Bölüm 12 - Gemileri Yakmak
"Arkasında hiçbir teşkilatlı güç bulunmayan parmak, tetiği çekip, tek başına bir insanın sahip olabileceği bütün deliliği göstermeli. Uyuyan halkların yataktan düşme zamanı geldi. Göz kapaklarının jiletlerle kesilmesinin zamanı. Ebedi uykusuzluk zamanı.
Şimdi suikast zamanı."
-Kinyas ve Kayra, sf. 147
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Herakleitos "Kimse aynı nehirde ikinci kez yıkanamaz." der. Çünkü ikinci kez girdiğin nehir ilkiyle aynı nehir değildir. Altından çok sular akmış, dibindeki kayalar aşınmış, denize dökülen sularının yerini yağmur suları almıştır. Nehir değişmiştir.
Bundan yaklaşık bir yıl önce içinde yüzdüğüm nehrin suları acıyla lekelenmişti. Arzu'nun ölümünü atlatamıyordum. Durmadan kabuslar görüyor, bazen kendimi içimi kaplayan öfkeden gözlerim kararmış halde buluyordum. Ancak o nehirde hissettiğim her şeyden emindim. Düşmanlarım ve dostlarım keskin bir çizgiyle birbirinden ayrılmıştı. Evet, canım çok yanıyordu ama zihnimde şüphe tohumlarına yer yoktu. Şimdiyse zihnim o tohumlardan yeşeren devasa ormanlarla kaplı.
Sabah evden çıkmadan önce Naz'a bir yığın tembihte bulunmam gerekiyor. Akşam geç gelebileceğimi, kapıyı kimselere açmaması gerektiğini tekrar edip duruyorum. En sonunda bıkkın bir ifadeyle beni kapıya doğru iteliyor.
"Abla dersine geç kalacaksın."
"Sen şuna nasihat dinlemekten sıkıldım desene." diyorum yanağından bir makas alarak. "Eğer evde sıkılırsan Seval Teyzelere git, olur mu?"
Onun evde tek kalmasını istemediğim için böyle yaptığımı bildiğinden muzip bir şekilde gülüyor.
"Hiç sanmıyorum, abla."
Üniversite sınavlarına az kaldığı için artık evde çalışıyor Naz. Seval Teyze'nin ise bir sürü küçük çocuğu var. Mehmet bile sırf bu yüzden evinde ders çalışamıyor. O yüzden fazla üstelemiyorum ben de. Cebimdeki paranın neredeyse tamamını Naz'a verip evden çıkıyorum.
-*-
"Melek, iyi misin?"
İçine daldığım düşünce yumağından sıyrılıp gülümsüyorum Lavinia'ya. "Evet. Neden sordun ki?"
Aslında ne kadar tanıdık olduğunu yeni fark ettiğim koyu mavi gözleri kararsızlıkla gölgeleniyor bir an. Farkında olmadan dudağını ısırıyor.
"İki gündür biraz tuhaf davranıyorsun."
Elimi masanın kenarına koyup omuz silkiyorum. "Üzerimde bir halsizlik var. Sanırım grip oluyorum."
Bana inanıyor ve C vitamini alıp kendimi sıcak tutmam gerektiğiyle ilgili nasihatler sıralamaya başlıyor. Aslında cidden halsiz hissediyorum ama grip olmak zerre umurumda değil. Ben daha çok uğradığım ihanetin derdindeyim. Kendi dertlerimle uğraşmaktan Lavinia'nın hayatımdaki yeri hakkında düşünmeye pek vakit bulamamıştım. Ona hiç dikkat etmemiş, kim olduğuyla derinlemesine ilgilenmemiştim. Bunda biraz da Lavinia'nın etkisi vardı elbette. İlgi isteyen biri değildi, hatta ilgi görmekten rahatsız oluyordu. Hayatıma girdiği günden beri bir köşede sessizce durup içime işlemişti. Lavinia'nın benim için ne kadar önemli olduğunu, onun gerçek kimliğini öğrendiğim gece anladım.
Hakkı Bey amfinin kapısında göründüğünde Lavinia'nın tedirgin olduğunu hissediyorum. Bugün ilk kez benim zorumla giriyor Anayasa Hukuku dersine. Babasıyla aralarında anlayamadığım bir problem var ama çözeceğim. Zamanla hepsini çözeceğim.
Hakkı Bey sınıfın kapısını kapatmak üzere çekip yerine ilerlerken koridorda koşan birinin ayak sesleri yankılanıyor. Kapı ağır ağır kirişe ilerlerken yetişip yetişemeyeceğini merak ediyorum. Hakkı Bey ise hiç oralı olmuyor. Hepimiz biliyoruz ki, o kapı kapandıktan sonra içeri ölüm bile giremez.
Yetişiyor. Kapanmasına küçük bir an kala kapıyı tutup içeri giriyor Aras. Hocaya başıyla selam verdikten sonra birkaç sıra önümüzdeki boş yere doğru ilerliyor. Tüm dikkatimi yönelterek onun Lavinia'yı fark edeceği anı beklemeye başlıyorum. Ancak Aras etrafına bakmıyor bile. Hızlıca yürüyüp sırasına varıyor.
Tam oturacağı esnada sesimi birkaç perde yükselterek konuşuyorum. "Silgini kullanabilir miyim, Lavinia?"
Söylediklerim sadece Aras'ın değil, Hakkı Bey'in de dikkatini çekiyor. Yüzlerinde tıpatıp aynı ifadeyle dönüp bizim olduğumuz yere bakıyorlar. Sınıfın çoğu durumun farkına bile varmıyor. Lavinia'nın bana uzattığı silgiyi alırken ellerinin titrediğini fark ediyorum. Korkuyor diye geçiriyorum içimden. Babası yanımıza gelip bilmeden onun kimliğini afişe eder diye korkuyor.
Neyse ki Hakkı Bey evlat ayıran birisi değil. Tıpkı oğluna yaptığı gibi kızını da okul içerisinde tanımamazlıktan geliyor. Hakkı Bey'in en çok bu yönünü takdir ediyorum. Adam işiyle özel hayatını o kadar keskin bir şekilde birbirinden ayırıyor ki, onun dersinden kendi oğlu bile geçemiyor. Torpilin her alana sızdığı bir devirde bu yaptığı küçümsenecek şey değil.
Ama yeri gelince Hakkı Karadağ da kendi evladının suçunu örtüyor diye fısıldıyor içimdeki ses. Arzu'nun ölümüyle ilgili soruşturmadan züppenin nasıl da kolayca yırttığını unutma.
"Soruyu tekrar etmemi ister misiniz?"
Hakkı Bey'in kınama yüklü ses tonuyla kendime geliyorum. Başta onun bana hitap ettiğini sanıp korksam da züppeye baktığını görünce rahatlıyorum. Manzaraya bakılırsa beyzademiz babası tarafından gafil avlanmış.
"Evet, lütfen."
Hakkı Bey buz gibi bakışlarını oğlunun üzerine dikiyor. "Size 1961 anayasasını diğer anayasalardan ayıran en önemli özelliği sormuştum."
Aras konuyu hiç uzatmıyor. "Bilmiyorum."
"Buna şaşırdığımı söyleyemem," diyor Hakkı Bey oğlunun önündeki kağıtları işaret ederek. Başımı uzatıp baktığımda züppenin önünde duran notlara baktığımda gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Kağıtların üst kısımlarında iri puntolarla Stealth Aircraft Scattering Analysis in VHF Band yazıyor. İngilizce bildiğim halde ne anlama geldiğine dair bir fikrim yok. Bu da kağıtta yazan şeylerin Hukuk notları olmadığını gösteriyor.
"Cevap verebilecek biri var mı?" diyor Hakkı Bey sınıfa dönerek. Yüzündeki ifadeye bakılırsa çok umutlu değil. Oysa yanılıyor. Ben henüz cevabı düşünmeye bile başlamamışken Lavinia çekinerek kaldırıyor elini. Açıkçası bu beni şaşırtıyor zira bu onun Anayasa Hukuku dersine ilk girişi. Dönemin başından beri türlü bahanelerle dersi ekip duruyordu. Buna rağmen tüm sınıfın sessiz kaldığı bir sorunun cevabını dahi bilebiliyor.
Hakkı Bey'in yüzünde memnuniyet dolu bir ifade belirmesini, gizlemeye çalıştığı bir gururla kızına söz vermesini bekliyorum. Ancak öyle olmuyor. Hakkı Bey ilginç bir şekilde Lavinia'yı görmezden gelmeyi deniyor. Kızın havada duran eline aldırmadan tekrar sınıfa dönüp cevap verecek birilerinin olup olmadığını soruyor. Bazı öğrencilerin Lavinia'ya bakarak kendi aralarında fısıldaştığını fark ediyorum. Lavinia'yı biraz tanıyorsam, birazdan koşarak sınıftan çıkacağına ve bir daha asla bu derse gelmeyeceğine eminim.
Ama sorun şu ki, ben hayatımdaki birçok insan gibi Lavinia'yı da hiç tanımıyorum. Bu gerçek, onun söz almaya gerek duymadan konuşmaya başlamasıyla tekrar çarpıyor yüzüme.
"1961 anayasasının en temel özelliği ülkemizdeki en özgürlükçü ve demokratik anayasa olmasıdır," diyor meydan okurcasına. Hakkı Bey'in şaşkınlık içeren bir yüz ifadesiyle kızına döndüğünü görüyorum. Lavinia ise babasının yüzüne bakmadan devam ediyor konuşmasına. "Hatta dünya üzerindeki en özgürlükçü anayasalardan biri olduğu da söylenebilir. Bunun sebebi; anayasanın, işin uzmanı olan akademisyenlere hazırlatılmasıdır."
Sözü bitince aniden duruyor Lavinia. Ardından Hakkı Bey'in acımasız ses tonu yankılanıyor duvarlarda.
"Size söz hakkı almadan konuşabileceğinizi kim söyledi?!"
Ortama birkaç saniyelik bir sessizlik hakim oluyor. Doğruya doğru, sevecenlik; Hakkı Karadağ'ı tanımlamak için kullanılabilecek bir kelime değil. Ancak onu sevmeyen insanlar bile ne kadar profesyonel bir insan olduğunun farkındadır. O yüzden bu yersiz çıkışı tüm sınıfta şaşkınlıkla karşılanıyor. Aras'a baktığımda masanın üzerinde duran ellerini sımsıkı yumruk yaptığını fark ediyorum. Lavinia'nın yüzünde ise abisinden aşina olduğum o tepkisiz ifade var.
"Eğer bu saygısızlığı tekrarlarsanız, yıl sonuna kadar sizi derse almam." diyor Hakkı Bey Lavinia'nın yüzüne bile bakmadan. Aras'ın oturduğu yerde iyice gerildiğini fark ediyorum endişeyle. Olay çıkarmasına ramak kaldığına adım gibi eminim. Neyse ki Hakkı Bey başka bir şey söylemiyor. Yüzünde buz gibi bir ifadeyle arkasını dönüp ağır ağır kürsüye doğru ilerliyor. Devasa tahtanın önüne geldiğindeyse bir anlığına duraksıyor ve arkası dönük bir vaziyette konuşuyor.
"Bu arada, cevabınız doğru."
-*-
Mert'le birlikte kampüsün çıkış kapısına giden yolda yürüyoruz. Lavinia iki gündür okula gelmiyor. Umursamamaya çalışsam da içten içe deli gibi merak ediyorum onu. Mert ise derste olanları duyduğundan beri endişelendiğini gizlemeye çalışsa da beceremiyor. Lavinia yarın da gelmezse kızın adresini öğrenmek için harekete geçeceğine eminim. Acaba gittiği evde kendisine kapıyı Hakkı Bey'in açtığını görünce ne yapacak?
"Uykusuz falan mısın sen?"
Mert'in ani sorusu kafamı karıştırıyor. "Ha?"
"Yüzün solgun görünüyor," diyor açıklama yaparcasına. "Arada bir makyaj denilen şeyi denemelisin."
Cevap olarak dilimi çıkartıyorum, o da yüzüne sahte bir tiksinti ifadesi takınarak karşılık veriyor. Dışarıdan neşeli gözükse de içten içe huzursuz olduğunun farkındayım. Son zamanlarda Lavinia ile aralarında bir çeşit soğuk savaş vardı zaten. Onları ne zaman görsem bir şeyler hakkında tartışıyorlardı. Beni görünce susmalarından şüphe duysam da konunun üstüne gitmemiştim hiç. Belki de tüm bunlar ben dostlarıma yeterince zaman ayıramadığım için yaşanıyordu.
Derin bir nefes alıp düşünceleri zihnimden atmaya çalışıyorum. Ağzımdaki metalik tat gittikçe artıyor sanki. Kafamı kaldırıp etrafa baktığımda bunun sebepsiz olmadığını fark ediyorum. Yürürken farkında olmadan o yere, aylarca kabuslarımı süsleyen o yol ayrımına gelmişiz. Arzu'nun kollarımda öldüğü yer burası.
Normalde sırf buradan geçmemek için yolumu uzatırdım ama bugün ben ben olmaktan çıkmış gibiyim. Arzu bu gibi durumları çok güzel tanımlardı aslında. Sanki hayata yarı saydam bir perdenin, bir sis bulutunun arkasından bakıyor gibiyim, Melek derdi bana sık sık. O zamanlar onun neden bahsettiğini anlayamazdım, şimdiyse ben de o perdenin arkasındayım.
Yol ayrımını çabucak geçmek için adımlarımı hızlandırıyorum ancak duyduğum çığlıklar beni olduğum yere kilitliyor. Sonra zaman duracak kadar yavaşlıyor sanki. Saniyeler yıllara dönüşüyor, her şey ağır çekimde ilerliyor. Korkuyla başımı kaldırdığımda önümüzde yürüyen kızların dehşetle yola baktığını görüyorum. Bakışlarını takip ettiğimde onları dehşete düşüren şeyin ne olduğunu görüyorum. Bir şeylerden kaçmaya çalışan bir köpek can havliyle yola atılıyor. Daha ileride kahkaha atan birkaç ruh hastası duruyor. Ellerinde belli ki köpeğe atmak üzere hazırladıkları taşlar var. Kırmızı bir pikap ve dikkatini yola değil de elindeki telefona vermiş sürücüsü. Kızların çığlıkları.
Ve çarpışma anı.
Momentum, bir kez devreye girdiğinde asla durdurulamaz. Çünkü fizik kuralları var olmuş tüm hukuk kurallarından daha katıdır. Fizik kanunlarının verdiği kararları temyize götüremezsiniz. Yaklaşık hızlarla hareket eden iki nesne çarpıştığında hangisinin paramparça olacağına nesnelerin kütlesi karar verir. Daha büyük olan her zaman daha avantajlıdır, çarpışmayı çok az hasarla atlatır. Zira momentum, çarpışmanın bedelini her zaman küçük olana ödetir.
Bu sefer de öyle oluyor. Tıpkı Arzu'da olduğu gibi. Aynı yer. Aynı açı. Aynı manzara. Araba köpeğe çarpıp birkaç metre öteye savuruyor, doğruca toprak zeminin üzerine. Yine aynı çığlıklar doluyor kulaklarıma. Yine istemsizce öne atılıyorum. Yine aynı çaresizliği damarlarımda hissediyorum.
Ben toprak zeminde inleyen köpeğin yanına vardığımda sürücü araçtan iniyor. Çevremizi kalabalıklaştığını fark ediyorum. Köpeğin ölümünden sorumlu olan ruh hastaları koşarak uzaklaşıyorlar bizden. Hayvanın kırıldığı besbelli olan bacağına dokunmamaya çalışarak tüylerini okşuyorum. Dokunuşumla birlikte sakinleşir gibi oluyor. Sürücü başımızda dikilmiş insanlara kendini savunmaya çalışıyor.
"Köpek birden çıktı karşıma!" dediğini duyuyorum onun telaşla. "Hızlı değildim, burada istesem de hız yapamam zaten! Hayır, telefona yalnızca bir anlığına bakmıştım! Evet, evet tabi ki bütün tedavi masraflarını üstleneceğim!"
Köpeğin başında donakalmış vaziyette dikilirken Mert omuzlarımdan tutup sarsıyor beni. "Melek, izin ver de köpeği alsınlar!" diyor beni kendime getirmeye çalışarak. Başta ne dediğini anlamıyorum, sonra başımda dikilmiş adamları fark ediyorum. Köpeği veterinere götürecekler diye düşünüyorum içimden. Benim köpeği bırakmamı bekliyorlar.
Acılı gözlerle bana bakan hayvanı serbest bırakıyorum. Aklım hala duyduklarımda. Aynı yer, aynı açı, aynı manzara. İleri atılıp sürücünün yakasına yapışıyorum aniden. Adam şaşkınlıkla geri çekilmeye çalışıyor.
"Az önce neden öyle dedin?" diyorum ellerimi yakasından çekmeden. "Burada hız yapamam dedin! İstesem de hız yapamam dedin! Niye?!"
Birkaç kişi aramıza girmeye çalışıyor. Adamın gözlerinde korku dolu bir ifade beliriyor. Kafayı yemiş gibi tekrar sarsıyorum onu. "Niye öyle dedin?!"
"H-hız sınırı," diyor sürücü ellerimden kurtulup aramıza güvenli bir mesafe koyarak. Ardından eliyle yol kenarındaki tabelayı işaret ediyor bana. "Kampüs burası! Saatte 25 kilometrenin üstüne çıkmak yasak!"
Şok olmuş bir vaziyette bana gösterdiği tabelaya bakıyorum. Bunca zamandır farkında bile olmadığım tabelaya. Mert koluma girip beni oradan uzaklaştırmaya çalışıyor. Aklıma gelen fikirle birlikte durduruyorum onu.
"Mert senden bir şey isteyeceğim!" diyorum gözlerime yaşlar dolarken. "Veterinere gidip bana köpeğin durumuyla ilgili bilgi verir misin?"
Bana yarı şaşırmış yarı anlayışlı bir şekilde bakıyor. "Birlikte gidelim, kendi gözlerinle iyi olduğunu görmüş olursun."
Yaşadığım şeyin sıradan bir kaza şoku olduğunu sanıyor. Köpeğe olan merhametimden saçmaladığımı, sürücünün yakasına bu yüzden yapıştığımı düşünüyor.
"Hayır, hayır," diyorum ellerimi iki yana sallayarak. Aklıma gelen ilk yalanı söylüyorum. "B-ben yol boyunca acı çekişini görmeye dayanamam!"
Mert bana tereddütle bakıyor. İnandırıcı olması için göz pınarlarımda bekleyen damlalardan birini serbest bırakıyorum. "Lütfen Mert. Yoksa aklım hep onda kalır."
Bakışlarındaki tereddüt yerini tamamen anlayışa bırakıyor. Haber vereceğini söyledikten sonra sürücünün yanına gidip onunla gitmek istediğini söylüyor. Neyse ki adam zorluk çıkarmıyor. Köpeği arka koltuğa yatırdıktan sonra tekrar biniyorlar araca. Kırmızı pikap olay yerinden uzaklaşırken insanlar da birer birer dağılmaya başlıyor. Hiçbir şey yapmadan orada dikiliyorum. Bakışlarım Arzu'nun kollarımda öldüğü yere kenetleniyor bir süre. Aynı yer, aynı açı, aynı manzara.
Teyit etmem gerek, diyorum kendi kendime. Emin olmam gerek. Neden? Yardıma ihtiyacım var. Ama nasıl? Nasıl? Kim?
Sonra zihnimde bir isim beliriyor. Aras.
-*-
Soğuk acımasız bir bıçak gibi kesiyor yüzümü. Ancak yavaşlamıyorum, bilakis arttırıyorum hızımı. Belirsizliğin pençesinde geçen onca aydan sonra labirentin sonuna geldiğimi hissediyorum. Görünürde var olmayan ama hiç durmaksızın içimi kemiren şüpheler, hayatıma çöken umutsuzluk hissi ve daha nicesi... Hepsinden kurtulmama çok az kaldı.
Yol ayrımına geldiğimde hiç durmadan sağa sapıyorum, Mühendislik Fakültesine giden yola. İçimden bir ses Aras'ı orada bulacağımı söylüyor bana. Nitekim haklı da çıkıyorum. Beş dakikalık bir yürüyüşün ardından buluyorum onu. Fakültenin bahçesindeki kafede oturuyor.
Biraz daha yaklaşınca yalnız olmadığını fark ediyorum. Kızın biriyle oturmuş yüzünde ilk kez gördüğüm cana yakın bir gülümsemeyle sohbet ediyor. Normalde bunun beni durdurması gerekirdi ancak bırak durdurmayı, yavaşlatmıyor bile. Kafenin kapısından içeri girip kararlı adımlarla hedefime yöneliyorum.
Henüz yolun yarısındayken fark ediyor beni. Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade beliriyor. Eğilip karşısındaki kıza bir şeyler fısıldadıktan sonra sandalyesini geri itip ayağa kalkıyor. Çıkışa doğru yürüdüğünü görünce kaçıp gideceğini sanıyorum ama hayır- tam yanımdan geçerken kolumdan tutup beni de sürüklüyor beraberinde. Bir an şaşkınlıkla sendelesem de çabucak ayak uyduruyorum.
Dışarı çıktığımızda ciğerlerime ferah bir toprak kokusu doluyor. Hemen ardından yağmur damlalarını hissediyorum yüzümde. Bunun üzerine Aras kolumdan tutup kafenin önündeki tentenin altına çekiyor beni. Kolumu öfkeyle çekiyorum ondan. Öne doğru bir iki adım atıp yeniden çiseleyen damlaların altına bırakıyorum kendimi.
Önce bir şeyler söyleyecek gibi oluyor ama aniden vazgeçiyor. Ardından sırtını duvara yaslayıp yüzüme vuran yağmur damlalarına bakıyor ters ters. Birden lafa nasıl gireceğimi bilmediğimi fark ediyorum. Az önce şahit olduğum kazayı anlatmalı mıyım? Sahi, ne var ki elimde? Sadece girilen verilerle tutarsız olduğunu düşündüğüm bir sonuç var ve içgüdülerim dışında bu uyuşmazlığı ispatlayabilecek hiçbir şey yok.
Hız sınırının altındaki bir araç genç ve sağlıklı bir insana çarptığında ortaya çıkan manzara başka şekilde vuku bulmalıydı. Üstelik Arzu toprak zemine düşmüştü, ilkbahar yağmurlarıyla ıslanmış yumuşak bir zemine! Ağzından ve burnundan kanlar gelerek birkaç dakikada ölmesine sebebiyet verecek bir olay değildi bu. Öyle miydi?
"Bütün gün seni mi bekleyeceğim?"
Aras'ın sesiyle sıyrılıyorum düşüncelerimden. Önce ne diyeceğimi bilemiyorum. Ardından kelimeler kendiliğinden dökülüyor dudaklarımdan.
"Arzu'nun ölümüyle ilgili aklıma yatmayan şeyler var," diyorum soğuktan ve biraz da heyecandan titreyerek. "Senin de öyle düşündüğünü biliyorum. Birbirimize yardım edebiliriz."
Arzu'nun ismini duyunca gözlerinde karanlık bir ifade beliriyor. Farkında olmadan bir iki adım geriliyorum. Ancak bir an sonra gözlerindeki karanlık yerini alaycı bir bakışa bırakıyor.
"Senden yardım istediğimi de nereden çıkardın?"
Ister istemez şaşırıyorum. Beni zorla alıkoyup Arzu hakkında sorular sorduğu geceyi nasıl unutabilir?
"O gece kazan dairesinde-"
"Hayatımın en büyük aptallığını yaptım, evet!" diyor sözümü keserek. "Senin gibi bir laftan anlamazı başıma bela ettim!"
Boğazımın sıkıştığını hissediyorum. Mide bulantım giderek artıyor ve baş döndürücü bir hal alıyor. Şiddetle bir yerlere tutunma ihtiyacı hissetsem de kendime hakim oluyorum. Şu an çok daha mühim bir mesele var ortada.
"Bak anlamıyorsun," diyorum ısrarla. "Eğer birlikte hareket edersek-"
Küçümser bir ses tonuyla sözümü kesiyor. "Sende gerçekten duyduğunu anlamama problemi var."
"Çünkü duyduklarımla gördüklerim birbirinden farklı!"
Sanki söylediğim bir şey onu tetikliyor. Aramızdaki mesafeyi hızla kapatıp yanıma gelirken "Sen gerçekten hastasın!" diyor bana. "Kafanda kurduğun senaryolara inanıyorsun, Melek. Artık buna bir son ver!"
Beni manipüle etmeye çalışıyor diyorum kendi kendime. Tıpkı Arzu'ya yaptığı gibi benim de gerçeklik algılarımla oynamaya çalışıyor. Ama sorun şu ki, ben Arzu değilim. Güven dolu bir ortamda, bir şeylerden şüphe etmeye gerek duymaksızın büyümedim. Hiç kimse beni öyle kolayca kandırıp istediği şekilde yönlendiremez.
"Aras gerçekten beklemekten sıkıldım."
Duyduğum melodik sese doğru başımı çevirdiğimde az önceki kızı görüyorum. Sesinde bana tanıdık gelen bir şeyler var. Ancak bu yüzü ilk kez bugün gördüğüme eminim. Kızın gelişiyle birlikte züppe bocalıyor. Elini kolumdan çektikten sonra kıza dönüp "Bir dakikaya geliyorum, Ada." diyor.
Kızın ismini zikretmesiyle birlikte zihnimde şimşekler çakıyor. Bu sese elbette aşinayım! O ucube gece kulübünün bodrum katında duymuştum. Aras yarı çıplak vaziyette bir odadan çıkmadan hemen önce hem de.
Kız sıkılmış bir yüz ifadesiyle kapıdan içeri giriyor tekrar. Bense yavaş yavaş mevzuyu kavrıyorum. Züppe yalan söylemiyor, artık gerçekten bu işin peşini bırakmış. Gerçekten kendine yeni bir sayfa açmaya çalışıyor. Nedense bu benim içimi öfkeyle doldurmaya yetiyor.
"Kusura bakma," diyorum geri geri yürürken. "Buraya hiç gelmemeliydim."
Ani pes edişim onu şaşırtmış gibi görünüyor. Sebebini sormak istediğini seziyorum ama galiba onun da öfkesi daha ağır basıyor.
"Neden geldin öyleyse, lanet olası?!" diye bağırıyor bana. Bunu öyle bir ses tonuyla söylüyor ki, hiç var olmamış olmayı diliyorum o an.
"Çünkü senin aşkına inanmıştım!" diye bağırıyorum ona. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir şaşkınlık beliriyor. "Senin Arzu'yu sevdiğini, bu meselenin peşini bırakmayacağını düşünmüştüm! Ama görünüşe bakılırsa çoktan yeni bir Arzu bulmuşsun kendine."
Bana cevap vermiyor. Başını yana eğip hakaretlerimi dinlemekle yetiniyor sadece. Mideme giren kramplara aldırış etmeden bütün öfkemi kusuyorum.
"Tanımayacağımı mı sandın cidden?!" diyorum aşağılarcasına bir ses tonuyla. "İçerideki kız, gece kulübündeki kızdı öyle değil mi? Hani şu-"
Hani şu yanından yarı çıplak çıktığın kız diyecek gibi oluyorum ancak dilimi ısırarak frenliyorum kendimi. O kadarı beni ilgilendirmez. Cidden.
"Bak artık gerçekten sınırı aşıyorsun." diyor tane tane. "Hayatıma biraz daha karışırsan başka şeyler düşünmeye başlayacağım."
Önce ne dediğini anlamıyorum. Anladığım zaman ise verdiğim ilk tepki kahkaha atmak oluyor.
"Seni kıskandığımı falan mı düşüneceksin? Seni, en yakın arkadaşımın katilini, ha?" Aniden gülmeyi kesip ciddileşiyorum. "Endişelenme, eğer bir gün birilerini sevecek olursam bu kesinlikle senin gibi bir korkak olmaz."
Bu sefer kahkaha atan o oluyor. "Söylesene, neden korktuğumu düşünüyorsun?"
Cevap vermek için ağzımı açtığımda vücudumu saran titreme konuşmama engel oluyor. Gözlerimin karardığını, yerin altımdan kaydığını hissediyorum. Tırnaklarımı avuçlarıma geçirerek kendime hakim olmaya çalışıyorum. Neyse ki ellerimde hissettiğim acı beni kendime getiriyor. Gözlerimin önündeki görüntü tekrar netleşiyor. Aras'a baktığımda hiçbir şey fark etmediğini görüyorum, tek kaşını kaldırmış cevap bekliyor hala. Ona istediğini veriyorum.
"Her şeyden! Önce Arzu'yu sevmekten korktun, sonra sevgini dile getirmekten. Kim olduğunla yüzleşmekten korkuyorsun sen. İstediğin şeylerin peşinden gitmekten, gemileri yakmaktan, hatta yağmurdan bile korkuyorsun!"
Gözlerindeki lacivert duvarların eskisi kadar sağlam olmadığını fark ediyorum. Tamamen yıkılmasalar da darbe aldıkları kesin. Haklı olduğumu biliyorum. Haklı olduğumu biliyor.
-*-
"Tilki tavşanın çığlığını duyunca, koşa koşa gelirmiş, ama yardım için değil." -Hannibal
Yalnızlığı ilk kez iliklerime dek hissediyorum. Daha doğrusu fark ediyorum. Dışarıdan bakan biri yarı yolda bırakıldığımı düşünebilir ama derinlerde bir yerde gerçek daha farklı. Yarı yolda bırakılmak değil bu, çünkü zaten hiçbir zaman yol arkadaşım olmadı. Cehennem yolunda iblisi yoldaş bellemek gibi bir hataydı benimkisi. Sonucu en başından belli.
Aras kendini savunma gereği bile duymuyor. Bana arkasını dönüp kafeye doğru ilerlemeye başlıyor. Peşinden gidecek gibi olsam da çalan telefonum beni olduğum yere sabitliyor. Mert'in aradığını görünce telaşla açıp kulağıma götürüyorum.
"Veteriner muayenesini şimdi bitirdi," diyor bana neşeli bir sesle. "Küçük dostumuz biraz sarsılmış ama hepsi bu. Bacağındaki de sadece çatlakmış."
İşte bu sözler malumun ilanı oluyor. Aynı yer, aynı açı, aynı manzara. Sağlıklı ve genç bir kızın dakikalar içinde can vermesiyle sonuçlanan bir olaydan çok daha güçsüz bir canlı tek bir çatlakla kurtuluyor. Buna kader ya da şans demeye dilim varmıyor. Eğer Arzu ve o köpek on katlı bir binanın tepesinden düşseydi de yalnızca Arzu ölseydi o zaman köpek için şanslı diyebilirdim. Çünkü normal olan oradan düşünce ölmek olurdu. Oysa hız sınırının 25 kilometre olduğu bir yolda toprak zemine düşen bir insanın ağzından kan gelerek ölmesi normal değil. Şanssızlık diyemeyeceğim kadar rahatsız edici bir durum.
"Çok sevindim," diyorum yaşadığım sarsıntıyı sesimden uzaklaştırarak. "Çok teşekkür ederim Mert."
Telefonu kapattığımda yüzümü kafeye dönüyorum yeniden. Artık şüphelenmek için daha makul bir sebebim var. Ancak camın dışından gördüğüm manzara ayaklarımı olduğu yere sabitliyor. Aras sanki hiçbir şey olmamış gibi kız arkadaşının ellerini tutuyor. Ancak bana asıl haddimi bildiren şey, onun yüzündeki sıcak ve içten gülümseme oluyor.
Gerçekten vazgeçmiş diyorum içimden. Kendine yeni bir sayfa açmış.
Yeni öğrendiğim haberin verdiği güçle geri dönüyorum bütün yolu. Zihnimdeki sis giderek artıp ciğerlerimi dumana boğuyor sanki. Boğazımda gittikçe artan daralma daha hızlı nefes almama sebep oluyor. Ancak faydalı bir tarafı da var bu sisin. Onun sayesinde daha önce görmediğim ayrıntıları fark ediyorum. Bambaşka bir açıdan bakıyorum içinde bulunduğum gerçekliğe.
Öyle ki, yol ayrımına geldiğimde kendimce bir plan yapmış bulunuyorum. Aras'ın yardımı olmadan da sorularıma cevap bulabilirim. Tek yapmam gereken emin olmak. Zihnimdeki sis dağılmadan kaza anını tekrar görmeliyim. Aylar önce kaçırdığım ne kadar detay varsa zihnime işlemeli, mümkün olduğunca fazla delil toplamalıyım. Zira iddia etmeye hazırlandığım şey basit bir sav değil. Bir hukuk öğrencisi olarak sadece varsayımlarla ithamda bulunamayacağımın farkındayım.
İlk olarak güvenlik kameralarına ulaşmam lazım. Eğer şanslıysam, kaza gününe ait görüntüler hala orada duruyordur. Eğer görüntülere ulaşamazsam şansımı başka yollardan denemem gerekecek.
O yüzden ilk olarak kampüsün içindeki kırtasiyeye gidip kendime boyundan asmalı bir flash bellek ve çakmak alıyorum. Tam çıkarken gözüme minik bir çakı ilişiyor, ne olur ne olmaz onu da alıyorum. Rektörlük binasına doğru yürürken telefonumdan Naz'a mesaj çekip akşam geç kalacağımı, beni beklememesini söylüyorum tekrar. Sonuçta başıma ne iş geleceğini bilmiyorum.
Rektörlük binasının önüne vardığımda bir an durup nefes alıyorum. Kafamın içi hala bulanık bir sis deryası, balıklarla martılar birbirine karışmış vaziyette. Yaprağını döken bir sonbahar ağacının fısıltılarını duyar gibi oluyorum. Fısıltılar giderek artıp zihnimde bir mahşer cümbüşüne evriliyor. Yere çöküp başımı ellerimin arasına alarak ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Ve hayatımda ilk kez, Arzu'nun gözlerinde gördüğüm o çaresizliği, ben de anlıyorum.
Güneşin son kızıllıkları yerleri süpürerek yavaşça geri çekiliyor. Artık harekete geçmem lazım. Hava kararmadan işimi halledip dışarı çıkmalıyım. Eğer şansım yaver giderse elimde güçlü bir kanıtla ayrılacağım bu binadan. Yok yaver gitmezse...
Olacakları düşünmek bile istemiyorum.
-*-
Binadan içeri girdiğimde bir sürü öğrencinin koridorda bekleştiğini görüyorum. Önce canım sıkılıyor ama ardından bunun benim için bir avantaj olduğunu fark ediyorum. Binada ne kadar çok öğrenci olursa ben o kadar az dikkat çekerim.
Nitekim öyle de oluyor. Öğrencilerin arasına sızıp üst kata çıktığımı kimse fark etmiyor bile. Aşağıdaki kalabalığa nispeten üst katta koridorlar bomboş. Sadece o katta görevli çalışanlar var, onlar da odalarına kapanmış durumdalar.
Çantamdan çıkardığım defterin birini parçalayıp ucunu çakmakla yakıyorum. Ardından yavaş yavaş koridorda gezinmeye başlıyorum. Odalarda bulunanların yanık kokusu alması için bunu yapmak zorundayım. Ama asıl gösteriyi yangın tüpüyle yapacağım.
Defteri saran alevler elimi yakacak kadar uca yaklaştığında geri dönüp hızla koridorun ucundaki malzeme odasına giriyorum. Defterden kalan parçaları yere attıktan sonra çantamı açıp önce yün eldivenlerimi ellerime geçiriyor, ardından da birkaç tane ıslak mendili üst üste koyarak kendimce basit bir kalkan yapıyorum. Mendili yüzüme bastırmaya hazır bir şekilde tutarak odadaki yangın tüplerinden birini elime alıp dışarı çıkıyorum. Ardından merdivenin başına gidip hortumu alt kata yönelecek şekilde doğrultuyorum. İçimden bir ses bir şeyleri unuttuğumu söylese de üstünde durmuyorum. Zira bu esnada bulunduğum kattaki odalardan sesler gelmeye başlıyor. İnsanlar birbirlerine yanık kokusu alıp almadıklarını soruyorlar. Bir iki dakika içerisinde kokunun kaynağını bulmak için dışarı çıkmaya başlayacaklardır. O yüzden hiç düşünmeden emniyet kilidini açıp yangın tüpünü sıkmaya başlıyorum.
Tüpteki gazı boşaltmaya devam ederken geri geri çekiliyorum. Tüm koridoru dumana boğduğuma emin olunca boş tüple birlikte malzeme odasına yöneliyorum tekrar. Ve o sırada neyi unuttuğumu fark ediyorum. Yangın alarmı!
Neredeyse saniyelerle yarıştığımın farkındayım. O nedenle koridora yayılan dumanı umursamıyorum bile. Islak mendilden yapılma kalkanımı yüzüme siper ederek koridora dalıyorum yeniden. Karbondioksit gazı gözlerimi yaşartarak görüşümü bulandırsa da kısa sürede buluyorum alarmı. Ellerim alarmın hemen yanında olması gereken imdat çekicini arıyor. Ne yazık ki boşluktan başka bir şey bulamıyorum.
Odalardaki sesler giderek yükseliyor. Bir kadının koku dışarıdan gelmiyor! dediğini duyuyorum. Pencereyi açıp dışarıyı kontrol ettikten sonra koridora bakacaklarına eminim. Aynı anda alt kattan bir çığlık yükseliyor. Öğrencilerden biri dumanı fark etmiş olmalı. Adrenalinden zangır zangır titremeye başlıyorum. Zamanım tükenmek üzere.
O yüzden ani bir kararla yumruğumu cama indirişim çok da mantıksız sayılmaz. Cam kırılırken elim butona da baskı uyguluyor ve yangın alarmı acı acı ötmeye başlıyor. Durup elimdeki kesikleri kontrol etmiyorum bile. Malzeme odasıyla aramdaki birkaç metrelik mesafeyi neredeyse bir saniyede aşıyorum. Ben kendimi içeri atıp kapıyı kapatırken koridorda kıyamet kopuyor.
Çünkü insanların çoğu için karbondioksit gazı tanıdık bir tat değildir. O nedenle ilk anda, hele ki böylesine bir panik anında hiç kimse bu dumanların yangından değil de yangın tüpünden geldiğini teşhis edebilecek kadar soğukkanlı olamaz. Senaryo oldukça basit. Önce yanık kokusu alırsınız. Bunu etrafınızdakilere sorup teyit ettikten sonra kokunun kaynağını aramaya başlarsınız. O anda yangın alarmı dehşet verici bir şekilde çalmaya başlar. Kapıyı açıp da koridorun dumanla kaplı olduğunu gördüğünüzde taşlar yerine oturur. Yangın var diye bağırarak katta bulunan herkesi paniğe sevk edip dışarı hücum edersiniz. Durup da hadi bu gözlerimi ve boğazımı cayır cayır yakan duman aslında binayı tahliye etmek isteyen birinin oyunuysa? diye düşünmezsiniz.
Her şey tam da beklediğim gibi gerçekleşiyor. Kattaki personel canhıraş bir şekilde aşağı hücum ederek oradaki insanları da dehşete düşürüyor. Yaşama içgüdüsü hepsinin düşünme yeteneğini ortadan kaldırıp refleksleriyle hareket etmelerine sebep oluyor. Bu sayede birkaç dakika içerisinde tüm bina boşalıyor.
Malzeme odasının kapısını açtığımda yüzüme çarpan dumanla sersemliyorum. Ağzım ve burnum ıslak mendilden yaptığım kalkan sayesinde güvende olsa da gözlerim yanmaya başlıyor. Bu yüzden mümkün olduğunca gözümü kısarak yolumu bulmaya çalışıyorum.
Mendilin gözeneklerinden sızmayı başaran gaz kokusu midemi hepten bulandırıyor. Bayılmama ramak kaldığının farkındayım. Ancak bu kadar ileri gitmişken geri dönemem. Yaptığım şey sahte bir yangından çok daha fazlasıydı. Yaktıklarım arasında bursum, hukukçu olma şansım ve kendi geleceğim de vardı. Sadece kağıt parçalarını değil, uçsuz bucaksız denizle uçsuz bucaksız düşman arasına sıkışan Tarık Bin Ziyad gibi gemileri de yaktım ben.
Gücümü toplayıp ilerlemeye devam ediyorum. Bunca kesmekeşin arasında kimsenin güvenlik kameralarının bulunduğu odayı kilitlemeyi akıl etmediğine eminim. Nitekim haklı çıkıyorum. Koridorun en ucundaki odanın kapısı sanki davet bekliyormuş gibi kolayca açılıyor. Dışarıdaki panik sesleri çalınıyor kulağıma. Kendimden emin bir şekilde odanın içlerine doğru ilerliyorum.
İçeride her biri yerleşkenin farklı bir bölümünü gösteren bir sürü ekran var. Ancak benim işim onlarla değil, görüntülerin depolandığı ana bilgisayarla. O yüzden odanın öteki ucunda duran masaya doğru ilerliyorum. Açık kalan pencereden içeri giren rüzgar elimle temas edip bana kesiklerin varlığını hatırlatıyor. Yün eldivenime dokunduğumda kanla yapış yapış olduğunu fark ediyorum. Kuruduğu zaman onu elimden çıkarmam çok zor olacak.
Dikkatimi elimdeki açıdan ayırıp masaya doğru eğiliyorum. Bilgisayar ekranına baktığımda gördüğüm sistem, umduğumdan çok daha basit bir şey. Kamera kayıtları haftalık olarak parçalara ayrılıp arşivlenmiş. En eskisi yaklaşık iki yıl öncesini gösteriyor. Neyse ki benim aradığım kayıt bundan daha yeni.
Arzu'nun olduğu haftayı arama imlecine yazıp onayladığımda ekranda görüntülerin arşivden yükleneceğini belirten bir uyarı çıkıyor. Birkaç saniye sonra günlere ayrılmış şekilde kamera kayıtlarını içeren klasörler ekranda beliriyor. Oturup izlemeye vaktim olmadığı için aceleyle flash belleği bilgisayara takıyorum. Kaza gününe ait klasörü belleğin içine sürükleyip bırakıyorum. Ekranda yüklemenin başladığını belirten bir ilerleme şeridi çıkıyor ve ağır ağır dolmaya başlıyor.
Tam da şansımın yaver gitmeye başladığını düşünürken beni olduğum yere sabitleyen bir ses yükseliyor arkamdan.
"Bir şeyler karıştırdığını biliyordum!"
Bana tanıdık gelen bu sese doğru döndüğümde görüyorum onu. Soğukkanlı bir avcı edasıyla kapının önünde dikiliyor. Bir eliyle yüzüne tıpkı benim gibi bir mendil bastırdığını fark ediyorum. Buna rağmen yüzündeki zafer dolu gülümseme açıkça seçiliyor. Mide bulantım dayanılmaz bir hal alıyor. Karşımdaki manzara, benim ölüm fermanım.
Yine de son bir umutla "Açıklayabilirim," diyorum ona. "Lütfen, Sinem."
Sesimdeki yalvaran ton Sinem'i iyice keyiflendirmişe benziyor. Kapıyı kapatıp ağır ağır bana doğru yürümeye başlıyor.
"Okuldan atılacaksın," diyor bana adeta neşeyle. "Hakkında soruşturma açılacak. Ve inan bana siciline işlemesi için elimden geleni yapacağım."
Dizlerimin titremeye başladığını fark ediyorum. Cehennem tayfasından birileriyle ıssız adaya düşecek olsaydım seçeceğim en son insan olurdu Sinem. Kendisi insanlara kötülük yapmak için sebebe ihtiyaç duymaz. Sırf eğlence için bile zarar verebilir birilerine. Ve ben böyle çirkef bir insanın sevgilisini okuldan attırdım. Arzu'nun ölümünden sonra verdiğim ifadelerde cehennem tayfasının okuldan atılması için elimden geleni yapmıştım. Tamamını attıramasam da birkaç tanesi benim sayemde tekmeyi yemişti. Sinem'in sevgilisi Taylan da o talihli kişilerden biriydi.
"Sinsice yukarı sıvıştığını gördüğüm an anladım bir işler çevirdiğini," diyor Sinem bilmiş bilmiş. Ardından diğer eliyle cebinden telefonunu çıkarıyor. "Yediğin bütün haltlar burada kayıtlı, seni küçük şeytan."
"Öyleyse neden doğruca okul yönetimine gitmedin?" diyorum soğukkanlılıkla. "Neden buraya gelerek riske girdin?"
"Yalnızca senin gibi aptallar riske girer," diyor alay dolu bir kahkaha atarak. "Buraya geldim çünkü haberi bizzat verme zevkini kimselere bırakamazdım."
Aramızda kısa süren bir sessizlik oluyor. Ardından sakin ama kararlı bir sesle konuşuyorum.
"Ver onu bana."
Telefonunu hınzır bir gülüşle arkasına saklıyor. "Önce burada ne işler karıştırdığını anlat."
"Anlatırsam görüntüleri silecek misin?"
"Elbette."
Bir an için umutlanıp gibi oluyorum. "G-gerçekten siler misin?"
"Tabi ki hayır," diyor gözlerini devirerek. "Sadece ne kadar aptal olduğunu merak etmiştim."
Bu bardağı taşıran son damla oluyor. İleri atılıp beni bile şaşırtan bir güçle Sinem'i arkaya itiyorum. Sendeleyerek geri gidiyor ve başı içimi ferahlatan bir sesle duvara çarpıyor. Bir elimle saçlarından kavrayarak başını arkaya doğru çekiyorum. Elindeki mendil düşünce odada hala varlığını hissettiren karbondioksit yüzünden öksürmeye başlıyor.
"Ver şu telefonu bana!"
"Bırak beni, ruh hastası!"
"Ver dedim!"
Kızın saçını çekmeyi bırakıp Sinem'in elindeki telefonu çekiştirmeye başlıyorum. Bir yandan öksürüp diğer yandan bana karşı koymaya çalışıyor. Gücümün yetmeyeceğini anladığımda yüzüme bastirdigim ıslak mendili bırakıp öteki elimle de çekiştirmeye başlıyorum. Bu sefer başarılı oluyorum. Telefon Sinem'in elinden kopup havaya firlıyor. Ellerimi telefonu tutmak istercesine kaldırsam da boş havayı avuçluyorum. Sinem'in telefonu ise büyük bir hızla önce duvara çarpıyor, ardından yere düşerek parçalanıyor.
Derin bir nefes alıyorum. Ancak henüz hava ciğerlerime ulaşmadan bunun bir hata olduğunu fark ediyorum. Etkisini yitirmeye başlamış olsa da havadaki gaz boğazımı yakarak ilerliyor. Kendime engel olamadan bir öksürük nöbetine tutuluyorum.
Sinem bunu fırsata çevirip kurtuluyor elimden. Bağırarak kapıya doğru koşuyor. Arkasından son bir hamle yapsam da yakalayamıyorum onu. Ben bir adım bile atamadan kapıdan dışarı çıkıp koridora atıyor kendini. Yardım istemek için doğruca aşağı koştuğuna eminim. Ne yazık ki yanında görevlilerle geldiğinde odada beni bulamayacak.
Öksürüğümü bastırmaya çalışarak eğilip Sinem'in parçalanmış telefonunu elime alıyorum. Kullanılamaz hale gelmiş gibi görünse de işimi şansa bırakamam. Telefonu cebime koyduktan sonra yüklemesi çoktan tamamlanmış flash belleği bilgisayardan çekiyorum. Dikkatle boynuma asıp bilgisayarın ekranındaki sekmeleri kapatıyorum. Ardından telaşla kapıya doğru ilerliyorum.
Tam çıkacağım sırada koridorun ucundaki sesler beni durduruyor. Sinem'in öfkeli sesini fark ettiğimde kalakalıyorum. Bu kadar kısa sürede nasıl yanına birilerini alıp yukarı çıkmış olabilir?!
Panikle geri dönüp kapının arkasındaki kilidi çeviriyorum. Bu beni kurtarmasa da zaman kazandırır. Odada saklanabileceğim bir yer arıyorum ancak bulamıyorum. O esnada gözüme açık pencere ilişiyor. Şu anda 2. kattayım. Pencereden aşağı inmeyi başarabilir miyim?
Sesler odaya yaklaştıkça başka şansımın olmadığını fark ediyorum. Koşarak cama tırmanıp ayaklarımı dışarı sarkıtıyorum. Binanın bu cephesi arka bahçeye baktığı için kimse beni görmüyor. Bir yerlere tutunarak inmem için artık çok geç. Zaten görünürde tutunacak bir yer de yok.
O esnada odanın kapısı yumruklanmaya çalışıyor. Sinem'in heyecan dolu sesini ve ona eşlik eden diğer sesleri duyuyorum. Birisi omzuyla kapıyı zorlamaya başlıyor. Gözlerimi sımsıkı kapatıyorum. Gökyüzünden döne döne inen yağmur taneleri yüzüme çarpıp süzülüyor. Uzaklarda bir yerlerde birinin adımı seslendiğini işitiyorum. Yavaş yavaş etraftaki gürültü azalıyor. Midem bulantımı bile hissetmiyorum artık. Nefes almak git gide güçleşip en sonunda imkansız hale geliyor. Kulaklarıma insana huzur veren sesler, bir tür senfoni doluyor.
Aras'ın adımı haykırdığını duyuyorum tekrar. Belki de hayal görüyorum. Artık pek bir önemi yok.
Gülümsüyorum. Ve kendimi aşağı bırakıyorum.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro