Bölüm 8 - Şüphe Mavisi
''Hiçbir zaman dünyayla yüzleşmezsin. Yüzleştiğin şey hep dünyaya dair sahip olduğun algılardır. Ve bu algılar muhtemelen her şeyi saptırır.''
-Alain Guyard, Kodes, (s.131)
-*-
Objektif olursak, hiçbir zaman orkideleri sevebilecek kadar yüce ruhlu olmadığımı fark etmem uzun zamanımı almadı. Hala da öyle. Orkide sevemiyorum ben, tercihim sıradan çiçeklerden yana. Oldum olası basit şeylere ilgi duymam da yadsınamaz bir gerçek zaten. Nerede defolu, klişe, ezilmiş bir şeyler, orada ben. Parıltı ya da ihtişam sarıp sarmalamadı ruhumu hiç, üretim hatalarına karşı oldukça özel bir ilgim var. Hele bir de, sanki herkes onları benden kapmaya çalışacakmış gibi bir tavra bürünüp koşa koşa üstlerine atlamam yok mu, asıl komik olan bu. Oysa benim istediğim şeyler zaten genelde son kullanma tarihi geçmiş olanlar oluyor, kimse tarafından istenmeyenler, hasar görmüş olanlar...
Belki de sorunlu ve basit şeylere bu denli ilgi duymamın sebebi, benim de onlardan biri olmamdır. Kim bilir?
Bunun dışında kişilik olarak da sıradan biriyim, mesela asla bir roman karakteri olmazdı benden. Ne Bella Swan türü ilgi çekici bir içe kapanıklığım, ne de Katniss Everdeen gibi gözükara bir savaşçılığım vardı. Örneğin en ön sırada oturmuş hevesle hocanın sözlerini tekrar eden Elfida gibi bir Hermione Granger tiplemesi de değildim... Evet, sınıfımızda bir Hermione Granger vardı.
"Dikkatim dağılıyor sürekli..." diye homurdandım Lavinia'ya. "Bir insan ne diye hocanın tüm sözlerini tekrar eder ki?"
Lavinia gözlerini devirdi. "Bildiğini ispatlama çabası işte."
Sanırım Elfida denen kızdan o da pek haz etmemişti. Zira zaman zaman iyilik perisi kesilen bir tarafları vardı Lavinia'nın. Tıpkı Mert gibi o da benim cehennem tayfası aleyhtarlıklarım karşısında coşku dolu tepkiler vermezdi. Sanki benim abarttığımı düşünüyorlarmış da elimin tersinde oldukları için konuşamıyorlarmış gibi bir tavır takınıyorlardı. Onlar yüzünden ara sıra kendimi şirret biri gibi hissediyordum.
"Keşke derste kendini göstermeye vereceği önemi sınavlara saklasa..." diyerek ters bir bakış attım kıza. Lavinia'nın şirretliğime destek olması birden Elfida'yı gözümde daha da itici biri haline getirmişti.
"Emin ol sınavlara daha fazla önem veriyordur." dediğini duydum onun. "Sonuçlar panoya asılınca herkesten önce koşuyor, hiç fark etmedin mi? Hadi onu geçtim, bize pis pis baktığını da mı görmedin Melek? Kız resmen bizi kendine rakip görüyor."
"Akılsızca bir rakip seçimi yapmış." diyerek kafasını aramıza uzattı Mert. "Onun yerinde olsam beni seçerdim."
Lavinia kızarıp bozararak kafasını uzaklaştırdı hemen. Ben de dayanamayıp itlik yaptım. "Çok mantıklı, böylelikle girmediği sınavlarda bile rakibini elemiş olurdu."
Lavinia püskürür gibi gülmeye başlayınca dayanamayıp ben de bastım kahkahayı. Zaten hoca sesin geldiği yerdeki grubu komple sınıftan atacaktı. Sağolsun attı da. Çantamı alıp amfinin merdivenlerinden inerken Mert'in hocayı konuşmadığına ikna etmek için dil döktüğünü duyabiliyordum.
"Hocam bakın ben kati suretle hiçbir muhabbetin içine dahil olmadım. Siz döndüğünüz sırada hanımlara sessiz olmaları için uyarıda bulunuyordum. Kim olduklarını bile bilmiyorum, zannedersem bizim bölümden değiller."
"Merak etmeyin, hanım kızlar bizim bölümün öğrencisi." diyerek onu susturdu hoca. "Her derse geldikleri için biliyorum... Ama galiba siz bizim bölümden değilsiniz, çünkü sizi daha önce bu sınıfta hiç görmedim."
Amfinin arka taraflardan gülüşme sesleri yükseldi. Ancak Mert'in onlara aldırdığı yoktu, tüm devamsızlık haklarını tüketmiş olmanın verdiği bir çaresizlikle çırpınıyordu hala.
"Olur mu hocam? Ben her derse geliyordum ama arkada oturduğum için siz görmediniz sanırım. Onları da konuştukları için başka bölümün öğrencisi sandım. Zira bizim bölümdeki herkes Şefik Duraner'in ders içi davranış yasalarını biliyordur—"
"Evladım ben Erdem Gülsoy." dedi hoca bıkkınlıkla. "Çık dışarı."
Sınıftakiler kahkahayı basınca dayanamayıp acıdım haline. Amfi çıkışına vardığımda hoca Mert'e bakarken elimle imza atıyormuş gibi yaptım önce, ardından tamamdır dercesine baş parmağımı havaya kaldırdım. Bunu görünce birden canhıraş ısrarına son verip "Çıkayım hocam." diyerek masadaki defteriyle kalemini kaptı.
Mert koşarak merdivenlerden inerken sınıftan çıkmaya hazırlanıyordum ben de. Ancak o sırada Elfida'nın yanındaki kıza "Görüyorsun işte, bunlar bir de hukukçu olacak..." diye cık cık yaptığını fark ettim. Normalde bu lafı duymazdan gelip oradan ayrılırdım ancak Lavinia'nın söylediklerinden sonra epey bilenmiştim. Mert cehennemden kaçıyormuş gibi bir tavırla sınıf kapısından çıkarken bir elimi belime koyup doğrudan kıza baktım.
"Evet, hukukçu olacağım." diye yüksek sesle konuştuğumda tüm başlar bana döndü. "Kendini Hermione Granger sanan bir papağan değil. Hocanın konuşmasına dublaj yapmakla hukukçu olunsaydı, herkesten önce koştuğun sınav sonuçları panosunda bile benim altımda kalmazdın."
Elfida cevap veremedi bile, kıpkırmızı olmakla meşguldü. Sınıftan bir ooo sesi yükselince ne yaptığımın farkına varmıştım, o yüzden ben de kıpkırmızı olmakla meşguldüm. Fakat en kötüsü amfinin arkalarındaki Şeytan'ı fark etmem oldu. Yüzünde karakterini yansıtan şeytani bir tebessüm vardı, göz göze geldiğimizde kaşlarından birini hafifçe kaldırmakla yetindi. Bu da topuklamam için yeterli bir sebep olmuştu.
Dışarı çıktığımda Lavinia ve Mert evladının mezuniyetine gelmiş anne babalar gibi gururla beni izliyordu. Kapıyı kapatırken Mert üşenmeyip ıslık çaldı uzun uzun. Resmen tüm hayatım boyunca çekmediğim dikkati bir anda çekmiştim.
"Şükürler olsun Tanrım, nihayet pençelerini bizden başka insanlara da çıkardı!"
"Yalnız niye öyle dedin ki orada? Elfida sana hukukçu olamazsın falan mı dedi?"
"Sana imza işareti yaptığımı görünce şey yaptı..." dedim koridorda yürürken. "İşte bunlar bir de hukukçu olacak diye aklı sırada küçümsedi. Ben de dayanamadım."
Tam da tahmin ettiğim gibi suratı asıldı. "Sence gidip hocaya şikayet eder mi?"
"İmza listesi dolaştı, biz de imza attık." diye hatırlattım. "Ne var yani, hoca bizi dersten atabilir diyerek boş mu gönderseydik listeyi?"
"İmza listesi ne ara dolaştı ya?"
Bu kez cevabı Lavinia verdi. "Başını telefondan kaldırsaydın görürdün."
Ses tonunda bastırmaya çalıştığı bir öfke vardı. Mert de bunu fark etmiş olacak ki telefonunu çıkarıp oyun oynadığını ispatlamaya girişti. Sonra Lavinia her zamanki gibi bana ne canım istersen başka şeylerle de uğraşabilirsin ben seni sorgulamıyorum ki modunu açtı. Bunun üzerine Mert R yapıp ispat değil, yanlış ithamı düzeltme çabasında olduğu hakkında bir nutuk çekti. Onlar birbirlerine umutsuz bir çırpınışla birbirlerinden hoşlanmadıklarını ispatlamaya çalışırken ben de tekrar kendi içime gömüldüm.
Sınıfta onu görünce kaçtığım şeyler yeniden ayağıma dolanmıştı. Buralardan gitme fikri aciliyet kazanmıştı gözümde birden. Zira ne zaman hayatıma devam eder gibi olsam bir şeyler karşıma çıkıp beni geçmişe itiyordu. Belki de Naz haklıydı, bugün çıkışta Bozkıroğlu Holding'e gitmem de bir hata olacaktı. Arzu'nun ailesinin şirketinde çalışırken geçmişi ardımda bırakabilecek miydim? Son yaşadığım olayı bile henüz atlatabilmiş değildim.
Henüz kimseye söylememiştim ama sahiden kaçırılmıştım ben. Adamın biri beni sürükleyerek eksi ikinci kattaki kazan dairesine kapatıp zorla alıkoymuştu. Kılıma bile zarar gelmemesinin ne önemi vardı ki? O akşam avazım çıktığı kadar bağırdığım halde beni bırakmamıştı sonuçta. Hiçbir sonuç çıkmasa bile gidip ondan şikayetçi olmam gerektiğini biliyordum fakat bir şey durduruyordu beni: Şüphe.
O kalorifer dairesinde Aras'la geçirdiğim yarım saat bende bir takım değişikliklere sebep oldu. Mesela kendi zihnime olan güvenim eskisi kadar sarsılmaz değil. Kabuslarım bile renk değiştirmeye başladı. Eskisi gibi ölüm kokan karanlıklardan şüphe dolu mavilere dönüştü frekansım.
Aras'la Arzu'nun öyküsünde kendimi hep ilahi bakış açısıyla olayları izleyen bir gözlemci olarak görürdüm. Olup biten her şeye şahit oluyor; ancak akışa müdahale edecek kuvveti kendimde bulamıyordum. En azından ben böyle sanıyordum.
O yüzden Şeytan beni zorla alıkoyana denk sahiden de niyetim hayatıma devam etmekti. Zaten bu seneyi bir şekilde kapatıp yazın yurtdışındaki bir okul için denklik başvurusu yapacaktım. Tek derdim yüksek notlarla dersleri geçmek ve gidene dek herkesten uzak durmaktı. Belki de vesveselerle aklımın çelinmesinden korkuyordum.
Korktuğum şey başıma gelmişti de. Kazan dairesinde Aras'ın zihnime ektiği şüphe tohumlarını görmezden gelemiyordum, ben düşünmemeye çalıştıkça kök salıyorlardı içimde. Şeytan'ın amacı ne olabilirdi ki? Neden Arzu'nun ölümünün arkasından öyle soruların peşine düşmüştü? Söylediklerinde ne kadar samimiydi? Aras basit bir hikaye değildi, söylediği sözler karşı tarafta güçlü bir etki yaratıyorsa o sözleri bu etkiyi yaratmak için seçmiştir demekti. Hatta karşı tarafın bunu düşünmesini, yani onun bir etki yaratma maksadıyla konuştuğu sonucuna varmasını istediği bile olurdu. Ona Şeytan dememin sebebi buydu işte. Genelde en az üç hamle sonrasını hesaplayarak konuştuğu için söylediklerinin gerçek amacı da en az üç hamle geriye gizlenmiş olurdu.
Şüphe, şüphe... Bir şeytanın zihnime ektiği vesvesenin tohumlarında giderek filizleniyordu.
-*-
LAVİNİA
Bilinenin aksine suskun insan diye bir kavram hiç varolmadı zannımca, konuşmayı sevmeyen insan olamaz. Sadece dışarıdan konuşanlar var, bir de içindeki sesleri asla bastıramayanlar. Ben kendimi suskun değil de, duygusal bir geveze olarak tanımlıyorum çoğu zaman. Kafamda konuşup duran sesler dışarıda insanlardan daha eğlenceliyse bunda suçum ne? Hem iç seslerim bana karşı hayli dürüstler, hiçbir çıkar gütmeden gerçekleri yüzüme vurabiliyorlar. Onlarla paylaştığım sırlarımı bana karşı koz olarak kullanmaya kalkmıyorlar ve bir de, eh, her zaman yanımdalar.
"Bagetleri uzatır mısın, ufaklık?"
Mert'in sesiyle aniden irkilerek akor ezberleme bahanesiyle başımı gömdüğüm kağıtlardan kaldırıyorum. Cümlesinin sonuna eklediği hitap sözcüğüne sinirle tıslamamaya çalışarak bagetlere uzanıyorum. Tanrı aşkına, bana ufaklık diyor! Benden yalnızca iki yaş büyük ve beni ufaklık olarak görüyor!
Mert'in hitap şeklini doğrularcasına kolum pencerenin pervazında duran bagetlere yetişmiyor ve akorları kenara bırakarak ayağa kalkıyorum. Ayaklandığımı görünce o da ayaklanıp kolumdan tutuyor aniden.
"Bırak, ben alırım."
Dokunuşuyla elektrik akımına çarpılmış gibi titrerken beynimin fonksiyonlarını kaybettiğini hissediyorum yine. Orada öyle heykel gibi donup kalmamak için ani bir tepki veriyorum ve bagetlere uzanıyorum. Kırk yılın başında benden bir şey rica etti, öyle değil mi?
Ne yazık ki yolun yarısında kolumu sertçe Mert'in kafasına çarpıyorum. O acıyla geri çekilirken kolumun acısını hissedemeyecek kadar utanıyorum aniden. Yanaklarım kıpkırmızı olurken gözlerine bakmaya korkarak başını kontrol etmeye çalışıyorum. Elimi önce alnına götürüyorum ardından ne yaptığımın farkına vararak onu kendimden uzaklaştırıyorum. Zavallı Mert, daha ne olduğunu bile anlayamamışken onu itmemle birlikte dengesini kaybedip bateri takımının üzerine düşüyor.
Ah, kesinlikle harikasın kızım!
Telaşla onu kaldırmak için uzanmışken gerilediğini fark edip içerleyerek ben de geriliyorum. Hadi ama, bunda alınacak ne var ki? Sadece az önce benim yüzümden birkaç hayati tehlike yaşadı. Çok doğal, kesinlikle.
Sonunda grubun gitaristi Mete ben Mert'i yanlışlıkla öldürmeden önce duruma el koymaya karar veriyor ve yerinden kalkıp olay mahalline geliyor. O Mert'i kolundan tutup ayağa kaldırırken arkalarında çekingen bir tavırla bekliyorum. Bu nedenle Mete müzik aletlerinin arasından çıkmaya çalışırken ona tosluyorum ve ortamın geriliminin hayli arttığını hissediyorum. Mete sinirlenmeden, muhtemelen bateriyi kafama geçirmeden, önce ilk kez zekice bir davranış sergileyerek geri kaçıyorum. Koltuğun üzerinde yığdığım kağıtları beceriksizce göğsüme yapıştırırken kafamı yerden kaldırmadan sessizce fısıldıyorum.
"Özür dilerim."
Ardından müzik odasının kapısına kurtarıcım oymuş gibi bir edayla atılıyorum. Çıkarken Mert'in arkamdan seslendiğini duyuyorum ama dediklerini anlamıyorum bile. Sanki arkamdan atlı kovalıyormuş gibi fakültenin koridorlarında koşuşuturup son durağı kızlar tuvaleti olarak belirliyorum. Kızlar tuvaletine girdiğimde önce boş olduğundan emin oluyorum. Ardından kapıyı arkamdan kapatıp sırtımı dayarken soluğumun kesilmek üzere olduğunu fark ediyorum.
Gerçekten işe yaramazın tekisin, Lavinia!
İç sesime kinayeli bir şekilde teşekkür ettikten sonra kapıya kalçamı dayayıp yere oturuyorum. Aman Allah'ım, ben ne yaptım? Daha doğrusu yine ne yaptım?!
Beni neden hala grupta tuttuklarına dair bir fikrim yok ancak onların yerinde olsaydım kendimi çoktan kovmuştum, burası kesin. Yaklaşık bir haftadır çalışmalarına katılıyorum ve olay çıkarmaktan başka bir işe yaramadığıma dair bahse girebilirim! Normalde bu derece sakar biri değilimdir ama Mert sürekli çevremde dolanıp dururken nefes almayı bile unutmamama şükür etmeli. Oysa bu teklifi zamanla ona alışabileceğimi umarak kabul etmiştim fakat öyle olmadı işte. Hemen hemen boş olan her vaktimizi küçücük bir odaya sıkışmış vaziyette geçirmemize rağmen hala onu gördüğümde kalbim ağzımdan dışarı çıkmaya çalışıyorsa, bu ona asla alışamayacağım anlamına gelir.
En kötüsü beni gruba dahil etmek için çabalamaları! Utangaçlığımın geçici bir şey olduğunu düşünüyor olmalılar ki ara sıra bilerek konuşturuyorlar beni. Bu senaryoların hepsinin önceden yazıldığına eminim oysa ki. Tanrı aşkına, geçen gün yan flütçü Ahmet bana dondurmayı neli sevdiğimi sordu! Önceden aralarında konuşup anlaştıkları öylesine belli ki... Peki ben ne yapıyorum? Bunu bilmeme rağmen her seferinde bir şeyler saçmalayıp sohbeti sona erdiriyorum. Nezaket kuralları gereğince sorulan soruya cevap verdikten sonra muhattabıma benim de bir soru yöneltmem gerektiğini biliyorum ama nedense bunu her seferinde unutuyorum. Gruptakiler de dümdüz bir sesle sorularını yanıtladıktan sonra onlara bir şey sormamı bekleyip ardından benden umudu kesiyorlar.
Bir süre daha iç sesimin beni azarlamasına izin verdikten sonra yavaşça kalkıp aynada kendimi inceliyorum. Aynadaki yüz hayli tanıdık ama onu sevemiyorum. O nedenle kapıyı açıp cebime tıkıştırdığım akorlarla birlikte dışarı çıkıyorum. Koridorda olabildiğince yavaş bir şekilde yürüdükten sonra müzik odasının önünde durup derin bir nefes alıyorum. Keşke görünmez olup içeri girebilseydim ya da hiç çıkmasaydım. Kapıyı açınca kimin geldiğini merak edecekler ve bütün bakışlar üzerime dikilecek. Ah, hayır.
Kapıyı o kadar sessiz açıyorum ki eğer içeride birisi gözünü kapıya dikmiş bakmıyorsa beni fark etmezler. Adeta bedenimi ufalmaya zorlayarak içeri kafamı uzatıp sessizce giriyorum. Niyetim elimdeki akorlarla birlikte kendimi koltuğuma atıp başından beri oradaymışım gibi davranmak. Ancak içerideki manzarayı görünce bir saniyeliğine donuyorum ve kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkıyor.
Melek'in kardeşi, Nazenin, Mert'le koyu bir sohbete dalmış durumda.
Düşüncelerimi okumuş gibi Mert'le yaptıkları neşeli sohbetten sıyrılıyor bir anda, beni görüyor. Gülerek elini sallayıp yanına çağırdığında gece gündüz fizik çalışıp ışınlanmayı icat etmeyi kafama koyuyorum. Bugünlerde çok fazla lazım oluyor.
"Lavinia, gelsene!"
Suratıma aptal bir gülümseme yerleştirmeye çalışıp yavaşça yaklaşıyorum ve koltuklardan birine siniyorum. Kontrol maksatlı başımı kaldırdığımda ikisinin hala bana baktığını görünce yerde bir delik açıp içine girmemek için kendimi zor tutuyorum.
"Ablamı görmeye gelmiştim ama o çoktan çıkmış," diyor Naz neşeyle gülümseyerek. "Ben de gitmeden Mert'e bir selam vereyim dedim."
"Çok iyi yapmış," diyor Mert bana dönerek. "Naz'la oturup konuşma fırsatımız hiç olmamıştı."
Tek kaşımı kaldırıp sessiz bir soru yöneltiyorum onlara. Sanırım ikisi de ne demek istediğimi anlıyor.
İyi de bundan bana ne?
Bir süre bocaladıktan sonra sohbetlerine geri dönmeyi başarıyorlar. Ben de sessizce etrafı gözlemlemeye başlıyorum. Mete ve Ahmet gitmiş, Cenk ise köşede sakince piyanoyla oynuyor. Bu demektir ki ben de gidebilirim.
Bu düşüncenin verdiği rahatlamayla aniden koltuğumdan kalkınca cebimdeki kağıtlar yere saçılıyor ve yine bakışları üzerimde hissediyorum. Mert ve Naz bana yardım etmek üzere eğilince iyice telaşlanıyorum ve her nasılsa elimi Naz'ın yanağına çarpmayı başarıyorum. Yüzüm pancar kesilirken Naz'ın gülerek omzumu sıvazladığını hissediyorum.
Nihayet akorları kucağımda topladıktan sonra hiçbir şey söylemeden kapıya yöneliyorum. Ellerim özgürlüğüme doğru uzanmışken arkamdan bir ses yükseliyor.
"Nereye?"
Dönüp şaşkınlıkla Mert'e bakıyorum. "Eve."
"Önce seninle konuşmamız lazım, ufaklık."
Bu teklifi gayet makul bulabilirdim eğer cümlenin sonuna o malum kelimeyi eklemeseydi... Tanrı aşkına, iki saattir neşeyle çene çaldığı kız benden 2 yaş küçük ama ona bile ufaklık demiyor! Aniden derinlerden gelen bir öfkenin parmak uçlarıma kadar yayıldığını hissediyorum ve kendi kendime söyleniyorum.
"Olmaz."
Duvara yaslanıp kollarını göğsünde birleştirirken hafifçe gülümsüyor Mert. "Neden?"
Sana ne!
"B-b-bir işim v-var." diyorum kekelememe engel olamayarak. Öfkeme bir de kendime duyduğum sinir eklenince suratımın kızardığını hissediyorum. Dışarıdan gayet zararsız ve içine kapanık görünebilirim ama benim de içimde fırtınalar kopuyor yeri geldiğinde. Zaten hep öyle değil midir? Çevremizdeki suskunları ezik karakterler olarak tanımlarız, içlerinde duygusal bir alem barındırdıklarına inanamayız. Kimsenin hayallerini yıkmak gibi bir niyetim yok ama suskun insanların gevezelere göre daha derin bir dünya barındırdıkları apaçık gerçek...
"Ne işin var?"
Ah, hadi ama! Bazen Mert'in benimle uğraşmaktan zevk aldığını düşünüyorum. Ne zaman konuşmak istemesem inadına beni konuşturmaya çalışıyor, durmadan üstüme geliyor ta ki ben ortamdan kaçana kadar. Bu da o klasik anlardan biri işte.
Suratım sinirden kırmızıya dönmüşken cevap vermeye dahi tenezzül etmeden kapıyı açıp dışarı çıkıyorum. Tamam, hiçbir zaman konuşmadım insanlarla. Nelerden hoşlanmadığımı açık açık belirtmedim ama asla üzerimde hakimiyet kurmalarına müsaade edeceğim sinyalini de vermedim. Sessizliği onay olarak görüyorlarsa, bu onların sorunu. Esasında acı gerçek, beni sinirlendiren şey Mert'in sorgulaması değil, bunu ciddiye almayarak yapmasıydı. Sadece beni konuşturmaya çalışıyor ve sinirlenmedikçe pek konuşmayacağımı da biliyor. Eğer gerçekten beni merak etseydi şimdiye çoktan arkamdan gelmiş olurdu.
Koridoru aşıp merdivenlere yönelirken cılız bir umut beliriyor içimde. Acaba arkamdan gelecek mi?
Fakülte kapısından çıkıp uzaklaşırken içinde bulunduğum vehamet tokat gibi çarpıyor suratıma. Ne acınası.
Tabii ki gelmiyor.
-*-
Bozkıroğlu Hukuk Şirketi'ne girdiğimde filizlerin daha da hızlı yeşerdiğini hissettim. Özgür Abi okul çıkışı beni almaya gelmiş, yol boyu işle alakalı sorularıma cevap vermişti. Henüz bir işlerine yaramayacağımın onlar da farkındaydı ancak bir işe yaramış adamlar kendi hukuki perspektifini oturtmuş olurdu zaten. Onların Bozkıroğlu Hukuk'la aynı perspektifteki hukukçulara ihtiyacı vardı, bunu sağlamanın tek yoluysa o hukukçuları henüz bir perspektif yaratmadan bünyelerine katmaktı.
Birinci sınıf öğrencisi olarak yavaş yavaç hukuk camiasına adapte oluyordum ben de. Mesela ülkede sadece iki tane hukuk şirketi bulunduğunu ve bunlardan birinin Bozkıroğlu Hukuk olduğunu çok sonradan öğrenmiştim. Diğer şirket de Baransel Hukuk'tu ve sektörde bu iki şirket arasında ciddi bir çekişme vardı.
Meselenin ne olduğunu sorduğumda "İki şirketin hukuka bakış açısındaki zıtlık." diye cevapladı beni. "Baransel Hukuk'ta stajyerlere para almadan savunmaya razı olmayacakları bir müvekkili kabul etmemeleri öğretilir. Karar vermeden önce kendilerini önce suçlunun, sonra hakimin, sonra da savcının yerine koymaları ve buna göre müvekkil hakkında bir sonuca ulaşmaları söyleniyor. Oraya bağlı okul arkadaşlarım hep bu yönde bir perspektif kazandılar. Bizim şirketteki bakış açısıysa her suçlunun savunulma hakkı vardır şeklinde..."
"Peki sen ne düşünüyorsun?"
"Gerçeği duymak ister misin?" diyerek sırıttı bana. "Ben onlara hak veriyorum."
Beni deniyor olabilir miydi acaba? Kuşkuyla yüzüne bakarken hafifçe kaşlarımı çattım. "Bu bir test mi?
"Elbette hayır." dedi gülerek. "Beni bu şirkette çalışıyorum diye bu şirketin perspektifini benimsemek zorunda değilim, sen de değilsin."
Eh, bu iyice kafamı karıştırmıştı. Dudağımı ısırarak "Özgür Abi, yanlış anlamazsan bir şey sormak istiyorum." dedim.
"Tabi."
"Madem senin fikirlerinle şirketin fikirleri örtüşmüyor, o zaman neden burayı kendi fikirlerinle örtüşecek hale getirmiyorsun ki? Sonuçta şirketi sen yönetiyorsun."
Gerçi bu kağıt üzerinde bir durum da olabilirdi. Arzu'nun babası Erdal Amca hakim olarak görev yaptığı için şirkette çalışamazdı zaten, bu yüzden Arzu bana şirketin başında abisinin olduğunu söylemişti. Özgür Abi mezun olmadan önce de bir akrabaları ya da aile dışı bir CEO vardı muhtemelen.
"Şirketi ben yönetmiyorum ki Melek."
"İstifa mı ettin yoksa?" dedim şaşkınlıkla. "Arzu bana şirketi abim yönetiyor demişti çünkü..."
"Evet, doğru söylemiş. Şirketi abim yönetiyor."
Gülmekle şaşırmak arasında bir ses çıkardım. "Nasıl yani? Sizin bir abiniz mi var? İ-iyi de Arzu bana hiç bahsetmemişti ki..."
"Şey... Arzu ile abim..." Doğru kelimeleri bulmaya çalışır gibi bir tavırla iç çekti. "Pek iyi anlaştıkları söylenemezdi."
Hiçbir şey söyleyemedim. Özgür Abi fark etmese de bu bilgi beni afallatmıştı. Daha doğrusu bilgisizlik... Arzu ikinci bir abisi olduğunu nasıl söylemezdi ki bana? Kuzenlerinden bahsetmişti, o doğmadan önce vefat eden üvey amcasından, evlerindeki kahyanın kızından dahi haberdardım. Abisi olduğunu söylemeyi unutmuş olabilir miydi gerçekten?
Bilmediğin çok şey var.
Zihnimin içinde Aras'ın sesi yankılanınca irkildim. Öğrendiğim bu yeni bilgi beni sadece hayrete düşürmemiş, aynı zamanda da şüphe filizlerimi güçlendirmişti. Huzursuzdum. Şeytan'ın zihnime ektiği tohumlar giderek bir ormana evriliyordu.
Asansör en üst kata geldiğinde Özgür Abi'yle birlikte dışarı çıktım. Alt katların aksine burada pek yaşam izi yoktu. Yerlere tüm sesi absorbe eden yumuşak halılar döşenmişti, önünden geçtiğimiz çoğu odanın camlarının siyah filtreyle kaplandığını fark ettim. Normal şirketlerin aksine koridorda tek bir saksı bile yoktu.
Koridorun en ucuna vardığımızda bizi beyaz ahşaptan yapılma bir kapı karşıladı. Özgür Abi kapıyı açıp bana yol verince içeri geçtim. Burada bir çalışma odası olduğunu düşünmüştüm ancak kendimizi geniş bir holde bulmuştuk. Açık renklerin hakim olduğu odanın ucundaki geniş masada orta yaşlı bir kadın oturmuş bilgisayarla uğraşıyordu. Bizi fark ettiğinde telaşla kalkıp yanımıza geldi ve Özgür Abi'ye selam verdi.
Özgür Abi de aynı şekilde kısa bir selam verdikten sonra "Abim müsait mi?" diye sordu kadına. Kadın bir iki adım geri çekilerek eliyle bizi odanın diğer ucundaki kapıya yönlendirdi.
"Buyurun efendim, Emir Bey sizi bekliyor."
Demek ismi Emir... Bu benim Arzu'nun abisiyle ilgili öğrendiğim ilk şeydi.
Nedense canım daha çok sıkılıyor. Özgür Abi, ikisinin aralarının bozuk olduğunu söylese de bu benim için yeterli bir sebep değil. Bugüne dek Arzu'ya dair bilmediğim hiçbir şey olmadığını düşünürdüm, oysa şimdi bir abisi daha olduğunu öğreniyorum. Arzu'nun abisiyle arası neden bozuktu? Neden onların evinde kaldığımda abisinin varlığına dair tek bir ize bile rastlamadım? En yakın arkadaşım bunu neden bana söylemedi? Ve en önemlisi, benden daha başka neler sakladı?
Sekreter yerine otururken Özgür Abi kapıyı açıp bir kez daha bana yol verdi. Mahcup bir tavırla ona gülümseyip içeri geçtiğimde beklediğimden daha genç bir adam gördüm. Esmer yüz hatlarına bakılırsa Erdal Amca'nın genleri sadece büyük oğlu üzerinde etkili olabilmişti. Ciddiyetle bir takım kağıtları karıştırıyordu, hareketlerinde sinir bozucu denebilecek bir sakinlik vardı.
Ofise göz attığımda tamamen açık renklerle dizayn edildiğini fark ettim. Tam anlamıyla beyaz olan hiçbir eşya yoktu ama her şey krem tonlarındaydı. Bu insanın içini açan aydınlık odadaki tek tezat ise koyu renk takım elbisesiyle Emir Abi'nin bizzat kendisiydi. Açık renkli ahşaptan masasında oturmuş ne olduğunu bilmediğim bir takım notlar alıyordu hala. Tam bizi fark etmediğini düşünmeye başlayacakken kalemini bir kenara bırakıp başını kaldırdı. Bana kısa bir bakış attıktan sonra gözlerini kardeşine çevirdi.
"Bir şey mi oldu, Özgür?"
"Hani sana Arzu'nun bir arkadaşından bahsetmiştim ya," dedi Özgür Abi bir şeyleri hatırlatmaya çalışırcasına. Arzu'nun lafı geçince odaya bir anlığına soğuk bir hava dolduğunu hissettim. Ben ne yapacağımı bilemez halde kıvranırken Emir Abi boğazını temizleyip lafa girdi.
"Evet, hatırladım." Beni tartarcasına yüzüme baktıktan sonra Özgür Abi'ye döndü. "Giriş işlemleri bugün halledilsin, yarın da işe başlayabilir."
Kendime engel olamayarak söze karıştıö. "Çok teşekkür ederim, Emir Abi."
"Abi derken?"
Kırdığım potun farkına varınca bocaladım. "Afedersiniz, Emir Bey."
Emir Bey yüzüme bakmaya bile temünezzül etmeden başını sallayıp kağıtlara döndü yeniden. Bu sanırım onun dilinde konuşmanın bittiği anlamına geliyordu. Çekinerek Özgür Abi'ye baktığımda bana 'Takma kafana' der gibisinden omuz silkti.
"Diyeceğiniz başka bir şey yoksa biz gidiyoruz." dediğini duydum onun. "Sonra görüşürüz haşmetmeap Emir Bey Hazretleri."
Emir Bey bir şey söylemedi ama kardeşine attığı ters bakıştan sinirlendiğini anlamıştım. Gülmemek için kendimi zor tutarak Özgür Abi'yle birlikte dışarı çıktım yeniden. Asansöre doğru yürürken bana şirketle ilgili biraz bilgi verdi. Ne yazık ki bu katta çalışacaktım, kendisi yönetim katında çalışmanın bir stajyer için ne kadar olumlu bir şey olduğundan bahsetse de Emir Bey'in benden pek haz etmediğini anlamıştım. Kovulmamak için çok dikkatli olmam gerekiyordu.
"Gitmeden önce bana sormak istediğin bir şeyler var mı?"
İşle ilgili sorularım olup olmadığını kastediyordu. Tam onu teşekkür edip geri çevirecekken çıktığımız odanın kapısı açıldı ve Emir Bey dışarı çıktı. Yüzümüze bile bakmadan yürüyüp gidişini seyrettim önce. Ardından ani bir kararla Özgür Abi'ye döndüm.
"Aslında bir şey var..." dedim mahcup bir gülümsemeyle. "Naz'ın dişi ağrıyor da iyi bir doktora götüreyim diyorum, malum YGS sınavına az kaldı. Arzu bana kendi diş dolguları için gittiği doktordan çok memnun kaldığından bahsetmişti. Şeydi adı..."
Hatırlamaya çalışıyormuş gibi yaparak alnımı kırıştırdım. Eğer Arzu'nun dişinde dolgu yoksa yaptığım blöf tepemde patlayacaktı. Fakat şükürler olsun ki kronik şanssızlığım bu kez devre dışı kaldı.
"Muhsin Bey mi?" diye sordu Özgür Abi.
"Sanırım ismi buydu." diyerek onayladım. "Sende kartı ya da iletişim bilgileri var mı?"
"Elbette var, kendisi bizim aile doktorumuz gibidir." dedi gülümseyerek. "Bu akşam iletişim bilgilerini sana mesaj olarak atarım. Bizim şirketten geldiğini söylersen her konuda yardımcı olacaktır."
Rahatlayarak gülümsedim. Yarın zihnimdeki mavi şüphe tohumlarından birini söküp atmış olacaktım.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro