıyorsan da, döndüğün zaman her şeyi bıraktığın gibi bulmayı bekleyemezsin!"

Sözlerimi bitirdiğimde derin bir sessizlik çöküyor aramıza. Yüreğime derin bir kırgınlık. Ne söylediğimin bilincindeyim çünkü, ona neyi itiraf ettiğimin de. Aras'a gösterdiğim her zayıf noktam, güvenli sığınağımdan dışarı atılan bir adım demek benim için. Onun günün birinde bu hassas noktalarımı kullanmasından korkmuyorum. Bunu yapacağını biliyorum. Savaş borazanları ötmeye başladığında ilk beni ezip geçecek bir adamın kılıcını keskinleştirip durduğumu fark etmek bir ağrı gibi saplanıyor kalbime.

Beni bu duruma düşürdüğü için ondan öyle çok nefret ediyorum ki, bir eliyle başımı yana çevirip yanağıma süzülen yaşı öptüğünde kollarından kurtulabilmek için çırpınırken buluyorum kendimi. Tıpkı o gece olduğu gibi bir kez daha anlıyor bunu. Dudaklarını yanağımın üzerinde hareket ettirerek kulağıma doğru sürüklediğini hissediyorum.

"Doğruluk." diyor Aras bir kez daha geç kaldığının farkında bile olmadan. "İstediğini sor. Tüm toprağa verdiklerimin üzerine yemin ederim ki, doğruyu söyleyeceğim."

"Sana soracak bir şeyim yok benim."

Dudaklarını tenimden çekmeden, sanki az evvel attığım tüm yumruklardan daha çok canını yakmışım gibi derin bir nefes alıyor Aras. Bir an sonra başıma gelecekleri bildiğim için kendimi ona kapatmaya çalışıyorum. Fakat hiçbir işe yaramıyor. Sıcak nefesi saç diplerime çarpıp boynumdan aşağı süzülürken beraberinde damarlarımdaki kan da çekiliyor sanki. Yıkıntıların arasında nefessiz kalıyorum bir kez daha.

"Özür dilerim, Tinúviel." diyor yalvarır gibi bir ses tonuyla. "Gitmek zorundaydım. Nedenini söyleyemem, bilmediğim öyle çok şey var ki, bana soracağın şey bu olsa bile elimde sana verebileceğim bir cevap yok. Ama üç ay boyunca senden başka hiçbir şey düşünmedim, düşünemedim. Eğer o cehennemden çıkıp buraya dönebildiysem bunun tek sebebi sensin."

Yalan söylemediğinin farkındayım. Üç ay boyunca tatile gitmediğinin de. Bunu döndüğü gece üzerine çökmüş karanlıktan anlamıştım zaten. Bir şeylerin onu değiştirmeye çalıştığını ama buna direndiğini biliyordum. Yine de geride bırakılmış olmayı aşamıyorum. Ben onunla birlikte savaşmaya bu kadar hazırken, yanına başka birini almış olmasını hazmedemiyorum.

"Sor artık." diyor bana yeniden. "Sana dolu bir silah verdim. Ateş et, Melek."

Zihnimi kurcalayan soruları düşünüyorum teker teker. Her biri çift taraflı bir kurşundan farksız. Hangisini sorsam, sonucunda canı yanan sadece o olmayacak. Bu yüzden elimi korkak alıştırmayıp en eski sorularımdan birini seçiyorum. Kalbime batan kıymıkların arasında en geçmişe ait olanlardan biri.

"Yaklaşık iki sene önce," diye giriyorum söze ağır ağır. "Mantardan zehirlenmiştim, hatırlıyor musun? Beni sen götürmüştün hastaneye, Arzu başımda beklerken ona eşlik etmiştin."

Yüzünde garip bir ifade belirdiğini fark ediyorum. Endişe mi? Belki.

"Sen tüm bunları nereden biliyorsun?" diye soruyor bana dikkatle. "Benim de orada olduğumu yani. Arzu mu söyledi?"

"Hayır, ben gördüm." diyorum başımı sallayarak. "Gece bir ara uyandığımda sizi birlikte uyurken gördüm. Parçaları birleştirmek zor olmamıştı."

Hiçbir şey söylemiyor bana. Saklamayı unuttuğu tedirginliğinin kokusu havaya karışıyor. Bu cevap karşısında duyduğu şaşkınlığın ona vücut dilini kontrol etmeyi unutturduğunu görebiliyorum. Ve ihtiyatlı bir tavırla tüm bu gördüklerimin üzerine gidiyorum.

"O gece neden başucuma unutmabeni çiçeği bıraktın, Aras?" diyorum bakışlarımı camdan dışarı dikerek. "Üstelik beş dakika öncesinde uykunda Arzu'nun adını sayıklamışken... Sence de biraz garip değil mi?"

İnkar etmeyeceğini biliyorum. Bana söz verdiği için değil, muhtemelen onu çiçeği bırakırken gördüğümü sandığı için. Sonuçta, aylar önce bana öylesine verdiği bir çiçeği kendi kendime bir aşkın sembolü haline getirdiğimi bilemez. Nefesimi tutup onun yapacağı açıklamaya hazırlıyorum kendimi.

"Hayır, değil, çünkü yanlış duymuşsun." diye cevap veriyor bana sakince. "O gece rüyamda gördüğüm kişi Arzu değildi, Melek. Sendin."

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro