Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 23 - Efraim'in Panteri

Bu bölümü sevgili Deniz'e(@depresifamaiyi) ithaf etmek istiyorum. Kendisine aşağıdaki harika gifi hikayeye uygun şekilde düzenlediği için de teşekkür ederim. İyi ki varsın. ♥️

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Çünkü ben Efraim'e bir panter gibi geleceğim."
"Wherefore I am as a panther to Ephraim."

(Hosea, 5:14)

-*-

İçim alev alev yanarken yüzümde buz kristalleri açtığı zaman anlamıştım ki, dünyada en yalıtkan şey, insan bedenidir. Aksi takdirde içimdeki endişenin çoktan kızgın lavlar gibi bedenimi yakıp dışarı taşmış olması gerekirdi. Fakat günler geçip giderken bırak kızgın lavlar altında kalmayı, kimse içimdeki sıkıntının farkına bile varmıyor. Tıpkı ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolan bir adamın yokluğunun farkına varmadıkları gibi.

Bu durumun beni giderek öfkelendirmeye başladığını hissediyorum. Hiçbir şey olmamış gibi derslere gelip giden Hakkı Bey, zamanının çoğunu Özgür Abi'yle gezerek harcayan Lavinia, kendi yağlarında kavrulan Ada ve Ozan, kısacası Aras'ın yakın çevresinde olup da hiçbir şey yokmuş gibi hayatına devam eden herkes canımı sıkıyor. Eğer ben ortadan kaybolsaydım Naz dünyayı ayağa kaldırırdı. Annem polise falan gider, Mehmet peşime düşer, hatta mahalle bakkalımız Rıfkı Amca bile endişelenirdi benim için.

"Selam, Melek."

Karşımdaki sandalyeye otururken bana göz kırpan Ada'ya ters ters bakıyorum. İçimden selam vermek bile gelmiyor nedense. O ise sanki Aklımdan geçenleri hissetmiş gibi bilmiş bilmiş gülümsüyor bana.

"Aras'ı merak ediyorsun, değil mi?"

Elimde olmadan homurdanıyorum. "Bunu da nereden çıkardın?"

"Çünkü o gittiğinden beri suratın beş karış asık."

"Sürekli kabus görüyorum," diyerek sızlanıyorum Ada'ya. "Bütün psikolojimi altüst ediyorlar."

"Anlatmak ister misin?"

Hangi birini anlatacağım ki? Gökyüzünden aşağı inen ters dönmüş ağaçlar, devasa yılanlar, gelecekten gelen mavi gözlü simsiyah panterler, yemyeşil demirden yapılma korkunç saraylar, geniş bir otobanda kaza yapan mavi renkli bir araba, mezarlıktaki kadın ve çocuk, gölgesi olmayan adamlar ve gecelerime dehşet katan kükreme sesleri. Hangi birini anlatacağım ki ona? Her kabusta Aras'ı can çekişirken gördüğümü, her gece kan ter içinde uyandığımı, çoğu zaman uykumda ağladığımı anlatsam delirdiğimi düşünür mü?

Son gördüğüm kabusta Aras'ın göğsünü parçalayarak yükselen bir kavak ağacı vardı mesela. Elimdeki kalın urganla kendimi o ağaca asıyordum. Geçen gece yine o siyah panteri görmüştüm, bu kez beni değil Aras'ı öldürüyordu. Panterin dişlerinin arasında kırılan kemiklerinin sesini duymuştum, devasa bir kurdun uluması geceyi yırtıp damarlarıma dolmuştu. Ama en ilginç olan kabus, ilk gördüğüm kabustu.

Ada'ya mektubun çalındığı gece gördüğüm o korkunç kabusu anlatmaya başlıyorum. Bitirene kadar dikkatle dinliyor beni. Ardından uzanıp elimi sıkarak moral vermeye çalışıyor.

"O gece çok korkunç şeyler yaşadın." diyor anlayışlı bir tavırla. "Kabus görmen çok normal."

Peki ya o geceden sonraki kabuslar? Umutsuzca iç çekiyorum. Ada saatine baktıktan sonra telaşla ayaklanıyor.

"Yarın sabah Araf'a gel, tamam mı?" diyor bana gitmeye hazırlanırken. "Ozan'la benim görmeni istediğimiz bir şey var."

Ona ne olduğunu sorsam da ısrarla cevap vermiyor bana. Ada gittikten sonra kalkıp ayaklarımı sürüyerek derse giriyorum. Çıkışta önce Nazmi Amca'nın yanına uğrayıp Şirin'le vakit geçiriyor, ardından eve geçip Naz'ın sevdiği yemekleri yapıyorum. Zaman öyle geçmek bilmiyor ki, kardeşim okuldan dönene kadar oturup ders çalışmaya zorluyorum kendimi.

En sonunda üzerime yavaş yavaş uykunun esareti çökmeye başlıyor. Çekyata uzanıp Naz gelene kadar biraz kestirmeye karar veriyorum. Rüyamda kendimi yine o bahçede, bu kez Aras'ı ararken buluyorum. Ağaçların içinden simsiyah bir panter çıkıyor karşıma, masmavi gözlerinin karanlıkta parladığını fark ediyorum. Devasa yaratığın gözlerine bakarken kelimeler ben farkında olmadan dökülüyor dudaklarımdan.

"Henüz vakit gelmedi." diyorum mavi gözlü pantere bakarak. "Daha yıllar var."

Tüyleri kabararak, üzerime atlamaya hazırlanır gibi geriniyor önce. Ardından söylediklerimi anlamış gibi yavaşça arkasını dönüp gecenin içinde kayboluyor.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Ertesi gün Araf'a gitmek için epey taksi parası harcamam gerekiyor. Mekan öylesine ıssız bir yerde ki, en yakındaki otobüs durağında inip yürümeye kalksam oraya vardığımda hava kararmış olur. Bense in cin top oynayan o ürkütücü yolu yürüyecek kadar cesur değilim. O yüzden elim titreyerek maaşımın beşte birini taksiciye verip iniyorum araçtan.

Mekanın kapısında bekleyen korumalardan biri, geldiğimi görünce ayaklanıp bana doğru yürümeye başlıyor. Otuzlu yaşlarda, kapıdan sığmaz dedikleri türden biri gelen kişi. Adamın kızılımsı sakalına ve arkada at kuyruğu yaptığı saçlarına bakarken onda beni rahatsız eden şeyin ne olduğunu anlıyorum. Hatırladım seni, ayıboğan. Araf'a ilk gelişimde mideme attığın o felç edici yumruğu da. Öfkemi gizlemeye gerek duymadan ters ters bakıyorum adama. Fakat koruma benim bakışlarımı fark etmiş gibi görünmüyor. Taksici aracı çalıştırdığında onun istemsizce elini havaya kaldırdığını görüyorum, arabanın uzaklaşmasını yüzünü ekşiterek izliyor. Ardından bana dönüp son derece saygılı bir tavırla sitem ediyor.

"Neden bizi beklemediniz, Melek Hanım?"

Vay be. Demek şimdi hanım olduk. Beni boğmaya çalışırken ne olduğumu sanıyordu acaba?

"Neyi bekleyecekmişim?" diyorum ters bir tavırla. "Yola kırmızı halı serip aracın kapısını benim için açmanızı mı?"

"Hayır, efendim." diyor ayıboğan adeta bir sevgi kelebeği gibi nazikçe. "Bize yalnızca taksi ücretini halletmemiz söylendi."

Allah belanı versin, Aras. Umarım tez zamanda beş kuruşsuz ortada kalırsın da dolmuş paranı bile ben öderim. Ama ne yazık ki, böyle bir şey mümkün değil. Bahçede olanlardan sonra tutup da onunla aynı dolmuşa binebileceğimi hiç sanmıyorum.

"İsterseniz kiramı da ödeyin!" diye çıkışıyorum adama birden. "Siz beni ne sanıyorsunuz ya? Oradan bakınca o puştun metresi gibi mi görünüyorum?!"

"Hayır, hayır, beni yanlış anladınız!" diye panikliyor birden ayıboğan. "Barın sahibinin tüm özel konuklara uygulamamızı istediği genel bir prosedür bu. Aras Bey'in konuyla hiçbir alakası yok."

Kafam karışarak bakıyorum adama. Benim Aras'tan bahsettiğimi nereden anladı ki? Çaresizce iç çekiyorum. Umarım puşt lafı sayesindedir. Umarım.

"Özel konuk değilim ben," diye kuyruğu dik tutmaya devam ediyorum yine de. "Barın sahibini de tanımıyorum."

İçeri girip koridorda ilerlerken Ayıboğan sessizce peşime takılmakla yetiniyor. Onun alt katın kapısını açmak için geldiğini bildiğimden ses etmiyorum. Zaten buraya tekrar geleceğimi pek zannetmiyorum. Zira Aras eninde sonunda dönecek ve benim onunla herhangi bir ortak alanı paylaşmaya niyetim yok.

'Okul dışında.' diyerek bana ufak bir hatırlatma yapıyor iç sesim. Haklılığı karşısında umutsuzca iç çekmekle yetiniyorum. Keşke okul değiştirme şansım olsaydı. Günün birinde utancımı atlatıp onun yüzüne bakabilsem bile bu canımı yakmaktan başka işe yaramayacak. Karşı karşı dururken yüzüne hasret kalmaya dayanacak gücüm yok artık.

Merdivenleri indiğimizde ayıboğan cebinden anahtarları çıkartıp kapıyı açıyor. Kapıdan içeri girerken onun buyurun dercesine saygıyla uzattığı eline bakıyorum. Ardından kendimi daha fazla tutamayıp içimdekileri döküyorum adama.

"Bu yapmacık nezakete gerçekten gerek yok." diyorum öfkeyle tıslayarak. "Senin gibi, fiziksel olarak kendisinden daha güçsüz kadınlara hiç çekinmeden şiddet uygulayabilen birinde çok gülünç duruyor!"

Ayıboğan bu ani öfke patlaması karşısında nedense hiç şaşırmıyor. Sanki bunları söyleyeceğimi zaten biliyormuş gibi bakıyor bana.

"O gün olanlar için ben de çok üzgünüm, Melek Hanım," diyor ayıboğan mahcup bir tavırla. "Tamamen mesleki deformasyon. Bana tekme attığınızda bir an için sizin de eğitimli biri olduğunuzu düşündüm. Eğer sivil olduğunuzu bilseydim kesinlikle öyle davranmazdım."

Bu da ne demek şimdi? Hem mesleki deformasyon ne alaka? Ayıboğan'ın eski mesleği ajanlık falan mı yani? Ters ters bakarak cevap veriyorum adama.

"Sivil olmayan kadınlara da şiddet uygulayamazsın, anladın mı?" diyorum tane tane. "Burada kilit nokta, karşındakinin kadın olması."

Ajan değilse bile bu adam ya emekli asker ya da eski bir istihbarat görevlisi. Acaba burası Ozan'ın dedesinin mekanı olabilir mi diye merak ediyorum birden. Zira bir hukukçu olan Hakkı Bey'in karanlık tiplerle alakası olduğunu hiç sanmıyorum. Gerçi... Neden olmasın? Sonuçta Hakkı Karadağ siyasetle son derece içli dışlı bir adam.

"Çaylaklık dönemlerimde ben de sizin gibi düşünüyordum, efendim," diyor bilgece bir tavırla gülümseyerek. "Sonra eğitimlerin birinde şu kadarcık bir kadın beni hastanelik etti. Üstelik amacı öldürmek bile değildi."

Şu kadarcık derken elini tuttuğu yüksekliğe bakınca söz konusu kadının benden bile kısa olduğunu anlıyorum. Bu çam yarmasını ufak bir hatundan dayak yerken hayal edince içimden gülmek geliyor. Öte yandan, o günü düşününce ilk vuran kişinin ben olduğumu da hatırlıyorum. Çok sağlam bir tekme atmıştım Ayıboğan'a, bir anlığına benim de eğitimli biri olduğumu sanmış olabilir. İstemsiz bir şekilde adamla empati kurmaya başladığımı, ona olan öfkemin azaldığını fark ediyorum. Kin tutamamak gerçekten çok boktan bir özellik.

"Yani fikrini değiştiren şey bu olay mıydı?"

"Hayır, hastaneden çıktığımda da hala sizin gibi düşünüyordum."

"Sonra ne oldu?"

"Sonra aynı kadın beni birkaç kez daha bayıltana kadar dövdü." diyor o anları hatırlamış gibi yüzünü buruşturarak. "Daha doğrusu, ben kadınları hafife almamayı öğrenene kadar."

Vay be... Kendimi birden Ayıboğan gibi bir çam yarmasını hastanelik eden o ufacık kadına imrenirken buluyorum. Keşke ben de uzman olsaydım dövüş sporlarında. Böylelikle bana yalan söylememeyi öğrenene kadar dövebilirdim Aras'ı. Belki de aramızdaki tüm problemlerin çözümü Aras'ın yiyeceği temiz bir dayaktan geçiyordu.

"Çok klas kadınmış doğrusu," diyorum bahsettiği kadına imrenerek. "Eğer yeniden karşılaşırsanız ona selamlarımı iletir misin?"

"Akşam eve gidince söylerim." diyor adam sol elini kaldırarak. Parmağındaki yüzüğü görünce kendimi tutamayıp ufak bir kahkaha atıyorum. Ayıboğan aramızdaki buzların erimiş olmasından son derece memnun olmuşa benziyor.

"Tekrar özür dilerim." diyor bana gülümseyerek. "Ve çok teşekkür ederim, Melek Hanım."

Kaşlarım sorgularcasına havaya kalkıyor. "Teşekkür niye?"

"Yumruktan kimseye bahsetmediğiniz için elbette." diyor sanki bu bir lütufmuş gibi. Şaşkınlıkla o söyleyene kadar böyle bir şeyin hiç aklıma gelmediğini fark ediyorum. Gerçi, aklıma gelseydi bile ufak bir çocuk gibi gidip korumayı Aras'a şikayet etmezdim. Adamı korumak için değil, sadece Aras'ı şikayetlerimi ileteceğim bir otorite olarak görmediğim için.

"Teşekküre gerek yok," diyorum ben de ona gülümseyerek. "Özüre gelince... Eğer eşine selamlarımı iletirsen konu kapanır."

Ayıboğan ona uzattığım elime bakıyor önce. Ardından o da elini uzatıp gülerek başını sallıyor. "Muhakkak söyleyeceğim, efendim."

Koruma kapıyı kilitleyip merdivenlerden yukarı çıkarken koridora yöneliyorum ben de. Kapının önünde bir an duraksayıp içeriyi dinliyorum ancak hiçbir ses gelmiyor. Derin bir nefes alıp kapıyı açıyorum.

İçeri girdiğimde gördüğüm manzara yüzüme şapşal bir gülümseme yayılmasına sebep oluyor. Üçlü koltukta Ada ve Ozan sarmaş dolaş uyuyorlar, normalde Ozan'ın tek başına bile sığmayacağı koltuğa bir şekilde iki kişi sığmayı başarmışlar. Onları rahatsız etmemek için sessizce odadan çıkmaya hazırlanıyorum. Elbette ki aptallığım burada da devreye giriyor ve daha kapıya varamadan metal dolaplardan birine çarpmayı başarıyorum.

Çıkan sesle birlikte Ada sıçrayarak açıyor gözlerini. Şaşkın bakışları benimle buluştuğunda bir an gülümser gibi oluyor, hemen ardından beline dolanan kolları fark edip çığlık atıyor. Onun bağırtısını duyan Ozan'ın dehşete kapılmış bir halde uyandığını fark ediyorum, kıza daha sıkı sarılırken onu korkutan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışarak etrafa bakıyor.

"Çek ellerini seni fırsatçı pislik!"

"Sen ne-AH!"

Ada ondan kurtulmaya çalışarak kendini koltuktan aşağı bıraktığında ikisi birlikte yere yuvarlanıyorlar. Bunun üzerine kendimi tutamayıp kahkahalarla gülmeye başlıyorum ben de. "Şey, ben en iyisi sizi yalnız-"

"Melek, dur!" diye bağırıyor Ada panikle. "Beni bu manyakla tek bırakma!"

Ben şaşkınlıkla arkamı dönerken Ozan'ın onu onayladığını duyuyorum. "Gitme, Melek!" diyor tıpkı Ada gibi. "Bu çatlakla yalnız kalamam!"

"Evlenirken aklınız neredeydi sizin?" diye söyleniyorum bir elimi belime koyup onlara bakarken. "Ayrıca buradan bakınca yalnız kalmak istiyormuş gibi duruyorsunuz."

Ancak o zaman birbirlerinden ayrılmayı akıl ediyorlar. Ben kahkaha atmamak için tavanı izlerken Ozan Ada'yı da beraberinde çekerek ayağa fırlıyor. Ardından Ada'nın ondan uzaklaşacak bir bahane bulmuş gibi öne atılıp minik buzdolabına doğru ilerlediğini görüyorum. Ozan ise kızın arkasından şapşal şapşal baktıktan sonra bana dönüp mahcup bir şekilde gülümsüyor. Kahkahamı bir öksürükle kamufle ederken Ada'nın sesini duyuyorum.

"Ne içersin, Melek?" diyor kapağı açıp içeri göz atarken. "Soğuk kahve sever misin?"

"Olur, sade olsun."

Ada elinde üç teneke kutuyla geri dönerken ben de Ozan'ın karşısındaki koltuğa oturuyorum. Kutulardan birini bana uzattıktan sonra yanıma oturuyor Ada. Ardından sırf gergin sessizliği ortadan kaldırmak için bir şeyler konuşmaya çalışıyor.

"Bu arada dün Aras'ın nerede olduğunu bulmayı denedim," diyor bana bakarak. "Ne yazık ki, hiçbir iz bulamadım."

"Garip ama bu sefer bana bile söylemedi." diye söze karışıyor Ozan hafifçe omuz silkerek. "Elimde ona ulaşabileceğim bir telefon numarası bile yok. Eh, ona da dönünce söyleriz artık."

Onun ne söylemekten bahsettiğini merak etmiyorum bile. Aklım hala Aras'ın nerede olduğunda çünkü. Görünüşe göre kendi telefonu kapalı. Sıkıntıyla iç çekerek ellerimi saçlarımın arasına daldırıyorum. Başımı çevirirken tezgahta duran metal bir nesne çarpıyor gözüme. Hayır, telefonu kapalı değil. Çünkü onu yanına bile almamış. Gururumla büyük bir savaş vererek içimden geçenleri dile getiriyorum.

"B-başına bir şey gelmiş... Olamaz, değil mi?"

Ozan boş boş bakıyor bana. Ardından bir kahkaha patlatarak Ada'ya müjdeli haberi veriyor. "Bu kız aşık olmuş!"

"Hayır!" diye itiraz ediyorum boğulmamaya çalışarak. "Hayır, ne alakası var?!"

"Çünkü Aras için endişelendin," diyor Ozan neşeyle bana dönerek. "Normal bir insan o sahtekar herifin cehenneme gittiğini bile duysa, oturup oradaki şeytanlar için endişelenirdi, Melek."

Haklı. Hem Aras hakkında, hem de benim anormal olduğum konusunda. Zira normal biri gidip de ortadoğu ve balkanların en yalancı, en düzenbaz, en sahtekar adamına aşık olmazdı. Fakat tüm bunları bilmeme rağmen onu merak etmeme engel olamıyorum.

"O iblisin nerede olduğuyla gerçekten ilgilenmiyorum," diyorum Ozan ve Ada'ya bakarak. "Ben buraya tablo meselesinin ne olduğunu öğrenmek için geldim. O akşam fuardan erken ayrılmak zorunda kalmıştım."

Ozan ve Ada tedirginlik içinde birbirlerine bakıyorlar. Onların söylemeye çekindiği şeyin ne olduğunu adım gibi biliyorum.

"Merak etmeyin, nişanlılık mevzusundan haberim var." diyorum onları ağır bir yükten kurtararak. "Mr. Saatchi denilen bir adamın bu olayı gerçek sandığından da."

"Öyleyse tabloyu kimin aldığını da biliyorsun?"

Ellerimi iki yana açarak çaresizce gülümsüyorum. "Maalesef o kısmı kaçırdım."

"Tabloyu Mr. Saatchi almış," diyor Ada beni şaşırtarak. "Aras'ın ortadan kaybolduğu gece bunları Elfida'dan öğrendik. Tahmin edeceğin üzere, o da bundan daha fazlasını bilmiyor. O günden beri de görüşmedik hiç."

Bakışlarımı odada gezdiriyorum sessizce. Yeni alınan ses sistemine, duvarlardaki metal raflara ve ardından da bilgisayar masasının hemen üzerindeki minik araştırma panosuna bakıyorum. Tahta panonun üzeri Saatchi hakkında bir takım yazılar ve görsellerle dolu. Anlaşılan o ki, birileri adamı fena deşmiş.

O yüzden Ada'ya dönüp şirin bir şekilde gülümsüyorum. "Ama sen biliyorsun, değil mi?"

Cevap olarak yüzünde hınzır bir sırıtış beliriyor. "Birazcık araştırma yapmış olabilirim."

"Neyse ki bu araştırmalara ihtiyacımız kalmadı." diye söze karışıyor Ozan. "İki gün önce Hakkı Amca beni arayıp evlerine bir paket geldiğini, Aras hangi cehennemdeyse hemen dönmesini söylememi rica etti. Onlara gittiğimde bil bakalım karşımda ne buldum?"

"Ne buldun?"

"Mr. Saatchi tarafından Aras ve Elfida adına gönderilmiş bir nişan hediyesi!"

Eliyle odanın en ucunda duran kutuyu işaret ettiğinde nefesim kesiliyor. Gördüğüm şeyi yanlış yorumlamaktan korkarak "Hadi canım?" diyorum. "Ciddi olamazsınız..."

Ada bir elini beline koyarken bilmiş bilmiş gülümsüyor. "Tabloyu yerde ararken gökte bulduk resmen."

"Ben bu konuda o kadar da sevinçli değilim doğrusu," diyerek söze karışıyor Ozan. "Günlerdir bu lanet şeyin başında nöbet tutuyoruz ve bil bakalım kim yerde yatıyor?"

"Başlama yine, Ozan." diyor Ada ters ters. "O zehirli şeyi küçük bir bebeğin yaşadığı eve sokmana izin veremem."

"Bak işte sen de söylüyorsun; küçük-bir-bebek!" Ozan sırtını esnetirken onun çileden çıkmış haline gülesim geliyor. "Tablonun kurşun geçirmez camlarını delmek için sahip olduğu tek şey dişleri ancak onlarla da henüz ekmek kesmeyi bile beceremiyor."

"Çatı katında neden uyumadınız?" diyorum dayanamayıp lafa karışarak. "Orada zaten dayalı döşeli bir ev var."

"Aras'ın evi," diyerek düzeltiyor Ozan. "Nasıl o bizim evimize izinsiz giremiyorsa, biz de onun evine giremeyiz. Tabi, bu durumun senin için geçerli olduğunu sanmıyorum, muhtemelen parmak izin sistemde tanımlıdır."

Parmak izi sistemi mi? Çatı katına girerken kendimde olmadığımı düşününce bunu hatırlamıyor oluşum mantıklı geliyor. Çıkarken de öyle telaşlıydım ki, dönüp arkama bakma şansım olmamıştı. Kendimi birden eve girip giremeyeceğimi merak ederken buluyorum. Fakat heveslisiymiş gibi gidip deneme yapacak değilim elbette.

"Tabloyu görebilir miyim?" diyorum onun yerine. "Nasılsa cam kaplaması var, değil mi?"

"Elbette, keyfine bak." diye cevap veriyor Ozan kapıya doğru ilerlerken. "Bu esnada ben de yiyecek bir şeyler getireyim."

Ozan odadan çıkıp gittiğinde ben de tablonun içinde bulunduğu karton kutuyu açmaya çalışıyorum. Ada eline bir maket bıçağı alıp yanıma geliyor. Sert mukavvayı saran bantları kestikten sonra kenara çekilip onun kutuyu açmasına izin veriyorum. Tabloyu çıkardıktan sonra kollarının arasında tutarak bana doğru çeviriyor.

İlk tepkim nefesimi tutmak oluyor yeniden. Daha da geriye çekilip karşımdaki eşsiz Cehennem tasvirini incelemeye başlıyorum. Öylesine detaylı bir çizim ki, elime mercek alıp yakından bakmaya kalkışsam her bir detayından ayrı tablo çıkacağına eminim. Tıpkı İlahi Komedya'da bahsedildiği gibi ters dönmüş bir koni biçiminde cehennemin katmanları bulunuyor çizimde. Renk geçişlerinde birçok ressamın altından kalkamayacağı ince dokunuşlar var.

Ancak tüm bunlar, tablonun sadece başarılı bir kopya olduğu gerçeğini değiştirmiyor elbette.

"Bu değil." diyorum başımı iki yana sallayarak. "Arzu'nun çizdiği tablo değil bu."

-*-

Tüm sanat eserleri sanatçının kişiliğini taşır. Bir tabloya bakarak ressamın onu çizerken neler hissettiğini anlamak mümkündür. O gece atölyede gördüğüm tabloda katıksız bir dehşet vardı. Şu anda karşımda duran tablodaysa çok daha zayıf, teknik üzerine yoğunlaşmış hisler görüyorum.

Elbette iki tablo arasındaki tek fark ressamın kişiliği değil, gördüğüm kadarıyla fiziksel farklılıklar da bulunuyor. En basitinden, bu tablodaki renklerin normal boyalarla yapıldığına kalıbımı basarım. Oysa Arzu'nun çizdiği tablo her an tuvalden dışarı fırlayacakmış gibi görünüyordu. Renkler eşsiz ve olağandışı düzeyde canlıydı.

"N-nasıl yani?" diyerek bakakalıyor Ada. "Sen ne dediğinin farkında mısın, Melek?"

"Adam sizi kandırmış," diyorum ona kendimden emin bir şekilde. "Hediye olarak tablonun kopyasını göndermiş."

Tabloyu yere bırakıp kendini üçlü koltuğa atıyor Ada. Bakışlarından onun da çok yorgun olduğunu görmek mümkün. Bense tam aksine bir enerji patlamasının eşiğindeyim. Aptal yerine konmak eskisi gibi çaresiz bırakmıyor beni, aksine öfkemi canlı tutarak ayakta kalmamı sağlıyor. Aras'a, Arzu'ya, Saatchi denen o adama, kısacası beni aptal yerine koymaya kalkan herkese haddini bildirme isteğiyle yanıp tutuşuyorum.

Yerimden kalkıp Ada'nın araştırma panosuna yürüyorum sessizce. Ardından omzumun üstünden bakarak sakince soruyorum.

"Adamla ilgili neler buldun?"

Yerinden kalkıp ayaklarını sürüyerek yanıma geliyor. Onun keyfinin tamamen kaçtığını ses tonundaki isteksizlikten anlayabiliyorum.

"Tam ismi Bezalel Levi Saatchi," diyor herifin resmini göstererek. "Aşkenaz kökenli Fransız. Hayırsever bir iş adamı ve ünlü bir koleksiyoner. Tabi bu topluma gösterdiği yüzü. Gerçekte ise tam bir sanat taciri."

"Ne tür bir tacirlikten söz ediyorsun?"

"Galerileri, sergileri ve tanınmamış sanatçıların atölyelerini gezerek uluslararası koleksiyonerler için sanat eseri topluyor. Aldığı eserleri yerel limanlarda depolayıp biraz zaman geçtikten sonra İsviçre ve Singapur'daki ana limanlara gönderiyor. Serbest bölge limanlarına yani."

"Serbest bölge limanı mı?"

Soruyu sorarken gözlerimin önüne fuardaki kör kütüphaneci geliyor. Ertuğrul Saral. Bana bilip bilmediğimi sorduğu şeylerden biri de buydu. Sadece birkaç hafta arayla aynı şeyin yeniden karşıma çıkması basit bir tesadüften çok daha fazlası gibi duruyor.

"Ülkenin sınırları içinde yer alan ama gümrük sınırı dışında sayılan serbest ticaret bölgelerine deniyor." diye açıklıyor Ada. "Bu bölgeler mali ve ticari yasalara tabi tutulmuyor, Melek. O yüzden ultra zenginlerin yasadışı mal varlıklarını sakladığı devasa depolar genelde buralarda oluyor. En büyük ve ünlü olanı İsviçre serbest liman bölgesindeki Le Freeport, bizim Saatchi de geçici depolardaki ganimetlerini oraya topluyor işte."

İlk kez cesaretimin kırıldığını hissediyorum. Sandalyeye çökerken umutsuzluk dolu bir sesle soruyorum Ada'ya. "Ne yani, bizim tablo şimdi İsviçre'de mi?"

"Henüz değil." diyor Ada masadaki dosyalardan bir kağıt çekip bana uzatarak. "Saatchi fuarda topladıklarını hala Pendik limanında tutuyor. Kontrollerin gevşek olduğu uygun bir anda gemilerle önce İtalya'ya, oradan da İsviçre'deki ana depolara gönderecek."

Başımı ellerimin arasına alıp odaklanmaya çalışıyorum. Tabloyu oradan almak zorundayız. Zira cinayet davası için tek ve belki de son şansımız bu. Ancak liman deposundan tablo çalmanın, rektörlükten kamera kaydı çalmaya benzemeyeceğini çok iyi biliyorum. Üstelik Aras ortalarda yok. Ne zaman döneceğini ise ancak Tanrı bilir. Tabi, ona da yalan söylemediyse. Derin bir nefes alıp başımı kaldırıyorum.

"Saatchi buradaki depoyu ne zaman boşaltacak?"

"Melek eğer düşündüğüm şey-"

"Ne zaman, Ada?"

İç çekerek masadaki kağıtlara göz atıyor yeniden. Ardından son derece isteksiz bir tavırla bana cevap veriyor.

"Yazışmalarından anladığım kadarıyla iki üç ay içinde."

"Harika." diyorum ona sakince gülümseyerek. "Depoya giriyoruz."

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Elimde kahve kupasıyla Ada'nın dönmesini beklerken odada volta atmaya başlıyorum. Rahatça konuşabilmemiz için Ozan'ı buradan göndereceğini söyleyerek yukarı çıkmasının üstünden yarım saat geçti. Bense giderek daha da sabırsızlanıyorum sanki. Gerçek tabloya ulaşabileceğimize yönelik umutlarım durmaksızın artıyor.

Sahte tablonun önünden geçerken bir şey dikkatimi çekiyor. Kahveyi masaya bırakıp yarım kalmış esere yaklaşıyorum yeniden. Tuvaldeki boyasız kısımlara bakarken orada gördüğüm boşluğun beni içine çektiğini hissediyorum. Garip. Gerçek tablodaki boşluklar beni böyle rahatsız etmemişti hiç.

Sonra anlıyorum. Gerçek tabloda beni rahatsız eden bir şey yoktu, zira gerçek tabloda boşluk yoktu. Tuvalin her yanı boyanmıştı, tamamlanmamış kısımlarında bile boş tuvalle aynı renkte boyalar gizliydi. Sıradan bir gözün dışarıdan fark edebileceği bir detay değildi bu, bense gerçek tabloya dokunurken boya partiküllerini parmaklarımın ucunda hissetmiştim.

Yakından bakarken iki tablo arasındaki farkların çok daha fazla olduğunu görüyorum. Minik dokunuşlar, eksik figürler ve ressama özgü gölgelendirme detaylarıyla aslında iki tablo birbirinden tamamen farklı. Neredeyse hiç düşünmeden hareket ederek çalışma masasından bir kalem alıyorum elime. Tuvali tam karşıma yerleştirdikten sonra masanın tahta yüzeyine gerçek tablonun detaylarını işlemeye başlıyorum.

Zor bir tablo Cehennem tablosu. Öylesine detaylı bir eser ki, yarım saat sonra Ada odaya döndüğünde tablonun ancak küçük bir kısmını karalayabilmiş oluyorum.

"Nihayet Ozan'ı göndermeyi başard-" Ada birden yarım bırakıyor cümlesini, ardından önümde duran masaya bakarak devam ediyor. "Yok artık, sen mi yaptın bunu?"

Onun sözleriyle birlikte geri çekilip masaya bakıyorum ben de. Kurşun kalemle tabloyu birebir çizemesem de gerçek tablonun eskiz versiyonunun da hemen hemen böyle olduğuna eminim. Çizdiğim kısım küçük bir parça ancak şimdi sahte tabloyla gerçek arasındaki farklar daha net görülüyor sanki.

"Boşver şimdi onu," diyorum Ada'yı kolundan tutup üçlü koltuğa çekerken. "Anlat bana, kim bu yardım alacağımız kişiler? Onları nereden tanıyorsun?"

Tereddüt dolu bir bakış atıyor bana. Bense bu ifadenin zerre yabancısı değilim. Elimi omzuna koyarak güç vermeye çalışıyorum Ada'ya.

"Anlattığın her şey aramızda kalacak, söz veriyorum."

"Biliyorum." Hafifçe gülümsüyor bana. "Şimdi sana biraz geçmişten bahsetmem gerekecek."

"Zevkle dinlerim," diyerek masanın başına dönüyorum yeniden. "Sen anlatırken ben de şu detayları çizeyim, ne dersin?"

Bu kadar rahat davranmamın sebebi onun anlattıklarıyla ilgilenmiyor oluşum falan değil. Sadece yanında oturup gözlerimi yüzüne diktiğimde rahat edemeyeceğini biliyorum. İnsanlar travmalarını pamuklara sarar her zaman. Geçmişten kalan kötü anıları bir annenin yavrusuna gösterdiği gibi bir korumacılıkla kendimize saklarız. O yüzden eski yaralarımızı en kolay yabancılara açarız. Bir de bizi umursamayanlara. Zira hepimiz içten içe, bizi gerçekten önemseyen insanların günün birinde yaralarımızı kullanacağından korkarız. Ne yazık ki, genelde kullanırlar da.

"Babamı hiç tanımadım ben," diyerek söze başlıyor Ada en sonunda. Kurşun kalemi tahtada gezdirirken hiçbir tepki vermiyorum ona. "Annem uyuşturucu bağımlısıydı, birkaç gram eroin için tanımadığı adamlarla yatacak kadar hem de."

Parmaklarımın kalem üzerindeki baskısı giderek artıyor. Sessizce ama giderek daha koyu izler bırakarak çizmeye devam ediyorum.

"On dört yaşımdayken birini yaralayınca ıslah evine gönderdiler beni, oradan da yetimhaneye. Belki saçma gelecek ama hayatımın en mutlu yıllarını yetimhanede geçirdim, bahsettiğim kişilerin çoğuyla da orada tanıştım. Tahmin edeceğin üzere, bilgisayarlarla olan alakamı da onlardan öğrendiklerime borçluyum."

Soru sormuyorum ona. Ada'nın anlattığı cehennemi dinlerken gittikçe artan bir öfkeyle Cehennem tablosunu çizmeye devam ediyorum sadece. Acaba mutlu çocuklukların olduğu bir yer var mı dünyada? Eğer varsa, neden etrafım hep aksi örneklerle çevrili?

Her yaralı çocuk ilk bakışta tanır yaralı çocuklukları. Ada, Lavinia, Mehmet, Arzu. Bunlar benim ilk görüşte tanıdıklarım. Aras'ın da onlardan birini olduğunu fark etmemse, kendisi bile yaralarının farkında olmadığı için, epey zaman almıştı.

"Bazen yetimhaneden kaçıp gizli yerimizde buluşurduk, günün birinde dünyayı daha adil bir yer haline getirmek gibi hayallerimiz vardı. Sonra bir gün siber camiada ses getirecek bir eylem yaptık ve ülkenin en büyük siber saldırı ekiplerinden birinin dikkatini çektik. Bize onlara katılmamızı teklif ettiklerinde bunun geri dönüşü olmayacağını, karşımızdaki adamların ciddi işler peşinde olduğunu biliyordum. O yüzden cesaret edemedim, böylece ekiple yollarım ayrılmış oldu."

"Anladım." diyorum masayı işlemeye devam ederken. "Peki bu büyük ekip bize yardım etmeyi kabul edecek mi?"

"Karşılığında muhakkak bir şey isteyeceklerdir," diyerek yerinden kalkıyor Ada. "Ama içlerinde çok yakın arkadaşlarım var, yardım isteğimi görmezden geleceklerini sanmıyorum. Tabi önce deponun tüm güvenlik şemasını- Melek?"

Sanırım beyaz ahşapa damlayan yaşlar beni ele veriyor. Bense masaya eğdiğim yüzümü daha fazla gizleyemiyorum. Kalemi bırakıp ağlamaktan kızarmış gözlerimi Ada'ya çeviriyor ve hiçbir şey söylemeden sıkı sıkı sarılıyorum ona. İşte benim umursamazlık taklidim de buraya kadar.

"Ozan bilmiyor, değil mi?" diye soruyorum ona ağlamamı bastırmaya çalışırken. "Hoş, ben de çok az bir kısmını öğrendiğime eminim."

Şefkatle sırtımı sıvazlıyor Ada. Ardından yumuşak bir ses tonuyla cevap veriyor. "Geçmiş, geçmiştir."

"Evet, geçmiş geçmiştir." diyerek onaylıyorum onu. "Ancak bir de geçilemeyenler vardır, Ada."

Birkaç cümlede özet geçtiği bu hatıraların onda bıraktığı izleri tahmin bile edemiyorum. Neden birini yaraladı mesela? Bir insanı başka bir insana zarar verecek kadar cinneti eşiğine ne getirebilir? Uyuşturucu bağımlısı bir anneyle o yaşa kadar nasıl geldi? Ozan gerçekten onun yaşadıklarının hiçbirini bilmiyor olabilir mi? Bunun gibi onlarca soru var ona sormak istediğim. Her birinin cevabında bambaşka yaralar açılacağına eminim.

"Değiştiremeyeceğimiz şeyleri konuşmanın gereği yok," diyor iç çekerek. "Hem ben sana bunları nerede edindiğini soruyor muyum hiç?"

Bunları derken kolumu tutup havaya kaldırarak eski birkaç yara izini işaret ediyor. Yutkunarak geri çekilip başımı sallıyorum ona.

"Haklısın, gereği yok."

Ada başını yana eğip sanki içimi görüyormuş gibi uzun uzun bakıyor bana. Derin kuyulara uzun süre bakmak tehlikelidir diye hatırlatıyorum kendime. Ada'nın da içinde boğulmaya yetecek kadar derin kuyuları var. Dipsiz değil ama bir hayli derin kuyular. Bakma onlara, Melek.

"Dediğim gibi, onlardan yardım istemeden önce yapmamız gereken bir sürü şey var." diyerek konuya dönüyor Ada. "Liman bölgesinin haritasını internetten bulabilirim ama bize deponun güvenlik şeması da lazım. Sadece bu şemayı çıkartmak bile tek başına iki ayımızı alabilir."

"Şemayı nasıl çıkartacağız ki?"

"Dış güvenlik sistemi için drone kullanabiliriz," diyor bilgisayara yönelirken. "Pendik limanı serbest bölge sınırları içerisinde değil, o yüzden orayı havadan görüntülemenin yasak olduğunu sanmıyorum. Ama deponun iç sistemini öğrenmek için epey kafa patlatmamız gerekecek."

Klavyenin üzerinde gezinen elleri birden duruyor ve yavaşça başını bana doğru çeviriyor. "Bu işe girişmek istediğine gerçekten emin misin, Melek?"

İlk kez o zaman fark ediyorum başka bir seçeneğin varlığını. Bunu yapmak zorunda değilim. Arzu'nun öldürüldüğü gerçeğini basitçe görmezden gelip hayatıma devam etme şansım da var. Ya da diğerleri gibi oturup Aras'ın dönmesini bekleyebilirim. O nasılsa halletmenin bir yolunu bulacaktır diyerek arkama yaslanıp tüm yükü üzerimden atabilirim.

Tüm bu ihtimallerin gölgesinde Ada'ya dönüp gülümseyerek cevap veriyorum.

"Evet, eminim."

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Yere inmiş bir melek.
Tüm gerçeği söylememiş bir erkek..."

-Jean-Christophe Grangé, Koloni

-*-

Kolumdaki bandajla oynarken dikkatimi derse vermeye çabalıyorum tekrar. Elbette ki hiçbir işe yaramıyor. Gerçi, ders içi performansımdaki düşüşe rağmen okul dışı saatlerimi oldukça verimli geçiriyorum. Son günlerde düşüncelerimden kaçabilmek için o kadar çok ders çalıştım ki, finallerde çanı yukarı çekenlerden biri olacağıma eminim.

Aylar önce hayalini kurduğum hayatı yaşıyorum resmen. Düzenli, güzel maaş aldığım ve çok yorucu olmayan bir işim var. Annemle her konuştuğumda sesi biraz daha neşeli geliyor, memleket havasının ona iyi geldiği apaçık ortada. Nazenin deneme sınavlarında giderek daha iyi netler yapmaya başlıyor, bursumu kaybetme tehlikem sıfıra yakın ve hayatımda her şey son derece yolunda gidiyor.

Ancak mutsuzum. Bu tıkır tıkır işleyen düzenin içinde bir yerlerde sıkışıp kalmış gibi hissediyorum. Hayatımdaki kaosların en büyük ve belki de tek sebebi ortadan kaybolduğundan beri bir boşluk uğulduyor içimde. Ecelime susamış gibiyim. Yolunda giden her şeyi elimin tersiyle dağıtıp kargaşaya bırakmak istiyorum kendimi. Ne yazık ki, o kargaşanın nerede olduğunu bile bilmiyorum.

"Çıkabilirsiniz arkadaşlar."

Lavinia beni dürtünce irkilerek eşyalarımı toplamaya başlıyorum. Gülerek benim ne kadar çok irkildiğimle dalga geçiyor arkadaşım. Ona gergin bir gülüşle karşılık verip kitaplarımı çantama tıkıştırıyorum hızla. Lavinia ile birlikte amfinin kapısına doğru ilerlerken arkamızdan Hakkı Bey'in sesi yükseliyor.

"Melek, sen kal kızım."

Benimle birlikte sınıftaki birkaç kişinin daha şaşkınlıkla döndüğünü fark ediyorum. Hakkı Bey'in herhangi bir öğrencisiyle senli benli konuşması, hele hele öğrencilerine kızım oğlum gibisinden hitaplar kullanması görülmüş şey değil. Lavinia güç vermeye çalışırcasına kolumu sıkarken fısıldıyor.

"Ben sana fark eder demiştim."

'Umarım yanılıyordur.' diye dua ediyorum Lavinia'nın dışarı çıkıp kapıyı arkasından kapatmasını izlerken. Ancak Hakkı Bey'e döndüğümde bana doğru salladığı kağıtlar korktuğum şeyin başıma geldiğini gösteriyor. Yoklama kağıtları bunlar. Hakkı Bey başını önünde duran diğer kağıtlara eğerken bana bakmadan konuşuyor.

"Bu yaptığının suç olduğunun farkındasın, değil mi?"

Ne diyebilirim ki? Lavinia haklıydı, böyle bir şeyin fark edilmemesi imkansız. Ancak Hakkı Bey'in kendi oğluna ayrıcalık tanımayacağını da biliyordum. Tıpkı Aras'ın bir derse daha gelmezse komple sınıfta kalacağını bildiğim gibi... Asıl ilginç olan şey, aynı sınıfta kız kardeşi de varken Hakkı Bey'in Aras'ın yerine imza atanın ben olduğumu şıp diye tespit etmiş olması. Bakalım daha ne kadar dibe batacağım?

"Farkındayım, hocam..."

"Bununla ilgili tutanak tutarsam bursunu kaybedeceğini de biliyorsun..."

"Biliyorum, hocam."

"Öyleyse neden başkasının yerine imza atıyorsun, kızım?!"

Hakkı Bey bağırdığında elimde olmadan irkiliyorum. Bunun bir refleks olduğunu bilmediği için korktuğumu sanıp alçaltıyor sesini. Böylece kendimi bir kat daha ezik hissediyorum.

"Bak Melek, normalde çocuklarımın ilişkilerine karışmam, ancak senin iyi niyetini bildiğim için bu seferlik istisna yapacağım." Hakkı Bey durup derin bir nefes alıyor. "Ayrıca onun yerine imza atmana gerek yok. Zira Aras zaten okulu bıraktı."

Başımı yerden kaldırıp şaşkınlıkla bakıyorum karşımdaki adama. "A-anlamadım efendim..."

"Bu yeni bir şey değil, neredeyse üç hafta önce sildirdi kaydını." diyor Hakkı Bey beni incitmekten korkuyormuş gibi. "Eminim ilk fırsatta bunu seninle de paylaşacaktı."

"Hayır, hocam." diyorum sevdiğim adamın babasına gülümseyerek. "Paylaşmayacaktı."

Ardından Hakkı Bey'e başımla selam verip hızla terk ediyorum sınıfı. Kapının önünde beni bekleyen Lavinia yüzümdeki ifadeyi görünce hiçbir şey söylemiyor. Onu arkamda bırakıp binanın çıkışına doğru ilerliyorum. Aptal gözyaşlarım her zamanki gibi yanaklarıma hücum ediyor elbette. Montumun başlığını kafama geçirip kimseyle konuşmadan terk ediyorum fakülteyi.

Aptal. Aptal. Aptal. Sanırım beni bundan başka özetleyen bir kelime yok yeryüzünde. Kaç haftadır tıpkı bir aptal gibi kendi babasının dersinden kalmaması için onun yerine imza atıyorum. İroniye bak! Adamın gözünde düştüğüm konumu düşündükçe öfkeden kanım köpürüyor adeta. Oğlu sınıfta kalmasın diye bursunu tehlikeye atan ama oğlunun okulu bıraktığını bile söyleme gereği duymadığı aptal kızın teki.

Adam bana nasıl acıdıysa, normalde çocuklarının ilişkilerine karışmadığı halde oğlunun söylemediği şeyi tutup kendisi haber verdi. Gerçekten iflah olmaz aptalın tekiyim. Aras kimbilir hangi cehennemde, ne işler karıştırırken burada durmuş onun yolunu gözlüyorum. Neden? Çünkü aptalım.

Ama artık yeter. Gözlerimdeki yaşı silip hırsla telefonumu çıkarıyorum çantamdan. Artık yerimde oturup o yalancı şeytandan gelecek bir haber kırıntısını beklemeyeceğim. Telefon çalarken dudağımı dişliyorum öfkeyle. Birkaç çalışın ardından açılıyor ve karşı taraftan Emir Bey'in sesi yükseliyor.

"Melek?"

"İyi günler, Emir B-" İş yerinde olmadığıma göre resmiyete de gerek yok. Nazikçe düzeltiyorum sözlerimi. "İyi günler, Emir. Müsait misin?"

"Evet, biliyorsun bugün kendime tatil verdim."

"Tatilini böldüğüm için üzgünüm," diyorum neşeli bir ses tonuyla. "Ama şu yemek teklifinin hala geçerli olup olmadığını sormak için aramıştım. Yani, sınavlardan önce bir mola vermek güzel olur diye düşündüm de..."

"Bak işte bu harika bir haber." diye gülüyor neşeyle. "Günlerdir annemin söylenmeleriyle boğuşuyordum. Kendisi senin benim ters davranışlarım yüzünden gelmek istemediğine inanıyor da..."

Kendimi tutamayıp gerçek bir kahkaha atıyorum ben de. Emir başlarda bana karşı o kadar soğuk davrandı ki, ne yaparsa yapsın Nazan Hanım'ın onu suçlu bulacağı ortada. Saat sekizde hazır olacağımı söyleyip telefonu kapatırken üzüntümün de buharlaştığını hissediyorum.

Belki de en başından beri yapmam gereken buydu. İstenmediğim yerlerde bulunmak için çabalamaktansa bana gerçekten değer veren insanların yanında olmam gerekirdi. Nerede olduğunu bile bilmediğim, yanımdayken bile tamamen ulaşamadığım insanlar yerine bir telefonla ulaşabildiğim insanları önemsemeliydim. O zaman bu kadar incinmiş halde olmazdım.

-*-

Buz mavisi elbisemi giydikten sonra Naz'ın önüne oturup beni boyamasına izin veriyorum. Gözlerinde saklamaya çalıştığı endişeli bakışlarla makyajımı yapıyor kız kardeşim. Ardından birkaç nasihatle birlikte beni evden uğurluyor. Kapının önüne çıkarken Naz'ın sözlerini tekrarlıyorum kendi kendime.

"Geceden keyif almaya bak."

Emir tam söylediği saatte geliyor evimin önüne. Verdiği sözleri tutabildiğini görmek ona olan saygımın katlanarak artmasına sebep oluyor. Zihnimi tüm gereksiz yüklerden arındırıp onunla muhabbet etmeye koyuluyorum. Yolda bana Londra'daki hayatından, ilk duruşmasına giderken hissettiklerinden bahsediyor. Annesinin Londra'da bile kendisine münasip bir kız bulma çabalarından bahsederken kahkahalarla gülmeme engel olamıyorum.

Eğlenceli muhabbetimiz boğaz kenarındaki restorana vardığımız zaman da hız kesmeden devam ediyor.
Balık siparişinin üzerine garson içkileri sorduğunda Emir beyaz şarap içmeyi öneriyor. Bense rakı içmekte ısrarcı oluyorum. İçkiyle aramın iyi olup olmadığını bilmediği için başta tereddüt etse de kararıma saygı duyuyor.

Masaya bırakılan rakı sürahisini ona göstererek "Bak buna karafaki denir," diyorum bilmiş bir tavırla. "İngilizler bilmez."

Böyle şeyleri pek ciddiye almadığını bilsem de gülerek bana eşlik ediyor. Başlarda sohbetin neşesini iyice arttırıyor kadehtekiler. Ancak yemeğin sonlarına doğru yüzümdeki gülümsemenin yavaşça kaybolduğunu fark ediyorum. Rakının da böyle bir özelliği var işte. Doğu kültürüne ait her şey gibi başta mutluluk verse de zamanla insanın içine işleyip gizli saklı ne varsa ortaya döküyor.

"Tabloyu buldun mu?"

Emir'in ansızın sorduğu soru karşısında afallayıp kalıyorum. Alkolün etkisiyle bulanan aklımın bir oyunu olmalı bu. Aksi taktirde Emir'in tabloyu bilmesi imkansız. Hele ki benim son zamanlarda vaktimin çoğunu tabloyu bulmak için harcadığımı asla bilemez.

"Görünüşe bakılırsa, bulamamışsın." diyor kadehine biraz daha rakı doldururken. "Cevap Napolyon'du."

"Ha?"

"O tabloyu bana Arzu hediye etmişti," diye anlamsız bir açıklamaya girişiyor bu kez. "En yakın arkadaşının çizimini ilk görüşte tanırsın diye düşünmüştüm ama farklı olanın o olduğunu bir türlü fark edemedin."

Onun ofisindeki tablolardan bahsettiğini anladığımda içime öyle bir ferahlık yayılıyor ki derin bir nefes alarak arkama yaslanıyorum. Bir an için Emir'in gerçekten de Cehennem tablosundan bahsettiğini düşünmüştüm. Tamamen rahatlamış olarak cevap veriyorum ona.

"Sana söylemiştim, benim Arzu'nun resim çizdiğinden bile haberim yoktu."

"Sen o konuda ciddi miydin?" Emir elindeki kadehi masaya bırakıp hayretle bakıyor bana. "Melek, resim çizmek Arzu'nun hobisi değildi. Hayatıydı. Sadece çizmekten değil, resim üzerine konuşmaktan da büyük keyif alırdı."

Sözlerinin altında yatan 'Siz ne biçim arkadaştınız böyle?' iması savunmaya geçmeme sebep oluyor. Rakıdan bir yudum alırken usulca mırıldanıyorum.

"Evet, onun resim çizdiğini bilmiyordum," diyorum çenemi hafifçe dikleştirerek. "Ama Arzu'nun çizdiği bir tabloyu ilk görüşte tanıyacak kadar yakındım onunla. Ve seni temin ederim ki, ofisindeki tablo ona ait değil."

Aramızda kısa bir sessizlik oluşuyor. Ardından Emir kahkahalarla gülmeye başlıyor bana.

"O tablonun Arzu'nun atölyesinin baş tacı oluşundan, hediyesini bana kendi eliyle vermesine kadar sana bir sürü kanıt sunabilirim ama ben sadece şunu merak ediyorum," Bir an durup parmak uçlarında birleştiriyor ellerini. "Bu sonuca nasıl vardın?"

Ah, güzel soru. Ne yazık ki, hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim şey, o tabloyu Arzu'nun çizmediği. Tıpkı rüyalarda bazı şeyleri kendiliğimizden biliyor oluşumuz gibi içsel olarak sahip olduğum bir bilgi bu. Ötesi yok.

"B-ben... Bilmiyorum, çok saçma bir şey aslında..." diye söze girmeye çalışıyorum. "Bence her sanat eseri, onu yaratan sanatçıdan izler taşıyor."

"Van Gogh'un tablolarındaki karakteristik sarmallar ya da Picasso'nun eserlerindeki geometrik şekiller gibi bir ayrımdan mı bahsediyorsun?" diye soruyor bana. "Bu zaten bilinen bir şey, Melek."

"Hayır, öyle değil." derken buluyorum kendimi. "Fiziksel bir ayrımdan bahsetmiyorum ben. Demek istediğim... Bir tabloya baktığında ressamın onu çizerken neler hissettiğini anlayabilirsin. Aradan yüzyıllar geçse bile. Bu yüzden her tablonun kendine has bir melodisi var. Ya da belki de bir tat, ayrı bir koku. Tabloya bakarken hissettiğin soyut bir şey. Sanki, şey gibi..."

Doğru kelime ne? Neden aklımdan geçenleri ifade edemiyorum? Düşüncelerimi açığa çıkarması umuduyla bir yudum daha alıyorum rakıdan. Daha bardağı dudaklarıma götürmeden bir kelime zihnimde şimşek gibi çakıyor. Kişilik. Her sanat eseri, sanatçısının kişiliğinden izler taşır.

Benim o Napolyon tablosunda gördüğüm şey, katıksız bir zafer duygusuydu, bir meydan okuma. Ressamın coşkusunu hissetmiştim, öyle ki tabloyu çizerken elindeki fırçayı kılıç olarak hayal ettiğini bile görmek mümkündü. Bir muzafferin hisleri vardı o tuvalde, zehirlendiğini bile bile sessizce ölmeyi bekleyen bir insanın asla sahip olamayacağı hisler...

Başımı kaldırdığımda bunları asla Emir'e anlatamayacağımı fark ediyorum. Cehennem tablosunu bana gösterdiği akşam da benzer şeyi hissetmiştim; o tablodaki estetik güzelliğe hayran olmuştu, bense başta sadece dehşete düşmüştüm. Ve içimde bir yerlerde çok iyi biliyordum ki, Arzu da o tabloyu çizerken bir şeylerden ötürü dehşete düşmüş durumdaydı.

"Galiba bu beni biraz çarptı," diyorum elimdeki kadehi işaret ederek. "Saçmalıyorum."

Emir son derece ciddi bir tavırla moral veriyor bana. "Bu genel olarak yaptığın bir şey zaten."

"Teşekkür ederim."

"Rica ederim."

Aramızda birkaç saniyelik bir sessizlik oluyor. Ardından aynı anda kahkahalarla gülmeye başlıyoruz. Harika, rakının çarptığı tek kişi ben değilim anlaşılan.

"Ee, Nazan Hanım ne alemde?" diye soruyorum tamamen içkinin verdiği bir rehavetle. "Sana yeni gelin adayı bulabildi mi?"

Emir belli belirsiz yüzünü buruşturuyor. "Kendisi hala sana takık durumda."

"İşte buna içilir." Ardından iç çekerek öne uzanıp elini okşuyorum. "Ama benden sana yâr olmaz."

"İnsan insana yâr olmaz zaten, olsa olsa yara olur." diye cevap veriyor bana. "Ki ben bunlardan ikisini de aramıyorum zaten."

"Ne arıyorsun öyleyse?" diye soruyorum hafifçe gülerek. "Belanı mı?"

"Ah, ben onu çoktan buldum." diyerek bir yudum alıyor rakısından. "Ve çoktan kaybettim."

Söyledikleri o kadar çok dokunaklı geliyor ki bu kez gülerken rakıyı püskürtmeme nezaketini gösteriyorum ona. Sonra Emir de gülüyor. Onun bu umutsuz tavrı karşısında birden öfkelendiğimi hissediyorum. Kaybettiğine nasıl bu kadar emin olabilir ki?

"Neden onu geri kazanmak yerine burada oturuyorsun ki?" diye çıkışıyorum öfkeyle. "Sevdiğin kadın neredeyse, sen de git oraya."

Ya da en azından nerede olduğunu söyle ona. Bir haber gönder, bir ses, bir duyum...

"Gideceğim zaten," diyor Emir bakışlarını kadehteki beyaz sıvıdan ayırmadan. "Hepimiz bir gün gideceğiz oraya."

Siktir... Ne diyeceğimi bilemeyerek bakakalıyorum ona. Gözlerim dolmaya başlarken densizliğimin acısını çıkarmak için kadehe sarılıyorum tekrar. Buz gibi rakı boğazımda alevden izler bırakarak akıp gidiyor. Bir kez daha ölüm karşısında iliklerime kadar çaresiz hissediyorum kendimi.

Geçmişten gelen bir kar kokusu ciğerlerime dolarken merak etmekten kendimi alamıyorum. Acaba ben ne zaman gideceğim oraya? Gördüğüm ölümlerin, aklımdan hiç çıkmayan son tebessümlerin ağırlığı altında ezilmekten çok yoruldum. Sahi, daha kaç kişiye mezar olacak kollarım?

"Ben... Çok üzgünüm, Emir."

"Üzülme," diyor bu kez gülümseyerek. "Tüm patavatsızlıklarına rağmen yine de seni tanıdığım için mutluyum."

Hafifçe gülüyorum ona. "Başlarda pek çaktırmıyordun ama olsun."

"Çünkü kendimle savaşıyordum." diye şaşırtıcı bir itirafta bulunuyor. "Seni hayatıma alıp almamak konusunda çok kararsızdım. Bunu bir kez yaptığımda kontrolün benim elimden çıkacağını biliyordum."

"O ne demek?" diye geveliyorum kadehe ulaşmaya çalışarak. Ancak gözlerimin önündeki görüntü hiç durmadan titreşerek bana engel oluyor.

"Bir insanı hayatına alıp almamak senin elindedir," diye açıklıyor Emir şarap kadehinden bir yudum alırken. "Ancak o insanın senin hayatında nereye yerleşeceğine kader karar verir."

Mayhoş bir toz bulutunun tepemde dönmeye başladığını fark ediyorum. Üzerime tatlı bir yorgunluk çöküyor, yüzlerce metre ötedeki bir kurbağanın sesi gecenin içinde yankılanıyor. Evet, içkide çakırkeyif denilen durak her neresiyse ben o durağı çoktan geçtim. Elimi yanağıma yaslayıp Emir'e bakıyor ve iç çekerek itiraf ediyorum.

"Söylediklerinden hiçbir şey anlamadım."

Şapşal sıfatıma bakarken hafifçe gülüyor. Onun çaktırmadan rakı sürahisini kendi tarafına çektiğini fark edince, kadehi elimden almasından korkarak başıma dikiyorum.

"Demek istediğim şu ki, hayatındaki yerime sen karar veremezsin." diye cevap veriyor usulca. "Beni bir ağabey, bir arkadaş, bir patron ya da başka herhangi bir şey olarak görmek isteyebilirsin ama hangisi olacağımı bilemezsin."

Onun kendinden bahsettiğini sanarken okların birden bana dönmesi kafamı karıştırıyor. Karafakinin masada kendi kendine hareket etmeye başladığını fark ediyorum. Aklıma yeniden Hakkı Bey'den duyduklarım geliyor. Onun beni kırmaktan korkar gibi bir tavırla konuşması bir kıymık gibi saplanıyor içime. Kimi kandırıyorum ki? Karafakiyi kadehime boca edip üzerine su eklemeksizin dikiyorum kafama.

"Ama hangisi olamayacağını bilebilirim." diyorum kelimelerin benden bağımsız hareket etmesini izleyerek. "Çünkü bazı yerlerin zaten bir sahibi var, Emir. Bazı koltuklar tek kişiliktir."

"Bu mu yani?" diyor hafifçe gülerek. "Bütün mesele hayatına kimin daha önce girdiğiyle mi alakalı?"

Ona hemen cevap vermiyorum. Önce rakıdan bir yudum daha alarak zihnimi toparlamaya çalışıyorum. Ne yazık ki her geçen an biraz daha bulanık hale geliyor düşüncelerim. En sonunda politik bir cevap aramaktan vazgeçip aklımdan geçenleri doğrudan söylemeye karar veriyorum.

"Keşke bu kadar basit olsaydı," diyorum yeniden iç çekerek. Ardından başımı kaldırıp yıldızlı geceye bakıyorum dalgın dalgın. "Ama insanın hayatı taht kavgalarının yaşandığı bir imparatorluk değil. Bazen tahtın sahibi imparatorluğun kendisinden bile eski olabiliyor, hatta bana kalırsa birçok imparatorluk sırf bu yüzden kuruluyor."

Hafifçe tebessüm ediyor Emir. Ardından bir cevap vermeden ayağa kalkıp yanıma geliyor. Bana uzattığı eline bakarken onun bir şekilde beni anladığını hissediyorum. O yüzden önce masadaki kadehime uzanıp son yudumları da dikiyorum başıma. Anason kokusuyla birlikte boğazımı yakıp geçerken gözlerim dolarak elini tutuyorum Emir'in. Ardından diğer çiftlerin dans ettiği boş alana doğru ilerliyoruz yavaşça.

"O son kadeh neydi öyle?" diyor ellerini nazikçe belime yerleştirirken. Başım lunapark treni gibi döndüğü için onun bu davranışına minnettar kalıyorum.

"Son kadeh en güzeliydi," diyorum başımı omzuna yaslayıp yıldızlarla dolu geceye bakarken. "Yıkılan imparatorluklara içtim ben onu."

İç çekerek saçımı okşuyor şefkatle. Bir dost gibi. Bir ağabey gibi. Tüm gücümle ona karşı daha fazlasını hissedebilmeyi deniyorum ancak tek bir yaprak bile kımıldamıyor içimde. Emir haklı. Bir insanın hayatımızda nereye yerleşeceğini seçme hakkımız yok. Zaten aksi olsaydı, içimdeki krallara düşman olmayı başarabilirdim belki.

"O herife aşıksın, değil mi?"

Emir'in sorusu bıçak gibi kesiyor düşüncelerimi. İnkar etmek istiyorum ancak her ikimiz de ismini bile söylemediği o herifin kim olduğunu bilirken bu bana fazla alçakça geliyor.

"Olmamalıyım." diye mırıldanıyorum o yüzden. "O Arzu'ya ait."

Emir'in saçlarımdaki elinin donup kaldığını hissediyorum. Fakat alkol başımı öylesine döndürüyor ki ne söylediğimin bile farkında değilim. Boş boş konuşmaya devam ediyorum o yüzden.

"Arzu onu çok seviyordu..." diye geveliyorum hafifçe gülerek. "Seninle benim bir yeğenimiz olacaktı, biliyor musun?"

Emir beni aniden kendinden uzaklaştırdığında olduğum yerde yalpalıyorum. Dengemi bulmaya çalışırken bu kez kollarımdan sertçe tutuyor beni. Başını eğerek gözlerinde daha önce hiç görmediğim ürkütücü bir ifadeyle gözlerime bakıyor.

"Ne dedin sen?"

Hafifçe gülüyorum ona. "Bir şey mi dedim ben?"

"Melek, ciddi ol!" diyor kolumdaki baskısını artırırken. Normalde canımı yakmayacak bu hareketi, parmakları dikişlerime denk geldiği için acıyla inlememe sebep oluyor. Etrafımızdaki çiftlerin tedirginlikle bizi izlediğini fark ediyorum.

"B-bekleri...-Bebekleri olacaktı..." diye geveliyorum kolumu kurtarmaya çalışarak. "Kolumu bırak, lütfen."

"Hayır..." diye fısıldıyor kendi kendine konuşur gibi. "Hayır, bu kadarı çok fazla!"

"Kolumu bırak!"

Bir çift elin Emir'in bileğine yapışarak onu benden ayırıyor sertçe. Dengemi kaybederek arkaya doğru yalpalarken bir başkası belimden tutarak düşmeme engel oluyor. Hayretle başımı kaldırdığımda gördüğüm yüzün yabancı olmadığını fark ediyorum. Ardından engel olmama fırsat kalmaksızın kahkahalar ağzımdan dökülmeye başlıyor.

"Seni yalancı puşt," diyorum karşımda dikilen adama gülerek. "En az patronun kadar yalancısın sen de."

Geçen sabah hastanede gördüğüm koruma bu. Araf'tan aşina olduğum bir diğer koruma da Emir'i etkisiz hale getirmiş durumda. Beni tutan iri yarı adam sözlerimden hiç etkilenmemiş olarak cevap veriyor.

"Sizi evinize götürmem lazım, Melek Hanım."

"Orada durun bakalım!" diyerek söze karışıyor Emir. "Siz kim oluyorsunuz?"

Adamlar bir şeyler söylüyor. Kendimi tutamayıp gülerken ufak bir arbede çıktığını fark ediyorum. Sonra bakışlarım kolumdaki bandajdan sızan ince kana takılıyor ve hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Korumalardan biri diğer kolumdan tutarak beni sürüklemeye başlıyor. Emir'le diğer adam kavga ederken kendimi bir aracın koltuğuna oturmuş vaziyette buluyorum. Başımı koltuğun arkalığına yasladığım anda tatlı bir karanlık içine çekiyor beni.

Kolumdaki keskin bir acıyla gözlerimi araladığımda hastanede olduğumu fark ediyorum. Doktor olduğunu anladığım bir adam eğilerek anlayamadığım şeyler söylemeye başlıyor. Başımı sallayarak onu onaylıyorum. Ardından Naz üzerimi değiştirip yatağıma yatırıyor beni.

Uykuya daldığımda kendimi oldukça dehşetli bir kabusta, o ters ağacın gökyüzünden sarktığı yeraltı dünyasında buluyorum. Bu kez bir geyik bedenine hapsolmuş vaziyetteyim. Hareket etmeyi denediğimde bacaklarımdan birinin kapana kısıldığını görüyorum. Kurtulmaya çalıştıkça çelik dişler tenimi yarıp kanlar içinde bırakıyor. Başımı kaldırdığımda Aras'la göz göze geliyorum, bana bakarken yüzünde çaresiz bir ifade kol geziyor. Onun bana yardım etmek istediğini ancak yanıma gelemediğini anlıyorum.

O esnada önümden siyah cüppeler giymiş bir takım adamlar geçmeye başlıyor. Tam dokuz kişi. Doğruca Aras'a doğru ilerleyip onu bir ağaç kütüğünün önünde diz çökmeye zorluyorlar. Başını kütüğe koyduklarında ne yapacaklarını anlayıp çığlık atmaya başlıyorum. Keskin bir balta havaya kalkıyor. Hırsla kurtulmaya çalıştığım metal kapan bacağımı parçalarken Aras'ın gülümsediğini görüyorum.

Sonra balta hızla ağaç kütüğüne iniyor.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro