Bölüm 19 - Korkunun Bıraktığı Yerdeki Kız
Bu bölümü de Nesliellam'a (@digerprofil) ithaf ediyorum. *.*
-*-
"nilüferler niçin suya eğilir
ve niçin kavruk otlar gibi
tutuşur o ilk sevdalar"
-Behçet Aysan
-*-
Aras gittiğinde kazınan mideme daha fazla karşı koyamayıp yeni gelen pizzayı yemeye başlıyorum ben de. Onu neredeyse hiç tanımadığım fikri zihnimde giderek güç kazanmaya başlıyor. Sürekli bir şeylerle meşgul ama neyle? Tüm vaktini alan şeyin sadece Arzu'nun cinayeti olmadığına eminim.
Mektubun yabancı bir dilde yazılıp yazılmadığını teyit etmek için Naz'a mesajla atıyorum. Ardından elime bir dilim pizza alıp odada gezinmeye başlıyorum. Aslında neredeyse bir daire olabilecek kadar geniş bir yer burası. Buna rağmen bazı eksikliklerin olduğu kaçmıyor gözümden. Örneğin bir tane bile elbise dolabı yok bu odada. Oysa Aras'ın üzerini burada değiştirdiğini biliyorum. Dahası, bu katta banyo ve tuvaletin nerede olduğunu da bilmiyorum. Koridorda bir sürü kapı var ancak ilk gelişimde onların kilitli olduğunu görmüştüm. Hatta içlerinden birinin doğrudan dışarı açıldığına eminim, zira o kapıda diğerlerinden farklı olarak ekstradan sürgülü kilit var.
Kitaplığın önünde biraz oyalanıyorum. Daha önce hiç dikkat etmemiştim ama rafların her biri kitapların içeriğine uygun olarak düzenlenmiş. Mühendislik kitaplarının bulunduğu raftan rastgele bir kitap seçip adına göz atıyorum. Hidrolik Pnömatik Sistemlerde Kontrol. Harika. Kapağını bile açmadan yerine geri koyuyorum kitabı. İkinci seçtiğim kitap Internal Combustion Engines çıkınca nihayet bu kitaplığın bana hitap etmediğine kanaat getiriyorum.
Tam arkamı dönerken üst rafta duran bir defter gözüme çarpıyor. Parmak uçlarımda yükselerek elime alıyorum onu. İlk sayfayı açmakla birlikte yeni bir isim çıkıyor karşıma. Nazmi Yılmaz. Defterin diğer sayfalarına göz attığımda içinin Türk mitolojisi üzerine çeşitli yazılar ve çizimlerle dolu olduğunu fark ediyorum. Aras'ın da bu konuyla ilgili olduğunu düşününce Nazmi Yılmaz'ın onun için önemli biri olduğunu anlamam uzun sürmüyor. Hatta çok değer verdiği biri falan olmalı. Roma Hukuku vizesinde yüz üzerinden beş almayı başarabilen bir adamın tarihle ilgili bir konuya ilgi duymasını sağlamasının başka açıklaması olamaz.
Önce Özer Bey, şimdi de bu adam. Aras'ın hayatındaki düğümler birer birer elime geçmeye başlıyor sanki. Bu düşüncenin verdiği keyifle rastgele bir sayfa açıp okumaya başlıyorum.
"Türklerde Yayguçı Çağ (Yaratılış Zamanı) inanışı varlığın birbirinden ayrışmadığı bir dönemi ifade eder. Başka hiçbir şeyin olmadığı her şeyin sonsuz bir su olduğu bu çağda, gök diye bir şey yokken her şey sağır ve dilsizdir. Yani anlamı ve adı yoktur hiçbir şeyin. Sayan söylencelerine göre bu sonsuzlukta önce ad verilerek yaratılış başlamıştır. Ad ise anlam demektir.
Ad nesnenin bir anlamda ruhudur, onun bir parçasıdır ve aralarında bir bağ vardır. Adı olmayan varlıklar, ancak öte aleme ait görülürler. Bir varlığın adını anmak bir davet etme biçimidir, bu yüzden günümüzde de izleri görülmekte birlikte eski insanlar korktukları varlıkların adını anmaktan hep çekinmiştir."
Okuduğum satırlarda yazan şeyler ürpermeme sebep oluyor zira bilinçsizce yaptığım bir eylemin kökenini çarpıyor yüzüme. Hatıralarım su yüzüne çıkmaya başlıyor usulca. Çağrışımların peşine takılıp geçmişe gidiyorum.
-*-
"Dövmeciye benimle gelsen ya?"
Karşımda dudaklarını büzerek oturan Arzu'ya ters ters bakıyorum. İşte bu da yeni icadımız. Züppenin vücudundaki dövmeler Arzu'yu çok etkilemiş olacak ki kendisi de dövme yaptırmaya karar vermiş durumda.
"Sevgilinle git," diyorum kendime engel olamayıp homurdanarak. "Hatta seni kendi dövmecisine götürsün. İkinizde de aynı dövme olursa ultra romantik olur."
Bunları söylerken bir yandan da başarısız bir kusma taklidi yapmayı etmiyorum elbette. Arzu omzuna dökülen sarı saçlarını arkaya savururken şuh bir kahkaha atıyor bana.
"Güzel fikir," diyor ciddi olmaya çalışarak. "Ne yazık ki ben sırtıma boydan boya bir ejderha dövmesi yaptıracak kadar acıya dayanıklı değilim."
"Vay be, demek ejderha dövmesi..." diyorum Arzu'ya şaşkın şaşkın bakarak. "Gördüğün şeyin tabanca artı kanayan gül olmadığına emin misin?"
"Biliyor musun Melek? Seni cidden çok seviyorum." diye cevap veriyor beni gerçekten şaşırtarak. "Ama sadece espri yapmadığın zamanlarda."
Ellerimi iki yana açarak şirin bir şekilde sırıtıyorum. "O iblisin harika bir mizah malzemesi olması benim suçum değil."
Arzu'nun yüzü asılıyor. Onun bu ani ruh hali değişimlerine alıştığım için pek şaşırmıyorum. Görünüşe göre birazdan güzel bir azar yiyeceğim. Son zamanlarda tahammül sınırları genişlemiş olsa da Arzu züppe konusunda hala fazla hassas. Bu sefer neyi taktığını merak ederek onu dinlemeye koyuluyorum.
"Sevgilimin bir adı var, Melek." diyor bana buz gibi bir bakış atarak. "Neden yasaklı bir kelimeymiş gibi onun adını anmaktan kaçıyorsun?"
"Kaçmıyorum ki," diyorum şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırarak. "Sadece ağız alışkanlığı."
Arzu kollarını göğsünde kavuşturup meydan okuyarak bana bakıyor. Aramızda anlamsız bir gerginliğin kol gezdiğini fark ediyorum. Bu durum zaten dibe vurmaya yaklaşmış gücümü daha da hızlı tüketmeye başlıyor. Birden onu kollarından tutup dövmelerin bir çeşit damga olduğunu söylemek geliyor içimden. Tarihte ilk kez toplumdaki hainleri, köleleri ve suçluları işaretlemek için kullanıldığını anlatmak, eğer biri dövme yaptıracaksa o kişinin ben olduğumu itiraf etmek ve ardından gidip tam kalbimin üstüne bir stigmata kazıtmak istiyorum.
"Söyle o zaman."
"Neyi?"
"Sevgilimin adını," diyor Arzu sanki bir düellodaymışız gibi. "Söyle hadi."
Kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum. Elbette bir isimden korkuyor değilim, beni ürküten şey Arzu'nun bakışları. Sanki benden duymak istediği şey bir isimden daha fazlasıymış gibi geliyor. Buna rağmen yüzüme sevecen bir gülümseme takınıp onun dediğini yapmaya hazırlanıyorum. Tam ağzımı açtığım esnada tam arkamdan yükselen bir ses engel oluyor konuşmama.
"Selam Melek."
Arkamı döndüğümde diğer şubedeki Cenk'le karşılaşıyorum. Bu durum beni şaşırtmıyor zira gün içinde en az on defa Cenk'le karşılaşıyorum zaten. Başlarda bunun bir tesadüf olduğunu düşünmüştüm ancak son zamanlarda onun bilerek karşıma çıktığından şüphelenmeye başladım.
"Selam," diyorum ilk kez onu gördüğüme sevinerek. "Nasılsın Cenk?"
İlgimden fazlasıyla memnun kalmış gibi görünüyor. Bu durumun bende yarattığı suçluluk hissini görmezden gelmeye çalışıyorum çaresizce. Sonuçta denize düşen yılana sarılır derler.
"Çok iyiyim," diyor sevecen bir şekilde gülümseyerek. "Sen ne yapıyorsun burada? Derse gitmeyecek misin?"
"Gitmez olur muyum?" Çantamı kapıp ayağa fırlıyorum aniden. "Hadi gidelim."
Arzu'ya dönüp neşeyle "Sonra görüşürüz." diyorum. Manidar bir sesle "Görüşürüz." diyor o da bana. Ardından Cenk'le birlikte bizim fakülteye doğru yürümeye başlıyoruz. Her zamanki tavrının aksine bu kez benimle konuşma girişiminde bulunmuyor. Daha çok iç sesiyle bir şeyler tartışıyormuş gibi duruyor dışarıdan. Bu duruma dünden razı olduğum için herhangi bir sohbet açma girişiminde bulunmuyorum.
Ne yazık ki konuyu o açıyor. Benimle ilgilendiğini, bunu fark etmem için her yolu denediğini ancak en sonunda benimle açık açık konuşmaya karar verdiğini anlatıyor. Daha önce hiç aşk itirafı almadığım için ne yapacağımı şaşırıyorum resmen. Elim ayağım birbirine dolaşır vaziyette bir şeyler söylemeye çalışırken Cenk engel oluyor bana. Zaten hislerine bir karşılık bekleyerek açılmadığını, sadece durumu netleştirmek istediğini söylüyor. Onun beni sıradan bir arkadaş olarak görmediğini bilmem gerektiğini düşünmüş. Bu davranışı karşısında etkilenmekten kendimi alamıyorum, zira Cenk'in böyle derin düşünebilen biri olduğunu daha önce hiç fark etmemiştim.
Fakat hepsi bu. Takdir duygusundan başka hiçbir şey belirmiyor içimde.
Onun gibi dürüst olmaya karar veriyorum ben de. Ona o gözle bakmadığımı, hayatımda kimseyi istemediğimi ve yakın bir gelecekte de istemeyeceğimi söylüyorum. Kırılıyor. Ama karşılıksız bir aşkın verebileceği diğer hasarların yanında bu hiçbir şey. O yüzden içim rahat olarak Cenk'in yanından ayrılarak ters istikamete sapıp geldiğim yolu dönüyorum. Birileriyle konuşmaya öyle çok ihtiyacım var ki...
Arzu'nun züppeye sarılmakla meşgul olduğunu görünce yanlarına yaklaşmıyorum bile. Onlar beni fark etmeden dönüp kampüsün çıkış kapısına giden yola sapıyorum. Görünüşe göre iblislerin efendisi Arzu'nun yanından ayrılmam için fırsat kolluyormuş. Gerçi bu son derece normal, sonuçta onlar sevgili. Belki de Arzu'yla arama biraz mesafe koymam en doğrusu olacak. O her ne kadar itiraz etse de onun iyiliği için bunu yapmalıyım. ̶K̶e̶n̶d̶i̶ ̶i̶y̶i̶l̶i̶ğ̶i̶m̶ ̶i̶ç̶i̶n̶.̶ ̶ Zaten eninde sonunda kopacağız Arzu'yla, züppeyle ben onun hayatında aynı anda yer alamayız. ̶A̶l̶m̶a̶m̶a̶l̶ı̶y̶ı̶z̶.̶ Arzu'yla olan dostluğum koridorda karşılaşınca selamlaşmaktan ibaret bir hale dönüşmeli. Böylelikle gelecekte onların düğününü baş nedime olarak en önde izlemek yerine magazin haberlerinde kısaca görme lüksüne sahip olabilirim. ̶T̶a̶b̶i̶,̶ ̶o̶ ̶v̶a̶k̶t̶e̶ ̶k̶a̶d̶a̶r̶ ̶g̶ö̶ğ̶s̶ü̶m̶d̶e̶k̶i̶ ̶ş̶u̶ ̶k̶ö̶r̶
̶b̶ı̶ç̶a̶k̶ ̶b̶e̶n̶i̶ ̶ö̶l̶d̶ü̶r̶m̶e̶z̶s̶e̶.̶.̶.̶
-*-
LAVİNİA
Özgür kampüsten çıkana kadar hiçbir şey sormuyor bana. Yine de neşeyle sırıtıp durmasına bakılırsa, bu kovalamaca onun da hoşuna gitmiş gibi görünüyor. Bense yaptığım çılgınlığı yeni yeni idrak ediyorum. Adından başka hiçbir şeyini bilmediğim bir adamla okuldan kaçıyorum resmen!
Turnikelerden geçerken dikiz aynasına kaçamak bir bakış atıyorum ve yolun bomboş olduğunu görerek rahatlıyorum. Anlaşılan o ki, Ozan anahtarları Ada'dan almayı başaramamış. Bu saatten sonra alsa da bizi yakalayamayacağını bildiği için peşimize düşmeyecektir. Yani, nihayet özgürüm.
"Şimdi nereye gidiyoruz?"
Özgür'ün sesi düşüncelerimi sekteye uğratıyor. Ciddi bir cevap vermeye hazırlanarak ona doğru dönüyorum ancak yüzünü gördüğüm anda tüm planım çöpe gidiyor. Heyecandan ışıl ışıl parlayan gözlerine, komik bir şekilde karışarak ona çocuksu bir hava veren sarı saçlarına bakıyorum ve... Kendimi tutamayıp ufak bir kahkaha atıyorum. Doğru duydunuz. Ben, görüp görebileceğiniz en ezik ve sünepe kız, tanımadığım bir adamla okuldan kaçtığım yetmezmiş gibi bir de ona kahkaha atıyorum.
"Ne?" diyor Özgür bocalayarak sırıtırken. "Yüzümde bir şey mi var?"
Yüzündeki şapşal ifade karşısında hepten kaybediyorum kendimi. Aklıma ben kaçarken Ozan'ın verdiği tepki geliyor. Ada onu sabote etmeye çalışırken öfkeyle kükremişti arkamdan. Selin'in sistem güncellemesine takılmış bilgisayar gibi donup kalışını hatırlayınca kahkahalarım şiddetleniyor. Oysa bunlar daha hiçbir şey. Asıl eğlence Aras kaçtığımı öğrendiği zaman başlayacak.
Keşke Mert de görseydi diye geçiriyorum içimden. Kendisi kız arkadaşıyla fakültede boy gösterirken benim de bir kenarda ağlamadığımı öğrenseydi keşke. Belki o zaman başka bir gözle bakabilirdi bana. Bakar mıydı? Normalde o kadar da ezik biri olmadığımı, sadece onun yanındayken konuşma becerimi kaybettiğimi bilse beni sever miydi acaba? Bilemiyorum. Hoş, yanında suspus olduğum tek insan Mert değil zaten, bir de babam var. Yanında aptala döndüğüm iki farklı adam. Her ikisinin de benden ölesiye nefret etmesi bir tesadüf olabilir mi?
"Lavinia, iyi misin?"
Başımı kaldırıp baktığımda Özgür'ün bir parça endişeyle beni süzdüğünü fark ediyorum. Ben düşüncelerimle boğuşurken kahkahalarım kendiliğinden duruvermiş olmalı. Etrafa bakınca Özgür'ün arabayı sahil kenarında bir yere çektiğini fark ediyorum. Okuldan çok uzakta olmasak da Ozan'ın takip menzilinden çıkmış olmamız beni rahatlatıyor.
İyi olduğumu söylemek için ağzımı açıyorum ancak birden aydınlanan gökyüzü konuşmama engel oluyor. Hayır. Hayır, lütfen şimdi olmasın. İçgüdüsel olarak ellerimi kulaklarıma götürüp hafifçe öne doğru eğiliyorum. Birkaç saniye boyunca korkuyla büzüşerek o sesi duymayı bekliyorum ancak hiçbir şey olmuyor. Rahatlayarak derin bir nefes alıyorum.
"Lavinia, ne oluyor?"
Özgür şaşkınlığından sıyrılıp teybin üzerindeki elimi tutuyor. Ne yaptığımın farkına ancak o zaman varıyorum işte. Utanarak başka yöne çeviriyorum yüzümü.
"İyiyim," diyorum elimi onun elinden çekerek. "Sadece gök gürültüsü beni tedirgin ediyor, hepsi bu."
Hepsi bu değil. Yine de hepi topu iki kez gördüğüm bir adama bundan fazlasını anlatamam. Neyse ki Özgür de üstelemiyor. Paniklememin sebebinin basit bir fobiden kaynaklandığına ikna olmuş gibi görünüyor.
"Bu arada her şey için çok teşekkür ederim," diyorum ona minnetle gülümseyerek. "Sen olmasan Ozan'ı atlatamazdım."
Kaşları kuşkuyla havaya kalkıyor. "Ozan?"
"Kişisel muhafızım," diyorum hafifçe yaka silkerek. "O ve sevgilisi abim okulda yokken bana göz kulak oluyorlar."
Uzun bir aradan sonra Aras'tan abim diye bahsetmek kendimi garip hissetmeme neden oluyor. Sahi, ne ara uzaklaştım ondan bu kadar? Oysa çocukken böyle bir mesafe yoktu aramızda.
"Abin aşırı korumacı birine benziyor."
"Aşırıdan da öte," diyorum Özgür'e gülümseyerek. "Bizzat tehlikeyle yüz yüze gelmek bile onun koruması altında olmaktan iyidir."
Söylediklerim Özgür'ün kafasını karıştırmışa benziyor. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından dayanamayıp itiraf ediyor bunu. "Anlamıyorum... Birinin seni tehlikelerden koruması neden kötü olsun ki?"
"Çünkü ağabeyim insanı sadece tehlikelerden korumaya çalışmaz," diyorum bilmiş bir tavırla. "Üzüleceğine inanırsa, gerçeklerden bile korumaya kalkışır mesela. Yanlış seçimler yaptığını düşünürse, hiç çekinmeden hayatına müdahale eder. Bazen koruma eylemine öyle çok odaklanır ki, farkında olmadan asıl yıkımı bizzat kendisi yaratır."
Bir solukta sıraladığım sözleri uzun bir sessizlik izliyor. En sonunda Özgür ıslık çalar gibi dışarı veriyor tüm nefesini. İyi ki bana ağabeyimi sormuş diye geçiriyorum içimden. Eğer babamı sormaya kalksaydı sabaha kadar aralıksız konuşmam gerekirdi.
"Bence bunun için onu suçlamamalısın," diyor nihayet konuşmaya başladığında. "Nihayetinde tüm abiler özünde birer diktatördür."
Bu felsefi tespit karşısında gülmeden edemiyorum.
"Bence uzayın derinliklerinde sadece ağabeylere ayrılmış bir gezegen var," diyerek sulandırıyorum işi. "Dünyaya gelmeden önce hepsi orada özel eğitimden geçiyor."
Normal bir insanın boş boş bakacağı rezil espri anlayışım Özgür'ü güldürüyor. Ben çantamı kucağıma alıp koltukta bağdaş kurmaya hazırlanırken o da lafa giriyor yeniden.
"O gezegende Diktatörlüğe Giriş 101 dersi verildiğini duymuştum," diyor ciddi bir ifade takınmaya çalışarak. "Benim ağabeyim de o derste bölüm birincisi olmuştu, oradan biliyorum."
Özgür'ün de bir ağabeyi olduğunu duymak nedense şaşırtmıyor beni. Hatta espri anlayışlarımızın nasıl bu kadar benzer olduğuna da açıklık getirmemi sağlıyor. Birbirimize benziyoruz çünkü muhtemelen ikimizin de geçmişinde post travmatik abi bozukluğu var.
"Senin ağabeyin nasıl biri?" diyorum elimi çeneme yaslayarak. "Diktatör oluşu dışında yani."
Gövdesini bana doğru çevirerek koltukta rahat bir pozisyon almaya çalışıyor.
"Hmm... Aslında ağabeyim..." diye mırıldanıyor düşünceli bir tavırla. "Mantık insanıdır daha çok. Duygusuz biri değil, kesinlikle değil ama iş sözkonusu olduğunda rasyonel düşünür."
"Ne iş yapıyor ki?" diye soruyorum kendimi tutamayarak.
"Avukat." diyor bariz bir şeyi söyler gibi. "Tıpkı benim gibi. Senin abin ne iş yapıyor?"
"Makine Mühendisi." diye cevap veriyorum omuz silkerek. Aras'ın asla anlam veremediğim Hukuk okuma ısrarından söz etme gereği bile duymuyorum. Hoş, şu an devamsızlıktan kalmadığı tek bir ders olduğunu düşünürsek bu ısrar uzun sürmeyecek gibi görünüyor.
"Demek ki diktatör oluşlarının meslekleriyle bir alakası yok," diyor başını iki yana sallayarak. "Bu arada bizde sadece abim değil, herkes hukukçudur. Minik ve tatlış bir dikta rejiminin içinde büyüdüm diyebilirim. O yüzden farklı meslekten insanları hep ilgi çekici bulmuşumdur."
Emin ol, Aras da seninle tanışmayı ilgi çekici bulacaktır diye geçiriyorum içimden. O tanışma anının rahatsız edici görüntüsü zihnimde canlanırken gökyüzü yeniden aydınlanıyor. Gök gürültüsü bekleyerek korkuyla oturduğum yere siniyorum. Neyse ki bu kez de ses duyulmuyor. Yine de bir an önce buradan gitmek zorundayım.
"İstikamet neresi?" diyor Özgür tedirgin olduğumu fark ederek.
Kafamda ufak bir hesap yapmaya çalışıyorum. Eve gidersem yalnız kalacağım, bu kesin. Belki Araf'a, ağabeyimin yanına gidebilirim? Bu ihtimali de hemen eliyorum. Mert olayından bu yana Aras'a her zamankinden daha öfkeliyim, ayrıca onun muhafızlarından onun yanına gitmek için kaçmadım sonuçta. Sonra aklıma başka bir seçenek daha geliyor; hepsinden güzel bir seçenek. Yalıya gidebilirim.
"Kandilli," diyorum Özgür'e dönüp gülümseyerek. "Beni oraya götürebilir misin?"
Başıyla onaylayıp arabayı çalıştırıyor yeniden. Yaptığımın kabalık olduğunun farkındayım ancak ne yazık ki onunla vakit geçiremem. Bugün güvenilir bir ortamda ve tanıdığım insanların yanında olmam lazım. Gök gürültüsü karşısında ne hale geldiğimi bilen kişilere ihtiyacım var. Zira Özgür'e basit bir fobi olduğunu söylesem de durum çok daha farklı.
O geceden bana miras kalan travmatik bir korku bu. Çocukken nedenini bilmiyordum elbette. Fakat Henüz annemin neden öldüğünü anlayamayacak kadar küçükken bile gök gürültüsünden korkardım. Birkaç kez babamın kucağına sığınmayı denemiş ancak her defasında geri çevrilmiştim. Ellerimi kulaklarıma kapatıp odamda hıçkırarak ağlarken ağabeyim gelirdi yanıma. İlk başlarda onu kabul etmemiş, babamın gelmesi için ısrar etmiştim. Zira her ne kadar benden büyük olsa da Aras da bir çocuktu. İçten içe onun gücünün beni korumaya yetmeyeceğini düşünüyordum.
Ne yazık ki babam hiçbir zaman gelmedi. Ancak çocukken de mükemmel bir yalancı olan ağabeyim, uzun bir süre gerçeği benden saklamayı başardı. Söylediğine göre babam gelemiyordu çünkü beni korumak için dışarıda canavarlarla savaşması gerekiyordu. Bu esnada bana göz kulak olması için de onu görevlendirmişti. Çocukluğumun büyük bir bölümünde bu hikayeydi benim gerçeğim. Söylediklerine bütün kalbimle inanıp ona sarılır ve babamın başına bir şey gelmemesi için dua ederdim. Uzun bir süre boyunca abim beni hiç var olmayan canavarlarla kandırmaya devam etti. Ama aynı zamanda da, olmayan bir babanın varlığına inanmamı sağlamıştı böyle yaparak.
Aras'ın babamla aramda görünmez bir kalkan gibi durduğunu çok geç anladım. İdrak etmemse asla mümkün olmadı. Öyle ki, kalbim sonsuza dek durmadan bir gün önce bile babamın ellerini tutup "Bitti mi?" diye sormuştum ona. "Bütün canavarları yendin mi, baba?"
-*-
9 Kasım 1996
Genç kadın bahçeden yükselen sesleri duyduğunda bardakları tepsiye dizmeyi yeni bitirmişti. Önce cama koşup dışarı baktı, gözleri oğlunu arayarak bahçede gezindi bir müddet. Ufak çocuğun hala masadaki lego parçalarıyla oynadığını görünce rahat bir nefes çekti içine. Sonra az ötede duran kocasına çevirdi bakışlarını. Hakkı'nın yüzünde öfkeli bir ifade vardı, siyah takım elbiseli bir adamla tartışıyordu bahçenin ortasında.
Bir şeyler olduğunu anladığında ok gibi fırlayıp dışarı çıktı mutfaktan. Kocası kolay kolay sinirlenen bir adam değildi çünkü. Bahçeye adım attığı sırada dış kapıda durmuş endişeyle olanları izleyen Nazmi'yle göz göze geldi. Onun da neler döndüğünü anlamaktan aciz kaldığı apaçık ortadaydı. Zaten o esnada tartışma aniden sona ermiş, takım elbiseli adam arkasını dönüp kapıya doğru ilerlemeye başlamıştı. Gülnihal'i gördüğünde bir an duraksadı, başını eğip saygıyla selam verdikten sonra kapıdan dışarı çıktı.
Genç kadın duraksadı, adamın kim olduğunu hatırlamıştı. Gülnihal kendini bildi bileli sessiz bir gölge gibi babasının etrafında gezinen şirket avukatları Erdinç Bey'di gelen. Bunun üzerine merakının katlanarak arttığını hissetti. Kocasına doğru ilerleyip ellerini tutarken kaşları sorarcasına havaya kalkmıştı. Erdinç Bey Hakkı'yı bu kadar öfkelendirecek ne söylemiş olabilirdi ki?
"Ne oldu?" dedi onu kendisine bakmaya zorlayarak. "Neden gelmiş Erdinç Bey?"
Adamın gözleri büsbütün fırtınalı bir laciverte bürünmüştü şimdi. Öyle ki, Gülnihal orada şimşek çaktığını görse bunu zerre garipsemezdi. Hakkı'nın bu hale kolay kolay gelmeyeceğini bildiği için endişelenmeye başlamıştı. Bir elini kaldırıp şefkatle onun yüzüne götürdü. Parmaklarını kocasının yeni çıkmaya başlayan sakallarında gezdirirken dokunuşunun işe yaradığını fark etmişti. Adamın öfkeli nefes alışverişleri giderek yavaşlamaya başladı, bakışlarındaki fırtına dağılıp yerini yeniden yıldızlara bıraktı.
"Miras meselesi için," dedi en sonunda derin bir nefes alarak. "İbrahim Saral'ın servetini kapımıza bırakmaya gelmiş."
Gülnihal kafası karışarak bakakaldı kocasına. Evlenip de evden kaçtığında babası onu varisleri arasından çıkarmamış mıydı?
"Mümkün değil," dedi o yüzden başını şiddetle iki yana sallayarak. "Babam bana miras bırakmış olamaz, imkansız bu."
Kocasının öfkeli yüzünde acı bir gülümseme belirmişti şimdi. Elindeki zarfı ona uzatırken başını diğer yöne çevirdi.
"Sana bırakmamış hayatım," dedi adeta burnundan soluyarak. "Oğlumuza bırakmış!"
Gülnihal ne tepki vereceğini bilemedi. Aklı babasını son gördüğü güne gitmişti yeniden. Kocasına söylemediği bu gizli görüşmelerde bilmediği şey, İbrahim Saral'ın ömrünün son günlerini yaşadığı gerçeğiydi.
"Cenazede seni iterken az kalsın oğlumuzun canına mal oluyordu o adam!" diye söylenmeye devam etti Hakkı öfkeyle. "Şimdiyse kendine varis olarak seçiyor onu! Düşünsene Nihal, tüm varlığını piç dediği bir çocuğa bırakmış aşağıl-"
Son anda dilini ısırıp yarım bıraktı cümlesini. Gülnihal onun az kalsın babası için aşağılık herif diyeceğini anlamıştı fakat ses çıkarmadı. Öz kızı olduğu halde kendisi bile İbrahim Saral'ı anlayamamışken başkalarına kızmaya hakkı yoktu. Onun yerine miras meselesini düşünmeye başladı yeniden, aklına yatmayan bir sürü nokta vardı.
"Anlayamıyorum..." dedi en sonunda pes ederek. "Aras daha çok küçük. Babam bizim onun vasileri olacağımızı bile bile neden yapsın ki bunu?"
Kocasının kararan bakışlarını gördüğünde kilit noktaya değindiğini anlamıştı genç kadın. Hakkı'nın gazabının altında sadece miras meselesinin yatmadığını biliyordu, başka şeyler de vardı orada. Adam öfkeyle konuşmaya başladığında Gülnihal asıl sorunun ne olduğunu da kavramıştı.
"İbrahim Saral sadece oğlumu kendine varis yapma cüretini göstermemiş!" diye bağırdı deliye dönmüş gibi. "Aras reşit olana kadar mirasın yönetimini yapacak kişiyi de belirlemiş. Hem de kim biliyor musun?"
Gülnihal çoktan anlamıştı zaten. Kendi kendine konuşur gibi dile getirdi aklındaki ismi. "Özer Ağabey..."
Duyduğu isim adamın bakışlarında yeniden öfke kıvılcımları yakmaya yetmişti bile. Sonra aniden sinirli bir tavırla gülmeye karısına.
"Ağabey..." dedi Gülnihal'in son sözünü alayla tekrar ederek. "Sakın o adamın seni kardeşi gibi gördüğünü söyleme bana Nihal, öyle olmadığını sen de biliyorsun çünkü."
Biliyordu elbette. Anlamakta epey geç kalmış, uzun bir süre Hakkı'yı aşırı kıskanç olmakla itham etmişti ancak zamanla o da görmüştü gerçeği.
"Bence böylesi hepimiz için daha iyi," dedi yine de adamı yatıştırmaya çalışarak. "Düşünsene, babam onu vasi seçmeseydi tüm sorumluluk bize kalacaktı. Allah aşkına, Saral Holding'in sorumluluğunu üstlenmek ister miydin?"
"Elbette hayır." Hakkı bunu tiksinir gibi bir ifadeyle söylemişti. "Ancak baban bu iş için kendi öz oğlunu da seçebilirdi, değil mi? Tüm mirasını Ertuğrul'a bıraksaydı hiçbirimizin huzuru kaçmazdı ama onun tüm amacı da buydu zaten; bizim huzurumuzu bozmak!"
Oysa Gülnihal onunla aynı fikirde değildi. Ağabeyinin oldum olası şirket işlerine karşı ilgisiz olduğunu, sorumsuzluğuyla babasını çileden çıkarttığını biliyordu. Bu yüzden Ertuğrul'u tanımayanlar onun klasik bir zengin züppe olduğu yanılgısına düşerdi sık sık. Fakat Gülnihal ağabeyinin hep zeki bir insan olduğunu düşünmüştü, bu zeka babasının istediği türden değildi sadece.
"...ayrıca Aras'ın on sekiz yaşına bastığı gün reddi miras davası açması gerekecek," dedi Hakkı burnundan soluyarak. "O zamana kadar Özer denen herif oğlumdan uzak durmak şartıyla şirketle istediğini yapabilir."
Reddi miras lafı Gülnihal'in yeniden kocasına odaklanmasını sağlamıştı. Doğru duyduğundan emin olmaya çalışarak şüpheyle baktı adama. O ana kadar Hakkı'yı sakinleştirmek için uğraşıp durmuştu ama artık kendi içinde de bir öfke çiçek açmaya başlamıştı.
"Aras büyüdüğünde kendi kararlarını kendi verebilir." dedi kollarını göğsünde kavuşturarak. "Bizim şahsi problemlerimizin onun hayatını etkilemeyecek, Hakkı."
"Ne demek istiyorsun Nihal?"
Gülnihal dönüp masada legolarla oynayan oğluna baktı yeniden. Lego parçalarını dikkatlice üst üste dizerek kendince bir denge oyunu oynuyordu. Çocuğun üstteki legoları devirmeden alttan bir parça çekmeye çalıştığını fark ettiğinde aklına babasının sözleri geldi birden. "Dış görünüş olarak o adamın kopyası olabilir ama kişiliğini ve zekasını senden almış," demişti babası parkta tahta parçalarıyla oynayan torununa bakarak. Gülnihal bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu.
"Demek istediğim şu ki," diyerek çenesini dikleştirdi genç kadın. "Aras isterse ileride babamın işlerinin başına geçebilir."
"Kesinlikle olmaz!" dedi kocası ilk kez onun fikrini hiçe sayarak. "Oğlumun bir silah tüccarı olmasına asla izin vermem."
Gülnihal hayretle baktı ona. Hakkı'nın tepki vereceğini tahmin etmişti ancak bu kadarını beklemiyordu. Babasının bir konuda daha haklı çıktığını görmek canını sıkmıştı.
"Babamdan bir silah kaçakçısı gibi bahsetmeyi keser misin?" dedi yapıcı olmaya çalışan bir ses tonuyla. "Sen nasıl devlet için çalışıyorsan o da aynı şekilde devletin savunması için üretim yapıyor."
"Gerçekten bu işlerin bu kadar basit olduğunu mu sanıyorsun?" diye cevap verdi adam öfkeyle. "Devleti savunurken her zaman kanuna uygun hareket etmeleri mümkün mü sence? Kapalı kapılar ardında ne bağlantılar kurulduğunu tahmin bile edemezsin, Gülnihal."
Genç kadın hafifçe tebessüm etti. Aklına az evvel radyoda dinledikleri gelmişti.
"Unutma ki sen de o kapıların tam eşiğinde duruyorsun." dedi sakin bir tavırla. "Susurluk davasının DGM'ye geçtiğini duydum."
Hakkı ne cevap vereceğini bilemedi. Gülnihal'in ne demeye çalıştığını çok iyi anlamıştı aslında. İbrahim Bey'in derin bağlantılarını eleştirse de kendisi de gittikçe derine batıyordu. Bir çatışmanın içine çekildiğini, çok yakında kapının arkasına geçmekle eşikte kalıp ezilmek arasında bir seçim yapması gerekeceğinin farkındaydı.
"Bunun konumuzla alakası yok," dedi yine de rahatsız olduğunu gizlemeye çalışarak. "Saral Holding'in bağlantıları olmasa bile Özer denen herifin benim oğluma vasilik etmesine müsaade etmem. O adam ailemin bir kilometre yakınına bile gelemez."
"Allah aşkına, aş artık şu meseleyi!" Gülnihal de bağırmaya başlamıştı şimdi. "Aramıza üçüncü kişilerin girmesine izin verme, Hakkı çünkü ben tam olarak bunu yaptım. Seninle evlendim ben, sana bir oğul verdim. Daha ne yapmamı bekliyorsun?"
Hakkı şaşırmıştı. Onun sorunu Gülnihal'le değildi ki, karısının kendisine olan sevgisinden hiçbir zaman şüphe duymamıştı. Fakat onun Özer'i savunmasına katlanamıyordu, onun o adamın adını anmasına bile katlanamıyordu. Bu yüzden dudaklarında biriken zehirli öfkenin dışarı akmasına engel olamadı.
"Evliliğimizi bir alacak verecek meselesi olarak gördüğünü bilmiyordum." dedi karısına soğuk bir tavırla. "Neyse ki hiçbir şey için geç değil, Nihal. Eğer beni seçtiğine pişman olduysan seni yanımda kalmaya zorlayamam."
Sözlerinin yanlış anlaşılabileceğini fark ettiğinde artık çok geçti. Gülnihal tıpkı yaralı bir geyik gibi kırgın gözlerle bakıyordu ona, çok geçmeden kırgınlığı öfkeyle perdelendi ve hışımla adamın üstüne yürüdü. Karısı kendisini sertçe ittiğinde Hakkı ne yapacağını şaşırmıştı, kadın öylesine çileden çıkmıştı ki onu duymuyordu bile.
"Ben seçim yapmadım, gerizekalı!" diye bağırdı adama öfkeden titreyerek. Sinirden yüzü kıpkırmızı kesilmişti. "Çünkü hiçbir zaman başka bir seçeneğim olmadı!"
Hakkı onun ne demeye çalıştığını anlamıştı. Elini uzatıp yavaşça yaklaşmaya çalıştı kadına. "Nihal..."
"Ne Özer ne de bir başkası umurumda değildi!" dedi Gülnihal onun sertçe itip kendinden uzaklaştırarak. "Benim için hep sen vardın ne yazık ki!"
Son söylediği şey aralarına buzdan bir duvar çekmişti aniden. Nasıl beni sevmemeyi dileyecek hale getirdim onu diye düşündü adam kendi kendine. Ne ara bu kadar soğudu benden? Bu düşünce bile içinde bir yangın başlatmaya yetmişti. Çaresizce kadına doğru ilerledi yeniden. Kendi kırgınlığına öylesine kapılmıştı ki Gülnihal'in hala öfkeden titrediğini göremiyordu.
"Nihal, beni dinl-"
"Git buradan!" diye bağırdı karısı onu üçüncü kez iterek. "Senin yüzünü bile görmek istemiyorum!"
Onun bu kararlılığı karşısında ne yapacağını şaşırmış, büsbütün kırılmıştı. Gülnihal onu istemediğini öyle net bir şekilde ifade etmişti ki adamın gitmekten başka çaresi kalmıyordu. Karısının onun yüzüne bile bakmadan dönüp oğluna seslenmesini izledi. Küçük çocuk ses çıkarmadan kalkıp annesine doğru yürümeye başlamıştı bile. Gülnihal yanına gelen oğlunun elini tuttuktan sonra arkasını dönüp eve doğru ilerlemeye başladı. Birkaç saniye sonra iki katlı evin kapısı sertçe kapanmıştı.
Hakkı çaresizce dönüp bahçe kapısına doğru ilerledi. Nazmi dışarıdaydı hala, büyük ihtimalle kavgalarının çoğuna şahit olmuştu. Adam onun kendisiyle konuşmaya yeltendiğini görünce başını iki yana salladı. Ardından anahtarları vermesi için şoföre elini uzatırken bitkin bir ses tonuyla konuştu.
"Evde yalnızlar, sen burada kal." dedi evi işaret ederek. "Birkaç saate devriye ekipleri gelecek zaten. Onlar gelince evine gidersin."
Karısına söylememişti ama Susurluk davasına çoktan bulaşmıştı bile. Dava dosyası henüz resmi olarak DGM'ye ulaşmasa da adliyede çoktan incelemelere başlanmış, görevlendirmeler yapılmıştı. Her ihtimale karşı görevli personel için polis koruması tahsis edilmişti. Bugünden itibaren evlerinin çevresinde sürekli nöbet tutan polisler olacaktı.
"Belki de bir seçim hakkım yoktur," diye düşündü adam arabayı çalıştırırken "Belki de ben hep o kapıların arkasındaydım zaten."
-*-
OZAN
-aylar önce-
"İtiraf etmeliyim ki, bu kadar iyi araba kullanmanı beklemiyordum."
Kızın tepkisi basit ama nefes kesiciydi. Anahtarı çevirip kapıyı açarken yandan bakarak alaycı bir gülümseme bahşetmişti bana. Konuşmaktan pek hoşlanmadığını fark etmiştim. Ben sızmamak için yol boyu gevezelik ederken onun ağzından birkaç cümleden fazlası çıkmamıştı. Zaten buna ihtiyacı da yoktu. Bakışlarıyla çok daha iyi ifade ediyordu kendini, çok daha güzel.
Kapı açıldığında önden buyurması için elimle komik bir reverans yaptım. Bana hafifçe gülümseyip ses çıkarmadan içeri girdi. Bunu yaparken yeşil gözlerinin bir an tereddütle gölgelendiği dikkatimden kaçmamıştı ancak üstüme alınmaya gerek duymadım. Sonuçta tanımadığı bir erkeğin evine geliyordu, tedirgin olması son derece doğaldı.
İçeri girdiğimizde bakıcı kadının evde olmadığını fark edip rahat bir nefes aldım. Yoldayken mesaj atıp Efe'yi uyuttuktan sonra kendi evine geçebileceğini söylemiştim ona. Zaten apartman kapıcısının eşi olduğu için bizimle aynı binada yaşıyordu. Bu yüzden sadece gündüzleri bizdeydi, çok büyük bir sorun çıkmadıkça kendi evine gidiyordu geceleri.
Ben eşikte dikilirken kız çoktan kısa koridoru geçip salona girmişti bile. Efe'nin uyanmaması için dualar ederek arkasından ilerlemeye başladım. İçeri adım attığımda onu bulmam zor olmadı. Ay ışığının aydınlattığı odanın en ucunda, büyük pencerelerin önünde duruyordu. Yolda gelirken bakışlarında beni rahatsız eden bir şeyler olduğunu fark etmiş ancak çözememiştim. Şimdiyse ne olduğunu açıkça görebiliyordum; camdan dışarıyı izlerken keskin bir kayıtsızlık vardı kızın gözlerinde. Bir insandan ziyade yolunu kaybetmiş bir hayaleti, geçmişten kopup gelen bir hatırayı andırıyordu. Hafif adımlarla yürüyor, neredeyse dünyaya değmeden basıyordu yere ve tek taraflı değildi bu etkileşimsizlik. Aşağıda uzanan şehir de aynı şekilde, kıza neredeyse hiç temas etmeden, bakışlarından geçip gidiyordu.
Kayıp bir ruh daha, diye geçirdim içimden ona doğru ilerlerken. Ona yol göstermeyi deneyebilirdim, eğer ben de kaybolmuş olmasaydım.
Hala başım dönüyordu ancak yürürken sendelememeyi başarmıştım. Kıza arkasından yaklaşıp beline sarıldığımda bu onun gerçek olduğunu anlamama yetti. Zira dokunuşumla birlikte irkilip arkasını dönmeye yeltenmişti. Bir saat içinde ikinci kez sessizliğimle ürkütüyordum onu. Sakinleşmesi için kulağına doğru eğilip usulca fısıldadım.
"Şşş... Korkma, benim."
Yalnızca bir saat önce tanıştığın, ah pardon, tanışmadığın yabancı bir adam yani. Bu yüzden konuşmam onu rahatlatmamıştı doğal olarak. Bana doğru dönerek biraz geri çekildi. Tedirgin tavırları yüzünden bunu bana bakmak için değil de aramıza mesafe açmak için yaptığından kuşkulanmıştım. Yüzündeki davetkar gülümsemeyi görünce kuşkularım buharlaşıp uçtu birden.
"Korkmadım, sadece refleks." dedi nazikçe kollarımdan sıyrılırken. Bir anda pencerenin önünde yalnız kalmıştım. "Bu arada... Lavabo ne taraftaydı?"
"Lavabo?" Bir parça şaşırarak dönüp odanın içinde ilerleyen kıza baktım. Ne söylediğini anlamam için birkaç saniye geçmesi gerekmişti. "İleride... Koridoru geçince sağdan ilk kapı."
"O zaman şöyle yapalım..." diye dönüp yeniden yanıma geldi. Ellerimden tutup beni az ötedeki koltuğa oturmam için yönlendirirken bakışlarında muzip parıltılar dolaşıyordu. "Sen biraz otur, ben de hemen lavaboya gidip geleyim. Uygun mudur?"
"Uygundur." dedim dilim hafifçe dolanarak.
Koltuğa oturduğumda kız ellerimi bırakıp koridora doğru ilerlemeye başlamıştı bile. Aşırı miktarda alkole rağmen bir şeylerin ters gittiğini sezinliyordum. Kızın üzerinde saklamaya çalıştığı bir tedirginlik vardı sanki, yol boyunca elinin hep cebinde durduğunu fark etmiştim. Ne yazık ki zihnimi bir türlü toparlayamıyordum, bunu başarmaya her yaklaştığımda kız beni ustalıkla mantığımdan uzaklaştırıyordu.
Sanki sezinlemiş gibi birden durdu. Başını hafifçe çevirip omzunun üzerinden bakarak gizemli bir şekilde gülümsedi bana. Kafamda topladığım her ne varsa bu hareketiyle birlikte yeniden dağılmıştı.
"Bu arada..." diye söze girdi sanki gizli bir espri yapıyormuş gibi. "Beni beklerken sızma, olur mu?"
Bunun için beni vodka dolu bir havuza atmaları gerekirdi.
-*-
"Biz seninle aynı kitabın farklı satırlarıyız.
Aramızda bir bağ var ama kavuşmamız imkansız."
-cemal süreya
Geçmişi düşünmek bazı şeyleri fark etmemi sağlıyor. Mesela artık neredeyse hiç züppe demediğim gerçeği gibi. Aniden keyfim kaçıyor, defteri aldığım rafın bir altına bırakıp odada dolaşmaya dönüyorum yeniden. Aras'ın telefonla konuşurken arkasına geçtiği duvarın yakınına gelince bir şeyler beni durduruyor. Bir yandan gözlerimle kapıyı kontrol ederken yavaşça duvarın arkasına doğru ilerliyorum. Birkaç adım sonra tahmin ettiğim manzara ile karşılıyorum.
Oturduğum koltuktan bakınca basit bir girintiye benzeyen bu duvar, aslında ufak bir koridoru odanın kalanından ayıran bir paravandan ibaret. Böylelikle buraya geçtiğinde Aras'ın ses tonunun uzaktan gelmeye başlaması da açıklığa kavuşuyor. Muhtemelen bu ufak holde ilerlediği, yani gerçekten de uzaklaştığı için sesi azalmaya başlamıştı.
Ufak koridorda sıralanan kapılara göz atınca bunlardan ikisinin tuvalet ve banyo olduğuna kanaat getiriyorum. En uçta ise bir asansör kapısı yer alıyor. Emin olmak üzere kapılara ilerlediğim sırada diğer tarafta çalan telefonumun sesi çalınıyor kulağıma. Sanki Aras'a yakalanmış gibi irkilerek dönüp duvarın arkasından çıkıyorum. Sehpaya dopru uzanıp ekranda yazan isme bile bakmadan kulağıma götürüyorum telefonumu.
"Alo?"
"İyi akşamlar, Melek," diyor tanıdık bir erkek sesi. "Nasılsın?"
Emir Bey'in sesini duyunca davetsiz bir mahcubiyet hissiyle doluyor etrafım. Hasta olan kişinin o olduğu düşünülürse bu aramayı benim yapmam gerekirdi. Her ne kadar Aras'la olan meselesine beni bulaştırması sinirimi bozsa da bu adam hala patronum benim. Sırf ona ismiyle hitap etmeme izin verdi diye arkadaşmışız gibi alınganlık yapmamalıydım.
"Ben iyiyim ama siz nasılsınız Emir Bey?" diyorum saygılı çalışan üslubuma bürünerek. "Aslında sizi arayacaktım ancak rahatsız etmek istemedim."
Karşı taraftan kısık bir gülüş sesi geliyor.
"Gayet iyiyim, ateşim çoktan düştü." diyor sözlerini doğrulayan dinç bir ses tonuyla. "Ayrıca tekrar söylüyorum, şirket dışında olduğumuz sürece benimle konuşurken resmi bir hitap kullanmana gerek yok."
Kaşlarımın hafifçe çatıldığını hissediyorum. Eğer ateşi düştüyse bana hala neden böyle davranıyor ki? Emir Bey'in beni insan yerine koymamasına öyle alışmışım ki nazik davranmaya başlaması garibime gidiyor. O esnada, olaya tamamen yanlış yerden baktığımı fark ediyorum.
Emir Bey'in bana karşı takındığı bu yeni tutumda anormal olan hiçbir şey yok. Zira diğer insanlara karşı da böyle davranıyor o. Ayşe Abla'yla konuşurken ne kadar nazik olduğunu anımsıyorum istemsizce. Şirketteki diğer personellere karşı da böyle olduğunu fark ediyorum. Kendi bakış açımdan onu kaba biri olarak tanımlasam da bu yalnızca benimle konuştuğu zamanlar için geçerli. Geçerliydi yani. Bugüne kadar. En başta benden gıcık almasına neden olan şey her neyse, artık ortadan kalkmış gibi görünüyor.
"Unutmuşum, afedersin," diyorum resmiyet ekini son anda eklememeyi başararak. "Bir de... Eğer bugün sana kabalık ettiysem..."
"Hayır hayır, asıl kabalığı ben yaptım." diyor sözümü keserek. "Aslında seni aramamın esas nedeni de buydu. Yaptığım patavatsızlık yüzünden aranız bozulmuş olmasından endişendim."
Bunları söylerken kullandığı ses tonu samimiyetine inanmamı sağlıyor. Patronumla aşk hayatım hakkında konuşma fikri hoşuma gitmese de onun şu anda patrondan çok bir arkadaş olduğunu düşünüyorum. Ya da hiç değilse düşünmeye çalışıyorum.
"Endişelerin çok yersiz Emir," diyorum anlayışlı bir ses tonuyla. "Sana daha önce de söylediğim gibi Aras Karadağ ile benim aramda hiçbir şey olamaz. Onunla arkadaş bile değilim ben."
"Bunu duyduğuma sevindim," diyor son derece normal bir şey söylüyormuş gibi. "Zira o adama yakın olman sana zarardan başka bir şey getirmez."
Emir'in cevabı açıklama yaptığım için pişman olmama neden oluyor. Ancak öte taraftan da onun böyle düşünmesine sebep olan şeyi merak ediyorum. Başlarda Aras'a beslediği olumsuz hislerin tek sebebinin Arzu olduğunu düşünmüştüm ancak beni Lavinia konusunda uyardığı gede fikrim değişti. Anlaşılan o ki aralarında ailelerine kadar uzanan daha derin bir mesele vardı.
Ancak bunu Emir'e sormaya fırsat bulamıyorum. Arkamda duyduğum öksürük sesi beni öyle hazırlıksız yakalıyor ki, korkudan havaya zıplıyorum. Başımı çevirdiğimde sesin kaynağını bulmakta güçlük çekmiyorum. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, sırtını kapının pervazına yaslayarak beni izliyor. Gözlerinde neredeyse Emir'i haklı çıkartacak kadar karanlık bir ifade olduğunu fark ediyorum.
"Uyarın için teşekkürler," diyorum Emir'e hiç bozuntuya vermeden. "Benim şimdi kapatmam gerekiyor. Tekrar geçmiş olsun."
Müsait olmadığımı ses tonumdan anlamış olacak ki hiç uzatmıyor Emir. Kısa bir teşekkür ve görüşmek üzere dileğinin ardından kapatıyor telefonu. Birkaç saniye sonra ortamdaki gergin sessizlik dışında tamamen yalnız kalıyorum Aras'la. Bana hiçbir şey söylemeden odanın içine doğru ilerlemeye başlıyor. Çalışma masasının yanına geldiğinde durup sandalyenin üzerindeki kabanını alıyor eline. Bense bir şeyler söylemek, gerginliği kıracak bir konu bulmak için fırsat kollamaya başlıyorum. Çok geçmeden bu fırsat tam önüne düşüyor.
Aras telefonunu çıkartırken kabanın cebindeki bir başka nesne de onunla birlikte dışarı fırlıyor. Minik bir kutu havada manidar bir takla attıktan sonra yuvarlanıp ayaklarımın dibine düşüyor. Aradığım bahaneyi bulmuş olmanın sevinciyle eğilip yerden alıyorum onu. Aras başta hamle yapsa da kutuyu elime aldığımı görünce geri çekilip yüzünde soğuk bir ifadeyle beni izlemeye başlıyor.
"Ne var içinde?" diyorum mat siyah kutuyu elimde evirip çevirirken. Kadife falan olsaydı mücevher olduğunu düşünebilirdim ancak kutunun görüntüsü içinde uranyum izotopu olduğunu düşünmeme neden oluyor. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından Aras donuk bir sesle cevap veriyor bana.
"Merak ediyorsan açabilirsin."
Normalde bu teklifi reddederdim. Ancak havadaki gerginliği kırma fırsatı ayağıma kadar gelmişken geri tepmek istemiyorum. O yüzden parmaklarım benden bağımsızca hareket ederek metalik yüzeyde gezinmeye başlıyor ve kutunun kapağını aralayıp içindekini gözler önüne seriyor.
Parıltılı minik halkaya bakarken allak bullak olduğumu hissediyorum. Bir evlilik yüzüğü bu. Gösterişli olmaktan çok uzak, epey eski görünen ama son derece zarif bir evlilik yüzüğü. İlk hissettiğim şey kaburgalarımın üzerindeki sızının dallanıp budaklanarak artan şiddeti oluyor. Yüzüğün sahibini deli gibi merak etsem de sormaya cesaret edemiyorum.
"Annemin yüzüğü," diyerek soramadığım o soruya cevap veriyor Aras. "Bugün tamirden almıştım, cebimde kalmış."
Duyduğum açıklamanın ardından elimdeki zarif halka gözüme daha sevimli görünmeye başlıyor. Neden bilmiyorum ama oldum olası aile yadigarı gibi şeylere ekstra değer vermişimdir. Hatta böyle şeyleri biriktirdiğim ufak ahşap bir sandığım bile var evde. İçinde babamın bana aldığı tek doğum günü hediyesini, Mehmet'in sokakta oynarken düştüğümde kanayan dizime yapıştırdığı yara bandının ambalajını, Naz'ın ilkokula başladığı gün saçlarına taktığı ateş böceği figürlü tokalarını, annemin çocukken benim için diktiği bez bebeği, Arzu'nun çizip çizip çöpe attığı onlarca kara kalem çalışmasından birkaçını, Lavinia ile gittiğimiz aptal bir sinema filminin biletini, Mert'in bana kantinden ısmarladığı kola şişesinin kapağını, içinde hırpalanmış bir unutmabeni çiçeğini kuruttuğum boş mektup zarfını ve bunun gibi onlarca basit nesneyi saklıyorum. Sonuçta ben hiçbir zaman orkideleri sevebilecek kadar yüce ruhlu olmadım zaten.
"Tabi biraz eski, hatta epey eski," diye bir açıklama yapıyor Aras. Sessizliğimi yüzüğü çirkin bulduğuma yormuş olmalı.
"Ve eşsiz," diyorum yüzüğü kutusuyla birlikte ona uzatırken. "İlk bakışta sıradan duruyor ama detaylarına bakınca güzelliğini görebiliyorsun."
Yüzüğü benden alırken kendi kendine mırıldanıyor. "Öyleyse eşsiz değil demektir."
Ne demek istediğini anlamasam da ses çıkarmıyorum. Aramızdaki sessizlik kanatlarını açıp sonsuzluğa doğru uzanıyor böylece. Er ya da geç bu yüzüğü birinin parmağına takacağı gerçeği zihnimdeki kilitli sandıkta dolaşıyor. Yutkunuyorum. Hislerimin yüzüme yansımasından korkarak onun dikkatini başka bir yöne çekiyorum; sözlerime.
"Az önce sen konuşurken bir şey dikkatimi çekti," diyorum usulca . "Bahsettiğin Elfida bizim bölümdeki kız mı?"
Aras'ın cevabı kısa ve net oluyor. "Evet."
"Onun bu işle ne ilgisi olabilir ki?"
"Etkinlik için tüm biletler tükenmiş durumda," diyor yüzüğü sehpanın üstüne bırakırken. "Elfida'nın annesi ünlü bir küratör. Üstelik Contemporary İstanbul'da sergi yöneticisi olarak bulunuyor. Anlayacağın, içeri girmemi Elfida sağlayacak."
Son ana kadar başımı sallayarak onu onaylamakla yetiniyorum. Ancak son cümlesi aniden duraksamama neden oluyor. Başımı hafifçe yana eğerek şüpheyle soruyorum ona.
"Girmemizi diyecektin herhalde?"
Bana cevap vermiyor. Ağır adımlarla ilerleyip büyük koltuğa bırakıyor kendini. Gözlerimi üzerinde gezdirirken Aras'ın yorgun göründüğünü fark ediyorum. Sanki... Hasta gibi?
"Senin gelmeni gerektirecek bir durum yok," diyor başını arkaya atıp gözlerini kapatırken. "Zaten orada oyalanmaya niyetim yok, tabloyu satın alıp çıkacağım."
O söyleyene kadar tabloyu bulduktan sonra ne yapacağımızı hiç düşünmediğimi fark ediyorum. Doğru ya, gittiğimiz yer bir sanat fuarı. Üstelik söz konusu sergi kimsesiz çocuklar yararına düzenleniyor. Daha önce hiç bir sanat tablosu satın almadım ancak ucuza gitmediklerini az çok biliyorum. O yüzden Aras'ın tablo satın almaktan böyle basit bir şeymiş gibi bahsetmesi kafamı karıştırıyor. Ekonomik durumunun benimkinden çok daha iyi olduğunu biliyorum ancak neticede Hakkı Bey bir akademisyen. Kitaplarından ve katıldığı televizyon programlarından elde ettiği gelir benim dudağımı uçuklatacak cinsten olsa da cemiyet mensubu olduklarını pek sanmıyorum. Üstelik Hakkı Bey servetini, Bozkıroğlu ailesi gibi geçmişten gelen bir mirasa değil kendi emeğiyle kazandıklarını borçlu. Bense çok iyi biliyorum ki, hiçkimse sadece alın teriyle ultra zengin biri olamaz.
Bunu Aras'a sormuyorum elbette. Çekindiğim için değil, sadece daha acil bir sorum olduğu için.
"Ne yani? Ben gelmiyor muyum?" diyorum hafiften sinir olarak. "Ben olmadan doğru tabloyu aldığından nasıl emin olacaksın?"
"Tanrı aşkına, fuarda La Mappa dell'Inferno'nun kaç farklı uyarlaması bulunabilir ki?"
Haksız sayılmaz. Her ne kadar fuarın kapsamı geniş olsa da uyarlama tabloların çok fazla olduğunu sanmıyorum. Yine de son bir çırpınışla ısrar ediyorum Aras'a.
"Bırak ben de geleyim," diyorum çaresizlikten sesim titreyerek. "Sen tabloyu alırken ben de Elfida'yı oyalarım. Arzu'nun tablosuyla ilgilendiğini görünce bir sürü soru soracaktır, emin ol."
"Gerek yok," diyor kestirip atarak. "Elfida zaten her şeyi biliyor."
Boş boş bakıyorum Aras'a. Ne demek Elfida her şeyi biliyor? Sırf fuara girebilmek için tanımadığımız bir kıza bütün davayı anlatmış olamaz değil mi? Öfkenin kabarık etekleriyle salınarak etrafımda dönmeye başladığını hissediyorum.
"Elfida biliyor derken?" diyorum dişlerimin arasından konuşarak. "Arzu'nun cinayetini mi anlattın ona?"
Cevabı bir tokat gibi yüzüme çarpıyor. "Evet."
Kendimi tutamayıp ufak bir kahkaha atıyorum. Aklıma aylarca içinde yüzdüğüm o karamsar belirsizlik bulutu geliyor. Günlerimi baktığım her yerde Arzu'nun hayaletini görerek geçirmiştim. Kabuslar gündelik birer rutine dönüşmüş, ağlayarak uyanmaksa favori sabah sporum halini almıştı.
Ailesi bile hayatına devam etmenin bir yolunu bulurken ben bir türlü atlatamamıştım Arzu'nun ölümünü. Atlatamamıştım çünkü ters giden bir şeyler olduğunu içten içe biliyordum. Neyi aradığımı bile bilmeden oradan oraya savrulmuş, kendimi bir sürü tehlikenin içine atmıştım. Lanet olsun, ufak bir şüphenin peşinde rektörlüğü yakmıştım ben! Nihayet, kendimi camdan aşağı atacak kadar çığırımdan çıktıktan sonra Aras insafa gelip de bana gerçekleri anlatma zahmetinde bulunmuştu. Görünüşe bakılırsa, bu gerçekler için bedel ödemesi gereken tek kişi bendim.
"Bana aylarca anlatmamıştın." diyorum korkunç bir gerçeği fısıldar gibi. "Aylarca bir kenarda durup acıdan ölmemi izledin ama ben gerçekten de ölümün kıyısına gelene kadar tek kelime bile etmedin!"
Göz kapaklarını hafifçe aralayıp bana doğru dönüyor. Başını oynatırken bile çaba harcamak zorunda kalışı dikkatimden kaçmasa da ses etmiyorum.
"Eğer Elfida kadar faydalı olacağına inansaydım sana da ilk gün anlatırdım."
Sesindeki duygusuz tını midemi bulandırıyor. O rezil yorgunluğun yeniden üzerime çöreklendiğini hissediyorum. Buna rağmen konuşmaya başladığımda ses tonum odayı inletiyor.
"Senin için önemli olan tek şey işine ne kadar yarar sağladığım!" diyorum bas bas bağırarak. "Bunun dışında hiçbir şeyi umursamıyorsun, öyle değil mi?!"
Halsiz bir tavırla hafifçe gülüyor.
"Eğer seni gerçekten umursamasaydım," diyor halsizce gülerek. "Bunu bana soruyor olmazdın. Bilirdin."
Bir yerlerde okumuştum; bazı duvarlar aşılmaz, bazı duvarları en fazla sevdiğin bir renge boyarsın. Eğer seçme şansım olsaydı, Aras'la aramda duran duvarı kırmızıya boyardım ben de. Kan kırmızısına. Ne de olsa onunla birlikte geçirdiğim her anın sonunda ellerimde bir tek bu kalıyor.
"Kızı neye bulaştırdığının farkında mısın sen?" diyorum umarsızca bir çıkış yolu arayarak. "Bu bir cinayet davası! Elfida'yı bu işe dahil ederek onu tehlikeye attığını göremiyor musun?"
"Endişelenmene gerek yok," diyor Aras başını çevirip gözlerini yeniden kapatırken. "Ben onu korurum."
Yapma diye fısıldıyor iç sesim. Yapma, bozgun çıkarmak istiyor, bunu ona verme. Fakat kendi öfkemin gürültüsünden iç sesimi dinleyemiyorum bile.
"Arzu'yu koruduğun gibi mi?" diyorum dudaklarımdan adeta zehir saçarak. "Desene, bu işin sonunda kollarımda bir ceset daha olacak."
Buz gibi bir sessizlik çöküyor etrafımıza. Fırlattığım zehirli okların hedefe vardığını görmek nedense sevindirmiyor beni. Kendimi iğnesini birine sapladığı zaman kendisi de ölen yaban arıları gibi hissediyorum. Hala öfkeliyim ancak az önce hissettiklerimin aksine ateşi sönmüş, daha çok kırgınlığı andıran bir duygu bu. Eğer yeryüzünde attığı her adımda geri giden, döndükçe dolanan ve hiçbir çıkış yolu bulamayan her ne varsa, o benim işte.
"Ben biraz uzanacağım," diyor Aras en sonunda buz gibi bir ses tonuyla. "Beklemek istemiyorsan korumalardan birine söyle, seni eve bırakırlar."
Diyecek hiçbir şey bulamıyorum. Zira az evvel ona tam da istediği nitelikte bir bozgun hediye ettim. Her zamanki gibi öfkemin üzerine oynayarak işleri çıkmaza sokmayı başardı Aras. Yapmam gereken şeyin yenilgiyi kabullenip buradan gitmek olduğunun farkındayım. Ancak şimdi gidersem bu meselenin hep çıkmazda kalacağını da adım gibi biliyorum. Gurursuzluk yapma pahasına da olsa burada kalıp Elfida meselesini konuşmayı yeniden denemem lazım.
Tekli koltuğa çöküp gözlerimi yeni alınmış ses sistemine dikiyorum. Elfida'nın bu davaya ne gibi bir katkısı olabilir ki? Anlaşılan uzun zamandır olayların içinde, bu da onun fuara giriş biletinden daha fazlası olduğunu gösteriyor. Arzu'yu neredeyse hiç tanımayan bir kızın benim bilmediğim hangi bilgiye sahip olabileceğini anlayamıyorum. Gerçi Ozan ve Ada da Arzu'nun yakın çevresinde değildi ancak onların durumu başka. Ozan bir nevi iş bitirici. Oyunu Aras kuruyor, teferruatları halletmekse Ozan'a kalıyor. Ada ise bilgi toplama konusunda yardımcı oluyor, henüz şahit olamasam da onun bilgisayarlar konusunda epey iyi olduğunu duymuştum. Peki ya Elfida? Acaba o hangi konuda yardımcı oluyor?
Sıkıntıyla oflayarak bacaklarımı karnıma çekip başımı koltuğun kenarına koyduğum koluma yaslıyorum. Tekli koltukta tortop olurken gözlerim sırtı dönük şekilde uyuyan Aras'a takılıyor. Bütünüyle yayıldığı üçlü koltuktan bacakları dışarı taşıyor, nefes alıp verirken sırtında hareket eden kasları görebiliyorum. Acaba ne tepki verirdi? İki yıldır içimde olup bitenleri, hiç geçmeyen yorgunluğumun sebebini, üzerimde nasıl güçlü bir etkiye sahip olduğunu bilse ne olurdu acaba?
Böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimali bile tüylerimi ürpertmeye yetiyor. Zira en büyük kabusum bu benim. Eskiden onunla aynı ortamda bulunmamak gibi bir şansım vardı, şimdiyse her an kendimi kontrol etmek zorundayım. Aptalca bir laf, ufak bir bakış ya da çoğu zaman yüzümden ayna gibi okunan düşüncelerimin beni ele vermesinden ölümüne korkuyorum. Bu yüzden çoğu zaman gözlerine bile bakamıyorum Aras'ın. Çünkü dipsiz bir kuyuya uzun süre bakarsam, sonunda onun da bana bakmaya başlayacağını biliyorum.
-*-
"Sevgilim gölgen gölgeni görüyorum senin
Kimse bilmeyecek yerini ölüm ülkesinin
Ölüm ülkesi karanlık bir gece
Kimsenin tanıklığı yok sevgimize
Gece kimsenin bilmediği bir ölüm ülkesidir
Sevgilim bu sonbahar günlerinde
Nadir olan şey yok gibidir"
-Ahmet Güntan, Ölüm Ülkesinde Aşk
ARAS
Her insan aslında bir matematik denklemidir. Bu gerçeği kalu beladan beri biliyordum ben, matematiğin ne olduğunu öğrenmek sadece bildiğimi fark etmemi sağlamıştı. Yirmi altı yıllık hayatımda tanıdığım insanların çoğu bir kuadratik denklemden ibaretti; derinlikleri yok denecek kadar azdı, çözümleriyse ilk bakışta kendini belli ediyordu. Bu nedenle ne yapacaklarını kestirmek çok basitti, bir parabol eğrisi üzerinde yürümek yeterli oluyordu.
Neredeyse kendini arabanın koltuğuna zincirleyecekmiş gibi görünen Lavinia'ya baktım çaresizce. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu, yüzünde o keçi inadının devreye girdiğini gösteren bir ifade vardı. Babamla ders esnasında yaşadığı ufak diyalog ona fazla ağır gelmiş olmalıydı ki üç gündür evde yatıyordu kardeşim. Bugün Ada'dan tavsiye almayı denemiş, onun da benimle hemfikir olduğunu görünce hiç beklemeden Lavinia'yı zorla okula getirmeye gitmiştim. Tabi, bu o kadar da kolay değildi. Hazırlanıp arabaya binmesi için ona Nazmi Amca'nın hasta olduğu yalanını söylemem gerekmişti mesela. Bu yüzden şimdi bana iki kat daha fazla sinirliydi. Kardeşim bir harmonik dizi denklemi oluşturuyordu kesinlikle. Onu tahmin etmek bir yere kadar mümkün olsa da önüne geçmek imkansızdı.
Bezgin bir şekilde iç çekerek arabanın etrafını dolaştım. Onun tarafına gelip kapısını açtığımda başını kaldırıp yüzüme bile bakmadı.
"Hemen in arabadan, küçük fare," dedim otoriter olmaya çalışarak. "Eğer biraz daha okulu ekersen tüm derslerden kalacaksın."
"Sen önce kendine bak," diye homurdandı yüzüme bakmadan. "Kalmadığın kaç ders var? İki mi üç mü?"
Eh, mickey mouse bu sefer gerçekten haklıydı. Daha ilk dönem bitmeden derslerin çoğunda devamsızlıktan kalmıştım. Gerçi derslere girsem bile bu sefer de sınavlarda kalacaktım. Zerre ilgimi çekmiyordu çünkü, istesem de dikkatimi veremiyordum. Özellikle bazı dersler o kadar sıkıcıydı ki, uykum kaçtığında dinlemek üzere ses kaydı falan almayı düşünmüştüm. Bu gidişle ölene kadar birinci sınıf kalacağımı düşünerek yüzümü ekşittim. Hayır, ölene kadar değil. Melek mezun olana kadar.
"Derslere gelemiyorum çünkü huysuz bir tarla faresi dayıma ders çizelgemi ulaştırmış," diye cevap verdim kardeşime. "Şirketteki tüm önemli işlerin benim derslerimle çakışmasını başka türlü açıklayamıyorum."
"Ben yapmadım," dedi oturduğu yerde huzursuzca kıpırdanarak. İyi bir yalancıydı ama bana sökmüyordu yalanları. Çünkü ben de iyi bir yalancıydım. Gülerek elimi uzatıp saçlarını karıştırdım kardeşimin.
"Hadi in artık abicim," dedim bu kez daha ikna edici bir tavırla. "Yoksa arkadaşlarının yanındayken de gelir saçını karıştırırım."
Bu sefer etkili olmuştu. Söylene söylene çantasıyla montunu alıp arabadan indi. Anlaşılan o ki, Mert denen züppeyi gerçekten önemsiyordu kardeşim. Ne yazık ki o veledin kendisini anlayabilecek kapasitede olmadığını göremiyordu. Melek'in Lavinia'yı koruyup kollayacağını bildiğim için bu zamana kadar hiç ses çıkarmamıştım ama eninde sonunda devreye girmem gerekecekti. Çünkü o aptal eninde sonunda kardeşimi üzecekti.
Lavinia gözden kaybolurken telefonum yeniden titremeye başlamıştı. Dayımın arabama GPS takip cihazı taktırdığından şüphelenmeye başlamıştım, ne zaman okul arazisine girsem beni aramasının başka açıklaması olamazdı. Bezgin bir şekilde ekrana baktığımda huysuz ihtiyarın günahını aldığımı fark ettim. Arayan dayım değil Sinem'di.
"Alo?"
"Sana bir video attım," diye nefes nefese lafa girdi Sinem. "Onu-sakın-sileyim-deme!"
Ardından telefon yüzüme kapandı. Neler olduğunu anlamaya çalışarak boş boş ekrana baktım önce. Ardından Sinem'in gönderdiği mesajı bulup videoyu açtım.
Videodaki kızın arkası dönüktü ama daha ilk anda tanımıştım onu. Melek içi duman dolu bir odadaki bir bilgisayarın başında oturuyordu. Ne yaptığını anlamaya çalışarak tekrar izledim kısa videoyu ama buna gerek yoktu zaten. Sinem videoyu gönderirken kısa bir açıklama da yazmıştı altına.
"Aptal sürtük rektörlüğü yaktı. Şimdi de güvenlik kameralarına girmeye çalışıyor. Sana borcumu ödeyeceğim demiştim."
Siktir!
Melek'i hafife almak hayatımın aptallığıydı. Zira ben onun içindeki ateşe daha önce de şahit olmuştum, sakin ve uysal görünüşün altında bir isyan ruhunun yattığını biliyordum. Buna rağmen ona yardım etmezsem işin peşini bırakacağı şeklinde saçma bir fikre kapılmıştım. Oysa Melek'in bana ihtiyacı yoktu ki, Ada'yla oynadığım aptal sevgili numarası onun umurunda bile değildi. Onun tek derdi Arzu'ydu, bu hep böyle olmuştu. Ben yanında olsam da olmasam da bu işin arkasını bırakmayacağını bilmem gerekirdi.
Sinem'in geri aradığımda telefonu kapalı görünüyordu. Birkaç dakika içerisinde ne olmuş olabilirdi ki? İçinde bulunduğum duruma inanamayarak Melis'e ulaşmayı denedim. Daha ikinci çalışta telefonu açmıştı bile. Hiç beklemeden lafa girdim bu kez.
"Sinem yanında mı?"
"Aras yangın çıktı!" dedi sorumu bile duymadan. "Rektörlüğün bahçesindeyiz şu an, yangın-"
"Melis, siktir et yangını!" dedim telaştan kiminle konuştuğumu unutarak. "Bana hemen Sinem'i bul!"
Hiperbolik denklem olabilecek insanlar da tanımıştım, nadiren de olsa diferansiyel denklemlere rastlayabiliyordum. Diferansiyel denklemleri anlamak evreni anlamaktır derler, bazı insanlar içinde bir evren taşıyordu. Bazılarıysa karakterinde büyüleyici harmonik seriler barındırıyordu, yarattıkları örüntülerde kaybolmak nefes almak kadar kolaydı. Sinem de bir tür harmonik seriydi mesela, tahmin edilebilir fakat önlenemez sonuçlar yaratıyordu.
Edepsiz üslubum bu kez işe yaramıştı. Melis ciddi bir şeyler olduğunu anlayınca dediğimi yapmaya koyuldu hemen. Birkaç saniyelik bir bekleyişin ardından müjdeyi verdi.
"Tamamdır, gördüm Sinem'i. Güvenlik görevlileriyle konuşuyor."
"Melis durdur onu!" dedim kafayı yememeye çalışarak. "Yanına gidip telefonu ona ver hemen, çok önemli!"
"Bekle."
Melis'in en sevdiğim özelliği buydu işte. Ciddi bir durum olduğunu anlayınca soru sormak yerine eyleme geçmek gibi harikulade bir huya sahipti. Nitekim beklememi söyledikten sonra Sinem'e seslenerek koşmaya başlamıştı bile. Çok geçmeden telefon el değiştirdi ve yeniden Sinem'in sesini duydum.
"Ne oluyor Aras?"
"Güvenlik görevlilerine söyledin mi?" diye sordum rektörlüğe doğru koşmaya başlarken. "Melek'i yakaladılar mı?"
"H-hayır... Henüz değil," diye kekeledi şaşkınlık içerisinde. Kafasının nasıl karıştığını az çok tahmin edebiliyordum. "Az önce bana saldırıp telefonumu kırdı, Aras. Bu kız gerçek bir ruh hastası, anlıyorsun değil mi?"
Bu sefer şaşırmamıştım. Melek'in bam teline basıldığı zaman neye dönüştüğünü çok iyi bilen biri olarak Sinem'in ucuz atlattığını düşünüyordum açıkçası.
"Sinem güvenlik görevlilerini durdur!" dedim hiç uzatmadan. "Eğer Melek'e bir şey olursa bana olan borcun iki katına çıkar, anlıyor musun?"
"İyi de o kızı neden kurtaray-"
"Çünkü Melek benim için çok önemli!" diye bağırdım nihayet çileden çıkarak. Bir kez daha kayıyordu ipler elimden. "Ona zarar gelirse okulun geri kalanını da ben yakarım, anladın mı?"
Anlamıştı. Bu sözlerden sonra anlamaması imkansız olurdu zaten. Öğrendiği şey karşısında şok olarak nefesini tuttuğunu fark ettim Sinem'in. Birkaç saniye sonra koşmaya başladı, yere çarpan ayak seslerinden kolaylıkla anlaşılıyordu bu.
Elbette beni sorguya çekecekti. Onu kurtardığım günden beri Sinem'in gözündeki yerim kutsal bir statüye ulaşmıştı. Kendini bana borçlu hissediyor, bir şeylere yardımcı olabilmek için çırpınıyordu. Öyle ki, minnettar olması gerekirken Melek'e bile benden nefret ediyor diye düşmanlık besliyordu. Yaşadığı yıkımı atlatamadığını ve beni ağabeyi gibi gördüğünü bildiğim için ona kızamıyordum bile.
"Görevlilerden önce girdim binaya," diyerek soluk soluğa konuşmaya başladı yeniden. "Eğer yapabilirsem onlardan önce gidip kızı odadan çıkaracağım."
Ona cevap vermedim, zira ben de koşuyordum hala. Binanın ön kısmına gitmeyi denemedim bile, o kalabalıkta içeri girmem mümkün değildi. Oradaki kapının kilitli olduğunu bile bile arka bahçeye yöneldim, kapıyı kırmak insan selini yarmaktan daha kolay görünmüştü gözüme.
Sanırım korkunç manzaraya onunla aynı anda şahit olduk. Çünkü telefon elimden düşmeden önce son duyduğum şey, Sinem'in attığı ufak bir çığlık olmuştu. Hayatımda ilk kez bu kadar büyük ve ani bir korkunun damarlarımda dolaştığını hissettim. Bunun esas sebebi Melek'in atlamaya hazır bir şekilde pencerenin pervazında oturması değildi. Beni asıl korkutan şey, orada otururken yüzünde beliren sakin ifadeydi. Böyle bir dinginliğe yalnızca çaresizliğin son durağına kadar gitmiş olanlar ulaşabilirdi.
"Melek, yapma!" diye haykırdım koşmaya devam ederken. "Sana her şeyi anlatacağım!"
Duymadı bile. Aramızda çok uzun bir mesafe vardı ve o her zamanki gibi sesimi duyurmaya çalıştıkça uzaklaşıyordu benden.
"Sakın atlama!" diye bağırdım yeniden. "Melek atlama sakın!"
İkinci kattan atlamak onu öldürmezdi, hatta ciddi bir hasar bile vermezdi muhtemelen. Ama yerdeki sivri kayalar bunu pekala da yapabilirdi. Düşebileceği alana göz attığımda çaresizlik bir tokat gibi çarptı suratıma. Eğer kendini bırakırsa kayaların olmadığı bir yere düşmesi mucize gibi bir şey olacaktı.
Onu bu hale ben getirmiştim. Çektiği acıyı, arayışını ve giderek solmasını izliyordum günlerdir. Hiçbir şey yapmadan onun tükenişini izlemek benim için de hiç kolay olmamıştı elbette. Kaç kez onu karşıma alıp konuşmaya karar verdiğimi, kaç kez gecenin bir yarısı evinin önüne kadar gidip de son anda kapıyı çalmaktan vazgeçtiğimi ben bile hatırlamıyorum. Sabretmem gerektiğini, eninde sonunda vazgeçeceğini düşünmüştüm her seferinde.
Fakat Melek benim kaosumdu. Onun basit bir denklem olmadığını tanıştığımız gün anlamıştım ancak eşsiz bir diferansiyel denklemle karşı karşıya olduğumu fark etmem epey zaman aldı. Kaotik bir örüntü meydana getirdiği için onu tahmin etmem, atacağı adımları önceden kestirmem imkansıza eşdeğerdi. Her seferinde, tam onu çözdüğümü düşündüğüm anda yanıltıyordu beni.
Onun yüzündeki sakin ifadeye bakarken pasifikte kanat çırpan bir kelebeğin yarattığı rüzgarı hissettim tenimde. Bizi bu noktaya o rüzgar getirmişti, bir kelebek kanat çırptığı için darmadağın olmuştu hayatlarımız. Kaza yapmak üzere olan mavi bir Mercedes'in asfaltı inleten lastik sesleri yankılanmaya başladı zihnimde.
Daha hızlı koşmaya zorladım kendimi. Aramızdaki mesafe azaldıkça sesimi ona duyurmayı başaracağıma dair inancım da artıyordu. Bu inançtan aldığım güçle son kez bağırdım ona.
"Melek!"
Ve başardım. Sesimi duyduğunda Melek'in yüzünde huzurlu bir gülümseme belirdi.
Sonra kendini aşağı bıraktı.
-*-
"Gökyüzünde ne çok yıldız var.
Biri parlak, biri yalnız, diğeri sanki burada.
İçimizde ne çok hırsız var.
Biri aldı beni götürdü sattı yok pahasına.
Ah, şu hırsızlar...
Her gece rüyamda senin kılığında dolaşırlar.
Ah, karanlıklar...
Seni benden, seni dünden, seni gerçeklerden korurlar."
Ne zaman uykuya daldığımı bilmiyorum. Tek hatırladığım şey içerideki sessiz ve sıcak havanın beni sarıp sarmalamaya başladığı. Sonrasındaysa karmaşık rüyalarla dolu bir evrene çekilmeye başlıyorum. Kendimi toza dumana gömülü harabeye dönmüş bir sokakta buluyorum aniden. Asfalttan iğrenç bir koku yükselerek acımasızca ciğerlerimi dağlıyor. Çürümüş et kokusu. İleride, tüm bu vahşetin ortasında sessizce oturan bir çocuk var. Yıllar sonra kaza yapacak mavi bir arabanın, çarpışmanın hemen öncesinde asfaltı inleten lastik sesleri karışıyor kanıma. Sahne değişiyor ve bu kez mezarlığa bakan yüksek bir tepenin üzerinde buluyorum kendimi. Bir insan topluluğunun gerisinde kalmış bir kadınla çocuk görüyorum. Güneş batarken toprağa çarpan gölgeleri sonsuzluğa doğru uzanıyor ve hemen arkalarında gölgesi olmayan bir adam sessizce onları izliyor. Karanlık bir gölgenin etrafımda gezindiğini hissediyorum. Uçurumdan düşen bir meleğin kanatları parçalanıyor ve gölge üzerime eğilirken gözlerimi açıyorum.
Uyandığımda zifiri bir karanlığın içinde buluyorum kendimi. Hemen ardından karanlıktan bile daha karanlık bir gölgenin etrafımda gezindiğini fark ediyorum. Kabusumun gerçeğe dönüştüğünü görmek içimde saf bir dehşet hissi uyandırıyor. Kendimi tutamayıp korkunç bir çığlık atarken karanlık figürü var gücümle arkaya doğru itiyorum. Arkaya doğru sendelese de dengesini kaybetmiyor, tıpkı bir karabasan gibi üzerime çöküyor. Dudaklarım benden bağımsız olarak yeniden açılıyor, bu kez yardım istemek üzere.
"Aras!" diye bağırıyorum beni sabit durmaya zorlayan gölgeye tekmeler savurarak. "Aras uyan!"
Uyanmıyor. Çırpınırken onun koltukta hareketsizce yatan karaltısını görüyorum belli belirsiz. Bu durum büsbütün paniklememe sebep oluyor. Artık yalnızca kendim için endişelenmiyorum çünkü.
"Ne yaptın ona?!" diye öfkeyle geri itiyorum adamı. Bu kez hazırlıksız yakalanıyor, bir anlığına serbest bırakıyor beni. Adam arkaya doğru yalpalarken ok gibi ayağa fırlıyorum, yumruk yaptığım elimi hırsla ona doğru savururken başımı çevirip yeniden bağırıyorum.
"Aras uyan, lanet olsun!" Adamın bir elini cebine götürdüğünü görünce silah çıkaracağını sanıp çığlık atıyorum. "Aras!"
"Hmm..."
Aras'ın boğuk bir sesle mırıldandığını duyunca rahatlayarak derin bir nefes alıyorum. Hiç değilse hayatta. Bu düşünceden güç alarak bu sefer daha isabetli bir yumruk sallıyorum karşımdaki maskeli adama. Ne yazık ki elimi daha havadayken yakalıyor. Kollarıyla etrafımı sarıp beni hareketsiz hale getirdikten sonra cebinden bir şey çıkardığını fark ediyorum.
Çığlık atmama fırsat kalmadan eldivenli eli ağzımın üstüne kapanıyor. Dudaklarımdan boğuk bir ses çıkarken yakıcı bir kokunun da zihnime yayıldığını hissediyorum. Havaya tekmeler savuran ayaklarım gittikçe ağırlaşmaya başlıyor. Zihnim uyuşmaya başlarken üzerimdeki kollar geri çekilip beni serbest bırakıyor. Vücudum gelişigüzel bir şekilde koltuğa düşerken adamın eğilip sehpadan bir şey aldığını fark ediyorum. Sonra etraf iyice bulanıklaşıyor ve gözlerim kapanırken son gördüğüm şey adamın odadan çıkışı oluyor.
-*-
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro