Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 6 - Anılar ve Yarasalar

3 Şubat 2025 Notu:
Sevgili okuyucu, bu bölümlere geldiğinde kafan karışmış olabilir. Yorumlarda diğer okurların kitaba dair söylediklerini anlayamıyor, kendini kitaba dahil olamamış gibi hissediyor olabilirsin. Eğer kitaba devam etmek istersen, on üçüncü bölümden sonra belirgin bir rahatlamaya kavuşacağını söyleyebilirim. Keyifli okumalar. ✨

────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────

Kaçtığın kişi şeytansa, asla arkana bakma.

Tarihte bu hatayı yapanların sonu hep hüsran oldu. Lût'un karısı kaçarken dönüp ardına bakmasaydı, Sodom ve Gomorra'yı yok eden tufandan nasibini almazdı. Orpheus da bu yüzden kaybetmişti Eurydice'yi... Eğer yeraltı dünyasından çıkarken arkasına bakmamış olsaydı, karısını ikinci kez kaybetmek zorunda kalmazdı.

Bu yüzden arkamdan yükselen sesi duyduğumda dönüp bakmadım. Sanki sağırmışım gibi hiçbir tepki vermeden son basamağı çıkıp sokağa attım kendimi. Aşağıdan hala sesler yükseldiğini duyabiliyordum, cehennem tayfasının gürültüsü kafenin bahçesine kadar taşmıştı. Olur da peşime takılırlar diye eve giden yola sapmak yerine koşturarak ana caddeye giden yola saptım. Köşeyi döndüğüm anda kafenin görüş alanından çıkmıştım ancak yine de koşmaya devam edip yolun sonundan ana caddeye ulaştım.

Kafeden çıkarken duyduklarımı düşünüyordum bir yandan da. Anladığım kadarıyla Sinem denen kaltak peşimden gelmeye yeltenmişti, Melis ise kafeyi dava edeceğini falan söylüyordu patronuma. Sırf bu bile ertesi gün işe gidip şansımı Mükremin Abi'de denemememi göstermeye yeterdi. Zira dava demek tazminat demekti. Mükremin Abi ise söz konusu cebinden çıkacak para olunca öz kardeşini dahi tanımazdı. Hem ne diye beni işte tutmak için Hasan Abi'yle bozuşsundu ki?

İşsizdim artık. Üstelik nereden iş bulacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Bu devirde güvenilir ve sorunsuz bir iş bulmak o kadar zordu ki, en az üç ay boşta kalacağıma emindim. Annem zaten çalışamıyordu, onun üç kuruşluk engelli maaşıyla nasıl geçinecektik ki? Piç kuruları yüzünden hayatım dağılmıştı resmen...

Montumun şapkasını kafama geçirip yüzümü kamufle ettikten sonra güçlü kız pozlarımı bir kenara bırakarak ağlamaya başladım. Ne yazık ki dizilerdeki gibi nazik nazik ağlayamıyordum ben. Hele ki çok doluysam burnum aka aka, tüm yüzüm domatese dönmek kaydıyla ve "hüüüüğğğ" diye sıfır altı yaş grubuna özgü bir sesle bildiğin zırlıyordum. Tıpkı şu anda olduğu gibi...

"Hepinizi öldürcem!" diye zırıldayarak elimin tersiyle yüzümü sildim. Kesik kesik iç çekiyordum bir yandan da. "Attırcam okuldan! O Hasan'ı da maliye bakanlığına şikayet edicem! Siz daha beni tanıyamadınız ama tanıyacaksınız! Sizi var ya sizi...-"

Bu noktada duraksadım. Genelde bu sözü "...anneme söyliycem!" diye bitirirdim ben. Tüm çocukluğum Mehmet'i ve mahalledeki diğer veletleri böyle tehdit ederek geçmişti. Oyunlarda cırlazlık yaparken yakalanırsam son kaçış taktiğimdi bu. Ancak cehennem tayfasını anneme şikayet etmekle korkutabileceğimi pek sanmıyordum. Bu yüzden daha yaratıcı bir şeyler denedim.

"Babamın beylik tabancasıyla vurcam!"

Hatta belki de gidip o kaltakların kafasında bir iki sandalye kırmalıydım. Resmen durduk yere bulaşmışlardı bana! Normal koşullarda benim onlara bulaşmam, arkadaşımın intikamını almak için hayatlarını cehenneme çevirmem gerekmez miydi? Oysa ben gidip yakalarına bile yapışmamıştım. Tek istediğim şey onlardan olabildiğince uzak kalmak ve okulumu bitirmekti. Zaten çoğuyla farklı bölümlerdeydik, isteseler çok rahat görmezden gelebilirlerdi beni. Piç kuruları!

O kadar dalmıştım ki bir araba dibimde durunca korkudan havaya zıpladım. Bir saniye bile geçmeden refleksif olarak gerileyip üç beş metre koymuştum araya. İpsiz sapsız tiplerdi kesin... Zebanilerden kaçmaya çalışırken kurda kuşa yem olacaktım resmen. Panikle telefonumu ararken sürücü kapısı açıldı. Dışarı çıkan kişiyi görünce şaşkınlıktan kalakalmıştım.

Yirmi üç - yirmi dört yaşlarında sarışın, uzun boylu bir erkekti. Arabadan inerken yüzüne takındığı sevecen tebessüm beni görünce yerini endişeye bırakmıştı. Onu son görüşümün üzerinden o kadar uzun zaman geçmişti ki, bir an tanıyamadım. Oysa oldukça tanıdık bir insandı karşımdaki.

Arzu'nun abisi Özgür Abi'ydi bu.

"Melek?" derken telaşla bana doğru ilerledi. "Kafana ne oldu senin?"

"Düştüm." dedim pat diye. "Önemli bir şey değil, cidden."

"Saçmalama Melek." diyerek elini omzuma koyup arabaya yönlendirdi beni. "Bin çabuk, hastaneye gidiyoruz."

"Valla gerek yok. Boş yere yolundan alıkoymayayım seni-"

"Yahu zaten seninle görüşmeye geliyordum." dedi beni iyice hayrete düşürerek. "Evinizi bir türlü bulamamıştım, iyi oldu karşıma çıktığın."

Bundan sonrasında itiraz edemedim. Arabaya bindiğimizde elime bir tomar peçete tutuşturup kafama bastırmamı söyledi. Bense yarayı unutmuştum bile, onun neden benimle görüşmek istediğini merak ediyordum. Neyse ki beni fazla merakta bırakmadı. Karşıma neden çıktığını duyunca adamın Hızır'la bir yakınlığı olup olamayacağını düşünmeye başlamıştım. Evet, hani şu en zor zamanda yetişen Hızır...

Zira iş teklifi yapmaya gelmişti bana. Arzunun ailesi hukuk alanında öyle alelade bir konumda yer almıyordu. Türkiye'de yalnızca iki tane hukuk şirketi vardı ve biri de onlara ait olan Bozkıroğlu Hukuk'tu. Özgür Abi de aile geleneğine uyarak hukuk okumuş, mezun olduktan sonraysa yurtdışına gitmişti. Arzu geçen dönemin sonlarına doğru onun yurtdışından dönüp işlerin başına geçtiğini söylemişti bana.

"İyi de ben orada ne iş yapacağım ki?" dedim hastanede kafama dikiş atılırken. Bir türlü inanasım gelmiyordu, bölümdeki her öğrencinin mezuniyet sonrası hayallerinde yer alan bir firmada nasıl çalışacaktım ben? Üstelik henüz birinci sınıftayken!

"Stajyerlik." diyerek cevap verdi. "Sakın itiraz etme Melek, torpil falan değil bu. Torpil yapacak olsaydım okullar açılır açılmaz gelir bulurdum seni. Biz her yıl sizin bölümden not ortalaması en yüksek olanlara bu teklifi yapıyoruz zaten."

Kaşlarım hafifçe çatılmıştı. "İyi de henüz dönem sonu gelmedi ki."

"Geçen bağış işleri için okula geldiğimde merak edip baktırdım, ilk iki vizelerinle bölümde ilk üçtesin zaten." diyerek güldü. "Yine de için rahat olsun diye söylüyorum, eğer finallerde mucizevi bir şekilde çakılmayı başarırsan söz veriyorum seni kovarız."

Ne diyebilirdim ki? Özgür Abi beni eve bıraktığında içimden kafeye dönmek geliyordu hala. Beni işten kovdurduğu için Sinem'i alnından öpmek istiyordum. Zira hala Kafe Muckremin'de çalışıyor olsaydım içim kan ağlayarak bu teklifi reddetmem gerekecekti. Kardeşi şerefsizin teki olabilirdi, kendisi de cimrinin önde gideniydi ama Mükremin Abi'nin üzerimde çok hakkı vardı. Geçen yıl kafede müşterinin biri popomu elleyince döve döve dışarı atmıştı herifi. Arzu öldükten sonra köye gidip kafamı toparlamamı söylemiş, döndüğümde de söz verdiği gibi beni tekrar işe almıştı. Üstelik oradaki işe girmem için bana kefil olan ustabaşı Celal Abi de mahalleden komşumuzdu. Özetle kaltak büyük bir vicdan yükünden kurtulmamı sağlamıştı.

Kapıyı açıp eve girdiğimde lambaların kapalı olduğunu fark ettim. Görünüşe bakılırsa bizimkiler çoktan uyumuştu. Aslında bu benim işime gelirdi, eninde sonunda kafamı göreceklerdi ama hiç değilse şimdi yalan bulmak için sabaha kadar vaktim vardı.

Aslında yoktu.

Ara holü geçtiğimde birden salonun kapısı açıldı ve bir el kolumdan tutarak beni içeri çekti. Karanlıkta bana doğru yaklaşan minik minik alevleri görünce donakalmıştım. Hemen ardından ışıkların açıldığını gördüm, annemle kardeşim coşkuyla el çırpmaya başladı.

"Mutlu yıllaaaar!"

Nazenin'in elinde ev yapımı bir pasta vardı, mumlarla kaplıydı üzeri. Annem boynuma sarılıp beni öperken montumun başlığına sıkı sıkı tutundum. Ancak başımdaki bandaj cimcimenin gözünden kaçmamıştı, elindeki pastayı sehpanın üzerine bırakıp panikle bana doğru koşturdu. Kaş göz etmeye çalışırken feryadı basmıştı bile.

"BAŞINA NE OLDU ABLA?!"

Elinin körü oldu Naz...

"Ne olmuş başına?!" diyerek dehşetle geri çekildi annem. Montumun şapkasını çat diye sıyırınca ellerimi iki yana açıp "Sürpriiiiz!" diyerek gülesim gelmişti. Fakat annem bu haldeyken espri yapmamam gerektiğini biliyordum. Zaten anksiyetesi vardı kadının, başımdaki bandajı görünce öyle bir tepki vermişti ki bir an kafamın koptuğunu falan sandım.

"KIZIM NE OLDU KAFANA?!"

Yaratıcılığımı devreye sokarak "Düştüm." dedim. "Kolona çarptım kafamı."

"Hemen hastaneye gidiyoruz!" diyerek koluma yapıştı. "Allah etmesin, hadi beyin kanaması-"

Devamını getirememişti bile, panikten eli ayağı birbirine dolaşmıştı.

"Hastaneden geliyorum zaten anne. Hatta Arzu'nun abisi Özgür Abi götürdü beni."

Anksiyetesi nüksettiği zamanlarda dikkatini dağıtmak genelde en etkili çözüm oluyordu. Onun şaşırdığını görünce bu kez işe yaradığını anladım. Ancak anneme fırsat kalmadan Nazenin atılmıştı lafa.

"Nereden gördün ki onu?"

"Beni görmeye geliyormuş, yolda karşılaştık." dedim neşeyle. "İş teklifi etti bana Naz. Önümüzdeki hafta finaller var, ondan sonraki hafta da onların şirketinde çalışmaya başlayacağım."

Benim aksime pek sevinçle karşılamadılar bu durumu. Arzu'nun ölümünden sonra ne hale geldiğime ikisi de şahit olmuştu, çok korkutmuştum onları. Eğer zamanı geriye alma şansımız olsa annemin de Naz'ın da Arzu'yla arkadaş olmama asla izin vermeyeceğini biliyordum. Ellerinden gelse ölüp de beni mahvettiği için Arzu'yu suçlayacaklardı.

Onun ailesinin şirketinde çalışmam da aynı şekilde ters etki yaratmıştı. Bu durumun beni kötü etkileyeceğine inanıyordu annem, Nazenin ise iş teklifinin ardında bir bit yeniği bulma peşindeydi. Onları ikna etmek için neredeyse iki saat dil dökmem gerekti. En sonunda annem düşüneceğini söyleyerek kapattı konuyu.

-*-

Ertesi gün okula gittiğimde henüz amfinin kapısı bile açılmamıştı. Dersin başlamasına kırk dakika olduğunu görünce ayaklarımı sürüye sürüye geri döndüm. Ancak binadan çıkmamla içeri geri girmem bir oldu. Cehennem tayfasının bir kısmı kafeteryada oturuyordu, bandajlı kafamla onlara görünmek istemiyordum. Bu yüzden Cenk'le karşılaşma ihtimalini göze alarak Mertlerin kulüp odasına gittim.

Açıkçası orada da pek hoş bir atmosfer yoktu. Mert yalnızdı ancak sinir küpüne dönmüş haldeydi. Müzik grubunun solisti olan kız bir süre önce terk etmişti onları. Yapılan onca duyuruya rağmen yerine birini bulmayı hala başaramamışlardı. Bu yüzden beni gördüğünde verdiği tepkiye pek alınmadım.

"Ne oldu senin alnına?!"

"Düştüm ama önemli bir şey yok." dedim özür diler gibi. "Asıl sana ne oldu?"

"Aynı terane..." diye sızlandı. "Koskoca okulda müzikle ilgilenen doğru düzgün insan yok resmen! Bir hevesle gelip iki güne kaçıyorlar, cemiyet züppeleri desen onlar zaten tenezzül etmez."

Teorik olarak kendisi de bir cemiyet züppesiydi fakat bunu yüzüne vurmak istemedim. Onun yerine "İlla ki bulursunuz ya..." gibisinden bir şeyler geveledim. "Solist mi yok size?"

Kollarını iki yana açarak etrafı gösterdi. "Sen görebiliyor musun?"

Aslında aklımda birisi vardı ama emin olamıyordum. Lavinia ile Mert'in doğru düzgün tanışıklığı bile yoktu. İkisini ne zaman bir araya getirmeye çalışsam ya bir aksilik çıkıyor, ya da Lavinia ortadan kayboluyordu. Bu solistlik meselesinden bahsedersem yine aynı şeyi yapacağına emindim, onu buraya getirmeyi bile başaramadan ortadan kaybolacaktı. Sorunu çözmek için tek bir yol geliyordu aklıma.

"Grubun diğer elemanlarını arayıp çağır buraya." diyerek Mert'e döndüm birden. "Size solist getireceğim."

"Ha? Nasıl- Nereden Melek?!"

"Cehennemden Mert..." diye söylenerek kapıya yürüdüm. "Soru sorma da ekibi topla!"

Dışarı çıktığımda Lavinia'yı aradım ancak açmadı, muhtemelen sessizde unutmuştu telefonunu. Onun ders saatini genelde kafeteryada beklediğini bildiğimden binadan çıkıp oraya yollandım mecburen. Ancak kafeteryada da yoktu. Bir süre etrafa bakındıktan sonra mecburen fakülte binasına geri döndüm. Son olarak dersin olduğu amfiye göz atacaktım ama ardımda yankılanan bir ses beni olduğum yere mıhladı.

"Melek!"

Korkuyla arkamı döndüğümde onu gördüm. Bir çift koyu, gece kadar koyu, mavi göz. Koridorun ucunda durmuş, etrafına karanlık ve kargaşa yayan bir kötülük çekirdeği gibi sakince beni izliyordu. Boş yere dönüp bakmıştım, kim olduğunu anlamam için yüzünü görmeme gerek yoktu aslında. İsmim bir tek onun sesinde bu kadar eğreti durabilirdi. Bir şeytanın sesinde...

Elimde olmadan bir adım geriledim. Bunu görünce durdurmak ister gibi öne uzattı elini. Ardından vesvese dolu bir sesle buyurdu. "Sadece konuşmak istiyorum."

Bir ara evrimsel psikolojiye merak salmıştım. O dönem okuduklarımdan öğrendiğim şeylerden biri de şuydu: Her ne kadar canlı ilişkilerinin çok karmaşık olduğu düşünülse de temelde inanılmaz basittir. Canlılar karşılaştığı her nesneye üç soru yöneltecek şekilde evrimleşmiştir. Bunu yiyebilir miyim? Bununla çiftleşebilir miyim? Bu beni öldürür mü? Tepkilerimizi, bu üç soruya aldığımız cevaplar neticesinde veririz. Yani ya savaşırız, ya sevişiriz, ya da kaçarız.

O yüzden Aras'ın bana doğru ilerlediğini görünce çok da düşünmedim. Arkamı dönüp hızlı adımlarla devam ettim yoluma.

Yürürken bir yandan da sakin kalmaya çalışıyordum. Ardımdaki ayak sesleri yaklaştıkça içimdeki koşma dürtüsü daha da dayanılmaz hale geliyordu. Bana tekrar seslendiğini duyunca bu sefer dönüp bakmamayı başardım. Çok geçmeden adımları iyice yakına geldi. Kolum bir el tarafından sertçe çekildiğinde çığlık atmamak için kendimi zor tuttum.

"Bırak!"

Kolumu kurtarıp ondan uzaklaşırken engel olmaya çalışmadı. Aramıza bir iki metre mesafe koyduktan sonra tekrar ona döndüm. Yüzünde bir av hayvanını ürkütmemeye çalışır gibi bir ifadeyle bakıyordu bana, konuşurken sesinde temkinli bir tını belirmişti.

"Konuşmamız lazım."

"Bunun için çok geç!" diye bağırdım kendimi tutamayıp. "Konuşmanın bir şeyleri değiştirebileceği günler geride kaldı artık."

"Sormam gereken sorular var." dedi beni hiç dinlememiş gibi. "Arzu hakkında-"

"Arzu artık yok." dedim dişlerimi sıkarak. "Ve benim de senin sorularına verecek cevaplarım yok. O yüzden beni rahat bırak ve yaptığın onca şeye rağmen hiçbir bedel ödemeden kurtulmakla yetinmeyi dene, olur mu?"

Koyu mavi gözleri laciverte büründü birden. Söylediğim bir şeylerin onu tetiklediğini fark etmiştim. Bu durum limbik beynimi devredışı bıraktı ve kaçma dürtüm bir kez daha devreye girdi.

"Eğer bir daha bana yaklaşırsan," dedim geri geri giderken. "Seni pişman ederim."

Arkamı dönüp hızla ondan uzaklaşırken peşimden gelmeye cüret etmedi. Bunun yerine bir kez daha adımı ağzına alarak bana seslendi. Refleksif olarak başımı çevirdiğimde onun bıraktığım yerde durup bir deney hayvanıymışım gibi beni izlediğini gördüm. Sadece dönüp dönmeyeceğimi görmek için yapmıştı bunu. Cevabını aldığında dudaklarının kenarında kibirli bir tebessüm belirdi.

"Kaç bakalım." dedi bir vesvese fısıldar gibi. "Ama sonsuza kadar kaçamayacağını unutma."

-*-

Kafeteryaya neden gittiğimi Lavinia'yı amfinin kapısında bekler halde görünce hatırladım. Keşke onu aramaya hiç çıkmasaydım diye geçirdim içinden. Zaten mesajımı görür görmez gelmişti bizim amfinin önüne.

Yanına vardığımda endişeyle "Kötü bir şey mi oldu?" diye sordu bana. "Yüzün kireç gibi olmuş."

"Yok bir şeyim," diyerek gülümsedim. "Ders başlamadan önce seninle bir yere gideceğiz, gel hadi."

Koluna yapışıp onu sürüklerken kafası epey karışmış gibi görünüyordu. Sorularını cevapsız bıraktım ancak koridorun ucundaki kapıya doğru yürürken nereye gittiğimizi anlamış olmalıydı, gerildiğini anlayınca kaçmaması için koluna daha sıkı yapıştım. Kapıyı açıp içeri girdiğimizdeyse kolumdan tuttuğum gibi Mert'in önüne attım kızı.

"Size solist buldum!"

Bununla birlikte kıyamet koptu. Önce en şiddetlileri Lavinia'dan olmak üzere bir sürü itiraz sesi çıktı. Onun Mert'in yanındayken daha da çok içine kapandığını fark etmiştim. Ağzını açıp doğru dürüst reddedemiyordu bile, sadece odadan kaçmaya çalışıyordu. En sonunda Mert duruma el koyup kızı karşısına aldı ve soliste ne kadar ihtiyaç duyduklarını anlattı. Bunun üzerine hipnotize olmuş gibi ikna olmuştu Lavinia. Daha sonra onun ses aralığını kontrol edip birkaç şey sordular. Mert kızın sonuna kadar soprano olduğunu anlayınca dile getirirken müjde verir gibi konuşmasındam bunun onlar için olumlu bir şey olduğunu anlamıştım. Son olarak Lavinia'nın çalabildiği müzik aletleri konusunda tartıştılar. Kızın viyolonist olduğunu öğrenince "Tamamdır bu iş." diyerek sevinçle bize döndü Mert. "Solistimizi bulduk."

Lavinia'nın bana attığı ölümcül bakışları görünce kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Tam şu anda yağmurda ıslanmış minik bir kedi yavrusu kadar çaresiz görünüyordu. Yine de yabanilik etmeyip ekibin geri kalanıyla tanışıp ders çıkışı prova için ekiple sözleşti. Derse gitmek üzere sınıftan çıktığımızda onun stresten titrediğini fark etmiştim.

"Sen var ya sen..." dedi parmağını yüzüme doğrulturken. "Sen resmen emrivaki yaptın bana!"

Sırıttım. "Anlamana sevindim."

"Hiç komik değil Melek!" diyerek huysuzluk yapmaya devam etti. "Ben nasıl şarkı söyleyeceğim ki onun yanında- Yani ben tanımıyorum bile o çocukları..."

Gülmemek için yanağımın içini ısırdım. "Ne güzel işte, bu sayede tanışmış olursunuz."

Kaşlarını çatarak somurtmakla yetindi. Şu anda bu konuda onun üstüne gitmek istemiyordum, ters teperse Mert'ten büsbütün kaçmaya başlayabilirdi. O yüzden çenemi kapalı tutup gireceğimiz derse odaklandım. Yanlış sınıfa gittiğimizi fark etmem çok uzun sürmemişti.

"Dersin C1 amfisinde değil miydi?"

"Hayır, sınıf değişmiş," dedi bana. "Üst kattaki sınıfa atmışlar bizi."

Başımı sallayıp onunla birlikte merdivenlerden yukarı çıktım. Koridorun en ucundaki amfiye ilerlediğini görünce zihnimde bir şeyler tetiklenmişti. Geçmişten gelen anılar tıpkı yarasalar gibi sarmaya başladı etrafımı. Bu sınıfı çok iyi hatırlıyordum.

-*-

Fakültede deliler gibi Arzu'yu arıyorum. Şu anda onunla konuşmaya öyle çok ihtiyacım var ki.

Üç haftadır üzerinde çalıştığım projem birdenbire ortadan kayboldu. Teslim tarihine ise yalnızca iki gün var! Moralim hiç olmadığı kadar bozuk. Dokunsan ağlayacak dedikleri durumu yaşıyorum. O kadar kısa sürede projeyi en baştan yapamayacağıma adım gibi eminim. Üstelik iki günün tamamını projeye ayırmam bile mümkün değil. Derslere girmeyebilirim ama işe gitmemek gibi bir lüksüm yok. En azından bunu kovulmadan yapmamın bir yolu yok.

Koridorda Arzu'yla aynı şubede olduğunu bildiğim birkaç kişiyi görünce seviniyorum. Onlar muhtemelen arkadaşımı nerede bulabileceğimi biliyordur. İvedilikle yanlarına seğirtip Arzu'yu soruyorum. Kızlardan biri eliyle koridorun en ucundaki sınıfı gösteriyor bana.

"En son o sınıfa girerken gördüm," diyor kız. "Yanında Aras da vardı."

Ah, harika. Şu anda görmeyi en çok istediğim insanla, görmeyi en çok istemediğim insan aynı sınıfta bulunuyor. Yine de oturup beklemek istemiyorum. Hem Arzu'yu çeke çeke götürmem onun da hayrına. Hiç değilse bir günlüğüne züppeye daha az maruz kalmış olur.

Arzu'yu tutup oradan çıkacağıma emin bir şekilde sınıfın önüne gidiyorum. Ardından kapıyı açıp içeri dalıyorum ve hafızamdan yıllarca silinmeyecek o görüntüyle karşılaşıyorum.

Aras tek eliyle Arzu'yu kalçasından kavrayıp kendine çekiyor. Öteki eli ise kızın saçlarında dolaşıyor. Dudaklarıyla yaptığı şeye öpüşme demek hafif kalır, bu daha çok çölde kalmış bir adamın su içmesi gibi bir şey. Kızın bedenini kendi bedenine öyle sıkıca bastırıyor ki birbirlerinin içinden geçmelerinden korkuyorum. Bir ara, muhtemelen nefes almak için, kızın dudaklarından ayrıldığında ona bir şeyler fısıldadığını fark ediyorum. Şahit olduğum şey muhtemelen görüp görebileceğim en tutkulu öpüşme sahnesi. O an Arzu'nun umut etmekte haksız olmadığını fark ediyorum. Bir erkeğin böyle öptüğü bir kıza karşı derin duygular beslediğini hiç kimse inkar edemez.

Aras kızın dudaklarını bırakıp boynuna doğru inerken istemsizce geri geri gitmeye başlıyorum. Gördüklerim karşısında yanaklarımın alev kırmızısı olduğuna şüphem yok. Fakat kapının yanında duran çöp kutusuna çarpmamla birlikte bütün atmosfer bozuluyor. Aras duyduğu ses üzerine başını çeviriyor ve beni görünce olduğu yerde kalıyor. Arzu'nun gözlerinde ise büyük bir şaşkınlık var.

"B-ben..." diye kekeliyorum yerin dibine geçmek isteyerek. "Ben çok... Ö-özür dilerim."

Ardından arkamı dönüp sınıftan kaçıyorum. Kendimi o kadar kötü ve utanç dolu hissediyorum ki nereye koştuğumu bile düşünecek durumda değilim. Tek isteğim gördüklerimi zihnimden sonsuza dek silebilmek.
Bunun için başımdan aşağı kezzap dökmeye bile razı olabilirim!

Kendimi ne yapacağımı bilemez bir halde kızlar tuvaletine atıyorum. Neyse ki içeride benden başka kimse yok. Birkaç saniye olduğum yerde durduktan sonra yüzümü yıkamak için lavaboya yöneliyorum. Ancak aynada domates gibi kızarmış yüzümü görünce ipler elimden kayıveriyor ve hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum.

-*-

Ders çıkışı soluğu kütüphanede aldım. Dönemin sonuna gelmiştik artık, bu pazartesi final haftası başlayacak ve eğer bütünlemeye kalmazsam gelecek hafta dönemi kapatmış olacaktım. Aslında evde ders çalışmayı tercih ederdim ancak annemler henüz işten ayrıldığımı bilmiyordu. Özgür Abi'nin yanına sınav haftası bitince gidecektim, zaten gitmemek gibi bir lüksüm yoktu.

Kafe Muckremin'deki işi bile zar zor bulmuştum, yeni bir iş arama macerasına girersem ev bütçemiz epey zorlanırdı. Üstelik elimdeki harika iş fırsatını kaçırmak da istemiyordum, bir hukuk şirketinde çalışmak okuldaki derslerim için de faydalı olacaktı bana. O yüzden finallerde çok yüksek alıp Özgür Abi'yi utandırmadan, bileğimin hakkıyla şirketteki stajyerlik işini almam gerekiyordu.

Saatler sonra kütüphaneden çıktığımda hava çoktan kararmış, sağanak yağmur başlamıştı. Bir şimşek gökyüzünü baştan sona aydınlatınca elimde olmadan tebessüm ettim. Hemen ardından gökyüzünün genzinden o tanıdık homurtu yükseldi ve gök gürültüsünün huzur dolu sesi etrafı kapladı. Evet, ben gök gürültüsünü seven ve fırtınadan korkmayan kızlardandım.

Arzu korkardı ama. Gündüz vakti bile gök gürlemeye başladığında tedirgin olurdu. Onda kaldığım gecelerin birinde fırtına çıkmış, elektrikler gitmişti. Sabaha kadar yanından ayrılmama izin vermemişti, tuvalete gitmek için kalktığımda bile benimle gelip kapının önünde bekliyordu. Oysa şimdi onu gök gürültüsünden koruyabilecek kimse yok. Kapkaranlık bir mezarlıkta, cildini kemiren böceklerle bir başına Arzu.

Onu öyle düşününce içimde korkunç bir huzursuzluk belirdi. Gök tekrar gürlerken derin bir nefes alıp kötü düşünceleri zihnimden savmaya çalıştım. Bitecekti. Eninde sonunda dönecektim normale. Kaybettiğim dostumu normal insanlar gibi sevgiyle ve özlemle yâd edebileceğim bir gün elbet gelecekti.

Fakat o gün bugün değildi.

Montumun şapkasını başıma geçirmiş yağmurun altında yürürken aniden bir şeye çarptım. Bu bir insandı, orası kesin. Geçip gitmesi için bir adım gerileyip kenara çekilerek "Afedersiniz..." diye yol verdim dalgın dalgın. Aklım hala Arzu'yla dolu olduğu için çarpıştığım kişinin hareket etmediğini anlamam birkaç saniye sürmüştü. Bir parça şaşkınlıkla montumun başlığını geriye atarak kafamı yukarı kaldırdım.

Koyu mavi, hatta belki de lacivert, bir çift göz.

Fırtınadan korkan kızlardan değildim ben. Fakat fırtınayı gözlerinde taşıyan adamlardan korkardım. Çünkü gök gürültüsünün huzur verici melodisi yalnızca gökyüzünde çınlardı. Yeryüzüne düşmüş fırtınalarsa merkezinde sağır edici bir sessizlik taşırdı. Ve ben bu sessizlikten çok korkuyordum.

"Şimdi benimle geliyorsun." dedi hiç uzatmadan. Birkaç adım gerileyerek ondan uzaklaşırken dudağının patladığını fark etmiştim, bakışlarında korkunç bir öfke vardı. Bir şeyler olmuştu... Bir şeyler olmuştu ve bu manyak acısını benden çıkaracaktı.

"Defol git!" diye uyardım telefonumu elime almaya çalışırken. "Yoksa polis çağırırım."

Öfkesi daha da arttı birden. Önce elimdeki telefona, ardından bana bir bakış atıp inanamıyormuş gibi hafifçe güldü. Konuşurken ses tonundaki kararlılık karşısında ürperdiğimi hissettim.

"Sen artık çok fazla oldun."

Ne olduğunu anlamama bile fırsat kalmadan aramızdaki mesafeyi aştı. Çığlık atmaya çalışırken ağzımı kapattı bir eliyle, diğer eliyle iki bileğimi bir mengene gibi kavramıştı. Deli gibi çırpınmaya başladım ancak kollarından kurtulmam mümkün değildi. Tek şansım kütüphaneden çıkacak birilerinin bizi görmesiydi şu anda. Ancak o da bunu akıl etmiş olacak ki beni zorla sürüklemeye başladı.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro