Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 41/2 - Kaf Dağı

Bu bölümü hikayenin en eski okurlarından birine, biricik Betül'üme ithaf ediyorum.
İyi ki varsın yakamozbetul :)

Not: bölümün içinde bir yerlerde bir Rumeli ezgisi çalacak. O ezgi yukarıdaki şarkı işte.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Getirebilir misin geçen günleri geri
tutup yıldızları yanıma oturtabilir misin

Sana neyi anlatayım
her sarnıç küflü bir yağmuru
her sevda bir ayrılığı yaşar."

-behçet aysan

-*-

Çürüme her zaman içeride başlar, zamanla dışa doğru yayılır. Önce çekirdeği küflenir insanın, daha sonra acı tüm kabuklarına sızar. En dışa varana kadar. Bu yüzden vaktinde sökülüp atılmayan her keder zehirlidir. Ve acısına derman bulamayan her insan, önce en yakınındakini tüketir.

Aras Kütüphaneci'ye mesajını ilettikten sonra bir şey sormama fırsat vermeden başka bir görüşme yapmaya başlıyor. Yabancı dilde konuştuğu için dikkatimi çekiyor başta, Rusça konuştuğunu anladığımdaysa tadımın biraz daha kaçtığını hissediyorum. Neden İtalyanca değil de Rusça? Emir İtalyanca biliyor mesela, bence kulağa çok daha estetik gelen bir dil. Rusça ise kadın sesiyle bile kabayken Aras'ın sesiyle kulağa büsbütün kaba geliyor.

'Ve seksi.' diye araya karışıyor iç sesim. 'Bari kendine dürüst ol.'

Gerçi ben onun sesini Türkçe konuşurken de seksi buluyorum. Ben galiba komple Aras'ı seksi buluyorum. Tam bunları düşünürken bakışlarım tekrar ona takılıyor. Direnmeyi bırakıp yan dönüyorum oturduğum yerde. Bacaklarımı altıma toplayıp başımı koltuğa yasladıktan sonra onu izlemeye başlıyorum.

Telefonla konuşuyor hala. Çalışma masasına yaslanmış, yüzündeki ifadeye bakılırsa muhtemelen karşı tarafa Rusça küfür ediyor. Dirseklerine kadar katlanmış siyah gömleğine, kumaşın omuzlarında yarattığı gerilime, unuttuğum bir nedenden ötürü öfkeyle kasılan çenesine bakarken kendimi tutamayıp iç çekiyorum.

Sesimi duyunca dönüp 'Ne var?' der gibisinden başını sallıyor bana. Öküz... Ona cevaben huysuz bir tavırla kollarımı göğsümde kavuşturup arkamı dönüyorum. Eskiden ne güzel son derece masum hislerle seviyordum ben bu adamı. Fiziğini falan kesmek aklıma bile gelmiyordu, gözleri yetiyor da artıyordu bile. Öpüşe öpüşe kendi ahlaksızlığını bana da bulaştırdı sonunda.

Telefonu kapattığını duyunca hiçbir tepki vermiyorum. O da benimle pek ilgilenmiyor zaten. Birkaç saniye sonra masanın önündeki koltuğun çekildiğini duyuyorum, ardından klavye tıkırtıları kulağıma çalınıyor. Kendimi tutamayıp öfkeli bir tavırla ona dönüyorum.

"Ciddi misin sen?"

"Ne?"

"Geldiğimizden beri çalışıyorsun!" diyorum ayağa kalkıp ona doğru yürürken. "Cidden bunun için mi kaçırdın beni?"

Kaşları hafifçe yukarı kalkıyor. "Sen ne bekliyordun ki?"

"Ben bir şey beklemiyordum!" diye söyleniyorum. "Ben ne güzel Nazan Hanımlarla İzmir'i gezecektim! Beni kaçırıp buraya getiren, sonra da yüzüme bile bakmayan sensin!"

"Kendi kafanda bir şeylere öfkelenip bana yükselme Melek." diyor ters bir tavırla. "Gece yarısına kadar şu kahrolası raporu göndermem gerek. Ondan sonra dilediğin kadar kavga ederiz. Fakat şimdi vaktim yok."

"Tüm işi kendin yapıyorsun da ondan. Eğer ödül olsun diye insanları işten kovmayı bırakırsan sürekli çalışmana gerek kalmaz."

"Önerilerini kendine sakla, asistan." diyor ayağa kalkıp mutfağa doğru ilerlerken. "Ben senin patronun değilim."

Donakalıyorum. Kurduğu cümleden çok kullandığı kelime şaşırtıyor beni. Tanrı aşkına, bunu nasıl öğrenmiş olabilir ki? Sessizce Aras'ın peşine takılıp onunla birlikte mutfağa gidiyorum. Beni görmezden gelerek rafları açıp Türk kahvesini çıkarıyor. O kendine kahve yaparken, ki koyduğu şeker ve kahve oranı ortaya içilemeyecek bir şey çıkacağını gösteriyor, bir köşeye ilişip mevzuyu nasıl açıklayacağımı düşünmeye başlıyorum. Aklıma hiçbir şey gelmiyor.

"Geçici bir şey bu." diyorum en sonunda. "Emir'in kendi asistanı doğum izninde, o dönene kadar sadece..."

"Ve sen de buna inandın."

"Beni tutup da zorla asistanı yapacak değil herhalde!" diye cevap veriyorum ona. "Ömrümün sonuna kadar orada çalışmak üzere senet imzalamadım, Aras. Sadece... O dönemler her şey çok güzel gidiyordu. Eğer bunu sana söylersem boş yere aramız bozulacaktı-"

"Konserde yaptığım şey buydu işte." diyor aniden bana dönerek. "Hani şu affetmediğin ilk yalan. Sebebi tam olarak buydu."

Haklı... Fakat ben farkında değildim ki bunun, aynı şeyi ona yaptığım aklıma bile gelmemişti. Benim yalanım onunki gibi bir zincirleme bir reaksiyonla faciaya dönüşmediği için üzerinde düşünmemiştim bile. Gerçi ben onun gibi utanılacak bir şey de yapmamıştım. Evli kadınlarla yatmakla şirkette terfi almak aynı şey değil sonuçta. Vazgeçtim, haksız...

"Eh, bunu fark etmene sevindim." diyorum sırtımı duvara yaslarken. "Karşındaki insanın sana yalan söylemesinin nasıl bir şey olduğunu anlamışsındır umarım."

"Ödeşmek için yaptın yani..." diyor hafifçe gülerek. Cezveyi karıştırırken bir süre sessiz kalıyor, ardından sakin kalmaya çalışarak devam ediyor. "Peki ya diğer haltlar? Onlar neyin ödeşmesiydi?"

Alaycı bir tavırla konuşuyorum. "Başka erkeklerle dans ederek sana ihanet etmiş olmamdan mı bahsediyorsun?"

"İhanet ettiğini düşünseydim seni buraya getirmezdim." diyor cezveyi karıştırdığı kaşığı suya tutup makinaya koyarken. "Her şeyi affetmeyeceğimi söylemiştim Melek."

Sözlerine kahkaha atarak karşılık veriyorum. Ocağı açıp cezveyi üstüne koyarken yüzünde ufak bir gülümseme beliriyor.

"Sana çocuk dememin sebeplerinden biri de bu işte," dediğini duyuyorum onun. "Yetişkin insanların hayata karşı, zamanla ve deneyimlerle kazandığı bazı ilkeler vardır. Sense bu ilkeleri meydan okuma olarak görüp yıkmaya çalışıyorsun."

Hafifçe çenemi dikleştiriyorum. "Belki de birinin bana neyi yapıp neyi yapamayacağımı söylemesinden hoşlanmıyorumdur."

"Güzelim bunlar sana yönelik bir kısıtlama değil," diyor dolaptan bardak çıkarırken. "Bu ilkeler sen hayatıma girmeden çok önce karakterime yerleşti. Eğer şartları eşitlemek istiyorsan benim ilkelerimle savaşmak yerine kendi ilkelerini koy Melek. Ben seninkilere uyarım."

Önünde ufak bir reverans yapıyorum. "Emredersiniz kralım."

Aras ocağı kapatıp kahve bardağını masaya bırakıyor önce, ardından çekmeceden çıkardığı bir bezi ıslatarak tezgahta kahve sıçrayan yerleri temizliyor. Cezveyi yıkayıp bulaşık makinasına koyduktan sonra tekrar bana döndüğünü görüyorum.

"Ayakta kalabilmek için bazı sınırları korumak zorundayım Melek." diyor sakin bir tavırla. "Benimle neyin savaşını verdiğinin farkında mısın?"

"Ben seninle savaş falan vermiyorum."

"Bana karşı sonu gelmeyen bir öfken var." diyerek beni duymazdan geliyor. "Yok olsam rahatlayacakmışsın gibi... Gerçekten merak ediyorum, neden?"

İçten içe zehirlendiğimden. Aramızdaki kalın duvarları istesem de kaldırıp atamayacağımı, geçmişi unuttum demekle unutamayacağımı bildiğimden.

"Bilesin diye söylüyorum, kaçırılan insanlar genelde öfkelenir."

Bay Yetişkin cevap vermeye bile tenezzül etmiyor. Beni arkasında bırakıp salona yürürken kahvesini masada unuttuğunu fark ediyorum. Zehirlenmesini istemediğim için bardağı lavaboya boşaltıp peşinden seğirtiyorum ben de. Kolunu tuttuğumda kendini geri çekip bana dönüyor.

"Şimdi değil, Melek."

Ne zaman kavga edeceğimize de o karar verecek değil herhalde? Elbette değil...

"İlkelerinin ihlal edilmesini istemiyorsan onları yüzüme vurma Aras." diye bağırıyorum ona. "Ne diye karşıma geçip ihaneti affetmem diye yerli dizi replikleri okuyorsun ki? Benim sana ihanet ettiğim falan yoktu zaten!"

Gözlerinde buz gibi bir bakışla beni süzüyor. "Son birkaç aydır kaç magazin haberini son anda baskıdan aldığımdan haberin var mı?"

Şaşkınlıkla duraksıyorum. "Sadece bir haber değil miyd-"

"Kaç kişiyi tehdit ettiğimi biliyor musun?" diye devam ediyor öfkeyle. "Patronun olacak piç kurusu sırf başımı ağrıtmak için hazırlatıyordu o haberleri. Ve bu fırsatı ona sen verdin. Eğer haberlere konu edilebilecek malzemeyi yaratmasaydın tüm bunlar yaşanmazdı."

"Bir dakika..." diyorum hayretle. "Haberleri Emir mi hazırlatmış? Sen bunu nereden biliyorsun?"

"Bilmeme gerek var mı sence?" diyerek çıkışıyor bana. "Ne diye her hafta seninle ilgili haber yapsınlar Melek? Bunların arkasında ya o piç kurusu ya da Nazan Hanım var, bunu göremiyor musun?!"

Emir'in yaptırmayacağına eminim ama Nazan Hanım... Kendince bu haberleri beni oğluyla yakınlaştırmak için bir fırsat gibi görmüş olabilir. Kadının gündüz kuşağı dizilerini takip etmesi yetmiyormuş gibi son zamanlarda annemle de görüşür olmuştu. İkisinin kafa kafaya verip mürüvvet planları yapmadığına beni kim inandırabilir ki?

Sessizliğim karşısında "Hadi haberleri geçelim..." diyor Aras. Derin bir nefes alırken onun giderek öfkelendiğini fark ediyorum. "Bar maceraların ne olacak?"

İnatçı bir tavırla çenemi dikleştiriyorum. "Ben oralarda sadece dans ettim. Ortada flört falan-"

Ellerini masaya koyup bana öyle bir bakış atıyor ki, sesimi kesmek zorunda kalıyorum. "Sana beni aptal yerine koymaya çalışırsan zararlı çıkacağını söyledim." diyor gözlerinde öfke şimşekleriyle. "O barlara dans etmek için gitmediğini biliyorum. Sinem'e nihayet flört yeteneklerini geliştirdiğini söylerken bizim çocuklar duymuş seni. Başta inanmadım ama bardaki olaydan sonra Sinem'le uzun bir konuşma yaptık. Sakın inkar etme Melek."

"Ne söyledi sana?"

Hafifçe gülüyor. "Her şeyin onun başının altından çıktığını, fikirleri sana kendinin verdiğini, sonradan pişman olup seni bilerek aptal heriflerle tanıştırdığını, senin zaten flört etmeyi hiç beceremediğini falan."

Şaşkınlıkla bakıyorum ona. "Madem bunları biliyordun, öyleyse neden dünden beri bana kök söktürüyorsun?"

"Oradan bakınca mezhebi geniş birine mi benziyorum, Melek?!" diye bağırıyor birden. "Hayatında ben varken barlara gidip erkeklerle flört etmeye çalışmanı sindireceğimi mi sandın? Sinem'in seni bilerek aptal tiplerle tanıştırması ya da flört konusundaki beceriksizliğin umurumda bile değil. Sen o barlara o adamlarla flört etmek için gittin!"

"Ben o barlara seni kıskandırmak için gittim!" diyerek isyan ediyorum. "Ezkaza birini tavlasam ne olacağını sanıyordun ki? O barda dövdüğün adamı dans ederken tavladım mesela. Sonra ne oldu? Dansı bırakıp Sinem'in yanına gittim!"

"Ne mi oldu?" diyor hayretle bana bakarak. "O adam seni taciz etti, Melek! Tanımadığın adamları tavladıktan sonra her seferinde Sinem'in yanına kaçabileceğini mi sanıyorsun? O barlarda nasıl pislik tipler olduğundan haberin var mı senin?!"

Haberim var... O herifin barda bana söylediklerini hatırlayınca kanın beynime çıktığını hissediyorum. Eğer Aras'la üst kata çıktım diye bunları düşündüyse demek ki gerçekten de böyle şeyler oluyor orada. Yürüyecek halinin kalmaması nedir ya? Ne çeşit bir psikopatlık bu?

Derin bir nefes alıp öfkemi dindirmeye çalışıyorum. 'Geçmiş, Melek.' diye fısıldıyor iç sesim. 'Onun geçmişini yargılamayı bırak artık.' Bu kez iç sesimi dinleyip gözlerimi kapatıyor ve sakinleşmeyi deniyorum. Hatalarından ders almış olamaz mı? Sonuçta benimleyken o herifin iddia ettiği gibi biri değil. Evet, geçmişinde hatalar var fakat bunlar onun bugün masum olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

"Sonuç olarak ben sana ihanet etmedim." diyorum tekrar ona dönerek. "Etmezdim de. Çünkü bu seninle ilgili bir şey değil. Kendime olan saygım elvermezdi, anladın mı?"

"Benim haberdar olacağımı bile bile restoranda o adamın kolyeyi boynuna takmasına izin verirken neredeydi o saygı?" diyerek çıkışıyor bana. "Onca insanın bulunduğu lüks bir restoranda pahalı bir kolyeyi kadının boynuna takan görgüsüz bir herif... Böyle ucuz ve ait olmadığın bir tabloda yer almayı kabullenirken aklın neredeydi?!"

"Yerinde değildi!" diye bağırıyorum öfkeyle. "O esnada bambaşka bir şey düşünüyordum, her zamanki gibi dalıp gitmiştim. Kolyeyi boynuma taktığını ancak taktıktan sonra fark ettim! Aldatmadım ben seni!"

"Senin beni aldattığını düşünmüyorum, Melek." diye tekrar ediyor sakin bir tavırla. "Barda o aptal saçını öptüğü zaman geri çekildiğini, bu sabah Emir seni öpmeye yeltendiğinde başını çevirdiğini gördüm. Bu küçük hareketlerin benim için büyük anlamı var."

"Benden ne istiyorsun o zaman?!"

"Sadakati küçük hareketlerde aratma bana!" diye bağırıyor. "Hayatında ben varken başka erkeklerle flört etmeyi deneyemezsin! Ben gelmeseydim o herifle aynı evde kalacaktın. Kalamazsın!"

Ve nihayet gözüm dönüyor. Masadaki kalemliği alıp hışımla yere fırlatırken "Sen iki yüzlü piçin tekisin!" diye haykırıyorum. "İhaneti affetmem diyorsun ama sen de zamanında Arzu'ya ihanet ettin!"

Şaşkın şaşkın bana bakıyor. "Ne?"

Bu konuya girmemem gerektiğinin farkındayım. Aras'ın Arzu'yla olan ilişkisi bir tabu aramızda. O tabunun içinde benim sindirmek zorunda olduğum şeyler var. Asla dile getiremeyeceğim şeyler... Zira onu tanıdıktan sonra bazı gerçeklerin farkına varmıştım. Dünya üzerinde bir bebeğin sorumluluğunu almaktan kaçacak erkekler vardı. Ve Aras onlardan biri değildi. Bunu fark ettiğim anda, onun bebeğin varlığını bilmediğine emin olmuştum. Eğer baba olacağını öğrenseydi, Arzu'yu asla yalnız bırakmazdı. Ve eğer bunu daha önce bilseydim, Arzu ne derse desin gidip konuşurdum onunla.

Ne değişirdi ki? Geceler boyu bu soruyu düşünerek bir sonuca vardım ben. Çok şey. Çok şey değişirdi. Arzu doktora gittiğini söyleyerek beni kandırmayı başarmıştı fakat Aras'ı kandıramazdı. Doktorları da. Eğer zehirlendiğini fark edebilmiş olsaydık, belki hala yaşıyor olurdu. Eğer Arzu yaşasaydı, bana söylediği tüm yalanların hesabını sorabilirdim.

Başımı kaldırıp karşımda duran öfkeli adama bakıyorum. Eğer Arzu yaşasaydı, Aras baba olabilirdi. Eğer zamanında onunla konuşmuş olsaydım her şey bambaşka olabilirdi. Fakat konuşmanın bir şeyleri değiştirebileceği günler geride kaldı artık.

"Begüm iki yıl önce ilişkiniz olduğunu söylemişti." diye cevap veriyorum ona. "İki yıl! O kızların hepsiyle Arzu'yla sevgili olduğun dönemde yatmışsın piç kurusu!"

Ufak bir kahkaha atıyor. "Arzu'yla hiçbir zaman sevgili olmadım ben. Onunla sevgili olduğumu bir kez bile söylemedim sana. Yaptığım tek hata, Araf'ta seni olaylardan uzak tutabilmek için attığım aşk yalanıydı. Fakat sen bunun yalan olduğunu zaten biliyorsun!"

Böyle bir şeyi bilmek istemiyorum. Evet, onun diğer kızlarla yaşadığı bedensel ilişkileri de aklım almıyor, asla da almayacak. Sevişmenin yemek içmek gibi doğal bir eylem olduğunu inkar edecek değilim. Ancak ben istesem de böyle bakamıyorum olaya. İnsanın sevmediği birine dokunması gözümde saçmalıktan da öte, idrak dışı bir eylem.

Fakat Arzu Aras'ı seviyordu. Arzu, deliler gibi aşıktı. Benim aksime o hiç saklamamıştı aşkını, bilhassa da Aras'tan. Aralarında normal bir sevgili ilişkisi olmadığını her zaman seziyordum, Aras'la duygusal bir ilişki yaşarken tamamen emin olmuştum bundan. Ancak onun Arzu'yu sevmediğini hiç düşünmemiş, düşünmek istememiştim. Sevmediği fakat ona kör kütük aşık olduğunu bildiği bir kadınla yatacak kadar onursuz olduğuna inanmak istememiştim.

"Aras lütfen yapma." diyorum başımı iki yana sallayarak. "Arzu'yu hiç sevmediğini söylemen onu aldatmandan bile daha kötü benim gözümde. Lütfen, geçmişte de olsa, ona olan aşkını inkar etme."

Birden elini kaldırıp susturuyor beni. Yüzündeki ifadeden onun sıkıldığını görebiliyorum. Aynı masalı binlerce kez dinlemiş gibi elinin tersiyle itiyor sözlerimi.

"Arzu'ya duyduğum aşk..." diyerek düşünceli bir tavırla elini çenesinde gezdiriyor. "Hani şu senden başka kimsenin inanmadığı aşk mı?"

"Aşık değilsen neydi o zaman?!" diye bağırıyorum kendimi tutamayıp. "Yoksa onu da mı sadece beceriyordun?! Arzu'nun sana aşık olduğunu biliyordun Aras! Bunu bile bile ve sevmediğin halde onunla yattıysan yaptığın şey ahlaksızlık değil, onursuzluk olur!"

"Arzu'yla bir kez bile yatmadım!" diye bağırıyor Aras. "O gördüğün öpüşme de ilk ve tekti. Daha fazlası hiç geçmedi aramızda!"

Hayatımda ilk kez ondan gerçekten tiksiniyorum. Arzu'nun pek çok günahı olduğunu ben de biliyorum ancak öldü o kız. Aras'ın bir ölünün, mezardan kalkıp da kendini savunamayacak bir insanın arkasından bile yalan söylemesini midem kaldırmıyor.

"Sırf kendini haklı çıkarmak için bunu inkar etme," diyorum yalvarır gibi. "Bari bunu inkar etme, Aras. O kız öldü..."

"Arzu öldü diye masum olduğum bir konuda yalan mı söyleyeyim yani?"

"Allah belanı versin, yapma artık!" diyerek hışımla arkaya itiyorum onu. "HAYATINDA BİR KEZ OLSUN DOĞRUYU SÖYLE!"

"Yeter artık!" diye bağırıyor öfkeyle. Ardından beni kenara çekip masasına doğru ilerliyor. "Neye inanırsan inan, umurumda bile değil! Bu kahrolası projeyi son dakikada kaybetmeyeceğim, anladın mı? Çalışırken beni rahatsız etmediğin sürece istediğin şeye inanabilirsin."

Ufak bir kahkaha atıyorum. "Kaçıyorsun yani?"

"Pes ediyorum!" diyor koltuğa oturup bilgisayara dönerken. "Bitti artık, Melek. Yarın seni geri götüreceğim."

Ona öyle çok öfkeliyim ki, bu bile yakmıyor canımı. "Madem bitti, o zaman doğruyu söyle." diyerek son kez deniyorum şansımı. "Hiç değilse seni onurlu bir adam olarak hatırlayayım..."

Evime geldiği gece bana önerdiği arkadaşlık teklifini hiç kabul etmemeliydim. Geçmişi silmekmiş... Ne büyük hata! O gece sadece geçmişi halının altına süpürmüştük biz, bazı şeylerin ne silineceğini ne de şöminede yanacağını en başından tahmin etmeliydik. O zaman bu kadar yıpranmazdık belki de.

Son bir umutla başımı kaldırıp Aras'a baktığımda söylemeyeceğini anlıyorum. Ufak bir tebessüm beliriyor yüzünde. Başını çevirip bana kilometrelerce uzaktan kayıtsız bir bakış attığını görüyorum.

"Beni nasıl hatırlayacağın da umurumda değil." diye cevap veriyor. "Nasılsa eninde sonunda adsız bir lekeye dönüşeceğim."

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

ARAS
sene 2010

Bu sefer sokakta gerçekten de tek başıma yürüyordum. Diğer korumalarla tanıştıktan sonra yanlarından ayrılıp babamın çalıştığı okula doğru yola çıkmıştım. Muhtemelen şu anda dersi yoktu fakat boş zamanlarında da ofisinde kalıp çalışmalarını oradan yürüttüğünü biliyordum. Adliyelerden koparılmış olmak onu pek üzmüyor gibiydi. Ya da çok iyi rol yapıyordu. Tıpkı benim gibi.

Kampüsün ring servisine bindiğimde hayatımda ilk kez İTÜ tercihimi sorgular olmuştum. Otobüsün içi afet gibi hatunlarla doluydu resmen. Buz gibi havaya rağmen çoğu mini etek giymişti, geri kalanlarsa insana dekolte cennetine düşmüş gibi hissettiriyordu. Üstelik hiçbirinin bıyığı yoktu. Tam karşımda duran en az bir yetmiş beş boylarındaki üç kıza bakarken kuvvetli bir yatay geçiş yapma arzusuna kapılmıştım.

'Neslihan!' diyerek hatırlattı iç sesim. 'Şu kızı unutup durma artık.'

Kendi iç sesime surat asıp kızlara arkamı döndüm. Elimde olsa Neslihan'ın yüzünü göz kapaklarımın içine dövme falan yaptıracaktım. Zira onu sürekli aklımda tutmam ancak bu şekilde mümkün olabilirdi. İç çektim. Elimde olsa bile Neslihan'ın yüzünü göz kapaklarımın arkasına kazımak istemeyeceğimi biliyordum. Eninde sonunda ayrılacağımızı biliyordum çünkü, ayrılık fikrini sakince karşılayabileceği bir an muhakkak gelecekti.

Fakat şu anda ondan ayrılmam pek mümkün görünmüyordu. Bunu en son denediğimde harap etmişti kendini, onu gecenin bir yarısı sarhoş halde barlardan toplamak zorunda kalmıştım. Lisedeki kız arkadaşım gibi değildi Neslihan, gerçekten aşıktı. Bazı geceler uyandığımda onu beni izlerken buluyordum. Bugüne kadar çok az insanın yaptığı bir şeye, beni sevmek gibi garip bir eyleme kalkışmıştı. Aramızdaki tek sorun, benim ona aşık olmayı beceremiyor oluşumdu.

Ring servisinden indiğimde yanlış durakta olduğumu fark ettim. Hukuk Fakültesi bir durak sonrasıydı, bense aptal gibi kütüphane durağında inmiştim. Yeniden servisi beklemek istemediğim için ellerimi ceplerime sokup yürümeye başladım.

Ocak ayının keskin ayazı bedenime çarpıp hayatta olduğumu hatırlatıyordu bana. Kaldırım kenarlarına birikmiş kuru yapraklar durmadan hışırdıyor, kışın kendine has sessizliğinde ağaçların fısıltıları duyuluyordu. Çocukluğumdan kalma bu eski inancı hatırlayınca gülümsedim. Annem de babam da ağaçlara düşkün insanlardı. Sadece doğayı sevmekle ilgili bir durum değildi bu, ağaçlara karşı bir saygı beslediklerini de biliyordum.

Annemin söylediğine göre, normal ağaçlara zarar vermek günahtı fakat kaba ağaçlara zarar vermek cinayet işlemek kadar korkunç bir şeydi. Zira kaba ağaçlar genelde önemli bir şeyin temsili olurdu; ağaç yok olursa o şey de yok olurdu dünyadan. Çocuk aklımla babamın yanına gidip kaba ağacın ne olduğunu sorduğumu hatırlıyordum. Beni kucağına alıp balkona götürdükten sonra bahçemizdeki büyük kayın ağacını göstermiş; "Böyle tek başına duran büyük ağaçlara kaba ağaç denir." demişti.

Bahçemizdeki kaba ağacın neyi temsil ettiğini depremden sonra, köklerinin bir kısmı topraktan sökülerek ortadan ikiye ayrılmış kayın ağacına bakarken anlamıştım. Bahçemizdeki kaba ağaç, ailemizi temsil ediyordu. Belki de çoktan ölmüş ağaçları yaşatmaya çalışarak hata yapıyordum.

Ayağım yerdeki bir şeye takılınca tökezleyerek dengemi kaybettim. Ne olduğunu bile anlamadan dizlerimin üstünde bulmuştum kendimi, yerden destek almaya çalışırken ellerim toprakla yıkanmıştı. Başımı arkaya çevirdiğimde takıldığım şeyin toprağın üstüne çıkmış bir ağaç kökü olduğunu gördüm. Yukarı baktığımdaysa ağacın kendisi selamladı beni.

Tek başına duran büyük bir kayın ağacıydı. Bir kaba ağaç. Homurdanarak ellerimi çırparken "Sözüm sana değildi ki," diyerek sitem ettim ona. "Önünde diz çökmemi sağlayarak büyüklük taslamana gerek yoktu. Git neyi temsil ediyorsan onunla uğraş."

Bir ağaçla konuştuğumu fark edince kendi kendime güldüm. Eğer korumalar beni hala takip ediyorsa muhtemelen deli olduğumu düşüneceklerdi. Muhtemelen gerçekten de deliydim. Ailemden gizli porno izleyerek geçirmem gereken yaşları katil olduğum gerçeğiyle yüzleşmeye çalışarak geçirdikten sonra pek de sürpriz sayılmazdı bu. Şimdi de vize ve finalleri düşünmem gereken yaşları koskoca bir şirketi nasıl ayakta tutacağımı düşünmekle geçiriyordum.

Ayağa kalkıp yoluma devam ederken moralimi yüksek tutmaya çalıştım. Belki babamı bana yardım etmeye ikna edebilirdim. Sonuçta dedem çoktan ölmüştü, üstelik Özer'i alt etme fikri onun da hoşuna giderdi. Gelip şirketin başında durmazdı muhtemelen, fakat bana yol göstermesi gayet mümkündü. Hiç değilse kime güvenip kime güvenmeyeceğim konusunda bir fikir alabilirdim ondan. Doğru kişiye güvenmek konusunda tek bir hatası dışında uzman sayılırdı babam. O hatanın da nasıl bir pezevenk olduğunu bildiğim için onu suçlayamıyordum.

Fakülte binasına girip ofisinin önüne gittiğimde odasından bir öğrencinin çıktığını gördüm. Tahmin ettiğim gibi okuldaydı hala. Odasına yaklaştıkça içimde endişeyle karışık bir heyecanın filizlendiğini hissediyordum. Acaba ne kadar azarlayacaktı beni? Belki de ona her şeyi tek seferde söylemek yerine önce reddi mirastan vazgeçtiğimi söyleyip, istesem bile reddi miras yapamayacağımı o ilk gerçeği sindirdikten sonra itiraf etmeliydim. Hangi koşulda daha az öfkelenirdi ki?

Odasının önüne gelince derin bir nefes alıp üstüme başıma çekidüzen vermeye çalıştım. Kapıyı çalıp içeri girdiğimde masasının başındaydı babam. Beni görünce yüzü anlık bir mutlulukla aydınlandı, ardından endişeyle ayağa kalktı.

"Aras ne oldu sana?!"

Babam masasının arkasından çıkıp yanıma gelirken koyu renk ceketime kısa bir bakış attım. Üzerindeki lekeler pek belli olmuyordu. Ardından bakışlarım keten pantolonuma takıldı ve iç çektim. Pantolonumdaki toprak lekeleri epey belli oluyordu.

Babamın yüzüme dokunduğunu fark edince geri çekilme dürtüme zar zor karşı koydum. Harika... Üstümü temizlerken dudağımdaki kanı unutmuştum anlaşılan. Üstelik babam yüzünü buruşturarak kafamı evirip çevirirken tek problemin dudağımda olmadığını da anlamıştım. Hissettiğim ağrıya bakılırsa yüzümde morluğa evrilen bir iz vardı.

"Ne oldu oğlum sana böyle?" diye söylendi babam. "Üstün başın da batmış... Başını yine ne belaya soktun Aras?"

Geri çekilip yüzümü ondan kurtarırken "Benim suçum yoktu." dedim. "Ayrıca merak etme, karşı tarafın da ağzı burnu dağıldı."

Onaylamaz bir tavırla iç çekerek arkasını döndü babam. Masasının önündeki koltuklardan birine otururken hala somurtuyordum. Son sözüne içerlemiştim biraz. Artık başını sürekli belaya sokan bir serseri değildim, lise ikiden sonra gerçekten uslanmıştım. Son iki yıldır ne kadar değiştiğimi fark etmemesi mümkün değildi, bunu görmezden gelip her gün başımı belaya sokuyormuşum gibi davranması canımı sıkmıştı.

"Gel yüzünü yıka şurada."

Ofisindeki minik banyodan sesleniyordu. Yerimden kalkıp ayaklarımı sürüyerek yanına gittiğimde ensemden tutup musluğa eğdi kafamı. Babam yüzüme su çarparken kendimi küçük bir köpek yavrusu gibi hissetmiştim.

"Utanmadan karşı tarafın ağzı burnu dağıldı diyor bir de..." diye söylendi. "Konuş bakalım, kimle kavga ettin?"

"Kick boks antrenmanı," dedim kafamı sudan kaldırmaya çalışarak. "Sparring sırasında oldu."

Kafama ufak bir fiske geçirdi. "Ulan sen kimi kandırıyorsun?"

Babam yakamdan tutup beni içeri sürüklerken kendi kendime sırıttım. Kick boksla uğraşmama şaşırmamıştı, demek ki haberi vardı bundan. Fakat onun antrenörümle konuşmuş olabileceğini düşününce tüm keyfim kaçtı. Eğer bunu yaptıysa ne kadar başarısız olduğumu duymuştu muhtemelen.

Gerçekten de antrenörüm benim eğitilmezin teki olduğumu düşünüyordu. Kick boks savunma sporuydu çünkü, bense senelerce saldırı eğitimi almıştım. Karşı tarafın hamlelerini bekleyip ona göre gardımı almayı beceremiyordum, kurallara göre dövüşmeyi beceremiyordum, rakibimi yenecek gücüm varken o güç yokmuş gibi davranıp kontrollü bir şekilde yenilmeyi beceremiyordum. Tehdit altındayken savunmaya geçmek ölümden bile zordu, hayatta kalma güdülerime karşı koymak da. Dövüşürken zihnimin bir köşesi durmadan etraftaki potansiyel cinayet silahlarını tespit edip karşımdaki tehdidi yok etmem için bana yalvarıyordu.

Ve bu Nazmi'nin gözünde büyük bir kusurdu. Verdiği sikik eğitimin büyük bir bölümü otokontrol üzerineydi çünkü. Söylediğine göre tek bir şey dışında bana kendimi kontrol etmeyi kusursuz bir şekilde öğretmişti. Üç gün susuz kalıp da önümdeki suyu içmemeyi başardığımda nasıl gururlandığını söylerken asıl otokontrolü o esnada onun kafasını koparmamakla gösterdiğimi bilmiyordu. O sırada övgü kısmını bırakıp saldırı karşısında tepkisiz kalmayı başaramayışımdan dert yanıyordu çünkü.

"O silahla yaptığın şovu birkaç ay sonraya erteleseydin bunu da öğretmiş olacaktım sana," diye söylenmişti. "Uyurken bile tetikte olmak çok da büyük bir başarı değil. Birkaç ay boyunca bizim bakkal Rıfkı'yı uykusunda boğmaya çalışsam o bile öğrenir bunu. Asıl maharet uyurken bile saldırıya geçmemeyi başarabilmekte."

O eski neşeli günler aklıma gelince Nazmi'yi öldürmemeyi başarmam da bir otokontrol örneğiydi bence. Top patlasa uyanmaz denecek türden bir uykuya sahiptim, fakat piç kurusu kafama bir acil durum butonu koymayı başarmıştı.

"Ulan uykumda bıçakladın beni," demiştim ona. "O bıçağı götüne takmamın nesi yanlış?"

Yüzünde tatsız bir ifadeyle beni süzmüştü. "Karşındaki kişinin düşmanın olmadığını fark ettiğin an o bıçağı bırakman gerekirdi."

"Tamam işte doğru yapmışım," demiştim ona. "Yoksa sen benim dostum olduğunu mu sanıyordun?"

Ve alınmıştı. Evet. Bu sözlerim piç kurusunun hassas ve naif kalbini kırmıştı. İnsanın amcasına karşı biraz saygılı olması gerektiğiyle ilgili bir şeyler söylenerek yukarı çıkmış, sonra da birkaç gün boyunca beni görmezden gelmişti.

Hayatımın en huzurlu birkaç günüydü.

Babam ufak bir havluyla zımpara yapar gibi yüzümü kuruttuktan sonra işkenceye yeni bir boyut kazandırarak ecza dolabına yöneldi. On saniye sonra elinde yara bandıyla tepeme dikilmişti. Kaşımın üstüne bant yapıştırırken kuşkulu bakışlarla beni süzdüğünü görebiliyordum. Ona sırıttığımı görünce kendini tutamayıp hafifçe güldü, ardından "Ulan sıpa..." diye söylenerek kafama vurdu hafifçe.

Tamam, hoşuma gitmişti bu işkence. Fakat bir yandan da içim içimi yiyordu, hala onunla nasıl konuşacağıma karar verememiştim. Geri çekilip bana baktıktan sonra tamiratın bittiğine kanaat getirmiş olacak ki, karşımdaki koltuğa geçip oturdu. Koyu mavi gözleri, emekli bir cumhuriyet savcısına ait olan bu gözler, şüpheyle üzerimde gezinirken kendimi tedirgin hissetmiştim.

Fakat soruşturmalardaki en ufak detayları bile kaçırmayan bu gözler, benim Erzurum'da bir dönüşüm geçirdiğimi görememişti. Başlarda anlam veremiyordum buna, ama sonra anladım. Babam bu gerçeği gözlerinin önünde durduğu için göremiyordu. Oysa üzerimden taşıyordu mutsuz çocukluğum, alışkanlıklarıma dair ne varsa değişmiş, karakterim yeniden şekillenmişti. Ben artık eski ben değildim. Belki de Ozan'ın ailesinin bile ilk görüşte fark ettiği bu değişimi babamın fark edememesinin sebebi buydu.

"Hayırdır oğlum?" dedi en sonunda. "Neden geldin buraya?"

Oturduğum yerde arkama yaslanıp keyifli bir bakış attım ona. "Cennete gelmek için bir sebebe ihtiyacım yok ki."

"Anlamadım?" dedi kaşlarını bükerek. "Ne cennetinden bahsediyorsun sen?"

"Dışarısı huri kaynıyor baba." dedim sırıtarak. "Ring servisi bile Victoria's Secret defilesi gibi."

Birkaç saniye boş boş baktı bana. Jetonu düştüğünde "Ulan ben senin..." diyerek elindeki havluyu kafama fırlattı. "Uzak dur lan kızlarımdan!"

Babamın problemi de buydu işte. Onu Silivri'ye tıkan idealizmini adliye koridorlarında bırakmak yerine üniversiteye de taşımış, bir öğretim görevlisinden ziyade Mahmut Hoca gibi davranmaya başlamıştı.

"Baba sen ciddi misin?" dedim havluyu kafamdan çekerken. "İlkokul değil burası, sen de dışarıdaki hatunların babası değilsin."

"Bak hala hatun diyor..." diyerek dellendi bu kez. "Bu kampüste iş çevirdiğini görürsem yakarım çıranı Aras. Öğretim görevlisiyim ben burada!"

Başımla onayladım onu. "Tamam işte, ben değilim."

"Sen de benim oğlumsun." dedi ters ters. "Sadece burada değil, dışarıda da hanımlara karşı düzgün davranmak zorundasın. Biz annenle sana böyle mi öğrettik oğlum?!"

Annemle birlikte bana çok şey öğretmişlerdi. Babamın lafıyla birlikte Suzan'ın asilzade saçmalıklarını anımsadım bir kez daha. Annem konusunda haklı olduğunu inkar edemezdim, Gülnihal Karadağ tam anlamıyla bir İstanbul hanımefendisiydi. Fakat babamın bu görgü kurallarını nasıl edindiğini çözemiyordum. Yetimhanede centilmenlik dersleri veriliyor olamazdı, değil mi?

"Duyan da kızları taciz ettiğimi sanır," diye homurdandım. "Afet gibi giyinmişler, ben de inceledim biraz. Ne yani bakmak da mı ayıp?"

"Tanımadığın bir hanımı göz hapsine alamazsın evladım." dedi iç çekerek. "Ayrıca o hanımın ne giydiğinin bir önemi yok. Senin için giyinmediği sürece, bir kadına ikinci kez dönüp bakmayacaksın."

Eh, söyledikleri son derece mantıklıydı. Babamın zihnime bir görgü kuralını daha silinemeyecek şekilde kazıdığını fark edince surat astım. Ergenliğimin bir kısmını Erzurum'da kalanını da yatılı okulda geçirmem çok da kötü olmamıştı bence. Sonuçta o ergenliği babamın yanında da geçirebilirdim. Beni bir şekilde kadınları çıplak hayal etmenin bile yanlış olduğuna ikna etmeyi başarırdı muhtemelen.

"Dilekçeyi verdin mi Aras?"

Buyur bakalım... Elbette buraya sadece kızlar yüzünden gelmediğimi anlamıştı babam. Oturduğum yerde tedirginlikle kıpırdanırken başımı iki yana salladım. Hiçbir şey söylemeden kolundaki saate göz attı, ardından hafifçe iç çekti.

"Yarın götürürsün o zaman. Resmi daireler kapandı bile."

Tekrar iki yana salladım başımı. "Götüremem baba."

"Ne demek götüremem?"

Buraya gelirken bir sürü şey düşünmüştüm, şimdiyse zihnim bomboştu. Hazırladığım tüm o konuşma metinleri aklımdan uçup gitmişti. Bu yüzden hiç uzatmadan "Reddi miras yapmaktan vazgeçtim." diyerek bir çırpıda itiraf ettim. "Ama bir sebebi v-"

"Yok öyle şey!" diyerek ayağa kalktı birden. Odanın içinde volta atarken gözlerinde şimşekler çakmaya başlamıştı. "Belli ki dayın kafanı karıştırmayı başarmış. Ama sen o kafayı toplayacaksın. Sen, o kafayı toplayıp yarın reddi miras yapacaksın. Anlaşıldı mı?"

Başımı üçüncü kez iki yana salladım. "Artık çok geç baba."

Aniden durup bana döndü. Bir hukukçu olarak elbette ne yaptığımı tahmin etmişti. Onun bu tahmini dile getirmekten korktuğunu, kendini telafi edilebilecek ihtimallerle avuttuğunu görebiliyordum. Bu yüzden tahmin ettiği şeyi ben dile getirdim.

"Mal varlığının bir kısmını kendi işlerim için kullandım. Artık istesem de reddedemem."

Bakışlarındaki hayal kırıklığını gördüğümde içimde bir şeylerin tuzla buz olduğunu hissettim. Onu yarı yolda bıraktığımı düşünüyordu muhtemelen. Yine de parayı kullandığımı duyunca ufaktan bir endişe de belirmişti gözlerinde. Öfkeden titreyen sesiyle "Ne için?" dediğini duydum. "Ne oldu Aras? Ne için kullandın o parayı?"

"Özer'e oyun çevirme fırsatı vermemek için." diye cevap verdim ona. "Ama niyetim-"

Elini kaldırarak beni susturdu. Görünüşe bakılırsa parayı gerçekten acil bir ihtiyaç için kullanmak zorunda kaldığımı falan sanmıştı. Ya da silah zoruyla kullandığımı falan... Ne yazık ki, parayı kendi irademle kullanmıştım, üstelik tüm geri dönüş yollarını yok etmek için yapmıştım bunu.

Başka şansım yoktu ki. Reddi miras yapmadan geçirdiğim her gün Özer için yeni bir oyun fırsatı demekti. Neler yapabileceğine dair hiçbir fikrim yoktu fakat bir şeyler yapacağını biliyordum. Babam bunu göremiyor muydu?

"Neden oğlum?!" diye kükredi birden. "Tüm bunları seninle oturup konuşmadık mı?! Bana mirasın umurunda bile olmadığını, sadece aileni önemsediğini söylememiş miydin?! Neden vazgeçtin Aras?!"

Bunun için bir sürü yalan uydurabilirdim, hepsi de babamı bir şekilde ikna ederdi. Fakat yalan söyleyerek aramıza bir duvar daha koymak istemiyordum. Erzurum dönüşü koyduğum o duvar bana yeterince ağır gelmişti, şimdiyse babamın desteğine ihtiyacım vardı. Mağrur bir kahraman değildim ben. Yaptığım fedakarlığı kendime saklamam şüphesiz erdemli bir davranış olurdu, fakat tüm yükü sırtıma alacak gücüm yoktu artık.

"Ailem için yapmam gerekiyordu." dedim kırık bir sesle. "Adliyeye giderken dayımın şoförü yolumu kesip Kütüphaneci'nin benimle çok önemli bir şey konuşacağını söyledi. Evine gittiğimde fotoğraflarla dolu bir dosya tutuşturdu elime baba. Birileri seni gözetliyor, dayım da onlar bunu yaparken fotoğraflarını çektirmiş. Okulda, sokakta, hatta evinde bile seni izliyorlar. Bir tanesi arabanı kurcalıyordu fotoğraflarda, Uğur Mumcu'ya yaptıklarını sana da-"

"KES ARAS!" diye bağırdı birden. Arkasını dönüp odanın içinde volta atarken anlam vermeye çalışarak onu inceledim. Her nasılsa söylediğim şeyler babamı daha da öfkelendirmişti, duymaya bile tahammül edemiyor gibi görünüyordu. Muhtemelen şu noktada susup onun sakinleşmesini beklemem gerekirdi fakat bir an önce kendimi temize çıkarmak istiyordum.

"Öldüreceklerdi seni." diye devam ettim sözlerime. "Herkes hapse atılırken niye sana dokunmadıklarını hiç merak etmedin mi? Sebebi o miras, baba. Eğer reddi miras yapsaydım-"

"Ulan sana mı kaldı beni korumak?!" diye bağırdı öfkeyle. "İzleniyormuşum! Sen daha el kadar çocukken Susurluk davasındaydım ben, evimize siyah mektup zarfları geliyordu. Sivas katliamının ortasında kaldığımızda annenin karnından çıkmamıştın bile... Geçmiş karşıma seni izliyorlar diyorsun! Evladım ben yirmi senedir izleniyorum!"

"Eğer reddi miras yapsaydım izlemekle kalmayacaklardı!" diye patladım birden. "O adamlarla gelecekte iş yapacağım ben. Bu yüzden reddi mirası bekliyorlardı! Çünkü kimse gelecekteki müttefikinin babasını öldürmek gibi bir hataya-"

"Yazıklar olsun sana verdiğim emeklere!" diyerek üstüme yürüdü. "O katillerle müttefik olacağını söylerken utanmıyor musun hiç?! O katillerden birine dönüştüğün zaman, oğlum olduğun için seni kayıracağımı mı düşünüyorsun Aras? Sen babanı hiç tanımadın mı evladım?!"

Ben babamı çok iyi tanıyordum. Fakat babam beni tanımıyordu. Aksi taktirde uzun zaman önce o katillerden birine dönüştüğümü görürdü. Görseydi ne olacaktı? Geçmişte çoğu gece uykularımı kaçıran bir soruydu. Lisenin yatakhanesinde uzanırken sabah kalkıp babamın evine gitmeyi, kabus gibi geçen yedi yılımı ona itiraf etmeyi planlardım. Sabah vazgeçmemi sağlayan şeyse onun vereceği tepkiyi az çok tahmin etmemdi.

"Tanrı aşkına mantıklı düşün!" diyerek ayağa kalktım. "Söylediklerimin yalan olmadığını sen de biliyorsun! Öldüreceklerdi seni baba!"

"ÖLDÜRSELERDİ!" diye bağırdı. "Ölümden korktuğumu mu sanıyorsun?!"

"Sen ölünce biz ne olacaktık peki?! Tüm gücü eline alınca o herif Lavinia'yı asla bırakmazdı!"

"Lavinia orada zorla tutulmuyor oğlum!" diyerek uzaklaştı benden. "Büyüdüğü zaman, doğruyla yanlışı ayırt edebildiği zaman kendi isteğiyle o adamın yanından ayrılırdı! Biz seninle bunu da konuşmuştuk Aras... Şimdi karşıma geçip de kardeşini bahane etme bana."

Duraksadım. "Ne bahanesi?"

Acı acı gülümsemekle yetindi. "Bırak bunları evladım..."

Hayretten ne tepki vereceğimi şaşırmıştım. Ufak sehpanın etrafından dolaşıp babama doğru ilerlerken "Tüm bunların bahane olduğunu mu düşünüyorsun?" diye sordum. "Benim o mirası alabilmek için sizi bahane ettiğimi mi sanıyorsun?"

Gerçekten böyle bir şeye inanıyor olamazdı, öyle değil mi? O mirasa sahip olmak istediğim için onu koruma bahanesine sığındığımı düşünemezdi, hakkı yoktu buna. Çünkü ben ona gerçekleri anlatmıştım. Erzurum'dan döndüğümüz günden bu yana ilk kez susmayıp doğruları babama itiraf etmiştim. Bana üzülmesi falan gerekmez miydi? Fedakarlık yaptığım için benimle gurur duymasını beklemiyordum ama en azından beni anlaması gerekmez miydi?

"Hata bendeydi!" diyerek elini masaya vurdu. "On sekiz yaşındaki bir gençten çok fazla şey bekledim! Çoğu yetişkin bile o mirasın cazibesine karşı koyamazken toy bir delikanlının-"

"HİÇBİR BOK BİLDİĞİN YOK SENİN!" diye bağırdım ona. "BENİ ANLAMAYA ÇALIŞMIYORSUN BİLE!"

"Ulan ben senin neyini anlayayım?!" diye öfkeyle kükredi. "Nefsine yenik düştün diye sırtını mı sıvazlayayım Aras?!"

"Asıl yenik düşen sensin!" diyerek bu kez de ben vurdum masaya. "Gururuna yenik düşüyorsun! Seni koruyan şeyin o miras olmasını hazmedemiyorsun!"

"Kes sesini!" diye bağırdı bana. Ardından eliyle kapıyı gösterdi. "Kes sesini, çık git buradan!"

"Yalansa yalan de!" diyerek devam ettim. "Gururun yüzünden oluyor tüm bunlar! Sen oğlunu koruyamamışken oğlunun seni korumasını hazmedemiyorsun baba!"

"Ben seni nasıl korumadım ulan?!" diye bağırarak omuzlarımdan tutup itti beni. "Ben seni ömrüm boyunca İbrahim Saral'dan korumaya çalıştım! Sense gidip o adamın kurbanı olmayı seçtin! Seni kendinden nasıl koruyacaktım Aras?!"

"Bundan sonra da koru o zaman!" diye cevap verdim babama. "Yol göster bana, bu mirasla başa çıkmama yardım et!"

Hayatımda ilk kez babamın gözlerinin öfkeden kapkara kesildiğini gördüm. Kaybedilmiş bir savaşa, bitmiş bir davaya, en büyük hayal kırıklığına bakar gibi bakıyordu bana. Titreyen eliyle bir kez daha kapıyı işaret etti.

"Git o mirasa sığın." dedi bana. "Çünkü şu dakikadan sonra o mirastan başka sığınacak kimsen olmayacak."

"Yapma." dedim dişlerimi sıkarak. "Bunu yaparsan beni tamamen kaybedersin."

"Kaybettim zaten!" diye bağırdı babam. "Benim senin gibi bir oğlum yok artık!"

Yapmıştı. En sonunda tamamen gözden çıkarmıştı beni. Aramızdaki sessizlik uzayıp giderken ona bir şeyler söylemek istedim fakat kelimeler dökülmedi dudaklarımdan. Ne söyleyecektim ki? Tek kelime bile etmeden arkamı döndüm, ardından kapıyı çarparak odasından çıktım.

Sanki yere değil de boşluğa basıyormuşum gibi geliyordu. Adımlarım sessizce akıp gidiyordu altımda, yeryüzü de adımlarımın altında. Fakülte binasından çıktığımda soğuk hava tokat gibi yüzüme çarptı. Kendime acımak istemiyordum. Zira dibi olmayan bir kuyuydu bu. Eğer yürümeyi bırakırsam, başımı çevirip arkamda bıraktıklarıma bakarsam, yere çöküp kendime acımaya başlarsam bir daha ayağa kalkamazdım. Her şeye rağmen, herkese rağmen, sürünerek de olsa, bir şekilde yola devam etmek zorunda olduğumu biliyordum.

Fakat tam şu anda, boşluklarla dolu koskoca evrenin, göğe bakınca yan yana duruyormuş gibi görünse de aslında birbirinden trilyonlarca kilometre uzakta bulunan yıldızların, sonsuz bir devinimle akıp giden kainatın hiçbir yerinde benden daha yalnız biri yokmuş gibi geliyordu. Savrulup gittiğimi hissediyordum.

Babama gerçeği söylemem büyük bir hataydı. Eğer ona yalan söyleseydim beni reddettiği zaman üzülmekle yetinir, gerçeği söylemiş olsam beni anlayacağını bildiğim için bununla başa çıkabilirdim. Ne yazık ki, ona gerçeği söyleyerek bu ihtimali de ortadan kaldırmıştım ben. Artık gerçekleri söylesem bile babamın beni anlamayacağını biliyordum.

'İstersen otur ağla,' diye söylendi iç sesim. 'Eğer köpek yavrusu gibi ağlarsan belki birileri insafa gelip başını falan okşar. İstediğin şey bu mu?'

İstediğim şey bu değildi. Ağlayan köpek yavrularına herkes ilgi gösterirdi, o ilgiye tenezzül edecek değildim. Ayrıca babam da puştun tekiydi. Gururu gözlerini kör etmişti resmen, kıçını koruduğum için bana teşekkür edeceği yerde evlatlıktan reddetmeye kalkışıyordu. "Ortalığı boş bulunca havalandın tabi..." diye söylendim babama. "Keşke annem olsaydı da senin ağzına sıçsaydı."

Fakat annem yoktu. Bu düşünceyle birlikte uzun zaman sonra ilk kez göğsümde o tanıdık ağrıyı hissetmiştim. Onun yokluğu babamın beni evlatlıktan reddetmesi gibi dalgaya vurarak hafifletebileceğim bir konu değildi. Kabristana gidip boyumdan utanmadan annemin mezarının yanına kıvrılmak istiyordum.

Sevgilisinden yeni ayrılmış genç kızlar gibi melodrama bağladığımı fark edince kendi kendime güldüm. Şu anda ihtiyacım olan şey mezarlığa gitmek falan değildi, oraya gidersem kendi kendime tribe girmeye devam edecektim. Şu anda ihtiyacım olan şey sağlam bir seksti. Saatlerdir onu aramadığım için Neslihan'ın pençelerini çıkarmış beni beklediğini biliyordum. Eh, bu da benim işime gelirdi. Sonrasında muhtemelen sikimi kesip bardaki kızlara götürmemi söyleyerek elime tutuşturacaktı fakat riski çoktan göze almıştım.

Eczaneden aldığım kondom paketiyle evine gittiğimde tahmin ettiğim olaylar silsilesi yaşandı. Yediğim küfürleri olgunlukla karşılıyordum, kavga etmeye cebinde kondomla giden bir pezevenk olarak o küfürleri hak ettiğimin farkındaydım. Neyse ki bu pezevenkliğim boşa gitmedi. Neslihan öfkeden gözü dönmüş bir halde elindeki antika vazoyu götüme sokmakla beni tehdit ederken kendimizi birden yatakta bulmuştuk.

Biraz olsun sakinleşmeyi başardığında onu asıl öfkelendiren şeyi de öğrenebilmiştim. Yüzümdeki kavga izlerini fantastik bir şekilde bardaki hatunlarla sevişmiş olmama yoruyordu. Onu bir safari kaplanıyla aldatmadığıma ikna edene kadar epey uğraşmam gerekti. Neyse ki hoşuma giden bir uğraştı bu.

Evinden çıktığımda saat epey geç olmuştu. Üstelik saat başı mesaj atma sözü vererek sikimi kesilmekten de kurtarmıştım. Dahası, sokakta falan da kalmayacaktım. Doğalgaz faturasını ödediğim için Suzan beni kapıdan içeri almamazlık edemezdi. Komşulara gidip onunla kardeş olmadığımızı, kızlı erkekli aynı evde kaldığımızı söylersem kendini kapının önünde bulacağını biliyor olmalıydı. Böyle bir şeyi asla yapmazdım fakat bu tehdit etmeyeceğim anlamına gelmiyordu.

Neyse ki bu tehdide gerek kalmadı. Adliyeye gitmek için evden çıkıp saatlerce dönmemem Suzan'ı endişelendirmiş olmalıydı. Zili çaldığım anda evin içinde koşuşturduğunu duydum, kapıyı açtıktan sonra hızını kesmeden boynuma atladı. "Ödüm koptu piç kurusu!" diyerek kafama vurmuştu sarılırken. "Seni öldürüp ormana attılar sandım."

Ufak bir kahkaha attım. "Hayallerini başkalarının gerçekleştirmesinden mi korkuyorsun?"

Geri çekilip bir böceğe bakar gibi baktı bana. Tam sövmek üzereyken duraksadığını fark etmiştim, yüzümdeki kavga izlerini görmüştü muhtemelen. Ona miras olayından bahsedecektim fakat korumayla kavga etme kısmını söyleyemezdim. Halihazırda Suzan benden şüpheleniyorken bu konuya girmem tehlike arz ediyordu.

"Neslihan ağzıma sıçtı." diye cevap verdim o sormadan. "Evde ne bulduysa fırlattı kafama."

Neslihan'ın ne kadar psikopat olduğunu bildiği için söylediğim yalana hemen inanmıştı. Beni içeri itelerken "İyi olmuş, ellerine sağlık," dediğini duydum. "Kim bilir yine ne yaptın da çileden çıkardın kızı..."

Bana kalırsa yanlış tarafı destekliyordu. Kuzen olmadığımızı öğrenirse Neslihan'ın onu da hiç düşünmeden harcayacağını biliyordum. Böyle bir durumda Suzan'ı tercih edeceğim için onunla birlikte beni de harcardı muhtemelen. Manyak karı.

Salona geçtiğimizde hala yüzüme masum bir ifade takınarak kendimi savunmaya çalışıyordum. Suzan bu taktiğimi sadece bir kez, benimle ev arkadaşı olmayı kabul ettiği gün yemişti ve söylediğine göre bu hayatının hatasıydı. Gerçi varlığımdan mutluluk duyduğu anlar da vardı. Mesela ona ders çalıştırdığım zaman dünyanın en iyi ev arkadaşı falan oluyordum. Çıkarcı puşt.

Salondaki koltuğa oturduğumda Suzan'ın odasına koşturduğunu fark ettim. Bir dakika bile geçmeden geri gelip karşıma dikildi. Elinde bir miktar parayla.

Bana uzattığı iki yüz elli liraya bakarken kaşlarımı çattım. "Bu ne?"

"Doğalgaz parası," dedi ters ters. "Artık bar soymana falan gerek yok, anladın mı? Yarın gidip faturayı yatır, sonra da kır dizini otur evde."

Kafam büsbütün karışmıştı şimdi. Suzan'ın bursunun yatmasına henüz çok vardı, bense ailemin mal varlığı yüzünden burs bile alamamıştım. Evde açlıktan duvarları kemirdiğimiz şu günlerde kimden borç almış olabilirdi ki?

"Parayı nereden buldun?"

"Fuhuşa çıktım." diyerek cırladı. "Eğer o barı soymaya kalkışırsan seni de fuhuşa çıkartırım."

Elimle bana uzattığı parayı ittikten sonra tekrar sordum. "Parayı nereden buldun Suzan?"

Oysa cevap vermesine gerek yoktu. Gözlerim birden vestiyerdeki boşluğa takılmıştı. Yerinde bir tespih olması gereken boşluğa...

Suzan ailesini seneler önce kaybetmişti. Birkaç uzak akrabası vardı fakat onlar istemediği için küçük kardeşiyle birlikte yetimhaneye gönderildiğini, bir iki ufak eşya dışında elinde geçmişe dair hiçbir şey kalmadığını biliyordum. Babasının altın işlemeli tespihi o birkaç eşyadan biriydi işte. Onu da ben başımı belaya sokmayayım diye satmıştı.

Hiçbir şey söylemeden tekrar koltuğa oturdum. Neslihan'ın evindeyken kazandığım neşeli ruh hali birdenbire kaybolmuştu. Suzan fatura parası dese de onun sırf bara girmeyeyim diye bunu yaptığını biliyordum. Babamı kaybettiğim gün o da benim yüzümden babasından kalan hatırayı kaybetmişti.

"Keşke yapmasaydın," dedim gözlerimi ondan kaçırarak. "Senin yüzünden günlerce antikacıları dolaşmamız gerekecek."

"Ne?"

"Reddi mirastan vazgeçtim Suzan." diye açıkladım durumu. "Artık fiilen de zenginim."

Reddi miras yapmamı onaylamadığını biliyordum fakat bu haber onu endişelendirmiş gibi görünüyordu. Yanıma oturup eğilerek yüzümü görmeye çalıştı önce. Oysa hislerimi çoktan perdelemiştim zaten, dışarıdan son derece kaygısız görünüyor olmalıydım.

"Neyin var senin?"

Sorun şu ki, bunlar ona pek sökmüyordu. Nasıl yaptığını bilmiyordum ama yüzümün arkasını görebilen nadir insanlardan biriydi Suzan.

"Kafam karışık sadece." dedim ona. "Büyük bir sorumluluk bu... Nasıl idare edeceğimden emin değilim."

"Mirası neden kabul ettin ki?" diye sordu bu kez. "Çok kararlıydın Aras. Sen öyle kolay kolay fikir değiştirmezsin."

Dayımın evinde olanları teker teker anlattım ona. Suzan'ın babam gibi düşünmeyeceğini biliyordum. Şu anda beni fırsatçılıkla suçlamayacak birilerine ihtiyacım vardı. Babam bunu yaparken öyle emin görünüyordu ki, ben bile bir an için kendimi sorgulamıştım.

Üstelik bu kez anlatmak daha kolaydı. Olması gereken tepkileri vermişti Suzan. Bugün babamla konuşurken elim ayağım birbirine dolaşmış, çoğu yerde kendimi iyi ifade edememiştim fakat şu an net bir şekilde durumu özetlediğimi biliyordum. Göğüs kafesimdeki o ağırlık epey hafiflemişti.

"Bunları babana anlattın, değil mi?" diye sordu konuşmayı bitirdiğimde. "Salak salak fedakar ama gururlu triplerine girip onun seni suçlamasına izin veremezsin."

Başımı salladım. "Her şeyi anlattım ona."

"Ve?"

"Beni evlatlıktan reddetti. Mirasın cazibesine karşı koyamadığımı, bunları da bahane olarak kullandığımı düşünüyor."

Ufak ve öfkeli bir kahkaha attı. "Beybabanın gururu incinmiş!"

Başımla onayladım onu. Babamın gururunun incindiğini ben de biliyordum fakat bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Hakkı Karadağ hala aynıydı. Bir zamanlar onu Silivri'ye gönderen gururu, şimdi de evladını ezip geçmesine neden oluyordu. O korkunç yalnızlık hissinin bir kez daha içime dolduğunu hissettim. Beni geleceğe yürümeye ikna eden şey neydi bilmiyordum fakat orada puslu bir karanlıktan başka bir şey göremiyordum.

Ölen ağaçlar asla dirilmeyecek, geçmişten koparıp almaya çalıştığım her şey hızla benden uzaklaşmaya devam edecekti. Çünkü zaman hiç durmadan akıp gidiyordu. Zaman, yalnızca şimdide cevaplanabilecek bir soru ve geri kalan her yerde acımasız bir uçurumdu. Gururlu bir babanın enkazında bulabildiğim tek gerçekti bu.

Suzan başımı tutup beni dizine yatırınca karşı koyamadım. Önce yerinden kalkmadan koltuğun kenarındaki battaniyeye uzandı. Onu üstüme örttükten sonra başının üstündeki düğmeye basarak lambayı kapattı. Elleri saçlarımın arasında gezinirken göz kapaklarımın giderek ağırlaştığını hissettim. Uykum geliyordu. Biri saçımla oynadığı zaman hep uykum gelirdi benim.

"Bundan sonra senin baban benim." dedi öfkeli bir sesle. "Duydun mu ulan? Bana baba diyeceksin bundan böyle."

Kendimi tutamayıp güldüm. "Emredersin Suzan Baba."

"Eşek..." diyerek ufak bir fiske vurdu kafama. Ardından eğilip gülerek başımı öptü. "Oy benim oğluşum doğalgaz faturasını mı ödemiş? Baban kurban olsun sana aslanım!"

"Avukat da şok oldu," diyerek güldüm. "Zaten bir senden bir de Neslihan'dan ödüm patlıyor. Karı değil terminatörsünüz resmen."

"İkimiz de seni çok seviyoruz oğluşum." dedi saçımı karıştırarak. "Hem seni terminatör karılardan aşağısı kesmez."

Esnedim. "Artık Emre gelince biraz da ona terminatörlük yaparsın."

"Daha seneler var babacım," diye iç çekti. "O zıpır on sekiz yaşına gelene kadar ben dede olurum."

Birden doğrulup kalktım dizinden. Aklıma gelen şey beni bile heyecanlandırmıştı, Suzan'ın vereceği tepkiyi ise hiç düşünemiyordum. Fakat mümkündü bu. Sonuçta artık sadece zengin değil, aynı zamanda da nüfuzlu bir insandım. Saralların avukat ordusu karşısında hangi mahkemenin şansı olurdu ki?

"O kadar beklememize gerek yok."

"Ha?"

"Emre'yi yetimhaneden almak için hiç beklememize gerek yok," dedim ona dönüp. "Manyak gibi zenginim kızım. Yarın gitsek alırız çocuğu."

Göz bebeklerinin umutla titrediğini fark etmiştim. İnanıp da boş yere sevinmekten korkuyor gibiydi. Bir an önce meseleyi netleştirip onu rahatlatmak için ayağa fırlayıp telefonumu şarja taktım. Avukatı aradığımda bu isteğime de en az doğalgaz faturası kadar şaşırmış görünüyordu. Fakat ona bunun mümkün olup olmadığını sorduğumda verdiği cevap son derece net olmuştu.

"Çocuğun velayetini ablası alacak değil mi?" diye cevap verdi bana. "Çantada keklik, Aras Bey."

Birkaç dakika sonra evdeki rolleri değiştirmiştik. Suzan dizime yatmış zırıl zırıl ağlıyor, bense onun saçını okşuyordum.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim."

-Murathan Mungan

-*-

Bugüne dek hep Aras'ın bir zamanlar Arzu'yu sevdiğine inanmak istemiştim. Zira onunla yaşadığı ilişkiyi başka türlü gözümde aklamam mümkün değildi. Eğer Aras onu sevmiş olsaydı, bir talihsizlik sonucunda sevdiği kadını kaybetmiş bir adam olacaktı benim gözümde. Yaralarını sarmaya çalışabilirdim, geçmişi unutturamasam bile yeniden mutlu olmasını sağlayabilirdim. Mağdur bir adamı sevebilirdim.

Oysa reddettiğim tüm kanıtlara rağmen gerçek ortadaydı işte. Aras Arzu'yu sevmemişti. Sevmediği bir kadınla sevişmiş, o kadının aşkını suistimal etmişti. Ve bu da onu bir mağdur değil, bir mücrim yapıyordu.

Bense tüm günahlarına rağmen bu mücrimi sevmekten vazgeçemiyorum. Canını yakıyor, onu hırpalıyor fakat bir türlü hıncımı alamıyorum. Zira şöminede yanmıyor bazı şeyler. Aramızda soğuk bir duvar gibi dikilen geçmişi istesem de aşamıyorum. Karanlık bir odada başı çalışma masasına düşmüş halde uyuyan bu adamı, aşamıyorum.

Birkaç saat önce Aras bilgisayar başında çalışıyor, bense şöminenin yanında sessizce ağlıyordum. Düzenli aralıklarla klavyeden gelen seslerin kesilmesi kuşkulanmama sebep olmuştu. Neyle meşgul olduğunu görmek için aramızda duran koltuğun kenarından kafamı uzatıp ona bakmıştım.

Uyuyordu. Kalkıp yanına gittiğimde başı masaya düşmüş halde bulmuştum onu. İki büklüm olmuş bedenine bakarken onu uyandırmadan yatağa taşıyamayacağım gerçeği epey canımı sıkmıştı. Öte yandan, onu uyandırırsam yatağa gitmek yerine çalışmaya döneceğini biliyordum. Bu yüzden gidip sessizce ışıkları kapatmış, ardından yanına bir sandalye çekip tıpkı onun gibi başımı masaya yaslamıştım.

Şimdiyse sessizce onu izliyorum. Karşılaştığımız gün benim hissettiklerimi o da hissetmiş miydi acaba? Bunu ona asla soramadım. En sevdiği yemeğin ne olduğunu da bilmiyorum mesela. En sevdiği kitabı, bir şeye alerjisi olup olmadığını, hangi futbol takımını tuttuğunu, hatta nereli olduğunu bile bilmiyorum. Gerçi babasının yetimhane çıkışlı olduğunu düşünürsek muhtemelen o da bilmiyordur bunu.

Aras'ın iç çektiğini duyunca asla öğrenemeyeceğim bu detayları bir kenara bırakıyorum. Göz kapaklarının ardındaki hareketliliğe bakılırsa tam şu anda bir rüya görüyor. Ne gördüğünü bilmiyorum fakat onu huzursuz ettiği ortada. Saçlarını okşayıp onu sakinleştirmek için canım gidiyor fakat son yalanı bir pranga olup engelliyor beni. Neden kabul etmedi ki? Ona Arzu'yla bir bebekleri olacağını fakat o bebeğin de öldüğünü asla söylemezdim zaten. Bir aileye sahip olmanın onun hassas noktası olduğunu bilirken itiraf edemezdim bunu.

Fakat onu güzel hatırlayabilirdim. Ömrümün geri kalanını yalancı bir adamın hatırasıyla değil, sevdiğim adamın hatırasıyla geçirirdim. Hiç değilse onu özlediğim zaman gökyüzüne sığınırdım. Söylediği onca yalandan sonraysa bu imkansız artık. Gelecekte yıldızların bana bu yalanları hatırlatacağını, gökyüzünden bile kaçmaya çalışacağımı biliyorum. Aras'ın son yalanı benden yıldızlı gecelerimi de alacak.

Tabi, ben almasına izin verirsem.

Onu izlerken birden bunu kabullenemeyeceğimi fark ediyorum. İlişkimiz bitmiş olabilir fakat yıldızları benden almasına izin veremem. İtiraf etmek zorunda. Son söylediği yalanı silip gerçeği kabullenmesi gerek. Bir saat sonra gün ışığında beni geri götürüp yalanlarla baş başa bırakmasına izin verecek değilim.

Ya itiraf edecek, ya da o güne dek hiçbir yere gitmeyecek.

Aklıma gelen fikir üzerinde düşünmüyorum bile. Bazı fikirler ancak düşünmeden harekete geçilirse uygulanabilir. Bilhassa da mantıksız fikirler... Mantıksız bir fikri uygulamaya koymanın tek yolu, o fikir üzerinde mantıksız olduğunu fark edecek kadar düşünmemektir.

Ben garanti olsun diye hiç düşünmemeyi tercih ediyorum. Önce mutfağa gidip büyük bir bıçak alıyorum elime, ardından geri dönüp yatağın üzerindeki pikeyi vücuduma sarıyorum. Spor ayakkabılarımı giyerken gözlerim bir anlığına Aras'a takılıyor.

Onun vereceği tepkiyi düşününce cesaretimin kırıldığını hissediyorum. Fakat bundan az cesaretle çok daha manyak işlere kalkışmış biri olarak, bu elbette beni durdurmuyor. Düşünmeyi bir kenara bırakıp parmak uçlarıma basarak antreye yürüyorum. Dış kapıyı açtığımdaysa bedenime çarpan dondurucu soğuk nefesimi kesiyor. Düşünme, Melek. Onu uyandırmamak için kendimi hızla dışarı atıp kapıyı arkamdan kapatıyorum.

Soğuktan titreyerek verandanın ucuna yürürken sessiz beyazlık kollarını açıyor bana. Günün birinde kendi isteğimle kara gömüleceğimi kim tahmin ederdi ki? Fakat yapıyorum bunu. Verandanın ucuna geldiğimde derin bir nefes alıyor ve kendimi beyaz ölümün kollarına bırakıyorum.

Dizlerime kadar kara gömüldüğümde hayret dolu bir çığlık boğazıma saplanıyor. Ne ara bu kadar çok yağmış olabilir ki? Gerçi, bunun bir önemi yok. Karın yüksekliği kafama kadar gelse bile yolumdan dönecek değilim. Bu düşüncelerle birlikte inatçı bir gayretle yola koyuluyorum.

Yürürken rüzgar öfkeli bir canavar gibi esiyor üzerimde, öyle ki birkaç kez devrilme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorum. Birkaç adımda bir durup arkamdaki ayak izlerini yok etmekle uğraştığım için pek hızlı ilerlediğim söylenemez. Neyse ki lapa lapa yağan kar izleri homojen bir görünüme kavuşturarak bana yardım ediyor.

Fakat rüzgar için aynısını söyleyemem. Eğilmiş bastığım yerleri karla doldururken ani bir hava akımı sırtımdaki pikeyi sıyırıp alıyor. Pike hızla benden uzaklaşırken peşinden gitmeyi düşünmüyorum bile. Zaten soğuk karşısında pek bir işe yaradığı da söylenemezdi.

Nihayet arabanın yanına vardığımda epey zaman geçmiş oluyor. Yere çöküp soğuktan titreye titreye son izleri de temizlemeye koyuluyorum. Bir süre sonra titremem öyle çok artıyor ki, görüşüm giderek bulanıklaşıyor. İşi bitirip elimde bıçakla arabaya dönerken "Geberip gideceğim." diye söyleniyorum. ''Cesedimin üzerindeki seksi siyah iç çamaşırlarını gördüğünde annem beni diriltip tekrar öldürecek."

Bu fikir nedense gülme isteğimi tetikliyor. Üzerimde incecik pijamalarla ve elimde koca bir bıçakla dizlerime kadar kara gömülmüş vaziyetteyim. Bir dağ başında bulunduğum için etrafımda korkunç bir rüzgar esiyor ve arabayla işimi bitiremeden karşıma vahşi bir hayvan çıkacak diye ödüm patlıyor. Annem bunları duysa beni dirilt-öldür-tekrar dirilt üçgeninde topaç gibi çevirir gerçekten.

Aynı şeyi burada mahsur kalıp eve gitmediğimde de yapacağını düşününce yüzüm asılıyor. Elimde cinayet silahıyla yere çökerken düşünmeme kararımı devreye sokuyorum. Neyse ki görev aşkım korkumdan ağır basıyor. Şeytan'ı uyutup arkasından iş çeviriyor olmanın verdiği keyifle arka lastiğe saplıyorum bıçağı.

Daha doğrusu saplamaya çalışıyorum. Ne yazık ki hayallerimdeki gibi cart diye kesilmiyor. Lastik o kadar kalın ki, tüm havasının kaçmasına yetecek bir delik açana kadar dakikalarca uğraşmak zorunda kalıyorum.

Nihayet başarıyorum. Fakat bu yeterli değil. Zira tek lastiği patlatarak durduramam onu, yanında muhakkak yedek lastik vardır. Hatta iki yedek lastik bile olabilir. Eğer tüm lastikleri patlatamazsam Aras sabah uyandığında önce beni hediye paketi yapar, ardından lastikleri değiştirip fiyonklarımdan çeke çeke İstanbul'a götürür.

"Yok öyle yağma..." diyorum keyifle ikinci lastiği de patlatırken. "Sen isteyince dağ başına gelelim, sen isteyince geri dönelim... Oldu paşam!"

Hiç durmadan ön lastiğe geçip devam ediyorum çalışmaya. Bıçakla sert plastikte delik açmaya çalışırken üşümemin giderek azaldığını hissediyorum, ikinci lastiği de patlatıp arabanın diğer tarafına geçerken titremem de durulmaya başlıyor. Yüzümde klasik bir sıçtık sırıtışıyla "Hipotermi..." diyorum kendi kendime. "Hipotermi geçirdiğimde lastikleri patlattığım için beni hastaneye de götüremeyecek. Şöminenin önünde soğuktan donarak öleceğim."

Bu düşünce karşısında tırstığımı inkar edemem. Fakat karanlık gecenin içinde duyduğum ses daha çok korkutuyor beni. Bir an durup etrafa kulak kabarttığımda birinin adımı haykırdığını duyuyorum. Aras... Allah kahretsin, uyanmış bile!

Lastiğin arkasından kafamı uzattığımda onun metrelerce ötede kara saplanan pikeye doğru koştuğunu görüyorum. Beni görmemesini umut ederek bulunduğum yere iyice sinerken tekrar adımı haykırıyor. Eninde sonunda beni yakalayacağını bildiğim için oyalanmayı bırakıp işime dönüyorum.

Var gücümle plastikte delik açmaya çalışırken "MELEK NEREDESİN?!" diye bağırıyor Aras. "BENİ DUYUYORSAN SES VER!"

Hah, çok beklersin.

Eninde sonunda tepeme çökeceği gerçeğiyle birlikte hevesle lastiğe abanıyorum yeniden. Kahrolası şeye hasar verebilmek için epey uğraşmam gerekiyor. Bu esnada Şeytan'ın da bana seslenmeye devam ettiğini duyuyorum. Meşgul olduğum için dönüp bakamıyorum fakat görünüşe bakılırsa karların altında falan cesedimi arıyor. Ne yazık ki eline geçen şey arabasının cesedi olacak.

Tam ben bunları düşünürken üçüncü ve şu ana kadar beni en çok uğraştıran lastik nihayet deliniyor. Zafer çığlığı atmamak için zor tutuyorum kendimi. Bunun için henüz erken, daha sırada dördüncü lastik var. Üstelik Aras hala beni bulmaya çalışıyor.

Bir ara onun koşarak gözden kaybolduğunu fark ediyorum. Birkaç dakika sonra geri gelip başka yöne gidiyor. Eve bile gidip geliyor arada, bu esnada da lanet olsun ki bir el feneriyle dönüyor. Arabanın arkasında olduğum için beni göremez ama hadi ayak izlerim tam silinmediyse? Çaktırmadan Aras'a baktığımda karda dizlerinin üstüne çöktüğünü görüyorum.

Eh, yarım saattir koştuğunu düşünürsek pilinin bitmesi doğal. Fakat benim pilim de bitmek üzere. Hem onun daha fazla yorulmasını istemediğim için, hem de hipotermiden ölmemek için var gücümle lastiğe abanıyorum. Bu esnada Aras tekrar ağaçların arasında kayboluyor. Galiba gerçekten de yorulmuyor bu adam.

Alttaki ince deriye gelene kadar beş on dakika daha uğraşıyorum. Geçmiş tecrübelerime dayanarak lastiğin patlamak üzere olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden son bir gayretle işe koyuluyor ve bıçağı var gücümle plastiğe batırmaya çalışıyorum.

Ta ki, bir çift kol belime sarılana kadar. İşe öyle yoğunlaşmış vaziyetteyim ki, onun arabanın yanına kadar geldiğini fark edemiyorum bile. Aniden arkamda belirip kollarını karnıma kenetlediğinde ufak bir çığlık kopuyor dudaklarımdan. Bir kedi yavrusu gibi sürüklenirken son anda bıçağı lastiğe saplamayı başarıyorum. Huzur verici bir fıss sesi kulaklarıma doluyor, hemen ardından kendimi Aras'ın kollarında buluyorum.

"Melek!"

Sanırım kaburgalarımı kırarak öldürmek istiyor beni. Neyse ki bu durumdan şikayetçi değilim. Aras bana sarılırken iyice sokuluyorum ona, bedeninin ısısı üşüme hissimi bile geri getiriyor. İçimden bir ses şu anda çok mantıklı düşünemediğimi söylüyor ama ona kulak veremiyorum. Kulak... Kulaklarım da çok üşüyor. Bu yüzden tepemdeki adamın öfkeyle kükremesine pek odaklanamıyorum.

"NE İŞİN VAR SENİN BURADA?!" diye bağırıyor bana. "PSİKOPAT MISIN SEN MELEK?!"

Belli ki öyleyim. Fakat burada oturup bunu tartışacak gücüm yok şu anda. O bana bağırmaya devam ederken titreme hissim de geri geliyor. Bunu fark ettiğinde 'hay sikeyim...' gibilerinden bir şeyler söylediğini duyuyorum. Onun normal koşullarda benim yanımda salon beyefendisi taklidi yaptığını bildiğim için biraz şaşırıyorum bu duruma. Görünüşe bakılırsa harbiden sinirlenmiş...

Bacaklarımın altından tutup beni birden kucağına aldığında göz göze geliyoruz. Evet çok öfkeli... Ve terli. Yarım saattir koştuğu için yüzü kızarmış, cildi normalden çok daha sıcak. Belki de ben normalden çok daha soğuk olduğum için böyle geliyordur, bilemiyorum.

Her ne olursa olsun beni kucağına aldığı için ona minnettarım, zira bacaklarım da titriyor artık. Aras hızla eve doğru yürürken giderek büzüştüğümü hissediyorum. Başımı göğsüne yasladığımda "UYUMA!" diye kükrüyor bana. Başımı kaldırıp kaşlarımı çatarak yüzüne bakıyorum.

"Amacın neydi Melek?!" diye çıkışıyor bana. "Bu halde nasıl dışarı çıkabildin?!"

Uzaktan göz kırpan hipoterminin etkisiyle cevap veriyorum. "K-kapıyı açarak."

"Ben göstereceğim sana kapıyı bacayı!" diyerek azarlıyor beni. Onun deli gibi öfkeli olduğunu anlayınca sessiz kalmakla yetiniyorum. Verandaya ulaştıktan sonra beni dizlerine oturtarak kapıyı açıyor, sonra tekmelenerek kapatılıyor o kapı. Daha hole girdiğim anda sıcaklığın bedenime çarpıp titrememi iki katına çıkardığını hissediyorum.

Aras beni yere indirip anahtarları vestiyerin çekmecesine fırlattıktan sonra ışıkları bile yakmadan yerdeki poşetleri alıyor eline. Bu esnada kollarına tutunarak ayakta durmaya çalışıyorum. Neyse ki uzun sürmüyor. Buz mavisi takımı çıkarıp vestiyere koyduktan sonra öfkeyle bana döndüğünü görüyorum.

Pijamamın üstü birden üzerimden sıyrılıp gidiyor. Şaşkınlıkla ufak bir çığlık atarken geri çekilip mesafe koyuyorum aramıza. Bu esnada yara izlerimi kapatmakla göğüslerimi kapatmak arasında bir seçim yapmam gerekiyor. Kollarımı karnıma sarıp çaresizlik dolu bir öfkeyle ona çıkışıyorum.

"KAPATSANA GÖZLERİNİ!"

"Gel buraya!" diye bağırıyor bana. "Üzerini giydireceğim Allah'ın cezası!"

"HAYIR SEN GÖZLERİNİ KAPATACAKSIN!" diye haykırıyorum. "KİŞİSEL MAHREMİYETİME SAYGI DUYMAK ZORUNDASIN PİÇ KURUSU!"

"Senin kişisel mahremiyetini sikerim!" diyerek kolumdan tutup çekiyor. "Yeter artık Melek! Canımı mı almak istiyorsun?! DUR ARTIK!"

Aras beni omuzlarımdan tutup sarsarken hiçbir şey söyleyemiyorum. Ne oluyor? En öfkeli anlarında bile benimle böyle konuşmazdı o... Anlam vermeye çalışarak şöminedeki ateşle aydınlanan yüzünü inceliyorum birkaç saniye. Öfke değil bu, farklı bir şey var üzerinde. Sanki... Korkmuş gibi?

"Neden ses vermedin?!" diye bağırıyor bu kez. "Yarım saat boyunca sana seslendim dışarıda, neden buradayım demedin?! Senin benimle derdin ne?!"

Asıl onun benimle derdi ne? Kollarımı karnıma sardığım için istesem de kamufle edemiyorum kendimi. Aras vücudumla pek ilgileniyormuş gibi görünmüyor ama bu, üzerimde sütyenle karşısında dikildiğim gerçeğini değiştirmiyor. Kendi sütyenimi değil de onun aldığı iç çamaşırlarını giydiğimi hatırlayınca yüzümün kıpkırmızı kesildiğini hissediyorum.

"Benim seninle hiçbir derdim yok!" diye bağırıyorum öfkeyle. "Eğer göğüslerime yeterince baktıysan izin ver de üzerimi giyeyim!"

"Bakmamıştım ama dur bakayım!" diye bağırarak karşılık veriyor. Sonra buram buram öfke kokan bir alaycılıkla beni süzüyor. "Evet, şimdi baktım ve nihayet amacıma ulaştım! Kırk dakikadır karda koşmamın sebebi seni iç çamaşırınla görmekti çünkü! Hayatımda hiç kadın memesi görmemiştim ama sayende bir fikir edindim, teşekkürler!"

Aras bana bakarak acımasızca dalga geçerken büsbütün öfkeleniyorum. Kollarımı karnımdan çekip kendimi kamufle edemediğim için. Belimdeki iz yüzünden ona sırtımı dönemediğim için. Hatta benden kuşkulanmasın diye karnımdaki kollarımı sanki kendimi ısıtmaya çalışıyormuş gibi vücuduma sürtmem gerektiği için.

"Yeter!" diye bağırarak ona doğru atılıp elindeki geceliği almaya çalışıyorum. "Ver şunu pislik herif!"

Geceliği vermek yerine beni kendine çekip sarılıyor birden. Kollarının arasında kayboluyorum, yüzüm önemsiz bir detaya dönüşüyor göğsünde. Kaburgalarımız birbirine geçerken Aras'ın kollarının etrafımda kanat gibi gerildiğini hissediyorum.

Başını saçlarımın arasına gömüp "Korkudan öldüm." diye fısıldıyor usulca. "Bana inat olsun diye bu havada incecik pijamalarla gitmeye çalıştığını sandım, Melek. Uyanıp da seni evde bulamayınca, o kahrolası pikeyi karların arasında gördüğümde, ne yöne gittiğini bile bilmeden sana ulaşmaya çalışırken neler hissettiğimden haberin var mı?"

Gerçekten de korkmuş... Bana bir şey olmasından korkmuş sahiden. Üşüme hissinin yerini mantıklı düşünme yetim aldıkça daha net görebiliyorum bunu. Fakat bu farkındalık beni mutlu etmiyor, aksine canımın daha çok yandığını hissediyorum. Keşke sevdiği kişi ben olmasaydım. Eğer benim yerime zamanında bebeğinin annesini sevmiş olsaydı, Aras'la bir gelecek ihtimalimiz olurdu. Bana asla aşık olmayacağı fakat yanında kalmama yetecek kadar seveceği, suçluluk duygusundan arındırılmış, temiz bir gelecek. Ben buna razı gelirdim.

"Bırak beni." diyorum son gücümle kollarından sıyrılarak. "Üzerimi giyinmek istiyorum."

Sanki ne yaptığını yeni fark etmiş gibi gözlerini kapatarak geri çekiliyor birden. "Afedersin."

Aras arkasını dönerken hiçbir şey söylemeden yere eğilip geceliği alıyorum. Önce ipli üstü, ardından da şortu giyerken sessizce beni bekliyor. Tüm yara izlerimi sakladığıma emin olunca rahat bir nefes alıyorum.

"Dönebilirsin."

Bana döndüğünde onun çoktan gardını aldığını fark ediyorum. Yüzünün güzel hatlarına yerleşmiş bir yorgunluk var üzerinde. Bakışlarında yine uçsuz bucaksız sıradağlar... Kendimi Kaf Dağı'nın ardındaki Simurg'a uçan otuz kuş gibi hissediyorum. Aras'ın dağlarının ardında ne var?

"Neden patlattın lastikleri?"

"Sabah beni götürmene engel olmak için." diyorum ona. "Söylediğin yalanı itiraf etmeden çıkamazsın hayatımdan."

Yüzünde ufak bir tebessüm beliriyor. "Peki ya yalan değilse?"

Neden yapıyor ki bunu? Bu yalanın ona hiçbir fayda sağlamayacağını göremiyor mu? Ne kadar inkar ederse etsin inanmayacağım ona, eskisi kadar aptal değilim artık. Neden hayatında bir kez olsun bana doğruyu söylemiyor?

"Yalan da olsa, doğru da olsa ayrılacağız zaten." diyerek onu ikna etmeye çalışıyorum. "Eğer aksi olur diye itiraf etmiyorsan-"

"Aksini umut ettiğimi de nereden çıkardın?" diye soruyor. "Bu saatten sonra senin beni sevmenin hiçbir anlamı yok, Melek. Ama sırf sen kafanı kuma gömmek istiyorsun diye de olmayan bir şeyi itiraf edemem."

O olmayan şeyin ultrason fotoğraflarını gördüm ben. Hastanede kalp atışlarını dinledim.

"Arzu bana anlatıyordu!" diye bağırıyorum kendimi son anda frenleyip. "Nasıl seviştiğinizi, onu nasıl öptüğünü, senin ona karşı ne kadar tutkulu ve nazik olduğunu... Allah kahretsin, sırtındaki dövmeye kadar biliyorum Aras, inkar etme artık!"

Kahkaha atıyor. "Benim sırtımda dövme falan yok, güzelim."

Bir anlığına minik bir umut ışığı beliriyor içimde. Bu öylesine beklenmedik, öylesine ufak bir umut ki, kalbimin teklediğini hissediyorum. Sahiden mümkün olabilir mi böyle bir şey? Gözlerimdeki heyecanı gördüğünde Aras'ın yüzünde acı bir tebessüm beliriyor. Ona doğru bir adım atarken "Peki, göster o zaman." diyorum. "Çıkar gömleğini, göster sırtını."

Sakin bir tavırla başını iki yana sallıyor. "Hayır."

Verdiği cevapla birlikte son umudumu da kaybediyorum. Aras kazanıyor, ben kaybediyorum. Hep olduğu gibi... Sırf ömrümü bir şüpheyle geçirmem için mi yapıyor bunu? Allah kahretsin, o şüphenin benim sonum olacağını göremiyor mu?

Belki de onu ısrarla yalan söylemeye iten şey de bu şüphenin sonsuza dek şüphe olarak kalacağı gerçeğidir. Zira Arzu artık ölü, istesem de gerçeği öğrenemem ondan. Bana gerçeği verebilecek tek kişi olduğu için mi bu kadar rahat Aras? Hep yaptığım gibi bu kez de şüphelerimi görmezden geleceğimi mi zannediyor?

Birkaç saniyelik sessizlikte aramızdaki mesafe kıtaları aşıyor sanki. Sırf nasıl bir bahane uyduracağını merak ettiğim için alaycı bir gülüşle soruyorum.

"Eğer kanıtın varsa neden göstermiyorsun?"

"Eninde sonunda bana kanıtsız inanmakla arkanı dönmek arasında bir seçim yapman gerekeceğini söylemiştim sana." diyor sakin bir tavırla. "O gün geldi işte. Yap seçimini, Melek."

"Ben o seçimi zaten yaptım." diyorum nefretle yüzüne bakarak. "Ben o seçimi bardaki akşam yaptım."

Ve bir şefkat parıltısı beliriyor bakışlarında. Hüzünlü bir şefkat. Hafif bir rüzgar rakı kadehlerinin üzerinden eserken, radyodan yükselen Rumeli ezgilerinde rastlanabilecek türden bir şey. Çünkü bazı adamlar böyledir. Bazı adamlar hem anason kokusu kadar ferah, hem de bir yetimin sevdası kadar acı olmayı başarırlar. Bazı adamların göğsünde bir Balkan ağıdı yatar.

"O akşam seçim yapan tek kişi sen değildin." diyerek gülümsüyor Aras. "Fakat ben o akşam da suçsuzdum."

Bunları söyledikten sonra bana sırtını dönüp vestiyere doğru ilerliyor. Dolapların kapağını açıp orada olduğunu yeni öğrendiğim ceketi üzerine geçirirken hiçbir şey söyleyemiyorum. Fakat ceketinin cebindeki anahtarları çıkardığında aklım başıma geliyor. Aras dış kapıya yöneltirken koşar adımlarla yanına gidip önüne geçiyorum.

"Nereye?"

"Kasabaya inip çalışan bir araç bulacağım." diyor sakince. "Sonra da buradan gideceğiz."

"Hayır, gitmeyeceğiz!" diye bağırıyorum. "Sen itiraf etmeden hiçbir yere gitmeyeceğiz!"

"Gerçekten bana zorla bir şey yaptırabileceğini mi düşünüyorsun?" diyor gözlerinde çelik gibi bakışlarla. "Asla bir yalanı itiraf etmem, Melek."

"TAMAM, ETME ALLAH'IN CEZASI!" diyerek iki yana açıyorum kollarımı. "Ama bu soğukta yürüyerek gitmene de izin vermeyeceğim! Benden kurtulmayı bu kadar çok istiyorsan Ayıboğan'ı falan ara, o gelip alsın bizi."

"Alper'in buraya gelmesi bir iki gün sürer. O zamana kadar burada kalacak değilim."

"Aras saçmalama!" diyorum panikle. "Hem ben korkarım! Dağ başında tek mi bırakacaksın beni?"

"Arazinin etrafı elektrikli tellerle çevrili, üstelik jeneratöre bağlı." diyerek kolumdan tutup beni kenara çekiyor. "Ana kapıyı da sen bile açamazsın, çünkü şifreli. Zaten akşama kalmadan dönmüş olurum."

"OLMAZ!" diye bağırıyorum bu kez. "Ya başına bir şey gelirse?!"

"En kötü ihtimalle benim telefonumdan Alper'i ararsın." diyor kendimi düşündüğümü sanıp. "Acil aramalarda kayıtlı. Evdeki erzak seni on gün idare eder zaten. Çekil şimdi."

Kapıyla arasına girmeyi başaramıyorum. Ettiğim küfürlere aldırmadan dışarı çıkıyor, ardından ceketinin cebinden çıkardığı anahtarlarla üzerime kilitliyor kapıyı. Öfkeli yumruklarım çeliği döverken her zaman yaptığı şeyi yapıyor Aras, kendi bildiğini okuyor. Arkasından edebileceğim tüm küfürleri ve bedduaları tükettikten sonra yere çöküp sinirden ağlamaya başlıyorum. Böylelikle tarih bir kez daha tekerrür ediyor.

Aras kazanıyor, ben kaybediyorum.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Bir ay önce

Ay ışığı gecenin göğüne serpiştirilmiş bulutları lacivert çiçeklere dönüştürüyordu. Otuz kuşun kanat çırpışıyla aralandı bu çiçekler, arkalarında yatan karanlık usulca yeryüzüne yansıdı. Bir arabanın arka koltuğunda oturan genç adam başını kaldırıp önce fırtınayla kararmış gökyüzüne baktı. Ardından da her şimşek çaktığında aydınlanan devasa yapıya.

Etrafı en az beş metre yüksekliğinde metal duvarlarla çevrili eklektik bir mimariydi burası. Arka taraftaki açık kapının önünden geçerken metal setlerin içeride bulunan terkedilmiş bir fabrikayı çevrelediğini anlamıştı. Kaşlarını çatarak sürücü koltuğundaki şoföre baktı yeniden.

"Beni buraya gözümü korkutmak için getirdiyseniz bilin ki korkmuyorum."

İri yarı adam dikiz aynasından kısa bir bakış attı. "Amacımız göz korkutmak olsaydı sizi mezbahaya götürürdük, Mert Bey."

"Mezbaha mı?" diye güldü hayretle. "Bu beni kıtır kıtır doğrayacağınız anlamına mı geliyor?"

"Aras Bey sadece sizi bulup getirmemizi söyledi."

Adamın sesindeki 'ama seni doğramamı söylerse onu da yaparım' tınısı Mert'in gözünden kaçmamıştı. Korkmadığını gösteren bir tavırla iç çekerek arkasına yaslandı. Bir saat önce hastane koridorlarında volta atıyordu. Doktorlar Cenk'le ilgilenirken Lavinia'nın öfkeli göründüğünü fark etmiş, fakat hiçbir şey sormamıştı. Eğer Sinem aramasa barda olup bitenlerden haberi bile olmayacaktı.

Kızların Aras'ı suçladığını öğrenince epey şaşırmıştı. Fakat bununla kalmıyordu, Melek Aras'ın suçsuz olduğunu öğrendikten sonra her şeyi teker teker anlatmıştı Sinem'e. Üst katta üçü arasında yaşananları duyunca moralini hepten bozulduğunu hissetmişti. Ardından aşağıda yaşanan kavga ve eli kırılan adam...

Olaylar öyle çok karışmıştı ki, ne diyeceğini bilememişti. Herkes bir tarafa dağılmıştı; ciddi anlamda dağılmıştı. Melek pişmanlıktan ağlayarak uyuyakalmıştı Sinem'in evinde. Lavinia kanlı tişörtüyle harap halde hastane koridorundaki koltuklarda oturuyordu. Cenk'in hayatı tehlikesi bulunmuyordu fakat iyileşmesi epey zaman alacaktı. Aras ise ortalarda yoktu.

Üstüne vazife olmadığının farkındaydı ancak yine de Lavinia'yla konuşmaya karar vermişti. Sevdiği kızın bir insana karşı bu kadar acımasız olmasını sindiremiyordu, onun hiç değilse pişman olduğunu görmeye ihtiyacı vardı. Fakat telefonu kapattıktan sonra içeri dönmeye fırsat bulamamış, kendini aniden bir arabanın arka koltuğunda bulmuştu.

"Buyurun."

Korumanın kendisine seslendiğini duyunca arabanın durduğunu fark etti. O düşüncelere dalmışken çoktan metal setlerin arkasına geçmiş, eski fabrikanın girişine varmışlardı. İkiletmeden arabadan çıkıp adamın peşine takıldı. Büyük kapıdan geçtikten sonra fabrikanın yarı aydınlatılmış koridorlarında yürüdüler. Koridorun bitiminin geniş bir iş sahasına açıldığını fark etmişti. İçerisi paslanmaya yüz tutmuş makina kalıntıları, devrilmiş devasa bir tank, artık çalışmayan bir üretim bandı ve karanlık yüzünden tam seçemediği eski ekipmanlarla doluydu.

Tam patronlarının nerede olduğunu sormaya hazırlanırken korumanın sahanın ucundaki metal merdivenleri işaret ettiğini gördü. Merdivenlerin tepesindeyse fabrikayı kuş bakışı gören, belden yukarısı siyah camlarla çevrili bir oda vardı. Binanın diğer yarısından boş sahaya uzanmış bir balkon gibi görünüyordu. Manyak herifin onu nerede beklediğini anlamıştı.

Haklı da çıktı. Korumanın işaret ettiği merdivenleri çıkıp odanın kapısını açtığında adamı pencerenin önünde dikilirken buldu. Ellerini ceplerine koymuş dalgın bakışlarla aşağıdaki kargaşayı izliyordu. Kapıyı kapatıp yanına gittiğinde onun yere devrilmiş tanka baktığını gördü, gözlerinde bir bilmeceyi çözmeye çalışır gibi bir bakış vardı.

"Şu asit tankını görüyor musun?"

Mert onun devasa kazandan bahsettiğini anlamıştı. "Ee, evet."

"Sence bir insan o tankın içine kazara düşebilir mi?"

Ufak bir kahkaha attı. "Beni kazara asit tankına atmakla mı tehdit ediyorsun?"

"Hayır, sadece soruyorum." dedi Aras sabırsızca. "Sence bir insan, bir kadın, kendi başına o tanka düşebilir mi?"

"Beni buraya bunları sormak için mi çağ-"

"Düşebilir mi, düşemez mi?"

"Tanrı aşkına, bilmiyorum!" diye bağırdı Mert. "Tankın nerede durduğuna ve kadının nereden düştüğüne bağlı. Zor ama imkansız değil. Oldu mu?"

Aras hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp masanın diğer tarafına geçti. Koltuğa otururken onun epey kötü göründüğünü fark etmişti Mert. Birden adama üzüldüğünü hissetti. Ruh hastası, psikopat zorbanın teki olabilirdi fakat kız kardeşini çok sevdiğini kimse inkar edemezdi. Kendi ablasına öyle laflar söylediğini hayal bile edemiyordu, muhtemelen ilk cümlesi bitmeden kafası kopmuş olurdu.

Önüne bırakılan içki kadehiyle birlikte ortama döndü yeniden. Önünde oturduğu masada bir tabanca çarpmıştı gözüne. Normal koşullarda tedirgin olurdu fakat Lavinia'nın ağabeyinin savunma sektöründe çalıştığını biliyordu. Bilmediği şey, onun kendisinden ne istediğiydi. Acaba Aras onu dertleşmek için çağırmış olabilir miydi? Eh, eğer dertleşmek istediği her insanı karga tulumba arabaya tıkarak ayağına getiriyorsa bu onun neden yalnız olduğunu da açıklıyordu.

İçkisinden bir yudum alıp soran bakışlarla adama döndü tekrar. Ne yazık ki, haksızlığa uğramış insanlara kayıtsız kalamamak gibi bir özelliği vardı. Eğer Aras onu dertleşmek için çağırdıysa bunu reddedecek değildi elbette.

"Pek iyi görünmüyorsun," dedi anlayışlı olmaya çalışarak. "Biraz konuşmak ister misin?"

Adamın bunu pek beklemediği aşikardı. Kadehini masaya bırakırken onun ellerinin dışının yumruk atmaktan parça parça yaralarla bezendiğini görmüştü Mert. Gerekmedikçe şiddete başvurmayan biri olarak normal koşullarda bunu barbarca bulurdu fakat Sinem dayak yiyen herifin Melek'i taciz ettiğini söyledikten sonra fikri değişmişti.

"Kızların sana söylediklerini öğrendim," dedi bakışlarını elinden alarak. "Eğer içini dökmek istersen bana anlatabilirsin. Kimseye söylemem."

Aras kaşlarından birini hafifçe havaya kaldırdı. Mert'in ne saçmaladığını anlamaya çalışıyormuş gibi görünüyordu. Eh, haksız sayılmazdı. Zira Mert de saçmaladığının farkındaydı zaten. Oturup bu herife Güzin ablalık yapmak, vahşi bir hayvana ninni söylemek kadar kulağa absürt geliyordu. Bazı duygular bazı insanların üzerine yakışmıyordu hakikaten.

"Kızların öfkeyle konuştuklarına eminim," dedi son kez deneyerek. "Hatta Melek yana yakıla seni arıyordu en son. Bence gidip kızı bir görmelisin çünkü Sinem'in dediğine göre epey perişanmış ve-"

"Vicdan azabı çekiyor."

Mert ne diyeceğini bilemedi. Evet, Melek gerçekten de vicdan azabı çekiyordu fakat bu adama karşı sadece suçluluk hissettiği anlamına gelmezdi ki. Yoksa gelir miydi? İkisi arasındaki ilişkiye pek anlam veremiyordu. Mesela Melek bu adamın nesini seviyor olabilirdi ki? Fazla kasıntıydı bir kere, onun oturup normal bir şekilde muhabbet ettiğini, espri falan yaptığını hayal edemiyordu Mert.

Fakat Melek'i sevdiğini uzun zamandır biliyordu. Gerçi, fark etmemek imkansızdı zaten. Birden Melek'le yeni tanıştıkları dönemde şahit olduğu bir olayı anımsadı. Derse girecekleri zaman Melek sınıfta Aras'ın da olduğunu fark etmiş, sonra şeytan görmüş gibi kaçmıştı oradan. Kız arkasını dönüp giderken Aras'ın ayağa kalkıp onun peşinden seğirttiğini görmüştü fakat sonra her ne olduysa vazgeçmişti. O gün ikisi arasında ölen kızdan daha büyük bir mesele olduğunu anlamıştı Mert.

Sonra adamın bakışları vardı. Okulda Melek kendisine heyecanla bir şeyler anlatırken Aras'ın uzaktan gülümseyerek kızı izlediğini görmüştü birkaç kez. Mete'den öğrendiklerinden sonraysa tamamen emin olmuştu-

"Sana güvenebilir miyim?"

Başını kaldırıp baktığında Aras'ın onunla konuştuğunu fark etti. Ne cevap verilirdi ki böyle bir soruya?

"Bence evet."

"Sencesi bencesi yok," dediğini duydu onun. "Eğer bu görüşmeden tek bir kişinin bile haberi olursa o kafanı kopartırım."

Harika. Psikopat geri dönmüştü. Adama ters bir bakış atarken "Birbirimizi pek tanımıyor olabiliriz ama bence ikimiz de şunu çok iyi biliyoruz;" dedi tane tane. "Ben senden korkmuyorum."

"Sen de şunu anla; şaka yapmıyorum." dedi Aras. Birden keyiflenmiş gibi görünüyordu. "Eğer o boş boğazını tutamazsan ben tutup koparırım. Anlaşıldı mı?"

Mert gözlerini devirdi. "Senden korktuğum için değil ama eğer için rahat edecekse, yemin ederim ki kimseye bir şey söylemeyeceğim. Oldu mu? Söyle şimdi, benden ne istiyorsun?"

"Şu an bir şey istemiyorum," diye cevap verdi adam. "Hiç değilse şimdilik."

"Bu da ne demek?"

"Gelecekte işler çok karışacak." diyerek açıklama yaptı. "O gün geldiğinde senden bir şey yapmanı isteyeceğim."

Mert hayretle ona bakıyordu. Gelecekte işler karışacak da ne demekti? Ne kadar gelecekten bahsediyordu mesela? İşler derken neyi kastediyordu? Fakat tüm bunlardan önce başka bir şeyi daha merak ediyordu.

"Ne isteyeceksin?"

Aras kadehini kafasına diktikten sonra tek seferde söyledi. "Lavinia'yı buradan götürmeni."

Şaşkınlıkla baktı Mert. "Nereye?"

"İsrail'e." dedi Aras. "Dedenin orada epey nüfuzlu biri olduğunu biliyorum. Gitmen gerektiğini anladığında Lavinia'yı oraya götüreceksin. Orada kimse size ulaşamaz."

Doğru mu duymuştu? Aras, onun biricik psikopat kayın biraderi, kız kardeşini alıp götürmesini mi istiyordu cidden? Mert inanamıyormuş gibi bir tavırla başını salladı. Normal koşullarda ikisinin yarım saat baş başa kalmasına bile izin vermeyen medeniyetsiz biriydi bu adam. Lavinia'nın sahneye çıkmasına bile mekanı kendi belirlemek şartıyla müsaade etmiş, onun yüzünden haftalarca korumalar eşliğinde prova yapmışlardı. Ve şimdi kalkmış kendisinden kız kardeşini alıp memleketine götürmesini istiyordu.

"Sen ciddi misin?" diye sordu doğru duyduğundan emin olmaya çalışarak. "Lavinia'yla birlikte İsrail'e gitmemizi mi istiyorsun gerçekten? Hem de baş başa?"

Aras'ın masadaki silaha kısa bir bakış attığını fark etti. Aklından her ne geçiyorsa onu bir anlığına mutlu etmiş gibi görünüyordu.

"Oraya tatile gitmeyeceksiniz gerizekalı." diye açıkladı sabırla. "Lavinia'yı ülkeden kaçıracaksın. Bu, onunla birlikte senin başının da belaya gireceği anlamına geliyor. Buraya asla geri dönemeyebilirsiniz. Senden ne istediğimi tam olarak anlıyor musun?"

Anlamıyordu. "Lavinia neden kaçacak ki?"

"Çünkü ben olmazsam onu koruyacak kimse kalmaz."

"Sen nerede olac-"

Sustu. Aras'ın kız kardeşini ona emanet ettiğini anlamıştı birden. Kendisine bir şey olacağını mı düşünüyordu? Hasta falan mıydı acaba? Kuşkulu bakışlarla adamı süzdüğünde onun gayet sağlam göründüğüne kanaat getirdi. Üstelik bu kararı yeni aldığına emindi, aksi taktirde barda karşılaştıklarında onunla konuşurdu zaten.

"Bu gece bir şeyler oldu, değil mi?" diye sordu Mert. "Ya da olacak. O aptal beyninle gidip başını belaya soktun, değil mi?"

Aras bıkkın bir tavırla iç çekti. "Neden seni ilgilendirmeyen işlere burnunu sokuyorsun?"

"Ne demek ilgilendirmiyor?" diyerek ayağa kalktı. "Salak mısın sen? Tüm bu ergen triplerine niye girdiğini anlamadığımı mı sanıyorsun?!"

Nedense birdenbire paniklemişti. Adamın psikopat olduğunu biliyordu ama bu kadar olabileceğini o bile tahmin edemezdi. İnsan sırf kardeşinden tokat yedi diye kendini öldürtmezdi herhalde, değil mi? Neden kendi ablası gibi olgun davranmıyordu ki? Onun ablası tokat yemiş olsa kardeşinin kafasını kopararak intikam alırdı mesela. Böyle saçma sapan işlerle değil.

Elinin titrediğini fark ettiğinde kadehi öfkeyle masaya bıraktı. Kızlara haber vermesi gerekiyordu. Ayıcığın gönlünü falan alırlarsa bu triplerden vazgeçerdi sonuçta, değil mi? Aras'ın şaşkınlıkla onu izlediğini görünce "Ne var?!" diye bağırdı. "Böyle mi intikam alacaksın kardeşinden? Melek'ten? Geberip giderek mi?!"

"Geberip gittiğim falan yok-"

"Her ne yapacaksan vazgeç." dedi adama doğru yürüyerek. "İnsanlar senden nefret ediyor diye ölmen çok saçma! Ben senden nefret etmiyorum mesela, hatta değer bile veriyorum."

Aras doğru duyduğundan emin olmaya çalışır gibi ona baktı. "Pardon?"

"Allah belamı versin ki doğruyu söylüyorum," dedi panikle. "Kendini yalnız hissediyorsan beni de kardeşin yerine koy, olmaz mı? Zaten bence sen çok iyi bir ağabeysin, iyi anlaşacağımıza hiç kuşkum yok. Birlikte halı sahaya falan gideriz, mesela bunları Lavinia ile yapamazsın-"

"Mert, düşündüğün gibi bir şey-"

"Ozan senin Fenerli olduğunu söylemişti, ben de öyleyim. Düşünsene, benimle derbiye bile gidebilirsin. Kendimi övmek için söylemiyorum ama ben kardeşlik konusunda epey iyiyimdir. Bunca sene ablama bile gıkımı çıkarmad-"

"Hay senin çenenin yayını gevşeten tornavidayı sikeyim!" diye bağırdı Aras birden. "Sus da bir dinle ulan!"

Dinleyemedi. Dışarıdan yükselen silah sesleri ikisini de susturmuştu aniden. Ürünlere test falan yapıyor olabilirler miydi? Mert başını çevirip Aras'ın yüzüne baktığında onun da bu testten haberdar olmadığını anlamıştı. Adamın yüzündeki ifade gerilmişti birden, metal merdivenlerde koşarak yukarı çıkan birinin ayak seslerini duyunca masadaki silahı alıp ayağa fırladı.

"Mert şuraya geç."

Başıyla masanın arkasını işaret ediyordu. Onun hareket etmediğini görünce bir eliyle kolundan tutup geri çekti. Harbiden, ne oluyordu? Mert dışarıdan yükselen seslerin eskisi kadar yüksek olmadığını fark etmişti. Birileri hala ürünleri test ediyordu fakat görünüşe bakılırsa fabrikanın dışında yapıyorlardı bunu.

Bulundukları odanın kapısı pat diye açılınca Aras'ın nişan aldığını fark etti. Eh, bu çok doğaldı. O da en az Mert kadar korkmuş olmalıydı, silahla kendini korumaya falan çalışıyordu muhtemelen. Neyse ki içeri giren kişi tanıdıktı, onu buraya getiren psikopat korumayı görünce derin bir nefes aldı Mert. Onlara ürün testini haber vermeye gelmişti kesin. Tanrım lütfen öyle olsun.

Öyle değildi.

Nefes nefese kalmış bir halde "Aras Bey baskın-" dedi koruma. "Birileri sevkiyatı haber almış!"

Mert kendini tutamayıp kahkaha attı. "Ne?"

"İçerideler mi Alper?"

"Hayır, kapıları kapattık." diye cevap verdi koruma. "Ama teçhizatları çok sağlam, içeri girmeleri çok uzun sürmez."

Aras'ın bir küfür savurarak silahı beline taktığını fark etti. Bir yandan da odadaki büyük dolaba doğru yürümeye başlamıştı. Hala anlam veremiyordu duyduklarına, birileri neden onları öldürmek istesindi ki? Acaba Aras bu yüzden mi Lavinia'yı ona emanet etmişti? Başını çevirip ona baktığında dolaptan uzun namlulu bir silah çıkardığını görerek biraz daha şaşırdı.

"Gelenler kimler?"

"Bilmiyorum ama bana kalırsa bizi Dündar Bey'in adamları sanıyorlar," dediğini duydu korumanın. "İsterseniz onları arayalım efendim."

Aras başını iki yana salladı. "Onlar gelene kadar burada bir kişiyi bile sağ bırakmazlar."

"Polisi arayalım!" diye hevesle söze karıştı Mert. Bir yandan da cebinden telefonunu çıkarmaya koyulmuştu. Fakat arama tuşuna basamadan psikopat kayın biraderi telefonu elinden çekip aldı.

"Ne yapıyorsun sen?!"

"ASIL SİZ NE YAPIYORSUNUZ?!" diye bağırdı Mert. "EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ SETİ Mİ LAN BURASI?!"

Sanki duvara konuşuyor gibiydi. Aras telefonunu ceketinin cebine koyduktan sonra dolaptan çıkardığı uzun mermi sarmalını silaha doldurmaya başlamıştı. Mert onun ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştı fakat koruma anlamış gibi görünüyordu. Yüzünde sıkıntılı bir ifadeyle sakalını kaşıdı önce. Ardından "Bizim çocuklar bu çatışma işlerine alışkın değiller," diye itiraz etmeye çalıştı. "Hem sizin de güvenliğiniz-"

"Dündar Bey'e yardım teklif ederken riskleri biliyorduk." diye cevap verdi Aras. "Size hazırlıklı olun demiştim, Alper. Git şimdi diğerlerine haber ver, ben gelene kadar hazırlansınlar."

Koruma ısrar etmedi. Başını sallayıp odadan çıkarken ters bir bakış atmıştı Mert'e, onun burada olması tadını kaçırmış gibiydi. Aras'a döndüğünde onun da korumasıyla aynı fikirde olduğunu fark etti, fakat onun yüzünde memnuniyetsizliğe ek olarak mahcup bir ifade de vardı.

"Ben çıkınca lambaları kapatıp kapıyı kilitle ve asla dışarı çıkma," diye buyurdu. "Silah sesleri kesilse bile çıkmayacaksın, anladın mı?"

"Sen ne saçm-"

Bir yandan da onu kolundan tutup sürüklemeye başlamıştı. Dolabın yanına vardıklarında duvarla dolap arasında kalan boşluğu işaret etti Mert'e. "Şuraya gir ve sakın ayağa kalkma. Camlar kurşun geçirmez değil, anladın mı gerizekalı?"

"Anlamadım!" diye bağırdı öfkeyle. "Mafya dizilerine falan mı özeniyorsun sen? O elindeki oyuncak değil!"

"Bu oyuncağı kafana geçirip seni bayıltmamı istemiyorsan çeneni kes." diyerek cebindeki telefonu masaya bıraktı Aras. "Bu odadan burnunu çıkardığını görürsem diğerlerine bırakmadan ben vururum seni, tamam mı?"

Mert onun dönüp kapıya doğru ilerlemesini izlerken şaşkınlıktan ne diyeceğini bilememişti. Ciddi ciddi katil olmayı göze alıyordu Aras. Yoksa... Çoktan olmuş muydu zaten? Aklına onun silahla Araf'a gelip zehirli tabloyu çıkardığı gün gelince duraksadı. Psikopat kayın biraderinin gerçekten de psikopat olması mümkün müydü?

"Kim olduğunun farkında mısın?" diye sordu adamın arkasından. "Hakkı Karadağ'ın oğlusun sen..."

Aras'ın duraksadığını fark etti. Başını çevirip omzunun üzerinden ona bakarken yüzündeki ifade büsbütün gerilmişti.

"Kapıyı arkamdan kilitle." dedi donuk bir sesle. Ardından başıyla masadaki telefonu işaret etti. "Eğer üç saat içinde geri gelmezsem polisi ara."

-*-

Namludan çıkan her mermi karanlığın içinde anlık bir aydınlık yaratıyordu. Ve Mert hayatının en aydınlık gecesini yaşıyordu. Aşağıdaki bağırışmalara kulaklarını tıkamak istedi önce, ancak kendine yalan söylemekten farkı yoktu bunun. Bir sağıra dönüşmek aşağıda bir yerlerde insanların öldüğü gerçeğini değiştirmeyecekti.

Başını dizlerinin arasına almış otururken hayatın dizilerdeki kadar basit olmadığını idrak ediyordu. Bir dizide figüranların ölümü hiçbir şey ifade etmezdi, hikayeyi yalnızca başrolün ölümü bitirebilirdi. Fakat gerçekte her insan kendi hayatının başrolüydü ve bu akşam fabrikada birçok hikaye sona ermişti.

'Aileleri ne olacak?' diye düşündü kendi kendine. Hepsinin kaderi değişecekti şüphesiz. Kaderi değişen her insan çevresindeki insanların kaderini de değiştirirdi. Aşağıda çatışanlar bir adamı öldürmenin bir felaket zinciri başlatacağını göremiyor muydu? Görmeleri gerekirdi. Zira çoğu hikaye ölümle başlar ve ölümle son bulurdu.

Oturduğu yerden kalkıp sessizce camın kenarına yaklaştı. Gördüğü manzara derin bir nefes almasına sebep olmuştu. Düşündüğü kadar ölü yoktu aşağıda, yerde yatanlarınsa yaralı olduğuna inanmak istiyordu. Psikopat kayın biraderini bulması çok zor olmamıştı, yere devrilmiş asit tankının hemen arkasında duruyordu. Onun yüzünde gördüğü şey canını sıkmıştı Mert'in. Aras'ı normalde de pek tanıdığı söylenemezdi fakat aşağıdaki adam o az buçuk tanıdığı adamdan da çok farklıydı.

Fabrikanın içini çevreleyen balkonlarda gezinen karaltıları fark edince duraksadı. Birileri arka taraftan içeri girmiş olmalıydı, belki de zaten içeride olanlardandı gelen adamlar. Onların aşağı inebilmek için bulunduğu odanın önünden geçmek zorunda kalacağını biliyordu. Bu yüzden yere eğilerek kapıya yaklaşıp sesleri dinlemeye çalıştı.

Adamlar sessiz konuşmaya çalıştığı için pek seçememişti fakat içlerinden birinin 'Hangisi' dediğine emindi. Bir yerlerde 'Dündar'ın torunu' lafı da geçmişti.

Birden duraksadı. Ozan'ın dedesinin adı da Dündar değil miydi? Yazın o adamın silah kaçakçısı olduğunu öğrenmişti, limana onun sayesinde girmişlerdi hatta. 'Ozan'ı arıyorlar.' diye düşündü kendi kendine. Fakat buna da pek anlam verememişti zira Ozan dedesinin işleriyle ilgilenmiyordu bile. Gerçi şu anda bunun pek bir önemi yoktu, adamlar Ozan'ı aradığına göre baskına gelen gruptaydılar. Aşağıdakilerin bundan haberdar olması gerekiyordu.

Tıpkı limandaki gece yaptığı gibi hiç düşünmeden harekete geçti. Kapının kilidini açıp dışarı çıktığında silah sesleri sağır edici bir boyuta ulaşmıştı sanki, bulunduğu yere kimse ateş etmese de az önceki iki adamın merdivenlerin aşağısında olduğunu biliyordu. Eğilerek basamaklara yöneldiğinde 'Hayır, değiller.' diye düzeltti kendini. 'Asit tankına doğru ilerliyorlar.'

Olacakları fark ettiği anda ayağa kalkıp trabzanlardan aşağı atladı. Filmlerdeki gibi yere yuvarlanıp tekrar ayağa kalkacağını sanmıştı fakat daha çok sert bir çakılma gibi olmuştu düşüşü. Neyse ki ortamın gürültüsünden kimse onu duymamıştı bile. Ellerini yere koyup ayağa kalkarken adamların karanlıkta nişan aldığını fark etti. Ve aklına gelen ilk şeyi yaptı.

Bağırarak koşmaya başladı.

Adamların bir anlığına duraksadığını fark etmişti, onlara fırsat vermeden havaya zıplayıp üstlerine atladı. Üçü birlikte yere devrilirken birinin silahı uçup gitmişti elinden. Aras'ın "MERT!" diye bağırdığını duydu. Ve bir silahın patlama sesini. Silahsız herif bacağını tutarak uğulduyordu yerde, vurulmuş olmalıydı. Diğer adamın onu itip kendini geriye attığını fark etti, yerinde doğrulmaya çalışırken silahın namlusu çoktan kafasına yöneltilmişti bile.

Sonra adamın kafası patladı.

O güne dek hep filmlerdeki kafa kesme ya da kafaya kurşun yeme sahnelerinin gerçekçi olmadığını düşünürdü. Teknoloji bu kadar ilerlemişken o sahnelerin nasıl hala gerçeğe uygun yapılamadığını anlayamıyordu Mert. Fakat kafasının içinden 7.62mm mermi geçen herifi izlerken ilginç bir şey fark etmişti. Sahneler gerçekçiydi zaten. İzlediklerini gerçekçi bulamamasının tek sebebi, gerçek hayatta hiç böyle bir ana şahitlik etmemesiydi.

Zira gerçek sahne de en az dizilerde olduğu kadar yapay görünmüştü gözüne. Sadece ölen adam değil, onu vuran adam da Mert'e gerçek dışı geliyordu. Gördüğü adam nasıl Hakkı Karadağ'ın oğlu olabilirdi ki? Babası oğlunun gözünü kırpmadan birilerinin kafasını patlatabildiğinden haberdar mıydı?

"Kalk ulan ayağa!"

Birilerinin onu sürüklediğini fark edince şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Aras'ın sesiydi bu, kazağının yakasından tutmuş arka tarafa doğru çekiştiriyordu hızla. Olaya şahitlik ettiği için onu da öldürür müydü acaba? Bunu yaparsa minnet duyardı Mert, zira az evvel gördüğü şeyden sonra hayatına nasıl devam edeceğini bilmiyordu.

Aras onu devasa makinalardan birinin arkasına iterken fabrikadaki silah seslerinin giderek azaldığını fark etmişti. Psikopatın geri döneceğini anlayınca "Bekle!" diyerek onu durdurmaya çalıştı. Adam refleksif bir tavırla başını çevirip ona bakmıştı ve muhtemelen büyük bir hataydı bu. Zira bir saniye sonra havada vızıldayan bir şeyin onun içinden geçtiğini görür gibi oldu Mert. Emin değildi çünkü Aras filmlerdeki gibi donup kalmak yerine arkasını dönüp merminin geldiği yöne ateş etmişti. Birkaç saniye sonra adamın hareketleri yavaşlayınca bunun yalnızca adrenalin etkisi olduğunu anladı.

"ARAS!"

İçine düştüğü şoktan sıyrılmıştı birden. Öne atılıp vurulan adamın koluna girerken onun okkalı bir küfür savurduğunu fark etti. Düşe kalka yürüyerek makinanın arkasına geçtiklerinde Aras silahı söverek yere bırakmıştı. Korumalardan birinin "Aras Bey, iyi misiniz?!" diye bağırdığını duydu Mert. İyi miydi? Sövebildiğine göre iyi olmalıydı.

"Ulan Dündar Bayraktar..." diye homurdanıyordu hala. "Seni Fırat'ın doğusunda ayrı, batısında ayrı sikeyim..."

Fakat onun gömleğini kırmızıya boyayan kanı görünce fikrini değiştirdi. İyi değildi, sadece bu durumda bile sövebilecek kadar psikopattı. Başını makinanın arkasından çıkarmadan fabrikaya doğru seslendi telaşla.

"YARDIM EDİN!"

Beyni durmuştu sanki. Aras'ın gömleğinin sol tarafından başlayan koyu kırmızılıktan bir türlü gözlerini alamıyordu. Gerçek miydi tüm bunlar? Sahiden de şu an terk edilmiş bir fabrikada sevdiği kızın abisinin ölümünü mü izliyordu? Zangır zangır titreyerek yere çökerken "Hayır, olmaz..." diye mırıldandı. Ardından yaralı adamı omuzlarından tutup sarstı sertçe.

"SAKIN BIRAKMA KENDİNİ!" diye bağırırken gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Başını makinanın arkasından çıkarmadan fabrikaya doğru seslendi çaresizce. "TANRI AŞKINA BİRİ AMBULANS ÇAĞIRSIN!"

"Bağır Mert, iyice bağır." diye söylendi Aras. "Bağır da bizi elleriyle koymuş gibi bulsunlar..."

Oysa Mert'in onu duyduğu pek söylenemezdi. Ağlayarak adamın üstüne kapaklanırken "DAYAN NE OLUR!" diye yalvarmaya başladı. "YALVARIRIM ŞİMDİ ÖLME!"

"Mert kurşun sadece sıyırd-"

"BAK BEN ÇOK DEĞER VERİYORUM SANA! GÖZÜMÜN ÖNÜNDE HERİFİN TEKİNİN KAFASINI PATLATTIN AMA HALA DEĞER VERİYORUM! TANRI AŞKINA ÖLEYİM DEME!"

"Hay senin çenenin yayını..." diye homurdandı Aras. Çatışmanın bittiğini kesilen silah seslerinden anlamıştı, Mert'in böğürtüsü yüzünden yerlerinin belli olması bir sorun yaratmazdı. Fakat şimdi çatışmadan çok daha büyük bir bela vardı başında. Elini parçalanmış derisine bastırarak tampon yapmaya çalışırken Mert'in hüngür hüngür ağladığını fark etti. Az önce gözlerinin önünde bir adamın kafasının patladığı düşünülürse son derece doğal bir durumdu bu.

Gördüğü şeyleri nasıl açıklayacaktı ona? Çenesini kapalı tutacağından nasıl emin olacaktı? Hepsinden önemlisi, hadi çocuğa bir şey olsaydı? Az evvel silahsız bir şekilde, ki silahı olsa bile muhtemelen kullanamazdı, çatışmanın ortasında kalmıştı ve bunun tek sorumlusu kendisiydi.

Oğlanın gözyaşları içinde ceketini çıkarıp yarasına bastırmaya çalıştığını görünce iç çekti Aras. Tüm bu soruların şimdilik bir önemi yoktu. Mert'in kafasını tutup kendi omzuna yaslarken onun birkaç saat önce söyledikleri aklına gelmişti.

"Tamam, geçti artık." dedi güven verir gibi. "Geçti abicim..."

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Yorum yapan ve desteğini esirgemeyen herkese çok teşekkür ederim. ❤️

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro