Bölüm 44 - Alef
Bu bölümün ilk partı dışında rüya sahneleri hariç Melek kısımlarını da artık di'li geçmiş zamanla okuyacaksınız. Keyifli okumalar dilerim.
-*-
"Alef yukarıdakinin ve aşağıdakinin sırrıdır ve inancın tüm gizemleri ona bağlıdır.
Bu yüzden Alef'in değeri 1'dir.
Ve her şey Alef'tir."
Zohar Hadash, on Shir HaShirim, 65B
-*-
25 Aralık
Kadim kültürlerde tüm kainatı içine sığdıran gizemli bir harften bahsedilir; Alef.
Yalnızca İbrani alfabesinin ilk harfi değildir Alef. Kabala inancında bir rakamına karşılık gelir ve Vltava nehri kıyısında kilden yapılmış bir heykelin alnına kazındığı zaman ona can verir. Bir anlamda hakikatin kendisidir, yokluğuysa ölüm demektir.
Ezoterik inançlarda ise bambaşka bir anlam taşır. Nerede ve ne zaman görüleceği kestirilemeyen bir semboldür bu, içine tüm kainatı sığdıran tek bir harf, tüm harfleri kapsayan kainattır.
Alef, özünde Zâhir'in hem zıttı hem de eşidir. Her ikisi de bakan kişiyi kendine tutsak eder. Fakat Zâhir'i gören kişinin gözü ondan başka hiçbir şeyi görmez hale gelirken, Alef'e bakmak insana görüp görebileceği tüm evreni bahşeder.
Borges bu harfi ilk kez köhne bir merdiven altında, karanlığın içinde parıldarken gördüğünü yazmıştır. Ancak baktığı yerde yalnızca Alef yoktur; bu parıldayan harfin içinde denizin dalgalanışını, günün doğuşunu ve batışını, siyah bir piramidin ortasındaki gümüşrengi örümcek ağını, tümseklerle dolu ekvator çöllerini ve teker teker hepsindeki kum tanelerini, Plinius'un ilk İngilizce çevirisinin bir kopyasını, Hazar Denizi'nin bir kıyısında akşamüstü yeleleri uçuşan atları, Chacarita mezarlığında bulunan bir anıtı, aşkın birleştiriciliğini ve ölümün değiştiriciliğini de görmüştür.
Bense tüm evreni bir kayın ağacının altında gördüm. Başımı kaldırıp çarpıştığım adamın gözlerine baktığımda karşıma yıldızlı bir gece çıkmıştı. Etrafa ışık saçan nebulalar vardı gerisinde, daha da gerilerde ışığı içine hapseden ve çevresinde parıltılı taçlar yaratan karadelikleri, Oppenheimer-Volkoff sınırını aşmış dev bir yıldızı ve içinde yaşanan korkunç savaşı, bir uçurumdan süzülen melek kanatlarını, saldırmaya hazırlanır gibi gerinmiş parlak siyah tüyleri olan mavi gözlü bir panteri, Yared'in zamanında Hermon Dağı'nın tepesine inen iki yüz adamı, okyanusun derinliklerine doğru süzülen bir çiçeği, Tarık bin Ziyad'ın alev alev yanan gemilerini, Londra'da nehrin üzerinde ikiye ayrılan devasa bir köprünün altındaki gizli demir kaldıracı, Babil Kulesi'nin tepesinde dönüp duran gümüşten bir usturlabı, bir piyanonun tuşları altında gerilip gevşeyen yayları, unutuluş zindanlarını, bir akrebin Sahra çölündeki siyah ışıklar altında parıldayan kabuklarını, atölyesinde formüllerle boğuşan genç bir kadını, bir mağarada can çekişen bir adamı, koyu renk bulutların üzerinde dörtnala koşan ve ardında gök gürültüsü yaratan ata benzer hayvanları ve fırtınayı gördüm; fırtınaya saklanmış yıldızları.
Şimdi de sevdiğim adamın sırtına kazınmış damgaları görüyorum. Tenindeki işkence kalıntılarını, karnının sağ tarafındaki iki farklı bıçak yarasını, omzundaki yıllar öncesine ait ufak dikişleri, kürek kemiklerinde koparılmış kanatların ardında bıraktığı hasarı andıran izleri...
Ben burada bir ihanetin izlerini bulacağımı sanmıştım; oysa karşımda düşmüş bir melekten geriye kalanlar var.
"Melek..."
Bana seslendiğini duyunca başımı kaldırıp umutla yüzüne bakıyorum. Gözleri kapalı hala, yalnızca sayıklıyor. Üzerine eğildiğimde "Soğuk..." diye mırıldandığını duyuyorum, ardından eliyle yataktan destek alarak dönmeye çalışıyor. Yüzünü acıyla buruşturduğunu görünce kolundan tutarak destek oluyorum ona, nihayet sırtüstü döndüğünde beni de kendine çekiyor.
Hala ateş gibi yanıyor vücudu... Islak bez koyabilmek için yattığım yerde doğrulmaya çalışıyorum. Kollarını belime sarıp "Böyle kal," diye sayıklayarak başını saçlarıma gömüyor. "Üşüyorum..."
Gözyaşlarımı dindirmeye çalışarak saçlarını okşuyorum. "Ateşin var sevgilim."
"Hayır, yok..." diye homurdanıyor. Onun inadıyla başa çıkamayacağımı bildiğim için uykuya dalana kadar beklemeye karar veriyorum. Başımı çıplak göğsüne yaslayıp kolumu karnına sardığımda hafifçe iç çekiyor. Normal koşullarda böyle bir durumun kalbimin deli gibi atmasıyla sonuçlanacağına eminim fakat şu anda onun tenine dokunmak bile sırtında gördüğüm izleri bana unutturmuyor.
Neler yaşadı geçmişte? Bu izler öyle kolayca oluşmaz ki, yediğim onca dayağa rağmen benim vücudumda bile bu kadar iz yok. Nerede bıçaklandı mesela? Neden onu bu gece karnında bir kurşun yarasıyla buldum? Allah kahretsin ki, bana asla anlatmayacak bunları. Son olanlardan sonra beni ikna etmeye çalışmaktan bile vazgeçmişti, sadece onu rahat bırakmamı istiyordu. Böylesine yorulmuş bir insana kendimi nasıl affettireceğim?
Aras'ın uykuya daldığını fark edince kollarından sıyrılıp doğruluyorum. Islak bezleri vücuduna koyarken sızlanarak karşı çıkmaya çalışıyor fakat başaramıyor. Böyle olmayacağına kanaat getirince mutfağa koşturup dolaplardan sirke buluyorum. Ardından bezleri sirkeli suya batırarak soğutmaya çalışıyorum vücudunu.
Bir ara uyanır gibi oluyor. Beni gördüğünde gözlerine ışıl ışıl bir mutluluk yayıldığını fark ediyorum, "Düşmemişsin..." diye mırıldanıyor kendi kendine. Gözlerimdeki yaşları silip ateşten cayır cayır yanan dudaklarına minik bir öpücük bırakıyorum. Başını boynuma gömüyor bir şeyler sayıklayarak, saçlarımı koklarken yeniden uykuya dalıyor.
Tesadüf mü, yoksa sirkenin başarısı mı bilmiyorum ama bir saatin sonunda yavaş yavaş düşmeye başlıyor ateşi. Bir elimi başıma yaslayıp onu izlerken gözlerimin kapanmaya başladığını hissediyorum. Çok geçmeden tekrar göğsüne yerleşip soğumuş tenine sarılarak uykuya dalıyorum.
İkimiz için de pek kaliteli bir uyku olmuyor. Diken üstünde uyuduğum için sabaha karşı Aras uyandığında onun kıpırtısını hissedip ben de uyanıyorum. Gözlerimi açmadan ne yapacağını bekliyorum bir süre, kısa bir sessizliğin ardından elleri saçlarımda gezinmeye başlıyor.
Uyandığımı belli etmeden iyice sokuluyorum onu. Ellerim göğsündeki sıcaklığı okşarken iç çekerek kollarını vücuduma doluyor. Alnıma minik bir öpücüğün konduğunu, avucunu yanağıma yaslarken baş parmağıyla yüzümü okşadığını hissediyorum. Çok geçmeden yanağımdaki eli uyku dolu bir sıcaklıkla etrafımı sarıyor. O sıcaklıkta kayboluyorum.
Beni sabah uyandıran şey de bu sıcaklık oluyor işte. Kolumu kaşıyarak yatakta doğrulup Aras'a bakıyorum. Kaşları hafifçe çatılmış, kirpikleri gördüğü kabustaki canavarlara savrulan kılıçlar gibi kıpırdanıp duruyor. O kılıçlardan birini elime alıp ona yardıma gidebilmeyi öyle çok isterdim ki...
Acaba Aras'ın kabusuna girmeyi başarsam ne olurdu? Hiç şüphesiz beni klasik kedi yavrusu tutuşuyla ensemden tutup dışarı atardı. Sanırım kabuslarda da farklı olmazdık biz. O beni bir şeylerden korumak için yalanlar söyleyip canımı yakar, karşılık olarak belanın ortasına balıklama dalıp onu çileden çıkarırdım. En sonundaysa gelip beni kurtarır ve ondan habersiz iş çevirdiğim için bir güzel azarlardı. Zaten bizim ilişkimiz de kısaca bu değil mi?
Acı acı gülümsüyorum. Bana Tinúviel diyen bir adamdan ne bekliyordum ki? Elbette onunla takım arkadaşı olmama izin vermeyecekti, Aras'a yardım edebilmek için edeceğim yardımın kendisinden bile büyük savaşlar vermek zorunda kalacaktım. Tinúviel sevgilisi Beren için ölümsüzlüğünden vazgeçmişti. Ben de eninde sonunda bu Şeytan için kanatlarımdan vazgeçecektim.
Eğilip ufak bir öpücük konduruyorum alnına. Ardından yataktan kalkıp annemin güne başlangıç paketi olarak sunduğu klasik ev işlerine başlıyorum. Etrafı toplamam birkaç dakika bile sürmüyor, çamaşırları akşamdan yıkayıp şöminenin önündeki yastıklara serdiğim için sadece toplama kısmı kalıyor bana. Mutfağa geçip bir şeyler atıştırdıktan sonra buzlukta bulduğum kemikli etleri çıkarıp meşhur kemik suyuna çorba için hazırlıklara girişiyorum.
Kemiklerin kaynaması en az iki saat alacaktır, bu esnada içerideki canavarın bir şeyler yemesi lazım. Bilinci pek de yerinde olmayan bir adama çorba dışında bir şey yedirmeyeceğim için mercimek çorbası yapıyorum bu kez. Elimde tepsiyle içeri döndüğümde beni ateşi biraz daha yükselmiş bir canavar karşılıyor. Onu yerinde doğrulttuktan sonra çorbayı içirip -bu kez tüm kaseyi bitiriyor- doktorun bıraktığı ilaçları içiriyorum.
Pansuman malzemelerini elime alırken aklıma annemin babam vurulduğunda hazırladığı karışım aklıma geliyor. Yeniden mutfağa koşturup dolaplarda malzemeleri aramaya başlıyorum. Neyse ki zor bulunan şeyler değil, zeytinyağı, bal, zencefil ve bir parça sarımsaktan oluşuyor. Muhtemelen sürerken canı yanacak ama babamda ne kadar işe yaradığını hatırlayınca işe koyuluyorum.
Zeytinyağını ısıtıp diğer malzemelerle harmanlayarak karışımı hazırlamam çok uzun sürmüyor. Tavadaki kremi ufak bir kaseye döküp biraz soğumasını bekliyorum. Ardından içeri geçip pansuman malzemeleriyle birlikte Aras'ın yanına oturuyorum.
Ateşten sayıklamakla meşgul olduğu için varlığımı fark etmiyor bile. Yarasını saran bandajı dikkatlice açıp kenara koyuyorum. Dikiş izlerini gördüğümde içim cız ediyor. Bu yarayla bu kadar sağlam durmayı nasıl başardı ki? Beni kaçırıp buraya getirirken ve sonrasında defalarca kez kucağına almıştı, geldiğimiz gün kapı kırdı, üstüne iki gün öncesinde kırk dakika boyunca karın altında koştu bu adam.
Onun karların üzerinde diz çöktüğü anı hatırlayınca zihnimde bazı taşlar yerine oturuyor. Muhtemelen Aras'ın yarası o esnada kanamaya başlamıştı, vakit kaybetmeden kasabaya inmesi bu yüzdendi. Orada bir doktor bulup dikişleri yeniletmiş olmalı, fakat yolda kaza yapınca taze dikişler tekrar açıldı...
İç çekerek batikonu bulup yarayı temizliyorum önce. Ardından hazırladığım karışımı alıp yavaşça yaranın üzerine yayıyorum. Karışım tenine değdiğinde tüm vücudu kasılıyor, kolumu kavrayıp öyle bir sıkıyor ki acı dolu bir çığlık fırlıyor dudaklarımdan.
Kaseyi bırakıp diğer elimle bileğine yapışıyorum çaresizce. Uykusunda inleyerek daha çok sıkıyor kolumu. Parmaklarını açmayı başaramayınca saçlarını okşayarak onu sakinleştirmeye çalışıyorum. Neyse ki bu işe yarıyor ve zavallı kolum serbest kalıyor.
Söylene söylene yarasını gazlı bezle sarıp bandajlıyorum. İşim bittiğinde ateşini düşürmek için sirkeli suyla vücudunu soğutmaya koyuluyorum yeniden. Bir ara uyanır gibi oluyor, fırsattan istifade yaptığım sebzeli kemik suyu çorbasını içiriyorum ona. Sonra isimler sayıklıyor, hiç bilmediğim insanlardan, anılarından, unutamadıklarından kesik kesik parçalar dinliyorum.
Bu parçaların birinde Suzan ismini duyunca içimdeki merak yeniden depreşiyor. Telefonunu alıp onun parmak iziyle açtıktan sonra telefon rehberine giriyorum. S harfine geldiğimde beklediğim isim karşılıyor beni, Suzan Alahçın. Acaba nerede şu an? İzlediğim videolardan sonra Suzan'ın Aras için sıradan bir üniversite arkadaşı olduğuna asla inanmam, hala görüştüklerine adım gibi eminim.
Hava kararırken Aras'ın yerinde doğrulmaya çalıştığını fark ediyorum. Kolundan tutup ona engel olmaya çalıştığımda "Lavabo..." diye mırıldanıyor halsizce. "Lavaboya gitmem lazım..."
Mecburen kolumu beline sarıp destek oluyorum ona. Birlikte banyonun önüne kadar giriyoruz. Kapının pervazına tutunurken başını sallayarak "İyiyim," gibisinden bir şeyler söylüyor bana. Onu bırakıp istemeye istemeye geri çekiliyorum. Sonraki birkaç dakika benim için endişe ve panik içerisinde geçiyor. Kafamı kapıya yaklaştırıp "Aras?" diye sesleniyorum. "Aras, müsait misin?"
Ses gelmiyor. Bir kez daha sorduktan sonra elimi gözüme siper ederek kapıyı açıp içeri dalıyorum. Neyse ki tuvalette değil, lavabonun önünde sırtını duvara yaslamış uyukluyor. İç çekerek kolumu beline sarmaya çalıştığımda irkilerek uyanıyor yeniden. Lavaboya doğru dönmeye çalıştığını görünce onu bırakıp musluğu açıyorum.
"Ben yıkarım ellerini."
Bileklerinden tutmak üzere elimi uzattığımda geri çekiliyor. "Hayır, ben yıkayacağım."
Israr etmiyorum. Geri çekilip onu su ve sabunla baş başa bıraktığımda önce ellerini, sonra da yüzünü yıkıyor. Neyse ki havluya uzandığımda bir engel çıkarmıyor bana. Lavabodaki işimiz bitince kolumu beline sarıp onu yeniden içeri götürüyorum. Yatağa devrilir devrilmez gözleri kapanıyor ve çok geçmeden derin bir uykuya dalıyor.
Yanına uzanıp onu izleyerek geçiriyorum günün kalanını. Arada göğsüne yatıp kalp atışlarını dinliyorum, bazen saçlarıyla oynuyorum kendi kendime. Ellerini, dudaklarını, boynunu, yüzünün her bir santimini öperken gün pencerenin dışında eriyip gidiyor. Ve çok ilginçtir ki, hiç sıkılmıyorum. Uyuyan bir adamın nefes alışlarını saymanın bu kadar eğlenceli olacağını kim tahmin edebilirdi ki? Bir ara öpücük işini o kadar çok abartıyorum ki, huysuzlanıyor mesela. Anlamsız bir şeyler söylenerek başını diğer tarafa çevirdiğinde kendimi tutamayıp kıkırdamaya başlıyorum. On dakika bile geçmeden tekrar bana doğru dönüyor, perde gibi göğsüne dağılmış saçlarımı okşuyor elleriyle.
Gece yarısına doğru yeniden ateşinin çıktığını fark ediyorum. Mutfağa koşturup sirke ve bez stoğuyla döndüğümde hafifçe yüzünü buruşturuyor. Görünüşe bakılırsa sirke kokusundan hoşlanmıyor beyimiz... Fakat ateşi giderek yükselirken onun taleplerine kulak verecek değilim. Bu yüzden yanına oturup soğuk sirkeye buladığım bezlerle vücudunu mumyalamaya başlıyorum. Alnındaki bezi yenilerken huzursuzca sayıklıyor.
"Melek?"
"Efendim sevgilim?"
Halsiz bir sesle mırıldanıyor. "Synthetic aperture modu var mı?"
Boş boş bakıyorum. "Ha?"
"Radarın..." diye söyleniyor. "Elektro optik algılayıcılar yetmezse... şey lazım... synthetic aperture... söyle eklesinler..."
Tanrım sen sabır ver... İş aşkı falan değil bu, bambaşka bir şey. Adam daha dün ölümden döndü ama hala mühendisçe şeyler sayıklayıp duruyor. İç çekerek elimdeki bezi sirkeye daldırıyorum. Aras'la ilişkimiz biter mi bilemiyorum ama eğer devam ederse beni epey çileli bir hayat bekliyor demektir. Şimdiden böyleyse emeklilik dönemlerini düşünemiyorum bile...
"Söyledin mi? GMTI modu..."
"Tamam, tamam iletirim." diyorum gözlerimi devirerek. "Söylemek istediğin başka bir şey var mı?"
"Alparslan..." diye mırıldanıyor bu kez. "Hamileymiş..."
Bu kez gerçekten kahkaha atıyorum. Yüksek ateşin etkisiyle bir süre daha saçmalamaya devam ediyor Aras. Fakat en sonunda erkeklerin hamile kalamayacağına ikna oluyor ve yeniden mühendisçe şeyler zırvalamaya dönüyor. Yaklaşık bir saat boyunca ground moving target indicator, SAR modları, sentetik açıklık ve aviyonik konulu epeyce şey dinlemek zorunda kalıyorum. Nihayet bana acımış olacak ki, esneyerek alnındaki bezi değiştirirken mühendisliği bir kenara bırakıyor.
"Aşağıda da..." diye mırıldanıyor. "Sabah olacak mı?"
Birden duraksıyorum. Bunu bana ilk kez sormuyor Aras... Araf'ta da sormuştu, Arzu'nun mektubu çalındıktan sonra uykusunda bunu sayıklamıştı. Neden bahsediyor olabilir ki? Aklıma bir şeyler geliyor fakat emin olamıyorum. Acaba... depremden bahsediyor olması mümkün mü? Lavinia bana onun kadar uzun süre olmasa da Aras'ın da enkazda kaldığını söylemişti. Gerçi bunu öğrenmemin bir yolu var. Elimdeki bezi bir kenara bırakıp ona doğru eğiliyorum yavaşça.
"Orası neresi Aras?" diye fısıldıyorum saçını okşayarak. "Neredesin?"
"Karanlık..." diye cevap veriyor. "Karanlıktayım, baba."
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
"Bazı gecelerin sabahı yoktur, yalnızca karanlık olarak kalırlar."
-M. Mungan
-*-
17 Ağustos 1999
Karanlıkta ışıl ışıl parıldayan yıldızlar enkaza dönmüş bir kentin üzerini kaplıyordu. Yanıp sönen ışıklar dehşetli bir yıkımla sarsılan yeryüzüne inmeye hazırlanıyor gibiydi, hiç olmadığı kadar parlaktı gökyüzü. Tıpkı enkazın ortasında dikilen bir adamın gözleri gibi... Yalnızca bir samanyolu galaksisi değil, çaresizliğin en koyu tonlarını taşıyordu bakışlarında. Enkaza dalarken yukarıda ışıldayan gökyüzü umurunda bile değildi, tek istediği şey yerin altındaki karanlığa ulaşmaktı.
"Gülnihal!" diye bağırdı bir kez daha. "Nihal beni duyuyor musun?!"
Cevap yoktu. Kesiklerle dolmuş ellerine aldırmadan taşlara sarıldı Hakkı. Bir saattir diri diri mezara gömülmüş ailesine ulaşmaya çalışıyordu. Bir şeyler olmuştu, bomba atıldığını söyleyen insanların sesini duyuyordu ara sıra, kimileri savaş çıkmış diyor, kimileriyse deprem olduğunu iddia ediyordu. Her biri bedensiz seslerden ibaretti bunların, yıkılan binalardan kalkan toz etrafı öyle bir sarmıştı ki beş metreden ötesini görmek imkansızdı.
Acıyla feryat eden bir adamın sesini duyunca taşları bırakıp ayağa fırladı yeniden. Toz ağır ağır kalkıyor gibiydi, ufukta binaların siluetini göremese de bastığı yerleri daha kolay seçer olmuştu. Belki de yalnızca gözleri karanlığa alışmıştı. Bilmiyordu. Nerede olduğunu, neler olduğunu, nasıl olduğunu, evinin yerini, ailesinin nereye gittiğini, zifiri karanlığın sebebini, bir saat önce duyduğu o korkunç gürültüyü ve birbirine sürtünen binalardan çıkan dehşet verici uğultuyu, kulaklarına dolan çığlıkları, feryatları, sol kolundaki derin kesikten gömleğine akan kanları, bundan sonra neler olacağını, bundan sonra kim olacağını, hiçbir şeyi bilmiyordu.
Sürünerek çıktığı çukuru bulması bile dakikalarını almıştı. Karısıyla kızının yerini bilmese de oğlunun bu çukurda olduğunu biliyordu Hakkı. Yanındaydı çünkü. O korkunç gürültüyü duyduğunda hala çocuk odasındaydı, uyurken onun elini tutmuştu Aras. Öyle sımsıkı tutuyordu ki, çocuğun yanından kalkmadan önce onun iyice derin uykuya dalmasını beklemeye karar vermişti.
Uğultuyu duyduğunda oğlunun saçlarını okşuyordu. O anda, tek bir salise içinde, sayısız ihtimal belirmişti zihninde. Gök gürültüsü, komşulardan birinin açtığı müzik, karısının çellosu, salonda açık kalmış televizyon, yakınlara düşmüş bir bomba, yer altından çıkmaya hazırlanan bir canavar, hatta belki kıyamet... Bir karar vermesine fırsat kalmadan sarsıntı başlamıştı.
Ondan sonrası kopuk görüntülerden ibaretti. Gözlerinin önünde bulanıklaşan oda, uykusundan "Baba!" diye bağırarak uyanan oğlu, ileri geri sallanan metal bir dolap, etrafa saçılan kitaplar, duvarlardan çıkan korkunç gıcırtılar, üst kattan gelen çığlıklar, kırk beş saniye süren bir dehşet senfonisi... İlk birkaç saniyenin ardından Aras'ı da alıp ayağa kalkmaya çalıştığını hatırlıyordu fakat bir adım bile gidemeden sarsıntı odanın farklı köşelerine savurmuştu onları. O andan sonrası birkaç metre öteye düşen oğluna ulaşma çabasından ibaretti. Fakat emekleyerek bile ilerleyemiyordu, içinde bulunduğu oda her an şekil değiştirip varmaya çalıştığı noktayı ondan daha uzağa taşıyordu sanki.
Sonra bir şeyler olmuş, tavan aşağı çökmüş ve ensesine düşen bir ağırlık onu yere yapıştırmıştı. Bilinci yerine geldiğindeyse etrafında sadece karanlık vardı. Karanlık ve çığlıklar...
"Aras!" diye bağırdı karanlığa doğru. "Babacım beni duyuyor musun?!"
Cevap alamayınca eğilip çukura girmeye çalıştı yeniden. Kendisi çıkabilmişti fakat ters bir hareket yaparsa taşların devrilip çıkış yolunu tekrar kapatacağını biliyordu. Çaresizlik damarlarından geçip onu boğmaya başlamıştı sanki. Boğazındaki korku dolu hıçkırığa rağmen yeniden bağırmayı denedi.
"Oğlum, sakın korkma!" derken gözyaşlarıyla ıslandı kirpikleri. "Ben geldim!"
Cılız bir ses. Eğer birkaç santim daha geride dursa asla duyamayacağı kadar zayıf bir ses işitti. Emin olmak için umutla enkaza yaklaştı Hakkı. Devrilmeye hazır görünen taşlara dokunmadan başını eğdiğindeyse dünyanın en güzel üç sesinden birine kavuşmuştu.
"Baba..."
"Aras, neredesin?!" diye bağırdı kulağını taşlara dayayarak. "Neredesin oğlum?!"
"Karanlık..." diyen bir ses yükseldi aşağıdan. "Karanlıktayım, baba..."
"Hayır değilsin, babacım!" diyerek çukura doğru uzanmaya çalıştı. "Ben yanındayım Aras, elimi tut!"
Taşların arasından ufak çocuğun hıçkırıkları işitti. Dengesini kaybetmeden iyice eğilirken oğlunun "Baba elini göremiyorum..." diye ağladığını duydu. "Nerede elin?"
Kendisi de göremiyordu. Gökyüzü ışıl ışıl yıldızlarla doluydu fakat yeryüzünde karanlıktan başka hiçbir şey yoktu. Ve bir de çığlıklar... Komşularının bağırışları çalınıyordu kulaklarına, bir kadının attığı feryattan cansız bir bedene ulaşıldığını anladı. Bu düşünce içindeki bir canavarı uyandırmıştı sanki, aynı kaderi yaşayabileceği düşüncesi onu çılgına çevirmişti.
"Bekle beni Aras!" diye seslendi aşağı doğru. "Annenle kardeşine seslenmem lazım. Geleceğim oğlum, bekle!"
Ayağa fırlayıp karanlığa daldı yeniden. Yatak odasının yerini kestirmeye çalışıyordu fakat imkansızdı bu. Tüm evi yerle bir olmuştu, hangi odanın nerede olduğunu bile anlayamıyordu. Karısına ve kızına seslenerek koşarken arada bir durup yere eğiliyor, başını taşlara dayayıp aşağıdan bir ses duymaya çalışıyordu.
Bir saatin sonunda nihayet o sesi duydu. Genç bir kadının çığlığıydı bu, öyle yüksek sesliydi ki yere bile eğilmeden ayaktayken duymuştu Hakkı. Gülnihal'in sesini tanıyınca şükürler ederek o tarafa doğru koştu. Yere diz çöküp aşağı seslendiğinde hiç gecikmeden yanıt almıştı.
"Biz iyiyiz. Sen iyi misin Hakkı? Aras iyi mi?!"
"Neredesiniz?" diyerek taşlara doğru seslendi. "Lavinia yanında mı? Sizi çıkarmam lazım Gülnihal!"
"Aras!" diye bağırdı karısı. "Aras nerede?!"
Sonlara doğru kızlarının ağlama sesine karışmıştı sözleri. Hakkı çaresizce karanlığı izlerken bunu ona nasıl söyleyeceğini kestirmeye çalıştı. Oğlunun hala enkazda olduğunu duyarsa büsbütün paniklerdi kadın. Bu yüzden aşağı doğru eğilerek "Aras da iyi, yanımda!" diye seslendi. "Önce sizi-"
"YALAN SÖYLEME BANA!" diye bağırdı Gülnihal. "OĞLUM NEREDE?!"
Elbette inanmamıştı. Başka çaresi kalmadığını anlayınca mecburen gerçeği itiraf etmeye karar verdi adam. "Enkazda! Ama sesini duydum, durumu iyi!"
"Git onu kurtar hemen!"
"Kurtaracağım zaten! Ama önce senle Lavinia'yı-"
"Lavinia'nın yanında ben varım ama Aras yalnız!" dediğini duydu karısının. "Oğlumu yalnız bırakma, Hakkı! Git kurtar onu!"
Çıldırmak üzere olduğunu hissediyordu. Bir anda yerin altına gömülmüştü tüm ailesi, seslerini duyuyor; fakat onlara ulaşamıyordu. Burada beklerken oğlu için endişeden deliye dönüyordu, oraya gittiğinde karısıyla kızını ardında bırakmış oluyordu.
Fakat Gülnihal haklıydı, önce oğlunu kurtarması gerekiyordu. Zira karısıyla kızı yüzeye çok yakındaydı zaten, onları çıkarmak muhtemelen bir iki saat alırdı. Ama Aras çok derine gömülmüştü, eğer taşlar yolu tıkarsa ona ulaşamayacağını biliyordu. Bu yüzden "Tamam!" diye seslenip ayağa fırladı. Koşarken taşlara takılıyordu durmadan, bir ara moloz tökezleyip yere kapaklandı ve gözünde unuttuğu gözlüklerin taşlarda paramparça olduğunu gördü. Neyse ki kırılan parçalar gözüne isabet etmemişti. Boş çerçeveyi çıkarıp yere fırlattıktan sonra ayağa kalkıp koşmaya devam etti.
Çukurun yanına vardığında hiçbir ses gelmiyordu aşağıdan. Panikle bağırdığında da bu durum tekrarlandı, taşların arasından hiçbir cevap alamıyordu. 'Uyuyakalmıştır,' diyerek kendi kendine telkin verdi çaresizce. Oğlunun uykusunun ne kadar ağır olduğunu biliyordu, muhtemelen bu yüzden duymuyordu onu.
"Aras, beni duyuyor musun?!"
Yaralı olabilir miydi? Allah kahretsin, bunu sormamıştı ki ona! Panikten ve telaştan ne yaptığını bile hatırlamıyordu, meslek hayatı boyunca bir kez bile üzerinden çıkarmadığı soğukkanlılık cübbesi paramparça olmuştu.
"Aras ses ver bana!"
Bu kez cılız bir ağlama sesiydi kulaklarına çalınan. Derin bir nefes alarak çukura doğru eğilip "Sesime gel oğlum!" diye bağırdı. "Elimi tut Aras!"
Elini aşağı uzatırken çocuğun tekrar konuştuğunu duydu. "Annemle Laviş?"
"Onları da kurtaracağız!" dedi aşağı eğilerek. "Ama önce elimi tut, Aras. Seni yukarı çekmem lazım."
"Göremiyorum baba!"
"Az kaldı, göreceksin!" diyerek telkin vermeye çalıştı. "Birazdan sabah olacak oğlum!"
Karanlık çukurdan ağlamaklı bir ses yükseldi. "Aşağıda da sabah olacak mı?"
Bir kadının çığlığı vereceği cevabı unutturdu adama. Komşuları Esma Hanım'ın sesiydi bu. Oğlu Çetin'in adını haykırıyor, uyanması için yalvarıyordu. Aynı şeyi yaşarsa dayanabilir miydi buna? Aras onun ilk göz ağrısıydı...
Bu yüzden hiç düşünmeden ellerini uzatıp çukurun içine girdi yeniden. Sürünerek ilerlerken etrafındaki taşların dengesini bozmamak için ağır ağır hareket ediyordu. Karısıyla kızından çok daha derindeydi Aras, fakat onun olduğu yere ulaşmanın hala bir yolu vardı. Küçük bir tüneli andıran boşlukta ilerlerken o yolun da bir şeyle tıkalı olduğunu fark etti. Oğlunun sesi yanındaymış gibi yakından geliyordu fakat aralarında bir engel vardı.
İnce teller eline geldiğinde duraksadı. Çelloydu bu. Gülnihal'in çellosu yolu tıkamıştı. İyi ama bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Evlerinde ikinci kattaki odada duruyordu bu alet, deprem esnasında Aras'la bulundukları yer ise giriş katındaki çocuk odasıydı. Üst kattaki oda komple alt kata mı çökmüştü yani?
"Baba?"
"Buradayım oğlum." diye cevap verdi çocuğa. "Aramızda annenin çellosu var. Onu kırıp çıkaracağım seni."
Bir yandan da sivri bir taş arıyordu el yordamıyla. Sol bacağının kenarında bir şeyler bulunca biraz geri çekilip çelloya göz attı. Gövde kısmının taşlara destek olmadığı aşikardı, içi boş bir tahta tüm enkazı taşıyamazdı zaten. Ama sap kısmı taşlara gömülmüş haldeydi, eğer çelloyu arkaya doğru devirirse sapın da taşları oynatması mümkündü.
Bu yüzden önce sapla gövdeyi birbirine bağlayan kısma vurmaya başladı. Bir eliyle de sap tarafını tutmuş bastırıyordu, dikkatlice vurduğu her darbe ufak çatırtılar yaratıyordu tahtada. Yaklaşık beş dakikalık bir uğraşın ardından son çatırtıyla birlikte sap kısmı tamamen gövdeden ayrıldı.
"Aras geri çekil!" diye seslendi Hakkı. "Çelloyu devirip seni üstünden çıkaracağım."
Çocuğun onay veren sesini duyunca müzik aletinin gövdesini dikkatlice arkaya doğru itti. Bir eliyle de alttan çektiği için kısa sürede yan yatmıştı tahtadan blok. Hemen gerisinde ufacık bir alana sıkışmış çocuğu görünce derin bir nefes aldı. Geriye bir tek onu buradan çıkarmak kalmıştı.
"Şimdi ben geri geri gideceğim, sen de emekleyerek benimle birlikte ilerleyeceksin. Anladın mı Aras?"
Çocuğun çellonun üzerine tırmanıp kendisine doğru geldiğini görünce arkaya doğru sürünmeye başladı. İçeri girmekten çok daha zordu bu, gittiği yönü göremediği için ayaklarının bir yerlere çarpıp son derece hassas dengeyi bozmasından korkuyordu. Yaklaşık on beş dakika boyunca milim milim ilerleyerek sürünmeye devam etti. Nihayet çukurun ağzına geldiğindeyse ters bir şekilde nasıl yukarı çıkacağını bilememişti.
Oğlunu çıkardığı nokta yerin altındaki bir tünelin en dibinde gibiydi. Önce çukura girmiş, sonra yatay bir şekilde ona doğru ilerlemişti. Şimdiyse bacakları çukurun girişini tıkıyordu, eğer yönünü değiştirmeyi başarabilseydi kendini yukarı itebilirdi fakat enkazın içindeki bu boşluk onun gibi biri için fazla dardı.
"Aras üzerimden geç." dedi derin bir nefesle boylu boyunca uzanarak. "Üzerimden emekleyip yukarı çık hemen."
"Ama sen?"
"Ben de çıkacağım," diyerek güven verdi çocuğa. "Ama önce senin çıkman gerek."
Oğlanın korku dolu gözlerle başını sallayıp ona doğru ilerlediğini gördü. Bir an sonra çocuğun ağırlığı çıkmıştı üzerinde, yavaş yavaş ilerleyip bacaklarına tırmandı ve nihayet kayboldu. Oğlunun gidişiyle birlikte dirsekleri üzerinde doğrulmayı bırakıp başını zemine yasladı Hakkı. Saatlerdir koşturmaktan tükendiğini hissediyordu, tırmanmaya çalışmadan önce çıkmanın bir yolunu bulup dinlenmeliydi.
Birkaç dakika boyunca güç topladıktan sonra ellerini yere koyup kendini yukarı itmeye başladı. Çukurun hemen yanında oğlunun ona seslendiğini duyabiliyordu, minik eller pantolonunun paçasına yapışmış yukarı çekmeye çalışıyordu onu. Üçüncü denemesinde ayaklarını toprağa takarak gövdesinin yarısını dışarı itmeyi başardı. Ardından elleriyle yerden destek alarak tek hamlede yukarı itti bedenini. Çıkmayı başardığında ayağa kalkamamıştı bile. Çukurun hemen yanına yüzüstü devrilirken ufak çocuğun kolunun altına girmeye çalıştığını hissetti.
"Baba, annem nerede? Laviş nerede?!"
"Onları da kurtaracağız..." dedi bitkin bir sesle. "Sen iyi misin Aras? Bir yerin acıyor mu?"
Sanki uyuşturulmuş gibiydi. Depremle birlikte vücuduna hücum eden adrenalin onu yavaş yavaş terk ediyor, ardında taşıyamayacağı kadar büyük bir yorgunluk bırakıyordu. Ne yapacaktı şimdi? Oğlunu bir çukura girip kurtarabilmişti fakat karısıyla kızına ulaşabileceği herhangi bir yol görememişti gecenin karanlığında. Derin derin nefes alırken 'Komşular yardım eder...' diye telkin verdi kendine. 'Birkaç saate yardım gelir zaten.'
"Baba neredeyiz?"
Aras'ın sesini duyunca toparlanmaya çalıştı fakat neden bahsettiğini anlayamamıştı onun. Kendi evleri yıkılmış olsa da mahallelerini tanıması gerekmez miydi? Ellerini yere koyup doğrulmaya çalışırken 'Toz yüzünden...' diye cevap verdi kendi sorusuna. Geceden beri sis vardı zaten, toz havayı öyle bir kaplamıştı ki depremden sonra enkazdan çıktığında çevredeki binaların siluetini bile seçemediğini fark etmişti.
"Baba nereye geldik?"
Çocuğun sesi korku doluydu. Ayağa kalkarken "Bir yere gelmedik oğlum." diye cevap verdi Aras'a. "Hala mahallemizdeyiz-"
Değillerdi.
Sabahları gidip ekmek aldığı, evlerine giden yolun en başındaki bakkal yoktu. O bakkalın üzerinde bulunduğu yol da yoktu artık, hangi yönde olduğunu bile anlayamamıştı. Akiflerin evini sarı renkli badanasından tanımıştı, yarısı komple göçmüştü binanın. Fakat kendi evlerinin sağlam bir yarısı bile kalmamıştı. Moloz yığınlarının arasında ortadan ikiye ayrılmış bir ağacın gövdesini görünce hafifçe sendelediğini hissetti. Bahçelerindeki ulukayın ağacı köklerinden sökülmüştü.
Yıkıntıların arasında durup etrafına bakarken tıpkı çocuk gibi 'Burası neresi?' diye düşündü genç adam. Sis bulutu çoktan yere inmişti, yeni doğan güneşin ışığı etrafa dalga dalga yayılıyor, aydınlığıyla tüm şehri kucaklıyordu. Fakat ortada bir şehir yoktu.
Enkaz. Sadece enkaz vardı.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
28 Aralık
Şöminede yanan odunların çatırtısı kulaklarıma çarptığında homurdanarak yatakta yan döndüm. Uyurken bir şekilde Aras'tan uzaklaşmış olmalıydım, vücudumu saran sıcaklığı yoktu artık. Hala uyanmış değildim fakat bu eksiklik bedenimi harekete geçirmişti, ellerim yatakta gezinerek onu arıyordu. Bulamadım. Boş çarşafa çarpan avuçlarım yatakta yalnız olduğumu anlamamı sağlamıştı.
Bu gerçeği idrak edince gözlerim aniden açıldı. Şöminede odunlar gürül gürül yanıyordu, odanın içini tatlı bir sıcaklık kaplamıştı ve akşam yatağın ayakucunda duran pike şimdi benim üzerimdeydi. En son Aras'ın üzerine devrilip sızdığıma emindim. Fakat akşam altımda olan adam şimdi yerinde yoktu. Şeytan firar etmişti.
"Ha siktir ya!" diyerek panikle pikeyi itip yataktan fırladım. Çok ciddi söylüyorum, Aras her gün beni biraz daha hayrete düşürüyordu. Enerjisine anlam veremiyordum mesela, daha dört gün önce karnına bir sürü dikiş atılmış olmasına rağmen ilk fırsatta ayaklanıp şeytanlık yapmaya geri dönmüştü. Bense bildiğin ayakta uyuyordum. Bu mecaz falan değildi çünkü karanlıkta vestiyerin önünden geçerken yerdeki poşetlere takılıp böcek gibi yere yapışmıştım.
"Yerinde dursan şaşardım zaten..." diyerek kalkmaya çalıştım öfkeyle. "Kim bilir yine ne haltlar karıştırıyorsun?!"
Kalkamıyordum. Bacağım poşetlerden birinin içine girmişti, sert bir kutu çıplak bacağımı çiziyordu. Ayağımı çıkarmaya çalışırken yanlışlıkla poşetin kulpunu da bileğime doladım. Ulan Aras... Sözde yaralı olan oydu ama yerlerde ben sürünüyordum. Üstelik kafam da hala uykudaydı. Bacağımı kurtarmaya çalışırken beynim minik elleriyle gözlerini ovuşturarak 'Gece gece ne var kardeşim yauv' diye söyleniyordu sanki.
"Aras!" diye bağırdım yerde bir tesbih böceği gibi ters dönüp debelenirken. Poşeti tekmeledikten sonra ellerimi yere koyup dizlerimin üzerinde doğrulmaya çalıştım. "Neredesin Şeyt-"
Bir havluyla burun buruna gelince sustum. Hemen altında bir erkeğe ait olduğu anlaşılan bacaklar uzanıyordu. Onları takip ederek başımı kaldırdığımdaysa tepemde durmuş hayretle beni izleyen adamla göz göze geldim.
Duştan yeni çıkmış olmalıydı, naylonla yarattığı basit bir su geçirmez zırh vardı yarasının olduğu yerde. Islak saçlarından göğsüne dökülen su damlaları karnından aşağı süzülüp beline gevşekçe sardığı havlu tarafından emiliyordu. Fakat hepsi değil... Zira havlu engelini aşmayı başaran bir damla burnumun ucuna çarpıp oradan ağzıma düşmüştü. İçgüdüsel bir tavırla suyu yaladığımda Aras'ın aptallığım karşısında varoluşsal sancı geçiriyormuş gibi gözlerini kapattığını fark ettim.
"Neredesin sen pislik herif?!"
Gözlerini açarken eliyle ıslak bedenini işaret etti. "Gördüğün üzere, nihayet duş alabildim."
Yüzündeki acı çekiyormuş gibi görünen ifadeye bakarken sabırla iç çektim. Hijyeni kafasına takmış olmasını anlayabiliyordum fakat buna gerek yoktu zira üç gündür yatarak duş alıyor gibiydi zaten. Ateşi çıkıp durduğu için gövdesinden ıslak bezleri eksik etmiyordum. Bunu ona da söylediğimde "Islak ve sirkeli bezler." diyerek dudak büktü bana.
"Sirke gayet de hijyenik bir şey,"
"Ve kötü kokuyor."
"Bu yüzden mi duşa girdin cidden?!" diye çemkirdim bu kez. "Kesin yine açıldı o dikişler! Allahım sen bana sabır ver... NE YAPMAYA ÇALIŞIYORSUN SEN ARAS?!"
"Dediğim gibi, duş alıyordum." diyerek tersledi beni. "Asıl sen ne yapıyorsun?"
Eh, başka zaman olsa bunu sormasını anlayışla karşılayabilirdim. Zira normal koşullarda yetişkin bir insanın emeklemesi garip olabilirdi fakat şu anda ayağımın poşetin içinde olduğunu idrak edemiyor muydu cidden? Dudaklarımdan öfkeli bir gülüş çıkarken kinayeli bir sesle cevap verdim.
"Oradan bakınca ne yapıyor gibi görünüyorum?"
"Önümde diz çökerken mi?" dedi sakin bir tavırla. "Birkaç tahminim var ama hoşuna gideceğini sanmam."
Gözlerimi kıstım. "Ne tahmini? Ne geçiyor senin aklından?"
"Özür dilemek için önümde diz çöktüğünü düşünmüştüm." diyerek gülümsedi. "O korkunç sirkeyi üzerime boca ettiğin için... Başka neden olabilir ki?"
Bir şey ima ediyordu... Bir şey ima ettiğini biliyordum. Ses tonundaki kinaye üzerimden sekip duvarlara çarpmıştı resmen. Biraz düşünürsem neyi ima ettiğini de bulurdum fakat bu durumdayken onun sarkastik laflarına kafa yoracak halim yoktu.
"Ayağım poşete takıldı işte..." diye sızlandım yerde yuvarlanıp ona arkamı dönerek. Nihayet uykum açılmıştı, bir çift elim olduğunu hatırlayınca poşeti tekmelemeyi bırakıp ellerimle çekiştirmeye başladım. Bilerek işi ağırdan alıyordum, poşetle boğuşma bahanesiyle onun gitmesini bekliyordum aslında. Zihnim uyanınca Aras'ın çıplaklığını da idrak etmiştim, bakıp da onu utandırmak istemiyordum.
'Yalana bak...' diye söylendi iç sesim. 'Kesin onu utandırmak istemediğin içindir.'
Bacağımı kurtarıp arkamı döndüğümde onun hala burada olduğunu fark ettim. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde öfkeli bir ifadeyle beni izliyordu. Neden gidip üzerini giyinmiyordu ki? Onu günlerdir yarı çıplak görüyordum fakat hastayken bedenini görmezden gelmek benim için kolay olmuştu, tüm enerjimi onu iyileştirmeye harcıyordum.
Şimdiyse karşımda sapasağlam dikiliyordu. Gözlerinin maviliklerini loş ışıkta bile görebiliyordum, boynunda öfkeyle atan bir damar vardı, şöminedeki ateş geniş gövdesine çarpıp bronz bir parıltı yaratıyordu teninde. Bakışlarım belinin her iki yanından kasıklarına uzanan çizgilere takılınca yüzümün ısındığını hissettim.
"...Cidden aklından ne geçiyordu?"
"Ha?"
"Beni sirke, sarımsak ve zeytinyağına bularken..." diye sabırla açıkladı Aras. "Aklından ne geçiyordu?"
Derin bir nefes aldım. Tanrıya şükürler olsun ki, henüz düşüncelerimi okuyabilmek gibi şeytani bir güç geliştirmemişti. Gerçi ona böyle bakmaya devam edersem kafamın içini görmesine gerek kalacağını sanmıyordum. Bakışlarımı yeniden yüzüne çevirirken bilmiş bir tavırla cevap verdim.
"Seni iyileştirmeye çalışıyordum."
"Kocakarı ilaçlarıyla mı?" dedi huysuz bir tavırla. "O kahrolası sarımsak kokusunu yok edebilmek için neredeyse dikişlerimi sökecektim."
Ağzım bir karış açık kaldı. Düşündüğüm şeyi yapmış olamazdı, değil mi? Karnının sol tarafındaki yaraya göz atınca bandajın değiştirildiğini fark ettim, su geçirmemesi için üzerine kapattığı naylonun altında beceriksizce bantlanmış gazlı bezler görünüyordu.
"Sen o yarayı yıkadın mı?!"
Bana ters bir bakış atmakla yetindi.
"YENİ DİKİŞLERİ YIKADIN MI GERÇEKTEN?!" diye bağırdım ayağa fırlayarak. "DERDİN NE SENİN ARAS?!"
"Sarımsak." dedi utanmadan. "Ve sirke. Resmen koku bombasına çevirmiştin beni."
Çıldırmış gibi bir ifadeyle bağırdım. "Ölüyordun be adam!"
Sakince konuştu. "Evet, kokudan."
Fakat ben onun kadar sakin değildim. Dikişleri patlamışken bile bana hiçbir şey söylememişti bu adam, dikişlerinin neredeyse patladığını söylediğine göre, gerçekte karnını falan deşmiş olmalıydı. Bu düşüncenin verdiği telaşla üzerine atılıp koluna girdim. Benim çekiştirmemle birlikte hafifçe sendelemişti, düşmesinden korkarak mengene gibi sarıldım beline.
"Ne yapıy-"
"Yatağa geç çabuk!" diyerek cırladım. "Yarana pansuman yapmamız gerek!"
Onu sürüklememe izin verirken kendi kendine bir şeyler mırıldandığını duydum. Yürürken çok zorlanmadığını görünce ufak bir ferahlık yayıldı içime. Dikişlerinin patlamadığını biliyordum, fakat beni asıl endişelendiren şey yaranın mikrop kapma ihtimaliydi.
"Kıyafetlerini getirip üzerini giydireceğim," dedim onu yatağa oturturken. "Sonra da yarana pansuman yapacağız, tamam mı? Sakın bir yere kımıldama."
Neyse ki beni daha fazla sınamadı. İçeri koşturup valizden temiz iç çamaşırıyla bir eşofman altı kaptım. Beraberinde pansuman malzemeleriyle birlikte döndüğümde uslu uslu oturuyordu. Kıyafetlerini götürüp yanına bıraktığımda bir an için üzerini giydirmemi istemesinden korkmuştum fakat pek muzip bir ifade yoktu yüzünde.
"Teşekkür ederim."
Arkamı dönerken "Rica ederim." diye mırıldandım. Birkaç dakika boyunca onun giyinme çabasıyla geçen bir bekleyiş yaşandı aramızda. Birkaç kere yardım teklif etmeyi aklımdan geçirsem de bunu söylemeye bir türlü cesaret edememiştim. Neyse ki süreç bana gerek kalmadan başarıyla tamamlandı.
Aras giyindikten sonra önüne diz çöküp yarasına sardığı bandajı çıkardım dikkatlice. Elektrikler hala yoktu, elimin gölgesi tenine düştüğü için şömineden gelen ışığın pek faydası dokunduğu söylenemezdi. Yine de dikişlerin kötü durumda olmadığını anlayabilmiştim.
Yüzüme gelen saçları kenara ittikten sonra elimde batikon döktüğüm sargı beziyle yarasına eğildim. Karnının sol tarafında uzanan siyah dikişler karanlıkta büsbütün ürkütücü görünüyordu. Fakat hızlı iyileşiyordu Aras, dün yarasına pansuman yaparken dikişlerin neredeyse kaynadığını fark etmiştim, derisinin alt katmanları kaynadıysa bu onun vurulduğu zamankine oranla daha çabuk düzeleceği anlamına geliyordu. Tabi, iki dakika yerinde durup yaraya iyileşmesi için fırsat verirse...
Saçlarımı kenara çektikten sonra yarayı incelemeyi bırakıp işe koyuldum. Bezi dikişlerin üzerine bastırdığımda hiçbir tepki vermedi fakat karnındaki kasların gerildiğini fark etmiştim, belli etmese de canı yanıyordu. Yarayı hızlıca batikonla temizleyip doktorun verdiği pomadı aldım elime, kremi dikişlerin üzerine sürdüğümde hafifçe irkildi. Gözlerimin önüne gelen saçlarımı geriye atarken "Afedersin..." gibisinden bir mırıltı döküldü dudaklarımdan.
Cevap vermedi. Ben de cevap beklemiyordum zaten. Başımı yarasına eğerken önce saçlarımın yeniden gözlerimin önüne süzüldüğünü fark ettim. Ardından da Aras'ın sessizce yüzüme uzanan elini... Saçlarımı sırçadan bir esere dokunur gibi dikkatle tutup yavaşça kenara çekti. Hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalışsam da kalp atışlarım hızlanmıştı heyecandan. Saçımı kulağımın arkasına kıstırırken eli boynuma değdiğinde başımı yana eğip avucuna yaslamamak için kendimi zor tuttum.
Ne tepki vereceğini bilememek ürkütüyordu beni. Tam şu anda başımı kaldırıp gözlerine baktığımda, orada hüzünlü bir şefkatle karşılaşmaktan deliler gibi korkuyordum. Üç gün önce, ona seçimimi zaten bardaki akşam yaptığımı söylediğim zaman bakışlarında beliren ifade buydu. O esnada bunu göremeyecek kadar öfkeliydim fakat ateşler içinde yanarken söylediği şeyler aklımı başıma getirmişti. Benden Tinuviél'i kaybetmemek için ayrıldığını söylediği andan beri bir Balkan ağıdı dağlanıyordu göğsümde.
Yarasını sarıp bandajladıktan sonra ayağa kalkıp giysi odasına gittim. Elimde temiz nevresimlerle döndüğümde ne yapacağımı tahmin edip yataktan kalkmıştı bile. Yatak örtülerini ve yastık kılıflarını değiştirirken tek kelime bile geçmedi aramızda. Konuşmamız gereken öyle çok şey vardı ki, konuşacak hiçbir şey bulamıyorduk. Ben söze nereden gireceğimi bilemiyordum, Aras ise... Sahi, Aras neden konuşmuyordu?
Bardaki akşam olduğu gibi bu kez de haklı çıkmıştı, neden hesap sormuyordu benden? Sırtındaki izleri gördüğümde neler düşündüğümü hiç merak etmiyor muydu? Bağırıp kızsın istiyordum, bunca zaman onun nelerle boğuştuğunu fark etmediğim, çocukluğunu bir kez bile merak edip ona sormadığım için bana sitem etsin istiyordum. Fakat yoktu, karanlıkta bakışlarımız buluştuğunda gözlerinde özlemden başka hiçbir şey yoktu.
Örtüleri serdiğimde yerinden kalkıp hiçbir şey söylemeden yatağa yöneldi. Onun konuşmak istemediğini anlayınca ısrar etmedim, yorgundu belli ki. Benim de duş almam gerekiyordu zaten, sirke kokan yalnızca kendisi değildi. Ancak tam yanından geçerken kolumdan tutarak durdurdu beni. Başımı kaldırdığında onun şaşkınlıkla sol koluma baktığını gördüm.
"Bu ne böyle?"
Az kalsın kalbim duruyordu. Başımı eğip baktığımdaysa sol kolumun üst kısmında koskoca bir morlukla karşılaştım. Ona pansuman yaparken meydana gelen morluk...
"Koluna ne oldu Melek?"
Ses tonu endişeli geliyordu. "Sana pansuman yaparken oldu." diyerek omuz silktim. "Seninle alakalı değil, benim tenim hassas sadece."
Hayretle konuştu. "Bunu ben mi yaptım?"
"Canın çok yanmıştı, o esnada kolumu tuttun. Bilincin yerinde bile değildi Aras."
"Özür dilerim." dedi samimi bir sesle. Epey üzülmüş gibi görünüyordu. Gören de ilk kez tenimi morartıyor sanırdı.
"Sorun değil, gerçekten." diyerek kolumu geri çektim. "Hadi sen uyu, ben de duşa gireceğim."
Başını sallamakla yetindi. Aras yatağa uzanıp kolunu başının altına yaslarken ben de giysi odasına gittim. Temiz kıyafetlerimi bu odadaki minik dolaba yerleştirmiştim, giderek yerleşik hayata geçiyorduk dağda. Neyse ki kafam rahattı. Dün sabah bir mucize olmuş ve hatlar kısa süreliğine de olsa gelmişti. Fırsattan istifade hemen Naz'ı aramıştım, durumu kısaca izah ettiğimde duyduklarım içime su serpmişti. Anlattıklarına göre ben iki gün üst üste telefonumu açmayınca Emir'i aramıştı annem. Emir onlara telefonumun kaybolduğunu, henüz yeni hat almaya fırsat bulamadığımı söyleyip toplantıya giriyorum bahanesiyle alelacele kapatmıştı telefonu. Nazan Hanım'ın İstanbul'a döndüğünden bile haberleri yoktu.
İşin tek kötü yanı, annemin Naz'ı benimle konuşurken yakalamış olmasıydı. Yeni numaramın bu olduğunu söylemek zorunda kalmıştım. Fakat eve dönene dek bir sorun çıkacağını sanmıyordum, annem normal koşullarda da telefonla konuşmayı sevmeyen biriydi zaten. Gün içinde Naz az evvel benimle konuştuğunu söyleyip bir şeyler uyduracaktı, eğer hatlar gelirse ben de arayıp sesimi duyurarak bu yalanı pekiştirecektim.
Dolabı açıp kıyafetleri alırken bu yalanın beni ne kadar idare edeceğini merak etmiyor değildim. İstanbul'a döndüğümde bir sürü sorunla uğraşmam gerekecekti. Bunlardan biri de tam karşımda duran gelinlikti. İçeri göz atıp Aras'ın uyuduğuna emin olduktan sonra onu askıdan alıp incelemeye başladım. Etek kısmı kirlenmişti haliyle, bunu düzeltmek kolaydı. Sırtındaki sedef düğmelerden ikisinin yerinde olmadığını gördüğümdeyse gidip Aras'ı paralayasım gelmişti. Düğmeler en önemli kısımdı çünkü, üzerlerinde Nazan Bozkıroğlu'nun baş harflerinden oluşan zarif imza yer alıyordu. Fakat Aras düğmeleri açarken nasıl becerdiyse üç tanesini koparmayı başarmıştı. Muhtemelen salonda bir yerdeydi o düğmeler, yarın onları bulup dikmem gerekiyordu.
Gelinliği söylene söylene yerine astıktan sonra temiz iç çamaşırlarımı kurcalamaya başladım. Dört ayrı takım vardı elimde, iki siyahtan biri şu anda üzerimdeydi zaten. Pembe olanın sütyeni usturuplu olsa da iç çamaşırı yoktu, iplerden oluşan bir şey vardı ama iç çamaşırı kategorisinde saymıyordum onu. İkinci siyah takımda külot yerine dantelli bir slip vardı, sütyeniyse üzerinde dantel işlemeleri bulunan siyah transparan bir tülden ibaretti. İçlerinde en rahat görünen ten rengi takımı seçip kedi desenli pijamalarımı da aldıktan sonra banyoya koşturdum.
Temiz kıyafetleri banyodaki rafa koyup üzerimdekileri çıkardım hızlıca. Duşakabinin kapaklarını açtığımda ciğerlerim Aras'ın kokusuyla dolmuştu. Sıcak suyun altına girerken yüzüme ufak bir tebessümün yayıldığını hissettim. Onun içeride uyuduğunu biliyordum fakat kokusu öyle güçlüydü ki, tam şu anda yanımdaydı sanki.
Peki ben neredeydim? Ben hala bir şok balonunun içindeydim. Dört gündür tıpkı bir robot gibi onunla ilgileniyor, ev işleri yapıyor ve uyuyordum fakat içimde aklını kaybetmek üzere olan bir parça vardı. Aras'ın vurulduğu gerçeğini gözardı edemiyordum, birileri ona zarar vermek istemişti ve bunun yeniden olmayacağının garantisi yoktu. İstanbul'a döndüğümüzde onu nasıl koruyacaktım ki?
Ve bir de damgalar... Bedenindeki damgalar aklımdan çıkmıyordu. Hayatının bir döneminde korkunç şeyler yaşadığının göstergesiydi onlar. Nazmi Amca'nın sözlerini hatırlıyordum durmadan, bana bahsettiği acımasız öğretmenden. Fakat arada bir bağ kuramıyordum. Hangi öğretmen böyle bir şey yapardı ki? Kafayı yemek üzereydim.
Banyodan çıkıp içeri döndüğümde huzur odanın içinde vücut bulup bir köşeye kurulmuştu. Sönmeye yüz tutmuş şöminenin önünden geçerken bakışlarım üçlü koltuğa takıldı. Orada yatmayı hiç istemiyordum fakat onca şeyden sonra hiçbir şey yokmuş gibi Aras'ın yanına sokulmaya cesaretim yoktu. Sabah uyandığında ters bir tepki vermesinden korkuyordum.
Çaresiz bir iç çekişin ardından yastıkla pike almak üzere istemeye istemeye yatağa doğru ilerledim. Melekler gibi uyuyordu yine, yüzünde gevşemiş bir huzur kol geziyordu. Yanındaki yastığı aldığımda fark etmedi bile, yanına kıvrılmamak için kendimi zor tutarak geri çekilip onun tarafındaki sandalyede duran pikeye yöneldim.
Direncimin kırılacağını bildiğim için ona bakmamaya gayret ediyordum. Bu yüzden yatağın dışına taşmış eli dizime çarptığında hayret dolu bir nida çıktı dudaklarımdan. Başımı eğdiğimde Aras'ın hala uyuduğunu fark ettim, fakat ona çarpmam bir dikkatsizliğin eseri değildi. Zira sonradan uzatmıştı elini, kolunu bacağıma sararken uykuyla uyanıklık arasında mırıldandı.
"Nereye?"
Baldırlarımın arkasından tutarken sımsıcak bir hisle dalgalanmıştı bedenim. Ona doğru eğilirken "Bir yere gitmiyorum, koltukta yatacağım." diye fısıldadım. "Ben, şey, rahatsız etmemek için-"
Hafifçe iç çekti. "Kabuslarımı mı?"
Başka bir şey söylemesine gerek yoktu. Elimdeki yastığı sandalyeye, direncimi yere bıraktım sessizce. Üzerindeki pikeyi kaldırıp yanına girdiğimde yattığı yerde bana doğru döndü. Kolunu yastığa doğru uzatmıştı, başımı üzerine koyduğumda sırtıma dolanıp daha çok kendine çekti beni. O ana dek üşüdüğümden bile habersizdim, bu mest edici sıcaklık beni sarmalayana dek odanın içindeki soğuğu fark etmemiştim. Kendi içimdeki soğuğu da...
Sağ eliyle omzumu kavradığını hissettim, diğer eli kalçamla belimin arasındaki oyuğa sabitlenmişti. İç çekerek başını saçlarıma gömdüğünde gözlerimin dolduğunu hissettim. Bir insan kendini en fazla ne kadar güvende hissedebilirdi ki? Tam şu anda, Aras'ın kolları koruyucu birer kanat gibi bedenimi sarmalamışken, evrendeki hiçbir kötülüğün bana zarar veremeyeceğini biliyordum. Dünyanın en yalancı insanı, tek vaadi tehlike olan bir gösterinin sihirbazı ve son üç yılımın tartışmasız yıkım mimarı olabilirdi fakat bu adamın koynunda sıcacık bir yuva vardı.
Nihayet babamın beni asla kovamayacağı bir ev bulmuştum.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
OZAN
Kampüste yürürken insanların bana baktığının farkındaydım. Dışarıdan oldukça garip göründüğümün de. Üzerimde bir bebek kangurusu taşıyordum, kangurunun içinde bir tosun keyifle etrafı seyrediyordu, bir elimde evrak çantası, diğerindeyse avukat cübbesi vardı. Bu yüzden milletin beni garipsemesi son derece olağandı.
Olayları geriye sararsak, her şey bugün adliyedeyken Mert'in beni aramasıyla başlamıştı. Alparslan'ın, ki onu nereden tanıdığına dair hiçbir fikrim yoktu, baba olacağını müjdeleyip akşam onlara hayırlı olsun ziyaretine gideceğimizi bildirmişti. Onca yoğunluğun arasında bu haberle birlikte adeta tutuşmuştum.
Bir yandan duruşma öncesi klasik panik ataklarımdan birini geçirirken diğer yandan da evrak işleriyle uğraşıyordum. Sabah derse geç kaldığı için arabayı Ada almıştı, bu yüzden Efe'yi Füsun Abla adliyeye getirip duruşmadan sonra bana teslim etmişti. Birlikte taksiye atlayıp okuldan anneciği almaya gelmiştik.
Evet, annecikle aramızdaki sorunları -öpüşmüş olmamızdan bahsediyorum- halletmiştik. Neyse ki ona evlenme teklifi ettiğimdeki kadar uzun sürmemişti, bu sefer küs kalmak yerine kavga ederek tek seferde tüm gerilimi atmıştık üzerimizden. Kavga sebebimizse, öpüştüğümüz günün akşamında Ada'nın bana boşanma teklifiyle gelmiş olmasıydı.
Efe kozunu asla kullanamazdım, onu kardeşimden mahrum bırakmakla tehdit etmenin düşüncesi bile korkunç geliyordu. Aralarındaki bağa bu kadar hayranken böyle bir şey yaparak Ada'nın katil olmasını istemezdim. Beni öldürürdü çünkü. Çok net. Ben ölürsem de Dündar Bayraktar onları ayırırdı. Ben de sorunu çözebilmek için bok torbasını taklit ederek yaygara koparmıştım.
Ne dediğinin farkında mıydı acaba? Nasıl böyle bir şey düşünürdü? Bir yuvayı yıkmak bu kadar kolay mıydı? Bir kere hakime ne diyecektik? İnsan hiç kocası onu öptü diye boşanmaya kalkışır mıydı? Hem ortada evladımız vardı bir kere, ikimiz de bok torbasından ayrı kalmaya dayanamazdık.
Ada buna kendince basit bir çözüm bulmuştu. Boşanınca karşı daireye taşınmayı teklif ediyordu. Apartman bizimdi nasılsa, kira bedelini nafaka yerine sayarsam sorun çözülürdü. Hem Efe onunla yaşamış olacak, hem de ben istediğim zaman o eve girebileceğim için kardeşimden ayrı kalmamış olacaktım. Ona bunun şimdiki durumumuzdan ne farkı olduğunu sorduğumdaysa susup kalmıştı.
Mecburen boşanmaktan vazgeçmiştik, zaten Dündar Bayraktar'la velayet sorunumuz olduğu için ikimizin de bir tarafları boşanmayı yemezdi. Bununla birlikte onu tekrar öpersem beni öldüreceğini eklemeyi de ihmal etmemişti. Böylelikle eski huzurlu, sıradan ve RTÜK damgalı aseksüel hayatımıza geri dönmüştük.
"Sen iyice kilo aldın he." dedim Efe'yi dürterek. "Büyü de artık spora başla eşek sıpası."
"Mammaa."
"Yok mamma," dedim kafeteryayı işaret ettiğini görünce. "Eğer sana oradan bir şey yedirirsem annecik topuğuma sıkar."
Huysuzlanarak etrafı incelemeye geri döndü. Kampüs bayağı ilgisini çekmişti ufaklığın, hayatında ilk kez görüyormuş gibi ağaçlara bile hayretle bakıyordu. Bense etraftaki manzarada hayret verici şeyler değil, dehşet verici şeyler görüyordum. Bu altımda eriyen kaldırımlar bütünleme sınavlarımdı mesela, şu köşedeki ağaçlarda alttan aldığım dersleri görüyordum, karşıdaki şirin banklarda yaz okulu kabuslarım vardı. Belki bundan otuz yıl sonra buraya dair güzel anılar falan hatırlayabilirdim fakat şimdi yalnızca kaybolan gençliğimi görüyordum etrafta.
"Senin de hayatını yakacaklar, bok torbası." dedim ufaklığa doğru eğilip. "El kadarken örgün eğitim denen o cehenneme atacağız seni. Her dönem sonunda karnene bakıp zayıf derslerin yüzünden ağzına sıçacağım. Sınava hazırlanırken Ada her akşam sana zihin açsın diye ceviz badem falan yedirecek. En kötüsü de ne, biliyor musun? Seni üniversiteye geçince kurtulacağına inandırıp eşek gibi sınava çalıştıracağız ama hayatını en çok orada yakacaklar."
Efe neşeli bir bebek çığlığı atarak cevap verdi. "Baabb-baa!"
"Haklısın, bok torbası." diyerek iç çektim. "Asıl babayı üniversitede göreceksin."
Sırıtarak burmm burmm gibi sesler çıkarmaya başladı. Dayanamayıp yanağını ısırdım aptal yaratığın, normal bebekler böyle şeylerden rahatsız olurdu fakat Efe hırpalanmaya bayılıyordu. Kafamı gıdısına eğip onu gıdıklarken kıkırdayarak "Bab-bbbaa" falan dedi. En sonunda gıdısını bırakıp otoriter bir sesle onu uyardım.
"Bana bak, Ada'yı görünce anne demezsen mamana brokoli katarım."
"Annnnnehh!"
"Aynen öyle." diyerek onayladım. "Madem bana baba diyorsun, o zaman ona da anne diyeceksin. Bu hayatta bir de single mom olmayı kaldıramam."
"Ozan?"
Başımı kaldırdığımda karşımda görmek istediğim son kişiyi, hukuk fakültesinin kabus profesörünü buldum. Kalın kaşlarını çatmış bir bana, bir de kucağımdaki bebeğe bakıyordu. Ardından gözleri avukat cübbesine takıldı ve iyice şaşırdı.
"Mezun oldun mu sen?"
"Evet, hocam." dedim gülümsemeye çalışarak. "Geçen güz döneminin sonunda aldım diplomayı."
Kaşları iyice çatıldı. "Yarı dönem uzattın mı yani okulu?"
Birincisi, okulu yarım dönem değil, üç tam dönem artı yarı dönem uzatmıştım. İkincisi, bu uzatmanın sebebi bizzat kendisiydi.
"Evet, sizin dersinizi alttan almıştım."
Üstelik tam dört kez.
"Gerçekten çok ilginç..." diyerek söylendi. "Ben seni nasıl geçirmişim ki? Felaket bir öğrenciydin!"
Eh, sen de felaket bir öğretmendin. Fakat benim hala yaşlılara saygım vardı, üstelik bu herif Hakkı Amca'nın kankasıydı. Bir saygısızlık yaparsam ve bu onun kulağına giderse beni ipe dizeceğini bildiğim için çenemi kapalı tutmaya yeğledim. Zaten son zamanlarda kafayı iyice bana sarmıştı. Aras'a laf geçiremedikçe tüm babalık dürtülerini benimle tatmin ediyordu.
"Neyse, olan olmuş artık." diyerek iç çektiğini duydum hocanın. "Bu ufaklık kim? Kardeşin mi?"
Efe benden önce lafa atıldı. "Babbbaa!"
"Çocuğun mu var senin?" diye hayretle bana baktı profesör. "Acelen neydi be evladım?!"
"Hocam aslında..."
"Anneeaahh!"
Profesörden kaçabilmek için Efe'ye doğru eğilip "Tamam, gidiyoruz işte anneye." diye söylendim. "İki dakika sabret oğlum."
Bu esnada da başımı kaldırıp klasik 'çocuk işte...' gülümsememi atmıştım adama. Fakat herif dedikoduya açtı resmen. Koca göbeğini gerdire gerdire "Annesi hangi fakültede?" dediğini duydum. "Asistan hocalardan sanırım."
Başımı iki yana salladım. "Yok hocam, öğrenci."
Sanırım bu profesör için yeterli olmuştu. Eliyle 'tüh sana...' der gibi hareket yaptıktan sonra başını iki yana salladı. Efe tekrar araya girip anneah nidalarından birini atınca "Hadi annesine götür yavrucağı." diye söylendi. "Bir ara da ofisime gel, çay içip iki muhabbet edelim."
Kesin giderdim. Bunu hevesli bir tavırla hocaya da belirttikten sonra bok torbasıyla birlikte topukladım oradan. Mühendislik fakültesine dalıp herifin görüş alanından çıktığımda derin bir nefes almıştım. Hayır, ben öğrencilik hayatımın yarısını bu adamın ofisinde sınav kağıtlarıma itiraz ederek geçirmiştim zaten. Benim için IMDB top listesine girecek bir korku ve gerilim öğesiydi o oda. Siksen gitmezdim.
Söylene söylene fakülte binasına yürürken bundan sonra Hakkı Amca'nın ofisine de gidemeyeceğimi fark ettim. Bu herife yakalanmamak için terapi sığınağımdan da olmuştum resmen. Oysa ben orada ne güzel hafiye raporlarımı sunuyordum Hakkı Amca'ya. Aras ortadan kaybolduğu zamanlarda beni orada sorguya alıp en yakın arkadaşımı ona ispiyonlamamı istiyordu. Genelde bunu yapmam için zor kullanmasına gerek kalmıyordu, ellerini masasına koyup o ürkütücü mavi gözlerini yüzüme diktiğinde her şeyi ötüyordum zaten. Sonra da bana ıhlamur ısmarlıyordu, duruşmalarda işime yarayacak taktikler falan veriyordu.
Bunu ona hiç itiraf etmemiştim ama babamın ölümünün yarattığı boşluğu doldurmuştu Hakkı Amca. Çünkü biz erkek çocukları ne kadar büyürsek büyüyelim kendi kendimize baba olmayı başaramıyorduk. Hayattan çok yorulduğumuzda, gücümüzün tükenmek üzere olduğunu hissettiğimiz anlarda, adım atacak dermanımız kalmadığında ilk önce babalarımıza koşuyorduk. Ne kadar güçlü olursak olalım, zaman zaman babalarımızın gölgesinde dinlenmeye ihtiyaç duyuyorduk.
Hakkı Amca kendi gölgesinde bir evladın eksikliğini taşıyordu. Bense koca bir çınarı iki yıl önce toprağa vermiştim. İkimizin de gözden kaçırdığı bir şeyler olduğunu biliyordum fakat bu bizim ortak noktamızdı zaten. Belki de beni onun manevi oğlu yapan şey, ikimizin de bazı şeylere kör oluşuydu.
Binaya girdiğimde önce derslik planlarını gösteren devasa panoya ilerledim. Sınıfı teorikte tespit etmem kolay oldu fakat aynı şey pratikte geçerli değildi. Labirenti andıran koridorlarda gezinirken bir yandan da hackerların teknoloji fobisine sövüyordum. Hanımefendi telefon kullanmıyordu çünkü. Sahip olduğu kazulet nihayet hakkın rahmetine kavuşunca tüm piyasayı dolaşmış fakat onun istediği kadar eski bir telefon bulmayı başaramamıştık. Yakın zamanda kendisine bir telsiz hediye ederek bu sorunu çözmeyi planlıyordum.
Kendi imkanlarımla sınıfı bulduğumdaysa neredeyse yarım saat geçmişti. Önce açık kapının gerisinde durup içeri göz attım. Laboratuvar dersi olacak ki bilgisayar vardı herkesin önünde. Benimkini bulmam çok zor olmadı. Orta sıraların birinde oturmuş, adeta bilgisayarın ruhunu emiyordu. Klavyede ışık hızıyla hareket eden parmaklarına bakarken hayranlıkla iç çektim. Klavyen olaydım be kızım...
"Anneeaahh!"
Efe'nin ağzını elimle kapatıp panikle geri çekildim. Benim kadar sabırlı değildi o, Ada'nın yanımıza gelmediğini görünce çığlığı basmıştı. Neyse ki kimse duymadan absorbe etmiştim yaygarasını. Sınıftan epeyce uzaklaştıktan sonra kafamı bok torbasına doğru eğip "Oğlum sen manyak mısın?" diye çemkirdim. "Bilgisayar vardı önünde, görmedin mi?"
Dudaklarını büküp garip garip sesler çıkarmakla yetindi. Oysa evdeyken böyle değildi bu çocuk, Ada'yı bilgisayar başında görünce şımarıklık yapmayı kesiyordu. Acaba amfiyi mi yadırgamıştı? Onu çok iyi anlıyordum zira üniversiteye ilk başladığım yıl amfileri ben de yadırgamıştım. Hocayla aramızda kilometrelerce mesafe varken derste nasıl parmak kaldırıp soru soracağımızı anlayamamıştım mesela. Derste soru sormanın yasak olduğunu öğrenince kafamda bazı taşlar yerine oturmuştu.
Efe'yle birlikte koridorda volta atarak bir saat falan bekledik sanırım. Bebek gittikçe huysuzlaşıyordu üstelik, Ada'nın orada olduğunu gördüğü için yanına gitmek istiyordu. Tam bahçeye çıkmayı planlıyordum ki, hocanın gür sesinin koridora taştığını duydum. Dersin bittiğini, isteyenlerin kalıp çalışmaya devam edebileceğini söylüyordu. Derin bir nefes alırken sınıftan çıkanlar bebeğe çarpmasın diye kenara çekildim.
Fakat sınıftan kimse çıkmadı.
Neler oluyordu? Kafamı hafifçe uzatıp içeri baktığımda öğrencilerin hala harıl harıl kod yazdığını gördüm. Muhtemelen hocayı duymamışlardı. Yok canım, kesin hocayı duymamışlardı. Kahrolası hocayı ben koridordan duymuştum ama onlar nasıl olduysa duymamıştı.
Bir beş dakika daha bekleyerek içeride neler döndüğünü anlamaya çalıştım. Neden çıkmıyorlardı ki? Öğrencilik hayatımın yarısını derse gitmeyerek, diğer yarısını da derse geç kalarak ve erken çıkarak geçirmiş biriydim ben. Böylesi bir inekliği aklım hafsalam almıyordu. Kucağımda bebekle sınıfa iyice yaklaşıp içeri kulak kesildim. Acaba ölmüşler miydi? Gerçi içeriden klavye tıkırtıları geliyordu ama...
Korkunç gerçeği anladığımda başımı salladım umutsuzca. Ardından kucağımdaki bebeğe doğru eğilip "Sanırım bir zombi sürüsüyle karşı karşıyayız, ufaklık." diye fısıldadım. "Sen şimdi The Walking Dead falan da bilmiyorsundur... O yüzden kanguruna yaslan ve benim engin Netflix kültürüme güven."
Ellerini sınıfın kapısına doğru uzatarak huysuzlandı. "Annee..."
"Annen zombiye dönüşmüş oğlum," diyerek iç çektim. "Onu böyle kabullenmek zorunday-"
Tabi ya! Aklıma gelen fikirle birlikte bebeğin kafasını tutup şak diye öptüm. Yemin ederim benden zekiydi bu çocuk. İki saattir yapmam gerekenleri anlattığı halde onu anlayamamıştım. Oysa çok basitti; sadece onu serbest bırakacaktım. Çünkü ben sınıfa girip Ada'ya artık yanımıza gelmesi için yalvarırsam bu biraz garip kaçabilirdi. Fakat Efe bebekti daha, toplum kuralları henüz onun üzerinde işlemiyordu.
Ufaklığı kangurudan çıkarıp kucağıma aldım önce. Ardından üzerimdeki kanguru söküp ilerideki kafeteryada oturan iki kıza emanet ettim. Kikirdeyerek kabul etmişlerdi emaneti. Görmeyeli hatun kısmı hiç değişmemişti anlaşılan.
Koridora döndüğümdeyse tüm dikkatimi operasyona vermiştim. Efe'yi yere bırakıp "Hadi göreyim seni aslanım..." diyerek boklu bezine vurdum. "Git kurtar anneyi."
O benden daha çok hevesliydi zaten. Yere bıraktığım anda güdümlü roket gibi hedefe kilitlendi ve emekleyerek sınıfa doğru ilerlemeye başladı. Tam kapının önüne varınca başını havaya kaldırıp neşeli bir bebek çığlığı attığını gördüm, kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırmam gerekmişti.
Ve birkaç saniye sonra sınıftan gülüşmeler yükseldi. Bok torbası resmen yaşayan ölüleri hayata döndürmüştü. Üstelik bununla da yetinmeyip içeri daldı. Efe emekleyerek gözden kaybolurken operasyonun ilk aşaması başarıyla tamamlanmıştı.
Beş saniye bekledikten sonra ikinci aşamayı başlatarak bebeğin peşinden koşturdum. Yüzüme endişeli bir ifade takınmıştım, sınıfın kapısına geldiğimdeyse hayıflanır gibi kaşlarımı çatarak rolümü zirveye taşıdım.
"Oğlum dur!"
Durmadı elbette. Bebek amfinin merdivenlerine yönelirken Ada'nın "Efe!" diye bağırdığını duydum. Birkaç kişi ufaklığı yerden almak için ayağa kalkmıştı, bense mağdur bir baba edasıyla peşinden koşturuyordum. Canavarı istemeye istemeye yakaladığımda ikinci basamağa tırmanmıştı bile. Onu kaldırıp kucağıma aldığımda dişlerini bana değil, biricik avukat cübbeme geçirdi. Nasıl intikam alacağını çok iyi biliyordu adi velet.
"Ozan sizin burada ne işiniz var?!"
"Annn-nea!"
Mağdura yatarak ortalığı iyice velveleye verdim. "İki dakika yerimden kalkmıştım, nasıl firar ettiğini bile anlamadım ya!"
"ANNEAAHÜHÜHÜHÜHÜ!"
Bok torbasının da yaygara konusunda benden aşağı kalır yanı yoktu. Onun ağlamaya başladığını görünce Ada hocayı bile unutmuştu resmen, kızgın bir boğa gibi üstüme koşturuyordu. Efe'yi kucağımdan çekip alırken "Çocuğu yalnız mı bıraktın bir de?!" diye çemkirdi bana. Sonra bakışları kolumdaki cübbeye takıldı ve büsbütün dehşete kapıldı. "Yoksa sen Efe'yi duruşmaya mı götürdün?!"
Götürmemiştim ama piçlik yapasım gelmişti. "Hakim bayıldı valla, iyi ki götürmüşüm."
Yemin ederim gözlerinde dehşeti, vahşeti ve katliamı eşzamanlı olarak gördüm. Bana 'bunu dışarıda konuşacağız' der gibi bir bakış attıktan sonra masasında hiçbir şey yokmuş gibi asistanıyla çalışan hocaya döndü. Cılız bir sesle özür dilediğinde adam önemli değil der gibilerinden bir hareket yapıp tekrar dönmüştü bilgisayara. Fakülte mühendislik değil, ruh ve sinir hastalıkları fakültesiydi resmen.
Ada'nın bilgisayarını toplamak üzere sırasına çıktığını görünce hocaları bırakıp peşinden seğirttim. Bizim gelişimizle birlikte sınıftaki ciddi ortam bozulmuştu zaten, öğrencilerin bir kısmı gülerek Efe'yi izliyordu. İki üç tane kızın da bana baktığını fark etmiştim, bunu Ada da fark etmeden sınıftan tüysek iyi olacaktı.
"Efe'yi iki dakika tutsana."
Bebeği ondan aldığımda kızlara arkamı dönüp işi sağlama aldım. Fakat şimdi de kendi aralarında yüksek sesle fısıldaşmaya başlamışlardı. Kızlardan birinin "Avukat galiba..." dediğini duyunca Efe'ye eğilip "Sıkı tutun aslanım." diye mırıldandım. "Annecik birazdan sinir küpüne dönecek."
Tam da tahmin ettiğim gibi kızlar piçlik yapmaya devam etti. Ada öfkeyle gözlerini kızarken içlerinden birinin kıkırdadığını duydum. "Duruşmaya bebekle girmiş bir de, yerim ben böyle avukatı..."
"Yok ya, savcı herhalde." dedi öteki kız. "Baksana, tam savcı havası var."
Ve benim hatun patladı.
"Belki de suçludur, olamaz mı?!" diyerek dönüp kızlara cırladı birden. "Her duruşmaya giren hukukçu mu oluyor?!"
Bu noktada utanıp susarlar diye bekliyordum. Fakat son iki yılda kız milleti iyice azıtmış olmalıydı. Ben panikle acil çıkış kapısı ve imdat çekici ararken ilk konuşan kızın kahkaha attığını duydum. Ardından kolumdaki cübbeyi işaret etti başıyla.
"Duruşmayı bilemem ama o cübbeleri sadece hukukçular giyiyor."
Ada'nın öfkeden kızardığını görünce duruma el koymam gerektiğini anlamıştım. Neyse ki kızların çenesini kapatmak kolaydı, siklenmediklerini anlayınca sorun çözülüyordu genelde. O yüzden alfa erkek modumu açıp kolumu hanımımın omzuna attım ve "Boşver sevgilim." diyerek tebessüm ettim. "Çantanı al da gidelim hadi..."
Kızlar suspus oldu birden. Açıkçası alfa modunu açınca Ada da benden etkilenir diye bekliyordum. Fakat diğer kızların aksine o pek hoşlanmıyordu bundan. Yürürken yüzünde öfkeli bir ifadeyle kulağıma yaklaşıp "Kırıtmasana Ozan." diye fısıldadığını duydum. "İlgi hoşuna gitti galiba."
Güldüm. Ne yapayım, çok komik görünüyordu. Hangi insan kocasına kırıtma derdi ya? Sınıftaki çoğu kişi yeniden bilgisayarlara gömüldüğü için ters bir bakış atmakla yetindi bana. Dışarı çıktığımızdaysa "Bayılıyorsun değil mi dikkat çekmeye?" diyerek söylenmeye devam etti. Ardından başıyla kolumda duran cübbeyi işaret etti. "Bu ne bu? Niye arabada bırakmadın bunu?"
"Arabayı sen aldın ya, Ada. Taksiyle geldik biz."
Sustu. Verecek cevap bulamayınca dudaklarını dişlemeye başlamıştı. "İçeride de kızlara sırıttığını görmedim sanma." diye yükseldi birden. Sonra gözlerini kaçırıp hızla alçaldı. "Yani, elbette beni ilgilendirmez ama..." Ve tekrar yükseldi. "Sonuçta millet seni kocam diye biliyor! Bu yaptığın var ya, bana hakaret bir kere!"
Ups... Rüzgar birden yön değiştirmişti. İşlerin ciddileştiğini anlayınca "Ya ne gülmesi?" diyerek savunmaya geçtim. "Ben orada sana güldüm bir kere."
"Niye, dalga geçilecek bir halim mi var benim?"
"Bak gerçekten saçmalıyorsun şu an."
"Tabi, kesin saçmalıyorumdur! Melek de saçmalıyordu zaten, sonra bak Aras'ın ne kirli çamaşırları döküldü ortaya..."
"İyi de Aras'ın yediği haltlarda benim ne suçum var?!"
"En yakın arkadaşın değil mi? Kesin birlikte gitmişsinizdir o mekanlara."
Evet, öyle yapmıştık.
"Yemin ederim kafanda kuruyorsun sen!" dedim hayretle gözlerimi açarak. Sonra bu kadar şerefsizliğe vicdanım elvermedi. "Yani, tamam, birkaç kez ona eşlik etmiş bulundum ama..."
"Ozan Allah aşkına sus." diyerek diğer tarafa çevirdi başını. "Gerçekten duymak istemiyorum."
Sustum mecburen. Kılıbıklık bizde genetikti, elimden bir şey gelmiyordu bu konuda. Annemle babamın evliliğinde de genelde annemin sözü geçerdi. Hatta babam bana ailesinden bahsederken onların evinde de annesinin sözünün geçtiğini itiraf etmişti. Babamın annesinin bir mafya lideriyle evli olduğu detayından bahsetmiyorum bile. Galiba biz ailecek hükümet gibi kadınlara ilgi duyuyorduk.
Önce anneciğin emriyle lavaboya gidip bok torbasını ellerini yıkadık. Arabaya varana dek öfkesinin yatışması için Ada'yı kendi haline bıraktım. Yolcu koltuğuna ilerlediğimi görünce kollarını Efe'ye doğru uzatıp "Sen kullansana." demişti. "Ben oğluşumu özledim."
Eh, yolcu koltuğunda oturmaktan nefret ediyordum zaten. Hatun kısmına asla izah edemediğim, tamamen testesteron kaynaklı bir dürtüydü bu. Gerçi Ada'nın bu durumdan haberi yoktu. Onunla birlikteyken araba kullanma kompleksimi yutup yolcu koltuğuna katlanmaya çalışıyordum genelde. Şaka maka yılın kocası olma yolunda ilerliyordum. Keşke kıymetim bilinseydi...
"Bu arada sen gerçekten neden geldin okula?"
"Alparslan'ı hatırlıyor musun?" diyerek konuya çok yanlış bir yerden giriş yaptım. "Bu akşam onlara yemeğe gideceğiz de..."
Bana attığı bakışı görünce dilimi ısırmıştım. Bir kadının kocasını görüştürmek isteyeceği son erkekti Alp. Tanıştıkları andan, daha doğrusu Alp bizim yanımızda çevresindeki tüm kızlara iş atmaya başladığı andan itibaren Ada ondan hiç hazzetmiyordu. Kendine bahane olarak o herifin Efe'nin terbiyesini bozacağı şeklinde bir iddia geliştirmişti üstelik, Efe evde her gün beni gördüğü için ben de Alp'le çok fazla görüşmemeliydim falan.
"Hamileymiş!" diyerek arkadaşımın imajını kurtarmaya çalıştım hemen. "Yani, karısı hamileymiş!"
Hayretle bana baktı. "O herif bir de evli miydi?!"
"Siz tanıştığınızda değildi!" diye kıvırdım bu kez. "Hatta o zamanlar karısıyla tanışmıyordu bile..."
Neyse ki bu onu biraz yumuşatmıştı. Yolda giderken kısaca Alp'in garip evliliğini de izah etmeye çalıştım. Mümkün olduğunca onun mağdur olduğu noktaları vurguluyordum, ne kadar değiştiğinden falan dem vuruyordum boyuna. Evlerine yaklaştığımızda Ada önyargılarını kırar gibi olmuştu. Bense kendimi Joseph Goebbels gibi hissetmeye başlamıştım. Savunduğum pezevengi düşünürsek son derece yerinde bir benzetmeydi bu...
Sokağın girişine geldiğimizde Mert'in bin kez vurguladığı gibi arabayı yol kenarına park ettim. Yolda aldığımız tatlı paketiyle birlikte dışarı çıktığımızda diğerleri gelmişti bile. Mert, Emre ve Sinem yolun karşısında bizi bekliyordu. Sinem'in Alp'i tanıdığını bile sanmıyordum ama üzerinde pek durmadım, zira benim bildiğim kadarıyla Mert de Alp'i tanımıyordu. Onun neden birden bebek kutlaması ziyareti için ısrar ettiğini-
Anladım. Bizim hemen arkamıza park eden arabadan Lavinia'nın çıktığını görünce taşlar birden yerine oturdu kafamda. Üstelik o da Cavit'e haber vermiş olmalıydı, ikisi birlikte gelmişti çünkü. Eksik olan tek şey Aras'tı ve onun yokluğu da bence Mert'in hayrınaydı. Gerçi biz varken Aras'a gerek kalacağını pek sanmıyordum. Salak şey kızın abisinin yokluğundan faydalanıp etkinlik yapmaya çalışmıştı ama davetliler arasında Cavit, Alp ve ben de vardım. Hadi ben yine Mert'i tanıyordum ama Java'yla Alparslan böcek gibi ezecekti oğlanı.
"Herkes burada değil mi?!"
Mert neşeyle topluluğa seslendiğinde birkaç ruhsuz mırıltı çıktı. Cavit ise idrak sorunu yaşıyormuş gibi görünüyordu.
"Kabalık etmek istemem ama, sen kimsin bilader?"
"Ben Mert," diyerek elini uzattı şapşal. "Alparslan Abi'nin mekanında sahneye çıkan grubun gitaristiyim."
"Ben de en yakın arkadaşıyım." diye cevap verdi Java. "Ama nedense onun baba olacağını senden öğreniyorum."
"Ee, şey, bana da laf arasında söyledi zaten... Geçenlerde mekanda oturmuş laflıyorduk da-"
Mekanda? Alparslan ve Mert? Oturmuş laflıyor?
Cavit Mert'in elini sıkarken kendi kendine homurdandı. "Yemin ederim bir işler dönüyor ama hayırlısı..."
Açıkçası hislerime tercüman olmuştu. Yüzük Kardeşliği ekibi gibi Alplerin evine doğru yürürken bir gariplik olduğunun farkındaydım. Cavit haberi aldığında teyit etmek için Alp'i aramış ama ulaşamamıştı mesela. Benzer şeyi ben de yaşamıştım. Sinem ise nereye geldiğini bile anlamamıştı, Mert'in Babil zırvalıkları anlatarak onu hipnotize edip arabaya tıktığını iddia ediyordu. Şüphelerim gittikçe artınca daha fazla dayanamadım ve Mert'i ensesinden tutup yanıma çektim.
"Bana bak, bizim buraya davetli olduğumuzdan eminsin, değil mi?"
"Hıhı, tabi." diye cevap verdi hızlıca. Ardından başını diğer tarafa çevirip Lavinia'ya baktı. "Ee şey, sence Alp Abi bu çiçekleri sever mi? Sonuçta sen onu benden daha uzun zamandır tanıyorsun."
Lavinia'nın ona bakmadan konuştuğunu duydum. "Sevmez."
"İyi de elimdeki çiçeğe bakmadın ki."
"Çünkü Alp Abi çiçek sevmez."
Kızdan cevap almak cesaretini arttırmış olacak ki sırıtarak başka bir şey sordu Mert. "Peki sen hangi çiçekleri seversin?"
Lavinia'nın birden öfkelendiğini fark ettim. Maviş gözlerini açarak "İki yıldır tanışıyoruz seninle!" diye carladı. "Bunu merak etmek şimdi mi aklına geldi?!"
Tıs tıs güldüm. Aras huysuz şirini yetiştirirken doğru stratejiler izlemişti anlaşılan, günün birinde kızım olursa ondan akıl almam gerekecekti. Ne düşündüğümü fark edince hafifçe iç çektim. Günün birinde kızım falan olmayacaktı ki, Aras'tan o aklı asla alamayacaktım. Oğlan babası gelip, oğlan babası gidecektim bu dünyadan.
Bahçe kapısının önüne geldiğimizde düşünceleri bir kenara bırakıp etrafa bakındım. Korumalar nereye kaybolmuştu ki? Cavit'le göz göze geldiğimizde onun da şaşkın olduğunu fark ettim. Mert'in peşine takılıp bir bok yemiştik ama şimdiden pişman olmaya başlamıştım.
Diğerleriyse durumun pek farkında değil gibiydi. Cavit Aras'ı arayıp soracağını söyleyerek geride kalırken mecburen kalabalığın peşine takıldım. Birlikte bahçeyi geçip eve vardığımızda Emre öne atılıp neşeyle zili çaldı. O esnada ben kantinde unuttuğum kanguruyu düşünmekle meşguldüm. Gerçi gidip alsaydım Ada çevirdiğim numarayı anlardı zaten. O yokluğunu fark etmeden önce gidip aynı kangurudan almam gerekiyordu. Emre ısrarla zile basarken umutsuzca ofladım. Kahrolası şeyi nereden aldığımızı hatırlayamıyord-
Adeta parçalanarak açılan kapı dikkatimi dağıtmıştı. Kafamın üzerinde kanguru içerikli bir düşünce baloncuğuyla birlikte sesin kaynağına baktım. Alparslan'dı. "NEREDESİN SEN ALLAHIN CEZASI?!" diye bağırıyordu kimin geldiğine bile bakmadan. "DÜNDEN BERİ TÜM ŞEHİRDE SENİ ARIY-"
Bizi görünce duraksadı. Onun kafasının üstünde de bir düşünce baloncuğu olduğuna emindim ancak içeriğini göremiyordum ne yazık ki. Gerçi karşısındaki manzara yüzünden şoka girmiş olması da mümkündü. Ekibe kısaca göz atınca bunu başarabileceğimize kanaat getirdim.
Mert grubun en ortasında, elinde koskoca bir çiçek buketiyle duruyordu. Gerçi çiçekten ziyade bir çelenk gibiydi, zira üzerinde TEBRİKLER yazan ve üzerine bebek patikleri iliştirilmiş bir şerit vardı. Onun yanında tatlı paketiyle birlikte Ada duruyordu. Emre'nin elinde kocaman bir oyuncak ayı vardı, YILIN EN İYİ BABASI yazıyordu kahrolası şeyin üstünde. Yan tarafta hala nereye geldiğini çözememiş olan şaşkın Sinem. Ve bir de kucağında bebekle dikilen ben...
Alp'in gözlerindeki ifade buraya davetli olmadığımızı anlamama yetmişti. Üstelik çok yanlış bir zamanda gelmiştik ve ben bu adamı tanıyordum, hıncını çıkarmadan bizi asla göndermezdi. Tam Ada'ya bebeği alıp kaçmasını söylemeye karar vermişken sokaktan bir takım bağırış çağırış sesleri yükseldiğini duydum. Genç bir kız ciyak ciyak ölüm tehditleri savuruyordu etrafa. Birkaç saniye sonra bu sese bir de görüntü eklendi.
Evet, Alp'in karısı Elif'ti bu. İlk tanıştığımızda onun dünyanın en tatlı ve pozitif insanı olduğunu düşünmüştüm. Durmadan gülümseyen, en ufak şeylerden mutlu olabilen ve sohbet ederken okuduğu kitap karakterlerinden bahsetmeye bayılan bir kızdı. Şimdiyse bir yandan kocasına ana avrat sövüyor, diğer yandan da iki ayrı koruma kollarından tuttuğu için ayaklarıyla boşluğa tekmeler atıyordu. İşte Alparslan Ahıskalı'nın insanlar üzerindeki etkisi tam olarak buydu.
Kapının önünden Cavit'in kükremesi yükselince başımı çevirip ona baktım. Siktir ya... Öfkeden kudurmuş haldeydi ve kahretsin ki ben bu adamı da tanıyordum, muhtemelen şu an hiçbirimizi gözü görmüyordu.
"ULAN SEN YEĞENİM OLACAĞINI BENDEN NASIL SAKLARSIN?!"
Dehşet verici bir öfkeyle hiç durmadan koşarken onun nasıl duracağını anlamıştım. Tam da tahmin ettiğim gibi aralarında birkaç metre kala havalandı ve yumruğunu kankasının ağzına geçirdi.
"NE YAPIYORSUN LAN SEN?!"
"BABA OLUYORMUŞSUN!" diye cevap verdi Cavit. "TEBRİK EDEYİM DEDİM!"
Alparslan şaşkın şaşkın baktı Cavit'e. Ardından bize döndü ve hepimizi teker teker süzmeye başladı. Emre'nin kucağındaki YILIN EN İYİ BABASI yazan pembe kalpli ayıcığı görünce yüzünde absürt bir ifade belirmişti.
"Ne oluyor burada?"
"Valla biz de anlamadık!" diye bağırdı Java. Ardından eliyle Mert'i işaret etti. "Şu arkadaş bugün Lavinia'yı arayıp senin karının hamile olduğunu, bu akşam size kutlama yemeğine gideceğimizi söylemiş. Bücür de sana ulaşamayınca beni arayıp sordu. En yakın arkadaşın olarak cevap veremedim ne yazık ki!"
"Bir dakika..." diyerek onu bırakıp Mert'e döndü Alp. "Sen kimsin bilader?"
"Ee, ben şey..."
"Ben hatırladım." diyerek söze karıştı Elif. Alparslan'ın yüzüne bakmadan konuşuyordu. "Geçen ay Aras Abi vurulduğunda onu getiren eleman bu."
Ve bu söz hepimizi olduğumuz yere mıhladı. Zihnimde kızın dediklerine anlam vermeye çalışıyordum. Geçen ay Aras vuruldu derken? İğne vurulmaktan falan mı bahsediyordu? Aksi mümkün değildi çünkü.
"Aras vuruldu mu?"
Konuşan Lavinia'ydı. Son derece sakin çıkmıştı sesi, yüzünde hiç sarsılmış bir ifade yoktu. Abisi vurulmuş bir kız kardeş gibi değil de, uzaktan bir tanıdığı gibi görünüyordu. O böyle havadan sudan konuşur gibi sorunca Elif'in "Evet, bildiğin karnı deşilmişti adamın." diye cevap verdi. "Siz tanıyor musunuz kendisini?"
Hala algılayamamıştım bu saçmalığı. Başımı tekrar Lavinia'ya çevirdiğimde onun az evvel kızı konuşturmak için numara yaptığını anladım. Zira şimdi gerçekten de abisi vurulmuş bir kız kardeş gibi görünüyordu. Dehşet içinde.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
29 Aralık
Büyük bir teknenin en ucunda duruyorum. Şiddetli bir rüzgar yüzüme çarpıp tenimi kesiyor, uzanmaya çalıştığım kolye tehlikeli bir şekilde okyanusa yalpalıyor. Korkuluklara tutunarak kolumu uzatıyorum. Cesetlerden meydana gelen bir kibir kulesi gürültüyle devriliyor ve tüm beyazlar siyaha dönüyor.
Demirlere sıkışmış zincirin çözüldüğünü fark edince daha da çok eğiliyorum aşağı. Saçlarım sırtımdan dökülürken dörtnala koşan bir atlının parçalanmış kızıl bayrağı gibi rüzgarda dalgalanıyor. Birilerinin arkamdan bağırdığını duysam da aldırmıyorum. Kolyenin düşmek üzere olduğunu görünce korkuyla tekliyor kalbim. Demirlere tutunmayı bırakıp tıpkı bir panter gibi atılarak mavi çiçeği son anda elime alıyorum.
Ve sonra düşüyorum.
Boğaz'ın derin sularına gömüldüğümde kulağıma bir çığlık sesi çalınıyor. İrkilerek titremeye başlarken bunun kendi sesim olduğunu idrak ediyorum. Ve sonra nefes alışlarım. Uykuyla uyanıklık arasında salınıyor zihnim, karanlık sularda gittikçe dibe batarken ellerimle üzerimdeki pikeyi sıktığımı hissedebiliyorum.
Ardından başka bir el kavrıyor ellerimi.
"Buradayım, Melek..."
Uyanamadım fakat elimi sımsıkı tutan bir elin beni yukarı çektiğini hissetmiştim. Mutlak karanlık azalıyordu yavaş yavaş, derin suların koyu lacivertleri sarıyordu etrafımı. Saçlarımın tel tel suya dağılışını izlerken avucumdaki eli kendime çektim. Kolunu göğsüme bastırıp sımsıkı sarıldığımda saçlarımda bir iç çekiş yankılandı.
Bir adamın "Nasıl bırakacağım ben seni?" diye mırıldandığını duydum. Saçlarıma geçen uzun, zarif parmaklar vardı, yanağımı okşayan bir el... Uykumun en sıcak, en mahmur noktasından, yüzümdeki uçurumun hemen altında bir mağara oyuğu açan boynumdan öptü bir adamın dudakları. O dudaklar, bir şeyler fısıldıyorlardı.
"Sen beni elbet unutursun ama ben..." Derin nefesi keskin bir kılıç gibi yarım bırakmıştı cümlesini. Sonra o nefesi, çocukluktan kalma bir alışkanlıkla yumduğum ellerimde hissettim. Keskin kılıç kaybolmuş, ardında şefkatli bir öpücük var olmuştu.
İç çekerek yanımdaki bedene iyice sokuldum. Yanağımı avucuna yasladığımda hafifçe güldü, başını saçlarıma gömüp içine çekti kokumu. Sonra rüyalar girdi araya, duyduklarım bir unutuluşa dönüşüp bilinçaltımda kayboldu.
Sabah olduğunda tüm gecenin sevilmişliği vardı üzerimde. Bir ara öyle derine daldım ki, onun yanımdan kalktığını, üzerini giyinip hazırlandığını, çalışma masasında bir şeyler karaladığını bile fark edemedim.
Fakat son anda bir şeyler dürtükledi beni. Huzursuzluğa kapılarak uyandığımda Aras'ı başucuma minik bir not bırakırken yakaladım. Giyinmişti... Siyah pantolonuna, beyaz gömleğine ve üzerine geçirdiği paltosuna bakarken ne haltlar döndüğünü anlamam zor olmadı.
"Nereye?"
Sesimi duyunca duraksadı. Ardından omzunun üzerinden bana kısa bir bakış attığını gördüm. Uyandığımı anlayınca başını diğer tarafa çevirip kendi kendine "Siktir..." diye mırıldanmıştı. Siktir tabi, siktir... Göstereceğim ben sana siktiri!
"Aras ne oluyor?"
"Yok bir şey Melek. Uyu sen, saat erken daha."
Herhalde henüz tam ayılamadığımı düşünüyordu. Oysa insanın karşısında tam teçhizatlı bir şeytan dururken uyuması pek mümkün değildi.
"Daha iyileşmedin bile!" dedim yatakta doğrulurken. "Nereye gidiyorsun?"
"İşim var, Melek."
"Gerçekten çok açıklayıcı oldu bu."
"Sana açıklama borcum yok." dedi utanmadan. "Bunu bulduğuna şükret."
Ah, harika. Beyefendinin inat damarına bastık demek... Yataktan kalkıp ona doğru yürürken uysal bir tavır takındım yüzüme. Öfkelenmediğimi görünce ters bakışlarının yerini inceden bir şaşkınlık ve şüphe aldı.
"İşleri başkası halletse olmaz mı? Çalışanlarından birini görevlendirsen mesela?"
"Mümkün değil." Sorgulayan bakışlarımı görünce iç çekerek açıklama yaptı. "Sadece birkaç saat. Yakınlarda bir yere gidip hemen geleceğim."
Görünüşe bakılırsa işi gerçekten de önemliydi. Israrının ardında boş bir inadın yatmadığını anlayınca uysallık kartıyla onu yola getiremeyeceğimi fark ettim. Geriye bir tek yol kalıyordu...
Arkamı dönüp antreye fırladım hızla. Kapıyı kilitleyip anahtarı alırken yerinden kımıldamamıştı bile, yüzünde canı sıkılmış gibi bir ifadeyle beni izliyordu. Ancak vestiyerin çekmecesini açıp yedek anahtarı da aldığımda birden ciddileşti. Çok geç, Şeytan...
"Saçmalama Melek, aç şu kapıyı."
Anahtarları sımsıkı kavrarken çenemi havaya kaldırdım. "Çok beklersin."
"O anahtarları elinden alamayacağımı mı sanıyorsun?"
Bu dedikleri hafiften paniklememe sebep olmuştu. Yaralı olduğunu düşünürsek onu durdurmak çok zor olmazdı ama bu esnada dikişlerinin açılması riskini göze alamazdım. Bakışlarımı odada gezdirerek Aras'ın anahtarları alamayacağı bir yer bulmaya çalıştım. Allah kahretsin, keşke ondan uzun olsaydım!
Odada bir yer bulamayınca çaresizce kendime göz attım. Aklıma annemin para saklama taktikleri gelmişti. Acaba sütyenimin içine saklasam oradan da almaya çalışır mıydı? Başımı kaldırıp kararsız bir tavırla Aras'a baktım. Kaşlarından birini hafifçe yukarı kaldırdı.
"Oradan da alırım."
Bu cevap vazgeçmem için yeterli olmuştu. Zor kullanma kartımın da yandığını görünce "Allah aşkına gitme..." diye yalvardım bu kez. "Geçen sefer de akşama dönerim diye gitmiştin Aras. Sağ salim dönsen bile sen gelene kadar burada kafayı yerim."
İlginç bir şekilde bu daha çok işe yaradı. Onunla inatlaşmayı bıraktığımda yüzünün tereddütle gölgelendiğini gördüm. Kısa bir sessizliğin ardından yenilgi kokan bir sesle "Gerçekten gitmek zorundayım." diye tekrarladı. "Ama istersen benimle birlikte gelebilirsin."
Öyle çok şaşırmıştım ki başta idrak edemedim. "Sahiden mi?"
"Hem böylelikle aklım sende kalmamış olur." diyerek devam etti konuşmaya. "Tabi gittiğimiz yerde arabadan çıkmamak ve tek bir soru dahi sormamak şartıyl-"
"Hemen hazırlanıyorum!"
Ses tonumdaki heves karşısında suratı asılmıştı. Teklif ettiğine şimdiden pişman olmuş gibi görünüyordu. Onu pişmanlığıyla baş başa bırakıp arabadan getirdiğim poşetleri kucakladım. Banyoya girerken anahtarları da yanımda götürdüğümü görünce homurdandı. Ona güvenecek kadar aptal olduğumu sanmış olamazdı, değil mi?
İçeri girince poşetteki kıyafetleri çıkarıp hızlıca giyindim. Aras uyurken arabadan getirdiğim poşetlere bakınca onun kasabaya indiğinde bana dışarıda giymem için kıyafet de aldığını görmüştüm. Kışlık bir botla, kalın bir kaban da vardı aldıkları arasında. Bu durmadan çoğalan poşetler canımı sıkıyordu fakat şimdilik kafaya takmamaya çalışıyordum. Nasılsa İstanbul'a dönerken burada bırakacaktım onları. Gerçi yanımıza almak daha mantıklı olurdu, Aras Lavinia'ya götürürdü belki. Dağ başında küflenip gitmelerinden iyiydi.
Dışarı çıktığımda onu vestiyerin kenarında otururken buldum. Beni incelerken keyifsiz bir ifade belirmişti yüzünde. Bir an için konuşacağını sanmıştım ancak hiçbir şey söylemedi.
Neyi beğenmemişti acaba? Saçımı düzeltme bahanesiyle vestiyerdeki aynanın önüne geçip kendime kısaca göz attım. Kırmızı bir kazakla siyah bir tayt vardı üzerimde, ayaklarıma uzun Noel Baba desenli kırmızılı beyazlı çoraplar giymiştim. Saçlarım örülüydü, tepesinde ponpon bulunan bir berenin altına gizlemiştim onları. Az sonra giyeceğim kaban ve botlar vardı bir de. Bunların hepsini o almıştı. Neyi beğenmemiş olabilirdi ki?
Suratımı asarak eğilip botların bağcıklarını bağladım, ardından kabanı geçirdim üzerime. Eliyle önden buyur gibisinden bir hareket yaptığında kabanın cebine koyduğum anahtarları çıkarıp birini vestiyere bıraktım. Dışarı çıkıp evin önündeki kamyonete yürürken bakışlarım yamulmuş tampona takılmıştı. Birkaç gün önce olanları hatırlayınca yüreğimin sıkışır gibi oldu sanki. Resmen şans eseri kurtulmuştu Aras. Onu aramaya çıkmayabilirdim, ilk kaza yaptığında yola devam edemeyebilirdi, ikincisinde son anda uçurumun kenarında durmayı başaramayabilirdi, eve dönerken uçurumdan yuvarlanabilirdik, Allah kahretsin kan kaybından bile ölebilirdi! Ölümün kıyısından, hem de tam kıyısından dönmüştü.
Koltuğa oturduğumuzda Aras'ın bakışlarının dikiz aynasına takıldığını fark ettim. Ardından dönüp şaşkınlıkla arka koltuktaki cam kırıklarına ve arka cama baktı. Artık yerinde olmayan cama...
"Camın nasıl kırıldığını hatırlamıyor musun?"
Bana dönerken iki yana salladı başını. "Kesik kesik görüntüler var ama pek emin değilim. Zamanla hatırlarım muhtemelen."
"Gerek yok, ben anlatırım sana."
"Camın nasıl kırıldığını mı?" diyerek kaşlarını çattı. "Evin önünde falan mı kırıldı yoksa?"
"Hayır, uçurum kenarındaki yolda, dağa çarptığında kırıldı."
Aras birden duraksadı. "Sen nereden biliyorsun?"
"Ben de oradaydım, Aras. Eve birlikte geldik ya..."
Cümlenin sonlarına doğru sesim zayıflayarak kayboldu. Onun neden dört gündür benden hesap sormadığını anlamıştım. Hatırlamıyordu çünkü. Benim orada olduğumdan bile haberi yoktu.
"Bir dakika- sen ciddi misin?"
Başımı çevirip ona bakarken yüzüme şirin bir ifade takınmaya çalıştım. "Ben, şey... Seni merak edince..."
"O havada dışarı mı çıktın?!" diye kükredi. "Üstelik sana bin kez çıkmamanı tembihlediğim halde!"
"Ne bekliyordun ki?!" diye terslendim en sonunda. "Fırtına vardı, hatlar kesikti, gece yarısı olmuştu. Üstelik sen benim yüzümden inmiştin kasabaya. Ne yapmamı bekliyordun? Elbette seni aramaya çıkacaktım, iyi ki de çıkmışım. Bulduğumda nerede olduğundan haberin var mı?"
Aramızda derin bir sessizlik oldu. Ardından hiçbir şey söylemeden arabayı çalıştırıp yola koyuldu Aras. Onun gittikçe öfkelendiğini görebiliyordum, muhtemelen ihtimaller beliriyordu zihninde. Yolumu kaybetseydim, vahşi bir hayvanla karşılaşsaydım, eve dönmeyi başaramasaydık neler olacağını düşünüp duruyordu. Az evvel bu durumun aynısını yaşamıştım.
"Uçurum." dedi en sonunda. Olay çıkarmanın hiçbir şey değiştirmeyeceğini anlamış olmalıydı. "Uçurumun kenarındaydım."
"Son anda frene basmıştın." dedim o korkunç anları hatırlayarak. "Tekerlerden biri boşluktaydı. Uyanıp aracı geri sürdüğünde dağa çarptık, sanırım yukarıdan düşen taşlardan biri sebep old-"
"Çarptık derken?" diyerek öfkeyle sözümü kesti. "Uçurumun kenarındaki arabaya mı bindin Melek? Nasıl bir aptallık bu?!"
"Uyanmıyordun Aras! Seni uyandırabilmek için yanında olmam gerekiyordu."
"Hayır, gerekmiyordu." dedi inatla. "O haldeyken arabayı orman yoluna kadar sürebildiğimi düşünürsek kendi başıma da uyanık kalabiliyormuşum."
"Kendi başına mı?" diyerek güldüm. "Eğer kucağında oturup seni yol boyunca çimdiklemeseydim-"
Aniden frene basıp arabayı durdurdu. Başımı kaldırdığımda onun başka gezegenden gelmiş bir yaratığı inceler gibi bana baktığını gördüm. Anlam vermeye çalışıyor gibiydi. Bir insanın neden böyle bir şey yapacağını çözmeye çalışıyordu sanki. Neden onu aramaya çıkmıştım? Neden ona yardım etmiştim? Neden canımı tehlikeye atmıştım? Eskiden olsa onun cevabı gözlerimde görmesinden korkup bakışlarımı kaçırırdım. Fakat artık göremeyeceğini biliyordum. Kendisine uzatılan her elin altında bir sebep, bir bağlam, bir çıkar ilişkisi bulmaya çalışıyordu. En basit cevap aklına bile gelmiyordu.
En sonunda anlam aramayı bırakıp "Sen ne halt ettiğinin farkında mısın?" dedi öfke dolu bir şaşkınlıkla. "Orman yoluna girene kadar yola yaya devam etmek hiç mi aklına gelmedi?!"
"Merak etme, o haldeyken bile bu konuda ısrar edip durdun. Seni arabayı sürmeye ikna edene kadar canım çıktı pislik herif."
"Tamam işte, ikna ettikten sonra aşağı inseydin." dedi bir çocuğa açıklar gibi. "Beş dakika yürümek zor mu geldi Melek? Ne halt etmeye oturdun arabada?"
"Uyanık kalamıyordun Aras. Yanında olduğum halde bir ara az kalsın aşağı düşüyorduk. Eğer arabaya binmeseydim o yolu tek başına geçemezdin-"
"Arabayı bu yüzden durdurmuş olabileceğim hiç mi aklına gelmedi?!" diye bağırdı birden. "Beni biraz olsun tanıdıysan, ortada bir kurtuluş imkanı olduğu sürece pes etmeyeceğimi bilmen gerekirdi. Orada durduğuma göre, elimdeki imkanlarla o yolu geçmemin bir yolu yok demektir, anladın mı?"
"Ama geçtin!" diyerek bağırıyorum ben de. "Karşımda oturuyorsun işte, geçtin o yolu!"
"Elimdeki imkanlarla!" diyerek tekrarlıyor. "Yoksa sen kendini elimdeki bir imkan mı sanıyordun?"
"Ne demek bu?"
"Kurtulmak için senin canını tehlikeye atmazdım demek! Orada ne halt yedin de beni ikna ettin bilmiyorum ama bu benim yapacağım bir şey değildi."
En sonunda çileden çıkarak bağırdım. "İyi de neden?! Neden ikimizin de kurtulma şansının olduğu yol yerine senin kurtulma şansının olmadığı yolu seçiyorsun ki?!"
"Seni sevdiğim için olabilir mi?!"
Bir şeyler söylemek üzere ağzımı açtım ancak başaramadım. Aras şaşkınlığımı zerre takmadan yola dönüp aracı çalıştırdı. Arka taraftaki olmayan camdan içeri dolan soğuğun vücudumda ani bir titremeye dönüştüğünü hissediyordum. Fakat zihnimdeki buz kesmiş soğuğun yanında bu hiçbir şeydi.
Doğru mu duymuştum sahiden? Bana beni sevdiğini söylemişti... Aras'ın bana eskisi gibi değer vermesi, son söylediği o ayrılık laflarının yüksek ateşten kaynaklanan saçmalamalar olması, ilişkimizin bitmemesi mümkün müydü?
"Ben... Anlamıyorum..." dedim teyit etmeye çalışarak. "İlişkimizin bittiğini söylememiş miydin Aras? Üç gün önce ateşler içinde kıvranırken bile bir gelecek ihtimalimiz olmadığını söyledin..."
Dudaklarından keyifsiz bir gülüş çıktı. "Ve sen de bunun seni sevmediğim anlamına geldiğini düşündün, öyle mi? Zâhir'in ne olduğunu biliyorsun sanıyordum."
Yine aynı şeyi yapıyordu. Yine Zâhir masalları okuyordu bana. Oysa Zâhir'in ne olduğunu bilmeyen kendisiydi.
"Biliyorum zaten, o hikayeyi ben de okudum." dedim sohbet eder gibi bir tavırla. "Ama benim bildiğim kadarıyla Zâhir ilk görüşte saplanıp kalınan bir şey. Yani beni yanlış anlamanı istemem, hislerini de kesinlikle küçümsemiyorum ama bizim durumumuzda o kadar da destansı bir şey yok Aras. Arzu olmasaydı bile bizim birbirimizi fark etmemiz üç dört sene sürerdi. Ne bileyim, bu masallar gerçek olsaydı senin ilk gördüğün andan itibaren benden vazgeçememen gerekirdi. Ama öyle olmadı, değil mi?"
Sözlerimi bitirdiğimde gözlerinin hayal kırıklığıyla bezendiğini fark ettim. Kaybettiği bir şeyleri arar gibi bakıyordu bana, bir boşluğun arkasını görmeye çalışır gibi, dalgalarda izini kaybettiği bir çiçeğin suda tekrar görünmesini bekler gibi, o bekleyiş esnasında gittikçe azalan umut kırıntısına tutunur gibi, uçtuğunu sanarken aslında çok, çok yüksek bir uçurumdan düştüğünü ve bunu ancak yere çakıldığında fark etmiş gibi bakıyordu. Benim ona üç yıl boyunca baktığım gibi bakıyordu. Aramızdaki son hesap da kapanmıştı artık.
Uzun bir sessizliğin ardından "Evet, Zâhir'den vazgeçtim." diye cevap verdi bana. "Çocukken günün birinde bir Zâhir'le karşılaşmaktan çok korkardım, biliyor musun? Çünkü masallar Zâhir'in dindirilemez bir tutku olduğunu, sahip olan kişiye sonsuz bir mutluluk verdiğini söylüyordu. Büyüdüğümdeyse masalların doğru olduğunu anladım. Ancak masallardaki adamlar tutkularına karşı koyamayacak kadar iradesiz ve kendi mutluluğu için her şeyi yapacak kadar bencil insanlardı."
Yüzümde buruk bir tebessüm belirdi. "Ama sen masallarda anlatılan adamlardan biri değilsin."
Başımı sallayarak onayladı. "Sen de Tinùviel değilsin."
Ses tonundaki acıyı hissetmiştim. Benim canımı yakmak için söylemiyordu bunu, tanıştığımız gün gördüğü kızı sonsuza dek kaybettiğini kabulleniyordu. Eğer tam şu anda göğüs kafesini açıp içeri bakabilseydim muhtemelen orada kör bir bıçak bulurdum. Aynısını dört yıldır içimde taşıyordum.
"Özür dilerim." dedim başımı öne eğerek. "Bir daha canını yakmayacağıma dair kendime söz vermiştim. Ama yine yaktım değil mi?"
Gülümsedi. "Gerçeği mi istersin, yoksa duymak istediklerini mi?"
"Gerçeği." dedim kararlılıkla.
"Yakamadın." diyerek başını iki yana salladı. "Söylediğin sözler ağırdı. Ama duyduğum en ağır sözler değildi."
Sıradan bir şeyi söyler gibi söylüyordu bunları. Sesinde duygusal bir tını yoktu, gözlerinde büyük acılar göremiyordum, bir şeyler düşünüyordu ve ben onlara erişemiyordum. Fakat yine de denedim.
"Duyduğun en ağır sözler neydi?"
Virajı dönerken dikiz aynasına kısa bir bakış attı. Bu esnada da hava durumunu söyler gibi bir tavırla cevap verdi bana.
"Seni seviyorum."
Beklediğim cevap bu değildi. Fakat yalan söylediğine pek inanasım gelmiyordu, eğer yalan söylüyor olsaydı inandırıcı bir şeyler uydururdu. Fakat verdiği cevap yalan olamayacak kadar absürttü.
"Üzülme, Melek." diye söze girdi yeniden. "Söylediklerin beni yıkmamış olabilir ama bazı gerçekleri kabullenmemi sağladı. Yıkıma giden bir yol açtın bana. Bence bunu da bir zafer sayabilirsin."
Alay eder gibi konuşuyordu fakat ben epey sarsılmıştım. Zira yaptığı bu kinaye Aras'ın gözünde nasıl biri olduğumu da anlamamı sağlamıştı. Onun yok olmasını istediğimi sanıyordu gerçekten de.
"Aras..." dedim lafa nasıl gireceğimi bilemeyerek. "Ben senin yok olmanı istemiyorum. E-eğer bunu isteseydim sence uçurum kenarına gelir miydim?"
"Sen bir insana fiziksel zarar verecek ya da bir insanın fiziksel zarar görmesini isteyecek biri değilsin." diye cevap verdi. "Senin kötü biri olduğunu düşünecek kadar aptal değilim, Melek."
"İyi de ben senin manevi anlamda da yok olmanı istemiyorum!" diye çıkıştım ona. "Ben sadece sana çok öfkeliydim ve bir sebebi vardı!"
Ayıp olmasın diye sorar gibi bir sesle konuştu. "Sebebi neydi?"
"Arzu'nun hamile olduğunu sanıyordum!" diyerek patladım birden. "B-ben ikinizin bebeği olacağını, kazada onun da öldüğünü sanıyordum! Bu yüzden inanmadım sana, bu yüzden sırtını görmek istedim!"
Hayretle bana baktı. Böyle bir şeyi beklemediğini, hamilelik meselesinin onu epey şaşırttığını anlamıştım. Fakat yaşadığı şok benim haberi aldığım zaman yaşadığım şaşkınlıkla kıyaslanamazdı bile. Onun şaşkınlığı yalnızca birkaç saniye sürmüştü, hemen ardından minik bir tebessüm belirdi dudaklarında.
"Bu muydu yani?" dedi iç çekerek. "Onun yalan söylüyor olabileceği hiç aklına gelmedi mi, Melek?"
"Ultrason fotoğraflarını görmüştüm."
"Google'a ultrason fotoğrafı yazıp aratırsan binlerce ultrason fotoğrafı bulursun." diyerek püskürttü beni. "Fotoğrafın hamile birine ait olmasına gerek bile yok, karşındaki kişi bir doktor değilse aradaki farkı anlayamaz."
"Sadece bu değil." dedim dişlerimi sıkarak. "Birlikte doktora gittik Aras. Bebeğin kalp atışlarını dinledim!"
"Dinlediğin şeyin bir ses kaydı olmadığına emin misin? Araf'a ilk gelişinde Ada'nın hoparlörden çıkan sesini gerçek sanmıştın. Dijital cihazlardan çıkan seslerle gerçek sesi ayırt edemediğini düşünürsek seni kandırması zor olmamıştır. Sahte bir doktor ayarlaması da. Fakat en aptalca olan şey senin kanıtı sırtımda araman!"
"Aras beni anlamaya çalış... Onca yalandan sonra sadece sözlerine inanmazdım-"
"Ben sözlerime inanmamana kızmıyorum!" diye bağırdı. "Ben sırtımda dövme olmamasını kanıt saymana kızıyorum. Orada aradığın dövme gerçekten olabilirdi, Melek. Arzu'nun manyak gibi bana takık olduğunu biliyordun. Sırt bu ya! Sen rahatsız oluyorsun diye yanında yapmıyorum ama normalde evdeyken yarı çıplak dolaşırım ben. Antrenmana gittiğimde de gömlekle kick boks yapmıyorum. Arzu'nun ben antrenmandayken mekana çatkapı geldiği olmadı mı sanıyorsun? İçeri girebilseydi görürdü sırtımı. Ve sen sırf Arzu sırtımı gördü diye ondan çocuğum olduğuna inanacaktın!"
"Evet, bunlar aklıma gelmezdi." diyerek onayladım onu. "Çünkü bilmiyordum! Senin üzerine bir şey giymeyi sevmediğini bilmiyordum. Antrenman da aklıma gelmezdi. Çünkü ben senin kick boksla uğraştığını bile bilmiyordum!"
"Çünkü sormadın! Boş zamanlarımda neler yaptığımı sorsaydın anlatırdım. Bir keresinde Arzu'nun şifreli mektubu için telefonla aramıştın beni, hatırlıyor musun?"
Hatırlıyordum. Bozkıroğlu malikanesine gittiğimde aramıştım, Emir'in hasta olduğu gün...
"Hatırlıyorum."
Konuştuğumu duyunca yüzünde ufak bir tebessüm belirdi. "İşte o senin beni ilk ve son arayışındı. Eğer iletişim kurmayı deneseydin belki de antrenmanda olduğum bir zamana denk gelirdi. O yüzden açamadığımı söylerdim sana, böylelikle kick boksla uğraştığımı öğrenmiş olurdun. İnsanlar birbirini böyle tanır Melek."
Gün içinde onu düşünüp merak etmediğimi falan mı sanıyordu cidden? Sadece bir kez, odama geldiğinde kendime engel olamayıp ufak bir sorgu yapmıştım ve sonrasında günlerce kendimi rezil ettiğimi düşünüp utanmıştım. Ayrıca ben onu şirkette Emir yüzünden ters bir laf ettikten sonra da aramıştım. Gerçi o zaman telefonu Nazmi Amca açmıştı...
"Utanıyordum." dedim gözlerimi yola dikerek. "Sergiden sonra üç ay yoktun zaten. Döndüğünde annem bir ay telefonumu aldı. Sonra üç beş mutlu anı ve partide olanlar. Ama seni merak ettiğim oluyordu gün içinde."
Yaklaşık bin kez falan...
"Melek, bunları bana açıklama yapman için söylemedim." diyerek iç çekti. "Beni merak edip etmemene hiç darılmadım ben, sesini duymak istediğimde arıyordum ve bu yeterli oluyordu. Ama bunlar senin saçma bir şeyi kanıt olarak kabul ettiğini değiştirmez. Sırtımdaki dövmeyi antrenmanla açıklardım ama Arzu daha mahrem detaylar da öğrenmiş olabilirdi, o zaman da onları anlatırdı sana."
"Bir dakika..." dedim hayretle ona dönerek. "Arzu seninle ilgili mahrem detayları nereden bilebilir ki?"
"Sen nereden biliyorsan oradan." dedi pat diye. "Barlardaki kızlardan. Şimdi kalkıp o kızların cemiyetteki erkekleri liste yapıp karşılaştırmadığını söyleme bana. Hatta sırtımda dövme olup olmadığını sormana bile şaşırdım, yara izlerinden bahsetmediler mi sana? Bir dönemlerin popüler konusuydu..."
Sonlara doğru sesinde bir bıkkınlık tınısı belirdi. Muhtemelen gözlerini de devirmişti ama ben camdan dışarı baktığım için göremedim. Geçmişi yüzünden ona öfkelenmekle utanmak arasında gidip geliyordum. Çünkü haksız değildi. Gerçekten de bu muhabbetler dönmüştü orada. Ve ben onun cinsel hayatına dair bilgisi olmayan nadir kızlardan biri olduğumu fark etmiştim. Sevdiğim adam ortalık malı olmuştu da bir benim haberim yoktu.
"Laf arasında yara izlerinden bahseden olmuştu." dedim yüzümü camdan ayırmadan. "Ama ben cilt rahatsızlıklarından kaynaklanan izler olduğunu düşünmüştüm."
"Özetle sen de benim hakkımda bir sürü şey biliyorsun." diyerek toparladı konuyu. "Ama biz seninle seviştik mi? Hayır."
Elalemin kızlarından bana sıra gelmemiş ki...
"Sen var ya sen, iki yüzlü puştun tekisin!" dedim kendimi tutamayıp. "Gelmiş utanmadan anlattığın şeylere bak! Aynısını ben yapsam ne hissederdin Aras? Cemiyetteki erkekler benim vücudumu puanlasa, sen bunları duysan, ben de karşına geçip geniş geniş konuşsam ne yapardın? Aaa sevdiğim kızın memeleri büyükmüş ne kadar güzel deyip mutlu mu olurdun? Ne yapardın söyle hadi?!"
"O adamların hepsini öldürür, sonra da seni sevmeye devam ederdim." diye cevap verdi. "Benden önceki ilişkilerini sorun etmezdim."
"Ya bırak Allah aşkına ya..." dedim gülerek. "Sorun etmezmişmiş... Bak sen bunları ekşi sözlüğe falan yaz, orada iyi beğeni alırsın. Ama şurada ikimiz varken kalkıp da politik doğruculuk yapma bana."
Kısa bir sessizliğin ardından "Tamam, öğrendiğimde kıskanırdım." diyerek itiraf etti. "Ama bunun için seni suçlamazdım. Sana olan sevgim de azalmazdı."
Gümüş dilli şeytan. Eve dönünce sana o flash belleği yedireyim de gör gününü.
"Her neyse, ben hala bebek meselesindeyim." dedim ona dönerek. "Benim için küçük bir mesele değildi bu, anlıyor musun Aras? Sana olan tüm davranışlarımı etkiledi. Öyle Google'dan baksan ultrason fotoğrafı görürdün diyerek hafife alamazsın bunu."
"İyi de görürdün! Arzu'ya inanmak zorunda değildin Melek. Ama sorgulamak yerine inanmayı seçtin."
"Sorgulamak için hiçbir sebebim yoktu benim." dedim öfkeyle. "İkiniz sevgiliydiniz, gözümün önünde yaşadığınız bir ilişki vardı. Sizi öpüşürken, birbirinize sarılırken, sarılıp uyurken görmüştüm. Seviştiğinizden ne diye kuşkulanacaktım ki? Sevgililer sevişirler, sevişince de bebek olur. Bunda mantığa aykırı ne var?"
"Görmezden geldiklerin var." diye cevap veriyor bana. "Ama onları geç... Diyelim ki sen o zamanlar gerçekten de Arzu'yla sevgili olduğumuza inanıyordun ve arkadaşına güvenin tamdı. Ya sonra Melek? Arzu'nun bir sürü yalanı ortaya çıktığında neden şüphelenmedin?"
"Çünkü senin onu sevdiğini sanıyordum."
"Yapma Melek..." diyerek hafifçe güldü Aras. "Bence de politik doğruculuğu bırakalım artık."
Huzursuzca kıpırdanıyorum yerimde. "Bu da ne demek şimdi?"
"Senin kendine söylediğin yalanlara göz yumdum diye onlara inandığımı sanma demek. Kafanda yazdığın geçmişe seni kaybetmekten korktuğum için ses çıkarmamıştım ama artık susmak için bir sebebim kalmadı. Sen bal gibi de benim Arzu'yu sevmediğimi biliyordun."
"Aras yeter artık." dedim ellerimi yumruk yaparak. "Eğer Arzu hayatta olsaydı muhtemelen şu anda onunla nişanlı falan olacaktın. Bari bu gerçeğin hatırına sus."
"Sen ne gerçeğinden bahsediyorsun, Melek?!" diye bağırdı birden. "Kütüphanedeki geceden sonra nasıl kandırabildin kendini? Ben o geceden sonra sana ulaşmak için her yolu denedim, evinin önüne bile geldim. Eninde sonunda dışarı çıkacaktın ve biz konuşacaktık. Biz niye konuşamadık seninle?!"
Çünkü evden çıktığım gün, Arzu'nun öldüğü gündü.
"Sözde Arzu benim sevgilimdi ama onun ölümü seni bile benden çok etkilemişti." diyerek iç çekti. "Arzu'nun bizi tanıştırdığı anı, ona olan öfkemi hatırla. Rektörlük yangınından sonra sana neyin benim Arzu'ya aşık olduğumu düşündürdüğünü sormuştum, hatırladın mı? Orada bana onu aşkla öpüyordun tarzı şeyler saçmalamıştın. O gün senin niye böyle düşündüğüne anlam verememiştim ama sonra anladım. Sen de anladın. Aşkla öpüşmenin nasıl bir şey olduğunu anladın Melek. O gördüğün şeyin cinsel bir dürtü olduğunu bal gibi biliyordun-"
"Ne dürtüsü ya?!" diye bağırdım öfkeyle. "Kızın kıçını ellemen dürtü olabilir ama ya kelimeler? Arzu'nun kulağına adını fısıldıyordun, Aras!"
Ufak bir kahkaha attı. "Evet, ama kimin adını?"
İşte bu pilimi bitiren şey oldu. Ciğerlerime minik iğnelerin saplandığını hissettim önce, göğüs kafesimde o tanıdık ağrı baş göstermişti. Söylemek isteyip de sustuğum her şeyi, içimde biriken tüm kırgınlıkları ve cehennemin en dibine gömdüğüm aşkı kendimi inandırdığım şeylerle dengelemiştim ben. İşte Aras o denge terazisini altüst ediyordu, beni durmadan tahrik ediyor, avazım çıktığı kadar bağırmam için en hassas noktalarımı okşuyordu. Gücümün sonuna gelmiştim artık.
Nefesimin daraldığını hissedince "Durdur arabayı!" diye bağırdım ona. Başta beni umursamadı ancak elimi boğazıma götürdüğümü görünce değiştirdi fikrini. Aras arabayı durdurup telaşla arka koltukta bir şeyler ararken ben de kapıya uzandım.
"İlaç torbaları nerede?!" diye bağırdı panikle. "Onları da mı eve götürdün Melek?!"
Nefes alamıyordum. Başımı arkaya attığımı görünce küfrederek önüne döndüğünü gördüm. Bir anlığına arkaya baktığında onun eve dönmekle gideceğimiz yerde yardım bulmak arasında kaldığını anlamıştım. Nihayet bir karara vardı ve seçimini ilerlemekten yana kullandı. Yeniden yola koyulduğumuzda titreyen ellerle emniyet kemerimi ve benim tarafımdaki camı açtım.
Eski model kolu kıvırıp camı açtığımda buz gibi bir hava yüzüme çarpıp ağzımdan ve burnumdan içeri doldu. Ancak hepsi bu. Boğazımdan ileri gidemiyordu hava, derin derin solumaya çalıştıkça oksijenin azaldığını, iç organlarımın havasızlıktan büzüşüp ufaldığını hissediyordum.
Soğuktan beynimin donduğunu hissedince titreyen ellerle kabanımın başlığını kafama geçirdim. Ne kadar hızlı gittiğimizi bilmiyorum ancak karlar giderek eriyordu altımızda. Önce yol kenarında çimler belirdi, yer yer toprağın koyuluğunu izliyordum. Ve en sonunda insanların varlığını gösteren bir dizi çadır göründü ufukta. Devasa, eski Türk dönemlerini anımsatan çadırlardı bunlar. Bulundukları alanın etrafı tellerle sarılı olduğu için sıradan bir yerleşim yerine gelmediğimizi anlamıştım.
Her iki yanında kılıç kuşanmış adamların beklediği büyük bir kapının önünde durduğumuzda etrafta bir hareketlilik oluştu. Aras'ın aşağı inip koşarak benim bulunduğum tarafa geldiğini fark ettim. Kapıyı açıp kucağına çekti beni, ellerimi göğsüne koyup onu iterek karşı koymaya çalıştım.
"Dokunma ban-"
İtirazlarıma ve karnındaki dikişlere aldırmadan kucağına aldı beni. Onu ikaz etmeyi denedim fakat dudaklarımdan sadece "İ-indir b-" gibisinden bir şeyler çıkmıştı. Kılıçlı heriflerin önümüze dikildiğini gördüğümde sesimi tamamen kestim. İçlerinden biri anlamadığım bir dilde bir şeyler soruyordu Aras'a.
Onun çileden çıkmaya ramak kalmış bir tavırla beni göstererek bağırdığını duydum. Hangi dildi bu? Belki de Türkçeydi fakat ben oksijensizlikten algılayamıyordum. Aras giderek sesini yükseltirken adamların birden sustuğunu fark ettim. Çitlerin diğer tarafında yaşlı bir kadın belirmişti. Onları susturan şey de kadının varlığıydı muhtemelen.
"Adın ne?"
Aksanlı bir Türkçesi vardı fakat hiç değilse vardı. Temiz dağ havasını içime çekerek yeniden nefes almayı denedim. Fakat boğazımda şiddetli bir öksürüğe dönüştü bu çaba. Aras korumalarla konuşmayı bırakıp panikle kadına dönmüştü.
"Kız arkadaşım astım krizi geçiriyor!" dediğini duydum onun. "Lütfen yardım edin!"
Kadın sakin bir tavırla tekrarladı. "Adın ne?"
"Aras!"
"Hepsini söyle. Tam adın söyle?"
"Aras Karadağ!" diye bağırdı şeytan. "GBT kontrolünüz bittiyse lütfen açın şu kapıyı artık!"
O kadar öfkeliydi ki, kadının verdiği tepkiyi fark etmemişti bile. Bense farkındaydım. Aras'ın ismini duyduğunda kadının gözlerinde beliren temkinli ifadeyi, ısrarla tam adını sorarken hissettiği gerginliği ve tam ismini öğrendiğinde yüzünde beliren korkuyu fark etmemem imkansızdı zaten. Tüm tedirginliğiyle birlikte bir adım gerilerken "Açamayız." diye cevap verdi. "Bu kapı Şeytan soyuna kapalı."
Eğer nefes alabiliyor olsaydım tam şu anda kahkahayı patlatmıştım sanırım. Zira teyze tam anlamıyla bir insan sarrafıydı. Fakat Aras bu tavrı pek komik bulmamıştı, aksine böyle bir şeyle karşılaşmayı bekliyor gibiydi. Kadına doğru bir adım atarken "Lütfen yardım edin," dediğini duydum. "İçeride bize yardım edebilecek birileri olduğunu biliyorum. Hiç değilse onun için..."
Başıyla beni işaret etmişti. Kollarının arasında çırpınıyordum havasızlıktan, boğulur gibi bir nefes aldığımda yaşlı kadının kararsız bir tavırla bizi süzdüğünü gördüm. O esnada çitlerin ötesinde bir kız çocuğu koşarak kadının yanına gelmişti. Anlayamadığım dilde bir şeyler söyledi heyecanla, bununla birlikte yaşlı kadın başını kaldırıp bize baktı. Daha doğrusu bana.
"Şapkayı aç."
"Ne?"
"Kızın başı aç." diye tekrarladı kadın. Ardından kafamdaki kapüşonu işaret etti. "Aç onu."
Aras'a gerek kalmadan ben yaptım bunu. Son güç kırıntılarımla elimi başıma götürüp önce kapüşonu, ardından da bereyi sıyırdım. Örgülü saçım boşluğa salınırken etraf giderek kararmaya başlamıştı. Sesler kalınlaşıp bir uğultuya dönüştü yavaş yavaş. Anlayamadığım bir dilde yapılan tartışmalar... Aras'ın sesi... Kendi öksürüklerimin sesi bile silikleşmeye başlamıştı.
Gözlerim kapanmadan önce son gördüğüm şey, önümüzde ağır ağır açılan demir kapı oldu.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro