Bölüm 2 - Kış Esintisi
"Aziz Pavlos per speculum in aenigmate diyor. Her şeyi ters görüyoruz. Verdiğimizi sandığımızda alıyoruz. Öyleyse, biz gökyüzündeyiz ve Tanrı yeryüzünde acı çekiyor."
-Léon Bloy
-*-
- aylar sonra -
---
Sizce hangisi daha unutulmazdır? Mutlu sonla bitmiş hikayeler mi, yoksa mutsuz sonla bitmiş hikayeler mi?
İkisi de değil.
En unutulmaz hikayeler, bitmemiş hikayelerdir.
Çünkü bitmemiş hikayeleri zihninizde rafa kaldıramazsınız. Rahatsız edici bir ses gibi hayatınızın arka planında uğuldarlar. Bitmemiş hikayeler, yazarın kalemi yüzünüze fırlattığı ve pencereye yürüyüp kendini oradan aşağı attığı bir final gibidir. Elinizde kanlı kalem, zihninizde o rahatsız edici uğultu ve içinizde bitmek bilmeyen bir eksiklik duygusuyla kalakalırsınız. Hikayenin artık sona ermesini mi istiyorsunuz?
O zaman oturup kendiniz yazarsınız.
Elimdeki kalemi pantolonumun arka cebine koyup sipariş defterimle birlikte mutfaktan çıktım. Tek tük müşteri kalmıştı içeride, onlar da gittikten sonra kafeyi kapatacaktık. Bahçeye geçtiğimde oradaki masaların tamamen boşaldığını gördüm, gecenin sessiz nefesinden başka hiçbir şey yoktu. Kendi zihnimle yapayalnızdım.
Akıp giden zamanın geride kalan acıları süpürdüğünü söylerler. Yalan. Anıların zamanla netliğini yitirdiğini, her doğan günün yeni umutlar barındırdığını söylerler. Yalan. İnsan ne yaşarsa ardında onu bırakır derler. Bak işte bu gerçek. Zira Arzu'dan geriye sadece cehennem kaldı.
Yine de aradan geçen ayların bana çoğu şeyi unutturmuş olması gerekirdi. Gerçek hayatta işler böyle yürür çünkü. Hiçbir kaybın acısı bu kadar uzun sürmez, insan ne kadar büyük bir matem yaşarsa yaşasın birkaç hafta geçmeden yeniden hayatın içinde bulur kendini. Oysa ben istesem de hayata yeniden karışamıyordum.
Eksik kalan bir şeyler vardı çünkü. Ne olduğunu bilmediğim ama varlığını yanı başımda hissettiğim bir kör nokta dürtüyordu beni. Bilinçaltımdaki su yüzüne çıkmayı bekleyen canavarlar yüzünden nefes alamıyordum. Elimde kana bulanmış bir kalem vardı, fakat ne yazacağımı ben de bilmiyordum.
Olaydan sonra rektörlüğe gidip o pisliklerin her biri için şikayet dilekçesi vermiştim. Soruşturma başlatıp öğrencileri incelemeye aldılar ve içlerinden yalnızca bir kişiyi, konuyla en alakasız olanlardan birini okuldan şutladılar. Muhtemelen gönderdikleri salak yalnızca günah keçisiydi, arkası yeterince sağlam olmadığı için ona takmışlardı kancayı. Olanların asıl sorumlusu ise uzaklaştırma bile almadan yırtmıştı. Bir hukuk öğrencisiydim ama adalet lafını duyduğumda kahkahalarla gülesim geliyordu.
Fakat o şeytanın yırtmasından daha doğal bir şey yoktu zaten. Ne de olsa kendisi, aralarındaki bağı öğrenene kadar hayranı olduğum bir hukukçunun, meşhur Anayasa Profesörü Hakkı Karadağ'ın oğluydu. Seneler önce suçsuz yere hapse atıldığında başı dimdik şekilde Silivri'ye giden adamla kendi oğlunun suçunu örtbas eden adamın aynı kişi olduğuna inanmak istemiyordum. Fakat adalet bile bir yere kadardı anlaşılan, nirengi noktasını bulduğunuzda herkesi kontrol edebiliyordunuz.
"Abla!"
Ansızın duyduğum tanıdık ses beni düşüncelerimden koparmaya yetmişti. Başımı çevirdiğimde kafenin merdivenlerinde duran Nazenin'i gördüm. Benden iki yaş küçük cimcime kız kardeşim, genelde kullandığımız ismiyle Naz. Ufak bir çocuk gibi koşarak yanıma gelirken onun gecenin bu saatinde kafeye neden geldiğini anlamaya çalışıyordum. Aklım eve gitmişti birden, acaba anneme mi-
"Niye bakmıyorsun telefonuna?" diye cırladı Naz. "Annem sen geç kalınca meraktan öldü!"
Derin bir nefes aldım. Evde herhangi bir sıkıntı yoktu, problem her zamanki gibi benim iletişimsizlik sorunumdu anlaşılan. Bakışlarım kafenin iç duvarındaki saate takıldığında kaşlarımı çatarak kardeşime baktım.
"Annem tek gelmeyeyim diye seni mi yolladı? Hem de saat on buçukta?"
"Merak etme, tek gelmedim." diyerek gözlerini devirdi. "Mehmet de benimle birlikte geldi."
Şaşırarak arkaya baktığımda Mehmet'in merdivenlerin başında durduğunu gördüm. Ayakkabısının ucuyla kaldırımdaki taşlara minik vuruşlar yapıyordu. Onun bu hareketi stresliyken yaptığını biliyordum. Çocukluktan beri birbirimizi tanıyorduk çünkü. Annemin kankası, komşumuz Seval Teyze'nin oğluydu. Benden üç, Naz'dan da beş yaş büyük olduğu için büyürken bir abi gibi gözetmişti bizi.
Herkesin hayatının bir köşesinde büyük ve ağır bir kaya gibi sessizce duran insanlar vardır. Aranızdaki ilişki çok uzun zaman önce stabil hale gelmiştir ve sonsuza kadar öyle gidecektir. Diğer insanlarla yaşadığınız gelgitli ilişkiler kaosunun tam karşısında bir denge unsuru olarak yer alırlar. İşte Mehmet tam da böyle bir insandı Naz'la benim için.
Sorun şu ki, aynı durum onun için geçerli değildi. Bir süredir Mehmet'in Naz'a karşı hisleri olduğundan şüpheleniyordum ve bu durum beni endişelendiriyordu. Tam da sınava hazırlandığı yılda, aşkın kardeşimin felaketi olacağını biliyordum. Eh, onu üzecek bir şeyin felaketi de ben olurdum muhtemelen.
"İyi ki geldin Mehmet." dedim sakince gülümseyerek. Beraberinde ona imalı bir bakış atmıştım. Tam da düşündüğüm gibi gözleri kısa bir an için Naz'a kaydı, ardından utanarak başını öne eğdi.
"Mesain bitti değil mi abla? Gidelim mi eve?"
Naz'a başımı sallarken önlüğümü çıkartıp ustabaşına seslendim. "Celal Abi, ben çıkıyorum!"
Gülümseyerek 'gidebilirsin' gibisinden bir hareket yaptı eliyle. Aslında o da bizim mahallede oturuyordu fakat patron birkaç gündür işlerinde olmadığı için dükkanı kapatma işi ona kalmıştı. İç çekerek kardeşimin koluna girip merdivenlere yöneldim. Tam basamakları çıkarken arkamdan İlyas yetişti, garsonlardan biri.
"Melek, yevmiyeni unuttun."
Parayı elime tutuşturduktan sonra koşar adımlarla geri döndü. Yukarı çıkarken Mehmet "Bu aralar zenginsin galiba," diyerek bana takılmaya başlamıştı. "Kızdaki lükse bak, yevmiyesini unutuyor. Fazla geliyorsa paranı bize verebilirsin Melek."
"Asıl zengin olan sensin," diye söylendim ona. "Mis gibi tam gün çalışıyorsun. Benim maaşım okul yüzünden yarıya inecek yine."
Naz hevesle söze atıldı. "O zaman ben de çalışayım, iki maaş girsin eve."
Mehmet'le ikimiz aynı anda cevap vermiştik. "Olmaz!"
"Şu sınavı bir atlatayım, ben de gireceğim işe." diye söylendi cimcime. "Böyle sen çalış, ben oturayım olmaz abla, sorry not sorry..."
"Hıhı çalışırsın." diyerek geçiştirdim onu. "Üniversiteye geçince sen bol bol ders çalışırsın."
Naz homurdanmaya başlayınca Mehmet araya girip konuyu değiştirdi. Bunun bizim klasik kavga başlangıcımız olduğunu anlamıştı. Üstelik Naz'ın aksine o benim neden böyle hassasiyet gösterdiğimin de farkındaydı. Zira Mehmet'in de kardeşleri vardı, birilerine bakmakla sorumlu olarak büyümenin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu.
Gerçi ben ondan daha şanslıydım. Ev ahalimiz üç kişiden oluşuyordu, giderlerimiz onların geniş ailesine kıyasla çok daha azdı. Bu sayede part time çalışarak çarkı döndürmeyi başarıyordum, annem de malulen emekliydi zaten. Biz bir şekilde idare ediyorduk.
Onlarsa edememişti. Mehmet'in babası böbrek rahatsızlığına yakalandığında ev ahalisinin sorumluluğu birden onun üzerine binmişti. Eğer bölümünü dondurmamış olsaydı şimdi onunla aynı üniversiteye gidiyor olacaktık. Gerçi onun bölümü farklıydı ama...
"Hadi dondurma yiyelim!"
Naz'ın sesini duyunca düşüncelerden sıyrılıp tekrar onlara katıldım. Yol kenarındaki seyyar dondurmacıyı işaret ediyordu bana, yorgunluktan pek dondurma yiyecek halim yoktu ama yine de hevesini kırmadım. Hep birlikte tezgahın önüne geçtiğimizde Naz her zamanki gibi üç top çilekli dondurma istedi. Mehmet kakao ve vanilya taraftarıydı. Bense yan yana duran üç kutudakileri rastgele sıralamıştım.
"Karamel, çikolata ve muzlu olsun benimki."
Sıra para ödemeye geldiğindeyse Mehmet'le tartışmaya başladık. Benim onun kız kardeşi olduğumu, iki dondurmanın da lafını etmemem gerektiğini söyleyip duruyordu. Kız kardeş tabirindeki tekillik gözümden kaçmamıştı, meydan okumayı görünce işi inada bindirdim.
"Tamam o zaman sen sadece kendi dondurmanı öde. Ben varken kimse kardeşime bir şey ısmarlayamaz."
Gözlerimi kıstığımı fark etmiş olmalıydı, muhtemelen sözlerimin altında yatan imayı da... Neyse ki dondurmacının bıkkınlıkla bize baktığını gördüğünde daha fazla uzatmadı. Adama parayı uzatırken kendimi muzaffer bir komutan gibi hissetmiştim.
Yola koyulduğumuzda "Sen harbiden sorunlusun..." diye söylendi. "Çocukluk arkadaşıyız biz, Alman usulü hesap ödemek nedir?!"
"Haklısın, Alman usulü saçma oldu." diyerek gülümsedim. "Bir dahaki sefere seninkini de ben öderim."
"Havalara bak, havalara... Yerden bitme havuç başımıza iş kadını kesildi."
"Sensin be yerden bitme!"
Sırıtarak önce kendini, sonra beni işaret etti. "Pardon?"
Cevap veremedim. Her zamanki gibi zayıf noktamdan vurmuştu beni pislik. Ama ben ona bunu hesabını nasıl ödeteceğimi çok iyi biliyordum.
"Plan yapıyor..." dedi Naz.
"Sırıtışa bak, şeytani bir plan yaptığını falan sanıyor kesin."
"Bence yarın eve gitme Mehmet. Ben bu sırıtışın altında yatan planı biliyorum."
"Naz şuna plan deme allasen..." diye güldü Mehmet. "Beni annesine şikayet etmekle tehdit edecek işte."
"Tehdit değil bu sefer." dedim sinsi bir tebessümle. "Seni gerçekten de anneme söyleyeceğim. Yaptığın şey annenin kulağına giderse görürsün gününü."
"Tabi, sana yerden bitme dedim diye annem öldürür beni kesin. Beş yaşındayım ya çünkü..."
"Reşit olmak insana her hakkı vermiyor bence. Sonuçta annen senin gizli gizli sigara içtiğini duysa..."
"Melek!"
"Yok artık Mehmet, sen sigara mı içiyorsun?!"
"Ara sıra ya, bağımlı falan değilim-"
"Ara sıra ama yanında paket taşıyor kendisi."
"O bir kere arkadaşlara ikram etmek için!"
"Artık annene de böyle söylersin..."
Didişe didişe eve vardığımızda Mehmet boynunu büküp benden özür dilemek zorunda kaldı. Aptal şey... Söylemeyecektim ki zaten. Yine de özrünü büyüklene büyüklene kabul etmiştim, süklüm püklüm evine gidişini görmek bile keyif vericiydi.
Ne yazık ki bizim eve girişimiz pek keyifli olmadı. Annem Naz'ı benden haber almak için göndermişti fakat kafeye gelince o da unutmuştu evi aramayı. Aylaklık ede ede geldiğimiz için epey de geç kalmıştık. Bir ara koltuk değneklerini kafamıza geçirecek diye endişelenmedim değil.
Gerçi keşke kafama geçirseydi. Çünkü her zamanki gibi popoma geçirdi.
"Ya anne vurmasana popoma!"
"Sen o telefonunu bir daha açma da gör bak, ben sana neler yapıyorum!"
Bu esnada işgüzar, şerefsiz ve köpek kardeşim aramızdan sıvışıp odaya kaçmıştı. Ayakkabılarımı çıkartırken bir de çimdik yedim popoma. Ayağa kalktığımda acıyla çimdiklediği yeri ovuşturuyordum. "Rahat bıraksana popomu anne ya..."
"Sus bakayım, nazar değmesin diyeydi o."
Dudağımı büküp homurdandığımı görünce yumuşar gibi oldu. Koltuk değneklerine yaslanırken yüzünde ufak bir tebessümün belirdiğini fark ettim. Mutfağa geçmeden önce bir eliyle banyoyu işaret etti bana.
"Elini yıka da gel, yemekleri az önce ısıttım."
"Hiç aç değilim," dedim. "Patron yok iki gündür, Celal Abi bir iki saat önce döner yaptı hepimize."
Pinti patronumun yokluğunda kafede işler epey gevşekti cidden. Müşteriler azalınca kendimi bir masaya atıp kitap okuduğum bile oluyordu. Mesela bunu Mükremin Abi varken yapmaya kalkışsam kafama bulaşık süngeri yerdim. Onun klasik öfke nöbeti silahıydı bu, köpüklü süngeri kafamıza fırlatıyordu. Gerçi kardeşinin yanında o melek gibiydi bence, çünkü Hasan Abi görse süngerle falan uğraşmayıp direkt işten kovardı.
"O zaman duşa girip hemen yat." diye buyurdu annem. "Sabah okula gideceksin."
Al işte. Üniversiteyle ilgili anneme izah etmeyi başaramadığım şeylerden biri de buydu.
"Anne söyledim ya, daha dersler başlamadı. Birinci sınıflara oryantasyon veriliyor hala."
Yalan söylemiyordum aslında. Gerçekten de üniversitede birinci sınıflara bölümü ve okulu tanıtan bir oryantasyon eğitimi verilirdi.
"Ben onu bunu bilmem kızım," diyerek yaka silkti. "İki hafta oldu okulun açılalı, ders olsa da olmasa da tıpış tıpış gideceksin yarın."
Eh, aslında yalan söylediğim yer tam olarak burasıydı. Oryantasyon eğitimleri maksimum bir iki gün sürerdi, iki hafta değil. Derslerin çoktan başladığına adım gibi emindim.
Okula gitmeyi neden erteleyip durduğumu anneme nasıl anlatabilirdim ki? Ben kendim bile mantıklı bir açıklama bulamıyordum bu duruma. Oysa son bir ayı derslere ön hazırlık yaparak geçirmiştim. Bölümümü seviyordum, böyle prestijli bir okulda burslu okuyabildiğim için ne kadar şanslı olduğumu da biliyordum. Burs başarı demekti, başarı da mezun olunca insana iş garantisi veriyordu ve sırf bunun için bile dersleri aksatamazdım. Özetle okula gitmem için onlarca sebep vardı.
Fakat Arzu'nun kanı hala o yoldaydı.
-*-
Annem sabah erkenden kalkıp başıma dikilmişti. Gece Celal Abi'yi arattırıp okul çıkışı kafeye gideceğimi söylettiği için onu kandırma şansım yoktu zaten. Kaldı ki çocuk değildim, okula gitmekten kaçamayacağımı bilecek yaştaydım.
Yine de stresten doğru düzgün kahvaltı bile edemedim. Sahiden de dersler başlamış olmalıydı, artık tüm bölümlerin karışık eğitim gördüğü hazırlık fakültesinde değildim ben. Hukuk fakültesinde ders alacaktım ve iki hafta içinde insanlar çoktan tanışıp kaynaşmış olmalıydı.
İnsanlarla tanışma konusunda çok başarılı biri değildim zaten. Eskiden Arzu benim bu eksiğimi kapatıyordu. Girdiği ortamlarda dikkat çeken biriydi, onun yanındayken insanlar garipliklerimi pek fark etmiyordu. Şimdiyse yapayalnızdım.
Gerçi üniversitede lisedeki ya da hazırlıktaki gibi adam dışlama olaylarının yaşanacağını pek sanmıyordum. Sürü değil bireysellik ön plandaydı orada, Arzu bana üniversitedeki dostlukların çoğunun çıkar ilişkisinden ibaret olduğunu anlatmıştı. En kötü ihtimalle yalnız takılırdım.
Asık bir suratla ayakkabılarımı ayağıma geçirip kapıyı açtım. Evden çıktığımda yüzüme çarpan serin esinti beni gülümsetmişti. Kış... Kış esintisiydi bu, aylardır özlemini çektiğim mevsimin habercisi... İçimde her şeyin güzel olacağına dair bir umut filizlendiğini hissettim. Bu soğuk kokan ayazı tüm yaz rüzgarlarından ve bahar yellerinden daha güzeldi.
Ancak otobüsten inip de kampüse girdiğimde içimdeki umut yavaşça soldu. Ring servisine binerek kazanın gerçekleştiği kavşağı görmeden bölüme gidebilirdim. Ve bu yine kaçmak olurdu. O yüzden derin bir nefes alıp turnikeden geçtim, erken geldiğim için tüm yolu yürüyerek gidecektim.
Benim için epey stresli bir yolculuk oldu bu. Fakat tam o dönemece, kazanın gerçekleştiği yere geldiğimde rahat bir nefes aldım. Kabuslarımda gördüğüm gibi kanla dolu değildi yollar, elbette değildi. Her şey alabildiğine normaldi hatta. Sanki aylar önce bu yol genç bir kızın kanıyla hiç yıkanmamıştı. Düşününce, insan doğada izi en çabuk kaybolan şeymiş gibi geliyordu bana. Sokağa atılan atık piller bile binlerce yıl yok olmadan yerinde durabilirken bir insana dair anılar ve umutlar çok kısa sürede kayboluyordu. Fakat ben doğa ana değildim, öyle kolay kaybedemiyordum ölüleri. Ölüler gitse bile bıraktıkları cehennem içimdeydi.
Fakültenin bahçesindeki kafeteryanın önünden geçerken birinin beni izlediği hissine kapıldım. Başımı kaldırıp baktığımda hislerimde yanılmadığımı fark etmiştim. Bir çift koyu mavi gözdü beni izleyen. Önce nefret baktım şeytanın yüzüne, içimden gidip suratının ortasına yumruk atmak geliyordu. Sonra vazgeçtim. Nasılsa savaşmaya değer bir şey kalmamıştı aramızda, artık onunla düşman bile değildik.
Ama o öyle düşünmüyordu belli ki. Zira elini kaldırarak bana doğru bir adım atmıştı. Ne yapmaya çalıştığını fark edince hiddetle başımı iki yana salladım. Bu onu durdurmaya yetti. Cidden konuşacak neyimiz kalmış olabilir ki? Tereddüt ederek tekrar adım atmaya yeltendiğinde arkadaşlarından birinin "Aras!" diye seslendiğini duydum. Sonra aramıza kalabalık bir arkadaş grubu girdi. Tekrar görüş alanıma girdiğinde onun az önce durduğu yerde olmadığını fark ettim.
Kış kokulu bir esinti usulca yanaklarıma çarpıp beni kendime getirdi. Arkama bile bakmadan orayı terk edip binaya girdim.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro