Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 14 - Gerçeklik Yanılgısı

"Anlama saldıranı, anlamla öldürürler."

-Jean Baudrillard / Simülakrlar ve Simülasyon

-sene 1991

Ağaçlardan süzülen yapraklar Gülhane Parkı'nı zarif bir elbise gibi sarıp sarmalamıştı. Batmak üzere olan güneşin son ışıkları bu elbiseye çarparak kızıl huzmelere dönüşüyordu. Yaz mevsimi eteklerini toplayıp şehri terk etmiş, sonbahara bırakmıştı yerini. Havadaki zamansız soğuk, sırasını bekleyen kışın sert geçeceğini gösterir nitelikteydi.

Şehri amansızca kuşatan kalabalık ve uğultu parkın dışında kalmıştı. Yine de tamamen boş değildi park. Bir seyyar satıcı tablasıyla yerdeki kuru yaprakları ezerek ilerliyordu. Acelesi olduğu yüzünden okunan bir anne elinden tuttuğu çocuğuyla birlikte hızla yürüyordu parkın çıkışına doğru. Mantolarına sıkı sıkı sarılmış iki sevgili el ele tutuşmuştu, tatlı bir sohbet eşliğinde Sarayburnu'na çıkan yolu arşınlıyorlardı.

Parktaki bu devinime aykırı duran tek şey, büyük kayın ağacının altında bekleyen genç bir kızdı. Yüksek belli kırmızı eteğinin uçları rüzgarla nazlı nazlı salınıyordu. Beyaz gömleğinin içine işleyen soğuğu bastırmak için çaresizce kollarını ovaladı. Evden telaşla çıkarken mantosunu almayı unutmuştu. Fakat genç kızın aklı soğuğu bile dert edemeyecek kadar başka yerlerdeydi.

'Kesin veda etmek için çağırdı,' diye geçirdi içinden. 'Bu onu son görüşüm olacak.'

Bu yüksek ihtimalin düşüncesi bile kızın gözlerini doldurmaya yetmişti. Oysa ayrılmayı isteyen kendisiydi zaten. Artık ailesinin baskılarına direnecek gücü kalmamıştı. Üstelik kendisi için korkmuyordu, asıl endişesi sevdiği adamın başına bir iş gelmesiydi. Bu yüzden canı deli gibi yansa da ayrılmak istediğini söylemişti ona.

Sevdiği adamın buna karşı çıkacağını, birlikte bir çözüm yolu arayacaklarını umut ediyordu. Ancak düşündüğü gibi olmamış, adam kızın ayrılma isteğine itiraz etmemişti. Düşünmek için bir hafta süre isteyip ortadan kaybolmuştu. Ta ki bir gün önce kıza haber yollayıp buluşmak istediğini bildirene kadar.

Genç kızı derin düşüncelerinden uyandıran şey kollarında hissettiği ağırlık oldu. Minik bir çığlık atarak geri çekildi ve omuzlarından aşağı sarkan siyah cekete baktı hayretle. Başını kaldırıp baktığında karşılaştığı bir çift mavi göz sorularına cevap olmuştu. Bir an ne yapacağını bilemedi. Hala titriyordu ama bu sefer sebebi soğuk değildi. Ağlamaya başlayacağını hissedince yüzünü adamdan saklamak için elinden gelen tek şeyi yaptı. Parktakilerin meraklı bakışlarına aldırmadan karşısında duran adamın kollarına atılıverdi.

Halbuki buraya gelirken ona soğuk davranmaya karar vermişti. Canı ne kadar yanarsa yansın dışarı vurmayacaktı. Başını dik tutup olgunlukla karşılayacaktı ayrılığı. Şimdiyse aralarındaki boy farkına aldırmadan parmak uçlarında yükselerek sıkı sıkı sarılıyordu adama. Aldığı bütün kararlar onu gördüğü an çöpe gitmişti. Gözlerinde biriken yaşlara engel olmaya çalışsa da başaramıyordu.

Bir süre durdular öylece. Gözlerinden yaşlar akarken titremesinin geçtiğini fark etti genç kız. Üstündeki ceketi kıza vermiş olmasına rağmen bedeni sıcacıktı adamın. Teninden insanın başını döndüren güçlü, odunsu bir koku geliyordu. Elinde olsa bir ömür onun omzuna yaslanır, orada yaşlanırdı.

"Ağlıyor musun sen?"

Ne yazık ki çok kalamadı orada. Tüm uğraşlarına rağmen ağladığını saklayamamıştı. Yine de adam onu kollarından tutup geri çekerken telaşla gözlerindeki yaşları sildi. Tam inkar etmek üzere ağzını açmıştı ki gözleri adamın gömleğindeki ıslaklığa ilişti. Kendi gözyaşlarıydı bunlar.

Ağladığını gizleyemeyeceğini anlamıştı ama pes etmedi. Son buluşmasına yaptığı bu kötü başlagıca rağmen dik durmalıydı. Zaten buradan ayrıldıktan sonra önünde ağlamak için yalnız ve koca bir ömür olacaktı.

Son kez burnunu çekti ve kendine çeki düzen verdi. "Önemli bir şey yok," dedi hızla toparlanarak. "İyiyim."

İyi değildi. Daha kötüsü ise bunu saklamayı başaramıyordu. Yine de iyi olduğunu ispatlamak için mağrur bir tavırla başını kaldırıp adama baktı. Daha bir an bile geçmeden pişman olmuştu bunu yaptığına. Adamın mavi bakışları tenini delip geçerek doğruca ruhuna bakıyordu sanki. Gözlerini umutsuzca kaçırarak devam etti.

"Neden çağırdın beni buraya?"

Adam gülümseyerek yanına yaklaşıp omuzlarından kaymak üzere olan ceketi düzeltti. Sonra ellerini nazikçe kızın boynundan geçirerek ceketin içinde kalan saçlarını dışarı çıkardı. Genç kız geri çekilmek istese de bedenine söz geçiremiyordu sanki.

Nihayet pes etti. Seviyordu onu işte, lanet olsun ki çok seviyordu. Bununla savaşmak, hele iş işten bu kadar geçmişken, boş bir çabadan ibaretti. O yüzden başarısızca aralarına bir perde gibi çekmeye çalıştığı soğuk tavrı bir kenara bıraktı. Önünde yalnızca ağlamak için değil pişman olmak için de koca bir ömür vardı.

Adamın yüzünde ufak bir tebessüm kol geziyordu hala. Genç kız içinde kelebek olup kanatlanan umudun önüne geçemedi. Sorusuna cevap almak istercesine gözlerini adamın gözlerine dikti.

"Eskiden burası Topkapı Sarayı'nın gül bahçesiymiş," dedi adam usulca. "Seni buraya tarih tekerrür etsin diye çağırdım, Gülnihal."

Gülnihal. Adının anlamını kendisi de biliyordu. Gülnihal gül fidanı, gül bahçesi demekti eski dilde. Genç kız dudaklarını birbirine bastırsa da yanaklarına yayılıp gamzelerini açığa çıkaran gülümsemesine engel olamamıştı. Bunun üzerine adam da gülümsedi.

"Sen hep gül olur mu?" dedi muzip bir edayla genç kıza. "Yüzünü asınca çok çirkin oluyorsun."

Genç kız gülerek minik bir fiske vurdu adamın koluna. "Şiirlerinde öyle demiyordun ama,"

"Sen benim dediklerime bakma," dedi adam şakalaşmayı sürdürerek. "Ben mecnun adamım bir kere. Senin dikenin bile gül yaprağı görünür bana."

Genç kız gülerek bakışlarını adamın yüzüne dikti. Gözlerine bakarken neden burada olduklarını hatırladı yeniden. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş silindi, gamzeleri usulca kendini gizledi. Tedirgin bir ifadeyle bir haftadır içini yiyip bitiren soruyu sordu.

"Kararını verdin mi Hakkı?"

Adam tek kaşını kaldırarak sordu. "Ne kararı?"

"Karar vermek için zaman istemiştin ya," dedi genç kız sesindeki kırgınlığını saklayamadan. "Ayrılık konusunda..."

"Ben senden karar vermek için zaman istemedim, Nihal," dedi adam genç kızın ellerini tutarak. "Düşünmek ve emin olmak için zaman istedim."

Gülnihal'in kafa karışıklığı yüzüne yansımıştı. Hakkı'nın ne demeye çalıştığını anlayamıyordu bir türlü.

"Ben de onu söyledim zaten," dedi genç kız ellerini geri çekerek. "Ayrılık konusunda emin değildin."

"Hayır, Nihal, ben ayrılık konusunda en başından beri emindim," dedi adam kızın ellerini yeniden tutarak. Gözlerinde kararlı bir mavilik vardı şimdi. "Ayrılmayacağız. Sen beni sevdiğin sürece hiçbir şey beni senden ayıramaz."

Gülnihal ne cevap vereceğini bilemedi. Duydukları bir haftadır yüreğini sıkan kasvetli havayı dağıtmaya yetmişti bile. Bir haftadır hazırladığı ayrılık konuşmaları, rüyalarına giren hüzünlü vedalar buhar olup uçmuştu. Yine de merak içerisinde sordu.

"Peki emin olmak istediğin şey neydi?"

"Sen gerçekten hatırlamıyorsun," dedi adam yüzünde sahte bir kınama ifadesiyle. "Mülakat sonuçları belli oldu, sevgilim. Cumhuriyet savcısı olarak Diyarbakır'a atamam yapıldı."

Genç kız bir an şaşkınlıkla bakakaldı. Doğru ya, mülakat sonuçları bu hafta açıklanacaktı! Gerçi onun başarılı olacağından hiç kuşku duymamıştı ama atamasının Cumhuriyet Savcısı olarak yapılması ikisi için de güzel bir sürpriz olmuştu. Kura çekiminde hakim çıkma ihtimali de vardı sonuçta. Genç adamın gönlü ise en başından beri savcı olarak görev yapmaktan yanaydı.

Atamasının zorunlu hizmet kapsamında doğuya yapılacağını ikisi de başından beri biliyordu. Yine de yüreğinin aralarına girecek mesafenin ağırlığıyla ezilmesine engel olamamıştı. Adama söyleyememişti ama babası onu "ailelerine yaraşır" biriyle evlendirmeye niyet ediyordu. Gün geçtikçe bu konuda yaptığı baskı artıyordu üstelik. Sevdiği adam kilometrelerce uzağa gittiğinde, hem de en erken 3 yıldan önce dönmemek üzere, tek başına nasıl direnecekti ailesine?

"Artık emin olduğuma göre sana bir şey sormam lazım," dedi adam kızın ellerini daha da sıkı tutarak. Gözlerinde geldiğinden beri ilk kez tedirginlik vardı. "Bunu senden istemeye hakkım yok, biliyorum. Fakat burada bize bir ihtimal bırakmıyorlar sevgilim."

Gülnihal onun kendisine ne soracağını anlamıştı. Heyecandan kalbi yerinden çıkacak gibi atmaya başladı.

"Benimle gel, herkesi arkada bırakalım," dedi adam takım elbisesine aldırmadan kızın önünde diz çökerek. Titreyen elleriyle cebinden kadife bir kutu çıkarmıştı. "Sana zengin bir yaşam sağlayamam. Benimle gelirsen şimdiki gibi köşkte oturamazsın, küçük bir evde yaşarız. Ama söz veriyorum, dünyanın en güzel yuvası olur evimiz. Kapımızın önüne gül fidanları dikeriz birlikte. Bahçemizde kocaman bir kayın ağacımız olur, dallarına çocuklarımız için salıncaklar kurarız. Gölgesine ahşap bir masa koyarız, o masada şiirler yazarım sana. Ve çok severim seni, bir erkeğin bir kadını sevebileceği en güzel şekilde severim ömrümün sonuna kadar. Gelir misin benimle, Gülnihal? Benimle evlenir misin?"

Genç kız kadife kutudaki eski yüzüğe baktı. Adamın annesinden yadigar kaldığını biliyordu onun. Gösterişsiz, cemiyetteki zengin kadınların asla takmayacağı kadar sade bir yüzüktü. Aynı zamanda da dünyanın en güzel, en değerli yüzüğüydü. Gözlerinden yaşlar süzülerek başını salladı adama.

"Evet."

Adamın gözleri dünyanın en güzel mavisine bürünmüştü şimdi. Sanki Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosu saklıydı bakışlarında. Ayağa kalkıp titreyen elleriyle yüzüğü kızın parmağına taktı. Sonra sıkı sıkı sarıldılar birbirlerine. Parktaki bankta oturan iki kişi gülerek alkışlamaya başlamıştı.

İki gün sonra gazeteler cemiyetin en önde gelen ailelerinden olan Saral ailesinin yaşadığı skandalı yazıyordu. Saral Holding Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Saral'ın kızı Gülnihal Saral fakir bir devlet memuruyla evden kaçarak evlenmişti. Saral ailesi basına açıklama yapmayı reddederken İbrahim Saral'ın kızını evlatlıktan reddetmek üzere avukatlarına talimat verdiği konuşuluyordu.

-*-

"Tüm bunlardan sonra, iki kere ikinin dört ettiğini nereden biliyorduk? Ya da yerçekimi yasasının geçerliliğini? Ya da geçmişin değiştirilemez olduğunu? Eğer hem geçmiş hem de ebedi dünya sadece zihnimizde varoluyorsa ve zihnin kendisi de bizzat kontrol edilebiliyorsa... Ne kalıyor geriye?"

- George Orwell, 1984

-

"Melek?"

Biri omzuma dokunuyor. Uyanmamak için direnerek iç çekiyorum.

"Hmm..."

Gözlerimi aralamaya çalışıyorum ancak uyku bir bataklık gibi yeniden içine çekiyor beni. Bütün vücudum deli gibi sızlasa da halimden öylesine memnunum ki ölene kadar böyle kalabilirim. En son çocukken yatabildiğim, kabuslardan tamamen arınmış ve huzur dolu bir uyku bu.

Yüzüme düşmüş bir tutam saç havalanırken kardeşimle sokakta oyun oynadığımız günlere gidiyorum. Annem ara sıra gündeliğe giderdi o zamanlar. Başımızda kimse olmayınca uslu çocuk olmayı bırakıp kardeşime ayak uydurarak sokağa fırlardım.

Annem işten dönüp de bizi çamurlu sularda debelenirken görünce deliye dönerdi. Yakamızdan tutarak eve götürüp önce banyoya sokar, ardından da sobayı yakıp önüne oturturdu. Annem saçlarımızı tararken Naz'la kıpkırmızı olmuş yanaklarımıza bakıp gülerdik. Sıcacık ateşin yanında öyle mest olurduk ki akşam yemeğini zar zor yer, genelde sofra bile toplanmadan sobanın yanında uykuya dalardık.

İşte şu an uyuduğum da böyle bir uyku. Sıcaklık beni mest etmiş durumda, huzur veren bir koku her yanımı sarmalamış. İç çekerek üzerime örtülü şeye daha sıkı sarılıyorum.

"Seni eve götürsem iyi olacak," diyor biri. Aras. Ses tonuna bakılırsa daha çok kendisiyle konuşuyor. "Dinlenmen gerek."

Kimin yanında olduğumu fark edince huzur dolu uykum sekteye uğruyor. Yüzümde silinene kadar varlığını fark etmediğim gülümsemenin solup gittiğini hissediyorum. Uyanmam gerek. Gerçeklere bu kadar yaklaşmışken bir gün daha bekleyemem. Fakat etrafımı saran bu koku ve sıcaklık izin vermiyor ayılmama.

"Hayır..." diye mırıldanıyorum zorla gözlerimi aralayarak. "Öğrenmek istiyorum."

Sonra birkaç şey daha saçmalıyorum. Ne dediğime dair bir fikrim yok çünkü hala tam uyanabilmiş değilim. Ama bir şekilde onu ikna ediyorum sanırım. Dışarı çıkıp aracın önünü dolaşarak benim bulunduğum tarafa geliyor. Kapımı açtığında içeri giren buz gibi hava soğuk duş etkisi yaparak uyandırıyor beni.

Gözlerimi tamamen açtığımda ilk gördüğüm şey yine o oluyor. Fazla yakın diye düşünüyorum üzerime eğilmiş bedenine bakarak. Aramızda o kadar az mesafe var ki, elimi uzatsam beyaz gömleğinin yakalarını tutabilirim. Kuzgun karası saçları yağmurla ıslanarak alnına dağılmış, uçlarından sular damlıyor üzerime. Henüz atlatamadığım uyku mahmurluğuyla aklıma ilk gelen şeyi soruveriyorum.

"Neden bu kadar yakınımdasın?"

Bir an durup dudağını büküyor. "Çünkü düşündüm de, burası seninle sevişmek için harika bir yer."

Ses tonundaki kinayeyi fark etmiyorum bile.

"Sen ne-?!"

Okkalı bir küfür savurup Aras'ı hışımla geri itiyorum. O geri çekildiği anda bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla aramdaki tek kalkan da gitmiş oluyor. Ah, tabi ya, kalkan! Yağmurun içeri dolmasını engellemek için gövdesiyle kalkan olmaya çalışıyordu. Yani, en azından ben onu itmeden önce öyleydi.

Şimdiyse yağan yağmurun altında başını hafifçe yana eğmiş yüzünde alaycı bir ifadeyle bana bakıyor. Aptallığa anayasal bir sınır getirilmeli diye düşünüyorum kendime öfkelenerek. Gerçi o zaman da ilk hapse giren ben olurdum kesin. Gereği düşünüldü, sanık Melek Aksoy'un ülkenin zeka ortalamasını düşürerek kamu vicdadına zarar verdiği gerekçesiyle tutuklanmasına karar verilmiştir. Saçma hayalimden sıyrılmamı sağlayan şey Aras'ın sesi oluyor.

"Paranoyalarınla vedalaştıysan artık gidelim," diyor bıkkın bir ses tonuyla. "Çıkarken ceketi başına tut."

Üzerimde örtülü olan ceketi ancak o zaman fark ediyorum. Aras'ın üstünde neden ceket olmadığını açıklamaya yetiyor bu. Mahcup hissederek onun dediğini yapıyorum. Üzerime daha fazla yağmur yağmaması için ceketin altına sığınıp aceleyle dışarı atıyorum kendimi. Aracın kapısını kapattığında dönüp ona bakıyorum. Üzerindeki ince beyaz gömleğin yağmurun karşısında hiçbir hükmü kalmamış. Bu kendimi daha da mahcup hissetmeme neden oluyor.

"Ceketin altına girebilirsin," diyorum yanına yaklaşıp. Kolumu biraz yukarı kaldırıp ceketin altında bir kişilik daha yer ayarlamaya çalışıyorum. Bana tek kaşını kaldırarak alayla bakıyor.

"Dizlerimin üstünde yürüyebileceğimi sanmıyorum," diyor başımın üstünde tuttuğum cekete bakarak. Sonra yine kinayeli bir ses tonuyla ekliyor. "Hem öyle çok yakın durmuş oluruz falan, almayayım ben."

Pekala. Bu sefer kendim kaşındım. Züppenin iyiliğini düşünmek gibi bir haltı yememeliydim hiç.

Aras arkasını dönüp yürümeye başladığında ben de peşinden seğirtiyorum. Sağanak yağmur görüşümü bulanıklaştırsa da nerede olduğumuzu anlamam çok uzun sürmüyor. Burası o saçma gece kulübünün bulunduğu yer. Lavinia ile birlikte Aras'ı takip ettiğimizde gelmiştik buraya. Alt kattaki odada onu yarı çıplak bir şekilde kızın biriyle basmıştım.

Sahi ya, Lavinia abisini takip etmeme neden engel olmamıştı ki? İsteseydi onu arabaya kilitlediğimde abisini arayıp belalısının geldiğini haber verebilirdi. Oysa Aras beni aşağıda gördüğünde şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.

'Belki de Lavinia aramıştır,' diyerek yorumunu belirtiyor iç sesim. 'Belki de Aras o sırada meşgul olduğu için telefonu açmamıştır.'

Verandaya ulaştığımızda ceketi başımın üstünden indirip üzerime geçiriyorum. Dışı ıslak olsa da içi hala kuru ve ben ceketin sahibini dert edemeyecek kadar çok üşüyorum.

Aras kapıdaki görevliyle konuşurken parmak uçlarımda yükselerek içeri göz atıyorum. Geçen seferkinin aksine içerisi çok kalabalık değil. Ancak asıl ilginç olan şey içeriden gelen hafif müzik sesi.

"Burayı ömründe ilk kez görüyormuş gibi yapmayı keser misin lütfen?" diyor Aras düşüncelerimi sekteye uğratarak. "Çünkü öyle olmadığını ikimiz de biliyoruz."

"Ben o kadar da emin değilim," diyorum düşünceli bir tavırla. "Son gördüğümde burası apaçi müziğinin galaktik temsilcileri olmaya ant içmiş Yozgat tarantulası kılıklı tiplerle doluydu."

Aras kapıya yönelmişken son cümlem üzerine arkasını dönüp bana bakıyor. Yüzünde eğlendiğini belli eden bir ben-doğru-mu-duydum ifadesi var. "Yozgat tarantulası mı?"

"Evet ama görünüşe göre evrim basamaklarını tırmanmaya karar vermişler. Çok yerinde bir karar bence. Korkunç müzik zevklerinin doğal seleksiyona kurban gittiğini görmek beni sevindirdi."

Aras bir kahkaha atıyor, gerçek bir kahkaha. Daha önce sinirle ya da alayla güldüğüne şahit olmuştum ama sadece içinden geldiği için gülmesine alışkın değilim. O yüzden ne tepki vereceğimi bilemiyorum.

Kapıdan içeri girip neredeyse boş olan dans pistinden geçiyoruz. Merdivenlerin başına geldiğimizde kenara çekilip önden geçmem için yol veriyor. Ses çıkarmadan basamakları inmeye başlıyorum. Bir yandan da neden ekibin kalanıyla burada görüşeceğimizi merak ediyorum.

Aşağı indikçe artan karanlık tedirgin olmama sebep oluyor. Ya bu bir tuzaksa diyor paranoyak iç sesim, iblislerin efendisiyle birlikteyken gidilmemesi gereken mekanlar listesinde ilk üçe oynar burası.

Paranoyalarımı göz ardı etmem çok zor olmuyor. Zira ben dün geceyi o listedeki bir numaralı mekanda, Aras'ın evinde, üstelik hasta ve savunmasız bir şekilde geçirdim. Böbreklerimle bir derdi olsaydı bu fırsatı eline geçtiğinde kullanırdı zaten.

Tam merdivenlerin bitiminde nezarethane kapısını andıran demir bir kapı görüyorum. Harika. Buraya yaptığım baskından sonra güvenlik önlemi almaya karar vermeleri benim için çok onur verici. Kulübün kapısına "Melekler ve köpekler giremez" yazdırsalardı tam olurmuş.

"Kendi kendine açılacağını pek sanmıyorum," diyorum alaycı bir şekilde. "Alohomora büyüsünü denemen lazım."

Aras onunla dalga geçmeme aldırmıyor. Onun yerine bana dönerek üzerime yürüyor. İçgüdüsel olarak geriye doğru bir iki adım atıyorum. Yanıma gelip elini ceketimin -tamam, onun ceketinin- cebine atıyor ve bir şey alıyor. Çıkan şıngırtı sesinden aldığı şeyin anahtar olduğunu anlıyorum. Benimle muhatap olmadan demir kapıya ilerleyip anahtarları denemeye başlıyor.

"İsteseydin anahtarları sana uzatabilirdim," diyorum öfkeyle. "Bu yaptığın şeyin "cool" olduğunu falan sanıyorsan yanılıyorsun."

Kilitle uğraşmayı bırakıp bana bakıyor. "Neyin?"

"İzin almadan birilerinin kişisel alanını işgal etmenin!" Kendimi tutamayıp öfkemi kusmaya devam ediyorum. "Proksemik diye bir şey duydun mu sen hiç?!"

Kapıyla uğraşmayı tamamen bırakarak bana dönüyor ve kollarını iki yana açıyor. "Aydınlat beni lütfen."

Her ne kadar beni ciddiye almayacağını bilsem de yine de anlatmaya çalışıyorum.

"Kişisel alan denilen mesafeyi işgal ettiğinde karşındaki insanın amigdalası harekete geçer," diyorum evrimsel psikoloji bilgilerimi hatırlamaya çalışarak. "Amigdala ise beynin korku merkezidir."

"Korku ve haz merkezi," diyerek düzeltiyor beni. Şaşkınlıkla ona bakıyorum. Yüzünde ciddi bir ifadeyle sözlerine devam ediyor.

"Haklısın, özür dilerim." diyor beni dumura uğratarak. "İnanmayacağını biliyorum ama kişisel alanını bilinçli olarak işgal etmiyordum. Yine de bundan sonra daha dikkatli olurum. Zira fiziksel üstünlüğünü ispatlamak için kadınların üzerine yürüyen kırolardan ben de en az senin kadar nefret ediyorum."

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Zaten o da cevabımı beklemeden kapıya dönüp anahtarları denemeye devam ediyor.

Onunla geçirdiğim her an biraz daha şaşırtıyor beni. Onu olgunlaştıran şeyin ne olduğunu merak ediyorum. Arzu'nun ölümü mü? Belki de. Çünkü geçmişte tanıdığım Züppe ile bu adam birbirine hiç benzemiyor.

Arzu ölmeden önce onunla, tanıştığımız gün haricinde, adamakıllı bir muhabbetimiz olmamıştı.

Okulda onu görünce pis pis bakardım genelde, fark etmezdi bile. Arzu'yu rahatsız ettiğinde aralarına girip ayırmaya çalışır, onu ölümle falan tehdit ederdim. Cevap vermeyi geçtim, yüzüme bakmaya bile tenezzül etmezdi. Çok çok mecbur kalmadıkça -yani onun kafasına bir şeyleri geçirmeyi denemediğim zamanlar dışında- benimle muhatap olmazdı Aras. Dengesiz, umursamaz ve beynini aksesuar olarak taşıyan bir züppeden ibaretti. Bu adam ise ondan tamamen farklı biri.

Tamamen demeyelim bence, diye buyuruyor iç sesim. Bu da dengesiz sonuçta.

Aras kapıyı açıp geçmem için bana eliyle yol gösterirken iç sesimi onaylıyorum. Genelde tam bir baş belası olsa da bazen beklenmedik bilgelikler gösterebiliyor iç sesim. Aslında bu kadar başına buyruk olmasa onu sevebilirdim bile. Acaba diğer insanlarda da böyle midir diye düşünüyorum. Onların iç sesi de kendilerinden bağımsız biriymiş gibi davranıyor mudur?

Hayır, sanmam, diye cevap veriyor iç sesim. Ben bu alanda eşsiz bir örneği temsil ediyorum.

İç sesimle olan muhabbetimiz yarıda kesiliyor aniden. Karanlığın içinde birden beliren biriyle çarpışmak üzere olduğumu düşünürsek bu gayet doğal.

Çarpmamak için kenara çekilirken bu kişinin yabancı bir yüz olmadığını fark ediyorum. Cehennem tayfası üyelerinden biri bu. Ozan Bayraktar. Onunla bir derdim yok, hatta tayfadaki en insancıl tip olduğu için sempati bile duyduğumu söyleyebilirim. O nedenle Ozan bana elini uzatıp selam verdiğinde onunla tokalaşmaktan çekinmiyorum. Yanımızda çok fazla durmuyor zaten. Aras'a dönüp birazdan geleceğini söyledikten sonra merdivenlerden yukarı çıkmaya başlıyor.

Ozan gittikten sonra dönüp sorarcasına Aras'a bakıyorum. Beni tahminlerimde yanıltmıyor. Konuşmaya gerek duymadan eliyle koridorun ucundaki kapıyı işaret ediyor.

Karanlıkta bir yerlere takılmamaya çalışarak geçen sefer onu bulduğum odaya doğru ilerliyorum. Arkamda sessiz bir gölge gibi beni izliyor. Neden bilmiyorum ama bir dejavu hissine kapılıyorum. Bu anı daha önce yaşamış gibiyim, hem de defalarca kez.

Odadan içeri girdiğimizde buranın hiç de beklediğim gibi bir yer olmadığını görüyorum. Oldukça geniş ve bodrum katta olmasına rağmen ferah bir mekandayız. Duvarlarda ince demir levhalardan meydana gelen kitaplıklar var. Köşede yatak olarak da kullanılabilecek uzunluk ve genişlikte bir koltuk yer alıyor. Hemen önünde engin bir sehpa, onun karşısında ise iki tane tekli koltuk var.

Odanın öteki ucuna baktığımda yalnız olmadığımızı fark ediyorum. Geniş bir çalışma masasındaki bilgisayarın önünde bir kız oturuyor. Kulağındaki kulaklıklara bakılırsa geldiğimizi fark etmemiş olmalı. Monitöre gözlerini dikmiş harıl harıl bir şeyler yazıyor klavyede.

Sonra aniden hissetmiş gibi duruyor. Kulaklığını çıkarıp kenara koyuyor nazikçe. Yüzünü bize döndüğünde onun da yabancı olmadığını görüyorum.

"Hoşgeldiniz!" diyor bize neşeyle gülümseyerek. Gülümsemeye çalışsam da başarısız oluyorum.

"Sanırım siz Ada'yla tanışmamıştınız," diyor Aras bana dönerek. İğneleyici bir cevap vermek üzere ağzımı açıyorum ancak sözlerine devam ediyor. "Kendisi Ozan'ın eşi olur."

Ne?

Şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalışarak yüzüne bakıyorum ama gayet ciddi görünüyor. Ozan'ın evli olduğunu bilmiyordum ama şaşırdığım esas şey bu değil. Aras'ı kafede Ada'yla el ele görmemin üstünden birkaç gün bile geçmedi daha. Üstelik bu onları ilk kez birlikte görüşüm değil. Kimsenin özel hayatına karışacak değilim ama böyle bir durumda ne yapacağımı bilmiyorum. Hiçbir şey yokmuş gibi davranamam, bu beni de suça ortak eder. Her ne kadar İlahi Komedya'da kastettiği şey bu olmasa da ne diyordu Dante? Cehennemin en derin çukurları buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.

Ada'nın bana uzattığı eli havada kalıyor. Ne tepki vereceğimi bilmeden bakmakla yetiniyorum sadece. Daha önce görmüş olsam da ne kadar güzel bir kız olduğunu ilk kez tam anlamıyla fark ediyorum. Kemikli, zarif çehresini çevreleyen kestane rengi saçları var. Gözleri gördüğüm en güzel yeşilleri taşıyor. Normalde yeşil gözler alacalı olur, ortalarında sarılar kenarlara doğru kahverengiler bulunur. Ancak bu kızın gözleri tamamen koyu yeşil, hatta belki de haki.

"Melek, sanırım ortada bir yanlış anlaşılma var," diyor Aras aniden. Hiçbir şey olmamış gibi davranmayacağımı anlamış olmalı.

Dönüp ona sakince gülümsüyorum. "Hadi ya?"

"Seni başımdan atmaya çalışıyordum, daha önce de söylediğim gibi." diyor hiç unutmadığım bir cümleyi bana hatırlatmaya çalışarak. "O yüzden kafede Ada'yla beni sevgili sandığında durumu düzeltmedim. Kendime bir yol çizdiğimi ve Arzu'yu unuttuğumu düşünmeni istemiştim."

Bu makul bir açıklama olabilirdi. Eğer onları ilk kez kafeteryada görmüş olsaydım...

"Pardon, ben doğru mu duydum?" diyerek lafa karışıyor Ada. Dönüp baktığımda öfkesinin bana değil Aras'a yönelik olduğunu görüyorum. "O yüzden kafede benden beş dakika sonra yanınıza gelip seni çağırmamı istedin, değil mi?"

Aras kıza dönüp yüzünde bir sebebi-neydi-ki ifadesiyle bakıyor. Başta konuyu uzatmamayı, onlara inanmış gibi yaparak savuşturmayı düşünüyorum ama bir şey bana engel oluyor. Kendimi durduramadan kelimeler dökülüyor dudaklarımdan.

"İyi de ben sizi daha önce de gördüm," diyorum bir çırpıda. "Buraya ilk gelişimde gördüm hem de."

"Gördün mü?"

Arkamızdan gelen sesi duyunca nefesimi tutuyorum. Ozan elinde bir tepsiyle kapının önünde durmuş, yüzünde öfkeli bir ifadeyle bana bakıyor.

İşte şimdi sıçtın diye lafa giriyor iç sesim. Ne yazık ki bu sefer haklı. Elbette ki bilip de susarak suçlarına ortak olmayacaktım ama onlara itiraf etmeleri için baskı yapabilirdim. En kötü ihtimalle çekip giderdim. Gider miydim? Konu Arzu olduğu için muhtemelen gitmezdim ama Ozan'ın hiçbir şekilde bunu benim ağzımdan duymamalıydı.

Nefesimi tutarak ilk yumruğun kimden geleceğini kestirmeye çalışıyorum. Ozan'ın yüzündeki ifadeye bakılırsa Züppe için ecel çanları çalıyor galiba. Ölürse onu ne yapıp edip Arzu'nun yanına gömdüreceğim. Sonra da her gün ziyaretlerine giderim. Arzu'nun mezarını sulayıp çiçekler eker, Züppe'nin mezarına da, eh, muhtemelen işerim.

Ben mezarlık fantezileri içinde kendimi kaybetmişken Ozan sorusunu tekrarlıyor. Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum ama en ciddi kaos anlarında bile hayal dünyasında kaybolabilmek gibi bir yeteneğim var. Adına aptallık deniyor. Tanısanız çok seversiniz. Ama muhtemelen en az 3 metre uzaktan bir çubukla dürterek falan...

"Gördün mü? Emin misin?"

"B-ben..."

Ozan karşımda öfkeden titrerken ben de stresten kalp krizi geçirmeye hazırlanıyorum. Görünüşe göre mezarlık fantezilerimi gerçekleştiremeyip Aras'ın arkasından ben de nalları dikeceğim. Umarım öldükten sonra beni de Arzu'nun yanına gömmek gibi bir aptallık yapmazlar. Züppeyle sonsuza kadar komşu olmayı hak edecek kadar kötü biri değilim ben.

"Melek sana bir şey sordum," diye üsteliyor Ozan. "Gördün mü görmedin mi?"

Ben fare gibi kapana kısılmışken odada Aras'ın sesi duyuluyor. "Ozan bence yeterli."

Bunun üzerine çok saçma bir şey gerçekleşiyor. Ozan, az önce karşımda esmer olmasına rağmen kırmızıya dönecek kadar öfkelenen adam, kahkaha atıyor. Sinirden aklını kaçırdı galiba diye düşünüyorum. Ya da dengesizin teki.

Biricik iç sesim lafa noktayı koyuyor. 'Züppenin kankasından başka ne beklenirdi ki?'

'Aferin kız, çak bi' beşlik.' diyerek onaylıyorum onu.

Ozan kahkaha atmayı bitirince Aras'a dönüyor. Ellerini kendini savunmak istercesine iki yana açarak konuşmaya başlıyor.

"Gerçeklik algısının ne durumda olduğuna bakmak istedim sadece," diyor beni dumura uğratarak. "Biraz zayıf ama tedavisi imkansız değil."

Nihayet sabırsızlığım korkumdan üstün geliyor ve mantıklı bir cümle kurmayı başarıyorum.

"Sen neden bahsediyorsun?" diyorum Ozan'a bakarak. "Gerçeklik algım gayet yerinde benim."

"Hatırlamaya çalış," diyor bana dönerek. "O gün Aras'ı yarı çıplak halde gördün, evet, ama Ada'yı görmedin. Onun sesini duydun sadece."

"B-ben anlamıyorum," diyorum nereye varmaya çalıştığını merak ederek. Bir yandan da zihnim geriye doğru işleyip o anı hatırlamaya çalışıyor. Aras yarı yarıya kapının arkasındaydı, onu yarı çıplak gördüğümü söyleyemezdim fakat tişörtü yoktu işte. Kıza gelince... Kızı fiziki olarak görmemiştim ama sesine kulak misafiri olmuş, Aras'ın ona ismiyle hitap ettiğini duymuştum.

"O gün odada, Aras'ın yanında sadece ben vardım," diyor Ozan elindeki tepsiyi çalışma masasına bırakırken, "Ada ile telefonda konuşuyorduk, Aras da duyabilsin diye telefonu hoparlöre almıştım."

Zihnimdeki bazı çarklar dönmeye başlıyor. Odanın önünde dikiliyordum, içeriden bir takım sesler geliyordu. Hızlı ve kısık bir tonda konuşan bir kadının melodik ses tonunu duymuştum. Sesi kısıktı... Çünkü telefondan geliyordu?

"Ah, anladım..." diye geveliyorum başımı öne eğerek. Bir yandan da aniden kafamı duvarlara sürtmeye başlarsam beni engelleyip engellemeyeceklerini merak ediyorum. Tanrım, gerçekten aptalın tekiyim!

"Ozan'ın yanından yarı çıplak çıktığım için de yanlış anlayacak mısın?" Yüzüne bakamıyor olsam da ses tonundaki sahte ciddiyeti fark edebiliyorum Aras'ın. "Yoksa tişörtüme dökülen kolayı da açıklamam gerekiyor mu?"

Verecek bir cevap bulamıyorum. Yüzüm alev alev yanmaya başlıyor. Ada ve Ozan benim hakkımda ne düşünmüşlerdir kim bilir? Her işe burnunu sokan, yargısız infaz yapmayı seven ve olaylara başka pencereden bakmayı beceremeyen biri olduğumu sanmışlardır kesin.

İyi de zaten öylesin diye fısıldıyor iç sesim.

Cevabım gecikmiyor. Kes sesini.

Odada sesi duyulan ilk kişi Ada oluyor.

"Hadi ama, kız müneccim değil ya," diyor elini omzuma koyarak. "Kim olsa yanlış anlardı."

Şaşırarak başımı kaldırıp ona baktığımda yüzünde beklediğim gibi kınayan bir ifade olmadığını görüyorum. Aksine sevecenlikle bakıyor bana. Ozan'ın yüzünde ise bulunduğu durumdan müthiş keyif alan bir adamın ifadesi var. Aras'a bakmaya gerek duymuyorum. Garip bir şekilde yüzünde o tepkisiz ifadeyi göreceğimi biliyorum çünkü.

Kısa bir sessizlik oluyor. Bu tam da herkesin ne tepki vereceğini bilemediği anlardan biri olsa gerek. Ada'nın her şeye rağmen bana attığı adımı karşılıksız bırakmak istemiyorum. Ona dönüp elimi uzatarak gülümsüyorum.

"Aptallık ettiğim için özür dilerim," diyorum mahcup bir tavırla.

Elini boşver dercesine sallıyor.

"Kim olsa senin gibi düşünürdü," aynı rahat ses tonuyla. "Ortada aptallık falan yok."

Böyle yapması hepten mahcup hissetmeme neden oluyor. Birinin hatanıza gösterdiği anlayıştan kaynaklanan mahcubiyet gerçekten de dayanması güç bir his.

Ben kızın gönlünü nasıl alacağımı düşünürken Ozan karışıyor söze.

"Güzel bir yemek yemenin tam zamanı," diyor çalışma masasına yürüyüp tepsiyi tekrar eline alırken. Tepsinin içindekileri ancak o zaman fark edebiliyorum. Son derece iştah açıcı görünen dört adet sandviç var. Başta itiraz edecek gibi oluyorum ama midem günlerdir doğru düzgün bir şey yemediğimi hatırlatacak biçimde guruldayarak konuyu kesin bir şekilde kapatıyor.

Ozan'ın eliyle işaret ettiği koltuklara doğru ilerleyip oturuyorum. Ada ile ikisi karşımdaki ikili koltuğa geçiyor. Aras'a dönüp baktığımda onun varlığını yeni fark ettiğim minik buzdolabına doğru ilerlediğini görüyorum.

Bir dakika sonra elinde içeceklerle gelip yanıma oturuyor. Ozan kendisine uzatılan sarı renkli cam şişeye bakarak yüzünü buruşturuyor.

"Efes Light mı?" diyor isyan edercesine. "Ballı süt getirseydin keşke."

Aras diğer şişeyi Ada'ya uzatırken onu umursamıyor bile. Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Ancak bu durum bana uzattığı koyu renkli şişeyi gördüğümde yarıda kesiliyor.

Ses çıkarmadan uzanıp onun önünde duran birayı alıyorum ve huysuz huysuz mırıldanıyorum. "Kolayı sen iç."

Gözlerinde bastırılmış bir kahkahanın parıltıları belirse de bir şey söylemiyor. Bana uzattığı kolayı açıp bir yudum alıyor.

Aslında içkiyle pek aram yoktur. Çocukken yılbaşını evde kutlardık hep. Annem gündüzden bir sürü yemekle çeşit çeşit meze yapar, babam işten gelmeden önce rakı bardaklarını buz dolabına koyarak soğuturdu. Babam eve geldiğinde hep birlikte yer sofrasında yemeğimizi yerdik. Naz bebek sayılırdı o zamanlar, annem yemeğin ardından onu uyutmak için odamıza götürürdü. O içeride kardeşimi uyuturken babam minik sehpanın üzerine rakı sofrasını kurardı. Ben de mezeleri taşıyarak yardım ederdim ona.

Annem geldiğinde televizyonu açıp babamın yanına otururdu. Genelde benim sadece mezelerden yememe izin verirlerdi. Salonun köşesinde gürül gürül yanan sobanın üstünde kestane pişirirdik. Babam rakıyı sek içemeyen annemle dalga geçerdi, annem de babamın taklidini yaparak beni güldürürdü. Bazen çok ısrar ettiğimde annemin bardağından bir yudum almama izin verirlerdi. Eskiden televizyon kanalları yılbaşı programlarına çok önem verirdi mesela. Babam bir kolunun altına beni, ötekine annemi alır, televizyondaki Huysuz Virjin'in esprilerine gülerdik.

"Melek iyi misin?"

Ada'nın sesi beni o eski mutlu günlerden günümüze getiriyor. Gözlerimin dolduğunu ancak o zaman fark ediyorum.

"Yok bir şey," diyorum gülümseyip sandviçe uzanırken. Sonra konuyu değiştirmek için aklıma ilk geleni soruyorum. "Bence yemek yerken konuya kısa bir giriş yapabiliriz, ne dersiniz?"

Cevap Aras'tan geliyor. "Ne öğrenmek istiyorsun?"

"Her şeyi," diyorum ona net bir şekilde. "Özellikle de kazan dairesinde bana sorduğun saçma soruların sebebini. Neden Arzu'nun midye dolması ve acıbadem sevip sevmediğini sordun? Neden resme olan ilgisini merak ettin? Neden diş dolgusunu nerede yaptırdığını öğrenmek istedin? Ve neden bunu öğrenince masum bir güvenlik görevlisine yumruk atıp dişlerini döktün?"

Bunları bir çırpıda saymak nefesimin tükenmesine yetiyor. Aslında kazan dairesinde bana bundan çok daha fazla soru sormuştu ancak hepsi o kadar saçma ve birbiriyle alakasızdı ki istesem de tamamını hatırlayamıyorum. Ancak Aras'ın hatırladığına eminim. O gün cevaplarımı not almıştı çünkü.

Başımı kaldırdığımda Aras'ın beni izlediğini görüyorum. Yüzünde önemli bir karar vermeye çalışan bir adamın ifadesi dolaşıyor. Lütfen diyorum içimden, lütfen o kadar benim lehime olsun.

Bir an sonra, Aras'ın yüzündeki ifade yerini kararlılığa bırakıyor.

"Tamam," diyor bana meydan okurcasına. "Her şeyi anlatacağım sana."

-*-

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro