Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 13 - Zâhir

DARK INC. VE KAHROLASI FANBOYLAR

Sevgili TOR Browser sevdalıları, VPN olmadan yaşayamayanlar ve Deep Web'in yedinci katmanında CIA belgeleri arayan liseliler; aranızda Dark fanboylarına yer açın.

Çünkü fena geliyorlar.

Giderek büyüyen Dark yapılanmasının en dikkat çekici tarafı, kurumun resmi misyonu. Onlar diğer bilişim şirketleri gibi daha barışçıl, kardeşçil, balıkçıl bir dünya vadetmiyorlar; Dark topluluğunun misyonu, onların tabiriyle, "yaklaşan dijital yıkımın" önüne geçmek. Kulağa epey havalı geliyor, öyle değil mi?

Ancak dijital yıkım olarak adlandırdıkları şeyin bir yıkım olup olmadığı da tartışma konusu. Sektörün önde gelen firmaları ve bazı fütüristler Dark'ın bir çeşit paranoya ve korku senaryosu üzerinden rant elde ettiğini ileri sürüyorlar. Zira dijital yıkım dedikleri olay, aslında Endüstri 4.0 ve beraberinde getireceği şeffaf dünyanın ta kendisi. Benzer şekilde, Nesnelerin İnterneti olgusu da Dark'ın en temel eleştiri odalarından biri. Topluluk olarak cihazlar arası senkronizasyonun insanların anonimlik haklarını ortadan kaldırdığını ve İnternet üzerinde güvenlik gerekçesiyle yapılan denetimlerin dijital özgürlüğü yok etmeyi hedeflediğini savunuyorlar. Sıradan bir Dark fanboyu için Big Data'nın Deccal'den tek farkı, havalı bir arabasının olmaması. Benzer mantıkla Dark yapılanmasına da bir Mehdilik misyonu yüklüyorlar.

Bununla birlikte Dark'ın Deccal'in ta kendisi olduğunu iddia edenler de var. Bu grubun genelde Google ve Apple fanboyu olma eğilimi gösterdiğini söylersek yanılmış olmayız. Ve elbette ne şiş yansın ne kebap mottosunu benimseyerek Dark'ın Google ve Apple ile perde arkasında işbirliği yaptığını iddia eden üçüncü bir kesim var. Bizlerse TeknoNerd olarak dördüncü kesimin, yani bekleyelim ve görelim diyenlerin arasındayız.

Peki ya siz neredesiniz?

TeknoNerd, sayı 78

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Zâhir; Güzerat'ta, 18. yüzyılın sonuna doğru bir panterdi. Cava'da, inananların taşladığı, Sukarta Camii'nden gelme kör bir adamdı; İran'da, Nadir Şah'ın denizin dibine attırdığı, yıldızların yüksekliğini saptamaya yarayan bir gökbilim aleti, bir 'usturlap'tı; 1892 sıralarında Mehdi'nin zindanlarında, Rudolf Kari von Slatin'in eliyle dokunduğu sarığın katları arasına gizlenmiş küçük bir pusulaydı; Zotenberg'e göre Kurtuba Camii'nde on iki bin sütundan birinin mermerindeki bir damardı; Tetuân gettosunda bir kuyunun dibiydi..."

Jorge Luis Borges - Yolları Çatallanan Bahçe

-yıl 1999

Sıcak bir yaz günüydü. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. O esnada sokakta ışıkları yanan tek evdeki bir adam esneyerek gerindi. Saatlerdir masaya eğilmekten boynu ağrımıştı. Önünde daha sayfalarca parşömen kendisini bekliyordu. Gözlüklerini çıkartıp masaya koyarken odanın kapısı açıldı. İçeri giren karısına yorgun mavi gözleriyle baktı adam.

"Çocuklar uyudu mu?"

Sandalyede oturan adama gülümseyerek yaklaştı kadın. Ufak tefekti, beyaz teniyle tezat oluşturan siyah saçları vardı.

"Lavinia yine yatak odasında uyuyakaldı," dedi kocasının gömleğinin yakalarıyla oynarken. "Aras da seni bekliyor."

Adam başını hafifçe yana eğerek karısının eline yasladı. Yorgun bir sesle mırıldandı. "Masal mı?"

Kadın başıyla onayladı. Bunun üzerine sandalyeyi arkaya iterek ayağa kalktı adam. Bir elini karısının beline koyup kapıya doğru yöneldi. Oğluna masal anlattıktan sonra çalışmaya devam edebilirdi.

Koridora çıktıkları anda ev bir ağlamayla inlemeye başladı. Minik kızları uyanmış olmalıydı. Kadın ve adam birbirlerine baktılar ve aralarında sözsüz bir anlaşmaya vardılar. Son olduğunu bilmeden ayrıldılar birbirlerinden. Kadın kızlarıyla ilgilenmek için yatak odasına doğru ilerledi. Adam bir süre karısının arkasından baktıktan sonra adımlarını çocuk odasına doğru çevirdi.

Bu birbirlerini son görüşleri oldu.

-*-

Düşmek insanı öldürmez, insanı öldüren şey düşüşün sona ermesidir. Zira düşüşün sonu yoksa, uçuyorsun demektir.

Bu hissi anlatabilmek pek mümkün değil. Bir pres makinesinin içinde olmak gibi daha çok. Toprakla gökyüzü beni iki yandan sıkıştırıyor sanki. İç organlarıma kadar sirayet eden muazzam bir basınç bu.

Yerde sırt üstü yatmış hareketsizce dururken buradan asla kalkamayacağımı fark ediyorum acıyla. Yükseklik sandığımdan çok daha fazlaymış. Öyle sert bir şekilde yere çakıldım ki bırak kaçmayı ayağa kalkmam bile imkansız görünüyor. Eninde sonunda beni burada, üzerimde görüntülerin olduğu flash bellekle birlikte bulacaklar. Tabi o zamana hala yaşıyor olursam.

"Melek!"

İnsanın ölmeden önce sevdiklerinin hayalini gördüğünü söylerler. Arzu gülümseyerek son nefesini verdiğinde bunun doğru olduğuna inanmıştım. Yüzündeki huşu, başka türlüsünü mümkün kılmıyordu. Oysa şimdi yanıldığıma eminim. Zira kulaklarıma çalınan bu sesin sahibi, sevmeye en uzak olduğum insanlardan biri.

Omuzlarımdan tutup beni sarstığını hissediyorum. Ardından aniden duruyor ve elleri nazikçe boynumda, kollarımda, bacaklarımda gezinmeye başlıyor. Onu engellemek, ayağa kalkıp yüzüne bir yumruk indirmek istiyorum ama parmağımı bile kımıldatamıyorum. Sadece kırık olup olmadığına bakıyor diyor içimdeki ses bezginlikle. Eğer iç sesim bir insan olsaydı bunları söylerken kesinlikle gözlerini deviriyor olurdu.

Bir tepki verebilmek için kendimi zorluyorum ancak başarısız oluyorum. Karın boşluğumda bana bir mızrağın üstüne düştüğümü düşündürecek kadar keskin bir acı var. Tüm kemiklerimin sızladığını, akciğerlerimin oksijen için adeta yalvardığını hissediyorum. Buna rağmen hiçbir tepki veremiyorum. Bir karabasana hapsolmuş gibiyim. Zihnim son derece uyanık ancak bedenim bundan habersiz.

Kendimi zorlayarak gözlerimi açmaya çalışıyorum. Önce başarısız oluyorum ancak ikinci denemede kirpiklerim oynuyor. Ya da bana öyle geliyor. Göz kapaklarımı harekete geçirebilmek içinse daha fazlası gerekiyor. Vücudumda kalan son güç kırıntılarını da onlar için harcıyorum ve nihayet, yavaş yavaş gözlerimi aralıyorum.

İlk gördüğüm şey koyu bir mavilik oluyor. Başta fırtınayla kararmış gökyüzüne baktığımı sanıyorum. Ancak görüşüm netleştikçe mavilik bir çift göze dönüşüyor. Aras'ın gözlerine. Onun üzerime eğilmiş endişeyle bana baktığını fark ediyorum.

"İyi olacaksın," diyor bana neredeyse yalvaran bir ses tonuyla. İkna etmeye çalıştığı kişinin ben olmadığım gayet açık. "Ama seni buradan götürmem gerek."

Hemen sonra ellerini bedenimde hissediyorum. Beni sarsmamaya dikkat ederek kendine doğru çekip kucağına alıyor. Yerle olan bağlantımın kesildiğini fark ediyorum, sol kolum başıboş bir şekilde yana düşüyor. Ancak ciddi anlamda gücümün sonundayım. Bedenimdeki acı dalga dalga yayılarak zihnimi saran bir bulanıklığa dönüşüyor. Göz kapaklarım yavaşça kapanmaya başlıyor. Engel olmayı deniyorum ama başaramıyorum. Zihnimde açılan çukura düşüyorum.

-*-

Odada aydınlık ama ilginç bir şekilde boğucu bir atmosfer var. Devasa pencerelerin hemen önünde birkaç süs bitkisi yer alıyor. Duvarlardan biri boydan boya kitaplık haline getirilmiş. Beyaz mobilyaların arasında koyu ciltli kitaplar hemen dikkat çekiyor. Altlardaki raflı bölmelerin ise iş dosyaları için olduğunu tahmin ediyorum. Emir Bey'in beyaz ahşaptan masası hiç kullanılmamış gibi sade ve düzenli. Krem renkli deri koltuğunun arkasındaki duvarda bir sürü tablo asılı.

Bunun bir rüya olduğunu içten içe biliyorum. Uyandığımda gördüğüm şeylerin büyük bir çoğunluğunu hatırlayamayacağımı da. Yine de aşima olduğum bu tablolarla dolu duvarı keşfe çıkmadan duramıyorum.

En büyük tabloda ata binmiş mağrur bir adam göze çarpıyor. Resmin kenarına küçük harflerle resimdeki adamın, Napolyon Bonapart'ın, baş harfleri yazılmış. Onun hemen sağ tarafında ise Dali'ye ait olduğunu tahmin ettiğim başka bir tablo var. Bükülmüş ve bir yerlerden sarkan duvar saatleri erimiş peynirleri hatırlatıyor bana. Sol taraftaki tablonun ise Picasso'ya ait olduğuna eminim. Aynanın arkasındaki bir kız ve onun yansıması çizilmiş. Başka bir tabloda koyu renklerin içinde kaybolmuş bir köpek var. Kanlar içindeki oğluna sarılmış dehşet içindeki bir baba. Kafede tek başına oturan sarı şapkalı bir kadın. Elini başına dayamış sıkıntılı bir ifadeyle karşıya bakan bir kadının siyah beyaz sureti.

Bir tanesi diğerleriyle uyumsuz.

Duyduğum ses irkilerek etrafıma bakınmama neden oluyor. Etrafta kimseyi göremeyince sesin bana ait olduğunu anlıyorum. Nedense bu beni rahatlatmıyor. Kendi bedenime, kendi sesimi tanıyamayacak kadar yabancılaşmış olmak ürkütüyor.

Başımı tekrar duvara çevirip tabloları inceliyorum. Kafedeki otomatın önünde tek başına oturan sarı şapkalı kadın, küçük bir köpeği içeren çamur renkli bir yalnızlık tasviri, arkası dönük biçimde karşıya bakan sıkıntılı bir kadın, üzerinde göz kamaştırıcı yeşillikte bir paltoyla atın üstünde zaferle duran Napolyon, aynada kendine bakan bir kızı içeren kübik bir Picasso eseri, kollarında ölmüş oğlunun bedenini tutan dehşet içindeki bir baba ve benim çarpık zaman algımı nitelercesine erimiş saatlerle dolu tablo.

O anda cevabı en başından beri bildiğimi fark ediyorum.

-*-

Uyandığımı anlamam biraz zaman alıyor. İlk birkaç saniyeyi göz kapaklarımın içindeki karanlığı izleyerek geçiriyorum. Sonra bir acı dalgası vücuduma yayılıyor ve hayatta olduğuma emin oluyorum. Kaburga kemiklerimde nefes aldıkça canımı yakan bir batma hissi var. Gözümle görmesem de vücudumun bazı yerlerinde morluklar olduğuna eminim.

Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey devasa pencereler oluyor. Yerlere kadar uzanan kadife perdeler çekilmediğinden dışarıdaki gökyüzü odanın içindeymiş gibi duruyor. Aşina olmadığım bir manzara bu. Benim pencerem daha çok üzerinde soba dumanı tüten gecekonduların manzarasıyla bezelidir. Bakışlarımı pencereden çekip odanın içinde gezdirmeye devam ediyorum. Karşıda tekli bir koltuk var. Yattığım devasa yatağın hemen ayak ucunda ise genişçe bir komodin gözüme çarpıyor.

Başımı hafifçe diğer tarafa çeviriyorum ve odada yalnız olmadığımı anlıyorum. Yatağın hemen yanındaki tekli koltukta uyuyan biri var. Bunun bir erkek olduğunu anlamak çok da güç değil. İri yarı vücudu koltuğa sığmaya çalışırken komik bir şekilde bükülmüş. Başı hafifçe öne düştüğü için yüzünü seçemesem de kim olduğunu anlıyorum. Bu farkındalık zihnimde bazı şeyleri ateşleyerek bir domino etkisi yaratıyor. Yakın geçmişime dair anılarım bir oluktan boşanırcasına zihnime akmaya başlıyor.

Fark ettiğim ilk şey günler süren bir kabusu geride bıraktığım oluyor. Tıpkı kabuslarda olduğu gibi yaşarken garipliğin farkına varamamıştım. Fiziksel olarak kendimi kötü hissettiğimi biliyor ama bunun düşünce yapımdaki işleyişe nasıl etki ettiğini göremiyordum. Şimdiyse gerçek tüm çıplaklığıyla gözlerimin önünde duruyor. Normalde farkına varmayacağım şeyleri fark etmiş, asla yapmayacağım şeyleri yapmış ve hayatımın içine etmiştim.

"Hayır," diye fısıldıyorum kendi kendime. Sinem'in tehditleri zihnimde yankılanıyor. "Hayır, hayır, hayır."

Sesim her kelimede perde perde yükselerek odayı doldururken Aras koltukta rahatsızca kıpırdanmaya başlıyor. Boğazıma takılan hıçkırığı yutkunmaya çalışıp yatakta doğruluyorum. Kaslarım hareketime sızlayarak isyan ediyor. Üzerimdeki yatak örtüsünü tekmeleyerek kendimden uzaklaştırıp yataktan çıkmaya çalışıyorum.

Başta yalpalasam da dengemi bulmam zor olmuyor. Ne zamandır buradayım? Neden buradayım? Sendeleyerek öne doğru bir iki adım atıyorum. Aksini düşünmek için hiçbir sebebim olmasa da okuldan atıldığıma inanmak istemiyorum. Belki sadece uzaklaştırma verirler. Nedense bu dediğim bana bile komik geliyor.

"Melek?"

Duyduğum uykulu ses yerimde yalpalamama neden oluyor. Koltuğun itilerek yer döşemesinde çıkardığı sesi duyunca onun uyandığına emin oluyorum. Göz açıp kapayana kadar yanıma geliyor. O ana kadar ona ne tepki vereceğimi hiç düşünmemiştim. Tek istediğim bu odadan bir an önce çıkmaktı. Ancak Aras destek olmak için koluma dokunduğunda içimdeki öfke uyanıyor.

"Sakın!" diyorum ondan ivedilikle uzaklaşarak. "Sakın dokunma bana!"

Ne tepki vereceğini bilemiyor. Bana doğru bir adım atarak yeniden deniyor şansını. "Melek ben-"

"Dengesiz pisliğin tekisin, evet!" diyerek tamamlıyorum cümlesini. Öfkeden ellerim titremeye başlıyor. İlginç bir şekilde bu halim Aras'ı endişelendirmek yerine rahatlatıyor. Sinirden zangır zangır titreyen parmaklarıma bakarken gözlerindeki endişeli ifadenin silindiğine şahit oluyorum. İkimiz de, elimde bir bıçak olsa onu düşünmeden on parçaya böleceğimi biliyoruz ama aptal herif bunu olumlu bir tepki olarak görüyor.

"İyileştiğine göre," diyor kollarını göğsünde kavuşturarak. "Bazı şeyleri açıklamanın vakti geldi."

Bir an durup nefes alıyor. Gözlerinden silinen endişenin yerinde şimdi öfke tohumları var. Bu kez ne tepki vereceğini bilemeyen taraf ben oluyorum.

"Konuşsana Melek!" diyor bana bağırarak. "Rektörlük binasını yakmaya çalışırken ne geçiyordu aklından?!"

Siktir! Sahte yangını benim çıkarttığımı Aras biliyorsa okulun geri kalanı da biliyor demektir. Sinem sözünü tutup hiç boş durmamış anlaşılan.

"Yakmaya çalışmıyordum," diye düzeltiyorum onu sakince. "Ben sadece yangın süsü vermeye çalışmıştım."

"Ah, demek öyle! Peki bu minik şakayı neden yaptığını sorabilir miyim?"

"B-ben..."

"Dur söyleme," diyor yüzünde çıldırmasına ramak kalmış bir adamın gülümsemesiyle. "Tahmin edeyim, güvenlik kamerası görüntülerini çalmaya çalışıyordun."

Ellerim istemsizce cebime gidiyor. Ancak flash belleğin olması gereken yerde bir boşlukla karşılaşıyorum. İşte o zaman üzerimdeki kıyafetlerin bana ait olmadığını fark ediyorum. Bir genç kıza ait olduğu belli olan çizgifilm desenli eşofman altıyla daha önce gördüğüme emin olduğum bir tişört var üzerimde. Hangisine daha çok kızmam gerektiğini bilemiyorum. Flash diskin nerede olduğunu bilmeyişime mi yoksa benden izinsiz kıyafetlerimin değiştirilmiş oluşuna mı?

"Kıyafetlerini ben değiştirmedim" diyor bakışlarımdan düşüncelerimi okumuşcasına. "Eğer kim olduğunu merak ediyors-"

Onun konuşmasıyla birlikte zihnimdeki anı dolu çukurun kapağı aralanıyor sanki. Kendimden geçmiş halde yatarken birilerinin üzerimi giydirdiğini anımsıyorum. Gözlerimi açamamıştım fakat yüzüme çarpan uzun saçlardan ve kollarımı tutan narin ellerden o kişinin bir erkek olmadığını anlamak zor değildi. Ne yazık ki o kişinin kimliğine dair bir tahminim de var. Lavinia...

Bu farkındalık bana bir diğer problemimi hatırlatıyor. Fakat o problemi doğrudan Lavinia ile çözmek zorundayım, abisiyle değil. Bu yüzden züppe ağzından kardeşiyle ilgili bir şeyler kaçırmadan önce konuyu başka bir önemli noktaya çekiyorum.

"Flash bellek nerede?"

Bir anlığına şaşırıyor. "Ne?"

"Nereye sakladıysan geri ver!" diyorum onu duymazdan gelerek. "O flash bellekteki görüntüler için eğitim hayatımı yaktım ben!"

Bir saniyeliğine durup beni tartarcasına süzüyor. Ardından arkasını dönmeden elini uzatıp komodinin üzerinde duran minik kutuyu alıyor.

"Sanırım bundan bahsediyorsun," diyor kutuyu bana uzatırken. Şeffaf olduğu için içindeki flash belleği görebiliyorum. "Ayrıca eğitim hayatın falan yanmadı. Sinem hiç kimseye bir şey söylemedi."

Kuşkuyla bakıyorum Aras'a. Sinem'e susmasını o mu söyledi? Eğer öyleyse neden? Ya da kızı susması için neyle tehdit etti? Ben henüz iç sesimle konuşmamı bitirmeden yine aynı şeyi yapıp zihnimi okuyor.

"Ben sadece onunla konuştum," diyor omuz silkerek. "Zaten istesem de bundan fazlasını yapamam. Ergenlerin bayıldığı, zorba olmayı havalı olmak sanan bir roman karakteri değilim ben. Sinem de senin düşündüğün gibi klasik kötü kız tiplemesi değil."

Aslında söyledikleri uzun uzun üzerinde düşünmeye değecek şeyler ancak o sırada kafam başka bir noktaya saplanmış durumda. Okuldan atılmadım! Evet, zihnimde hiç durmadan yankılanan cümle bu şekilde. Okuldan atılmadım. Birden gülme isteği duyuyorum. Öylesine beklenmedik ve rahatlatıcı bir haber ki bu!

"Seni kaç kez uyardım!" diye yeniden lafa giriyor Aras.

İyi de Sinem neden böyle bir kötülük fırsatını elinden kaçırsın ki? Kafam karışarak Aras'a bakıyorum. Bir zamanlar her şey ne kadar da güzeldi. O benim gözümde zorbalık yapmayı havalı olmak sanan pisliğin teki, Sinemse klasik kötü kız tiplemesiydi. Nefret etmek kolay, suç yükleyip kaçmak ise daha da kolay! Ne yazık ki gerçek hayatta siyah ve beyaz tiplemelere yer yok. Dünya grilere bürünmüş çözmesi ömür isteyen karakterlerle dolu.

"...ama senin için her şey oyun gibi, değil mi? Kalkıştığın işin sonunu düşünme gibi bir opsiyonun yok. Acaba aptal falan olabilir misin?"

"Burada durup seni dinlediğime göre, evet," diyorum elimdeki kutuyu açıp flash belleği cebime atarken. "Her şey için teşekkürler bu arada."

Etrafından dolanıp kapıya doğru ilerliyorum. Normal şartlarda durup beni neden evine getirdiği konusunda onunla kavga edebilirdim fakat şu anda tek istediğim şey, Lavinia ile karşılaşmadan buradan kaçabilmek. En yakın arkadaşımın züppeyle olan bağının bu şekilde açığa çıkmasını istemiyorum. Lavinia'nın gerçek kimliğini bana yakalandığı için değil, kendi anlatmak istediği için gelip itiraf etmesine ihtiyacım var.

Zira gerçeği bir başkasından öğrenmiş olmam, ancak bu şekilde önemini yitirebilir. Eğer Lavinia kendi ayaklarıyla gelip bana yalanlarını itiraf ederse, hiç bilmeseydim bile onun günün birinde zaten bana itiraf edeceğini görmüş olacağım. Aksi taktirde, aramızdaki güven bağını tamir etmem imkansız bir hal alacak.

"Sana defalarca kez bu işin peşini bırakmanı söyledim. Ama beni dinlemedin. Üstelik tek başına saçma sapan işlere kalkıştın."

Aras'ın bitmek bilmeyen azarlamaları içimdeki son minnet kırıntısını da ortadan kaldırıyor. Bu sefer bağıran taraf ben oluyorum.

"Tek başımaydım!" diyorum parmağımı suçlayıcı bir şekilde göğsüne yönetirken. "Çünkü bana yardım etmedin!"

Ses tonumun öfkeli çıkacağını umuyordum ama kulağa daha çok kırgın gibi geliyor. Sanki hayal kırıklığına uğramış gibi... Aras'ın yüz hatlarında ani bir yumuşama beliriyor. Birden kendimi çok kötü hissediyorum. Ona öfke duymam, ondan nefret etmem çok normal ama kırgınlık? Ya hayal kırıklığı? İnsan kurmadığı bir hayalin kırıklığını hissedebilir mi?

Anlayışlı bir ifadeyle "Çok az kaldı," diyor bana. Sesindeki tınıya, kahretsin ki, güvenmemek elde değil. "Hepsini atlatacağız."

"Sen neden bahsediyorsun?" diyorum kaşlarımı çatarak. "Bu işin peşini çoktan bıraktığını söylemiştin."

Tek kaşı alayla havaya kalkıyor. "Ve sen de buna inanmıştın."

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Hangi insan söylediği şeylere inanılmasından rahatsızlık duyar ki?

Kafamın karıştığını anlamış olacak ki "Seni başımdan atmaya çalışıyordum sadece," diyor. "Tek başınayken bile bu kadar tehlikeli olabileceğini hesaba katmamışım."

Beni başından atmaya çalışıyormuş. Hah! Aslında Aras'a kaba sözleri için minnettar olmalıyım. Eğer o düzenli aralıklarla bana hatırlatmasaydı, kim olduğumu unutabilirdim. Daha kötüsü ise, onun da kim olduğunu unutabilirdim. Düşüncesi bile kendimi felaket hissetmeme yetiyor. Sanki Arzu odanın bir köşesinde durmuş, o güzel gözlerinde onaylamayan bir bakışla bizi izliyormuş gibi hissediyorum.

"Bitti mi?"

Aniden düşüncelerimden sıyrılıyorum. "Ha?"

Kaba cevabım karşısında Aras'ın dudaklarında bir gülümsemenin hayaleti beliriyor. "İç sesinle olan muhabbetiniz," diyor dudaklarını birbirine bastırarak. İçimden suratının ortasına bir yumruk atmak geliyor. 'Dengesiz,' diye fısıldıyor iç sesim, 'hem dengesiz hem de güvenilmez.' 

Kendimi savunmaya çalışarak "Aslında bu işin peşini bıraktığına hemen inanmadım," diyorum ona. "Sonuçta böylesine büyük bir aşkı insan kolayca unutama-"

"Söylesene," diyor Aras merakla lafımı bölerek. "Sana Arzu'ya böyle delicesine aşık olduğumu düşündürten şey nedir?"

Ne cevap vereceğimi bilemiyorum. "Bilmem... B-bence öyleydin." Telaşla son sözümü düzeltiyorum. "Öylesin yani."

Tek kaşını havaya kaldırıp beni süzüyor. "Dürüst olmak gerekirse, kulağa kendini ikna etmeye çalışıyormuşsun gibi geliyor."

Al işte! Yeni bir ima daha! Ancak bu sefer onu sineye çekmeye niyetim yok. Bana kendimi bir hainmişim gibi hissettirmesine müsaade etmeyeceğim.

"Tüm bunları kafamda kurgulamadım ben!" diyorum öfkeyle. "Sizi birbirinize bakarken gördüm. Arzu senden kaçmaya çalışırken onu kolundan tutup durdurduğuna şahit oldum. İstediğin kadar inkar et, ben senin Arzu'yu nasıl öptüğünü gördüm!"

Bakışlarında anlamadığım bir ifade beliriyor yine. Gözlerine bakarken Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosuna düşmüş gibi hissediyorum kendimi. Orada bir anlam aramaya kalkarsam kendimi de kaybetmekten korkuyorum.

"Sahiden, Arzu'yla beni öpüşürken gördün mü?" diyor cevabı olmayan bir soru sorarcasına. "Gördüğüne emin misin, Melek?"

Verecek tepki bulamıyorum. İşte yine aynı noktadayız. Bana gerçekliği sorgulatıyor bu adam. Duyduklarımdan, gördüklerimden şüphe etmemi istiyor. Gördüğüm en korkunç manipülasyon yöntemi bu. Ne yapmaya çalıştığını adım gibi bilsem de kendime engel olamıyorum. Onu dinlerken zihnimde açan şüphe tohumlarının yarattığı ormanda tekrar tekrar kayboluyorum.

"Takımın geri kalanını aradım, bir saate burada olurlar," diyor bana ulaşmaya çalışarak. "İstersen bu sırada duş alabilirsin, yardımcımız dün üstünde olan kıyafetleri yıkayıp ütülemişti."

"Ne takımı?" diyorum boş boş bakarak.

"Bilmediğin çok şey var," diyor aylar sonra tekrar. "Gitmek istersen seni engellemeyeceğim ama eğer kalırsan sana Arzu'nun öldürülmesi hakkında bildiğimiz her şeyi anlatacağım."

Arzu'nun öldürülmesi. Ölümü değil. Biliyordum. Ellerim farkında olmadan sımsıkı bir yumruğa dönüşüp avuç içlerimi acıtıyor. Bunun sıradan bir kaza olmadığını biliyordum.

"Banyo ne tarafta?"

Aras bu sefer gülümsemesine engel olamıyor.   

-*-

-ARAS-

Zâhir inancını ilk kez babamın anlattığı masallarda duymuştum. İnanması güç geliyor ama küçük bir çocukken babam bana masal anlatırdı. O zamanlar bir ailemiz vardı çünkü, annem hala bizimleydi, Lavinia ilk adımlarını atmaya hazırlanıyordu. Uyuyamadığım zamanlar babam çalışmayı bırakıp odama gelir, yanıma uzanıp bana kendi uydurduğu hikayeleri anlatırdı. Bu isimsiz masalların biri Zâhir'in peşinde ömrünü harcayan adamların öyküsüydü. Çocuk aklımla neden bahsettiğini pek anlamasam da hem en sevdiğim hem de dinlerken en ürperdiğim masaldı.

Boş amfide attığım voltalar canımı sıkmaya başlamıştı. Sıralardan birine çökerken tekrar kapıya diktim bakışlarımı. Arzu geç kalmıştı. Normal şartlar altında onu çağırdığım yere benden bile önce giderdi. Ancak bu sefer gelmek istemiyordu anlaşılan.

Elbette istemiyor dedim kendi kendime. Onu neden çağırdığımı biliyor çünkü.

Öfkemi yatıştırmanın bir yolunu bulmalıydım. Fakat öğrendiğim şeyler sağlıklı düşünmeme engel oluyordu. Son dönemlerde hayatım öyle yoğun bir hal almıştı ki, okulda vakit geçirmek benim için imkansız bir forma bürünmüştü artık. Kucağıma bırakılan sorumluluğu daha fazla erteleyemiyordum, ben üniversitede zaman öldürürken dışarıda gerçek hayat akmaya devam ediyordu. Raporları ve modernizasyon analizlerini tekini bile dinlemediğim derslerde inceleyerek sağlam bir geri dönüt veremeyeceğimin de, sahaya inmedikçe gözümde her şeyin birer rakamdan ibaret kalacağının da bilincindeydim. Fakat gerçek hayatımda vakit geçirirken de benzer şekilde burada işler sarpa sarıyordu. Ben, sarpa sarıyordum.

Ani bir hareketle ayağa kalkıp pencerenin önüne doğru ilerledim. Oraya varana kadar amacım sadece manzarayı izlemekti ama dışarıdaki öylesine tanıdık bir görüntüydü ki gülümsememe engel olamadım. Bulunduğum noktaya epey uzak olsa da büyük kayın ağacı bu pencereden görülebiliyordu. Her şeyin başladığı nokta...

Borges'in söylediğine göre, Zâhir kelime olarak "adı belli", "gözle görülür" anlamlarına geliyordu. Ancak eski insanlar bu sözcüğü "unutulmaz olma denilen o korkunç özelliğe sahip olan ve imgesi insanı sonunda delirten varlık ya da nesneleri" tanımlamak için kullanıyormuş. İranlı Lütf Ali Azur'un Ateş Tapınağı isimli ansiklopedisinde Şiraz'daki bir okulda, bir kez bakan kimsenin bir daha aklından çıkaramayacağı bir biçimde yapılmış bir usturlap bulunduğunu yazıyordu; "öyle ki, padişah, insanlar evreni unutmasınlar diye bunun denizin en derin noktasına atılmasını" buyurmuştu. Bilinen ilk zâhir buydu işte.

Kapının açılma sesini duyunca zar zor dindirdiğim öfkem yeniden su yüzüne çıktı. Yarım saat önce Arzu'yu arayıp her neredeyse hemen Z-7 amfisine gelmesini söyleyip telefonu kapatırken hissettiğim öfkeden bir gram bile eksik değildi üstelik.

"Yüzüme bakmayacak mısın Aras?"

Ses tonundaki masumiyet bir an için duraklamama sebep oldu. Arkamı dönüp ona baktığımda öfkemin bir nebze azaldığını hissettim. Arzu'nun kırılgan görünüşünün böyle bir etkisi vardı işte, insanda korumacı bir içgüdüye sebep oluyordu. Ancak bu kez sınırı öyle çok aşmıştı ki, benim tahammül sınırlarımın bile ötesine uzanmayı başarmıştı.

"Cidden anlamayacağımı mı sandın?" dedim ona bağırmamaya çalışarak. "Öğrenemeyeceğimi mi düşündün?"

"B-ben... Sen neden b-bahsediyorsun anlamıyorum..."

"Yapma, Arzu!" dedim bu sefer bağırarak. "Projeyi senin çaldığını biliyorum! Dahası, bunu neden yaptığını da biliyorum!"

Birkaç saniye kuşkuyla yüzümü inceledi. Blöf yapmadığıma emin olmaya çalışıyordu şüphesiz. Neyse ki ciddi olduğumu anlaması uzun sürmedi. Bu sefer hiç olmadığım kadar ciddiydim.

Ne yapacağını bilemez bir tavırla ellerini kucağında birleştirdi. Bir çıkış yolu arıyordu kendine. Oysa bu sefer tüm kaçış güzergahlarını kapatmıştım. O da bunun farkındaydı. Yavaş yavaş ciddi bir bakış oturdu açık mavi gözlerine. Kartları açık oynamaya karar vermişti anlaşılan.

"Diyelim ki öyle, ne yapacaksın bana?"

"Sana hiçbir şey yapmayacağım!" dedim malumu ilan ederek. "Sen benim muhatabım değilsin artık! Gidip her şeyi Melek'e anlatacağım."

Arzu gülmeye başlayınca ne yapacağımı bilemedim. Bana kızmasını bekliyordum, ya da yalvarmasını. Ama böyle karşıma dikilip benimle alay edeceğine hiç ihtimal vermemiştim.

"Cidden her şeyi anlatacak mısın?" dedi gülmesine ara vererek. "Ona deli gibi aşık olduğunu da söyleyecek misin, Aras?"

Nereye varmaya çalıştığını anlamıştım. En korktuğum yere doğru gidiyordu. Oysa saklı korkularımı sezmemesi için elimden geleni yapmıştım. Yine de gidip eliyle koymuş gibi bulmuştu.

"Belki de anlatırım, neden olmasın?" dedim hala kararlı görünmeye çalışarak. Ah şu baştan kaybedilmiş savaşlar...

"Yapma, Aras!" dedi beni taklit ederek. "Sence Melek hangimize inanır? Kardeşi gibi gördüğü dostuna mı yoksa bir iblisten farksız görmediği müstakbel eniştesine mi?"

Verecek cevabım yoktu. Tüm kutsallara lanet olsun ki, Arzu haklıydı. Melek'in benim sözlerime inanabileceği, hatta durup beni dinleyeceği bir olasılığı hayal dahi edemiyordum. Aramızda öylesine büyük ve sağlam bir duvar vardı ki, ona ulaşmam tamamen imkansızdı. Üstelik ben bu duvarın örülüşüne de şahit olmuştum. O zamanlarda bile elimden hiçbir şey gelmemişti.

"Projeyi ona geri ver," dedim tamamen pes ederek. "Bursu kesilip okuldan atıldığında ne olacak sanıyorsun cidden?"

Arzu bir an tereddüt ediyor gibi göründü. Ayakları arka arka gitmeye başlamıştı. "Projesini ben çalmadım."

Onu umursamadan aramızdaki mesafeyi kapatıp devam ettim sözlerime. "Ben sana söyleyeyim, zamanla çıkacaksın onun hayatından. İşte o zaman, elinde bana karşı hiçbir koz kalmayacak."

Nihayet geri gitmeye son verdi Arzu. Yüz ifadesi kararsızlıkla gölgelenmişti. "Bir şartım var."

"Ne istiyorsun Arzu?"

Yüzündeki kararsız ifade yoktu artık. "Öp beni."

Kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Birinin beni sarsarak uyandırmasını istiyordum. Mesela, gözlerimi bir yoğun bakımda falan açayım ve bir süredir komada olduğumu söylesinler. Yaşadığım şeyler tamamen sapkın hayal gücümün eseri olsun.

"Yaz dizilerine falan mı sardın sen?" dedim alay ettiğimi gizleme gereği duymadan. "Sırada ne var söylesene. Asansör fobisi klişesi de yaşayacak mıyız?"

Kollarını göğsünde kavuşturmuş sessizce beni izliyordu. Talep ettiği saçmalıkla alay etmem onu gücendirmiş olmalıydı. "Ben şaka yapmıyorum, Aras."

"Gerçekten mi? Oysa ben bir süredir senin bir fıkradan ibaret olduğunu düşünmeye başlamıştım."

"Sen bilirsin," dedi sabrı taşmış görünerek. "İstersen hazırlık kantinine gidip Melek'i teselli edebilirsin. Son gördüğümde orada oturmuş ağlıyordu çünkü."

Topuklarına yere vurarak arkasını dönüp kapıya doğru ilerlemeye başladı. Gittikçe artan bir öfke damarlarıma yayılırken ayağa fırlayıp Arzu'nun peşinden ilerledim ben de. Tam kapının önündeyken kızı tutup yeniden amfinin içine sürükledim. Karşı koymadı bile. Melek'in yanındayken yaptığı kolum acıyor numaralarını bir kenara bırakmıştı.

"Sen gerçekten hastasın!" diye bağırdım yeniden. "Hayallerindeki o duygu yüklü öpücüğü sana veremem, Arzu. İstesem de olmaz, cinsel bir dürtüden öteye geçmez."

Bana çarpıp hışımla odanın içine doğru ilerlerken doğru söylediğimi çok iyi biliyordu. Bir anlığına onun ikna olacağını sanmıştım fakat tekrar bana döndüğünde yüzünde çaresiz bir ifade vardı.

"Onu hayal et o zaman!"

"Ne?!"

Yüzümün tiksintiyle buruşmasına engel olamadım. Gerçekten aklını yitirmiş olmalıydı. Hangi kadın karşısındaki erkekten böyle bir şey isterdi ki? Hangi kadın gururunu ve onurunu bile isteye ayaklar altına alırdı?

"Bu benim hakkım," Yanıma gelip ellerini göğsüme koydu. Ses tonu adeta yalvarır gibiydi. "Bir kez olsun hissettir bana. İster rol yap, ister onu düşün, umurumda değil. Bir anlığına da olsa aşkımın karşılıksız olmadığına inanmaya ihtiyacım var."

"Arzu, saçm-"

"Bu benim hakkım," diye fısıldadı tekrar. Şimdi daha da yakın duruyordu yüzüme. "Seni sevmeyen, senden nefret eden, hislerinin farkında bile olmayan birinin değil."

Gözlerimi ondan kaçırarak pencereye baktım... ve pes ettim. Arzu'nun yalvarışları yüzünden pes etmemiştim. Batan güneş ışıkları büyük kayın ağacının dallarında oynaşıyordu. Tıpkı bir yıl evvel onu ilk gördüğümde saçlarında oynaşan güneş ışıkları gibi. O gün masalların tamamen doğru olmadığını anlamamı sağlamıştı.

Çocukken, günün birinde bir Zâhir'le karşılaşmaktan deli gibi korkardım. Çünkü tarih bir Zâhir'le karşılaştıktan sonra dünyanın geri kalanını unutan meczupların hikayeleriyle doluydu. En kötüsü ise Zâhir her şey olabilirdi. Borges'in yazdıklarına göre İran'da, Nadir Şah'ın denizin dibine attırdığı bir usturlap olarak ortaya çıkmıştı ama 1892 sıralarında Mehdi'nin zindanlarında, Kari von Slatin'in eliyle dokuduğu sarığın katları arasına gizlenmiş küçük bir pusulaydı. Zotenberg'e göre Kurtuba Camii'nde on iki bin sütundan birinin mermerindeki bir damardı; Tetuân gettosunda bir kuyunun dibiydi. Somut bir tanımı olmadığı gibi ondan korunmanın yolu da yoktu. Günün birinde Zâhir'le karşılaşıp ömrümün kalanını onu düşünerek geçirebilirdim ve bu nesne sıradan bir çakıl taşı bile olabilirdi.

Melek'e aşık olduktan sonra Zâhir inancının iki noktada hatalı olduğunu fark etmiştim. Birincisi, bu öyle ilk görüşte saplanıp kalınacak, hayatı zindan eden bir şey değildi. İnsanın içine yavaş yavaş da işleyebiliyordu. Yarattığı etkiyse uzun süre su altında kaldıktan sonra yüzeye çıkınca alınan ilk nefese eşdeğerdi. Ve en önemlisi, Zâhir cansız bir nesne olmak zorunda değildi. Bazen genç bir kızın suretine de bürünebilirdi.

Kayın ağacının görüntüsü beni bulunduğum mekandan soyutlamaya yetmişti. Melek'i hayal etmek içinse ayrı bir çaba sarf etmeme gerek yoktu zaten. Hayali göz kapaklarımın arkasına kazınmış bir damga gibiydi, hislerimi inkar ettiğim dönemlerde bile söküp atamamıştım onu oradan. Ömrümün sonuna kadar, hatta belki de gözlerimi son kez kapattıktan sonra bile orada olmaya devam edeceğini biliyordum. Bu yüzden yapmam gereken son şeyi de yaparak gözlerimi kapattım ve kendimi gerçekliğin dışına hapsettim.

Şimdi onu karşımda görebiliyordum işte. Akşam güneşi yine saçlarındaki kızıl tutamlarda dans ediyordu. Gözlerindeki, kimsenin fark etmediği, yeşil hareler yanıp sönmeye başlamıştı. Sahi nasıl düşmüştüm bu noktaya? Kayın ağacının altında mı başlamıştı? Onu elinde en sevdiğim kitapla otururken gördüğümde mi? Kafede gece yarısına kadar çalıştıktan sonra evine yaklaşınca yorgun görüntüsüne çeki düzen vermesi, zile basmadan evvel yüzüne oturttuğu neşeli maske mi etkilemişti beni?

Dudaklarımız birbirine değdiğinde uzun zamandır bu anı beklediğimi fark ettim. Öyle ki, vücudumun verdiği tepki beni bile şaşırtmıştı. Oysa tanıştığımız günden bu yana asla unutamadığım bir gerçekti bu. Evet, Melek'i görür görmez ona aşık olmamıştım, hislerimi kabullenmem zaman almıştı fakat aramızdaki çekimin ilk günden beri farkındaydım. Şimdi hayalinin yarattığı bu çekim, gerçek olanla kıyaslanamazdı bile. O çekimi hissettiğim anda bir uçuruma adım atmak üzere olduğumu anlamalıydım.

Bilmiyordum. Bir akşamüstü alacakaranlığında Melek'in hayatına girdiğimi sanırken aslında onun benim hayatıma, geride bana yer kalmayacak şekilde girdiğinden haberim bile yoktu. Ve işin komik tarafı şu ki, haberim olsa bile yine de yürürdüm o ağacın altına.

Bunun çölde kaldıktan sonra su içmekten farkı yoktu. Bir elimi saçlarında gezdiriyordum, diğer elimse belini kavramıştı. İkimizin de nefes alışverişleri hızlanmıştı. Başını hafifçe yana eğdiğinde elimde olmadan inledim ve onu belinden tutarak iyice kendime doğru çektim. Kasıklarımdaki sızı bütün vücuduma yayılmaya başlamıştı. Dudaklarımı boynunda gezdirirken artık durmam gerektiğini biliyordum. Son bir kez çaresizce adını fısıldadım kulağına. "Melek..."

Gerçekliğe dönüşüm yüksek bir uçurumdan düşmekten farksız olmuştu. Fısıldadığım isimle birlikte kollarımdaki bedenin kaskatı kesildiğini hissetmiştim. Ben bunun sebebini idrak edemeden yanı başımızda bir gürültü koptu. Ani bir hareketle kendimi geri çektim ve sesin geldiği yöne doğru başımı çevirdim.

Kapıda, orada görmeyi en son beklediğim kişi duruyordu. Yüzünde kıpkırmızı bir ifadeyle öylece kalakalmıştı Melek. Her şeye şahit olmuştu. 

                                                            

                                

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro