Bölüm 20 - Kayıp Ruhların Şafağında
Not: Susurluk Kazası'nda bahsettiğim bazı kişiler hala hayatta olduğu için onların isimlerini biraz değiştirerek yazdım. Yine de olayı az çok bilenler kolaylıkla tahmin edecektir. İyi okumalar dilerim.
*Bu bölümü adı gibi güzel bir sıpaya, Nilü teyzesinin minnak kuzusu Yağmur bebeğe ithaf ediyorum. Bir an evvel sağlıklı bir şekilde doğarak anneni çileden çıkartmamda bana yardım etmeni bekliyorum sıpa seni:dd
-*-
"Beni kalbinin üzerine bir mühür gibi koy.
Kolunun üzerine bir mühür gibi.
Çünkü aşk, ölüm kadar kuvvetli."
-Lale Müldür, Bizansiyya
-*-
Kayıtsız kalmanın imkansız olduğu birine aşık olmanız da yasaksa ve üstüne üstlük kaçacak yeriniz kalmadıysa ondan nefret etmekten başka ne şansınız olabilir ki?
Bense geri dönülmez bir hatayım artık, bir akşamüstü alacakaranlığında çakılı kalmış eski bir rüyayım. Tüm bunları biliyorum, çünkü 1300 yılının 7 nisanını 8 nisanına bağlayan gecesi bir ormanda kaybolan o adamı çok iyi tanıyorum.
Kokladığım uyuşturucu kimyasal her neyse epeyce seyreltilmiş olmalı. Zira çok geçmeden bilincim yerine geliyor. Gözlerimi araladığımda hala ahşap döşemede yattığımı fark ediyorum. Fırtınanın sağır edici uğultusunu dinlerken yavaş yavaş hafızam da yerine gelmeye başlıyor. Birkaç saniye sonra neden yerde olduğumu anımsayarak panikle doğrulmaya çalışıyorum.
İlk yaptığım şey korkuyla etrafa göz gezdirmek oluyor. Adamın odada olmadığını fark edince biraz olsun rahatlıyorum. Sonra bakışlarım karanlık odada bir noktaya takılıyor. İçimde yükselen panik dalgası boğazımda düğümleniyor ve korkuyla sesleniyorum.
"Aras? İyi misin?"
Cevap vermiyor. Bir endişe alevi tenimi yakarken eskisinden de büyük bir panikle ayağa fırlıyorum. Bu ani hareketin neticesinde şiddetli bir baş dönmesi tokat gibi çarpıyor yüzüme. Ancak pes etmiyorum, sarhoş gibi öne arkaya yalpaladıktan sonra eşyalara tutunarak ilerliyorum telaşla.
Koltuğun yanına vardığımda omuzlarından tutarak sarsıyorum onu. Hiçbir tepki vermiyor. Ayağımı koltuğun kenarına takıp omzuna tutunarak onu benden tarafa dönmeye zorluyorum. Birkaç denemenin ardından sırtüstü yatacak şekilde devriliyor. Yüzündeki solgun ifadeyi gördüğümde çığlık atmamak için kendimi zor tutuyorum.
"Aras! Uyan yalvarırım!" diye bağırıyorum yüzünü ellerimin arasına alırken. Teni o kadar soğuk ki kendimi bir buz parçasına dokunmuş gibi hissediyorum başta. Bir cesede dokunmuş gibi. Bu düşünce içimdeki panik canavarını uyandırıyor ve dehşetle tekrar bağırıyorum ona.
"Aras, aç gözlerini!"
Bu kez sesimi duyuyor. Ben korkudan zangır zangır titrerken yavaşça aralanıyor gözleri. Yaşıyor. Koyu mavi bakışları halsizce yüzümde gezinirken ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Yaşıyor. Bu kez kollarımda bir ceset yok. Titremem yavaş yavaş azalıp en sonunda beni serbest bırakıyor. Panik hissiyle birlikte kalan son güç kırıntılarım da gözden kaybolurken halsizce koltuğun kenarına çöküyorum. Yaklaşık bir dakika süren sessizliğin ardından Aras'ın fısıltısı duyuluyor odada.
"Melek..?"
Onun sesini duyunca kendimi daha fazla tutamıyorum. Boğazımdaki düğüm çözülürken sıcak gözyaşları yanaklarıma hücum ediyor. Hiç değilse ses çıkarmadan ağlayabilme umuduyla bir elimi ağzıma bastırıyorum ancak hiçbir işe yaramıyor. Omuzlarım hıçkırıklarla sarsılmaya başladığında Aras'ın çenesinin kasıldığını hissediyorum. Hala onun yüzüne dokunduğumu fark edince utançla geri çekmeye yelteniyorum ellerimi. Fakat kollarımdan tutarak bana engel oluyor. Onun fazlasıyla halsiz olduğunu, geri çekilmek istesem bana engel olamayacağını biliyorum. Ne yazık ki, şu anda bu bilgiyi gözardı etmeye çok ihtiyacım var.
"Kabus..." diye mırıldanıyor gözleri yeniden kapanırken. "Kabus mu gördün?.."
Yerde paramparça olmuş vaziyette duran telefonlarımıza bakıyorum umutsuzca. Sonra bakışlarım sehpanın ay ışığı altında parlayan boş yüzeyine takılıyor. Üzerinde bir mektup olması gereken yüzeye. Üzerinde artık bir mektup olmayan yüzeye.
Mektubun peşindeydiler.
"Hayır, kabus değil!" diyorum ona dönüp çaresizce. "Biri içeri girdi, Aras! Mektubu çaldılar!"
Gözleri hafifçe aralanıyor ancak birkaç saniye içinde yeniden uykuya dalıyor. Zihnimde hızla dönen çarkların sesini işitebiliyorum. Gündüz bizi takip ettiğini sandığımız siyah transit geliyor aklıma. Onu atlattığımızı sanmıştık ama görünüşe göre yanılmışız. Korku yeniden iliklerime dolmaya başlıyor ve yerimden kalkıp kapıya doğru fırlıyorum birden.
Karanlık koridora adım attığım anda bunu yapamayacağımı anlıyorum. Hayır, ben o romanlardaki cesur kızlardan değilim. Bu karanlıkta ve fırtınada ankesörlü telefon aramak için dışarı çıkacak yürek yok bende. Zaten telefon bulsam bile polisin artık bir şey yapabileceğini sanmıyorum, mektup çoktan gitti. O yüzden geri dönüp kapıyı kilitliyor ve dışarıdan birinin girmesini tamamen engellemek için önüne tekli koltuğu sürüklüyorum.
Ağır koltuğu kapının önüne çekmeyi başardığımda odada yeniden Aras'ın sesi duyuluyor. Karanlıkta eşyalara takılmamaya çalışarak telaşla onun yanına ilerliyorum. Koltuğun kenarına oturduğumda yüzündeki solgun ifade yüreğimi ağzıma getiriyor. Polis çağırmak için geç kalmış olabilirim ama ambulans çağırma fikri son derece mantıklı gelmeye başlıyor gözüme. Zihnimi zorlayarak yakınlarda telefon kulübesi olup olmadığını anımsamaya çalışıyorum. O sırada Aras tekrar uykusunda konuşmaya başlayarak dikkatimi dağıtıyor. Ne söylediğini anlayabilmek için ona doğru eğiliyorum.
"Melek..." diyor belli belirsiz fısıldayarak. "Üşüyorum."
Birden onun neden bu durumda olduğunu anlıyorum.
Pizzalar. Bunu nasıl daha önce anlayamadığıma şaşırarak alnıma vuruyorum elimi. Aras mantarlı pizza yüzünden bu halde. Sözde Ozan'ın sipariş ettiği, kuryenin bu fırtınada getirdiği ve benim yiyemediğim mantarlı pizzalar. Oysa kurye gittikten beş dakika sonra pizzacıyı aradığımızda fırtına dolayısıyla kapalı olduklarını söylemişti. Olayı kavradığımda kendimi büyük bir çaresizliğin pençesinde buluyorum. Sonra aklıma annemin ameliyattan sonra sık sık üşür olması geliyor. Doktora sorduğumuzda bunun yatıştırıcı ilaçların yan etkisi olabileceğini söylemişti. Tüm bunları birleştirince pizzanın içinde uyku ilacı olduğuna emin oluyorum.
Sonra Aras beni kendine doğru çekiyor. Zihnim düşüncelerle meşgul olduğu için hazırlıksız yakalanıp üstüne kapaklanıyorum aniden. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken kendi kendine bir şeyler daha mırıldanarak başını saçlarıma gömüyor. Çırpınamıyorum bile. Altımda uzanan gövdesi öylesine soğuk ki kendimi sert bir buz kütlesine sarılmış gibi hissediyorum. Ellerini belime dolayıp kokumu içine çeker gibi derin bir nefes alıyor. Bir an sonra saçlarıma çarpan sıcak nefesiyle içimde bir imparatorluk yıkılıyor sanki. Elimde olmadan titriyorum ve yine elimde olmadan başımı boynuna gömüyorum. Bir anlığına. İki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi kadar kısa bir an. Beni Cassius'a çevirip alnıma bir ihanet dövmesi damgalayacak kadar uzun bir an.
Ve cehennemin dokuzuncu katı hainlere ayrılmıştır. Buzlar alemidir burası, ortasında nedeni buza saplanmış üç yüzlü Şeytan yatmaktadır. En öndeki yüzü kinin simgesi olan kırmızıdır, dişleri arasında Yahuda öğütülür boyuna. Diğer yüzü bilgisizliğin simgesi olan karadır, Brütüs işkence görür ağzında. Üçüncü yüzü güçsüzlüğün simgesi sarıdır, hain Cassius parçalanmaktadır burada.
Sessizce kollarından sıyrılıp kalkıyorum. İçimde korkunun zerresi yok, salt bir hissizlik var yalnızca. Yalpalayarak duvarın arka tarafına gidip tek tek odaları dolaşıyorum. Aradığım şeyi bulmam zor olmuyor. En kalın olanlarından iki battaniye alıp geri dönüyorum odaya. İkisini de onun üstüne örttükten sonra uyuduğu koltuğa sırtımı yaslayarak yere çöküyorum.
Aras yeniden sayıklamaya başlıyor. Benim adımı söylemesinden, her şeyi daha zor hale getirmesinden deli gibi korkuyorum. Neyse ki bu sefer başka kelimeler çıkıyor ağzından.
"Aşağıda da..." dediğini seçebiliyorum zar zor. "...sabah olacak mı?"
Neden bahsettiğini anlamasam da kendimi "Evet," derken buluyorum ona. "Aşağıda da sabah olacak."
Evet, hem kayıtsız kalmanın hem de aşık olmanın imkansız olduğu bir durumda nefret, geriye kalan tek seçenektir. İnce bir buzun üzerinde yürür gibi dikkatle atarsın her adımını. Düşmemek için. Boğulmamak için. Tüm dünyayı bu nefrete ikna etmek yetmez üstelik, insan herkesten önce kendini ikna etmek zorundadır.
Hiç yoktan bir nefret yaratmaksa, her detayını sevdiğin bir tabloda çirkin noktalar aramaya benzer. Baktıkça kapılır insan, aradıkça daha da derine saplanır. Çünkü kaybolmuş ruhların boğulmak için illa buz tutmuş bir göle düşmesine gerek yoktur. Kanatları koparılmış bir melek ise düşeceği uçurumu kendi yaratır ve bazen yıldızlı bir gece çoğu uçurumdan daha boğucu bir karanlık taşır.
-*-
LAVİNİA
Üsküdar'ın kuzeyine doğru ilerlerken gökyüzünde yeni bir ışık patlaması meydana geliyor. Işığın ardından gök gürültüsü gelmemesi için dua ederek ellerimle aracın koltuğunu kavrıyorum. Çocukken gök gürültüsünün beni neden bu kadar korkuttuğunu anlayamazdım. Her şimşek çaktığında sanki yer ikiye ayrılacak ve bir karanlık etrafımı saracak gibi gelirdi bana. Sonra öğrendim korkularımın sebebini, bilmenin hiçbir işe yaramadığı nadir anlardan biriydi.
Gittiğim doktorlardan biri başımıza gelen felaketleri beş evrede atlattığımızı söylemişti bana; inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme. Önce olayın varlığını yok sayıyor, sonra bundan dolayı öfke duyuyor, pazarlık sürecinde kendimizi olayın çok da mühim olmadığına inandırmaya çalışıyor, akabinde bir depresyona giriyor ve nihayet durumu kabulleniyorduk. Doktorun söylediğine göre, ben inkar evresinde takılı kalmıştım. Yaşadığım şeyleri atlatabilmek için olayın varlığını kabullenmeli ve korkularımla yüzleşmeliydim.
Oysa anlamadıkları şey şu ki; ben olay anını hatırlamıyorum bile. Zihnimde bir perdenin arkasına gizlenmiş korkunç anların varlığını hissediyor ama kendisini göremiyorum. Ne olduğunu bile bilmediğiniz bir şeyle savaşabilir misiniz? Ben savaşamıyorum.
Boğazın içine uzanan bir burnun en ucundaki yalıyı görünce içime güven hissi yayılıyor. Yalının iki ayrı cephesinde bulunan sarnıçları, kullanılmasa da tarih kokan kayıkhanesini, giriş katın deniz cephesindeki asma katı hatırlıyorum. Çocukluğumun bir kısmı burada geçmişti, belki de en güzel kısımları.
"Bak şurası," diyorum Özgür'e uzakta görünen yalıyı işaret ederek. "Arka tarafta cümle kapısı var, oradan giriliyor."
Özgür arabayı sağa çektiğinde bir parça şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Dönüp ne olduğunu sorarcasına ona bakıyorum ancak Kandilli Burnu'nun enfes manzarasına dalmış gibi görünüyor. Kısa bir sessizliğin ardından gözlerini manzaradan ayırmadan konuşuyor benimle.
"Yalıya mı gidiyoruz?" diyor kafa karışıklığı yüzünden okunurken. "Orası... Saral Ailesine ait değil mi?"
"Aslında yasal sahibi bir Saral değil," diyorum ona hafifçe gülerek. "Ama evet, içeride hala onların ruhu dolaşıyor."
Bahsettiğim şey mistik bir olay değil. Gerçekten de, büyükannem öldükten sonra hiç kullanılmayan lale şamdanlı buhurdanlıklarda, çocukken kırmayayım diye yükseklere kaldırılan blue blanc porselenlerinde, ebruli İznik çinilerinde yaşamaya devam ediyor Saral Ailesi. Bunda dayımla ağabeyimin de etkisi var elbette. Her ikisi de bu ruha dokunmayıp evin duvarlarında gezinmesine izin verdiler.
Özgür'ün cevap vermediğini fark edince gözlerimi uzakta görünen yalıdan alıp ona bakıyorum. İçime aniden kötü bir his yayılıyor. Bir şeyler olmuş olmalı. Özgür'ün yüzündeki bozguna uğramış ifadeden anladığım bu. Sanki az önce kötü bir haber almış gibi bakıyor bana. Ne olduğunu sormaya yelteniyorum ancak bu sefer de Özgür benden önce davranıyor.
"Sen O'sun..." diyor başını sanki beni ilk kez görüyormuş gibi yüzüme bakarak. "Lavinia Karadağ sensin, değil mi?"
Bunu söyleme biçimi yüzüme bir tokat gibi çarpıyor. Fakat içimde o eski panikten eser kalmadığını fark ediyorum. Eskiden Mert'in kim olduğumu öğrenmesinden deli gibi korkardım, oysa Özgür'ün kimliğimi bilmesi beni dehşete düşürmüyor. Bir şekilde, onun beni anlayacağını hissediyorum.
"Evet, doğru tahmin," diyorum hafifçe omuz silkerek. "Hakkı Karadağ'ın kayıp kızı benim."
Aslında ben hiçbir zaman kaybolmadım. Kendimi insanların yargılayıcı bakışlarından koruyabileceğim bir perdenin arkasında yaşadım sadece. Ağabeyim beni zorla Türkiye'ye getirmeye çalıştığında bu perdenin paramparça olmasından korkmuştum. Sanki tüm cemiyet havalimanında fısıldaşarak benim dönüşümü bekliyormuş gibi geliyordu. Annemle babamın öyküsünün cemiyet içinde bir söylenceye dönüştüğünü, sadece eski kuşağın değil dedikoduya meraklı yaşıtlarımın da yaşananları bildiğini duymuştum. Bu yüzden ilk bir ay evden dışarı adım bile atamadım, okul başladığı zaman ne halt edeceğimi düşünüyordum kara kara.
Zira Gülnihal Karadağ cemiyet için her zaman bir efsaneydi. Babamla kaçmadan önce bile insanların ondan ve sivri dilinden çekindiğini söylemişti dayım. Kişiliğindeki tahmin edilemez tepki mekanizmasına ve cemiyet toplantılarına nadiren katılmasına rağmen hep ilgi odağındaydı. Keskin zekasıyla istemeden de olsa insanlar üzerinde bir çekim yaratıyordu annem. Sosyetenin kadınları sivri eleştiri oklarına göğüs germe pahasına onun etrafında kümeleniyordu.
Annem günlüğünde bu kadınları "...olası bir felaketin müstakbel seyircileri." olarak tanımlıyordu. "Özellikle de ısrarla yakınlık kurmaya çalışanlara hiç güvenmiyorum. Samimi sözlerinin ve insanın içini ısıtan gülüşlerinin arkasında yatan iğrenç fikirlerin kokusunu alıyorum sanki. Beni sevdikleri için yanımda olmadıklarının farkındayım. Aksine bir hata yaptığımda bunun gözden kaçmamasını sağlama almak için bekleşen akbaba sürüsü gibi hepsi. Neyse ki istedikleri skandalı onlara çok yakında vereceğim."
Bunu yazdıktan iki gün sonra babamla kaçarak dediğini yapmıştı annem. Gerçekten de cemiyette bir şok etkisi yaratmıştı çünkü ortada resmi bir söz olmasa da herkes onun kiminle evleneceğinden emindi. Üstelik kaçtığı kişinin cemiyet dışından biri olması durumu daha da ilginçleştiriyordu. Cemiyetin gözünde annemin evden kaçması uzun zaman bir muamma olarak kaldı çünkü anneme de gerçekten bakmamışlardı. Onun ne kadar mutsuz olduğunu, kendini hiçbir zaman cemiyete ait hissetmediğini anlayamadıkları için halktan bir adamla Anadolu'ya kaçmasına anlam veremiyorlardı.
Ta ki Sivas'ta çıkan yangına kadar. Yaşanan katliam tüm toplumu etkilemişti şüphesiz ancak cemiyet, yanarak ölen aydınlardan çok annemin de o otelde bulunmasıyla ilgileniyordu. Katliamın büyümesini önleyen kahraman savcının aynı zamanda da İbrahim Saral'ın damadı olduğunu yazmıştı gazeteler. Böylelikle o ana kadar gizemini koruyan babam da ifşa olmuş ve insanların odağına girmişti. Abimse bu şöhretten payını çok küçükken almıştı, dedemin şaşırtıcı miras dağılımı sayesinde insanların gözünde veliaht statüsüne yerleşerek.
En sonunda bir aile geleneği olarak bu şöhretten ben de payımı aldım. Annemin ölümüne sebep olarak.
Kendi şöhretimin kaynağı hariç, tüm bu bilgileri yalının emektar çalışanlarına borçluyum. Çocukken en sevdiğim şeylerden biri annemle babamın aşk hikayesini dinlemekti. Günün birinde böyle bir aşk yaşayacağıma inanarak büyüdüm diyebilirim. Fakat bana anlatılanlar hep mutlu günlerin anılarıydı, kötü olanları kendi başıma bulup çıkarmam gerekmişti.
İç hesaplaşmam bittiğinde Özgür'ün dakikalardır ses çıkarmadan beni izlediğini fark ediyorum. Hayır, yargılayıcı gözlerle değil. Daha çok büyük bir itirafın eşiğindeki bir mahkumu anımsatıyor bakışları. Sırf havadaki ilginç atmosferi kırabilmek için ben de onu sorguluyorum.
"Sen kimsin peki?" diyorum vereceği cevapla ilgilenmesem de. "Yalıyı ilk bakışta tanıdığına göre cemiyet mensubu bir ailedensin, haksız mıyım?"
Bir an tereddütle bakıyor bana. Kendi kendime onu neyin bu kadar tedirgin ettiğini anlamaya çalışıyorum. Tanrı aşkına, ne cemiyetin ne de zenginliğin umurumda olmadığını göremiyor mu? Tamam, birbirimizi neredeyse hiç tanımıyoruz ama ben şimdiden onun beni yargılamayacağını hissedebiliyorum. Aynı şekilde onun da benimle ilgili bir fikre sahip olması gerekmez miydi?
Aramızda can sıkıcı ufak bir sessizlik peydah oluyor yeniden. Ardından Özgür'ün gözlerine kararlı bir ifade yerleşiyor ve onun konuşmaya karar verdiğini anlıyorum.
"Soyadım Bozkıroğlu," diye cevap veriyor en sonunda. "Erdal Bozkıroğlu'nun oğluyum."
-*-
''Biraz daha kalmak isterdi Melek...
Ama Cennet'ten kopup gelen fırtına
kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki
bir daha kapayamaz onları."
Lale Müldür - Buhurumeryem
-*-
Karanlık ve nemli bir bataklığın üzerinde açıyorum gözlerimi. Dehşete kapılarak hareket etmeye çalıştığımda ayak bileklerime bağlanmış halatlar bana engel oluyor. Bulanık suyun içini göremesem de halatların bataklığın dibindeki toprağa sabitlendiğini ve onları kesmeden buradan kurtulmamın imkansız olduğunu fark ediyorum.
Kesici bir şeyler bulmayı umarak etrafıma göz attığımda karşılaştığım manzara tüylerimi ürpertiyor. Yer yer balçıklarla kaplı, etrafta irili ufaklı böceklerin dolaştığı ağaçsız bir vadi burası. Ters duran devasa bir ağacın gökyüzünde kaybolan köklerini izliyorum şaşkınlıkla. Yeryüzüne uzanan dallarından yılanlar sarkıyor.
Uzaklarda, çok uzaklarda yeşil demirden yapılmış bir saray görüyorum. Sarayın tepesinde duran koyu kırmızı güneşe bakarken çevrede bir hareketlilik baş gösteriyor. Yılanların tıslayarak ağacın kovuklarına saklandığını, böceklerin toprağın içine kaçıştığını fark ediyorum. "Bir şeyden kaçıyorlar." diye düşünüyorum kendi kendime.
Çok geçmeden atlı bir erkek silüeti beliriyor uzakta. Hayvanın bembeyaz, etrafa ışık saçan tüylerine bakarken hayranlıkla nefesimi tutuyorum. Gözlerimi atın binicisine çevirdiğimde ise şaşırmaktan alamıyorum kendimi.
"Emir!" diye bağırıyorum gelen kişiye sevinçle. "Emir, buradayım!"
Ne yazık ki beni duymuyor. Bulunduğum tarafa hiç bakmadan az ötedeki bir selvi ağacına doğru sürüyor atını. Onun beni kurtarmaya gelmediğini anlayınca merakla onun baktığı yere çeviriyorum bakışlarımı. Önünde durduğu ağacın gövdesine bağlı adamı görünce dehşetle donakalıyorum.
Baygın olduğu için başı öne düşmüş olsa da ilk bakışta tanıyorum Aras'ı. Sanki uzun bir işkenceye maruz kalmış gibi her yanı yara bere içerisinde, vücudundaki sayısız kesikten akan kan toprağa sızıyor. Bileklerimdeki halatlardan kurtulmak için deli gibi çırpınmaya başlıyorum suyun içinde. Ben çırpındıkça vücudum bataklığa daha çok gömülmeye başlıyor. Çaresizce bana yardım edebilecek tek kişiye sesleniyorum yeniden.
"Emir!"
Bakışlarını Aras'tan ayırmıyor bile. Beni duymadığı için yardıma gelmemesini anlıyorum ama Aras'a neden yardım etmiyor ki? Ellerimi suya daldırıp ayak bileklerime ulaşmaya çalışıyorum çaresizce. Bunun beni iyice aşağı çekmekten başka bir işe yaramadığını anlayınca çabalamayı bırakıyorum. Kollarımı çamurlu sudan çıkardığımda ilginç bir şey dikkatimi çekiyor; tenim hala tertemiz.
Hayretle elimi suya daldırıp çıkarıyorum yeniden. İçinde bulunduğum bataklıktaki pisliğin cildime işlemediğini görünce zihnimde bir şeyler yerine oturmaya başlıyor. Emir'e sesimi duyuramıyor oluşum çok normal, zira ben bir nilüferim.
Onunla nasıl iletişim kurabileceğimi düşünerek başımı kaldırdığımda kendi derdimi unutuyorum. Her nasılsa Aras çok daha solgun görünüyor şimdi. Onun rengi solup vücudu karanlığa gömülmeye başladıkça Emir'in bindiği atın tüylerinin daha da parlaklaştığını fark ediyorum. Sanki... Aras'ın ruhunu için çekiyor gibi?
"Kurtar onu!" diye bağırıyorum sesimi duyuramayacağımı bilsem de. "Emir yalvarırım duy beni!"
Beni duymuyor, tüm dikkatini vermiş bir şekilde Aras'a bakmaya devam ediyor sadece. O baktıkça bindiği atın daha da beyaz hale geldiğini, Aras'ın ise yavaşça kaybolup gittiğini görüyorum.
Birisi eğilip baldırlarımdan kavrayarak kucağına alıyor beni. Huzursuzca kıpırdanarak "Emir..." diye mırıldanıyorum.
Aras'ı kurtarmamın imkansız olduğunu idrak edince vücudumu sağa sola oynatarak bataklığın beni içine çekmesine izin veriyorum. Çamurlu su giderek yükselip boyumu aşmaya başlarken birden yükselmeye başladığımı hissediyorum. Zemin de bizimle birlikte yükseliyor sanki. Çok geçmeden zemin hareket etmeyi bırakıyor ve metal kapıların sürtünerek açıldığını duyuyorum.
Rüya aleminden usulca koparken son kez sesimi duyurmaya çalışıyorum Emir'e. Metal kapıların kapanma sesini arkamda duyarken beni taşıyan kişi ilerlemeye devam ediyor, sonra aniden durup eğilmeye başlıyor. Çok geçmeden sırtımın yumuşak bir yatağa değdiğini hissediyorum. Gözlerimi kırpıştırarak açarken rüyanın etkisiyle "Emir..." diye mırıldanıyorum tekrar.
İlk gördüğüm şey Aras'ın mavi gözleri oluyor. Kalp atışlarımın hızlandığını ve bir heyecan dalgasının vücudumu ele geçirdiğini hissediyorum. Bakışları öylesine soğuk ve mesafeli ki kucağında olmama rağmen aramızda birkaç kıta varmış gibi duruyor sanki. İçimden kollarımı boynuna dolamak ve onu kendime çekip aramızdaki hiç bitmeyen o mesafeyi sonsuza kadar ortadan kaldırmak geliyor. Neyse ki buna fırsat kalmıyor. "Üzgünüm, güzelim," diyor Aras kollarını bedenimden ayırıp geri çekilirken. "Ben o değilim."
Boş boş bakıyorum ona. Kimden bahsediyor? Daha doğrusu, kim olmadığından bahsediyor? Uykumda konuşmuş olabileceğimi fark edince paniğe kapılıyorum. Ne söylemiş olabilirim ki ona?
"Şey, b-ben rüyamda-"
İşaret parmağını dudağımın üzerine koyarak susturuyor beni. Bu ufacık temas bile midemde bir krampa yol açıyor, loş ışıkta göz bebeklerimin büyüdüğünü hissediyorum.
"Şu anda rüyalarını dinlemeye ayıracak vaktim yok," diyor Aras soğuk bir tavırla konuşarak. "Burada kal, olur mu?"
Son cümlesi daha önce hiç görmediğim bir odada olduğumu anlamamı sağlıyor. Merakla etrafa göz gezdirmeye başlıyorum. Yan tarafımdaki duvarda büyükçe bir kıyafet dolabı var. Aras'ın arkasındaki duvarda yer alan başka bir kapı daha dikkatimi çekiyor. Duvarları kaplayan raflarda kitapların yanı sıra ilginç mekanik cihazların bulunduğunu fark ediyorum, bir çoğu el yapımı gibi görünüyor. Ancak en ilginç olan nokta, odanın pencerelerden içeri dolan gün ışığıyla aydınlanmış olması. Bodrum katta olan odanın da tamamı yer altında değildi, yüksekte duran pencerelerinden ışık sızabiliyordu ancak bu oda tamamen yerin üstünde bulunuyor olmalı.
"Burası neresi?" diye soruyorum Aras'a kafam karışarak. "Beni neden buraya getirdin?"
"Hala Araf'tasın," diyor kapıya doğru yönelerek. "Binanın çatı katında. Polisler birazdan aşağı inecek, o yüzden seni buraya getirdim."
Bodrumdaki asansörle buraya çıktığımızı fark ediyorum. Fakat polislerin varlığı ilgimi çok daha fazla çekiyor. Onların dün geceki hırsızlık için gelmiş olabileceğini düşününce heyecanla doğrulup yataktan çıkmaya çalışıyorum.
"Sana burada kal dedim," diyor Aras yanıma gelip beni omuzlarımdan tutarak. "Aşağıda dün geceki hırsızlıkla ilgili inceleme yapacaklar."
"İyi ya, ben de yardımcı olurum." diyorum büsbütün heveslenerek. "Olay esnasında sen kendinde değildin ama ben her şeyi gördüm."
"Öyleyse gördüklerini bana anlat," Sabırla iç çekerek yanıma oturuyor Aras. "Yukarıda polislere dün gece yalnız olduğumu söyledim, Melek. Eğer seni görürlerse ismin görgü tanığı olarak tutanağa yazılır, anlamıyor musun?"
Dürüst olmak gerekirse, anlamıyorum. Fakat yine de bırakıyorum ısrar etmeyi. Zaten içeri gitsem bile pek bir işe yarayacağımı sanmam, zira hırsızın iri yarı bir erkek oluşu dışında hiçbir şey bilmiyorum.
"Baştan aşağı siyah giyinmiş, maskeli bir adamdı," diyorum Aras'a dönerek. "Bana bayıltıcı bir şey koklattı ama kendimden geçene kadar onun eğilip sehpadan bir şey aldığını, sonra da odadan çıktığını gördüm.
"Hepsi bu mu? Başka bir şey görmedin mi?"
"Maalesef, bu kadar." Cildinin hala soluk göründüğü dikkatimi çekiyor. Kendime engel olamadan elimi yüzüne doğru uzatıyorum. "Sen iyi misin?"
Geri çekiliyor aniden. Elim havada kalınca ne yaptığımın farkına varıyorum ve bir sıcaklık yanaklarıma hücum ediyor.
"B-ben özür dilerim," diyorum gözlerimi ondan kaçırarak. "Gece çok kötü görünüyordun..."
"Pizza yüzünden," diyor ayağa kalkıp yeniden kapıya yönelirken. "Ozan sipariş falan vermemiş. Muhtemelen içinde uyku ilacı vardı."
O sırada telefonu çalıyor Aras'ın. Sapasağlam cihazı kulağına götürürken şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Ne ara yenisini almış olabilir ki? Telefonla konuşarak yürürken bir an durup cebinden başka bir telefon daha çıkarıyor. Komodinin üzerine bırakırken eliyle önce telefonu sonra beni işaret ederek sessizce dudaklarını oynatıyor. "Senin için."
Aras gittiğinde kalkıp telefonu elime alıyorum. Diğer telefondaki rehberimi, mesajlarımı ve hafıza kartına yüklü dosyalarımı bu telefonun içinde görünce şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Ne yazık ki whatsapp üzerinden gönderdiğim dosyalar ve çektiğim resimler cihaz hafızasında olduğu için onları sonsuza kadar kaybettim. Sıkıntıyla oflayarak Nazenin'e mesaj atıyorum, ardından cevabını beklemeden telefonu kapatıp içinden sim kartımı ve hafıza kartımı çıkartıyorum. Koltuğun üzerindeki çantamı açıp kartlarımı cüzdanıma koyduktan sonra telefonu yeniden komodinin üzerine bırakıyorum. Evde annemin eski tuşlu telefonu hala duruyor nasılsa, başkasının bana telefon almasına ihtiyacım yok.
Merakıma engel olamayıp pencereye doğru ilerliyorum yavaşça. Dışarı göz attığımda gördüğüm manzara karşısında nefesimi tutuyorum. Bu ıssız muhiti daha önce hiç tepeden görme fırsatım olmamıştı. Şimdiyse sanayi tipi bir yerleşkenin en ucunda olduğumuzu fark ediyorum. Arkada önce geniş bir çayır, onun bittiği yerdeyse görüntüsüyle bile insanın nefesini açan bir orman uzanıyor. Ormanın bize epey uzak olan kuzey tarafının ötesinde minik minik evler seçiliyor, muhtemelen küçük bir köyü oluşturuyorlar. Güney tarafı ise boşluk, daha doğrusu yüksekliğini tam olarak kestiremediğim bir uçurum bulunuyor.
Odadan çıkıp salona gidiyorum merakıma engel olamayarak. Tıpkı yatak odası gibi salonun da iki cephesinde geniş pencereler var. Tam karşımda dikilen sobayı görünce elimde olmadan gülümsüyorum. Bacaların bağlantısı yapıldığına göre süs amaçlı konmamış buraya. Sobanın etrafında minderler, pencerelerin bulunduğu cephelerde ise birer tane çekyat var.
Salonun son derece aşina olduğum görüntüsü o kadar çok dikkatimi çekiyor ki, ufak holün ucundaki çelik kapıyı epey geç fark ediyorum. Gidip açtığımda demir parmaklıklardan oluşan başka bir kapı ve onun arkasında karanlık asansör boşluğu görüyorum. Kapının yanında asansörü çağırma butonları olsa da ilk dikkatimi çeken şey demir parmaklıklara tutturulmuş bir parşömen oluyor. Üzerinde yazan şeyi görünce gözlerimi deviriyorum.
"BEN GELENE KADAR AŞAĞI İNME."
Evin içinde keşfe çıkacağımı tahmin etmiş olmalı. Oflayarak kapıyı kapatıp yatak odasına dönüyorum yeniden. Kendimi yatağa bırakıp pencereden manzarayı izlemeye başlıyorum. Onun neden Araf'ta yaşadığını anlamak zor değil. Kendi içinde eklektik bir yapı oluşturan kafa karıştırıcı bir labirentten farksız burası. Tam da gizlilik içinde olmayı seven bir adamın yaşayacağı türden bir yer.
-*-
Asansörün çatı katında durduğunu kapılarının açılma sesi gelene kadar anlamıyorum bile. Bir an sonra Aras'ın sesi duyuluyor salonda. Yataktan kalkıp parmak uçlarımda hareket ederek başımı kapıya dayıyorum. Bu şekilde söyledikleri çok daha net olarak duyuluyor.
"Aslında fuarın açılmasına epey vakit var ama..." diyor birilerine. Karşı taraftan yanıt gelmeyince onun yine telefonla konuştuğunu anlıyorum. Acaba kiminle konuşuyor?
"Evet bir yere uğramam gerek," diye konuşmaya başlıyor yeniden. Sonra zunca bir süre sessiz kalıp karşı tarafı dinliyor. "Tamam öyleyse, adresi yolluyorum. Oraya gelirsin sen de."
Aras'ın sesinin yatak odasına doğru yaklaştığını duyunca kafamı geri çekiyorum hemen. Kiminle konuştuğuna dair az çok fikrim var ama telefonu kapatırken ettiği veda emin olmamı sağlıyor.
"Görüşürüz, Elfida."
Telaşla yatağa dönüyorum yeniden. Bu kez Aras'la tartışarak nefesimi tüketmeye niyetim yok. Zira bir sonuç vermeyeceğini biliyorum. O yüzden kendimi yatağa atıp uyku pozisyonuna geçiyorum hemen. Ben gözlerimi kapattığım anda odanın kapısı açılıyor yavaşça. Onun ses çıkarmamaya çalışarak içeride dolaştığını duyunca bir öfke nöbeti vücudumu yoklayıp gidiyor. Aklı sıra beni burada uyutup fuara gitmeyi planlıyor, adi herif!
Kıyafet dolabından bir şeyler çıkardığını duyuyorum, ardından bir kapı kapanma sesi çalınıyor kulaklarıma. Gözlerimi hafifçe aralayıp etrafa göz attığımda onun odada olmadığını görüyorum. Koltuğun üzerindeki kıyafetlerine şaşkınlıkla bakarken içeriden gelen su sesi durumu açıklamaya yetiyor. Lanet olsun, gerçekten de ben odadayken duşa girmiş olamaz değil mi?
Mahremiyet yoksunu domuz diye söyleniyorum kendi kendime. İçimden çıkınca giymek üzere koltuğa bıraktığı mavi gömleğini makasla oymak geliyor. Fakat sonra vazgeçiyorum. Daha iyi bir planım var.
Birkaç dakika sonra su sesi kesiliyor ve Aras, umarım üzerine bir bornoz geçirerek, dışarı çıkıyor. Banyonun kapısı açıldığında içeri önce kokusu dolduğunu hissediyorum. Yoğun, güçlü ve tam da onun gibi odunsu bir aroma bu. Koku hafızasının ne kadar güçlü olabileceğini bildiğim için başımı yastığa gömerek bu kokuyu duymamaya çalışıyorum.
Üzerini giyindikten sonra saçlarını kurutmasını bekliyorum ancak anlaşılan o ki, Elfida'yla olan buluşmasına geç kalmak istemiyor. Çıkmadan önce muhtemelen komodinin üzerinden bir şeyler almak için yatağın yanına geliyor, gözlerim kapalı olsa da onun tepemde dikildiğini hissediyorum. Ardından üzerime düşen gölgesi geri çekiliyor ve birkaç saniye sonra kapının kapanma sesi duyuluyor.
Asansör kapısının kapanma sesini duyunca yataktan fırlayıp montumu ve çantamı alarak dışarı çıkıyorum. Dış kapıyı açtığımda yüzüme bir gülümseme yayılıyor. Onun bodrumdaki karargah odasına indikten sonra yukarı çıkıp barın içinden geçeceğine eminim. Oysa ben daha kısa bir yol biliyorum.
Bodruma indiğimde karargah odasını koşturarak geçip koridora çıkıyorum. Ardından beni doğrudan binanın dışına çıkarabilecek girişe, içeriden sürgülü kapıya yöneliyorum telaşla. Sürgüyü çekip kapıyı açtığımda yüzüme çarpan soğuk hava yanılmadığımı kanıtlıyor, direkt binanın arka kısmına açılıyor burası. Kapıyı sürgüleyemeyeceğimi bildiğim için iterek kapatmakla yetiniyorum ve vakit kaybetmeden ufak yokuşu tırmanıp Aras'ın arabasına doğru koşturmaya başlıyorum.
Neyse ki hiç kimse fark etmiyor beni. Korumaların çoğu ön tarafta olduğu için fark edilmeden çitlerin arkasından geçebiliyorum. Arabanın yanına vardığımda, Aras'ın genelde arabasını kilitlemediğini bilmenin verdiği rahatlıkla doğruca bagaja yöneliyor adımlarım. Göz ucuyla mekanın çıkışını kontrol ederek bagajı açıp tırmanıyor ve kendimi pat diye içeri bırakıyorum.
Bagajın içinin tahminimden çok daha derin olduğunu fark ettiğimde iş işten geçmiş oluyor. Kapağı kapatmak için yerimden doğrulmaya çalışsam da her seferinde geri düşüyorum. En sonunda yattığım yerden bacağımı uzatarak aşağı doğru çekiyorum kapağı. Yeterince indiğinde ise kolumu uzatıp sertçe kapatıyorum.
Eğer Aras'la inatlaşmayı deneseydim muhakkak benden kurtulmanın bir yolunu bulurdu. En kötü ihtimalle korumalardan ikisini akşama başıma dikerek engellerdi peşlerinden gitmemi. Onu ikna etmemin imkansız olduğunu bildiğim için her zamanki gibi dayatma yapacağım ben de. Tabi burada boğularak ölmezsem...
-*-
OZAN
(aylar önce)
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda
İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı.
-Orhan Veli Kanık
-*-
Altımda uzanan şehrin manzarasına odaklandım yeniden. Sokaktaki insanları izlersem belki uykum kaçar diye düşünüyordum. El ele tutuşmuş bir çiftin kahkahaları yankılandı kaldırımlarda. Aşağıdan görülmese de yukarıdan bakınca izbe köşelerde ateş yakmış sokak çocuklarını görebiliyordum. Bir konteyner çevresine doluşmuş ısınmaya çalışıyorlardı. Bakışlarımı biraz öteye kaydırınca boğazda, devasa bir teknede parti veren kendinden geçmiş gençlerin coşkusu çarptı evimin camlarına. İstanbul işte...
Eve birlikte geldiğim hatun da biraz İstanbul'du bence. Yanımdan ayrılırken birkaç dakika demesine rağmen neredeyse yarım saattir lavabodaydı. Kapıyı tıklatıp iyi olup olmadığını sorsam ayıp olur mu diye düşündüm. Evet, ayıp olurdu.
Yaklaşık on dakika sonra lavabo kapısının hafifçe açıldığını duydum. Hemen ardından ses çıkarmamaya çalışarak yürüyen bir kadının narin adımları çalındı kulağıma. Arkamı şehre dönerken yüzüme bir gülümseme yerleşmişti bile. Anlaşılan o ki, İstanbul sonunda geliyordu.
Geldi de. Kapının önünde belirdiğinde gözleri beni son gördüğü yerde gezindi telaşla. Ardından başını kaldırıp etrafa bakınmaya başladı ve bir saniye sonra buldu. Beni görünce gözlerinde hafif bir şaşkınlık belirmişti, eğer sarhoş olmasaydım beni gördüğüne sevinmediğini fark edebilirdim. Oysa benim aklımda kızın lavaboya gitmeden önceki davetkar bakışlarından başka bir şey yoktu.
"Çok beklettin."
Aramızdaki mesafeyi birkaç adımda kapatırken tek söyleyebildiğim bu olmuştu. Kızın sağ eli hala ceketinin cebindeydi, o yüzden sol elini tutup kendime çektim. Bakışlarını benden kaçırmasaydı rahatsız olduğunu görebilirdim ancak yüzü bile bir parça karanlıkta kalıyordu. Göremedim ve yüzünü gölgeleyen saç tutamlarını kenara çektim usulca. Dudaklarım da parmaklarımı takip etti, kulağının altında zarifçe kıvrılan çene kemiğine bir öpücük kondurdum.
"F-fark ettim de, biz tanışmıyoruz," dedi İstanbul geri çekilmeye çalışarak. "Adın ne senin?"
"Fatih Sultan Mehmet." diye cevap verdim dudaklarımı boynundan çekmeden.
"Tanıştığıma memnun oldum, Fatih," dedi tedirgin bir gülüşle. "Benim adım da-"
"-İstanbul, biliyorum." diyerek tamamladım sözünü. Bununla birlikte rahatsız olduğunu da fark etmiştim. Başımı boynundan kaldırıp ürkek gözlerine baktım sorgularcasına.
"Bir sorun mu var?"
"Ben... Biraz gerginim..."
"Bence bu sorunu çözebiliriz," dedim elimi ensesindeki saçlarda gezdirerek. "Hemen çözebiliriz..."
Teninden güçlü bir yasemin kokusu yayılıyordu kızın. Bu kokuyu daha iyi duyabilmek için başımı önce alnına yasladım, ardından usulca saçlarının sıcaklığıyla sarmalanmış boynuna doğru eğilmeye başladım. Sıradan bir hatun şimdiye kadar çoktan gevşemiş olurdu. Bir kutsal bakirenin bile harekete geçirileceği anı bekleyen cinsel dürtüleri olabileceğini biliyordum. Oysa İstanbul farklıydı, hayatımda ilk kez sevişme aşamasına kadar geldiğim bir kadının bana olumsuz sinyaller verdiğine şahit oluyordum.
"Ben gitsem iyi olacak..."
Ondaki problemi anlamaya çalışarak beline sarıldım bu kez. Beni istemiyorsa neden evime gelmişti? Neden gece boyunca davetkar bakışlar atmış ve neden onu beklememi tembih etmişti bana?
"Gitme..." diye mırıldandım alkolün de verdiği ultra bir aptallıkla. "Seni istiyorum."
"Ama ben istemiyorum!" diye cevap verdi ilk kez ses tonunu yükselterek. "Bu seni durdurmaya yetmiyor mu?"
Kati ses tonunu duyunca başımı boynundan kaldırıp şaşırarak kıza baktım. İstanbul'un gözlerinde daha sert ve daha... ürkek bir ifade vardı şimdi. Ceketinin cebindeki kolu gerilmişti, sanki bir tür savunma pozisyonuna geçmiş gibiydi. İki saattir beni istemeyen bir kadını tahrik etmeye çalıştığımı fark edince ateşe dokunmuş gibi irkildim. Bu kez kızı iterek geri çekilen ben olmuştum.
"Affedersin..." diye geveledim aramıza büyük bir mesafe koyarak. "Niyetim kabalık etmek değildi."
Mahcup tavrım karşısında kızın aniden yumuşadığını hissettim. Gerilen kolları sakince iki yanına inmişti, iri yeşil gözlerinde pişmanlık kırıntıları dolaşıyor gibiydi. Bense kızın değişken tavırları karşısında afallamıştım. Sessiz kalarak söz hakkını ona devretmeye karar verdim, belki bu sayede ne istediğine dair bir fikir edinebilirdim.
Fakat buna fırsat kalmadı. Kız ağzını bile açamadan avaz avaz ağlayan bir çocuk sesi sardı etrafımızı. Efe... Uyanmak için harika bir zaman seçmişti yine.
"Bu ses ne?" diye sordu kız kuşkuyla. "Senin çocuğun mu var?"
Ne? Ah, harika. Bir evli zampara etiketi yemediğim kalmıştı zaten...
"Hayır, hayır," dedim başımı iki yana sallayarak. "Çocuğum değil, kardeşim o."
İstanbul başını hafifçe yana eğdi. Bakışları hala kuşku doluydu, bana inanmadığını yüzünden okuyabiliyordum.
"Gidip bakmayacak mısın?"
"Neye?" diye sordum saf saf. Kafamda vodka şişeleri çarpışıyor hala. Bunun üstüne kızın sabrı büsbütün taşmış göründü.
"Kardeşine!"
"Ha yok," dedim nihayet anlayarak. Cebimden telefonumu çıkarıp rehbere girmeye çalıştım. "Bakıcısını arayacağım, o gelip ilgilenir."
İçinde bulunduğu duruma inanamıyormuş gibi başını iki yana salladı kız. "Bebek fobin falan mı var senin?"
Sonra cevabımı beklemeden arkasını dönüp yürümeye başladı. Ne yapmaya çalıştığı hakkında hiçbir fikrim olmasa da ben de onun peşine takıldım. Önce çıkışa yürüdüğünü sanmıştım ama uzun koridora daldığında Efe'yi aradığını anladım.
"Senin zahmet etmene gerek yok," diye geveledim İstanbul'un arkasında odaları dolaşırken. "Bakıcısı zemin katta oturuyor zaten."
Beni dinliyormuş gibi görünmüyordu. Çoğu kadın gibi o da bebek ağlaması tarafından tetiklenen bir takım içgüdülere sahipti anlaşılan. Efe'yi bulup iyi olduğunu kendi gözleriyle görene kadar durmayacağını anlamıştım.
"Koridorun en ucundaki oda," dedim işini kolaylaştırarak. Bu esnada Efe büsbütün yaygara koparmaya başlamıştı. İstanbul bana cevap verme gereği duymadan oraya doğru yürüdü telaşla. Öyle ki arkasından yetişebilmek için koşturmak zorunda kaldım.
Kapıdan içeri girdiğimde Efe ağlamaktan kıpkırmızı kesilmiş bir suratla beşiğin demirlerinde tutunuyordu. Lanet olsun, bu bakışı iyi tanıyordum. Kesin altına yapmıştı küçük kardeşim. Ben bu düşüncenin verdiği ürpertiyle olduğum yerde kalırken kızın kolları çoktan beşiğe doğru uzanmıştı bile. Bir an sonra yaygaracı bok torbasını kucağına almış pışpışlıyordu.
Normalde bu manzara karşısında gözlerimin dolması falan gerekirdi. Bense Efe'nin kaç kiloluk bir eser ortaya koyduğundan başka bir şey düşünemiyordum. "Sakin ol," dedim kendi kendime. "Reşit olmasına 17 sene falan kaldı. Sonra onu istediğin gibi evden kovabilirsin." Nedense böyle anlarda, özellikle bezini kendinden daha ağır hale gelecek şekilde doldurduğunda, günün birinde ondan kurtulacağım düşüncesi rahatlamamı sağlıyordu. On sekizinci yaş gününde kardeşime hediye olarak bir valiz almayı planlıyordum, ardından boklu bezleri ve eşyalarıyla birlikte onu kapı dışarı edecektim. Mutlu son.
"İsmi ne?"
"Ha?"
"Bebeğin," dedi kız kucağında tuttuğu kardeşimi işaret ederek. "Bir ismi var mı?"
"Adı Efe." dedim bu bilginin onun ne işe yarayacağını merak ederek. O sırada Efe'nin artık ağlamadığını da fark etmiştim. Gözleri ve burnu hala kızarıktı ancak öndeki tek dişini göstererek şapşal şapşal gülümsüyordu şimdi. Belki de sadece kabus falan görmüştü. Sorunun birkaç kiloluk dışkı olmayabileceğini fark edince içimin umutla dolduğunu hissettim.
"Annesiyle babası nerede?"
İstanbul tereddütlü bir ses tonuyla sormuştu bu soruyu. Gözlerindeki kırılgan şefkate bakınca çoktan tahmin ettiğini anladım.
"Öldüler," dedim eveleyip gevelemeden. "Trafik kazasında."
Trafik kazasında ölmemişlerdi ama bunu bir yabancının bilmesine gerek yoktu. Nitekim kız cevap vermedi, tek yaptığı şey içgüdüsel bir tavırla Efe'ye daha sıkı sarılmak olmuştu.
"Başka bir akrabanız yok mu?" diye sordu Efe'yi omzuna yatırırken. "Bebeğe bakabilecek biri?"
Lanet olsun ki, var. Ancak Efe'yi kimseye veremezdim. Sorumsuz, beceriksiz ve korkunç bir ağabey olduğumun ben de farkındaydım ama ne olursa olsun kardeşimin yeri benim yanımdı. Bunu sadece anneme verdiğim söz için yapmıyordum, böyle olması gerekiyordu zaten. Reşit olduğu gün Efe'yi kapının önüne koyma hayalleri kursam da o zamana kadar yanımdan ayrılmasına müsaade edemezdim.
Neyse ki içeriden gelen telefon sesi tüm bu karmaşık açıklamadan beni kurtardı. Kıza beklemesini söyleyip kapıya yöneldim telaşla. Zihnimin giderek alkolden arındığını ve her geçen an biraz daha berraklaştığını hissediyordum. Koridoru hiçbir yere çarpmadan katedip salona yöneldim.
Arayan Füsun Abla'ydı, Efe'nin bakıcısı. Kız müdahale etmeden önce yanlışlıkla arama tuşuna basmış olmalıydım. Füsun Abla'yı acil bir şey olmadığına ikna etmem kolay olmadı. Fakat hiç değilse konuşurken dilim dolanmıyordu artık. Eğer sarhoş olduğumu anlasaydı onu yukarı çıkmaktan alıkoymam imkansız olurdu.
Nihayet telefonu kapattığımda kendimi çapraz sorgudan çıkmış gibi yorgun hissediyordum. İçeri dönmeden önce biraz dinlenmek için en yakındaki koltuğa bıraktım kendimi. Aksi gibi tam da kızın çantalarının olduğu koltuğu seçmiştim. Arkaya yaslanınca sırtıma batan sivri bir şey kısık sesle küfür etmeme sebep oldu. Söylene söylene kızın olağandışı şekilde ağır çantalarını alıp yere koymaya başladım.
Sonra yine o his doldu içime; ters giden bir şeyler vardı. Zihnim berraklaştıkça bunu daha net bir şekilde görebiliyordum. Üstelik artık yanımda tüm dikkatimi dağıtan İstanbul da yoktu.
Ani bir kararla eğilip kızın çantalarını açmaya başladım. İlk çantada kıyafetler ve şampuan, diş macunu gibi kişisel bakım zımbırtıları vardı. Ancak ikinci çantayı açtığımda kendimi ufak bir hassiktir çekmekten alıkoyamadım.
Devasa çantanın içinde gözüme ilk çarpan şeyler iki adet son model dizüstü bilgisayar olmuştu. Yanlarında bir sürü kablo, fiziksel programlama kitleri, sanal gerçeklik gözlüğü, katlanabilir klavye ve bilumum elektronik cihaz yer alıyordu. Bu kadar pejmürde bir görünüme sahip bir kızın böyle pahalı ekipmanlara sahip olması imkansızdı ancak benim derdim bu değildi. Çantayı açtığım anda en başından beri yanıldığımı da anlamıştım.
Güvenlik görevlisi hırsızdan bahsederken kızın endişeli bakışlarını benden şüphelenmesine yormuştum. Muhtemelen görevli de benden şüphelenmişti zira kızın masum dış görünüşü zerre kuşku uyandırmıyordu. Oysa binanın güvenlik sistemini çökerten hırsız ondan başkası değildi. Neden okulda duş aldığını hala anlayamasam da içeri onun girdiğine emin olmuştum. Cihazları bırakıp çantanın gizli bölmesini açtığımda ise şaşkınlığım iki katına çıktı.
Çantanın içi ufak çaplı bir savaşın tüm mühimmat ihtiyacını karşılayabilecek kapasitedeydi. İki ayrı İsviçre çakısı, elektroşok tabancası, biber gazı, GPS takip cihazı, bir adet polis copu ve bildiğin metal zincir vardı burada. Kesici aletlere bakarken aklıma kızın bütün gece cebinden çıkarmadığı eli geldi, bahse varım ki cebinde de bu tarz bir şey taşıyordu. Hatun resmen donanımlı bir psikopat çıkmıştı.
Ve ben kardeşimi onunla yalnız bırakmıştım.
Eşyaları etrafa döke saça ayağa fırlayıp salondan çıktım. Koridoru koşarak geçerken düşünebildiğim tek şey ne kadar aptal olduğum gerçeğiydi. Sırf fiziksel olarak güçsüz görünüyor diye hiç tanımadığım bir kızı eve almış, yetmemiş kardeşimi onun kucağına verip yanlarından ayrılmıştım. Annem bunları görseydi Efe'yi kendi eliyle Dündar Bayraktar'a götürüp verirdi muhtemelen. Efe bir suç imparatorluğu liderinin yanındayken bile benimle olduğundan daha güvende olurdu kuşkusuz.
Kapıyı hışımla açıp içeri daldığımda gördüğüm şey duraklamama sebep oldu. İçeride ne bulmayı beklediğimi bilmiyordum ancak olasılıklar arasında kesinlikle bu manzara yer almıyordu. Kafam büsbütün karışarak odanın ortalarına doğru ilerleyip onları izlemeye başladım.
Uyuyorlardı. Dışarıdan pek ufak tefek durmamasına rağmen bir şekilde küçük yatağa sığmayı başarmıştı İstanbul. Efe'nin başı kızın kolunun üstündeydi, tıpkı annemle uyurken yaptığı gibi kızın göğsüne gömmüştü başını. Uykusunda parmağını emen aptal kardeşime baktım ne halt edeceğimi düşünerek. Kızın diğer kolu bir kanat gibi üzerine gerilmişti, ikisinin de yanakları pembeleşmişti uyurken.
Kısa bir bildirim sesi odanın içinde yankılandığında kız rahatsız bir şekilde kıpırdandı. Onun bu hareketinden Efe de etkilenmişti, huzursuz bir şekilde dudağını büzdüğünü fark ettim. O sırada ikinci bir bildirim sesi duyuldu. Efe gözlerini açmadan huzursuz sesler çıkarmaya başladı, uyanıp ortalığı inletmesine az kaldığını biliyordum. Ben ayağa kalkıp onlara doğru ilerlerken İstanbul uykusunda mırıldanmaya başladı.
"Şşş... Ben buradayım..." derken bir eliyle kardeşimin sırtını sıvazlıyordu. Tamamen içgüdüsel bir tepki olduğunu fark etmiştim. Şaşırtıcı olan şey şu ki, etkili olmuştu. Efe'nin yüzüne yeniden dingin bir ifade yayılmaya başladı, güvende olduğuna ikna olmuştu sanki.
Eğilip kızı uyandırmadan ceketinin cebindeki telefonu almaya çalıştım. İlk denemede elime gelen şey başka bir İsviçre çakısı oldu, tahminim doğru çıkmıştı. İkinci denemede ise telefonu almayı başardım. Odadaki tekli koltuğa otururken telefonun nereden sessize alındığını çözmüştüm bile. Diğer ekipmanların aksine son derece eski, tuşlu bir telefon kullanıyordu İstanbul. Ben sessize aldıktan hemen sonra minik ekran mesaj bildirimiyle aydınlandı yeniden. Dayanamayıp mesajı açtım.
-SEVİNÇ-
"Kanka lütfen cevap ver ya, merak ediyorum seni. Kalacak bir yer buldun mu? Neredesin üç gündür? Bak Cihan da çok pişman oldu, gel bizde kal. Ya da en azından cevap ver iyi olduğunu bileyim. :(("
Kalacak yeri yok... Tabi ya! Bu kadar bariz bir şeyin nasıl farkına varamadım ki? Başımı dirseğime yaslayarak uyuyan kızı izlemeye başladım dalgın bir şekilde. Bu yüzden spor salonunda duş alıyordu demek. Hatta büyük ihtimalle sadece duş almak için güvenlik sistemini çökertmişti. Daha büyük bir suç işleyecek olsa duş almakla vakit harcamazdı herhalde.
Evime bu yüzden gelmişti. Kızın gece boyunca nasıl tedirgin olduğunu, ona dokunduğumda kaskatı kesildiğini hatırlayınca kendimden utanmaya başladım. Muhtemelen benim sızıp kalacağımı umut ederek eve gelmişti. Tuvaletten dönüp de beni ayakta bulunca yüzünde beliren şaşkın ifade bu yüzdendi. Dahası, elini cebinden çıkarmamasının sebebi de buydu. Ben nihayet insan gibi davranmayı akıl edip onu bıraktığımda rahatlamış ve elini ilk kez cebinden çıkarmıştı. Zira ona zarar vermeyeceğime ikna olmuş ve çakıyı bana saplamaktan vazgeçmişti sonunda.
Merakla telefonunu kurcalamaya devam ettim. Eski model bir şey olduğu için bilgi edinebileceğim tek yer rehberi ve mesaj kutusuydu. Rehberi boş denecek kadar az isim içeriyordu. Bir çoğu sadece kişi isimlerinden oluşan bu listede hiçbir aile üyesinin bulunmadığı dikkatimden kaçmamıştı.
Mesaj kutusu ise az önceki kızdan gelen okunmamış mesajlarla doluydu. Zerre rahatsızlık duymadan açıp sırayla okumaya başladım yazılanları.
"Kanka nereye gidiyorsun?"
"Kızım manyak mısın bu saatte sokakta ne yapacaksın? Geri dön çabuk."
"Kanka nolur cevap ver. Biliyorsun Cihan normalde böyle biri değildir. Sana söylediklerinden sonra o da çok pişman oldu yemin ederim."
"Senin yardımın olmasa biz asla evlenemezdik biliyorsun. Cihan'ın nankörlüğü için çok özür dilerim. :("
"Kanka nerede olduğunu söyle, ben de geleceğim yanına. Gerekirse ayrılırım Cihan'dan, senin için vazgeçemeyeceğim kimse yok bu dünyada."
"KANKAAA!"
"Tam bir gerizekalısın. Seni bulduğum zaman o telefonunu münasip bir yerlerine monte edeceğim."
"Hacker güçlerim yok diye seni bulamayacağımı mı sanıyorsun?"
"Cihan'ı evden kovdum. Seni bulana kadar da geri gelmemesini söyledim. Bütün emniyeti peşine takacağım kızım görürsün sen."
Ayağa kalkıp kızın yanına gittim tekrar. Telefonunu cebine koyarken artık kızın bana eskisi kadar ateşli görünmediğini fark etmiştim. Güzeldi, kesinlikle nefes kesici bir güzelliği vardı ama uyurken en az Efe kadar masum görünüyordu. Bu geceki davranışlarım şimdi büsbütün utandırmıştı beni. Bir şekilde kızın gönlünü almak zorunda olduğumu, ona kendini affettirene kadar hayatımdan çıkmasına izin veremeyeceğimi biliyordum.
Yeniden koltuğa döndüğümde başımı arkaya yaslayıp uyuyan kızı izlemeye başladım. Onu tanımıyordum, adını bile bilmiyordum. Yine de onun kötü biri olmadığına emin olmuştum bir şekilde. Uzaktan bakınca ihtişamıyla insanı kendine hayran bırakıyordu ancak yaklaştıkça tepeden tırnağa yara izleriyle dolu olduğunu görmek mümkündü. Zamandan ve mekandan soyutlanmış, alabildiğine yorgun ve yolunu daha en başından kaybetmiş bir ruh gibiydi bu kız. İstanbul gibiydi.
-*-
Kar düştü, uzak geçtiğimiz yerler,
umut yıkılmış, bellek darmadağın.
Namlusu sıcak bir silahtır aşkın,
ne kadar yenik olursak olalım,
yaralı şiirim hep seni söyler.
-Ahmet Oktay
-*-
9 Kasım 1996
Hakkı başını kaldırıp bardaki diğer insanlara baktı, bir çoğu kendisi gibi mutsuzdu. Öfkesi çoktan sinmiş olsa da Gülnihal'in ona söylediklerini düşünmeden edemiyordu. Özer denen herifin hayatlarına sızmaya çalıştığını gerçekten göremiyor muydu acaba? Üstelik bunu başarmıştı da, evlendikleri günden bu yana karısı ilk kez onu görmek istemediğini söylemişti.
Gülnihal onu Özer Ağabey'i ile tanıştıracağı zaman nasıl da heyecanlanmıştı oysa. Gülnihal ile Özer'in arasında kan bağı bulunmayışı onu zerre tedirgin etmemişti. Sonuçta kardeş gibi büyümüşlerdi ve sevdiği kadın onu öz ağabeyinden ayrı tutmuyordu, tüm bunlar Hakkı için yeterliydi. Hatta Özer'in kendisinden hoşlanmadığını sezinlediğinde bile bunu ağabeylere özgü bir koruma içgüdüsüne yormuştu.
Fakat dakikalar ilerledikçe şüphelenmeye başlamış, ardından şüpheleri kesinlik boyutu kazanmıştı. Gülnihal Özer'i abisi gibi görse de Özer onu kız kardeşi olarak görmüyordu. Bunu başka bir erkekten saklaması imkansız olsa da Gülnihal'den saklamayı ustalıkla başarmıştı anlaşılan. Öyle ki, Özer gittikten sonra Hakkı bu konudaki şüphelerini dile getirdiğinde ilk büyük kavgalarını etmişlerdi.
"Birileri seni epey üzmüş anlaşılan."
Başını kaldırıp aniden yanında beliren sarışın güzele baktı. Önce kendisini bir tanıdığa benzettiğini düşünmüştü ama kadın teklifsizce yanındaki tabureye oturduğunda fikri değişti. Kalkıp giderse bunun kaba bir davranış olup olmayacağını kestirmeye çalışıyordu. O yüzden kadın uzanıp birden elini tuttuğunda şaşkınlıkla bakakaldı.
"Evlisin demek..."
Sarışın kadının parmakları adamın evlilik yüzüğünde dolaştı bir süre. Bunu yaparken kırmızıya boyadığı dolgun dudakları hüsranla çarpılmıştı. "Gerçi burada olduğuna göre boşanmanıza pek bir şey kalmamış demektir."
Kadının acımasız tespiti Hakkı'nın suratına tokat gibi çarpmıştı. Farkında olmadan kendini durumu açıklamaya çalışırken buldu.
"Hayır, o kadar ciddi bir şey değil," dedi hafiften dili dolanarak. "Yani... Çözebileceğimize inanıyorum ben."
"Peki ya o buna inanıyor mu?"
Ne cevap vereceğini bilemedi. Gülnihal onun yüzünü bile görmek istemediğini söylemişti. Eğer aralarındaki sorunu çözmek isteseydi Hakkı'nın yüzüne kapıyı çarpmak yerine oturup konuşmayı denerdi, değil mi?
"Bilmiyorum..." derken buldu kendini.
Sesindeki çaresiz tınıyı sarışın kadın da fark etmiş olmalıydı, uzanıp adamın içkisinden bir yudum aldı aniden. Ardından iri gözlerini ona çevirip usulca emretti. "Anlat."
O da anlattı. Konuştukça rahatladığını, sıkıntılarının çözülüp onu serbest bıraktığını hissediyordu. Kadına her şeyi anlatamazdı elbette ama en basit problemlerden bahsetmek bile üzerindeki yükü azaltmış gibiydi. Gülnihal endişelenmesin diye şimdilik ondan saklamayı tercih etse de elindeki dava başını fazlasıyla ağrıtacak gibi görünüyordu. Susurluk'ta gerçekleşen kazayı televizyonda gördüğü anda bu davanın dallanıp budaklanacağını ve devletin derin köşelerine kadar uzanacağını anlamıştı.
Onu tek rahatlatan şey davayla ilgilenen hakimin son derece güvenilir biri oluşuydu. Hakim Vedat Karagül'ün namını henüz anadoludayken duymasına karşın onunla ilk kez DGM'ye yeni atandığı sırada tanışmıştı. Sivas'ta görev yaparken tanıdığı Başsavcı Muammer Bey'i hatırlatmıştı ona. Muammer Bey'in yangının sabahında hastaneye gelip Hakkı'yı küçük bir çocuk gibi azarladığı günü hatırladı gülümseyerek. Başsavcının ona usülen kızdığını, içten içe yaptığı şeyi onayladığını ve üst düzey bürokratlara karşı kendisini savunduğunu zamanla anlamıştı.
Muammer Bey'in öldürüldüğü günü hatırladığında yüzündeki gülümseme solup gitti.
"Ne geldi aklına?"
Barmenden yeni bir içki isterken omzuna yaslanmış sarışın kadına baktı umutsuzca. Mesleğiyle alakalı sorunları ona anlatamazdı elbette. O yüzden hafifçe omuz silkmekle yetindi. "Boşver."
"Pekala," dedi kadın hiç uzatmadan. Sonra davetkar bir gülümseme yayıldı yüzüne. "Daha güzel bir yere gitmeye ne dersin?"
Hakkı uzun uzun bakmakla yetindi kadına. Zihninde Gülnihal'in sesi ve söyledikleri yankılanıyordu hala.
'Aramıza üçüncü kişilerin girmesine izin verme.'
Oysa çoktan girmişti bile. Özer'in varlığını görmezden gelemiyordu bir türlü, onun adını bile duymaya katlanamıyordu. Gülnihal kendisini anlamıyordu çünkü kaybetmenin ne demek olduğunu bilmeden yetişmişti. Doğduğu günden itibaren insanlar ona hayranlık duymuş, toplumda her zaman saygın bir yeri olmuştu karısının. Oysa kendisi hayata koskoca bir sıfır olarak başlamıştı, bu durumu tersine çevirebilmek için dişiyle tırnağıyla kazıyarak çalışması gerekmişti. Her insanın doğuştan sahip olduğu bir aileye bile seneler sonra ve kendi çabalarıyla sahip olmuştu. Gülnihal onun kaybetmekten neden böyle korktuğunu asla anlayamayacaktı. Parmağındaki alyansa uzun uzun baktı ve sarışın kadına dönüp cevap verdi.
"Olur."
Bardan çıktıklarında hala başı dönüyordu. Bu halde araba kullanamayacağına kanaat getirerek yoldan bir taksi çevirdi Hakkı. Kadının binmesi için kapıyı açıp kenara çekildi. Sarışın kadın arka koltuğa yerleştiğinde ise kapıyı kapatıp ön tarafa yöneldi. Taksiciye kısaca bir şeyler söyledikten sonra bir miktar para uzattı, ardından geri çekilerek kaldırıma çıktı yeniden. Birkaç saniye sonra arka kapının camı açılmış, sarışın kadın başını dışarı uzatmıştı.
"Ne yapıyorsun?" dedi şaşkın bir tavırla adama. "Hani daha güzel bir yere gidecektik?"
"Ben öyle yapacağım zaten," dedi yoldan geçen başka bir taksiye el ederken. "Evime, karımın yanına gideceğim. Size iyi günler dilerim."
Kadının öfkeyle kendisine bir şeyler söylediğini duydu ama aldırmadı. Evli olduğunu, karısıyla çözülmeyecek bir problemleri olmadığını gecenin başında söylemişti ona. Buna rağmen kendisine bir yerlere gitmeyi teklif ettiğine göre çok da iyi biri sayılmazdı. O yüzden oynadığı bu ufak oyun vicdanını zerre sızlatmamıştı adamın.
İkinci çevirdiği taksiye binerken Gülnihal'e hala kırgın olduğunu fark etti. Muhtemelen karısı da kendisine kırgındı. Onun sarhoş olduğunu görünce ufak çaplı bir tartışma yaşanacağını da adı gibi biliyordu. Hatta Gülnihal'in yeniden öfkelenmesi, adamın üzerine yürümesi bile mümkündü. Ancak şunu da biliyordu ki, aralarında sabaha kadar sevişmenin çözemeyeceği hiçbir problem yoktu.
-*-
LAVİNİA
"Ben senin sevgilin, eşin, baban, ağabeyin, arkadaşınım.
Biri bitse biri kalır.
Seni hiç bırakmayacağım."
-*-
"Lavinia bekler misin lütfen?"
Tek yaptığım şey adımlarımı hızlandırmak oluyor, dönüp ona bakmıyorum bile. Ben yürüdükçe yalı daha da uzaklaşıyor sanki. Eğer Özgür arkamdan geliyor olmasaydı otostop çekerdim fakat durup onu dinlemeye hiç niyetim yok.
"Yargısız infaz yapıyorsun!" diye bağırıyor aramızdaki mesafeyi biraz daha kapatarak. "Cemiyetin geri kalanından hiçbir farkın yok senin."
Amacı beni öfkelendirmekse, evet, bunu başarıyor. Çiseleyen yağmur altında aniden durup ona doğru dönüyorum.
"Ne yapmamı bekliyorsun?!" diye bağırıyorum ben de. İçimden onu sarsarak kendine getirmek geliyor. "Senin ailen savunmadı mı annemin katillerini?"
"Evet, onlar savundular." diyor çaresiz bir tavırla.
Bu itirafı benden çok kendisine yaptığının farkındayım. Pes etmiş bir ifade dolaşıyor gözlerinde. Bir an içim sızlasa da bunu dışarı vurmuyorum. Özgür'ün yüzüne son kez bakıp onu ailesinin acı gerçeğiyle baş başa bırakmak üzere arkamı dönüyorum. Ancak bir adım bile atamadan kolumdan tutup çekiyor beni. Şaşkınlıkla ona baktığımda bakışlarındaki vazgeçmiş ifadenin yerini kararlılığın aldığını fark ediyorum. Gözlerimin içine bakarak sakince ve tane tane konuşuyor bu kez.
"Onlar savundular," diyor sözlerini yineleyerek. "Ben savunmadım."
Ne dediğini anlamam için birkaç saniye geçmesi gerekiyor. İdrak ettiğimde ister istemez haklı olduğunu kabulleniyorum. Ailesinin yaptığı şeyler yüzünden ona böyle kaba davranmamalıydım. Yapmam gereken şey onu nazikçe hayatımdan çıkarmak olmalıydı sadece. Sırf nazımı çekiyor diye birkaç gündür tanıdığım bir adama bağırıp çağırmaya hakkım yoktu.
"Bak, sana bağırdığım için özür dilerim." diyorum alttan alarak. "Senin suçsuz olduğunu ben de biliyorum. Sadece... Bozkıroğlu ailesinden biriyle görüşemem, hiçbir şey yapmamış olsa bile."
Bu barışçıl vedayı kabul edip gitmesini bekliyorum ancak öyle olmuyor. Sınavda tüm sorular çalıştığı yerden gelmiş bir öğrenci gibi alayla bakıyor bana.
"Hiçbir şey yapmadığımı da nereden çıkardın?"
"Ne?"
"Babam ve ağabeyim annenin katillerini savunmuş olabilir," diyor kafamı iyice karıştırarak. "Ancak ben de mağdurları savunuyorum. Hatta sizin davanıza müdahil avukat olarak katıldım."
Özgür'e cevap vermek üzere ağzımı açtığımda tam tepemizde gökyüzü birden aydınlanıyor. Hayır, hayır. Fırtına bizi yakalamış olamaz. Yalıya da arabaya da bu kadar uzaktayken olamaz. Nefesimi tutup ışığı sessizliğin takip etmesi için dua ediyorum ancak bu kez dualarım kabul olmuyor. Gökyüzünden gelen parçalanma sesini duyduğumda ufak bir çığlık atıyorum.
Yine başlıyor. Üzerime devrilen kitapların kemiklerimi ezdiğini hissediyorum. Sesler beni geçmişe götürüyor. Annemin sıcak nefesini hissediyorum yanı başımda. Her zaman bir parça cennet kokan saçlarını, üzerime damlayan gözyaşlarını hissediyorum. "Korkma, Lavinia," diyor ona neler olduğunu sorduğumda. "Sadece gök gürlüyor, korkma meleğim."
Seslerden kaçabileceğim bir yer arıyorum çaresizce. Yolun karşısındaki telefon kulübesi yeniden bakışlarıma takılıyor. Oraya sığınma umuduyla hiç düşünmeden öne atılıyorum.
Attığım ikinci adımda keskin bir fren sesi duyuluyor. Aniden belimden tutan biri beni arabanın altında ezilmekten son anda kurtarıyor. Araç patinaj yaparken havaya kalkan çamurlu suyun tepemden aşağı döküldüğünü hissediyorum.
"Lavinia, kendine gel!"
Birinin beni sarstığını hissediyorum. Annem mi yoksa? Umutla gözlerimi araladığımda bir kez daha yıkılıyorum. Hayır, annem değil. Annem ölü. Onu ben öldürdüm. Birden ağzıma kan tadı geliyor. Kan dolu bir şişeyi kafama dikmiş gibi hissediyorum. Midem bulanmaya başlıyor. Öğürmemeye çalışarak telefon kulübesine doğru hareket etmeye çalışıyorum yeniden. Bir çift kol bana engel oluyor.
"Bırak beni!" diye bağırıyorum annem olmayan kişiye. "Burası çok tehlikeli!"
"Nereye gitmek istiyorsun? Telefon kulübesine mi?"
Sesin sahibi beni bırakmıyor, onun yerine kendisiyle birlikte telefon kulübesine sürüklemeye başlıyor. Bunu tek başıma yapacak gücüm olmadığı için ona minnet duyuyorum. Gökyüzü çatırdamaya, yıldızlar aşağı yağmaya başlıyor. Sivri bir tahtanın kaburgalarıma battığını hissediyorum.
Özgür beni telefon kulübesinin içine çekiyor kendisiyle birlikte. Islak bir ceketin omuzlarıma sarıldığını fark ediyorum. Sonra göğsümün üzerindeki basınç gittikçe artmaya başlıyor, yeniden kan tadı geliyor ağzıma. Ne zaman sabah olacak? Özgür cevap vermiyor, çekip göğsüne bastırıyor beni. Sesimi duymadığını sanarak tekrar tekrar soruyorum aynı soruyu, her seferinde biraz daha sıkı sarılıyor bana. Annemin bana yadigar bıraktığı güzel sesini duyuyorum yeniden.
"İç, Lavinia," diyor bükülü avucunu bana uzatarak. "Su içmen lazım."
Boğazım kupkuru kesiliyor. Umutla annemin avucuna dayıyorum dudaklarımı.
Ağzıma sadece kan tadı geliyor.
-*-
''Sende hiçbir şeyin yanıtı yok,
baştan başa bir arayışsın sen.''
-Leylâ Erbil, Mektup Aşkları
-*-
"Acaba Aras arabasının bagajında cesedimi bulduğunda ne tepki verecek?" diye düşünüyorum kendi kendime. "Umarım beni yolun kenarına atıp kaçmaz."
Arzu sık sık benim tesadüfen hayatta kaldığımı söylerdi. Bu kadar saftirik olup da bu yaşa kadar sapasağlam gelebilmem onun gözünde destansı bir başarı hikayesiydi adeta. Aslında ona hak veriyorum, bazen çevreme dair farkındalık seviyem gerçekten de can sıkıcı derecede düşük olabiliyor. Aklı beş karış havada deyiminin canlı örneğiyim adeta.
Arzu en sonunda, beni hayatta tutan şeyin tam da bu olduğuna kanaat getirmişti işte. Saftirik olduğum için düşmanlarımda bile koruma içgüdüsü uyandırıyor, tehlikeleri fark etmeyerek bir nevi onlardan korunuyordum. Salaklığım benim savunma kalkanımdı yani.
Ne yazık ki bir çok şeyde olduğu gibi bunda da yanılıyordu. Zira senelerce astım ilacı kullanmış ileri düzey bir bronşit hastası olarak kendimi bagaja kapatmak gibi bir hata yapmıştım ve bu salaklık benim ecelim olacaktı. Acı ama gerçek. Ne kadar kaçarsan kaç doğal seleksiyondan kurtulamazsın.
Aptalca düşüncelerin arasında doğrulmaya çalışıyorum yeniden. Fakat eğimli zemin ve etrafımdaki koliler engel oluyor bana. Bagaja başım çukurda, bacaklarım yüksekte kalacak şekil düştüğüm için çabalarım boşa gidiyor. Doğrulmayı denedikçe eğimli yüzeyde biraz daha arkaya kaydığımı hissedip vazgeçiyorum. Bugüne dek hep ufak tefek olmanın bir avantaj olduğunu düşünürdüm. Şimdiyse, her yere sığabiliyor olmanın can sıkıcı sonuçlarıyla yüzleşiyorum.
Bagajın içinde sıkışıp kalmam bir yana, ortamdaki karbondioksit miktarı da giderek artmaya başlıyor. Nefes almanın giderek zor hale geldiğini fark ettiğimde zihnimdeki panik canavarının uyanmasına engel olamıyorum. Paniklemek daha sık nefes almama, daha sık nefes almak havanın daha hızlı tükenmesine, havanın tükenmesi de daha çok paniklememe yol açıyor. Giderek daralan bu kısır döngünün içinde boğulmamak için elbisemin iki düğmesini açıp yakasını çekiştiriyorum çaresizce.
Tam pes edip bağırmaya karar verdiğimde araç yavaşlamaya başlıyor. Kırmızı ışıkta durup durmadığımızı anlamak için bir dakika daha beklemeye karar veriyorum. Neyse ki buna gerek kalmıyor, birkaç saniye sonra kapının açılma sesi çalınıyor kulaklarıma. Nihayet sanat fuarına vardığımıza kanaat getirip etrafı yumruklamaya başlıyorum. Tüm bu çabalarımı kulak tırmalayıcı bir çığlıkla taçlandırmaya karar verdiğimdeyse yaklaşan ayak sesleri beni durduruyor.
Umarım etrafta bir sürü insan vardır diye düşünüyorum kendi kendime. Evet, Aras'ın beni bagajda ölüme terk etmeyeceğine eminim ancak hepsi bu. Bu kadar. Ona olan güvenim tam bu noktada sona eriyor. Çünkü biliyorum ki, beni geri göndermese bile içeri girmemem için araca kilitleyip otoparkta mahsur bırakabilir. Gerçi beni bu şekilde durduramaz, sadece ekstradan on dakika içeride tutmuş olur. Aracın teybiyle camları kırıp dışarı çıktığımda onun da bunu anlayacağına eminim.
Oksijen yetmezliğinin sebep olduğu çılgın düşüncelerimle boğuşurken bagaj kapağının aralandığını fark ediyorum. Birkaç saniye sonra kapak tamamen yukarı kalkarak açılıyor. Böylelikle beni bolca oksijen ve gördüğü manzara karşısında şok olmuş bir adamla baş başa bırakıyor.
Aras'ın beni ters dönmüş bir hamamböceği gibi bagajda yatarken bulmayı beklemediği gayet açık. Gördüğü rezalet karşısında söyleyecek söz bulamadığını fark ediyorum. Aslında fırsattan istifade ederek ona bir açıklama yapmayı deneyebilirim. Fakat ne yazık ki şu anda yapabildiğim tek şey derin derin nefes alarak ciğerlerime oksijen göndermeye çalışmaktan ibaret.
"Melek?" diyor Aras gördüklerine inanamıyormuş gibi. Nefes alışverişlerimi düzene koymaya çalışırken kulak kabartıyorum ona. "Sen burada ne-?"
Cümlesini tamamlayamıyor. Onun bir an durup gözlerini kapattığını fark ediyorum. Hah. Bu taktiği çok iyi bilirim. Şimdi gözlerini açacak ve gördüklerinin bir kabus olmasını umarak tekrar bana bakacak. Ne yazık ki, gördüğü ilk şey yine ben olacağım.
Gözlerini açtığında bana bakmadan konuşuyor. "Sadece neden?"
"Fuar..." diyorum nefesim yavaş yavaş düzene girerken. "Fuara gelebilmek için."
Bir şeyler söylemek üzere ağzını açsa da diyecek söz bulamadığı için susmayı tercih ediyor. Onu bozgunuyla baş başa bırakıp doğrulmaya çalışıyorum yeniden. Vücudumu kurtaramasam da boynumu uzatarak kafamı biraz olsun yukarı kaldırmayı başarıyorum. Bagajın kapağı açıldığı anda kapalı otoparkta olmadığımızı anlamıştım ancak anlaşılan o ki, açık bir otoparkta da değiliz. Hatta fuar alanında bile değiliz. Okula giderken otobüse bindiğim durağın tam karşısında olduğumuzu fark ediyorum şaşkınlıkla. Contemporary İstanbul mahalle bakkalımız Rıfkı Amca'nın dükkanında gerçekleşiyor olamaz, değil mi?
"İyi de hangi ara yaptın-" diye lafa giriyor Aras pat diye. Ona baktığımda yüzünde düşünceli bir ifadenin gezindiğini görebiliyorum. "Ben odadayken uyuyordun sen..."
Kibirli bir tavırla gülümsüyorum ona. "Demek ki o kadar da uyumuyormuşum."
Cümlemi bitirirken söylediklerimin yanlış anlaşılabileceğini fark ediyorum. Onun bir şey söylemesine fırsat bile vermeden telaşla açıklama yapmaya girişiyorum bu kez.
"Ama gözümü hiç açmadım!" diyorum panikle başımı sallayarak. "Odanın kapısı kapanana kadar kirpiğimi bile kırpmadım, yemin ederim hiç bakmadım sana!"
"Hiç sorun değil, Melek," diyor bagaja doğru eğilerek. "Soyunan sen olsaydın, ben de sana bakardım."
Bunu o kadar sıradan bir şeymiş gibi söylüyor ki boş boş bakmakla yetiniyorum. Anladığımdaysa sağlam bir tekme savuruyorum ona. Son anda kenara çekilip kurtulmayı başarıyor. Bir dahaki tekmeyi kafasına denk getirebilme umuduyla yerimde doğrulmaya çalışıyorum öfkeyle. Gerçi onun bir suçu yok. Taş devrinden kalma bir pisliğe açıklama yapmaya kalkıştığım için asıl hatalı benim burada.
Öfkeyle doğrulmaya çalışıyorum yeniden. Aslında ayağımı bagajın kenarına takmayı başarabilirsem kendimi buradan çekebilirim. Aradaki mesafenin çok fazla olduğunu bile bile bacağımı uzatmaya çalışıyorum.
"Yardım etmemi ister misin?"
Dönüp baktığımda onu bir şeylerin huzursuz ettiğini fark ediyorum. Üzerinde az evvelki muzip havadan eser yok. Fakat yeniden dipsiz kuyulara dönmüş gözlerinden onu neyin rahatsız ettiğini anlamam mümkün değil.
"Cehenneme git," diyorum yardım önerisine cevaben. "Nasılsa-"
"-Doğal yaşam alanım, biliyorum." diyerek tamamlıyor cümlemi.
Şaşkın bir şekilde bakakalıyorum ona. Düşüncelerimi falan okuyor olamaz, değil mi? Sonra aklıma bu cümleyi ona ilk kez söylemediğim geliyor. Aylar önce, sınıfta yanıma oturduğunda da bir benzerini dile getirmiştim. Gerçi bunu yanıma oturduğu için söylememiştim ona. Geçen sefer yaptığı edepsiz ima aklıma gelince yeniden kızarıyor yüzüm.
"İnat etmeyi bırak bence," diyor sanki durduk yere inatlaşıyormuşum gibi. "İnan bana, bagajın havalandırmasını açıp seni burada bırakmak daha çok işime gelir."
Havalandırma mı? Şaşırarak etrafa göz attığımda iç tarafa monte edilmiş ufak ızgaralar dikkatimi çekiyor. Harika. Yol boyunca boş yere eziyet çektiğimi görmek büsbütün canımı sıkıyor. Görünüşe göre tek yapmam gereken elimi uzatıp ızgaraların önündeki kapakları kenara kaydırmakmış.
"Pekala, öyle olsun," diyor Aras eğilip ızgaraların kapağını açarken. "Birkaç saat sonra görüşürüz. Tabi, seni burada unutmazsam..."
"Blöf yapıyor," diye düşünüyorum kendi kendime. Geri çekilip bagajın kapağına uzandığında "Umarım blöf yapıyordur," şeklinde değişiyor düşüncelerim. Bagajın kapağı üzerime inerken başka bir düşünce yankılanıyor zihnimde. "Ya blöf yapmıyorsa?"
"Tamam, tamam, DUR!" diyorum üzerime doğru inen kapağa tekmeler atmaya başlayarak. Kapak hareket etmeyi bıraksa da hemen yukarı kalkmıyor. Karanlıkta geçen birkaç saniyelik süreçte Aras'ın fikrini değiştirmiş olma ihtimaline karşı kendimi çığlık atmaya hazırlıyorum. Sonuçta az evvel gördüğüm kadarıyla araba otoparkta değil, sokağın ortasında duruyordu. Artık ızgaralar da açık olduğuna göre iki dakika bile geçmeden insanları buraya toplamış olurum bence.
Neyse ki buna gerek kalmıyor. Bagajın kapağı yeniden havalanarak beni dışarıdaki açık havaya kavuşturuyor. Bu kez hiç söylenmeden kollarımı kaldırıp kurtarılmayı bekliyorum. Bekliyorum. Ancak Aras yüzünde kararsız bir ifadeyle dikilmeye devam ediyor tepemde. Beni bilerek böyle aciz bir şekilde bıraktığını düşününce çileden çıkmam uzun sürmüyor.
Öfkeden bagajın duvarlarına kafa atmamaya çalışarak nazikçe soruyorum ona. "Derdin ne senin?!"
Bana tereddütle bakmaya devam ediyor. Ardından hafifçe öksürerek "Eteğin..." diye geveliyor. Sonra ufak bir tavsiye verir gibi konuşuyor. "İstersen önce eteğini düzelt."
Aras'ın bakışlarını takip ettiğimde elbisemin neredeyse kalçama kadar sıyrıldığını fark ediyorum. 'Eh, ne bekliyordun ki?' diye söyleniyor iç sesim. 'O kadar tekme atarsan olacağı bu.' Yanaklarıma bir sıcaklık yayılırken telaşla elbisemi düzeltmeye çalışıyorum. Yerimden doğrulamadığım için ne yazık ki kollarım eteği aşağı indirmeye yetişmiyor.
"Yardım ister misin?"
Bir kez daha ona muhtaç olduğum için kendimi berbat hissediyorum. O yüzden yüzüne bakmadan başımı sallamakla yetiniyorum sadece. İç çekerek üzerime doğru eğiliyor ve uzanıp bana dokunmamaya gayret göstererek elbisemin eteğini aşağı indiriyor. Bu arada çaktırmadan yaka düğmelerimi kapatıyorum ben de. Bir rezilliği daha kaldıracak durumda değilim. Üzerime göz atıp başka bir falso olmadığına emin olduktan sonra yeniden kaldırıyorum kollarımı.
Doğruya doğru, Aras ilk kez kucağına almıyor beni. Ancak bundan öncekilerde ya baygın ya da uyuyor vaziyetteydim, utanabilecek kadar bilincim yerinde değildi. Şimdiyse son derece uyanığım. O yüzden eğilip beni kollarına aldığında kalbimin deli gibi atmasına engel olamıyorum.
Keşke yine baygın olsaydım diye düşünüyorum kollarımı nereye koyacağımı şaşırırken. Dün geceki kadar yakınımda olmasa da sıcak nefesi bir kez daha saçlarımda dans etmeye başlıyor. Kafamın ağırlaştığını hissediyorum, başımı göğsüne yaslamamak için verdiğim mücadele şanlı bir direnişe dönüşüyor. Pancara dönmüş yüzümü görmemesi için başımı diğer tarafa çeviriyorum çaresizce. Bunu yapmamla birlikte davetsiz bir seyircimiz olduğunu fark ediyorum. Önümüzdeki iki katlı restoranın terasında duran yaşlı bir adam yüzünde meraklı bir ifadeyle izliyor bizi.
İşte bu, sabrımı taşıran son damla oluyor. Zira her ne kadar canlı ilişkilerinin çok karmaşık olduğu düşünülse de aslında inanılmaz basittir. Canlılar kişisel alanlarını ihlal edecek kadar yakında olan her nesneye üç soru yöneltecek şekilde evrimleşmiştir. Bunu yiyebilir miyim? Bununla çiftleşebilir miyim? Bu beni öldürür mü? Tepkilerimizi, bu üç soruya aldığımız cevaplar neticesinde veririz. Yani ya savaşırız, ya sevişiriz, ya da kaçarız.
O yüzden elimde olmadan hırsla itiyorum Aras'ı. Sudan çıkmış bir balık gibi çırpınarak kollarından kurtulmaya çalışıyorum.
"İndirir misin beni?" diyorum sabırsızlığım sesime yansıyarak. "Hala neyi bekliyorsun?"
Sanki ömrü boyunca bunu söylememi beklemiş gibi hemen serbest bırakıyor beni. Dengemi sağlamaya çalışırken "Çok affedersin," diye söylendiğini duyuyorum onun. "Beni başkası sanmayacak kadar kendinde olduğunu unutmuşum."
"Ne demek şimdi bu?"
"Tekrarlamaya bile değmez," diyor bagajın kapağını kapatıp yanıma gelerek. Duracağını sanıyorum ancak beni es geçip varlığını yeni fark ettiğim taş merdivenlere doğru yürümeye devam ediyor. "Ayrıca burada seninle uğraşarak Elfida'yı bekletmek istemiyorum."
Aras bu işte. Dengesiz, anlaşılmaz ve alabildiğine hoyrat. Oysa ben iki sene boyunca, onunla karşılaşmaktan kaçındığım zamanlarda bile, zihnimin bir köşesinde hep anlamaya çalıştım Aras'ı. Tanıştığımız gün evime kadar benimle yürüdükten sonra, avucuma minik bir unutma beni çiçeği bırakıp giden adamın nereye kaybolduğunu anlamayı denedim. Ve her seferinde başarısız olduğumla kaldım sadece.
Buna rağmen, bazen birdenbire görünür gibi olan, en beklenmedik anlarda ortaya çıkıp sonra hiç var olmamış gibi yok olan o adamı aramayı bırakamadım asla. Oysa aradığımı bulsam bile bunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini, hep olduğu gibi onunla karşılaşmamak için uzun yollardan gitmeye devam edeceğimi biliyordum. Fakat bazı soruların cevabı, bazı insanlarınsa anlaşılacak bir yanı olmaz her zaman. Bazen cevabın kendisi bile başlı başına bir arayıştır.
İç çekerek peşine takılıyorum onun. Trabzanlarını sarmaşıkların kapladığı tahta bir merdivenden yukarı çıkmaya başlıyoruz. Daha önce hiç gelme fırsatım olmamıştı ancak buranın ufak bir restoran olduğunu biliyorum. Merdivenlerin bitimindeki teras bölümü doğrudan caddeye bakıyor, durakta otobüs beklerken içeride de masaların olduğunu görmüştüm.
Yukarı çıktığımızda terastan bize bakan ihtiyar adamın az önceki yerinde olmadığını fark ediyorum. Bir kapı görevi gören sunağın tam önünde duruyor şimdi, kollarını iki yana açmış gülerek gelişimizi seyrediyor. Anlaşılan o ki, Aras'la önceden tanışıyorlar. Kendi kendime birbirlerine epey yakın olmalılar diye düşünüyorum. Zira Aras'a bakarken adamın gözlerinde sıcak bir şefkat beliriyor, sanki uzun zamandır görmediği evladıymış gibi bakıyor ona. Onları rahatsız etmemek için bilinçli olarak adımlarımı yavaşlatıp biraz geride kalıyorum.
Aras eğilip adamın elini öpmeye kalktığında adam ustalıkla savuşturuyor onu. Sırtına yalandan bir fiske vurup gülerek kendine doğru çekiyor.
"Oğlum benim!" diye sıkı sıkı sarılıyor Aras'a. "Nerelerdesin sen kaç aydır?"
Hakkı Bey'in bir kez olsun ne Aras'a ne de Lavinia'ya böyle sıcak davranmadığını düşününce içim burkuluyor. Eskiden onun sadece okul sınırları içerisinde böyle olduğunu düşünürdüm ancak zamanla hep böyle soğuk biri olduğuna kanaat getirdim. Fakat kendi babamdan biliyorum ki bu onun evlatlarını sevmediği anlamına gelmez, belki de sadece sevgisini dışa vurmayı beceremiyordur.
"Ee bizi hanım kızımla tanıştırmayacak mısın?"
"Nazmi Amca," diyor Aras bana dönüp adamı göstererek. "Babamın çok eski bir dostu olur kendisi."
Nazmi Yılmaz... Defterin sahibi bu adam. Yeni bir bilgiye ulaşmak keyfimi yerine getiriyor. Adamın bana uzattığı elini sıkarken Aras'ın bu kez de beni takdim ettiğini duyuyorum.
"Melek," diyor Aras adama beni işaret ederek. Ardından ne söyleyeceğine karar vermeye çalışarak duraksıyor. Benden ne diye bahsedebilir ki? Arkadaşı değilim, akrabası değilim, dostu değilim, hatta düşmanı bile değilim. Nitekim Aras da beni tanımlayacak bir kelime bulmayı başaramıyor, neyse ki oluşan garip sessizliği yaşlı adam dolduruyor ustaca.
"Memnun oldum, kızım," diyor bana sevecenlikle gülümseyerek. "Maşallah ismin yüzüne yansımış."
Nazmi Bey'in sıcak tavrı beni de etkisi altına alıyor, Aras'a rağmen ben de gülümsüyorum adama. "Teşekkür ederim efendim."
"Olmaz öyle efendim falan," diyerek serzenişte bulunuyor Nazmi Bey. "Nazmi Amca diyeceksin bana."
Adamı hayatım boyunca bir daha hiç görmeyeceğimi bildiğim için uzatmaya gerek duymuyorum. "Peki, Nazmi Amca."
"Hah, şöyle!" diyerek gevrek bir kahkaha atıyor. Ardından yola bakan masalardan birini işaret ediyor bize. "Siz şöyle geçin, ben hemen geliyorum."
Ses çıkarmadan Aras'ın peşine takılıp masaya doğru ilerleyip sandalyelerden birine oturuyorum. Nazmi Amca yanına çağırdığı genç bir çocuğa bir şeyler söylerken etrafı izliyorum ben de. Oldukça geniş ve ana caddeye bakan bir teras burası. Tam karşıda ön ve yan cepheleri boydan boya camlarla kaplı bir iç mekan yer alıyor. Dikkatli bakınca o kısmın küçük bir bölümünün mutfak olarak yan taraftan ayrıldığını fark ediyorum. Diğer kısımda ise çok daha otantik bir hava göze çarpıyor. Duvarda asılı halılar var, cam kenarları ve ortalarda masalar bulunsa da duvardaki şöminenin yanına sedirlerin sıralandığını görüyorum.
Ben mekanı incelerken Nazmi Amca oğlanı içeri yollayıp yanımıza geliyor. Karşı çaprazımdaki sandalyeye otururken gözlerine duygulu bir ifadenin yerleştiğini fark ediyorum. Dönüp eski bir tanıdığı görmüş gibi Aras'a bakıyor uzun uzun.
"-Babanın Sivas'a geldiği zamanki halinin birebir kopyası olmuşsun." diyor Nazmi Amca birden lafa girerek. "Sizi merdivenden çıkarken gördüğümde bir an Hakkı Bey'le Gülnihal Hanım geldi sandım."
Aras'ın yoğun bakışları arasında adamın söyledikleri başta bir anlam ifade etmiyor benim için. Ancak biraz düşününce Nazmi Amca'nın benden bahsettiğini fark ediyorum. Kelimeler dudaklarımdan istemsizce dökülüyor.
"Gülnihal Hanım kim?"
Kısa bir sessizlik vücut buluyor masada. Nazmi Amca'nın bilerek sustuğunu, söz hakkını yanında oturan adama bıraktığını sezinliyorum bir şekilde. En sonunda bunu Aras da fark etmiş olacak ki yüzüme bile bakmadan son derece basit bir cevap veriyor soruma.
"Annem."
Ah, tabi ya... Ne tepki vereceğimi bilemeyerek ona bakmakla yetiniyor ve her zamanki gibi ne hissettiğini anlamakta yetersiz kalıyorum. Benimle göz teması kurmuyor bile, ifadesiz bakışları Nazmi Amca'nın üzerinde geziniyor. Sonra benim bir şey söylememe fırsat kalmadan konuyu değiştiriveriyor.
"Şirin nasıl Nazmi Amca?"
Geldiğimizden bu yana ilk kez yaşlı adamın yüzünün düştüğünü fark ediyorum. Biraz bocaladıktan sonra sıkıntıyla iç çekiyor.
"Değişen pek bir şey yok," diyor Aras'a buruk bir ifadeyle. "Hakan Ağabeyin göreve gittiğinden beri iyice kapandı içine."
Aralarında kısa ama ağır bir sessizlik oluşuyor. Benim bilmediğim bir şeyin yasını tuttuklarını hissediyorum nedense. Sonra Aras başını çevirip orada birilerini görmeyi beklercesine mekanın iç kısmını süzüyor.
İçten içe onun Şirin dediği kadını aradığını biliyorum nedense.
"Burada mı şimdi?" diyor Nazmi Amca'ya dönerek. "Gelmişken bir görseydim..."
"Uyuyor şimdi ama birazdan kalkar."
Aras bir şey söylemek üzere ağzını açtığında masada duran telefonu çalmaya başlıyor. Ekranda Elfida yazısını görünce gözlerimi kaçırıyorum ondan. Beni görmezden gelerek Nazmi Amca'dan müsaade istiyor, ardından telefonu kulağına götürüp ayaklanıyor birden.
"Bulamadın mı?" dediğini duyuyorum bizden uzaklaşırken. "Dur, ben gelip alırım seni."
Aras merdivenlerden aşağı inmeye başladığında arkasından bakmakla yetiniyorum. Geldiğimizden beri beni burada istemediğini öyle net bir şekilde hissettirdi ki, boğazıma bir yumrunun oturduğunu fark ediyorum. İçimden bir ses iki yıl önce gördüğüm o adamın çoktan öldüğünü, hatta belki de hiç var olmadığını fısıldıyor. Kalkıp gitme isteğiyle doluyor her yanım. Bakışlarımı ana caddede gözden kaybolan Aras'tan ayırdığımda Nazmi Amca'nın dikkatli bir şekilde beni izlediğini fark ediyorum. Çelik grisi gözlerinde meraklı bir ifade belirirken konuşmaya başlıyor.
"Ee Melek, anlat bakalım," diyor anlayışlı bir ses tonuyla. "Nereden tanışıyorsunuz Aras'la?"
"Okuldan..." diye cevap veriyorum ona. Doğru ama eksik bir cevap. Aras'ın bir cinayete kurban giden en yakın arkadaşımın sevgilisi olduğunu, mecburiyetten bir arada bulunduğumuzu ekleme ihtiyacı hissetmiyorum.
"Hala okula devam ediyor mu yani?" Nazmi Amca beyaz bir tırtılı andıran kaşlarını havaya kaldırıyor. Yüzünde düşünceli bir tavrın kol gezdiğini fark ediyorum. Bir şeyleri çözmeye çalışsa da belli ki başarılı olamıyor. En sonunda pes edip yeniden bana dönüyor.
"Aslında gözüm seni bir yerden ısırıyor gibi," diyor geri çekilip dikkatlice bana bakarak. "Kimin kızısın sen bakayım?"
Beklediği cevabın meşhur bilmem ne ailesinden geliyorum tarzı bir şey olduğunu bildiğim için hafifçe gülümsüyorum.
"Mithat ve Efsun Aksoy'un kızıyım, Nazmi Amca."
"Pek tanıdık gelmedi isimleri," diyor hafifçe sakalını kaşıyarak. "Ne işle meşguller acaba?"
Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Hayır, dışarıdan bakılınca pek sosyetik bir görünüme de sahip değilim aslında. Adamcağız Aras'ın cemiyetten arkadaşlarını göre göre beni de onlardan sanmış olmalı.
"Annem çalışmıyor, babam da sizlere ömür," diye cevap veriyorum nezaketle. Ardından daha fazla uzatmadan gerekli açıklamayı yapıyorum "Zengin kızı değilim ben Nazmi Amca, burslu okuyorum."
"Ah, anladım..." Yaşlı adamın yüzünde mahcup bir ifade geziniyor. "Başın sağolsun kızım, kusuruma bakma lütfen."
"Estağfurullah, ne kusuru Nazmi Amca," diyorum yeniden tebessüm ederek. "Bu arada dostlar sağolsun."
Babamın öldüğünü duyup baş sağlığı dileyen herkese verdiğim klasikleşmiş bir cevap bu. Tabi bir de anneme geçmiş olsun dileyenler için cevap şablonum var. Eksik olmayın, Allah beterinden saklasın.
Genelde bu iki bilginin karşılığı acıma ve şefkat duygusu olarak geri dönüyor bana. Karşımdaki insanın acıdığını gizlemeye çalışarak gösterdiği sahiplenme tavrını ve kendi içini rahatlatmak için moral vermeye çalışmasını can sıkıntısından esnememeye çalışarak izliyorum. Neyse ki insanların sorumlu olmadıkları bir konuya olan ilgileri pek uzun sürmüyor. Benim yeşilçam filmlerindeki klasik Ayşecik tiplemesi olmadığımı görünce onlar da rahatlıyorlar.
"Bu arada buraya bir yardımcı arıyorum epeydir." diye lafa giriyor Nazmi Amca. "Eğer annen iş arıyorsa aklınızda bulunsun, olur mu?"
"Pek sanmıyorum Nazmi Amca," diyorum anlayışlı bir şekilde gülümseyerek. "Annemin bazı sağlık problemleri var. Yine de teşekkür ederim."
Lütfen daha fazla soru sormasın. Zira ben içinde bulunduğu hayat koşullarından utanan ve komplekslerini yalan söyleyerek kapatan bir Feriha değilim. O yüzden Nazmi Amca bana geçimimizi nasıl sağladığımız tarzı bir başka klasik soruyu sorarsa ona annemin engelli maaşı aldığını ve benim de yarı zamanlı olarak çalıştığımı anlatmam gerekecek. Daha şimdiden bana nasıl acıdığını görür gibiyim. Ailesinin geçimini sağlayan onurlu, çalışkan ve fakir kız tiplemesi, aman ne trajik.
Neyse ki Nazmi Amca olayı teatral bir boyuta taşımıyor. Belli ki benimkinden çok daha kötü yaşam koşullarıyla baş etmiş biri olarak tatlı tatlı sohbet etmeye devam ediyor. Parıltılı hayatlardan gelmiyor oluşumuzun bu yaşlı adamla aramda bir samimiyete dönüştüğünü fark ediyorum. Ardından bu samimiyete güvenerek aklıma takılan bir şeyi sormaya karar veriyorum ona.
"Gülnihal Hanım..." diyerek başlıyorum söze tereddütle. "Onun ne zaman öldüğünü biliyor musun, Nazmi Amca?"
Kederli bir ifade yerleşiyor yüzüne. Ardından beni şaşırtan bir cevap veriyor.
"99 senesiydi, kızım."
Bunu duymak duymak beni şaşırtıyor zira bu kadar eski bir olayın etkilerinin hala devam etmemesi gerekirdi. Aras'ta bu etkileri görmek pek mümkün olmasa da Lavinia ve Hakkı Bey'in bu olayı atlatamadıklarının farkındayım. İçimden bir ses bunun sıradan bir ölüm olmadığını fısıldıyor nedense.
"Peki nasıl..." diye geveliyorum yaşlı adama. "Nasıl öldü?"
"O yıl ölen binlerce insan gibi sıcak bir yaz gününde..." diyor Nazmi Amca acı bir şekilde gülümseyerek. "17 Ağustos depreminde öldü."
Oysa yaşlı adamın bakışları bundan çok daha fazlası olduğunu anlatıyor bana. Merakıma yenik düşüp bir soru daha sormaya karar veriyorum. O sırada bakışlarım aşağıya, merdivenlere doğru yürüyen birilerine takılıyor. Aras ve Elfida.
Onları böylesine samimi ve gülüşürken görmek afallatıyor beni. Aras'ın beş dakika önceki soğuk tavırlarından eser kalmadığını, sımsıcak bir adama dönüştüğünü fark ediyorum hayretle. Sonra bir şey oluyor. Aras sanki onları izlediğimi hissetmiş gibi başını kaldırıyor aniden. Gözlerimiz buluştuğunda buz kesen bakışlarından onun beni burada görmekten hiç memnun olmadığını anlıyorum. Boğazıma bir yumru otururken ayaklanıyorum farkında olmadan, yaşlı adama dönüp konuşuyorum.
"Lavabo ne taraftaydı, Nazmi Amca?"
Bakışlarımı takip ederek başını çevirip arkasına bakıyor önce. Aras ve Elfida'yı gördüğünde neden sarsıldığımı anladığını hissediyorum. Sonra gri gözlerinde anlayışlı bir ifadeyle bana dönüyor yeniden. Eliyle ileriyi, mekanın iç kısmını işaret ediyor.
"İçeride, sola dönünce ilk kapı."
Onlar yukarı çıkmadan önce hızla terası geçip içeri atıyorum kendimi. Zihnimin köşesinde yankılanan bir ses dikkatimi toplamamı, az önce öğrendiğim şeyin arkasına düşmemi fısıldasa da kalbimdeki ağrı buna engel oluyor. Aynı kabusu bir kez daha yaşamaya gücümün yetmeyeceğini biliyorum. Haksızlık bu. Artık bir şeyler hissetmiyor olmam gerekirdi, mutsuz sonla biten bir masalı kanıksamış olmalıydım çoktan. Küçük deniz kızının hikayesi bile yakamoza dönüştüğünde sona ermemiş miydi? Oysa benim hala canım yanıyor.
Yanaklarımın alev alev yanmaya başladığını hissedince ara holde yürümeye başlıyorum. Yüzüme biraz soğuk su çarpmak beni normal hale getirecektir. Hiç değilse dışarıdan bakıldığında...
Fakat sola dönmeden önce duyduğum bir ses bana engel oluyor. Aniden durup etrafa kulak kabartıyorum kuşkuyla. Farkında olmadan sağa dönüyor adımlarım, sesin kaynağına doğru yürümeye başlıyorum. Masaların bulunduğu yan taraftan gelen zayıf, anlaşılmaz bir ses bu. Sanki... Bir ağlama sesi?
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro