Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 21/1 - Öpücük

"ve unutulmuş sözler anlatır hikayemizi

tıpkı yıldızlı bir yaz gecesi dudaklarıma
bıraktığın o masmavi alacakaranlık gibi"

-

*-

Bugüne kadar gördüğüm en güzel kız çocuğu bu. Muhtemelen dört ya da beş yaşlarında hala. Koyu kestane ve bukle bukle saçlarının çevrelediği minik bir yüzü var. Uykusundan yeni uyanmış, yanaklarında henüz kurumamış gözyaşlarıyla ve ürkek bakışlarla süzüyor etrafı. Solgun yüzünde elmas gibi parıldayan çelik grisi gözlerine bakarken onun Nazmi Amca'nın akrabası olduğunu anlıyorum.

"Merhaba prenses," diyorum kelimeleri uzatarak yavaşça çocuğa yaklaşırken. "Kötü bir rüya mı gördün?"

Onu ürkütmeden yanına varmaya çalışmamı sessizce izliyor. Bir şekilde, çocuğun benden korkmadığını anlayabiliyorum. Islak kirpiklerinin çevrelediği iri gözlerinde salt bir merak var yalnızca. Yanına oturduğumda ufak bacaklarını kendine doğru çekerek bana yer açmaya çalışıyor. Kendimi tutamayıp eğilerek yanaklarından öpüyorum küçük kızı.

Kızın yanaklarının soğuk olduğunu fark edince şömineye göz atıyorum. Evet, neredeyse sönmek üzere. Ufaklığın uykudan yeni uyandığını, vücut sıcaklığı giderek düşeceğini ve üzerine bir şeyler giydirmem gerektiğini biliyorum. Neyse ki aradığım şeyi bulmam zor olmuyor. Katlanıp divanın üzerine bırakılmış minik örgü bir yelek çekiyor dikkatimi. Uzanıp onu elime alıyor ve üzerine giydirmeme izin vermesi için ufaklığa dönüyorum.

Yeleği elimde görünce onu giydirmem için kollarını uzatması ufak bir kahkaha atmama sebep oluyor. Ben üzerini giydirirken sessizce oturmaya devam ediyor. Yeleğini kollarından geçirdikten sonra yüzünü ellerimin arasına alıp boncuk gibi duran gözlerine bakıyorum şefkatle. O kadar tatlı bir şey ki, insanın yanaklarını ısırası geliyor gerçekten.

"Tanışalım mı?" diyorum minik kıza elimi uzatarak. "Ben Melek."

Cevap vermiyor. Onun yerine yavaşça yaklaşıp minik elleriyle sırtıma dokunuyor. Başta onun bana sarılmaya çalıştığını düşünüyorum ancak çok geçmeden geri çekiliyor ufaklık. Ardından başını hafifçe yukarı kaldırıp arkamda duran bir noktaya dikiyor gözlerini. Onun bakışlarını takip ettiğimde yandaki masada duran deftere baktığını anlıyorum. Gülerek uzanıp elime alıyorum defteri, ardından küçük kıza verip ne yapacağını izlemeye başlıyorum.

Minik parmakları bir şeyler ararcasına sayfaların arasında geziniyor bir süre. Bu esnada defterin onun çizdiği resimlerle dolu olduğunu fark ediyorum. Aradığını bulduğunda başını kaldırıp merakla bana bakıyor, bir yandan da eliyle resimdeki bir figürü işaret ediyor.

Resimdeki kanatları olan kadına bakarken ne demek istediğini anlıyorum. Ona Melek olduğumu söylediğim için kendince kanatlarımın nerede olduğunu sormaya çalışıyor. Onun bu masumluğuna önce ufak bir kahkaha atıyorum ancak kızın konuşamıyor olabileceğini fark ettiğimde içim buruluyor.

"Hayır, benim yalnızca ismim Melek," diyorum uzanıp buklelerini karıştırırken. "Senin adın ne, prenses?"

Sessizce bana bakmaya devam ediyor. Böylelikle emin oluyorum. Kendi kendime onun henüz okul çağında bile olmadığını, çocukların geç konuşmaya başlayabileceğini hatırlatmaya çalışsam da kızın sorununun bu olmadığının ben de farkındayım. Onun yaşlarındaki bir çocuğun, geç konuşma sorunu olsa bile, hiç değilse bazı kelimeleri söyleyebilmesi gerekirdi.

"Bakıyorum da Şirin'le tanışmışsınız."

Duyduğum sesle birlikte olduğum yerde irkiliyorum. Arkamı döndüğümde kapının pervazında durmuş şefkatle bizi izleyen Nazmi Amca'yla göz göze geliyoruz. Söylediği isim aklıma az önceki konuşmayı getiriyor, Aras'ın bahsettiği kişinin bu ufaklık olduğunu anlıyorum. Bu durum canımı daha çok sıkıyor zira konuşurken küçük kızın bir şeyleri atlatamadığından, iyice içine kapandığından bahsetmişlerdi. Dönüp meraklı gözlerle bizi izleyen çocuğa gülümsüyorum çaresizce.

"Demek ismin bu," diyorum elimi yeniden uzatarak. "Memnun oldum, Şirin."

Bu kez o da minik elini uzatıyor bana. Ciddiyetle tokalaşıyoruz, ardından dayanamayıp yanağından bir makas alıyorum bıcırığın. Sonra gözlerim deftere takılıyor yeniden. Elime alıp sayfaları karıştırmaya başlıyorum.

Gördüğüm resimler karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum. Evet, çizimlerin bir çocuğun elinden çıktığı çok açık. Çizdiği çizgilerde kalem tutmaya alışkın olmayan güçsüz parmakların acemiliğini görebiliyorum. Fakat beni şaşırtan şey, her resmin bir konseptinin olması. Bazıları ilk bakışta mantıksız görünüyor ancak içlerindeki tutarlılık bir yetişkinin zihninden çıkmış gibi duruyor.

Güneşin kırmızı çizildiği bir resimde hayretle papatyanın göbeğinin ve gökkuşağında sarı rengin olduğu katmanın da kırmızı çizildiğini fark ediyorum. Kırmızı olması gereken elmalarsa güneş sarısına boyanmış. Renklerin yer değiştirdiği bir dünya çizmiş diye düşünüyorum kendi kendime. Rastgele boyamamış hiçbir şeyi.

"Annesini böyle çiziyor hep," diyerek lafa karışıyor Nazmi Amca. "Gerçi haksız da sayılmaz, melek gibi kadındı rahmetli."

Ancak o zaman fark ediyorum önümde duran resmin içeriğini. Melek kanatları olan bu kadının aslında ufaklığın annesi, çizdiği yerin de hayallerindeki cennet olduğunu anlıyorum. Nasıl öldüğünü sormak istesem de kelimeler boğazıma düğümleniyor. Ne yapacağımı bilemeyerek küçük kızı yanıma çekip kollarımın arasına alıyorum. Şirin sessizce kucağıma sokulurken dönüp başka bir soru soruyorum Nazmi Amca'ya.

"Bu yüzden mi konuşmuyor?"

Başını sallayarak onaylıyor. "O sırada yanındaydı..."

Aklıma gözlerimin önünde ölen babam geliyor aniden. Gülümseyerek son nefesini verişini, hissettiğim o derin çaresizliği ve elbisemde ilk kez açan kıpkırmızı kan çiçeklerini hatırlıyorum. Kollarımda epey can çekişse de, ölüm anı sessiz bir uykuya dalar gibi olmuştu babamın. Gözleri kapanırken onu canlı tutan şey her neyse uçup gittiğini, bedeninin cansız bir maddeye dönüştüğünü hissetmiştim. Benden de bir şeyler eksilmişti sanki. Şahit olduğum her ölüm anında geri dönülmez bir şekilde yaralanıyordu ruhum.

Zor da olsa geçmişi zihnimden kovalayıp Şirin'e dönüyorum yeniden. Aklımda onun için yapabileceğim bir şeyler var ancak önce bir iki yere danışmam lazım. O yüzden insanları boş yere umutlandırmamak için şimdilik susmaya karar veriyorum. O sırada çırak oğlan içeri girip yemeklerin hazır olduğunu haber veriyor bize. Şirin'in elinden tutup Nazmi Amca'yla birlikte terasa doğru ilerlemeye başlıyoruz. Camın arkasından Aras'ın hala Elfida'yla gülüşerek bir şeyler konuştuğunu görüyorum. Dışarı çıktığımızda Nazmi Amca neşeyle o tarafa doğru sesleniyor.

"Aras, seninki geldi!"

Aras başını kaldırdığında bir anlığına gözlerimiz buluşuyor. Hemen sonra kendisine el sallayan Şirin'e çeviriyor başını. Bana bakarken takındığı soğuk ifadenin birden ortadan kaybolduğunu, yüzünde şefkatli bir gülümsemenin belirdiğini fark ediyorum. Yerinden kalkıp bize doğru yürürken Şirin'e sesleniyor neşeyle.

"Gel bakalım buraya, uykucu prenses!"

Şirin sanki bunu bekliyormuş gibi birden elimden kurtuluyor, onun neşeyle koşmasını izlerken elimde olmadan ben de kıkırdamaya başlıyorum. Biz Nazmi Amca'yla gülerken Aras da eğilip kendisine doğru koşan küçük kıza kollarını açıyor. Onun Şirin'i kucaklayıp havada döndürmesini izlerken içim ısınıyor sanki. Biriktirdiğim tüm kırgınlıklarım gözümde önemini yitirmeye başlıyor.

Masaya vardığımda sandalyeye ilişip onları izlemeye devam ediyorum. Şirin'in kıpkırmızı olmuş yanaklarına bakarken onlara müdahale etme dürtümle epey savaş vermem gerekiyor. En sonunda Aras da küçük kızın soğuk havada terlememesi gerektiğini akıl etmiş olacak ki, oyunu kısa kesip Şirin'le birlikte masaya dönüyorlar. Onun ufaklığı kucağına oturtup yeleğinin önünü iliklemesini izliyorum sessizce.

"Hafta sonu seni bize kaçırayım mı, prenses?" diyor Aras küçük kızın burnundan makas alırken. "Hem Laviş de çok özledi seni, ne dersin?"

Şirin kafası karışmış bir şekilde bakarak kaşlarını çatıyor ona. Önce minik ellerini birleştirip uyur gibi yanağına yaslıyor, ardından gözlerini açıp esneme taklidi yapıyor. Aras'ın onu anlamaya çalışarak birkaç beceriksiz tahminde bulunduğunu görüyorum.

"Uykun mu geldi, prenses?" diye soruyor şaşkınlıkla. Şirin başını iki yana sallayınca devam ediyor. "Kötü rüya mı gördün yoksa?"

Şirin yeniden başını iki yana sallayıp dudağını büküyor öfkeyle. Çocuğun derdini anlatmakta ne kadar zorlandığını görünce içim cız ediyor ve bu kez kendime engel olamayıp müdahale ediyorum.

"Hafta sonu ne zaman diye merak ettin, değil mi?" diyorum Şirin'e doğru eğilip. Onun yaşındaki bir çocuğun hafta kavramından haberdar olmaması çok normal. Nitekim hevesle başını sallayarak onaylıyor beni. İki gün sonrasını onun zaman kavramına uydurarak anlatmaya çalışıyorum.

"Bak şimdi bugün uyuyup uyanacaksın," diyorum tıpkı onun gibi uyuma taklidi yaparak. "Sonra tekrar uyuyacaksın ve uyandığında hafta sonu olacak. Anladın mı?"

Sözlerimi bitirdiğimde Şirin yeniden kafasını sallıyor bana. Ardından haftasonu müsait olduğuna kanaat getirmiş olacak ki dönüp bu sefer de Aras'ı onaylıyor. Başımı kaldırdığımda Nazmi Amca'nın da keyifle onları izlediğini fark ediyorum. Bense onun kadar şanslı değilim. Aras'ın Şirin'e bir şeyler anlatmasını izlerken zihnimdeki düşünceleri daha fazla bastıramıyorum çünkü. Kilitli sandıklar Pandora'nın kutusu gibi açılarak bütün yaşama sevincimi alıyor benden.

Arzu'nun elimi karnına koyup "Bak bu Melek Teyzen..." diyerek beni bebeğine tanıttığı anı hatırlıyorum birden.

Arzu o gün her zamankinden daha kötü görünüyordu. Okulun bahçesine otururken yeniden doktora gitmeyi teklif etmiştim ama reddetmişti beni. Söylediğine göre daha dün kontrole gitmişti ve hamileliğin ilk aylarında böyle şeyler olabiliyordu. Bana yalan söylüyor olabileceği aklımın ucuna bile gelmemişti.

Sonra yorgun olduğunu söyleyerek dizime yatmıştı her zamanki gibi. Ben onun saçlarını okşarken kendince hesaplar yapıyordu.

"Sence hangi ayda doğar, Melek? Ekim mi, Kasım mı?"

"Her halükarda dünya güzeli bir kış çocuğu olacak." demiştim altın sarısı saçlarını okşarken. Öylesine bir cevap vermemiştim ona, söylediklerime yürekten inanıyordum. Yıldızlarla dolu koyu mavi gözleri ve sapsarı saçları olan bir bebeği düşünürken benim için aksi mümkün değildi zaten. Canımdan çok sevdiğim iki insanın parçalarını taşıyacaktı, güzel olmaması imkansızdı.

O sırada Arzu benimle olan bağını koparmıştı yine. Karnını okşayarak bebeğiyle konuşuyordu. "Çok yakında buradan gideceğiz kızım," diyordu solgun bakışlarında cılız bir umut parıltısıyla. "Baban sözünü tutacak, ikimizi de götürecek buradan. Uzaklarda hep birlikte mutlu olacağız."

O baba onları hiçbir zaman götürememişti buralardan, en sonunda Arzu bebeğiyle birlikte tek başına gitmişti. Yine de son nefesinde bile, solgun bakışlarındaki cılız umudun hala yandığını görmüştüm. Ölümün bile söndüremediği o umut, orada sonsuza dek aşkla yanacaktı. Ve çok iyi biliyordum ki, Arzu'nun ateşi yandığı müddetçe, benim bir kıvılcım yakmaya bile hakkım olmayacaktı.

-*-

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Çılgın, coşkulu türküler gökleri aşıyordu;
Fakat şehrin bu mutlu, bu neşeli anında,
Kassandra bir hayal gibi dolaşıyordu,
Apollo'nun otağı sık defne ormanında.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

- EMİR -

- 3 yıl önce -

Şehir arabanın lastikleri altından parça parça dökülüyor, içimde katlanarak büyüyen bir sıkıntıya dönüşüyordu. Dışarıda Thames Nehri'ni görebilme umuduyla cama doğru çevirdim başımı. Gözlerime dolan tek şey İstanbul Boğazı'nın iç karartan maviliği olmuştu. Bundan sonra hayatımın rutin bir parçası olacaktı bu mavilik, kabul etmek istemesem de bunu biliyordum.

Zira amcamın yüksek lisans yapma önerime gönderdiği cevap basit ve netti; şık bir zarfın içindeki İstanbul'a tek yön uçak bileti. Konunun tartışmaya açık olmadığının farkındaydım, yurtdışındaki hayatım sona ermişti artık. Bunu anladığım anda itaatkar bir kurşun asker gibi eşyalarımı topladım, içine gıcır gıcır diplomamı koyduğum valizimle birlikte Londra'daki evimin kapısını sonsuza dek kapattım. Binadan ayrılırken evimle vedalaşmamıştım, hayır, benim evim bu dört duvar değildi.

Benim evim şehrin gri ve çoğu insanın iç karartıcı bulduğu monokrom siluetiydi. Birbirinden keskin çizgilerle ayrılmış sokakları, sokakta bir yabancıyla göz göze geldiğimde bana attığı o kayıtsız bakışı seviyordum. Londra bir insan yığınının birbirini hiç görmeden devinip gittiği bir sığınaktı. Bu yüzden evimle ancak uçak havalanıp da şehrin detayları bulutların içinde kaybolurken vedalaşabilmiştim. Şimdiyse camdan içeri dolan cıvıl cıvıl bir İstanbul manzarasına tahammül etmek zorundaydım.

Işıklarda durunca aracın etrafını saran çocuklara baktım tereddütle. Ellerinde satmaya çalıştıkları mendillerle camları yumrukluyorlardı. Dikiz aynasından bir tepki vermemi beklercesine bana bakan şoförle göz göze geldim. Bunu bir yeşil ışık olarak algılamış ve dilinin ucundakileri dışarı dökmeye başlamıştı hemen.

"Çocuklara bir şeyler vermek ister misiniz, efendim?" diye sordu nazik bir ses tonuyla. "Buradaki hayatınızın ilk gününde uğur getirir belki."

İstanbul'un bir batıl inanç cenneti olduğunu unutmuştum. Alışmam gereken tek şey bu cıvıltılı hava değildi anlaşılan. Nazar, şans, uğur, kader gibi kavramları da bir şekilde içselleştirmeliydim.

"Çocuklara bir şeyler veriyorum zaten," dedim şoföre açıklayıcı olmaya çalışarak. "Sokakta dilenmek zorunda kalmamaları için devlete düzenli olarak vergi ödüyorum mesela."

Adam bir an ağzını açsa da ses çıkaramadı. Bakışlarını yeniden yola çevirip gaza basarken beni anlamadığını, aksine kınadığını görebiliyordum. Çocuklara birkaç banknot vermediğim için onun gözünde cimri biri olarak yaftalanmıştım, vergi olarak ödediğim binlerce banknotun bir önemi yoktu. Devletten milyonlarca lira vergi kaçıran ama ışıklarda gördüğü çocuklara harçlık, çalışanlarına maaşları dışında avans veren amcamsa cömertliğiyle nam salmış bir insandı.

İç çekerek kravatımı gevşettim. Şehir beni boğuyor, amcamsa durmadan sabırsızlanıyordu. Onun neye ihtiyacı olduğunu, beni neden bir an önce İstanbul'da görmek istediğini biliyordum. Kamu görevi yüzünden resmi olarak yönetemediği şirketi için güvenilir ve itaatkar bir bekçiye ihtiyacı vardı amcamın. Danışmanlarına ve kıdemli şirket çalışanlarına güvenmiyordu. Öz oğlu ise hem henüz mezun olmamıştı, hem de onun istediği nitelikte bir bekçi olamayacak kadar dik başlıydı.

Amcamın şirketteki kara para akışına ses çıkarmayacak, usulsüzlükleri görmezden gelebilecek birine ihtiyacı vardı. Özgür aile şirketimizde dönen olayları bugün öğrenmiş olsa, yarın beraberinde savcılarla birlikte babasını tutuklatmak için geri dönerdi. Bense bu iş için biçilmiş bir kaftandım. Şahsi hayatımda kanunlara uyan bir vatandaş olmak çoğu zaman yeterli oluyordu bana. Kendi vergilerimi düzenli olarak ödediğim sürece şirketin kaçırdığı devasa vergileri sorun etmiyordum. Zira ben şirketin sadece bir çalışanıydım, orayı asla kendime ait olarak görmediğim için hiçbir zaman verilen görevlerin dışına çıkma gereği duymamıştım.

Eve geldiğimizi ancak araç köşkün önünde durduğu zaman fark edebildim. Belli ki şoför yoldayken evdekilere haber vermişti, tüm Bozkıroğlu ailesi verandaya sıralanmış beni bekliyordu. Onları oraya diken şeyin amcamın otoritesi olduğunu biliyordum. Önümüzdeki günlerde tüm aile bana aşırı sevgi gösterecek, beni bağrına basacak ve onlardan biri olduğumu hissetmem için çabalayacaktı. Bir kişi hariç elbette.

Arabadan indiğimde pek tepki verme şansım olmadı. Nazan Anne evlat hasretiyle yanan anaç bir tavuk gibi üzerime çullanmıştı çoktan. Doğruya doğru, hiçbir zaman kendi oğlundan ayrı tutmamıştı beni. Çocukluğumuzdan bu yana Özgür'ün beni bir otorite olarak görmesi için çabalamıştı. Kavga ettiğimizde haksız olsam bile azarı yiyen taraf kardeşim olurdu. Ben onun dengi değil ağabeyiydim ve her ne olursa olsun özür dileyen taraf Özgür olmalıydı. Nazan Anne bu fikirler doğrultusunda yetiştirmişti bizi.

İşe yaramıştı da. Nazan Anne'nin hemen ardından boynuma atlayan kişi Özgür oldu. Onun dönmemi heyecanla beklediğinin farkındaydım. Ne gibi hayaller kurduğunun da... Babamla durmadan çatıştıkları için Özgür'ün büyürken kendine örnek aldığı kişi ben olmuştum. Bunda zamanımın çoğunu yurtdışında geçirmiş olmamın da etkisi vardı elbette. Özgür beni tanımıyordu, sadece kafasında yarattığı ağabey figürünü ben sanıyordu. Onun hayallerinde idealist, dürüst ve Erdal Bozkıroğlu'nun şaşmış adalet terazisini dengeye getirecek bir ağabey yattığının farkındaydım. Ne çok yanıldığının da... Benim babasının emrindeki bir kurşun asker olduğumu anladığı gün ne tepki vereceğini çok merak ediyordum.

Özgür'ün kollarından sıyrıldıktan sonra Arzu'ya yöneldim bu kez. Diğerlerinin aksine o beni gördüğüne hiç memnun olmamış gibiydi. Kollarını göğsünde sıkıca kavuşturmuş, yüzünde küçümseyici bir ifadeyle bakıyordu bana. Tüm bunlara rağmen ona sarılmak üzere hamle yaptığımda geri çekilmesini beklemiyordum. Bu kadarı, hele ki amcamın yanında, onun için bile oldukça fazlaydı. Nitekim çok geçmeden amcamın kükreyen sesi doldurdu bahçeyi.

"Arzu!" diye hiddetle bağırdı küçük kızına. "Hemen sarıl ağabeyine!"

Erdal Bozkıroğlu bu ses tonuyla bir emir verdiğinde dünya üzerinde ona itaat etmeyecek hiç kimse yoktu. Kendi kızı dışında.

"Karşılama komitenizde yer alıyor oluşumla yetinmen gerekecek, baba," diye cevap verdi son derece umursamaz bir tavırla. "Ayrıca, o benim ağabeyim falan değil."

Arzu bunları söyledikten sonra sarı buklelerini savurarak dönüp eve doğru ilerlemeye başladı. Amcamın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilivermişti. Onun hiddetle kızının arkasından seğirttiğini görünce koluna yapışıp gitmesine engel oldum. Geldiğim günden aile içi huzursuzluklara sebep olmak istemiyordum çünkü. Nazan Anne ve Özgür hiçbir suçları olmamasına rağmen mahcup olmuşlardı. Arzu'nun amcamla olan çatışmasında genelde arada kalan, ezilen taraf o ikisi olurdu zaten.

Böylelikle İstanbul'daki ilk günüm son derece olaylı başlamış oldu. Bir an evvel Arzu'yla konuşup bu meseleyi çözmek zorunda olduğumun farkındaydım. Ancak sorun şu ki, bunu nasıl yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu.

-*-

"Sevmek sevildiğini bile farketmeden
Yaklaştıkça ölüm soğuk bir yağmur gibi
Sevmek zehir zemberek ve yürekten
Gecikerek de olsa vuruşur gibi

Sevmek için geç ölmek için erken"

-Atilla İlhan


-*-

Yollar uzayıp gidiyor önümde. Uzayan yollar, geçen yıllar, gerçekleşmemiş ihtimaller gidiyor. Kırmızı ışıkta durduğumuzda başımı cama yaslayıp bir yaz gününü aratmayacak parlaklıktaki gökyüzünü seyre dalıyorum. Güneş şefkatli bir ana gibi kucak açıyor yeryüzüne, tüm gölgelere savaş açmış gibi kuytulara ulaşıyor, teker teker karanlık noktaları yok etmeye çalışıyor. Bakışlarımı uzakta, çok çok uzakta belli belirsiz görünen koyu mavi yağmur bulutlarına dikiyorum. Dün geceki fırtınanın failleri bunlar. Hızla uzaklaşmalarına bakılırsa, uzun bir süre daha yağmur yağmayacak ve önümüzde hep güneşli günler olacak demektir.

Bunları düşünürken yüreğimi derin bir umutsuzluk kaplıyor. Huzursuz bir tavırla camdan geri çekilip gözlerimi ovuşturuyorum. Sonra ara sıra içimde beliren o hisse kapılıyorum yine, sanki birileri beni izliyormuş gibi... Ama bu anlamsız paranoyaları artık kanıksadığım için, bu kez görmezden geliyorum kolaylıkla. O sırada arkamızdaki araçlardan gelen birkaç korna sesi irkilmeme sebep oluyor. Eş zamanlı olarak ön koltukta oturan Elfida'nın konuştuğunu duyuyorum.

"Aras neyi bekliyorsun?"

Başımı kaldırdığımda trafik ışıklarının çoktan yeşile döndüğünü, bizimse hala hareket etmediğimizi fark ediyorum. Bir an sonra ise araç yeniden çalışmaya başlıyor. Korna seslerini arkamızda bırakarak yola koyuluyoruz. Elfida gülerek Aras'a takılmaya başlıyor. Onların yol boyunca maruz kaldığım diğer şakalaşmaları gibi bunu da görmezden gelmeye çalışıyorum.

"Dikkatin hep böyle dağınık mıdır?"

"Aslında dikkat dağıtıcı bir şeyler olmadığı müddetçe, hayır," diyor Aras tatlı bir tebessümle Elfida'yı süzerek. "Mesela yan koltukta oturan güzel bir kadın gibi."

Elfida duyduklarından etkilenmiş olarak şuh bir kahkaha atıyor ona. Bense kusma taklidi yapmamak için kendimi zor tutuyorum. Doğruya doğru, Elfida okulda olduğundan çok daha etkileyici görünüyor bugün. Üzerindeki abiyeyi andıran kostümü biraz abartı bulsam da kendisi halinden son derece memnun göründüğü için yorum yapmaya gerek duymuyorum. Zaten gideceğimiz yere uygun giyinmeyen tek kişi o değil, bir hamam böceği gibi arabanın bagajında geldiğim için benim de pek hazırlanma fırsatım olmamıştı.

Fırsat bulmuş olsaydım da ortaya pek matah bir şey çıkmayacağını bildiğim için çaresizce iç çekiyorum. Ardından onlardan biraz olsun uzaklaşabilmek için koltukta duran Contemporary İstanbul kitapçığını alıyorum elime. Neyse ki böyle durumlara fazlasıyla alışkınım. İstediğim zaman kendimi dışarıya kapatabiliyorum ben, hislerimle dünyanın geri kalanı arasına bir perde çekiyorum. Tıpkı şu an olduğu gibi.

Tüm dikkatimi kitapçığa vererek sayfaları karıştırmaya başlıyorum. Sanatçılar, sponsorlar, küratörler, geçmiş etkinlikten görüntüler... Bizim gideceğimiz sergiye eser bağışlayan ressamların ismine bakarken dikkatimi bir şey çekiyor. Başımı kitapçıktan kaldırmadan ortaya bir soru atıyorum.

"Sergide neden Bozkıroğlu ailesinden bir sürü kişinin eseri var?"

Gerçekten de Arzu'nun tanımadığım bir sürü akrabasının ismi yer alıyor listede. Tamam Nazan Hanım'ın resim çizdiğin biliyordum ancak ailenin geri kalanının da ressam olduğundan haberim yoktu. Bu durum nedense garip geliyor bana. Kısa bir sessizliğin ardından Elfida sevecen bir ses tonuyla soruma cevap veriyor.

"Bozkıroğlu ailesinin köklü bir sanat geleneği vardır."

"İyi de, sadece bu sergide aynı soyisimde beş ressam var," diyorum direterek. "Üstelik plastik sanatlar sergisinde de Bozkıroğlu soyisimli sanatçılar var. Sizce de burada bir terslik yok mu?"

Hem Aras'ın hem de Elfida'nın bana bakmasıyla önemli bir noktaya parmak bastığımı anlıyorum. Aras bir şekilde daha da rahatsız olmuş gibi görünüyor. Sessiz kalmayı tercih etse de zihninde dönmeye başlayan çarkların sesini duyabiliyorum. Elfida ise hafifçe omuz silkerek cevap veriyor bana.

"Bu konuda çeşitli teoriler var aslında," diyor camdan dışarı bakarak. "Ama bana kalırsa her şey göründüğü gibi. Sanatla ilgileniyorlar, çünkü sanatı seviyorlar."

O esnada dikiz aynasından dikkatle Aras'ı izlediğim için ayrıntıyı kaçırmıyorum. Elfida'nın son cümlesini duyduğunda dudaklarının kenarında alaycı bir tebessümün gölgesi beliriyor. Bir anlığına. Hemen sonra yeniden kontrol altına alıyor yüz ifadesini. Doğru bir noktada olduğuma emin olarak üsteliyorum.

"Aynı ailede bu kadar çok kişinin sanata ilgi duyması sizi rahatsız etmiyor mu yani?"

"Bu seni neden rahatsız ediyor ki?" diyerek bana dönüyor Elfida. "Keşke herkes onlar kadar sanata ilgi duysa..."

Ses tonunda ve bakışlarından onun bana laf sokma amacında olmadığını, gerçekten de neden bahsettiğimi anlayamadığını görebiliyorum. O yüzden daha fazla uzatmak istemiyorum konuyu. Elfida gibi sanatla iç içe olan bir insanın olaylara objektif bakamaması çok doğal.

"Bu arada bu yıl fuara 74.000 kişi katılıyormuş," diyorum kitapçığı göstererek. "Halktan herkesin gidebildiği bir fuara girmek için neden senin torpiline ihtiyacımız vardı ki?"

Söylediklerimin kulağa biraz ofansif geldiğinin farkındayım ancak kelimeleri daha fazla yumuşatabilmem mümkün değil. Zaten sorum ondan çok Aras'a olduğu için istesem de barışçıl davranamıyorum.

"Benim torpilim mi?" diyor Elfida şaşkınlıkla Aras'a dönerek. "İyi de hani bizi içeri-"

"Elfida."

İşte hepsi bu. Aras'ın kızın adını tıpkı vesvese veren bir şeytan gibi nazikçe mırıldanması, onu susturmak için yeterli oluyor. Elfida ona dönüp soru sorarcasına bir tavırla bakıyor önce. Yüzündeki sorgulayan ifadenin, Aras'ın gözlerine bakarken yavaşça silinip gidişine şahit oluyorum. Bu durum kendimi hepten dışlanmış hissetmeme yol açıyor. Ben Aras'ın gözlerine baktığımda dipsiz kuyular dışında hiçbir şey göremezken, başka bir insanın orada sorularına cevap bulabildiğim görmek, içimde bir şeyleri kırıyor sessizce. Öyle ki, bu kez bilgiye ulaşmamı engellediği için ona öfkelenecek gücü bile bulamıyorum kendimde. Yorgun bir tavırla yeniden arkama yaslanıp kollarımı göğsümde kavuşturuyorum. Artık kendimi o kadar halsiz hissediyorum ki, önüme evrenin sırrını taşıyan bir kutu koysalar, muhtemelen kapağını bile kaldırmazdım.

"Fuar halka yarın açılacak, Melek." diyor Aras dikiz aynasından bana bakarak. Sesinde ufak bir çocuğun gönlünü almaya çalışır gibi bir tını geziniyor sanki. "Bizim gittiğimiz ön gösterime sadece davetiyeyle girilebiliyor."

Kaşlarımı hafifçe çatarak kitapçığa gömülüyorum yeniden. Onun haklı olduğunu anlamam çok uzun sürmüyor. Güya tüm dikkatimle incelediğim kitapçığın ilk on sayfasının bu organizasyona ayrıldığını fark ediyorum. Anladığım kadarıyla bugün önce VIP Ön Gösterim, ardından da bir açılış resepsiyonu düzenlenecek. Yanlarında parantez içinde only invitations yazıyor, bunun içeri sadece özel davetiyeyle girebileceğimiz anlamına geldiğini biliyorum.

"Ön gösterimin ardından Boğaz'da After Party olacak," diyor Elfida bana muhteşem bir haber verirmiş gibi. "Sen de geleceksin, değil mi?"

Suratına kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyorum. Ben ve boğazda parti ha? Tam pijamalarımla orada olacağımı söylemek üzere ağzımı açtığımda Aras söze giriyor.

"Melek pek parti kızı değildir," diyor Elfida'ya dönüp açıklarcasına. "O daha çok baloları tercih eder."

Şaşkınlık içinde ona bakmakla yetiniyorum. Nereden biliyor ki? Bunları rastgele söylemediği son derece ortada ancak beni asıl şaşırtan bu bilgiye nereden ulaştığı. Zira daha önce onunla oturup da balo muhabbeti yapmadığıma adım gibi eminim.

"Evime dinleme cihazı mı yerleştirdin sen?" diyorum gözlerimi kısarak. "Yoksa bu bir kamera şakası falan mı?"

"Senin ismini davetli listesinde görünce ben de kendime bunu sormuştum," diye söyleniyor gözlerini yoldan ayırmadan. "Ta ki, kimin konuğu olduğunu öğrenene kadar."

Keşke kırmızı ışıkta duruyor olsaydık diye geçiriyorum içimden. Böylelikle Aras'ın kafasını tutup direksiyona geçirebilirdim. Zira artık gerçekten de sabrımın sınırına yaklaşıyorum. Bana sürekli kızmasından, bilmediğim bir şeylere öfkelenip üstüme gelmesinden ve beni çevresinde istemediğini hissettirmesinden yoruldum.

Kendi kendime düşünürken dudaklarımda acı bir tebessüm beliriyor. Benden ne bekliyor acaba? Çileden çıkıp ona bağırmamı, yaptıklarına son vermesi için yalvarmamı, bir aciz gibi canımın yandığını haykırmamı mı? Eğer benim acıya ne kadar dayanıklı olduğumu, en şiddetli fırtınalardan bile kabuğuma çekilip kendimi kapatarak kurtulduğumu bilseydi boşa uğraştığını anlardı. Elfida ile birbirlerine kur yapmaları da canımı yakıyor ama geçmişteki acılara kıyasla bu hiçbir şey. Ben onu Arzu'yu öperken gördüm. Uykusunda bile onu nasıl sevdiğine şahit oldum. Varlığından bile haberdar olmadığı o masum bebeğin yasını, onun yerine ben tuttum. Derim artık öyle sertleşti ki Elfida en fazla bir sinek ısırığı kadar rahatsız edebilir beni.

Düşüncelerimden kurtulmak istercesine başımı iki yana sallıyorum hafifçe. Sonra içimde o ara sıra kapımı çalan tanıdık his beliriyor yine. Sanki birileri beni izliyormuş, karanlık bir gölge hiç durmadan adımlarımı takip ediyormuş gibi...

Başımı kaldırdığımda dikiz aynasından dikkatle beni izleyen bir çift koyu mavilikle göz göze geliyorum.

Bakışlarımızın teması o kadar kısa sürüyor ki onun bana bakıp bakmadığından emin olamıyorum bile. Bir bulmaca çözmeye çalışır gibi dikkatle bakan gözleri bir an sonra yola odaklanıveriyor. "Acaba o benden neler saklıyor?" diye düşünmeden edemiyorum. "Benim içimde gün ışığına çıkmamış bir imparatorluk yükseliyor, tamam, ama ya Aras? Acaba onun zihninde kaç açılmamış sandık yatıyor?"

"-Balonun düzenleneceği yer değiştiğinde Nazan Bozkıroğlu'nun yüzünü görmeliydin, Aras." diyerek güldüğünü duyuyorum Elfida'nın. "Toplantılara nezaketen çağrıldığını bildiği halde koşa koşa gelmesi bile yeterince ezikçe değilmiş gibi-"

"Bir saniye, doğru mu duydum?" diyorum Elfida'nın sözlerine kulak kabartarak. "Sen az önce Nazan Bozkıroğlu mu dedin?"

Elfida gülmeyi bırakıyor aniden. Benim Arzu'nun yakın arkadaşı olduğumu ve ailesiyle hala görüştüğümü hatırlamış olmalı ki, dudaklarını ısırıyor tedirgince. Gerçi bunu bilmemesi de mümkün. Sonuçta okul epey büyük, üstelik ben geçen yıl hala hazırlık fakültesindeydim. Eğer Aras oturup kıza tüm davanın yanı sıra benim şeceremi de anlamadıysan, Elfida beni fazla tanımıyor demektir.

"Kusura bakma, Melek." diyor özür dilercesine. "Öyle demek istememiştim."

Anlatmış. Puşt.

Aras beni Elfida'ya anlatırken Elfida'yı bana anlatma gereği duymadığı için kıza boş boş bakmakla yetiniyorum. Neden bahsettiğine ya da benden neden özür dilediğine dair hiçbir fikrim yok. Ciddi olup olmadığını bile anlayamıyorum. Konuya nereden gireceğimi kestirmeye çalışırken Aras doğrudan Elfida'ya hitap ederek konuşmaya başlıyor.

"O cemiyetten değil," diyor sanki ben orada yokmuşum gibi. "Cemiyet dedikodularının hiçbirini bilmiyor."

Aslında hiçbirini bilmiyor değilim. Sinem denen cadının ailesinin sonradan görme olduğunu, insanların Ozan'ın dedesinden fazlasıyla çekindiğini ve Aras'ın babası hariç herhangi bir akrabasını-

...Bilmiyorum?

Henüz farkına vardığım bu gerçek beni bir kez daha sarsıyor. Sahi, neden bilmiyordum? Arzu hayattayken, istemediğimi bildiği halde, vaktimizin çoğunu bana Aras'ı anlatmakla harcardı. Öyleyse neden Aras'ın bir kız kardeşi olduğunu bile Arzu öldükten çok sonra tesadüfen öğrendim? Bu minik detay mideme bir yumruk gibi saplanıyor. Arzu'nun Lavinia'yı tanımaması, onun varlığından haberdar olmaması mümkün müydü? Aras'ın annesinin depremde öldüğünü bilmeme ihtimali neydi mesela? Neden benim bu ayrıntıların hiçbirinden haberim olmamıştı? Arzu, dilinden Aras'ı düşürmeyen en yakın arkadaşım, bu kadar çok konuşup da bu kadar az şey anlatmayı nasıl başarmıştı?

"Nazan Bozkıroğlu hakkında neden öyle söyledin?" diyerek pat diye dalıyorum lafa. Elfida'nın benden önce Aras'a baktığını görünce tepem atıyor.

"Yanlış kişiye bakıyorsun," diyorum kıza çıkışarak. "Sana soruyu Aras sormadı, ben sordum."

Şaşırıyor. Her ikisi de. Öfkeli bir gülüşün dudaklarımdan fırlamasına engel olamıyorum. Gerçekten de onların arasındaki sessiz iletişimi fark etmediğimi mi düşünüyorlardı? Elfida'ya baktığımda onun şaşkınlığa ek olarak biraz da ürkmüş göründüğünü fark ediyorum. Bu durum nedense gülme isteğimi kamçılıyor. Tanrı aşkına, bacak boyu benim omuzlarıma gelen bir hatunu korkutmaya nasıl başarmış olabilirim ki? Aras'a baktığımda onun da dudaklarının kenarını seğirdiğini fark ediyorum. Öyle ki, konuya müdahale etmeyi unutup Elfida'nın konuşmasına seyirci kalıyor mecburen.

"Yani, Nazan Hanım..." diyerek boğazını temizliyor Elfida sonunda. "Cemiyetteki kadınlar arasında, nasıl desem, pek saygın biri olarak görülmez..."

"Neden?" diye soruyorum kati bir ses tonuyla. "Elfida açık konuşur musun, lütfen?"

Onun üzerinde hakimiyet kurmama itiraz etmiyor bile. Böylelikle onun neden Aras'a danışmadan konuşmadığını da anlamış oluyorum. Karakteri gereği itaatkar birisi Elfida, sosyal ortamlarda kendisini domine edecek bir efendiye ihtiyaç duyuyor. Bu efendi az önce Aras'tı, evet. Ancak kontrolü elinden bıraktığı ufak bir boşluk anında ipleri elinden ben aldım.

"Tamam ama alınmaca gücenmece yok," diyor Elfida itaatkar bir kurşun asker gibi bana cevap vererek. Başımla onaylıyorum onu. Benden günah gitti dercesine omuz silkip anlatmaya başlıyor.

"Nazan Hanım pek sevilmez çünkü aradan kaç yıl geçerse geçsin o kadın cemiyetin gözünde hep metres olarak kalacak," diyor beni hayrete düşüren bir soğukkanlılıkla. "En yakın arkadaşına ihanet edip zavallının ölümüne sebep oldu. Sadece kızına onun adını vererek temizleyemez günahlarını."

Metres? En yakın arkadaşı? Kızının adı?

"Dur, dur," diyorum elimle sözünü keserek. "Böyle hiçbir şey anlamıyorum söylediklerinden."

Elfida düşüncelerini sıraya koymaya çalışır gibi sessizliğe gömülüyor birkaç saniye. O arada gözucuyla Aras'ı kontrol ediyorum. Yüzünde bizim konuştuklarımızla zerre ilgilenmediğini gösteren bir ifadeyle yolu izliyor. Ya da öyle gibi görünüyor.

"Peki öyleyse, en baştan başlayayım," diyor Elfida yeniden söze girerek. "Arzu Bozkıroğlu'nu duydun mu?"

Bu ne saçma soru der gibi gülüyorum. Elfida bana sabırsızca başını sallıyor. "Hayır, yirmi yıl önce ölen Arzu Bozkıroğlu'ndan bahsediyorum ben."

Tam duymadığımı söyleyecekken bir şey bana engel oluyor. Mezarlıktaki mermere kazılı isim beliriyor gözlerimin önünde, Arzu'nun mezarının biraz arkasında kalan gizemli mezar taşı... Orada ikinci bir Arzu Bozkıroğlu yattığını görmüştüm.

"Mezarlıkta ismini gördüm," diyorum Elfida'ya kafam karışarak. "Bir aile büyüğü olduğunu, Arzu'nun adını ondan aldığını düşünmüştüm."

"İkinci tahminin doğru ama ilkinde yanılıyorsun." diye cevap veriyor bana. "O kadın Erdal Bozkıroğlu'nun eski eşiydi, Nazan Hanım'ın da en yakın arkadaşı."

Şaşkınlık içerisinde ona bakıyorum. Aklımdaki korkunç ihtimali dile getirmeye çekindiğim için tam tersini soruyorum umutla.

"Yani Nazan Hanım en yakın arkadaşı öldükten sonra onun eşiyle evlendiği için mi sevilmiyor?"

"Hayır, yasak ilişkileri Arzu Hanım hayattayken başlamıştı." diyor Elfida ne yazık ki. "Hatta bildiğim kadarıyla..."

Bir an durup dudağını ısırıyor. Onun böyle tereddüt etmesi beni büsbütün meraklandırıyor. Sabırsızlık içinde öne doğru eğilip onu yüreklendirmeye çalışıyorum. "Hatta ne?"

"Elfida bence bu kadarı yeterli," diye aniden söze karışıyor Aras. "Asılsız söylentilerle boş yere kafa karışmaya gerek yok."

"Bir kere de engel olma be adam!" diye bağırıyorum çileden çıkarak. Aras dikiz aynasından huysuz huysuz bakıyor bana. Onun diretmesinden, kızın konuşmasını engellemesinden korkuyorum ama bu kez öyle olmuyor. Hafifçe omuz silkip dikkatini yeniden yola veriyor. Elfida'nın şaşkın bir şekilde bocalamasını, ardından yeniden lafa başlamasını izliyorum.

"Söylentiye göre Arzu Hanım onların yüzünden ölmüş, Melek," diyor duymak istemediğim o ihtimali dile getirerek. "Daha doğrusu... Onları öğrendiği için intihar etmiş."

Verecek bir cevabım vardıysa bile boğazıma düğümlenip kalıyor. Kendimi Nazan Hanım'ın yerine koyarken buluyorum birden. Acaba bu vicdan azabıyla nasıl hayatına devam ediyor? Onun insanlara yaptığı iyilikleri, anaç tavırlarını, bir zamanlar her daim gülümseyen yüzünü düşünüyorum. Tüm bu kendini paralayışının sebebi işlediği günahı telafi etmek istemesi olabilir mi?

"Francesca ve Paolo gibi..." diye mırıldanıyorum farkında olmadan. "Arzu Hanım da Giovanni'leri oluyor."

"Onlar kim?"

Elfida'nın meraklı bakışlarını görünce sesli düşündüğümü fark ediyorum. Mecburen kısaca açıklamaya çalışıyorum ona.

"İlahi Komedya'nın Cehennem bölümünde geçen iki aşık," diye başlıyorum söze. "Francesca ailesi tarafından Giovanni ile zorla evlendirilmiş bir kadın, Paolo ise evlendiği adamın erkek kardeşi. Yaşadıkları yasak aşk yüzünden birlikte sonsuza kadar cehennemde kalmakla lanetleniyorlar."

"Aslında Dante bunu lanetlenmek olarak görmüyor," diye düzeltiyor Aras. "Hatta onların yazgısını kıskandığı bile söylenir çünkü Francesca ve Paolo birbirine aşıkken Dante sevdiği kadın Beatrice'nin aşkını hiçbir zaman kazanamıyor. Ve onlar Cehennem'de bile birlikte olurken Dante Beatrice'den ayrı düşüyor."

Ona bakarken neyi tercih edeceğini merak etmekten kendimi alamıyorum. Gerçekten de sevdiğiyle cehennemde olmayı cennette yalnız kalmaya tercih eder miydi? Bu sorunun cevabı hangisi olursa olsun canımı yakacağı için bilmemek en iyisi diye düşünüyorum kendi kendime.

"Vay be, çok etkileyici..." diyor Elfida gerçekten de son derece etkilenmiş görünerek. "Ama bu yine de Arzu Hanım'ın ihanete uğradığı gerçeğini değiştirmiyor."

Onun haklılığı karşısında Aras'ın da benim gibi söyleyecek söz bulamadığını fark ediyorum. Yücelterek anlattığımız aşk hikayesi tek bir cümleyle paramparça oluyor; ihanet.

Yavaş yavaş, ne kadar büyük bir günahın eşiğinden döndüğümü idrak ediyorum o an. Bugüne dek duygularımı gizlemeyi başaramazsam neler olacağına dair net bir fikrim vardı hep. Aras bana tiksintiyle bakarak bunu en yakın arkadaşıma nasıl yaptığımı soracak, Arzu benden nefret edip rezilliğimle beni baş başa bırakacaktı. Kabuslarımda bile nedense Aras'ın doğru olanı yapacağına emindim, onun benim ihanetime ortak olabileceği ihtimalini hiç düşünmemiştim.

Acaba olur muydu? Tedirginlikle dikiz aynasından görünen yüzünü inceliyorum onun. Her şeyin çok daha kötü sonuçlanması, ikimizin de ellerine Arzu'nun kanının bulaşması mümkün müydü? Yeni farkına vardığım bu ihtimal öylesine korkunç ki, içimi rahatlatacak şeyler aramaya başlıyorum geçmişte. Aklıma Arzu hayattayken Aras'ın beni nasıl görmezden geldiği, cevap vermeye bile tenezzül etmediği, varlığımı zerre kadar umursamadığı anlar geliyor. Onun bana olan kayıtsızlığını hatırlayınca az da olsa rahatlıyorum. Bizden asla bir ihanet öyküsü çıkmazdı.

Sonra aklıma hastanede başucumdaki komodine bırakılmış unutmabeni çiçekleri geliyor. Onları önceki hastanın bırakmadığını elbette biliyordum çünkü çiçekler yeni koparılmıştı, hala çiy damlaları vardı üzerinde. Fakat kendimi kandırmayı, meseleyi bir sandığa kilitleyip zihnimde yok saymayı tercih etmiştim yine.

Ona gidip çiçekleri neden bıraktığını sorsam ne cevap verirdi acaba? Tanıştığımız gün bana bir söz vererek ellerime bıraktığı unutma beni çiçeklerini inkar eder miydi? Yoksa hayatında bir kez olsun dürüst olur muydu bana karşı?

-*-

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Yalnız tek başıma ben gözyaşları dökerim,
Zira tatlı hayaller aldatamıyor beni;
İşte yine görüyor kan içinde gözlerim,
Korkunç bir felâketin koşarak geldiğini."

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

EMİR
- 3 yıl önce -

Kurt gibi acıkmıştım, sofrada en sevdiğim yemekler vardı ama ben yiyemiyordum. İşte size bu evdeki hayatımın kısa özeti... Boğazıma dizilen lokmaları yutabilmek için önümde duran sudan bir yudum aldım. Oldukça talihsiz bir hamleydi zira daha ikinci yudumda deli gibi öksürmeye başlamıştım. Masadaki tüm başlar bana çevrildi, oturduğum yerde boğularak ölmemi izliyorlardı hayretle.

Neyse ki onlar müdahale etmeye kalkışmadan toparlayabildim kendimi. Çaprazımda oturan amcamın sırtıma geçirmeye hazırlandığı yumruğu havada kalmıştı, Nazan Anne'nin endişeli bakışları Özgür'ün bastırmaya çalıştığı kahkahasıyla tezat oluşturuyordu. Arzu ise boğularak ölmediğim için hayal kırıklığı yaşıyor olsa da, halinden son derece memnun görünüyordu. Kendimi İsa'nın Son Akşam Yemeği tablosunun bir parçası gibi hissetmeye başlamıştım.

"Bakıyorum da Londra'yı şimdiden özlemiş gibisin," diye aniden söze girdi amcam. Bunları bir serzeniş şeklinde mi yoksa sadece takılmak için mi söylediğinden emin olamamıştım.

"Orada kurulu bir hayatım vardı..." diye cevap verdim onu onaylarcasına. Sertleşen bakışları söylememi beklediği şeyin bu olmadığını gösteriyordu, muhtemelen burada ne kadar mutlu olduğumu falan duymak istiyordu amcam. Ancak değildim işte, burada hissedebildiğim tek şey belirsizliğin verdiği tedirginlikti.

"O hayatı buraya da taşıyabilirsin," dedi ufak bir tavsiye verir gibi. "Kız arkadaşınla bunu konuştun mu hiç?"

"Hayır, konuşmadım." dedim yeniden suya uzanarak. Bu kez yarı yolda vazgeçmiştim. "Biz... Ayrılmanın daha uygun olacağına karar verdik."

Masada kısa süreli bir sessizlik oluştu. Amcamın bana verecek bir cevap bulamadığını fark etmiştim ancak yüzünde herhangi bir pişmanlık belirtisi de yoktu. Klasik... Nazan Anne ve Özgür'ün yüzüyse samimi bir kederle gölgelenmişti. Bir başka klasik... Birilerinin sessizliği kırmasını bekliyor gibi görünüyorlardı. Ancak bu kişinin Arzu olmasını hiçbirimiz beklemiyorduk.

"İyi yapmışsınız," dedi sarı buklelerini zarifçe omzuna atarak. "Sonuçta başka bir insan için tüm hayatını geride bırakmak çok büyük bir fedakarlık."

Söze karışan ikinci kişi amcam olmuştu. "Eğer kız onu gerçekten seviyorsa eminim ki bu fedakarlığı seve seve yapacaktır."

"Çok doğru," diyerek eşini onayladı Nazan Anne. "Aşk fedakarlık gerektirir."

"Jenna'nın buraya gelmesi demek, tüm ailesini geride bırakması demekti," diye üsteledim çaresizce. "Bunu onlara yapmaya hakkımız yoktu."

Arzu hafifçe gülümsedi. Sanki konu tam da onun istediği yere gelmiş gibiydi.

"Öyleyse birbirinize aşık değilsiniz," dedi parmağını bardağın kenarında gezdirerek. "Gerçekten aşık olsaydınız, diğer insanlara ne olacağını düşünmezdiniz."

Masada bu kez çok daha ciddi bir sessizlik oluştu. Arzu kırdığı potun farkında değilmiş gibi görünüyordu, belki de umursamıyordu. Ve bu da son klasik... Arkama yaslanarak onu amcamın elinden bu kez kimin kurtaracağını merakla beklemeye başladım. Özgür yemek yerken kendinden geçmiş gibi görünüyordu, o yüzden görevi annesi devraldı.

"Oğlum enginardan hiç yememişsin," dedi Nazan Anne konuyu değiştirerek. "Beğenmedin mi yoksa?"

Onun bana hitap ettiğini anlamam biraz uzun sürmüştü. Hafifçe şaşırarak önce ona, ardından masanın üzerinde duran enginara baktım. Yemeklerin hepsini kendi eliyle yaptığını, olur da herhangi birini yemeyi ihmal edersem içten içe kırılacağını biliyordum. Tam Özgür'den yemeği uzatmasını istemek için ağzımı açtığımda amcam devreye girdi.

"Arzu ağabeyine enginarı uzatır mısın?"

Yeni bir kavganın ufukta göründüğünü anlamıştım. Bu kez nasıl ters bir laf edeceğini merak ederek tedirginlikle Arzu'ya çevirdim bakışlarımı. Ancak hiçbir şey söylemedi. Onun yerine zarif bir tavırla masadaki yemeğe uzandı, ardından şirin bir şekilde gülümseyerek tabağı hemen yanında oturan Özgür'ün önüne bıraktı.

"Buyur abicim."

Özgür'ün yüzünde bezmiş bir ifade belirmişti. Onun sürekli ailede birilerinin arasında kalmaktan, amcamla kız kardeşi arasında tampon görevi görmekten bıktığının farkındaydım. Son on dakikadır ön sevişme aşamasını bir türlü geçemediği zeytinyağlı yaprak sarmasına veda eder gibi baktı. Ardından elindeki çatalı sofraya bırakıp ardından masadan kalkmak üzere hamle yaptı. Ancak bu girişimi hareket etmesine fırsat kalmadan Arzu tarafından engellenmişti.

"Otur," dedi ağabeyinin kolundan tutarak. "Ben doydum zaten."

Ardından ayağa kalkıp hiçbirimizin yüzüne bakmadan masayı terk etti. Başta amcamın onu durduracağını, yeni bir aile içi huzursuzluğa sebep olacağımı düşünmüştüm ancak bu kez onu görmezden gelmeyi tercih etmişti. Konunun tamamen kapanması için Özgür'ün bana uzattığı enginarın birazını kendi tabağıma aktarıp hızlıca yedim. Böylelikle masada tadına bakmadığım hiçbir yemek kalmamıştı, artık ben de gönül rahatlığıyla sofradan kalkabilirdim.

Arzu'yla ve amcamlarla aynı evde yaşayamayacağımı daha ilk günden anlamıştım. Üstelik tek sorun bu da değildi, hayatımda kimsenin olmadığını öğrendiği zaman Nazan Anne'nin gözlerinde beliren parıltıyı fark etmiştim. Birkaç güne kalmadan evi uzak akrabaların, tanıdıkların bekar kızlarıyla dolduracak, müstakbel geliniyle alışverişe çıkacağı günleri hayal etmeye başlayacaktı. Aslında kızamıyordum ona, amcamın soğuk ve ciddi kişiliğini dengeliyordu çünkü. Fakat tüm günümü onun gelin adaylarıyla bahçede çay içerek geçiremezdim. Hele ki içeride o çaylara zehir katma olasılığı hayli yüksek bir genç kız dolaşırken...

Bir an önce kendime bir daire bulup taşınmam gerekiyordu buradan.

-*-

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Şimdi burada olmam, bir zamanlar orada olmadığım anlamına gelmez. Ayağınızı denk alın. Ve huninize sahip çıkın. Allah aşkına, size deli olmadığınızı düşündüren ne?"

- Gölgelet: Kurşun Asker

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

SİNEM

Orta ve işaret parmaklarımı adamın kasları üzerinde yeniden büküp ilerlemeye çalıştım. Bu kez üç adım gidebilmiştim baklavaları üzerinde. Artık tek yapmam gereken elimi ters çevirip geldiğim yolu geri dönmekti. Ne var ki bir adım bile ilerleyemeden aptal herif gülmeye başladı kahkahalarla. O güldükçe yer değiştiren kare biçimli kaslarına öfkeli bir bakış attım, tüm oyunum berbat olmuştu.

"Allah aşkına, ne yapıyorsun sen?"

"Çok açık değil mi?" diye cevap verdim adama homurdanarak. "Parmaklarımla baklavalarında sek sek oynamaya çalışıyorum."

Yeniden güldü. İkinci bir soru sorarken ses tonundaki kibir elle tutulur hale gelmişti.

"Bu kaslarla yapmak istediğin şey gerçekten bu mu?"

"Üzgünüm ama bu kaslarla yapılabilecek tek şey bu," dedim burnumu kıvırarak. "Avcı toplayıcı devrini çoktan geçtik, zengin olduğunu düşünürsek çalışmak için bir beden gücüne de ihtiyaç duymuyorsun ve her yere spor arabanla gittiğin için muhtemelen günde üç bin adım bile atmıyorsun. Kısacası tatlı şey, bu kaslarla yapılabilecek tek şey güzel bir seksti ama biz onu zaten yaptığımız için geriye-"

"Sen delisin." dedi kahkahasıyla lafımı keserek. "Sen gerçekten kafadan çatlaksın."

"Çatlatanlar utansın."

"Eski erkek arkadaş?" diyerek tahmin yürüttü kendince. "Aldattı, değil mi?"

"Hayır, tecavüz etmeye kalkıştı."

"Ne?!"

Kaslarının elimin altında irkildiğini fark etmiştim. Yüzünde dehşete düşmüş bir ifadeyle bakıyordu bana. Çok geçmeden yerini acıma ve rahatsızlık duyma karışımı bir ifadeye bıraktı, bu esnada ciddi olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu hala. Verdiği tüm bu istemsiz tepkiler adama karşı akşamdan bu yana, buna seviştiğimiz zaman dilimi de dahil, ilk kez olumlu bir şeyler hissetmemi sağlamıştı. Daha doğrusu, ilk kez herhangi bir şey hissetmiştim. Bunun benim için ne anlama geldiğini bilse muhtemelen kendisiyle gurur duyardı.

"Tecavüz edemedi, elinden kurtuldum." dedim adama moral vermeye çalışırcasına. "Ama onun sayesinde gözüm açıldı diyebilirim."

Doğruya doğru, böyle bir travmanın ardından pek fazla seçeneğim yoktu. Bir daha kimsenin elimi tutmasına bile izin vermeyip hayatımın kalanını erkeklerden kaçarak geçirebilirdim. Eski sevgilim olacak orospu çocuğu sarhoş olmasının arkasına saklanarak cüret ettiği şeyi unutacaktı nasılsa. O hayatına kaldığı yerden devam ederken ben tüm insanlara olan güvenimi kaybedip mutsuz olacaktım. O yüzden başka bir yol denedim. O olayın ertesi günü bir bara gidip kendi seçtiğim bir adamla seviştim. Güzel ya da anlamlı olması umurumda bile değildi, bunun kendi tercihim olduğunu bilmek bana yetiyordu.

Muhtemelen bu ikisi dışında başka seçenekler de vardır, örneğin bir terapistten yardım almak gibi. Fakat o sıralar doğru düşünemeyecek kadar sarsılmıştım ve sonrasındaysa seks yapmanın o kadar da büyütülecek bir şey olmadığını anladığım için verdiğim karardan pişmanlık duymadım.

"Okuyorsun değil mi?" Adamın bu yersiz soruyu konuyu değiştirmek için sorduğunu anlamıştım. Muhtemelen hala hassas olduğumu düşünüyordu ve bana söyleyebileceği hiçbir teselli cümlesinin işe yaramayacağının farkındaydı.

"Evet, sen?"

"Ben de okuyorum," dedi gülümseyerek. "İsveç'te Uluslararası Ticaret. Her zengin piçi gibi baba zoruyla."

Elimde olmadan ufak bir kahkaha attım. Henüz adını bile bilmiyordum ama mizah anlayışı hoşuma gitmişti.

"Ben de her zengin kızı gibi Özsosyete Üniversitesi'nde Galaksilerarası Takı Tasarımı ve Bloggerlık eğitimi alıyorum," dedim ciddi bir tavırla. "Mezun olunca Ali Express'ten 0,99 kuruşa ithal ettiğimiz takılarla kendi markamızı kuruyoruz."

Adam kahkahalarla gülerken telefonum titremeye başlamıştı. Uzanıp ekranda yazan isme göz attığımda bunun sessize alamayacağım bir arama olduğunu fark ettim. Aras'ın beni boş yere aramayacağını biliyordum, hele ki böyle bir saatte arıyorsa asla boş yere olamazdı. Yatakta doğrulurken ekranı elimle kaydırıp kulağıma götürdüm, adamın kahkahaları telefonla konuşacağımı anlayınca kesilivermişti.

"Selam kaptan."

"Selam, Sinem," dedi mahcup bir ses tonuyla. "Aramak için uygun bir saat olmadığının farkındayım ama yardımına ihtiyacım var."

"Dur tahmin edeyim, kız sonunda öldü ve beni de ölüm saatini tayin etmem için arıyorsun." diye işi sululuğa vurdum. "Ne yazık ki diplomamı almadan böyle bir şey yapamam."

Aras cevap vermedi. Onun bu sessizliğini çok iyi biliyordum. Yaptığın espri o kadar komik değil ki, buna verebilecek bir cevap bulamadım. Melis'le ben kantarın topuzunu kaçırdığımız zamanlarda Ozan ve Aras'ın ortak tepkisiydi bu. Her ikisi de kaşlarını hafifçe yukarı kaldırıp yüzünü buruşturur ve bizi sessizce protesto ederlerdi.

O yüzden daha fazla uzatmayıp ciddi bir şekilde ona nasıl yardım edebileceğimi sordum. Verdiği cevap hayli ilginçti.

"Melek'in kıyafetlerini değiştirebilir misin?" dedi sıradan bir ses tonuyla. "Üzeri biraz ıslandı ve ee...-"

"Sen neden değiştirmiyorsun?" dedim ona pat diye. Bunu soruyor olmam bile bana son derece fantastik gelmişti. Aras'ı tanıyordum, o sarsak hatunun bilinci yerinde değilken bedenini emanet edebileceği daha güvenilir bir muhafız bulunamazdı. Kız uyanınca da üzerini başkasının değiştirdiğini söylerdi, ona söylediği onca diğer yalanın yanında hiçbir şeydi bu.

"Çünkü bu iyi bir fikir değil."

"Neden ama?" diye üsteledim anlamaya çalışarak. "Kendince kızın iyiliğini falan mı düşünmeye çalışıyorsun?"

"Daha çok kendi iyiliğimi düşünmeye çalışıyorum diyelim..."

"Haa," dedim nihayet kafamda bir jeton sesi çınlarken. "Haaa... Sen bu hatuna yanıktın değil mi, ben onu unutmuşum, pardon. Hemen geliyorum."

Aras sabır dilercesine iç çektikten sonra telefonu kapattı. Sözde anadoluda büyüyen oydu ama nedense kullandığı tabirler eleştiri konusu olan ben oluyordum. Zenginlik gerçekten aileden geliyor olmalı diye düşündüm yataktan çıkıp giyinmeye başlarken. Tüm anadoluyu gezsen bile payitahtı içinden atamıyorsun.

"Bir daha ne zaman görüşürüz?"

Pantolonumun fermuarını çekerken aniden duyduğum sesle yerimden sıçradım. Kendi kendime sosyolojik çıkarımlar yapmakla meşgulken adamın hala odada olduğunu unutmuştum. 'İyi ki erkek değilim,' diye düşünmeden edemedim. 'Yoksa korkudan tüm dükkanı fermuara kaptırmıştım.'

"Ee, şey... Aslında, şu aralar epey yoğunum." diye geveledim gömleğimi iliklerken.

Neden tekrar görüşecektik ki? Onunla pembe panjurlu bir yuva kurma hayalim olsaydı bunu belli ederdim, değil mi? Mesela adını falan sorardım. Hiç değilse.

"Tıp okumak zor olmalı, anlıyorum."

Dönüp hayretle adama baktım. Yüzünde kırılan onurunu gizlemeye çalıştığı aptal bir gülümseme vardı. Ve ben bu aptal suratı bu geceden önce görmediğime emindim.

"Telefonla konuşurken kendin söyledin," diye açıklama yapmaya girişti. "Ölüm saati tayini, diploma falan... Endişelenme, stalker değilim."

"Umarım değilsindir çünkü iki konuda çok haklısın," dedim şüpheyle gözlerimi kısarak. "Bir: Evet, tıp okuyorum. Yani seni kan kaybından öldürmeden de en değerli hazineni kesebilirim. İki: Evet, kafadan çatlağım. Yani gerçekten keserim."

Kendini gülmek için zorlasa da gerildiğini fark etmiştim. Kahkaha atmamak için epey çaba harcayarak çantamı alıp dışarı çıktım. Bazı erkeklerin normal koşullarda da pek iç açıcı olmayan zeka seviyelerinin, konu işeme organlarına gelince dramatik bir şekilde azaldığını gözlemlemiştim. Gerçekten aptallaşıyorlardı.

Aras'ın aptallaştığı konunun ise başlı başına Melek olduğunu fark etmiştim. Tamam, o bana söyleyene kadar fark edememiştim aslında fakat bunda benim bir suçum yoktu. Arzu denen rahmetli Şam şeytanı o ikisine kusursuz bir kamuflaj perdesi yaratmıştı. 'Sürtük ölünce perde yırtılır,' diye mırıldandım kendi kendime. 'Yiyorsa cehennemden de buraya müdahale etmeyi denesin.'

Evine, ne yazık ki umduğumdan daha geç, vardığımda Aras beni kapıda karşıladı. Normal koşullarda bununla alakalı yüz farklı espri yapabilirdim ama karşımdaki adamın gülecek havada olmadığını anlamıştım. O yüzden onun peşinden yukarı çıkarken kolları sıvayıp mevcut durumu anlamaya çalıştım.

"Ne kadar hayatta?"

Kinayemi görmezden gelmeyi seçti. Sanırım bu artık gerçekten çenemi kapatmam gerektiği anlamına geliyordu fakat bu benim elimde olsaydı şimdiye çoktan susardım, öyle değil mi?

"Kıyafetlerini ben çıkardım," dedi Aras odanın kapısını açarken. "Sana sadece giydirme kısmı kalıyor."

"Kızı soyarken sorun yok mu yani?" dedim çenemi tutma kararımı yeniden çiğneyerek. "Anlayamıyorum, seni sadece giydirme kısmı mı tahrik ediyor?"

Gözlerini devirdi.

"Bir kızı gözlerim kapalıyken de soyabiliyorum," dedi içeri geçerken. "Ama daha önce hiç giydirdiğim olmamıştı."

Elimde olmadan ıslık çaldım. "Seni gidi havalı şey."

Ozan olsaydı ona façan yansın kardeşim gibisinden sululuklar yapabilirdim ama Aras'a yaşından ötürü ekstra bir saygım vardı. Tabi bir de asla ödeyemeyeceğim bir minnet borcu.

O yüzden Aras dışarı çıktıktan sonra uslu bir kız olup işe koyuldum. Sarsak hatun hala derin bir uykudaydı, muhtemelen bir prensin gelip onu öperek uyandırmasını falan bekliyordu.

"Şansına küs," dedim tişörtü kızın kafasından geçirirken. "Şimdilik kötü cadıyla idare etmek zorundasın."

Sanki iki gün önce canıma kasteden o değilmiş gibi aptalca bir şeyler mırıldanarak başını çevirdi. Sanki iki gün önce onu okuldan attırmaya çalışan ben değilmişim gibi kıza acıdığımı hissetmiştim. Trajikomik.

Asla onun yerinde olmak istemezdim. Aras bana da olayın tamamını anlatmamıştı ama duyduklarım tek başına da yeterince kötüydü. Bu saftirik yaratığın Arzu gibi bir şeytanın elinden nasıl sağ kurtulabildiğini anlayamamıştım. Melis'le ben bile, güçlerimizi birleştirdiğimizde zar zor baş edebiliyorduk o manyakla. Arzu, entrika ve kaos çıkarma konusunda gördüğüm en üstün yeteneğe sahipti çünkü. Böylesine aptal bir kızın onun yanıbaşında ve asıl hedefi olarak bir gün bile dayanma şansı yoktu.

"Sürtük sana acımış olmalı," dedim kendi kendime mırıldanarak. "Bunun için ne kadar şanslı olduğunu bilsen aklın şaşar."

Doğru ya doğru, istesem ben bile kolaylıkla zarar verebilirdim ona. Tek yapmam gereken iç çamaşırlarını çıkarıp fotoğrafını çekmek ve okulun itiraf sayfalarına göndermekti. Arkasına bile bakmadan okulu terk etmesini sağlamak bu kadar kolaydı işte. Üstelik Arzu'nun bundan çok daha kusursuz planlar yapabileceğini biliyordum. Hasta sürtük hayattayken öyle ince bir manipülasyon düzeneği kurmuştu ki, geberip gittikten sonra bile bir insanın kendini camdan aşağı atmasını sağlayabiliyordu hala.

Kızın kıyafetlerini giydirdikten sonra odadan çıkıp Aras'ın yanına gittim. Elinde karmaşık rakamlarla donatılmış birkaç dosya vardı, onları incelerken alnının kırıştığını fark etmiştim. Görünüşe göre içinden çıkamadığı tek sorun Melek değildi. Ona üzülsem mi yoksa kızsam mı bir türlü karar veremiyordum. Kızı bir şeylerden korumaya çalıştığını anlamıştım fakat kızın da gerçekleri bilmeye hakkı vardı, bunu ondan esirgiyordu Aras.

"Kıyafet işi tamamdır," dedim yanına çökerken. "Yardım edebileceğim başka bir şey var mı?"

Dosyaları bir kenara koyup başını iki yana salladı. "Ne yazık ki bana edebileceğin tek yardım buydu."

Dün yaşananların sıcaklığıyla farkına varamamıştım ama şimdi bu olayın onu derinden sarstığını görebiliyordum. Sadece kızı kaybetme korkusuyla karşı karşıya kalmamış, aynı zamanda da yaptığı tüm planların çöküşüne şahit olmuştu Aras. Hayatı matematik denklemlerinden ibaret gören bir adam için bunun ne kadar yıkıcı bir belirsizlik olduğunu anlayabiliyordum. Hesaplamalar ne kadar kusursuz olursa olsun bir yerlerde her zaman işlerin ters gitme ihtimali de var olacaktı. Hele ki Melek gibi pervasız ve öngörülemez biçimde hareket eden biri söz konusu olduğunda, işlerin ters gitmemesi gerçek bir mucizeydi.

"Ters giden bir şeyler olduğunu hissediyor," diye konuşmaya başladı Aras. Sözleri daha çok ortaya atılmış bir itiraf gibiydi, bana hitap ettiğinden emin olamamıştım. "Durmadan sorguluyor, sebebini bilmese de bir şeyleri irdelemeye başlıyor. Bunun önüne geçemiyorum, Sinem."

"Çünkü derin bir uykudan uyanıyor," dedim ellerimle dizimde ritim tutmaya başlayarak. "Arzu bile ölüyken insanları kontrol edemez."

"Anlamıyorum, neden hayatına devam etmeyi denemiyor ki?" diye mırıldandı kendi kendine. "Onu Arzu'ya böylesine bağlı tutan şey ne?"

"Suçluluk."

Kelimeler düşünmeden çıkmıştı ağzımdan, zaten ortada olan bir gerçeği dile getiriyor gibiydim. Kızın kafede bize nasıl davrandığını hatırladım, yavrusu saldırıya uğramış bir panter gibiydi. O olayın üzerinden aylar geçtikten sonra dün yeniden karşılaşmıştık ve Arzu konusunda eskisinden bile daha hassastı Melek. Normal koşullarda bu süreç tam tersine işlemeliydi.

"Ne suçluluğu?" diye sordu Aras kaşlarını çatarak. "Arzu'nun ölümünden kendini mi sorumlu tutuyor yani?"

Başımı öne eğip alnımı ovalamaya başladım. Geçmişi hatırlamaya çalışıyordum, zihnimde Arzu ölmeden önce Melek hakkında edindiğim bir izlenim arıyordum. Düşündüğümden çok daha zordu bu. Melek tek başınayken bile fazla sönük duruyordu, bir ortama ilk girdiğinizde gözünüze çarpacak türden biri değildi. O yüzden onu Arzu gibi parıltılı, dikkatleri hep üzerinde toplayan bir insanın yanında fark etmek neredeyse imkansızdı. Nitekim anılarımda hep Arzu'nun başrol olduğunu fark etmiştim, Melek onu korumaya çalışan sessiz bir gölge gibiydi.

Aradığım cevabı bulmuştum.

"Hayır, Arzu ölmeden önce de böyleydi," dedim Aras'a kendimden emin bir şekilde. "Melek'in ona karşı aşırı korumacı olduğunu hiç fark etmiş miydin? Arzu'nun çıkarlarını kendinden bile üstte tutuyordu, bir şekilde onun boyunduruğu altına girmiş gibiydi."

"Melek zaten Arzu'nun boyunduruğu altındaydı," diye cevap verdi Aras başını sallayarak. "Arzu onu durmadan manipüle ediyordu, Sinem."

Bu kez başını sallayan taraf ben oldum. Zihnimde şekillenen örüntüyü ona doğru şekilde anlatmanın bir yolunu bulmalıydım.

"Melek istemeseydi Arzu onu manipüle edemezdi," dedim inatla. "Eninde sonunda aralarındaki bağı koparıp atardı. Bak, kulağa saçma geldiğini biliyorum ama... Sence Melek geçmişte Arzu'ya herhangi bir şekilde zarar vermiş olabilir mi?"

Aras'ın cevabı alaycı bir kahkaha olmuştu. "İşte şimdi gerçekten saçmaladın."

"Kendini suçlu hissediyor," diye direttim onu duymazdan gelerek. "Neden böyle olduğunu bilmiyorum ama o kızı Arzu'ya bağlayan şeyin bu olduğuna eminim."

"Arzu ve Melek aslında kardeş deseydin, bu bile daha mantıklı olurdu." dedi gülmeye devam ederek. "Bence senin epey uykun gelmiş, ben gidip misafir odasını hazırlayayım en iyisi."

Onun dediklerimi zerre ciddiye almadan yanımdan kalkıp merdivenlere doğru ilerlemesini izledim. Sonra son söylediği cümle zihnimde yankılanmaya başladı. Ne misafir odası? Beni gerçekten de kız iyileşene kadar kıyafet değiştirme sorumlusu olarak burada tutmayı düşünüyor olamazdı, değil mi?

"Aklından bile geçirme!" diye bağırdım onun arkasından merdivenleri inerken. "Ben evime gidiyorum!"

İki saat sonra yine yukarıda ve kızın kıyafetini değiştirmekle meşguldüm.

-*-

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Felâket karşımızda dururken sinsi sinsi,
Üstündeki örtüyü kaldırmak neye yarar?
Aldanmak, hayal etmek hayatın ta kendisi,
Bilmekse ölüm demek, bilmekten acı ne var?

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

EMİR
- 3 yıl önce -

Aklımı elimdeki kitaba vermeye çalışsam da bir türlü başarılı olamıyordum. Düşünceler zihnimde bir girdaba dönüşüyor, üst üste eklenerek beni yutmaya çalışıyordu sanki. En sonunda pes ederek kitabı yatağın yanındaki komodine bıraktım. Biraz temiz hava almaya ihtiyacım vardı.

Bahçeye çıktığımda doğru bir karar verdiğimi anlamıştım. Saat gece yarısını çoktan geçtiği için tüm ev ahalisi uykudaydı. Kafamı dinlemek ve ne yapacağıma karar vermek için bundan daha güzel bir fırsat bulamazdım.

Evden ayrılmam gerektiğini biliyordum. Bir an önce. Amcam Arzu'nun davranışlarını sonsuza dek görmezden gelemezdi, eninde sonunda benim yüzümden araları bozulacaktı. Nazan Anne ve Özgür'ün bu kararımdan memnun kalmayacağını biliyordum ancak başka çarem kalmamıştı. Ben hiçbir zaman bu ailenin gerçek bir parçası olmamıştım, bunu onlar da kabullenmek zorundaydı.

Bahçenin sonuna geldiğimde bir an duraksadım. Atölyenin ışığı yanıyordu, muhtemelen Arzu içeride resim çiziyordu yine. Ayaklarım oraya gitmekle gitmemek arasında kararsız kalmıştı. Dönüp eve doğru bir bakış attım, ardından atölyeye doğru ilerlemeye başladım.

İçeri girdiğimde onun büyükçe bir tuvalin önünde oturduğunu gördüm. Muhtemelen henüz eskiz aşamasındaydı, kurşun kalemle resmin anahatlarını belirlerken boynunu hafifçe eğmişti. Bu haliyle kendisi de bir tablodan farksız görünüyordu. Başta onun içeri birinin girdiğini fark etmediğini sanmıştım ancak içeri doğru ilerlediğimde öyle olmadığını anladım.

"Resim çizerken rahatsız edilmekten hoşlanmıyorum."

Bunları söylerken başını çevirmeye bile gerek duymamıştı. Gelen kişinin ben olduğumu belirtmek için hafifçe boğazımı temizledim. İçimden bir ses onun zaten bunu da bildiğini söylüyordu.

"Çok fazla vaktini almayacağım," dedim yanına gidip gitmemek arasında kalarak. "Konuşmamız lazım."

Elindeki kurşun kalem hareket etmeyi bırakmıştı. Onun ayağa kalkıp arkasını dönmesini, ardından ağır ağır bana yaklaşmasını izledim. Yürürken az sonra çizeceği bir modeli inceler gibi beni süzdüğünü fark etmiştim. İnsana kendini cansız bir objeymiş gibi hissettiriyordu Arzu.

Tam karşımda durup deniz mavisi gözlerini yüzüme dikti. Bakışlarından bana duyduğu öfkeyi açık seçik görebiliyordum. Kurşun kaleminin sivri ucunu tam kalbimin üstüne bastırırken konuştu.

"Dinliyorum."

Çenesinden kavrayıp kendime doğru çektim onu. Dudaklarımız buluştuğunda elindeki kalem gömleğimi geçip tenime baskı yapmaya başlamıştı. Onun kalemi doğruca kalbime saplayıp çevirmeyi isteyecek kadar kızgın olduğunu ve bu hareketimle birlikte iyice öfkeleneceğini biliyordum. Ancak ne yazık ki söyleyebileceğim herhangi bir şey yoktu.

Kalemi sıkan parmakları yavaşça gevşedi, ardından göğsümde hissettiğim basınç giderek hafiflemeye başladı. Kurşun kalemin tahta zemine çarparken çıkardığı sesi duyduğumda onun da beni özlediğini anlamıştım. Nitekim bir an sonra elleri saçlarımın arasında dans ediyordu. Sıcaklığını özlemiştim, teninden yayılan müge çiçeği kokusunu özlemiştim, birlikte kurduğumuz gelecek hayallerini özlemiştim. Ne yazık ki o hayalleri yıkan da, verdiği sözleri tutmayan da bendim.

"Senden nefret ediyorum." dedi dudaklarımız bir anlığına ayrıldığında. Ardından kollarını belime dolayıp başını göğsüme yasladı. Onunla bu şekilde sonsuza dek kalabilirdim.

"Yemekte masanın altından bacağımı okşarken pek öyle görünmüyordu," dedim hafifçe gülerek. "Senin yüzünden az kalsın boğuluyordum."

"Amacım da oydu zaten."

Yalan söylemediğini biliyordum. Onun masada her şeyi itiraf etmemek için kendini nasıl tutmaya çalıştığını da görmüştüm. Her an, Jenna diye birinin var olmadığını, Nazan Anne'nin Londra'daki evimde gördüğü sarı renkli saç tellerinin aslında kendisine ait olduğunu söyleyecekmiş gibi duruyordu. Pimi çekilmiş bir saatli bomba gibiydi Arzu. Onun haksız olmadığını bildiğim için çaresizce mırıldandım.

"Başka çarem yoktu Arzu..."

"Hayır, Emir, vardı!" diyerek kaldırdı başını. Gözleri öfkeden çakmak çakmak olmuştu. "Eğer beni dinleseydin her şey çok daha güzel olurdu."

Olur muydu gerçekten? Hayatımız bir cehenneme dönecekti, bunu o da en az benim kadar iyi biliyordu. Birlikte ama sonsuza dek cehennemde kalabilir miydik?

"Arzu..." dedim çaresizce. Oysa beni duymuyordu bile, kendini her zamanki gibi gelecek planlarımıza kaptırmıştı.

"Babam seni buraya çağırdığında ona karşı çıkacaktın," diye sıralamaya başladı yeniden. "Kavga ettiğiniz zaman da bunu bahane ederek rest çekip aileyle bağlarını koparacaktın. Hemen arkandan yaptığım tüm birikimi alıp ben de terk ederdim evi, birlikte uzaklara giderdik. Çok basitti, Emir, şu an başka bir ülkede başka bir hayata başlıyor olabilirdik!"

Basit miydi gerçekten? Arzu ailesini hiç düşünmeden arkasında bırakabiliyordu ama ben onlara bunu yapabilir miydim? Bana evlerini açan, öz evlatlarından ayırmadan yetiştiren, emek veren insanlara ihanet edebilir miydim? Eğer sadece amcama ihanet edecek olsaydım bununla başa çıkabilirdim belki. Fakat ya Nazan Anne? Ya Özgür? Nasıl yıkılacaklarını tahmin bile edemiyordum.

"Hiç değilse bir kez olsun onlarla konuşmayı denemeliyim," dedim Arzu'nun saçlarını okşayarak. "Eğer karşı çıkarlarsa, o zaman en azından kaçmak için geçerli bir sebebimiz olur."

Ellerini göğsüme koyup beni sertçe geri itti Arzu. Bakışlarındaki çaresizlik canımı yakmaya başlamıştı.

"Anlamıyorsun!" diye bağırdı hışımla. "Eğer burada kalırsak ikimizin de hayatı mahvolacak!"

"Sana söz veriyorum, burada çok fazla kalmayacağız."

"Sen gerçekten olacakları göremiyorsun!" dedi hayretle bana bakarak. "Sadakat ve minnet senin gözünü kör etmiş. Babamın seni buraya neden çağırdığını bile anlamıyorsun, değil mi?"

"Merak etme, aptal değilim," dedim yeniden ona yaklaşmaya çalışarak. "Amcamın beni buraya şirkete bekçilik etmem için çağırdığını biliyo-"

"Hayır, aptal!" diye bağırdı yeniden. Sesimizin ev ahalisi tarafından duyulacağından endişe etmeye başlamıştım. "Babam seni bekçi olman için değil, günah keçisi olman çağırdı!"

Onun yüzünü okşamak için uzanan ellerim havada asılı kalmıştı. Düşündüğüm şeyi ima ediyor olamazdı, değil mi?

"Açık konuş, Arzu." dedim artık eskisi kadar sakin olmadığımı fark ederek. "Ne demeye çalışıyorsun?"

Benim fazlasıyla gerildiğimi görünce bakışları yumuşamıştı. Bağırmak yerine yanıma gelip ellerini yüzümde dolaştırmaya başladı. Konuşurken ses tonu neredeyse yalvarır gibiydi.

"Seni yakacak, Emir," dedi çeneme ufak buseler kondururken. "Şirketteki tüm o yolsuzluklar, rüşvetler, paravan dosyalar... Eğer işler ters giderse hepsinin sorumlusu sen olacaksın. Bu yüzden ısrarla hakimliği bırakmıyor, bu yüzden şirkette Özgür'e yetki vermiyor..."

Ufak bir kahkaha attım. Bu kez geri çekilen ben olmuştum.

"Sen çıldırmışsın." dedim başımı iki yana sallayarak. "Babana olan nefretin gözünü kör etmiş."

Amcamın bir winnie the pooh karakteri olmadığını elbette biliyordum ancak Arzu'nun iddia ettiği gibi biri de değildi. Eğer birilerinin başını yakmak zorunda kalsaydı muhtemelen şirketin başına Arzu'yu geçirirdi. Bu kelimeler dilimin ucuna kadar gelse de onu kıracağını bildiğim için susmaya karar verdim.

"Bazen kendimi Apollon tarafından lanetlenen Truvalı Cassandra gibi hissediyorum..." dedi acı acı gülümseyerek. "Olacakları görebiliyorum ama kimse bana inanmıyor."

"Amcam o benim, Arzu!" dedim kendime engel olamayıp bağırırken. "Sen ne söylediğinin farkında mısın?"

"Üvey amcan." diye düzeltti beni. "Ve sen onun için sadece karlı bir yatırımsın."

"Bu kadar yeter." dedim aniden ona arkamı dönerek. Söylediği sözlerin beni nasıl yaraladığını anlamamıştı bile. "Ben uyumaya gidiyorum Arzu, yarın tekrar konuşuruz."

Atölyeden çıkarken arkamdan seslendiğini duymuştum ama geri dönmedim. Söylediği sözlerin yarattığı yıkım ona olan özlemimden bile ağır basıyordu.

Eğer onun haklı olduğunu bilseydim elinden tutup o gece terk ederdim evi. Çok uzaklarda, sadece ikimize ait minik bir aile kurardık. Arzu'ya hiç söylememiştim ama bazen küçük bir kızımız olduğunu hayal ederken buluyordum kendimi. Beni bu günlere getiren insanlara ihanet etmemeye çalışırken o küçük kız çocuğuna ihanet ettiğimin farkında bile değildim.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro