Bölüm 50 - Gerçekliğin Ötesi
Bu bölüm hakkında söyleyecek o kadar çok şeyim var ki, tek kelime bile edesim gelmiyor.
Benim için bir dönüm noktası olduğunu bilin. Bu bölüm, benim farkındalığım oldu. Bu bölüm, tüm hikaye boyunca yaratıcılığımı en çok serbest bıraktığım bölüm oldu. Bu bölüm; benim en hevesle yazdığım, çoğunluğun okumadan geçeceğini bildiğim için satırları kırpa kırpa kısaltmaya çalıştığım, okurların bu ne şimdi böyle diye tepki göstereceğini bilsem de gönderirken heyecandan kıpır kıpır olduğum, yapılan tüm yorumları dönüp dönüp baştan okuduğum, gönderdikten sonra farkına vardığım imla hatalarını dahi yorumlar silinmesin diye düzenlemeden bıraktığım, uykusuzluktan gözlerim kapanır halde tamamladığım ve şimdilerde demlenme evresine yaklaştığım bir idrak sürecinde ocağın altını sonuna kadar açtığım bir bölüm oldu.
İyi okumalar dilerim.
-*-
"Yeterince gelişmiş bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez."
- III. Clarke Yasası
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Tüm ülkede heyecanla beklenen Uluslararası Bilim Fuarı olağandışı bir yoğunlukla başlamıştı. Halk akın akın fuarı görmeye gidiyor, etkinlik için yurtdışından gelen turistlerle birlikte ufak çaplı izdihamlar yaratıyordu. Öğlene doğru devasa binadaki curcuna daha da arttı. Standların önü kalabalıklarla dolup taşmaya, sunum görevlilerine soru sormak isteyen insanlar uzun kuyruklar oluşturmaya başlamıştı.
Nvidia standının hemen arkasındaki iki genç adamsa bu hengamenin dışında yer alıyordu. Gözlüklü olanın elinde basın mensuplarına özgü büyük bir kamera vardı. Ekranı kurcalarken öfkeyle söyleniyor, arada bir başını kaldırıp spiker arkadaşına çıkışıyordu.
Yakışıklı spikerin kameramanı pek taktığı söylenemezdi. Bir selfie çubuğuna taktığı telefona çekici görünmeye çalışarak gülümseyip poz vermekle meşguldü. Yaklaşık otuz fotoğrafın ardından çubuğu indirip eline aldı telefonu. Beğenmediği selfieleri silerken yüzünde ciddi bir ifade belirmişti. Seçeneklerini üçe indirmeyi başarınca yaslandığı standdan doğrulup arkadaşının yanına oturdu.
"Bora bi' baksana, sence hangisini atayım?"
"Ateş siktir git başımdan."
"Ulan altı üstü bir fotoğraf seçeceksin." diye söylendi spiker. "Story atacağım oğlum, takipçilerim neden yayın kesildi diye sorup duruyor."
"O zaman iki satır açıklama yazıp onu paylaş gerizekalı. Millet yayının neden kesildiğini senin suratından mı anlayacak?"
"Fotoğrafın üzerine yazacağım işte." dedi Ateş. "Bak şu foto güzel bence he, ne dersin? Üstüne de şey yazarım, 'Bendeki bağlanma problemi bulaşıcı galiba, ıssız adamlıktan yayına bile bağlanamıyoruz'."
"Salaklıktan olmasın o? İki seferdir bizi bağlantı arızası olan yere götürüyorsun Ateş. Bok var sanki o standda-" Birden duraksayıp kameraya baktı. "HELE ŞÜKÜR!"
Kameraman ayağa fırlayınca bağlantının geldiğini anladı Ateş. Ayağa kalkıp kendine çekidüzen verdikten sonra Nvidia standının ön tarafına doğru ilerlemeye başladı. Birkaç saniye sonra yayına girmişlerdi.
"Yeniden merhaba sevgili TeknoNerd seyircileri, ben Ateş Alazoğlu. Az evvel yaşadığımız teknik aksaklık için sizlerden özür dileriz. Eğer tekrar yayından koparsak endişelenmeyin, en fazla bir dakika içerisinde geri dönmüş olacağız. Gelin hep birlikte tekrar fuara dönelim..."
Arkasını dönüp büyük platforma doğru yürürken "Tabi öncesinde yayına yeni katılan seyircilerimiz için kısa bir bilgilendirme turu yapacağız." diye konuşmaya devam etti. CES 2020 yazısının önüne geldiğinde durması için eliyle işaret verdi kameramana.
"Bildiğiniz üzere dünyanın en büyük teknoloji fuarına bu yıl Türkiye ev sahipliği yapıyor." diyerek paneli işaret etti. "CES kısaltmasına aldırmayın, fuarın yabancı ülkelerdeki resmi adı sadece. Creative Electronics Show... Fuarın kendisine bakacak olursak devasa bir yapıda bulunduğumuzu söyleyebilirim. Bildiğiniz üzere bu bina CES için özellikle inşa edilmişti."
Duraksayıp elindeki tablete göz attı kısaca.
"Bazılarınız neden standların çoğunun boş olduğunu merak etmiş, onlar için tekrarlayalım; etkinlik dört gün süreceği için firmalar dört ayrı grup halinde tanıtım yapacaklar. Bugünkü ilk grup genellikle yerel ve ufak çaplı firmalardan oluşuyor. Ağır toplar halka açık gösterimin son gününde stand açacaklar. Fakat bu-"
Kulaklığındaki ses cızırdadığında bir anlığına duraksadı. Etkinliği tanıtırken kulaklıktan gelen bilgiler doğrultusunda yapıyordu bunu. Teknik anlamda spikerlik yapmasına yetecek kadar bilgi sahibi değildi, bu yüzden de patron ona dublaj yapacak birini görevlendirmişti.
"Küçük standları dolaşma bahanesiyle Skinn standına gidin. Evet, o standın yarın açılacağını biliyorum ama adamlar CES İnovasyon Ödülü'nü kazandılar, üstelik çok kuvvetli bağlantıları var. Sen standa git, ben söylemen gerekenleri aktaracağım sana."
Seda'nın emrini dinlerken neşeli görüntüsünü sürdürmeye çalıştı. Ardından küçük standları dolaşma bahanesiyle Bora'yı da peşine takıp devasa platformun diğer tarafına geçti. Bakışları köşedeki standda duran kıza takılınca kameraman da bir ürün gördüğünü sanıp onunla birlikte dönmüştü. Standı gördüğündeyse kameranın arkasından el kol yaparak diğer tarafa gitmesi için yönlendirdi spikeri. Skinn standının önüne vardıklarında Seda belli ki önceden hazırladığı bir metni okumaya başlamış, Ateş'ten de tekrarlamasını istemişti.
"Evet, gördüğünüz üzere boş bir standın önündeyiz." dedi kameraya dönüp gülümseyerek. "Fakat burası sıradan bir stand değil, bu yıl Skinn adlı ürünüyle CES İnovasyon Ödülü'nü kazanan Myrand Inc.'in standı. Bir çoğunuzun Skinn'i merak ettiğini biliyorum, bu yüzden bir örnek üzerinden açıklamaya çalışacağım... Apple Watch'ları hepiniz biliyorsunuz, onların sıradan bir saatin çok daha ötesi olduğunu da... Bu cihazlar vücudunuzu sürekli kontrol edip kan basıncının dengede olup olmadığını, vücut ısınızın değişimlerini ve olası bir hastalığın belirtilerini kaydediyor. Yani bir nevi yanınızda mini bir hastane taşıyor ve istediğiniz an check-up yaptırabiliyorsunuz. Skinn de bu amaçla üretilmiş giyilebilir bir ürün fakat diğer ürünlerden ayıran önemli bir nokta var. Skinn vücudunuz hakkında edindiği bilgileri Care Circle adlı ortak bir veritabanında toplayarak size sağlıklı bir yaşam sağlamakla kalmayıp, buna yakın çevrenizi de dahil ediyor. Böylelikle sevdiklerinizle sağlıklı bir yaşamı paylaşma ayrıcalığına da sahip oluyorsunuz. Sizce de muhteşem değil mi?"
Bir noktada beklenmedik bir şeyler duymuş olacak ki, yüzündeki tebessüm sekteye uğradı. Kameraya alttan eliyle işaret yapıp standlara dönmesini söyledi önce. Ardından doğru duyduğundan emin olmak için kulaklığı iyice bastırıp "Seda emin misin?" diye fısıldadı. "Hani bu adamları övecektik? Bi dakka bi dakka, yavaş yavaş anlat lütfen. Rakip firmayla ne ara anlaşmışlar ki?"
Bora fısıldaşmanın yayında duyulmaması için mikrofonu kısmıştı ancak kafasının karıştığı her halinden belliydi. Spikere neler oluyor gibisinden bir hareket yaptığında onun gamsız bir tavırla omuz silktiğini gördü. Belli ki şirkette ani bir değişiklik yaşanmıştı ve bunu yayın politikalarına da yansıtmaları gerekiyordu. Yeniden yayına girdiklerinde Bora haklı çıktığını anlamıştı.
"Evet sevgili izleyenler, umarım standları izlerken sorduğum soruyu da düşünmüşsünüzdür." diyerek gülümsedi spiker. "Benim fikrimi merak edenler için söyleyeyim, ortada muhteşem değil, tehlikeli bir şey var. Çünkü bu ürünü kullanarak vücudunuz hakkındaki tüm bilgileri devasa bir veritabanına yüklüyor ve veri analistlerinin onlar üzerinde çalışmasına, toplumun eğilimlerini belirlemesine ve hatta kontrol etmesine izin vermiş oluyorsunuz. Üstelik bunu yalnızca Skinn değil biyometrik şifreleme sistemleriyle çalışan ürünler yapıyor. Eskiden telefon kilitleri rakamlarla, yazılarla ya da şekil çizerek açılırdı. Bir şifre belirler ve telefonu açmak için o şifreyi kullanırdınız. Peki ya biyometrik şifreler? Parmak izinizle telefonunuzun kilidini açtığınızda şifrenin ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Ben söyleyeyim, şifre sizsiniz. Yakın bir gelecekte Nesnelerin İnterneti sayesinde tüm cihazlar birbirine bağlanmış olacak. Telefonunuz sadece tabletinizle değil, televizyonla, buzdolabıyla, evdeki klimayla hatta bizzat sizinle bile bağlantı kurabilecek. Kuruyor da. Parmak izinizi şifre olarak belirlediğinizde cihaz bedeninizle bir bağlantı kurmuş oluyor. Günümüzde isterseniz bu şifreleri iptal edip şekil çizerek ya da rakamlarla eski tip şifrelere dönebilirsiniz. Fakat yeni gelen teknoloji eninde sonunda eskiyi silecektir, bunu bizzat arz talep dengesi üzerinden sizler yapacaksınız hatta. Parmak izinizle ekran kilidi açmak çok daha kolay, öyle değil mi?"
Standın diğer tarafına geçerken elindeki tableti kenara bıraktı. Tekrar kameraya döndüğünde onun iç çektiğini gördü seyirciler. Ellerini hafifçe iki yana açarak tüm odağı üzerine toplamıştı.
"Peki ya birileri şifrenizi çalarsa?" dedi kendinden emin bir tavırla. "Korkmayın, bunun için birilerinin parmağınızı kesmesine gerek yok, parmak izinizi içeren datayı ele geçirmeleri yeterli. Evet, data. Telefonunuz parmağınızı kendi gözleriyle görüp algılamıyor, bunu biliyorsunuz değil mi? Ekranın altında minik sensörler var ve dik izdüşüm matrisleriyle fourier denklemlerinden faydalanarak parmak izinizi bir veri yığınına dönüştürüyorlar. O minik sensörlerin bir parmağa baktıklarından haberi bile yok, onlar sadece veriyi sisteme iletiyorlar. Sistem de bunu kayıtlı olan parmak izi verisiyle karşılaştırıp ekran kilidini açıyor."
Ateş bir an durup eliyle mikrofonu kontrol etti. Bora aldırış etmedi, zira bu onun konuşurken sıkça yaptığı bir şeydi. Seyirciler durumdan habersiz olsa da söylemesi gerekenler kulaklıktan geldiği için Ateş'in birkaç cümlede bir durup karşı tarafı dinlemesi gerekiyordu.
"Eğer sensörleri kapatıp sisteme bizzat kendim bir veri yüklersem bu sefer de onu karşılaştıracaktır." diyerek devam etti genç sunucu. "Bu da şu anlama gelir; bir teknolojik cihaza parmağınızı göstermekle parmak izinizi içeren bir data yüklemek temelde aynı şeydir. Ve ben o datayı çalarsam hapı yutarsınız. Çünkü sizin elinizde yalnızca bir tane data var, ömrünüzün sonuna kadar asla değiştiremeyeceğiniz tek bir veri yığını. Tek bir parmak iziniz ve tek bir bedeniniz var sevgili izleyenler. Ve Skinn adlı ürün bedeninizi bir dataya dönüştürüp Care Circle denen bir veritabanında paylaşıyor. Böylesi bir projenin CES komitesi tarafından ödüle layık görülmesi sizce de çok doğal değil mi? Tam da onların ağzına layık bir ürün bu."
Spiker konuşmasına ara verdiğinde kamera dönerek fuar alanını göstermeye başladı. Bununla birlikte derin bir nefes aldı Ateş, omuzları birden aşağı çökmüştü. Bora onun bu halini görünce gülmemek için kendini zor tuttu. Seda'nın teknik detayları bugün gerçekten çizmeyi aşmıştı.
Kamera yeniden döndüğünde Ateş kendine çekidüzen verdi hızla. "Bunun dışındaysa fuarda konuşmaya değecek pek bir şey olmadığını görebilirsiniz." diyerek konuşmaya girdiğinde yüzünde bilge bir ifade vardı. "Etrafta yaklaşık 100 firma var ve size bir sır vereyim mi? Hepsi çöp. Bugünü tamamen gereksiz firmalara ayırmışlar. Startup firmalarına ve yenilikçi fikirlerini gerçekleştirebilmek için sponsorlara ihtiyaç duyan girişimcilere gelirsek... Onların standlarında da ufak bir eksiklik dikkat çekiyor; ortada yenilikçi bir fikir olmaması. Öğleden önce gerçekleştirdiğimiz yayında bir sürü stand gezdik ve gördüğümüz yenilikçi fikirlerin birçoğu halihazırda var olan teknolojilerdi."
Uzun tiradına devam ederken kameraman gülmemek için elini ağzına kapattı. Seda kendi kafasına göre bunları söyletiyor olamazdı, emirleri patron veriyor olmalıydı. Fakat Bora'nın Fikri Bey'in neden kendi topuğuna sıktığı konusunda hiçbir fikri yoktu.
"Bunun Uluslarası Teknoloji Fuarı için nasıl bir prestij kaybı olduğunu söylememe gerek yok bence. Çünkü CES komitesi yalnızca stand kiralayan bir oluşum değil, tüm organizasyonun sahibi. Bu gördüğünüz firmaların hepsi burada stand açabilmek için komiteye başvuruda bulunup onay aldı. Tüm bunlar hesaba katıldığında etkinliğin prestijini kaybetmemesi için pek çıkış yolu göremiyorum. Başarısızlıklarını unutturmaları ancak bu dört gün içerisinde, inanılmaz ve yeni bir teknolojinin fuara bomba gibi düşmesiyle mümkün olabilir."
Konuşması bittiğinde Ateş elini kulağına götürüp hafifçe kaşıdı. Bu hareketi Bora'nın gözümden kaçmamıştı elbette. Onun kulaklığı kıstığını anlayınca sessizce suratına tükürür gibi bir hareket yaptı. Fakat Ateş onu takmadı bile, fuarın ortasındaki devasa panele doğru yürürken keyfi epey yerinde gibi görünüyordu. "Şimdi de bu tatsız konuları bırakıp panelin arkasında kalan küçük standların yanına gideceğiz." dedi kameraya dönerek. "Örneğin şu köşedeki standı hiç yakından göremedik. Sizlerin de isteği doğrultusunda turumuzda oradan başlayalım."
Yaptığı emrivaki sessiz bir küfür bombardımanıyla karşılanmıştı. Kameraman sadece ağzını oynatarak ona saydırırken bunu da görmezden gelip büyük platforma doğru yürümeye başladı. Birkaç saniye sonra Bora ve küfürleri de takılmıştı peşine. Platformu geçtiklerinde köşedeki stand kameranın kadrajına girmişti ancak sahneden görüntü alabilmeleri için epey yakına gitmeleri gerekiyordu.
Ne yazık ki bu kez de standa varamadılar. Bora'nın birden duraksadığını fark etti Ateş. Kamerayı eline alıp incelerken yüzünde öfkeli bir ifade belirmişti.
"Yine mi yayın gitti?"
Bora önce her ihtimale karşılık kameranın mikrofonu kapattı. Ardından muhabire dönüp öfkeli bir kahkaha attı. "Sen cidden bunu soruyor musun?"
"Anlamadım?"
"O taraflarda bağlantı problemi olduğunu bal gibi biliyorsun, Ateş." diyerek gözlerini devirdi kameraman. "Daha önce üç kez gittik, üçünde de aynı şey başımıza geldi. Sen bok varmış gibi durmadan şu standa yanaştığın için kesiliyor yayın."
Ateş başını çevirip uzaklaştıkları standa bir bakış attı. Durmadan standa yaklaşması bilinçliydi elbette. Fakat her seferinde yayın kesilir kesilmez Bora onu başka standlara çekiştirdiği için yaklaşmanın ötesine geçememişti. Konuşmacı kızın az önce bulundukları yere bakarak gözleriyle onu aradığını görünce yüzündeki gülümseme iyice genişledi.
"Kesilen sadece yayın değil..." dedi aptal bir sırıtışla. "Kızın güzelliğinden benim de iflahım kesildi. Bu sefer gerçekten aşık oldum lan. Yemin ederim bak, evlenirim ben bununla."
"Eğer bunu kızın memelerine bakarak söylemeseydin..." Bora bir an durup düşündükten sonra başını iki yana salladı. "Cık, o zaman da inanmazdım."
"Niye abi, memelerine aşık olmuş olamaz mıyım? İlla gözlerine, bakışına, saçına falan mı tutulmak gerekiyor? Memelerinin güzel olması evlenme teklifi etmek için gayet yeterli bir koşul bence."
Bora Ateş'in yüzündeki piç sırıtıştan goygoy yaptığını anlamıştı. Elindeki kamerayı kurcalarken "İzdivaç hayallerini yıkmak istemezdim ama patron senin evlenmeni yasaklarken gayet ciddi görünüyordu." diye ufak bir hatırlatmada bulundu. "Ergen kızlardan oluşan fan kitlen giderse kendini kapının önünde bulursun benden söylemesi."
Ateş alıngan bir bakış attı kameramana. "Niye oğlum? Ben işimde de başarılıyım bir kere..."
"Üzgünüm ama kardeşim, teknoloji uzmanı olacak kadar da değil..."
"Patron öyle düşünmüyor belli ki." diyerek sırıttı Ateş.
"Oğlum bak ben senin fanlarından biri değilim." diyerek lafa girdi Bora. "O yüzden yaptığın her haltı övemem, anladın mı? Kaç senedir arkadaşız biz, laflarımı ciddiye al biraz. Kendini kandırmayı bırak da geliştirmeye çalış artık Ateş."
Spiker sıkıntılı bir tavırla sakallarını kaşıdı. "Geliştirmek derken tam olarak ne yani?"
"Araştır biraz lan! Dört sene boyunca boş zamanlarında hatunlarla flörtleşmek yerine yaptığın işi öğrenmeye çalışsaydın şirkette herkes sana aptal muamelesi yapmazdı. Hiç kanına dokunmuyor mu bunlar?"
Ateş omuz silkmekle yetindi. Emeği sömürülen o değildi sonuçta, dört senedir hiçbir iş yapmadan en ballı mevkide çalışıyordu. Eğer diğerleri durumdan rahatsız rahatsız olmuyorsa sorun yok demekti. Üstelik Bora'nın iddia ettiği kadar vasıfsız biri olmadığını da biliyordu, eğer mesele dış görünüş olsaydı Bora'nın da kamera önünde olması gerekirdi. Demek ki asıl mesele yakışıklılıkta değil sosyal becerilerde yatıyordu.
Bora'nın "Al işte patron arıyor!" dediğini duyunca derin bir nefes aldı. Konunun kapanması mutlu etmişti onu. Zira bugün sınırlarını çok zorlamıştı, kendini patlamaya hazır bir bomba gibi hissediyordu.
Bora fuar alanının gürültüsünden uzaklaşmak için koşar adımlarla çıkışa giderken yaslandığı yerden doğrulup kamerayı eline aldı. Arkadaşının az sonra geleceğini bildiği için çok uzağa gitmemişti. Büyük platformun diğer tarafına geçip sırtını binanın kolonlarından birine yasladı. İç çekerek arkasına yaslanırken bakışları köşedeki standa takılmıştı.
Görevli kız hala şevkle konuşmayı sürdürüyordu. Gülümsemesinin ardında yatan isteksizliği fark etmemek imkansızdı, mimikleri bile üzerinde çalışılmış gibiydi. Genç muhabir onun neden böyle bıkkın göründüğünü anlayabiliyordu. Önceki geçişlerinde kızın aynı konuşmayı döndürüp döndürüp tekrarladığını fark etmişlerdi.
Fakat bıkkın haliyle bile güzeldi. Fazla güzeldi. Uzun saçlarını omzundan arkaya atarken gömleğinin düğmeleri göğsünde gerildiğini görünce keyifle gülümsedi Ateş. Ne yazık ki bu sefer de düğmelerden hiçbiri kopmamıştı.
Gözlerini düğmelerden ayırmayı başardığındaysa kızın onu izlediğini fark etti. Bakışları buluşunca yüzündeki gülümseme çekici bir hal alarak genişlemişti. Gözlerini tekrar düğmelere çevirirken "Sanırım onları koparan kişi ben olacağım..." diye mırıldandı Ateş. "Tabi günün sonunda son derece gerçekçi ve sikik bir robot falan çıkmazsan..."
-*-
Eski yerine geri döndüğünde aradan çok fazla zaman geçmemişti. Bora hala yoktu ortalıkta. Sırtını boş standa yaslarken cebindeki telefonu çıkardı, arkadaşı gelene kadar sosyal medyada takılmaya karar vermişti.
Ancak ekranı açtığında bir sürü bildirim çıktı karşısına. Patrondan ve şirketteki diğer çalışanlardan gelen bir sürü cevapsız arama... Ve elbette mesajlar... Aramalara geri dönmeden önce Seda'dan gelen mesajlardan birini açıp okumaya başladı.
Seda:
"Ateş sen ne yaptığının farkında mısın?! Nasıl cüret edersin buna ALLAHIM KAFAYI YİYECEĞİM. Fütüristik tahminler yapmak sana mı kaldı gerizekalı? Skinn hakkında söylediklerinin ne anlama geldiğinin farkında mısın? Yoksa kendince isyan bayrağı açıp eleştiri falan mı yapmak istedin? Allah bilir o söylediklerini de ekşi'de görmüşsündür-"
Bir çift el yakasına yapışınca mesajın devamını okuyamadı. Başını kaldırdığında Bora'nın öfkeli yüzü çıkmıştı karşısına, dışarıda her ne olduysa kameraman deliye dönmüş gibiydi.
"Ateş senin amacın ne?!" diyerek bağırmaya başladı birden. "Hani Seda söylüyordu o sözleri lan? Kız ağlıyor telefonda oğlum, patron ağzına sıçmış! Niye peki? Seda'yı suçlu sandığı için mi yoksa günah keçisi yerine koyduğu için mi? Senin aptallıklarının bedelini niye hep biz ödüyoruz ulan?!"
"Bora sen manyak mısın?!" diye hayretle cevap verdi Ateş. "Ben Seda ne söylediyse onu tekrarladım! Hatta emin misin diye kaç kere sordum kıza, Skinn rakip firmayla anlaşmış patron bunu duyunca onlara düşman kesildi falan dedi."
"Siktir lan oradan! Seda'nın mikrofonu arıza yapmış, sen o lafları sayarken Erdi kulaklığı tamir etmeye çalışıyormuş!"
"Şizofren miyim lan ben?!" diye çıkıştı bu kez. "Hem hepsini geçtim sence ben o konuşmaları Seda olmadan yapabilir miydim gerizekalı? Bir sürü teknik detay vardı, çoğunu kendim bile anlamadım."
Bora birden duraksadı. Ateş'in bu konuda haklı olduğunu biliyordu, az evvel yayında söylediği şeyler Seda'yı bile aşacak düzeyde detaylardı. Fakat tüm bunları Seda'nın sesini duymuş olmasına anlam veremiyordu. Ta ki...
"Gözcüler!" diyerek elini alnına vurdu. "Allah kahretsin, yayına girmişler yine!"
"İyi de Seda'nın sesi..."
"Taklit edilebilir." diye susturdu Ateş'i. "Ama birebir onun tonlamasını yakalayamazlar... Böyle bir teknolojinin var olduğunu bile sanmıyorum."
Ateş çekine çekine "Zaten konuşması biraz garipti..." diyerek itiraf etti. "Ama aklıma gelmedi oğlum, kimin aklına gelir ki?"
"Gerçek bir teknoloji uzmanının aklına gelirdi." diye cevap verdi Bora. "Yaptığın işle azıcık ilgilenip gerçekten teknoloji uzmanı olsaydın ortada bir sorun olduğunu fark ederdin."
Doğruya doğru, sesin garip olduğunu fark ettiği anda bir şekilde yayına ara vermesi gerekiyordu. Eğer Ateş yeterince birikim sahibi olsaydı kulaklıktan duyduklarını tekrarlamasına bile gerek kalmazdı. Sırf bu yüzden yayınlarda durmadan aksaklık yaşıyorlardı. Hepsinin hesabını da onlar veriyordu patrona. Bu adamın gamsızlığı yüzünden azar yemekten bıkmıştı Bora.
"Bak biz seninle üniversiteden bu yana arkadaşız." diyerek konuşmaya devam etti. "Yedi senede mezun oldun lan... O da ödevlerini bölümdeki kızlara yaptırıp üst dönemdeki hatunlardan aldığın çıkmış sınav sorularını ezberleyerek... Koskoca son sınıfın tamamının buna ayrıldığı, milletin stresten adam vuracak noktaya geldiği bitirme projesini bile sanayide yaptırdın. Sözde Elektrik Elektronik Mühendisliği bitirdin ama dergideki teknoloji yazılarını Psikoloji mezunu Buse hazırlıyor. Ne zamana kadar böyle devam edeceksin?"
Normalde Ateş onun bu nasihatlerini kafa sallayarak geçiştirmekle yetinirdi fakat o da sabrının sınırına ulaşmıştı bugün. Onu kışkırtacağını bile bile güldü Bora'ya. Cevap verirken karşısındaki aşağılayan bir tını vardı sesinde.
"Sizin gibi salaklar olduğu sürece sonsuza kadar."
"Ha şimdi de biz salak olduk yani?" diyerek kahkaha attı Bora. "Ergen fanların olmasa o şirketin kapısından içeri giremezdin ulan. Parazit gibi onun bunun emeklerini sömürerek yaşıyorsun. Bu durum seni hiç rahatsız etmiyor mu?"
"Ben niye rahatsız olayım ki?" diyerek omuz silkti Ateş. "Rahatsız olması gerekenler sizlersiniz. İşe hepinizden sonra girdim ama üstünüze basa basa terfi alırken kuyruğunuzu kıstırıp tebrik ettiniz. Seda dört senedir tüm emeğinin bana hibe edilmesine göz yumuyor, psikoloji mezunu Buse desen koyundan farkı yok. Sen zaten şirketten ayrılsam bile benimle arkadaşlığını sürdürürsün. Mis gibi ego tatmini yapıyorsun üzerimden, ne diye yıkık özgüvenini beni aşağılayarak tamir etme fırsatını kaybedesin ki? Hepiniz kendi zekanıza tapıyorsunuz ama o şirkette beyni olan tek bir kişi var; o da patron. Çok güzel sikiyor sizi, üstelik haksız da değil. Çünkü benim güzel kardeşim, domalanı sikerler-"
Yediği yumrukla birlikte sözleri yarıda kesilmişti. Bora ağzına gelen lafı ona saydırırken hata yaptığını biliyordu Ateş. Egosuna yenilip söylememesi gereken şeyler söylemişti. Bu yüzden yumruk atmak gibi ikinci bir hata yapmadı. Aralarına girmeye çalışan birkaç kişinin arkasına sığınıp geriledi önce, ardından sessizce oradan sıvıştı. Standın diğer tarafına geçtiğinde kavga ayırmaya gelen topluluk iyice büyüyüp onun yokluğunu kamufle etmişti. Güvenlik görevlileri olay yerine koştururken arızalı olan erkekler tuvaletine girip sağlama aldı işini. Kapıyı kapatıp süpürgeyi arkasına geçirerek kilitlediği anda cebindeki telefon çalmaya başlamıştı.
Köşedeki kabine girmeden önce alaturka olan diğer kabini de kontrol etti. Boştu. Bilerek bu bozuk tuvalete gelmişti, su ve havalandırma boruları yüzünden içerisi inanılmaz gürültülüydü. Yine de telefonu açmadan önce kabinin içindeki çeşmeyi de açtı.
Telefonu kulağına götürdüğündeyse sadece "Ne oldu?" diye sordu. Karşı tarafa ismiyle hitap etmedi, kendini tanıtmadı, eski model telefonunu bile her ihtimale karşılık ceketinin içine gizleyerek konuşuyordu. Telefon dinlenemiyor olabilirdi fakat etrafta kayıt cihazı olup olmadığını bilemezdi.
"Asıl sana ne oluyor Zoroaster?" diye söylendi karşı taraf. "Kameralardan gördüğüm şey doğru mu? Şirketten arkadaşınla kavga mı ettin sahiden?"
Aynadan patlamış dudağını incelerken gözlerini devirdi. "Ne arkadaşı amına koyayım ya..."
"İş arkadaşın." diyerek hatırlattı Trismegistus. "Bora senin iş arkadaşın ve sen de vasıfsız bir TeknoNerd çalışanısın. Bugün orada bu kimliğini nasıl tehlikeye attığının farkında mısın acaba?"
Bakışları yerdeki su birikintisine takılınca duraksadı Ateş. Ardından umursamaz bir tavırla konuşmaya devam etti.
"Abi mal mal konuştu, ben de ağzıma geleni saydırdım. Dua etsin o yumruğun karşılığını vermedim ona..."
"Ben kavgada değilim ki, az önce yayında yediğin halttan bahsediyorum. Söylediğin şeyler sektöre dair nokta atışı tespitlerdi kahrolası, vasıfsız bir sosyal medya fenomeni bunları yapamaz. Aptal iş arkadaşların farkına varamamış olabilir ama herkes aptal değil, Zoro. Dua et de o yayını sadece aptallar izlemiş olsun."
"Ona ben de anlam veremedim." diyerek şifreli bir şekilde derdini anlatmaya koyuldu. Bilmeyen biri için söylediklerinde herhangi bir gariplik yoktu fakat Ayaz'ın asıl mesajı laf kalabalığının içinden söküp alabileceğini biliyordu. "Kulaklıktan Seda'nın söylediği şeyleri tekrarladım ama yayın bittiğinde Seda'nın mikrofonda olmadığını öğrendik. Arıza mı ne yaşanmış, güya ben konuşurken o hatta bile değilmiş. Bora malı da Gözcüler yayına girdi, Seda'nın sesini taklit etmişlerdir diye atıp tutuyor ama emin değilim. Kendimi şizofren gibi hissetmeye başladım yeminle..."
"Şizofrensin zaten Zoro." diyerek güldü Trismegistus. "Yalnız tebrikler, yediğin halta güzel kılıf uydurmuşsun. Şirkete gidince de yaygara koparmayı unutma. "Seda konuşmadıysa onun sesini nasıl duydum?" diye diye mevzuyu yay millete. Hatta mümkünse bunu patronun yanında söyle. Bora sazan gibi atlayacaktır, ara sıra onun söylediği şeyin saçma olduğunu dile getir ki iddiasına daha sıkı sarılsın."
Eh, o da böyle bir taktik izlemeyi düşünüyordu zaten. Elbette kulaklıktan ses falan duymamıştı, o esnada Seda'nın hatta olmadığını bal gibi biliyordu. Neyse ki insanlar onun kendi başına o sözleri söyleyemeyecek kadar aptal olduğu konusunda hemfikirdi.
"Bu arada, niye o standın yanına dört kez gittin?"
Nihayet beklediği soru gelmişti. "Oğlum bir sunucu kız vardı, yeminle afet..." diyerek dolambaçlı bir cevap verdi yine. "Üstelik bildiğin iş atıyor bana. Sabahtan beri kızın yanına gitmeye çalışıyorum ama siktiğimin şansına bak ki ne zaman standa yaklaşsam yayın kesildi. Dört denemede de başarısız olup şanssızlığın zirvesini yaşadım resmen."
"Siktir..." diye mırıldandı Ayaz. "Ben de o standın bulunduğu köşeyi gören güvenlik kamerasına erişemiyorum. Orada ne bok dönüyor lan?"
"Bilmiyorum ama benim o hatunu götürmem lazım." diyerek güldü Ateş. "Zaten zavallıya bir tanıtım metni ezberletmişler, sabahtan beri döndürüp döndürüp aynı şeyleri söylüyor. Yanına bir gidebilsem muhabbeti kurup tuvalete çekerim kızı."
"Gösteriye başlayamıyorsa beklediği bir şeyler var demektir." dedi karşı taraf. "Tekrar yaklaşıp akıllı telefonla görüntü almayı denesene bi'. Eğer olmuyorsa da zorlama, fuardan çıkıp karargaha gel. Kız Kaldelilerden olabilir Zoro, bu ihtimali sakın gözardı etme."
"Zaten ben de hatunu nikahıma alacak değilim lan. Dört gün boyunca takılır sonra da arazi olurum, rahat ol."
"Olurum." dedi Ayaz. "Ama sen olma."
Rahat değildi zaten. Yandaki kabinde duran birinin onları dinlediğini biliyordu. İçeri girmeden önce kabini kontrol ettiği ve tuvaletin ana kapısının da kilitli olduğu düşünülürse bu imkansızdı fakat gerçek gözlerinin önünden akıyordu işte. Su...
Açık bıraktığı çeşmeden akan su tastan taşıp kapının altından yan kabine süzülmeye başlamıştı. Fakat asıl sorun suyun hareketindeydi. Dalgaların küçük bir kısmı yan kabine geçtikten sonra kırınıma uğrayarak geri dönüyordu bu kabine. Bu da bir engele çarptıklarını gösteriyordu. Üstelik kabinin içinde bulunan yakın mesafedeki bir engel olmalıydı bu. Dışarıdaki en yakın engel birkaç metre uzaktaki duvardı. Zaten duvar gibi düz ve büyük bir engel de belirgin kırınımlar yaratmazdı.
'Ayakkabı.' diye geçirdi içinden. 'Su birinin ayakkabılarına çarpıp geri dönüyor.'
Ve bu kişi en başından beri tuvalette bulunmalıydı. Kabinlerin karşısındaki ufacık malzeme odasında örneğin... İyi de neden kabine girmişti?
Kırınımın sona erdiğini görünce bir anlığına nefesini tuttu. Ardından olağan bir tavırla tuvaletten dışarı çıkıp ellerini yıkadı. Ana kapının arkasındaki süpürge hala koyduğu gibi duruyordu, elbette... Onu oradan söktükten sonra dışarı çıkıp platformun arkasındaki standa göz attı. Seksi görevlinin hala konuşma yapmakla meşgul olduğunu görünce hiçbir şey olmamış gibi çıkışa ilerleyip fuar binasını terk etti.
-*-
Arabadan ona lazım olabilecek birkaç şeyi alıp geri dönmesi yaklaşık on beş dakika sürmüştü. İçeri girdiğinde şok tabancası vardı ceketinin iç cebinde. Diğerindeyse elektrikli bir kelepçeyle ufak bir çakı bulunuyordu. Ve elbette dedektörleri atlatmak için sinyal bozucu bir aparat...
Köşedeki standın önüne vardığında büyük bir başarı kazanmış gibi hissediyordu Ateş. Sabahtan beri buraya gelebilmek için kırk takla attığı düşünülürse haksız sayılmazdı. 'Keşke Bora'yı daha önce şutlasaydım...' diye geçirdi içinden. Bu memeler kesinlikle daha yakından görülmeyi hak ediyordu.
Onunla birlikte konuşmayı dinleyen birkaç erkeğe göz attığında herkesin aynı amaç için burada olduğunu fark etmekte gecikmedi. Başka ne olacaktı ki zaten? Gerçekliğin Ötesi isimli bu standda görevli hatun dışında görülmeye değer hiçbir şey yoktu. Hatta kelimenin tam anlamıyla, standda hiçbir şey yoktu. Her iki yanında kulisi gizleyen kalın perdeler bulunan yerden yaklaşık yarım metre yükseklikte minik bir sahne ve bu sahnede kendisini izleyen ufak topluluğa coşkuyla bir şeyler anlatan genç bir kız vardı yalnızca.
Göz göze geldiklerinde pek pas vermedi Ateş'e. Eski flörtöz tavırlarını bir kenara bırakıp işine odaklanmıştı. Gözlerinde heyecanla yanıp sönen parıltılar seyircilerinin ilgisiz bakışlarına çarpıp geri sekerken rağbet görememiş olmak umurunda değil gibiydi. Standın önündeki kalabalık durmadan azalırken sanki yere basmıyormuş gibi bir zarafetle süzülüyordu sahnede.
"Clarke'ın üçüncü yasasının da söylediği gibi, ileri bilimi sihirden ayırt etmek imkansızdır!" diye seslendi insanlara. "Fakat şüpheyi karakterinde taşıyan insanlar için bir umut ışığı olduğunu da inkar edemeyiz. İşte şimdi, sizlerle tam olarak bunu test edeceğiz. Fakat testimize başlamadan önce sizden gerçekliği sorgulamanızı istiyorum. Evet, tam şu anda."
Ateş bakışlarını bariz bir şekilde kızın göğüslerine dikmekle yetindi. Bu seferki yaramazlığı görevli kız tarafından fark edilmemişti. Hatun ufak kalabalığı süzmekle meşguldü o esnada. Yeterince bekledikten sonra tekrar konuşmaya başladı.
"Görüyorum ki, tek bir kişi bile isteğimi yerine getirmedi. Aksi taktirde, testimizin çoktan başladığını fark ederdiniz."
Ufak toplulukta ani bir hareketlenme oluştu. Görevlinin iddialı sözleri insanları harekete geçirmiş, standın önünden ayrılmaya hazırlanan birkaç kişi son anda vazgeçerek standa doğru dönmüştü.
"Testimizin sonuna gelirken sizi bir hususta uyarmak istiyorum." diyerek gülümsedi. "Tüm bu gördükleriniz ne bir sihir, ne de bir büyü, bu yalnızca bilim-"
Sunucu kız birden dondu ve ardından, yok oldu.
Yalnızca birkaç saniye sonra yeniden sahnede belirmişti fakat izleyenlerden yükselen hayret nidaları tüm fuar alanına yayıldı. Diğer standlardaki insanlar aceleyle topluluğa karışıp sahneye baktılarsa da ne olduğunu anlayamadılar. Tek gördükleri sahnede bir heykel gibi donakalmış genç bir kadındı. Durumu açıklığa kavuşturan şeyse, olaya tanıklık etmiş bir basın muhabirinin coşkulu canlı yayın anonsu olmuştu.
"IŞINLANDI!" diye heyecanla yayına girdi muhabir. "Tarihi bir ana tanıklık ettik sevgili izleyenler! Arkamda görmüş olduğunuz panelde az evvel gerçek bir ışınlanma yaşandı- Ne demek yayın yok oğlum?!"
Sahnenin ucundaki perdelerin arasından çıkan genç bir kadın "Hayır, ışınlanmadık." diye cevap verdi muhabire. Seyircilerden gelen coşkulu sesleri görmezden gelmişti. "Sayısız engel ve bazı teorik imkansızlıklarla birlikte, bir insanı var eden milyarlarca atomu uyum bozulmasına uğramadan ışınlayabilmek için gerekli teknolojiye henüz ulaşamadık."
Sahnenin ortasına geldiğinde insanlar dehşete kapılmış bir halde kadını izliyordu hala. Zira sahneye çıkan kadın, az evvel kaybolup geldikten sonra donmuş sunucunun bizzat kendisiydi. Birinci sunucunun donmadan önceki haline tanıklık edememiş yeni seyircilerden birkaçı "Heykel galiba." diye duruma açıklık getirmeye çalışıyordu. Bazılarıysa sahnedeki kadının ikiz kardeşler olduğuna ve bir şakaya kurban gittiklerine kanaat getirmişlerdi.
Çok geçmeden yanıldıklarını anladılar. Genç sunucu ağır adımlarla ilerleyip elindeki mikrofonla az evvelki sunucuya vurdu. Mikrofon sanki sanal bir görüntünün içinden geçer gibi donmuş sunucunun içinden geçtiğinde topluluk yeniden coştu. Diğer standlardaki insanlar akın akın bu coşkuya yönelmeye başlamıştı şimdi. Fuar alanında baş gösteren curcuna muhabirlerin anonslarıyla birlikte iki katına çıkmıştı.
Ateş ise diğer insanların aksine hayranlık ya da dehşet içerisinde falan değildi. O yalnızca sahnedeki genç kadına bakarak neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Tam bariyerleri geçip sahneye dalmaya karar vermişken arkasından bir ses yükseldi.
"Ateş?"
Bora'nın sesini duyunca okkalı bir küfür savurdu genç adam. Arkadaşı bir şekilde tekrar fuara girmiş olmalıydı, omzunda bozuk kamerayla hemen arkasında durmuş şaşkınlıkla ona bakıyordu. Ettikleri kavgayı bile bir kenara bırakmıştı anlaşılan.
"Az önce burada gerçek bir hologram şovu yaşandı, değil mi?" dedi hayretle. Bir yandan da parmak uçlarında yükselerek kalabalığın arkasındaki standı görmeye çalışıyordu. "Yoksa ben mi yanlış duydum?"
"Sen yanlış duymuşsun." diye cevap verdi Ateş. "Üç boyutlu bir optik kamuflaj pelerini yaratacak teknoloji günümüzde yok."
Bora bir uzaylıya bakar gibi baktı ona. "Üç boyutlu bir -ne?"
"Hologram yaratmak için eşevreli bir lazer ışını elde etmen gerekir." diyerek mırıldandı gözlerini sahneden ayırmadan. "Yani bütün dalgaların kusursuz bir eşzamanlılık işinde titreşmesi lazım. Bu eşevreli lazer ışınını ikiye bölerek de hologram elde edersin. Üstelik saniyede en az 30 fotoğraf çekilen bir holografik kamerayla, gerçekten üç boyutlu bir görüntünün barındıracağı o devasa bilgiyi saklayacak ve işleyecek bir sistem de gerek-"
"Ateş sen iyi misin?" diye lafını kesti Bora. "Üniversitedeki Keskin Deha gibi konuşmaya başladın lan."
Deha Keskin. Elektromanyetik Dalga Teorisi dersinin kafadan çatlak profesörü... Ateş'in hayatını değiştiren kişiydi aynı zamanda. Sıradan insanların gözündeki çatlak profesör maskesinin ardında gerçek bir deha yatıyordu. Ateş maskelerin ardına bakmayı ve bir maskenin ardına sığınmayı o adam sayesinde öğrenmişti.
"Kafam allak bullak oldu da o yüzden!" diyerek durumu kıvırmaya çalıştı. "Bora hemen gidip benim arabadaki analog kamerayı al. Kamerayı bulmadan sakın döneyim deme, tamam mı? Yüzyılın haberini yapacağız oğlum!"
Bora'nın kafası da allak bullak olmuştu ama kendisine fırlatılan anahtarı havada yakaladı. Arkadaşı koşarak çıkışa doğru ilerlerken Ateş tekrar standa döndü. Herkes sahnedeki kadının yere basıyor oluşuyla ilgileniyordu fakat bunun saçmalık olduğunun farkındaydı. Bir şeyler dönüyordu ancak bir türlü neler olduğunu anlayamıyordu. Tek bildiği, bir an evvel olayı çözmesi gerektiğiydi. Bu gösteri boş yere düzenlenmiş olamazdı.
Giriş kapısından yükselen bağırış seslerini duyunca başını çevirip arkasına baktı ve arkadaşının güvenlik görevlileriyle kavga ettiğini gördü. Kameramanın dışarı çıkmasına izin vermiyorlardı. Allak bullak olmuş bir halde onları izlerken görevlilerin geri çekilip ana kapıyı kapattığını fark etti. Bora içeride kalmıştı.
Artık tehlikeli bir şeyler döndüğüne emindi Ateş. Başını sahneye çevirip ikinci kıza ve yanındaki donmuş görüntüye bakarken yavaşça kalabalığın içinde gerileyerek insanların arasından çıkmaya çalıştı. Bu esnada sunucu kız hala coşkuyla gösteriye devam ediyordu.
"Sonradan gelenler şahit olamasa da, gösterinin başından beri burada olanlar 30 dakika boyunca bu hologramın sıkıcı açılış konuşmasına katlandı." diyerek devam etti sözlerine. "Ne yazık ki, sonsuz teşekkürlerimi sunduğum bu insanların hiçbiri konuşanın gerçek olmadığını fark edememişti. Onlardan gerçekliği sorgulamalarını isteyerek ipucu verdiğim halde bundan şüphelenmediler bile!"
Yeni gelen seyirciler arasında ufak bir kahkaha dalgası gezindi. Gösterinin en başından beri burada olanlarsa çevredeki insanlara ilk sunucunun gerçekçi tavırlarını anlatarak kendilerini savunmaya başlamıştı. Sunucu tüm bu hareketliliğin dinmesini sabırla bekledikten sonra konuşmasına devam etti.
"Hologramın son derece gerçekçi olduğunu inkar etmiyorum." diye girdi söze. "Fakat hologramın içinden geçtiğimde de şahit olduğunuz gibi, gerçek nesneler sanal bir görüntüye temas edemezler. Bu temas sanal görüntünün oluştuğu düzlemde bozulma yaratır. Eğer yeterince dikkatli bakmış olsaydınız hologramın sahneye de temas etmediğini görebilirdiniz."
Seyirciler şaşkın bakışlarını holograma çevirdiklerinde sunucunun haklı olduğunu gördüler. İlk sunucu gerçekten de yere basmıyordu. Donup kaldığı sahne zeminin birkaç santim üzerinde duruyordu ayakları. Bu kısa izahatın ardından bazı seyirciler kuşkuyla ikinci sunucunun ayaklarını da kontrol ettiler. Kadının sağlam bir şekilde sahne zeminine bastığını gördüklerinde rahat bir nefes almışlardı. Seyircilerin bu tepkisini gören sunucu bilge bir edayla tebessüm etti yeniden.
"Görünüşe bakılırsa, nihayet çevrenizdeki gerçekliği sorgulamaya başladınız." diye seslendi sahnedeki kız. Yanında donmuş vaziyette duran ilk kızla birlikte kalabalığa bakıyordu. "Bu son derece güzel bir gelişme ancak-"
Sunucu birden dondu, ardından beraberinde tüm sahneyle birlikte titreşerek kayboldu.
"Hay sikeyim böyle işi!" diye bağırdı Ateş. "Amacınız ne lan?!"
Sesi duyulmadı bile. Zira seyircilerin coşkulu bağırışları fuar alanının dışına taşmıştı şimdi. Basın mensuplarının anons bağırtıları insanların gürültüsüne karışıyor, diğer standların sunucuları bile yerlerini terk edip bu topluluğun arasına katılıyordu.
Az evvel üzerindeki iki sunucuyla birlikte kaybolan sahnenin arkasındaysa genç bir kadın vardı. Diğer iki sunucunun birebir kopyası olan bu üçüncü sunucu standı var eden tek şeydi artık. Sabırla coşkunun dinmesini bekledikten sonra öne doğru yürümeye başladı ağır ağır. Yürürken elindeki mikrofonla az evvel sahnenin bulunduğu alanı kaplayan şeffaf ve silindirik bir ekrana vurmuştu.
Mikrofonun çarptığı noktalarda ekranda dalgalanmalar meydana geliyor, az evvel kaybolan görüntü eğilip bükülerek yeniden canlanıyordu. Bir an sonra silindirik ekran parlak renklere bürünerek varlığını tamamen açığa koymuş, üzerindeki milyarlarca transistörün meydana getirdiği kameralar eşsiz bir ışık cümbüşü yaratmıştı. İnsanların korku dolu bakışlarla gerilediğini gören sunucunun yüzünde eğlenceli bir gülümseme belirmişti.
"Çevrenizdeki gerçekliği sorgulamanız yetmez." diye tamamladı ikinci sunucunun sözlerini. "Tüm bunların ötesinde, kendi gerçekliğinizi de sorgulamalısınız."
Sunucunun sözleri sona erdiğinde kalabalığa derin bir sessizlik çöktü. Seyirciler başlarını yere eğip zemine bakmaya başlamıştı. Ayaklarının zemine temas edip etmediğinden emin olmak istiyorlardı.
-*-
Bir kişi dışında.
Ateş bunun bir taktik olduğunu anlamıştı. Bu seferki kızın gerçek olduğunu da... İnsanları izlerken yüzünde eğlenceli bir gülümseme vardı fakat genç adam onun huzursuzluğunun kokusunu alabiliyordu. Perdenin arkasındaki karanlık kısımda bir kapı bulunduğunu görünce tamamen arındı şüphelerinden. Bu kız kesinlikle gerçekti.
İnsanlar yere bakarken sunucunun arkasını dönüp karanlığa doğru ilerlediğini fark etti. Yürürken bacakları titriyordu stresten, ellerini kendine hakim olmaya çalışır gibi yumruk yapmıştı. Kızın kendi içinde bir savaş verdiğini görebiliyordu. Tam kalabalıktan sıyrılıp onun peşine düşmeye hazırlanırken bir ses çalındı kulaklarına.
Bir bebek sesi...
Hayretle zemine bakan kalabalığın arasından yükselmişti. Sunucu kız da bu sesi duymuş olacak ki duraksadı birden. Ardından yumruk yaptığı ellerini çözüp kalabalığa doğru döndü.
"KAÇIN BURADAN!" diye bağırdı birden. "Bu binanın her yanı bombalarla döşeli. On dakika sonra hepsi patlayacak! KAÇIN!"
Ve ortalık birden karıştı.
İnsanlar ne olduğunu algılayamadan koşmaya başladığı için şanslıydı Ateş. İzdiham başlamadan önce büyük platformun yanına varmıştı bile. Az evvel karanlığa sığınan standın arkasındaki kapıdan kaçmadığını biliyordu. Bir tür aldatmaca olmalıydı o kapı, insanları kızın oradan kaçtığına inandırmak için kurulmuş bir tuzak...
Fakat platformdan sonra ilerlemesi iyice zorlaştı. İnsanlar çıkış kapısına koştururken birbirini tepeliyordu resmen. Bir ara az kalsın yere düşüp kalabalık tarafından eziliyordu. Dengesini bulmayı başardığında binanın öbür ucundaki standın önünde yere düşmüş insanlar gördü. İzdiham esnasında insanlar tarafından çiğnenmiş olmalıydılar.
Ve bir de kapının oradan yükselen bağırış sesleri vardı. İnsanlar içeri kilitlendiklerini yeni fark etmişlerdi. Fakat Ateş bunun onları durdurmayacağını biliyordu. Yüzlerce insanın karşısında şimdiden menteşeler ayrılmaya başlamıştı. Eğer burada kalırsa kurtulma şansı olacağı anlamına geliyordu bu.
Bu yüzden arkasını dönüp tuvalete dalarken ne yaptığının gayet bilincindeydi. Kızın kaçmasına izin veremezdi. Eğer peşine düşüp onu yakalamazsa Babil denen örgüt hakkında bilgi edinebilecekleri muazzam bir kaynaktan mahrum kalacaklardı. Eğer olur da bu fuar binasında geberirse, eh, o zaman da cehenneme yalnız gitmemiş olacaktı.
Tuvalete girip kapıyı örttüğünde borulardan yükselen muazzam gürültü karşıladı onu. Önce temizlik odasına koşturup baktı. Ayaz'la konuşurken onları dinleyen kişinin sunucu kız olduğunu anlamıştı elbette. Muhtemelen kızın amacı onları dinlemek değildi, bu tuvaletin bir köşesinde başka bir yere açılan bir bölme falan olmalıydı. Kız oradan çıktığında tesadüfen Ateş'in varlığını fark etmiş, ona yakalanmamak için tekrar çıktığı yere girmişti.
Ve görünüşe bakılırsa o yer temizlik odasında değildi. Zira alaturka tuvaletin yanından geçerken içeride bir hareketlilik dikkatini çekmişti. Kapıyı açtığındaysa karşısında duvardan çıkan bir çift bacak vardı.
Hayır, içeri girmeye çalışan bacaklardı bunlar. Tuvalette başka birinin olduğunu anladığında o kişinin minik temizlik odasından geldiğini düşünmüştü fakat bizzat yan kabinin duvarında havalandırma boşluğuna açılan kare bir kapak vardı zaten. Sunucu kız o kapaktan içeri girmeye çalışırken gürültü yüzünden Ateş'in varlığını fark etmemişti bile. Eh, Ateş de tuvalete son gelişinde üstünkörü kabinleri kontrol ederken duvardaki kapağı fark etmemişti. Arada olurdu böyle dikkatsizlikler, insanlık haliydi sonuçta.
Kız içeri geçtiğinde hiç düşünmeden duvardaki yükseltiye basıp kendini kapaktan içeri itmeye çalıştı. Kızın aksine duvarın yüksek bir noktasında bulunan kapağa kolayca erişmişti fakat onun gibi kolayca geçemiyordu içeri. Üstelik kız da farkına varmıştı artık. Tekme atarak Ateş'i dışarı püskürtmeye çalışıyordu.
Sivri topuklu ayakkabıyı alnının ortasına yiyince bu şekilde onunla baş edemeyeceğini anlamıştı. O yüzden kızı ayak bileğinden tutup kendine çekti birden. Ardından eteğini yukarı sıyırıp bacaklarının arasına soktu kafasını.
İşe yaramıştı bu taktik. Bacaklarının arasında bir kafa varken görevli kız saldırmayı akıl edemiyordu bile. Can havliyle kaçmak için ilerlerken arkasında Ateş'e içeri girebileceği bir alan bırakmıştı. Bu sayede vücudunun kalanını içeri sokmayı başardı genç adam. Havalandırma boşluğuna girdiğinde sunucu kız emekleyerek metal koridorun ucuna ulaşmaya çalışıyordu.
"Gel buraya kaltak!" diye bağırıp peşine düştü kızın. "Seninle işim henüz bitmedi!"
İçinde bulundukları boşluk uçsuz bucaksız bir tünelden farksızdı. Biraz ilerideki bir noktada sağ tarafa sapan ikinci bir yolun belirdiğini görebiliyordu ancak binanın konumunu gözünün önüne getirince o borunun nereye açıldığını idrak etmesi zor olmadı. Devasa binanın az ötesindeki yamaca uzanıyordu muhtemelen. O yamacın dibinde de devasa bir nehir yer alıyordu.
İşte tam o sapak noktasındayken yakaladı kızı. Bir anda ileri atılıp hatunun kıçına sarılınca tüm havalandırma boşluğunu inleten bir çığlık duyulmuştu. Çırpınmalarına aldırmadan kızı sırtüstü çevirip üstüne çıktı, ardından cebindeki elektrikli kelepçeyi çıkarıp onun bileğini kendi bileğine kelepçeledi.
"İMDAT! YARDIM EDİN!"
"Çıkışı göster bana!" diyerek sarstı kızı. "Bu deliğe girdiğine göre bir çıkış planın da var demektir-"
"AÇ ŞU KELEPÇEYİ RUH HASTASI!"
"Anahtarı bile yok yanımda." diye acımasızca güldü Ateş. "Şimdi, önünde iki seçenek var. Ya benimle birlikte o çıkışa gideceksin, ya da benimle birlikte cehenneme geleceksin. İki türlü de siktim belanı kızım!"
Havalandırma boşluğunun ucundaki kapakta tıkırtılar duyulunca kızın çırpınmaları kesilmişti. Başını kaldırıp baktığında kapağın açıldığını fark etti Ateş. Dışarıdaki kör edici gün ışığı içinde bulundukları metalik koridora dolmuştu birden. Çok geçmeden takım elbiseli birkaç adam tarafından ışığın önü kesildi.
"Nehir durum nedir?!"
"Görmüyor musunuz lan?!" diye bağırdı genç kız. "Herifin biri üstüme çıktı! Gebertin şunu da buradan kurtulayım!"
Adam sakince "İçeriyi soruyorum." diye tekrarladı. "İçerideki durum nedir?"
Ateş durumu anlayınca ufak bir kahkaha atarak başını kızın karnına gömdü. Aptal sürtükse idrak edememişti hala. Kelepçeli elini kurtarmaya çalışırken "Allah kahretsin, başarılı!" diye haykırdı. "Yüzde yüz başarılı, oldu mu? Yardım edin şimdi bana!"
"Her şey için teşekkürler." diyerek seslendiğini duydu adamın. "Babil seni ve hizmetlerini unutmayacak."
"NE SAÇMALIYORSUNUZ SİZ-"
Ardından havalandırma boşluğunun ucundaki kapağı kapatıp kilitlediler. Ateş arkasına dönüp tuvalete açılan kapağa baktığında onun da kapalı olduğunu gördü. Bırakınca kendi kendine kapanan yaylı bir mekanizması olmalıydı, kilitli değilse bile her halükarda açmak çok uzun zaman alacaktı. Onlarınsa artık zamanı kalmamıştı.
Zira arkaya baktığında yalnızca kapalı kapağı fark etmemişti Ateş. Başka bir şey daha vardı. Metal tünelin en ucunda aksiyon filmlerinden aşina olduğu bir düzenek...
Bir bomba düzeneği.
-*-
Ateş Alazoğlu son derece gamsız bir insandı. Onu üniversitenin ilk yılından sonra tanıyanlar şanslı bir piç olduğunu düşünürlerdi. Zira o dönemden sonrasında tek bir kişisel başarıya dahi imza atmamıştı. Yetimhanede geçen çocukluğu, başarılı lise yılları, iyi bir okul kazanmış olması ve tüm bu geçmişe ait detaylar takipçi kitlesinden bir manipülasyon perdesiyle gizlediği ayrıntılardı.
Zoroaster ise başarılı bir hackerdı. İnsanlar onu Gözcüler'in iki numarası olarak biliyordu. Ekibin ciddi lideri Trismegistus'un aksine espritüel bir kişiliğe sahipti, kıvrak zekasındaki başarısının yazdığı kodlara yansıdığı da bir gerçekti. Tek kusuru gamsız oluşuydu. Ve muhtemelen iki farklı karakterini birbirine bağlayan tek yönü de buydu.
Bombayı görünce kafasını tekrar kızın karnına gömmüştü. Bir çıkış yolu düşünüyordu sessizce, heriflerin kilitlediği kapakları açmanın yolunu... Hatta bir ara bomba düzeneğini etkisiz hale getirmeyi bile düşündü. Son zamanlarda çok fazla aksiyon filmi izler olmuştu zaten, muhtemelen onların etkisinde kaldığı için saçmalıyordu. Kırmızı kabloyu keserek bomba düzeneğini etkisiz hale getirmek ha? Gerçek dünyada düzeneğe kırmızı kablo koyacak kadar salak bir bombacı olamazdı.
Özetle, az sonra havaya uçacaktı.
Bunu idrak ettiğinde kafasını kızın karnından kaldırıp yüzüne baktı. "Adın gerçekten Nehir mi?"
"Ne?"
"Adın." diye tekrarladı sakince. "Gerçek adın Nehir mi?"
Sunucu kız şaşkınlıkla kafasını salladı.
"Senin ben gelmişini geçmişini sikeyim, Nehir." dedi Ateş. Ardından birden gamsızlığı kenara bırakıp patladı. "VİCDAN YAPIP BOMBA OLDUĞUNU SÖYLEMEK SON ANDA MI AKLINA GELDİ LAN?!"
"Kes sesini gerizekalı." diye çemkirdi kız. "Hayatımın son dakikalarını senin azarlamalarınla geçirmek istemiyorum. Ayrıca-" Sağlam bir yumruk attı adamın suratına. "Üstümden de kalk!"
Ateş son anda başını yana çekerek savuşturdu yumruğu. Bu esnada bakışları nehre açılan diğer koridorun sonuna takılmıştı. Adamların kilitlediği kapak sağlam bir şeye benziyordu fakat bu kapak klasik vidalı havalandırma kapaklarından biriydi. Neyle sökebilirdi ki o vidaları? Bomba düzeneğinin dijital sesi metal koridorda yankılanırken kıza dönüp saçlarına göz attı.
"Yanında tel toka var mı?"
"Hayır."
"Kesici bir şey? Herhangi bir metal parçası?"
"Yok kahrolası, hiçbiri yok!" diye bağırdı Nehir. "Siktir git dişlerinle kemir bombanın kablolarını! En azından sana yedi dakika daha katlanmak zorunda kalmam."
"Eh..." diye mırıldandı Ateş. "Öyleyse benden günah gitti."
Kızın gömleğini elleriyle kavrayıp iki yana çektiğinde sabahtan beri hayal ettiği o sahneye, kumaşı birbirine bağlayan düğmelerin kopuşuna şahit oldu. Bu esnada bir tekme yemişti kasıklarına. Daha güçlü bir tekme gelmemesi için tüm ağırlığını kızın üstüne bırakarak bacaklarını etkisiz hale getirdi.
"NE YAPIYORSUN RUH HASTASI?!"
Başını kızın göğüslerine gömerken "Sütyenindeki teli almaya çalışıyorum-" dedi boğuk bir sesle. Boşta kalan elini de sütyenin içine daldırmış, telin etrafındaki dikişleri çekiştirmeye çalışıyordu. "Bu sikik şeyi buraya dikmişler, dişlerimle dikişi söküp teli almam-"
"Aaahh!"
"Affedersin ısırmak istememiştim!"
"NE YAPACAKSIN TELLE GERİZEKALI?!"
Sütyenin sol tarafındaki teli çıkarmayı başardığında ona cevap vermeden kendisiyle birlikte sürüklemeye başladı. "Kapağı açacağım." diyerek kısaca izahat veriyordu bir yandan da. "Buradaki kapak eski tip ince levhalardan. Yanımızda tornavida olmadığı için..."
Metal koridorun sonuna vardıklarında açıklama yapmayı kesip ikiye büktü teli. Çakma tornavidasıyla vidalara saldırırken son beş dakikaya girdiklerini biliyordu Ateş. Bu sürenin yeterli olmayacağını da... Sorun panik yapmak değildi, böyle durumlarda sakin kalabilecek donanıma sahipti zaten. Fakat ellerindeki kelepçe yüzünden kolunu oynattıkça kızın kolu da onunla birlikte hareket edip hızını kesiyordu.
Sol eliyle vidaları hızlı gevşetemeyeceğini anlayınca kıza dönüp tekrar göğüslerine eğildi. Kendisi sağ elini kullanamıyor olabilirdi fakat Nehir sol elinden kelepçelenmişti, diğer teli de onun eline tutuşturursa bir hayli vakit kazanmış olacaklardı.
Neyse ki kız aptal değildi. O nedenle dikişleri açma girişimi engellenmedi bu kez. Zaten Ateş de onun göğüslerini düşünecek durumda sayılmazdı. İpleri dişleriyle sökmeye çalışırken yanlışlıkla kızın tenini ısırsa da pek dert etmiyordu bunu, yaşama içgüdüsü üreme içgüdülerine her zaman baskın gelirdi.
Dikişleri sökmeyi başardığında tahminen üç dakikaları kalmıştı. Teli avucunda ikiye büküp kızın eline tutuşturdu telaşla, ikisi aynı anda metal kapağa atılıp vidaları kurcalamaya başladılar.
Tahmin ettiği gibi kız sağlaktı, vidaları gevşetirken ondan daha hızlı hareket ediyordu. Yine de yaptıkları şey tornavida kullanmaktan çok daha zordu, telin ikiye bükülü haline bile tam oturmuyordu vidanın boşluklarına. O yüzden normal şartlarda bir dakikadan az zamanda sökebileceği kapağı beş dakikada zar zor gevşetmeyi başarmıştı.
Son bir dakikaya girdiklerinde kızı kolundan tutup kendiyle birlikte geri çekti ve vidaları gevşemiş kapağa var gücüyle bir tekme geçirdi. İkinci darbeyle birlikte kapağı sökmeyi başarmıştı Ateş. Metal dörtgen yerinden fırlayıp aşağı uçarken derin bir nefes aldı. Birdenbire önlerinde uçsuz bucaksız gökyüzü belirmişti. Uçurumun tam kenarındaydılar.
"Ne bekliyorsun?!" diye bağırıp öne atılmaya çalıştı Nehir. "Kenarlara tutunup diğer tarafa geçmemiz gerek!"
"Bir dakikada hiçbir sikime geçemezsin." diyerek iç çekti. "Kelepçeleri hesaba katarsak en iyi ihtimalle diğer tarafa geçmek on dakika sürer."
"Öyleyse kapağı ne diye söktürdün?! Buradan atlasak bile kayalıklara düşüp parçalanacağız, görmüyor musun?!"
"Bu yüzden de bir şeylerin bizi fırlatması gerek." diye cevap verdi Ateş. "Mesela patlayan bir bombanın blast etkisi gibi..."
"Nasıl yani?"
"Şok dalgası işte... Üstümüze ateş püskürmeden önce blast bizi roket gibi fırlatmış olacak. Eğer şanslıysak nehre düşeriz."
Anlık bir duraksamanın ardından "Ve iç organlarımız blast yüzünden patlamazsa..." diye ekledi Nehir. "Ama yine de mantıklı bir çözüm."
"Eksik olma."
Adamın kinayeli cevabını umursamamıştı bile. İçinden saniyeleri sayarken ölme ihtimallerinin çok yüksek olduğunu biliyordu. Sonuçta onlar bir roket değildi, havaya fırladıkları zaman balistik bir yörünge çizeceklerini garanti edemezlerdi. Üstelik kahrolası bir kelepçe vardı bileklerinde. Momentumun korunumu devreye girip onları havada farklı yönlere savurduğunda kimin kolunun kopacağını tahmin etmesi çok da zor değildi.
Bu yüzden aniden doğrulup Ateş'in üstüne atladı. Kollarından biri boynuna dolarken bacaklarını beline sarmaya çalışıyordu. Onun hareket etmediğini görünce sabırsız bir sesle bağırdı.
"Sarılsana bana!"
"Bombadan korkmak yeni mi aklına geldi? Yoksa havaya patlamamıza saniyeler kalmışken romantizme bağlayacak kadar aptal mısın?"
"Aptal olan sensin." diye söylendi Nehir. "Derdim momentumun korunumu. Bomba bizi fırlattığında ağırlık merkezinin dengede olmasını istiyorsan sen de bana sarıl!"
Onun neden bahsettiğini anlayınca durup düşünmedi bile. Hiçbir şey söylemeden bir kolunu kızın beline sarıp bacaklarını sırtına doladı. Kelepçeli olan ellerini de birbirine geçirip aralarına aldıklarında tek parçalık bir cisme dönüşüp sessizce beklemeye başladılar.
Saniyeler usul usul zamandan düşerken bir şeylerin yanlış olduğunu düşündü Ateş. Bulundukları noktadan görünen manzara gerçek olamayacak kadar güzeldi. Aşağıdaki devasa nehrin suları melodik bir sesle kulaklarına doluyor, rüzgar huzurlu bir yumuşaklıkla tenini okşuyordu. İlginç bir şekilde hayatının en huzurlu anının içindeydi.
Ve sonra yüzlerce kiloluk amonyum nitrat, dizel yakıt ve nitrometan infilak etti.
-*-
Çizim amatörce ama aklınızda canlandırmanız için yeterli olur diye umuyorum. =))
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
EKLEME: Merak edenler için hologram olayını giflerle basitçe açıklamaya çalışacağım.
Öncelikle üç boyutlu hologram teknolojisi günümüzde yok. İmkansıza yakın bir teknoloji olarak kabul ediliyor hatta. Fakat eğer olsaydı aşağı yukarı şu giflerdeki gibi olurdu. Mission Impossible Ghost Protocol filminden bunlar, açıkçası bir aksiyon filminde bu kadar bilimsel bir sahne görmek beni çok şaşırmıştı. :D
Kremlin Sarayına gizlice girmeye çalışıyorlar burada. Koridorun ucunda oturan görevli bir ses duyup birkaç saniyeliğine yan tarafa geçince anında düzeneği kuruyorlar. Ateş'in bölümün içinde var olmadığını söylediği üç boyutlu optik kamuflaj pelerini bu işte.
Perdenin üzerinde milyonlarca küçük kamera var. Sürekli olarak arkadaki manzaranın fotoğrafını çekip bunu ekrana yansıtıyorlar. Böylelikle baktığınız zaman orada bir perde olduğunu göremiyorsunuz.
Perdedeki sistem aynı zamanda da koridorun ucundaki görevlinin göz hareketlerini analiz ediyor. Adam yürüdükçe görüntüyü ona göre konumlandırıp tamamen gerçekmiş gibi görünmesini sağlıyor.
Sonra bu iki casusun sarayda olduğu bir şekilde ortaya çıkıyor ve perdenin bulunduğu koridora bir sürü asker dalıyor. Bununla birlikte sistem hata veriyor, gördünüz mü? Bir sürü farklı insan algıladığı için hangisine göre görüntüyü konumlandıracağına karar veremiyor çünkü.
Böylelikle askerler perdeyi fark edip casusların peşine düşüyorlar.
Ancak bölümde okuduğunuz teknoloji yüzlerce seyirciye rağmen bozulmamıştı. Üç boyutlu gerçek bir hologramda olması gereken şey de budur. Ama işte böyle bir teknoloji imkansız gibi bir şey henüz. :D
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro