Bölüm 17 - Tinúviel
Merhabalar! Twitter'da https://www.twitter.com/DusmusMeleklerS hesabında hikaye ile alakalı detaylar ve bazı açıklamalar yayınlıyorum. Takip etmeseniz bile ara sıra göz atarsanız çok sevinirim. Zira orada açıkladığım kavramlar ve tablolar hikaye açısından önem taşıyor.
Keyifli okumalar dilerim!
-*-
"Yarayla alay eder yaralanmamış olan
Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden
Sen çok daha parlaksın çünkü
Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki
Sen aydınlatırsın geceyi."
Özgür Abi elime Arzu'nun yazdığı mektubu tutuşturup beni evlerinin önünde indiriyor. Durup onun da gelmesini bekliyorum ancak bana önemli bir işi olduğunu söyleyerek veda edip gidiyor. Eve doğru yürürken mektubun elimde külçe gibi ağırlaşmaya başladığını hissediyorum. Bir yanım zarfı parçalayıp içindekileri hemen şimdi okumak için çıldırıyor, öteki yanımsa mektubu çöpe atıp arkama bakmadan kaçmamı söylüyor. Her ikisini de susturup mektubu daha sonra okumak üzere çantama atıyorum.
Verandayı geçtikten sonra zile basıp bir adım geri çekiliyorum ve kapının açılmasını beklemeye başlıyorum.
Kimse gelmiyor.
Zile daha sert ve daha uzun basarak tekrar deniyorum şansımı ancak sonuç değişmiyor. Bunun üzerine pes ederek telefonumu çıkarıp Nazan Hanım'ı arıyorum. Telefon açıldığında mahcup ve telaşlı bir ses tonuyla benden önce söze giriyor.
"Alo Melek? Geldin ve kapıda kaldın, değil mi? Hayatım kabalığım için senden nasıl özür dilesem bilemiyorum. Sabah bir arkadaşımla buluşmuştum, geçerken senin balo elbiseni de kuru temizlemeden almak istedim ve bil bakalım ne oldu? O kadar sıra vardı ki, inanamazsın! Elbiseyi bana az önce teslim edebildiler ve şimdi de trafikte kaldım. Aksi gibi hem iş çıkış saati hem de yağmur yağıyor yani ne desem-"
"Nazan Hanım sorun yok," diyorum kadını sakinleştirmeye çalışarak. "Başka bir gün halledebiliriz, gerçekten."
"Ah, kesinlikle olmaz!" diyor bana Arzu'yu hatırlatan bir tonlamayla. "Balo'ya çok az kaldı, bu işi daha fazla erteleyemeyiz. Zaten ben yarım saate orada olurum."
"Peki, öyleyse ben verandada bekliyorum sizi."
Telefonu kapatmadan önce Nazan Hanım beş kez falan daha üzgün olduğunu söylemeyi başarıyor. Nihayet konuşma sona erdiğinde gidip verandadaki sandalyelerden birine oturuyorum.
Bu sanırım hayatın bana o mektuptan kaçamazsın deme şekli. Başka çarem olmadığının bilinciyle çantamı açıp çıkarıyorum mektubu. Ardından tüm cesaretimi toplayıp zarfı yırtarak içindeki parşömeni elime alıyorum. Bir zamanlar bu kağıda dokunan ellerin sahibi nefes alıyordu. Kim bilir neler düşünerek, nasıl bir ruh haliyle tutmuştu kalemi? Hangi günün gecesinde, yaşanan hangi olayın neticesinde almıştı eline kağıdı?
Sorularıma cevap bulmak için dörde katlanmış parşömeni açıp okumaya başlıyorum.
Ve okuyamıyorum.
Şaşkınlıkla bakakalıyorum kağıda. Okuyamıyor oluşumun sebebi aniden okuma yazmayı unutmam değil üstelik. Okuyamıyorum, çünkü kağıtta yazanlar şifreli! Sanki hiç bilmediğim bir dilin alfabesinde yazılmış tüm mektup, tepeden tırnağa sembollerle dolu.
Korkunç bir ihtimal yavaşça süzülüyor zihnime. Bir insanın şifreli bir mektup yazmasının tek sebebi olabilir; yazdıklarını başkasının okumasını istemiyordur. Bu mektup bana yazıldığına göre, Arzu bir şekilde onu okuyabileceğimi düşünüyordu. Bir iz bırakmış olmalı. Telaşla mektubun bulunduğu zarfı elime alıyorum. Yırtılmış kağıdı incelediğimde her iki yüzünün de boş olduğunu fark ediyorum hüsranla. Sadece arkasında Arzu'nun el yazısıyla yazılmış "Melek'e..." diye bir not bulunuyor.
Telaşla telefonumu çıkarıp bana yardım edebilecek tek kişiyi, Aras'ı arıyorum. Neyse ki hemen açıyor telefonu.
"Melek?"
"Arzu ölmeden önce bana bir mektup yazmış." diyerek lafa dalıyorum telaşla.
Karşı tarafta bir anlık bir sessizlik oluşuyor. Bendeki paniği sezmiş olmalı ki yatıştırıcı bir ses tonuyla soruyor. "İçinde ne yazıyor?"
"Sorun da bu ya!" diyorum iki kat daha telaşlanarak. "Şifreli bir yazı var kağıtta, okuyamıyorum!"
"Melek, benim için gözlerini kapatıp birkaç derin nefes alabilir misin? Sen böyle panik içindeyken durumu anlayamıyorum."
Dediğini yapıp gözlerimi kapatıyorum. Birkaç derin nefes çekiyorum yağmurlu havadan ciğerlerime. Bu kadar telaşlanacak bir şey yok ortada. Elimdeki basit bir kağıt sadece, saatli bomba falan değil. Zihnimi serbest bırakıp oksijenin ciğerlerime dolmasına izin veriyorum. Panik canavarı meydanı tamamen terk etmese de biraz geri çekilerek zihnimde mantığımın da sığabileceği bir boşluk bırakıyor. Nefesimi verirken gözlerimi açıp konuşmaya dönüyorum.
"Tamamdır, sakinim."
"Güzel, şimdi bana şu şifreli yazıdan bahsetmeni istiyorum."
"B-ben bilemiyorum..." diye bocalıyorum kağıda bakarken. "Sanki alfabedeki her harf için ayrı bir sembol kullanılmış ve tüm mektup onunla yazılmış."
"Sembollerden bahset."
Kağıda dikkatlice bakıp gördüğüm şekilleri tarif etmeye çalışıyorum.
"Aslında bazıları bilindik semboller..." diye mırıldanıyorum parmaklarımla yazıyı takip ederek. "Mesela şunun diyez sembolü olduğuna eminim. Tam emin değilim ama fizik formüllerinde kullanılan bazı simgeler de var."
Aras iç çekerek sözümü kesiyor. "Sanırım neden bahsettiğini biliyorum."
"N-nasıl?" diye soruyorum şaşkınlıkla. "Sana da mı mektup bırakmış yoksa?"
"Hayır ama o şifreli yazıyı daha önce de görmüştüm. Arzu günlüğünü de onunla yazıyordu."
Harika. Demek Arzu günlük tutuyordu. En yakın arkadaşımı o öldükten sonra tanımaya başlıyor olmak gittikçe kanıma dokunuyor. Bu meseleyi daha sonra düşünmek üzere rafa kaldırıp konuya dönüyorum.
"Mektupta yazanları çözebilir miyiz?"
"Biz çözemesek de Ada mutlaka çözer," diyor içimi rahatlatarak. "Şu an neredesin? Seni almaya geleyim, Araf'ta hep birlikte oturup mektuba bakarız."
Söz söyledikleri üzerine kafam karışıyor. Araf diye bir mekanı hayatımda ilk kez duyuyorum ancak İstanbul gece hayatının parlayan yıldızı olmadığımı düşünürsek bu aslında son derece normal.
"Bugün olmaz," diyorum mahcup bir sesle. "Nazan Hanım'a sözüm var, hatta evlerine geldim bile."
İkinci bir sessizlik oluşuyor. Hiçbir şey söylemese de bu haberin onu sevindirmediği apaçık ortada.
"Sen yine de işin bittiğinde bana haber," diyor Aras neredeyse homurdanarak. "Bu bir oyun değil, Melek, bir cinayet soruşturması."
Telefonu kapattıktan sonra üzerime ağır ağır bir yorgunluk çöküyor. Esen rüzgar tenimi yalayıp geçerken garip bir ürperti kaplıyor etrafımı. İlk kez o an, bir oyunun içinde olmadığımı idrak ediyorum. Bir gerilim filmi değil bu, gerçek hayatın ta kendisi. Çoğu insan gibi, ben de aksiyonu öznesi olmadığım zamanlarda severim. Evde oturup tamamen güvende olarak korku filmi izlemek insana zevk verir çünkü finalde başınıza bir şey gelmeyeceğini bildiğiniz gibi, tüm kontrol de sizdedir. Korktuğunuzu sanırsınız, oysa ehlileştirilmiş bir korkudur bu. Zayıflatılmış, gülünç bir forma bürünmüş, kokusuz bir korku...
Gerçek korkunun ise kendine has bir kokusu vardır. Evde pijamalarınızla otururken duyamayacağınız türden, insanın içini üşüten bir aroma... Korkunun kokusunu ancak, tehlike ekrandan çıkıp da usulca etrafınızda dans etmeye başladığında hissedebilirsiniz. Tıpkı elimde, cinayete kurban gitmiş arkadaşımdan kalan şifreli mektubu tutarken benim hissettiğim gibi.
Duyduğum araba sesi düşüncelerimi sekteye uğratıyor. Başımı kaldırıp sesin kaynağına baktığımda Emir Bey'in arabasını tanıyorum. Aracın camları koyu renkte olduğu için beni görüp görmediğini anlayamasam da telaşla mektubu çantama kaldırıyorum. Zarfı da kaldırdıktan hemen sonra arabanın kapısı açılıyor ve Emir Bey'in ayakkabılarını görüyorum.
Onu görünce ister istemez moralim bozuluyor. Zira patronum beni içeri davet etmezse bu görmezden gelemeyeceğim bir kabalık olacak ama eğer davet ederse, bu da onunla Nazan Hanım gelene kadar evde yalnız kalmamı gerektirecek. İki ucu boklu değnek, cidden.
Son derece keyfim kaçmış bir vaziyette Emir Bey'in arabadan inişini seyrediyorum. İndikten sonra bir an dengesini bulmaya çalışır gibi duruyor olduğu yerde. Aracın kapısını kapattığında adamın tepeden tırnağa sırılsıklam olduğunu fark ediyorum. Anlaşılan o ki, şehrin diğer taraflarında yağmur pek insaflı davranmamış.
Emir Bey sarsak adımlarla eve doğru ilerlerken benim farkıma bile varmıyor. Ne yapacağımı bilemez halde olduğum yere sinip onun basamakları çıkmasını izliyorum. Tam kapıya doğru giderken aniden duruyor ve sanki varlığımı hissetmiş gibi başını çeviriyor. Beni gördüğünde bir tepki vermesini, orada ne aradığımı sormasını bekliyorum ancak halsiz bir şekilde gülümsemekle yetiniyor.
"İnsanların ateşi çıkınca halüsinasyon gördüğünü duymuştum," diyor kendi kendine mırıldanır gibi. "Ama neden sen?"
Söylediği saçma sözler ona daha dikkatli bir şekilde bakmamı sağlıyor. İşte o zaman Emir Bey'in ayakta zor durduğunu, hafifçe titrediğini ve yanaklarının kırmızı olduğunu fark ediyorum. Gördüğüm bu manzarayı duyduklarımla birleştirince ne olduğunu anlamam uzun sürmüyor.
"Siz iyi misiniz?" diyorum telaşla ayağa fırlayıp yanına giderken. "Hasta mısınız yoksa?"
Emir Bey kafası karışarak bana bakıyor. Şaşkınlıkla onun elini bana doğru uzatmasını izliyorum. Parmakları bir süre havada dolaşıyor ve en sonunda omzumdaki bir tutam saçı alıyor eline. Saçımı parmaklarının arasında tuttuğunu fark edince tepkisel olarak geriye doğru gidiyorum. Onun bu hareketinden rahatsız olarak geri çekildiğimi görünce saçımı bırakıp birden ciddileşiyor. Halüsinasyon görmediğine ikna olmuş olmalı.
"Sadece biraz üşütmüşüm," diyor nihayet soruma cevap vererek. "Senin burada ne işin var?"
Sinir bozucu patronumun geri geldiğini görünce gözlerini devirmemek için kendimi zor tutuyorum.
"Kıyafet provası için gelmiştim."
"Hayır, demek istediğim, senin burada ne işin var?" Eliyle az evvel oturduğum yeri işaret ediyor. "Neden içeride değilsin?"
"Ha, şey, kapıda kaldım." diyorum bocalayarak. "Nazan Hanım o gelene kadar beklememi rica edince de..."
Emir Bey halsizce başını sallıyor. "Anlıyorum."
Ardından cebinden anahtarlarını çıkartarak kapıyı açmaya çalışıyor. Sendelediğini fark edince panikle kolundan tutuyorum onu.
"İsterseniz ben halledeyim."
İtiraz etmiyor bana. Anahtarları avcuma bıraktıktan sonra kapının pervazına yaslanıp gözlerini kapatıyor. Yakından bakınca onun gerçekten de berbat durumda olduğunu fark ediyorum. Her zamanki düzenli görüntüsünden eser yok neredeyse. Nazan Hanım'ın bir an önce gelmesi için dua ederek anahtarları denemeye başlıyorum.
Doğru anahtarı bulup kapıyı açtığımda Emir Bey bir tepki vermiyor bana. Koluna dokunarak onu hafifçe sarstığımda aniden gözlerini açıyor ve şaşkın şaşkın etrafa bakıyor. İç çekerek koluna girip onu içeri girmesi için yönlendiriyorum.
Kapıyı kapattığımda bir an bocalasam da onu yukarı çıkaramayacağıma kanaat getirip, rotamı doğruca salona çeviriyorum. Antreyi geçtikten sonra iki basamak aşağı iniyoruz ve Emir Bey'i güçlükle sürükleyip koltuğa oturtuyorum. Onu serbest bırakıp geri çekildiğim anda başı kayarak mindere düşüyor ve bacaklarını yukarı çekip yatar pozisyona geçiyor.
Ne yapacağımı bilemeyerek mırıldanıyorum. "Emir Bey bu şekilde uyumasanız..."
"İyiyim ben," diyor gözlerini açmadan konuşarak. "Sen geç otur ve keyfine bak."
Sonlara doğru sesi zayıflıyor ve sonra tamamen kayboluyor. Çekinerek bir iki adım atıp yanına yaklaşıyorum ve korka korka elimi alnına koyuyorum. Neyse ki uyanmıyor ancak bu sayede tahminlerimde yanılmadığımı anlıyorum. Hasta bakıcılığı konusunda çok iyi sayılmam ama adamın deli gibi ateşinin olduğu ortada.
Eğilip yeniden dürtüyorum onu. "Emir Bey?"
Uykuyla uyanıklık arasında mırıldanıyor. "Hmm?"
"Bakın şöyle yapalım," diyorum beni duymasını umut ederek. "Gidip yukarıdan kuru giysiler getireyim, siz de üzerinizi değiştirin. Böyle kalırsanız zatürre olmamanız imkansız."
Cevabı ilkinden farklı olmuyor. "Hmm..."
Kendimi bunun bir onaylama tepkisi olduğuna ikna edip salondan çıkıyorum. Üst katta biraz kaybolduktan sonra Emir Bey'in odasını buluyorum nihayet. Elbise dolabını açıp gördüğüm ilk tişört ve eşofman altını aldıktan sonra koşarak aşağı iniyorum yeniden.
İçeri girdiğimde onu aynı bitik vaziyette buluyorum. Nefes alışverişlerinin beş dakika öncesine oranla seyrekleşmiş olması içimdeki panik canavarını yuvasından çıkmaya zorluyor. Soğukkanlı kalmak için üstün bir çaba harcayarak yanına yaklaşıp onu uyandırmaya çalışıyorum.
"Emir Bey kıyafetlerinizi getirdim."
Cevap olarak homurdanmakla yetiniyor. Sabır dileyerek uzanıp omuzlarından sarsıyorum onu. Bu hareketim kirpiklerini kırpıştırarak gözlerini aralamasını sağlıyor. "Ne oldu?"
"Kıyafetleriniz," diyorum tişörtünü elimde sallayarak. "Üstünüzü değiştirmeniz lazım."
"Senden kurtuluş yok mu?"
Başımı olumsuz anlamda iki yana sallıyorum. "Şimdilik, hayır."
Bana ters ters bakıyor. Ardından kollarını yavaşça kaldırıp yakasına götürüyor. Onun gömleğinin düğmelerini açmaya başladığını görünce telaşla arkamı dönüyorum. Ya ateşten kafayı yemiş olmalı ya da bu adamda mahremiyet duygusunun baş harfi bile yok. Azap dolu birkaç dakikanın ardından Emir Bey'in sesi duyuluyor.
"Kıyafetlerimi alabilir miyim?"
Arkamı dönmeden eşofman altını uzatıyorum ona. Emir Bey hafifçe gülerek uzanıp eşofman altını elimden alıyor. Gülmesinin sebebinin benim frijit tavırlarım olduğunu fark edince utançtan yüzümün kızarmasına engel olamıyorum. Aynı zamanda da istemsizce bir öfke yükseliyor içimde. Utangaç oluşumun onun hoşuna gitmesi nedense feminist damarımın kabarmasına neden oluyor. Karizmatik patronunun çıplak vücudunu görmekten utanan masum bakire profili. Aman ne komik!
Cinsellik konusunda deneyimsiz olabilirim ama ancak bu tamamen benim tercihim. Derdim kendimi gelecekteki eşimin egosunu tatmin etmek olmadığı için bu duruma benden başka kimsenin yorum yapma hakkı yok. Elbette ki erkeklerin deneyimsiz kız takıntısının evrimsel psikolojiyle alakalı olduğunu, bunun bilinçaltlarında yatan bir eğilim olduğunun farkındayım. Yine de madem ki insan olmakla övünüyorlar, o zaman içgüdülerini kendilerine bahane yapmaya hakları yok. Eğer en ufak dürtüleriyle bile savaşamıyorlarsa kalkıp da bir bonobo şempanzesinden daha gelişmiş olduklarını iddia edemezler.
"Tişörtü alabilir miyim?"
Emir Bey'in sesini duyunca içimde biriken öfke açığa çıkıyor. Hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek dönüp karşımda oturan üstü çıplak adama bakıyorum. Bu hareketim onu afallatıyor ve gülüşü dudaklarında donup kalıyor. Vücuduyla zerre ilgilenmeden anlayışlı bir tavırla konuşmaya başlıyorum.
"Tişörtünüzü ateşiniz biraz düştükten sonra giymeniz daha iyi olur," diyorum kollarımı göğsümde kavuşturarak. "Bu arada ben de mutfakta size sıcak bir şeyler hazırlayayım. Ha bir de, lütfen benden çekinip rahatsız olmayın, ilk kez bir erkeği üstsüz görmüyorum."
Son cümlemi yüzümde küçümseyen bir ifadeyle söylüyorum. Ardından Emir Bey'in şaşkın bakışları arasında arkamı dönüp mutfağa ilerliyorum.
-*-
Ocak, 1992
Açık mavi araba caminin önünde durduğunda genç adam telaşla aşağı indi. Koşar adımlarla aracın etrafından dolaşarak diğer taraftaki kapıya doğru ilerledi. O daha varamadan şoför koltuğunda oturan Nazmi aşağı inip genç kadının bulunduğu taraftaki kapıyı açmıştı. Yaşlı adam kapıyı tutarken Hakkı bir eliyle şemsiyesini açtı, ardından aracın içine doğru uzanıp dışarı çıkmaya hazırlanan karısına yardımcı olmaya çalıştı.
"Hayatım yavaş," dedi kadının belinden tutup destek olarak.
Dışarı çıktıklarında elindeki şemsiyeyi şoföre uzattı tutması için. Ardından eğilip karısının paltosunun düğmelerini kapatmaya çalıştı. Hava buz gibi olmasına rağmen kadının karnının sımsıcak olduğunu fark etmişti. Gülnihal doğal karşılasa da kendisi her seferinde şaşırıyordu buna. Elini kadının karnına koyduğunda bebek hareket etmese bile içerideki canlılığı hissetmemek mümkün değildi. Mucize gibi bir şeydi adeta.
Şemsiyeyi Nazmi'nin elinden alıp ona araçta beklemesini söyledi. Şoför yeniden araca binerken Gülnihal'in de ağlamaya başladığını fark etmişti. Çaresizce yaklaşıp sarıldı ona. Karısının gözyaşları annesinin ölüm haberini aldığından beri neredeyse hiç durmamıştı. Kadın sekiz aylık hamile olduğu için uçağa binememiş, Sivas'tan İstanbul'a kadar karayolu ile gelmişlerdi. Yaptıkları yolcuğun her anı ayrı bir ızdırap olmuştu Hakkı için.
Ne kadar çırpınırsa çırpınsın Gülnihal'in çektiği acının önüne geçemiyor, gözlerinden dökülen yaşlara engel olamıyordu. Hayatında ilk defa eli kolu böylesine bağlanmış, ne yapacağını şaşırmıştı. Bu, genç adamın ölüm karşısında ilk çaresiz kalışıydı. Ne yazık ki, son olmayacaktı.
Camiye doğru ilerlerken kapının önüne yığılan basın mensuplarını fark etmişti. Bu durum canını sıksa da karısına bir şey söylemedi. Zaten buna fırsat bulamadan kendilerini fark eden bir muhabirin sesi çalınmıştı kulaklarına.
"Kızıyla damadı geldi!"
Bir an sonra hepsi birden doluşmuştu çevrelerine. İbrahim Saral'ın evlatlıktan reddettiği kızını annesinin cenazesinde görüntülemek hepsini heyecanlandırmıştı. Üstelik Sivas'taki olaydan sonra Hakkı'yı da tanıyorlardı artık. Sivas'ta sadece halkın minnetini kazanmıştı ama görünüşe bakılırsa İstanbul cemiyetinde daha büyük olay olmuştu yaşananlar.
Sorulan soruları görmezden gelerek zorla da olsa kurtuldular gazetecilerin arasından. Avludan içeri girdiklerinde derin bir nefes aldı genç adam, hiç değilse basın mensupları buraya giremiyordu. Fakat kendisi de buradan öteye gidemezdi, kayınpederinin onu gördüğüne sevinmeyeceğini biliyordu. O yüzden aniden durup elini karısının belinden çekti.
"Sen ailenin yanına git," dedi eğilip elinin tersiyle Gülnihal'in yanağındaki yaşları silerek. "Ben burada bekleyeceğim seni."
Genç kadın kızarmış burnunu bir kez daha çekti kocasına bakarken. Onun, zaten acılı olan babasının canını sıkmak istemediği için böyle yaptığını biliyordu. Olay çıkmasını kendisi de istemediğinden başıyla hafifçe onayladı adamı. Ardından dönüp tek başına kalabalığın içinde kayboldu.
İnsanların arasından geçerken cemiyetten tanıdığı yüzlerin şaşkınlıkla ona döndüğünü görebiliyordu. Bilhassa kadınlar merakla tepeden tırnağa süzüyordu onu. Hamile olduğunu gören birkaç kişinin cenazede olmalarına rağmen sessizce kıkırdadığını işitti. Dönüp yüzünde küçümseyici, acıma dolu bir ifadeyle kadınlara baktığında hepsinin tebessümü yüzünde donup kalmıştı.
Bir yıl öncesine kadar bu kadınların çoğunun kendisiyle görüşmeyi şeref saydığını anımsıyordu. Sonu gelmez, vıcık vıcık samimiyetsizlik kokan çay partilerinin bir numaralı konuğu annesiyle birlikte kendisiydi. Zorla götürüldüğü bu partilerde nasıl sıkıldığını, kadınların bomboş muhabbetleri karşısında çektiği ızdırabı hala hatırlıyordu.
Hakkı'yla evlenip Anadolu'yu karış karış dolaşmaya başladığında, hayatının en doğru kararını verdiğini anlamıştı. Hala payitahtın izlerini ve dışa kapalı atmosferini yaşatan İstanbul cemiyetinden ayrılmak Gülnihal için zindanda kaldıktan sonra güneşi görmek gibi olmuştu.
Doğruya doğru, İstanbul aydınlarının yalı balkonlarında Boğaz'a karşı yazdığı şiirlerdeki gibi bir masal alemi değildi Anadolu toprakları. Daha çok, iyilikle kötülüğün, cehaletle ermişliğin, acıyla umudun iç içe geçtiği bir mozaikti. Gülnihal'in en sevdiği şey de bu olmuştu zaten, bu; tarihten beslenerek gelen eşsiz renk cümbüşü.
Kalabalığı geçip de az ötede babasının kederli yüzünü görünce, genç kadının içinde bir yerler acıyla kavruldu. Hakkında İstanbul'un son beyefendisi yakıştırması yapılan, her zaman mağrur ve başı dik İbrahim Saral, eşinin tabutunun başında omuzları sarsıla sarsıla ağlıyordu. Gülnihal babasının her haline şahit olmuştu, onun şefkatini de gazap ateşiyle dolu öfkesini iyi bilirdi ancak gözyaşı döktüğünü hiç görmemişti. O yüzden onu karşısında ağlarken görünce daha fazla tutamadı kendini, hıçkırarak öne doğru atıldı.
"Baba!" diye seslendi adama koşarken. Cenazede tüm başlar kendisine dönmüştü aniden. Süslü kadınların kınayan fısıltılarına, abisinin gözlerindeki şaşkın bakışa, babasının yüzünde beliren nefret dolu ifadeye aldırmadan koşup yaşlı adama sarılmaya çalıştı.
Annesinin öldüğünü işte tam o an idrak etmişti. Yol boyu döktüğü gözyaşları bir farkındalığın değil, dürtüsel bir dışavurumun eseriydi. Ölümün farkına varmak çok başkaydı, çok daha dayanılmazdı. Annesi ölmüştü onun. İlkokulda saçlarını ören, Fransızca derslerinden kaçtığı zamanlarda öfkeyle arkasından koşturan, babası kendisine kızdığında aralarında duvar olan kadın artık yoktu.
Oysa Gülnihal ne çok kırmıştı onu. Kendisini cemiyet toplantılarına götürdüğünde surat asıp mahcup etmiş, onunla iki kelam etmek istediğinde sıkılıp yanından kaçmış, en sonunda da sevdiği adamla gidip tüm zorluklara karşı tek başına bırakmıştı annesini. En kötüsü ise son anlarında yanında olup elini tutamamıştı. Annesi onu özleyerek, içinde evlat hasretiyle gözlerini yummuştu hayata.
Hıçkıra hıçkıra ağlarken babasının onu ittiğini bile fark edemedi. Öyle çok yanıyordu ki canı, çevresindeki sesleri duymuyordu bile. Babası onu ittikçe adama daha sıkı sarılmaya çalışıyor, kolunun altında bir sığınak, kendisini saracak bir liman arıyordu.
Aradığını bulamadı.
"Yeter artık!"
İbrahim Saral hiddetle bağırdı ve aylardır içinde biriktirdiği tüm öfkeyle itip kendinden uzaklaştırdı onu. Gülnihal dengesini kaybedip devrilir gibi olsa da son anda annesinin tabutuna tutunarak düşmemeyi başardı. Ne garip, annesi öldüğünde bile onu korumaya devam ediyordu.
"Baba?" diye fısıldadı şaşkınlıkla.
Avludaki herkes suspus olmuştu, tüm gözler onun ve İbrahim Bey'in üzerindeydi. Genç kadın ise neye uğradığını şaşırmıştı. Bir eliyle karnını tutarak yeniden yaklaşmaya çalıştı yaşlı adama. Babasının öfkeli bakışları yüzünden ayrılıp da kızının şiş karnına takıldığında Gülnihal adamın yüzünün tiksintiyle karardığını fark etti.
"Sen ne yüzle gelirsin buraya?!" diyerek kendisine doğru ilerledi babası. "Üstelik karnında o adamın piçiyle!"
Gülnihal şok olmuştu. Korumak istercesine diğer elini de karnının üzerine koydu.
Dudakları titreyerek "Hayır, ö-öyle diyemezsin," diyerek karşı çıktı babasına. "Biz evliyiz Hakkı'yla-"
"Evlisiniz öyle mi? Evliliğinizin neye mâl olduğunu da görmek ister misin?!"
Babası birkaç adımda yanına yaklaşıp eliyle Gülnihal'in boynunun arkasını kavradı. Ardından saçlarından çekerek başını çevirip annesinin tabutuna bakmaya zorladı onu. Genç kadın acıyla bağırmıştı saçları çekilirken.
"Al sana evliliğinizin sonucu!" diye öfkeyle kükredi yaşlı adam. "Ölümle mühürlendi sizin evlilik akdiniz!"
Gülnihal yeniden ağlamaya başlamıştı. Çırpınarak babasının elinden kurtulmaya çalıştı ancak elleriyle karnını koruduğu için başarılı olamıyordu. Yardım isteyen gözlerle abisine baktığında onun da yüzünde öfkeli bir ifade olduğunu fark etmişti. Babasının saçını çekmesi sorun değildi ama adamın gözünün dönmesinden, karnına vurmasından deli gibi korkuyordu. Tam yardım çığlığı atmaya hazırlanıyordu ki Hakkı'nın sesini duydu arkalarında.
"Çek ellerini karımın üzerinden!"
Onun sesini duyduğu anda tüm korkusu buhar olup uçtu Gülnihal'in. Kendisine de bebeğine de kimsenin zarar veremeyeceğine emin olmuştu. Birkaç saniye sonra babasıyla arasına giren güçlü eller, kadını kurtarmıştı. Kocası onu çekip nazikçe babasından uzaklaştırırken titremesine engel olamayarak tutundu adama. Bir an önce buradan gitmek istiyordu.
Ne yazık ki İbrahim Saral'ın onları bırakmaya henüz niyeti yoktu. Onlar uzaklaşırken babası öfkeyle bağırdı arkalarından.
"Sen kim olduğunu sanıyorsun soysuz herif?!"
Gülnihal babasının son sözlerini duyunca ipin koptuğunu anlamıştı. Zira Hakkı'nın ailesi yoktu, yetimhanede büyüyüp yetişmişti. Babası tam can evinden vurmuştu adamı.
Kocası onu bırakıp arkasını dönerken son bir umutla "Gidelim buradan," diye yalvardı Gülnihal. "Lütfen gidelim."
Genç adam onu duymamıştı bile. Kendilerine seslenen yaşlı adama doğru öfkeyle yürümeye başladı.
"Ben Gülnihal'in kocasıyım!" dedi adamın tam karşısında durup meydan okuyarak. "Asıl sen kimsin?"
Gülnihal aniden karnına bir sancı saplandığını hissetti. Hakkı'yla sevgiliyken karşılaşmaktan en çok korktuğu manzara buydu. Günün birinde sevdiği adamla babasını karşı karşıya, birbirlerine meydan okurken görmekten ödü kopardı hep. Trajikomik olan şeyse, sevgili oldukları dönemde gerçekleşmeyen bu korkusunun evlendikten sonra onu bulmasıydı.
Hakkı karşısında cevap vermeden, cevap veremeden öfkeyle dikilen adama baktı. Ardından nefes verir gibi küçümseyici bir tonla güldü.
"Ne o, yoksa bir cevabın yok mu?" diye meydan okudu kayınpederine. "Yakışıyor mu koskoca İbrahim Saral'a böyle suspus olmak? Hem de soysuz bir adamın önünde!"
Genç kadın karnına saplanan ikinci sancıyla birlikte ikibüklüm oluvermişti. Acıyla inlerken kocasına seslendi ama sesini duyuramadı. Cenaze için gelenler kayınpederle damadın kavgasını görebilmek için öne yığıldıkça kalabalığın arkasında kalmıştı Gülnihal.
"Defol buradan!" diye bağırdığını işitti babasının. Ardından da kocasının çıldırmış gibi attığı kahkahasını.
"Önce sana kim olduğunu söyleyeyim," diye bağırdı Hakkı İbrahim Bey'e acıyarak bakarak. "Sen, kendi kızına baba olamayan bir adamsın!"
"Yeter!" diye bağırdı Gülnihal acıyla kıvranarak. "Durun artık! Annemin cenazesinin başında yapm- Ah!"
Bu seferki sancı onu hazırlıksız yakalamıştı. Acı öyle ani ve şiddetliydi ki dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Derin derin nefes alırken sancının tekrar gelmemesi için dua ediyordu içinden. Zira doğuma daha bir ay vardı.
Onun bağırmasıyla birlikte kavga eden iki adamın da sesi kesilmişti. Başını kaldırdığında kocasının kalabalığı yarmaya çalıştığını gördü hayal meyal. Birkaç ay önce alevler içindeki otelde camdan sarkarak nefes almaya çalışırken de aynı manzaraya şahit olmuştu. O anları hatırlayınca korku ve kaygının yeniden zihnine hücum ettiğini hissetti. Ardından korktuğu şey başına geldi ve bir sancı daha saplandı bedenine. Tam yere yığılmak üzereyken koluna giren bir adama tutundu çaresizce.
Hakkı karısının yeniden acıyla bağırdığını duyduğunda insanları yere düşürerek sıyrıldı kalabalıktan. Gözleri Gülnihal'i aradığında onun girişe yakın bir yerde durduğunu fark etmişti. Ayakta kalabilmek için destek aldığı kişiyi görünce genç adam şaşırmaktan kendini alamadı. Nazmi adeta bir hızır gibi belirivermişti caminin içinde.
Gülnihal'in yanına vardığında ağlıyordu kadın. Belinden tutup ona destek olmaya çalışırken Nazmi'nin endişeyle kendisine baktığını fark etmişti.
"Tamam, yok bir şey," diyerek kadının saçlarını okşadı. "Hemen gidiyoruz buradan."
Hakkı onun sadece fenalaştığını sanıyordu. O yüzden genç kadının bedeni başka bir sancıyla yay gibi gerildiğinde şok oldu. Ne diyeceğini bilemeyerek şoföre baktığında adamın başını sallayarak sessizce onu onayladığını fark etti. Hemen ardından Gülnihal acıyla bağırdı tekrar.
"Çok erken," diye isyan etti kocasına bakarak. "Bir şeyler yap nolur!"
Onun ses tonundaki aciliyet büsbütün panikletmişti adamı. Aylar sonra yine çaresiz kalmıştı ve yine elinden hiçbir şey gelmiyordu. Nazmi onun bu telaşını görünce duruma el koymaya karar verdi aniden.
"Yapılacak şey belli," dedi başıyla dışarıyı işaret ederek. "Araba kapının önünde."
Hakkı şoförün ne demek istediğini anlamıştı. Gülnihal'in çırpınmalarına ve itirazına aldırış etmeden eğilip kucağına aldı onu. Kadının vücudu yeni bir sancıyla kasıldığında Hakkı da emin olmuştu doğumun başladığına. Nazmi'nin arkasından koşar adımlarla ilerlerken olanları izlemekle yetinen kalabalığa dönüp bakmadı bile.
-*-
Ocak, 1993
Genç adamın kafayı yemesine ramak kalmıştı. Koridorda volta atarken belki yüzüncü kez saatine baktı sabırsızlıkla. Zaman geçtikçe tüm sinirleri bir yay gibi geriliyor, doğumhanenin kapısını yumruklamamak için kendisini zor tutuyordu.
İbrahim Saral'ın kendisini kışkırtmasına hiç izin vermemeliydi, kulağını tıkayarak Gülnihal'in elini tutup ayrılmalıydı oradan. Kendi sorumsuzluğunun bedelini ailesinin ödenmemesi için dua etti yeniden. Normalde pek dindar biri sayılmazdı ancak bugün orada beklerken bildiği iki üç duayı çevirip çevirip okumuştu durmadan.
Doğumhanenin kapısının açıldığını fark edince telaşla kalktı ayağa. Kendisine yaklaşan kadının yüzündeki gülümsemeyi görünce içine su serpilmişti. Yine de yüreği ağzına gelerek durumu bir de ebenin ağzından duymak istedi. "Karımla oğlum nasıllar?"
"İkisi de son derece iyi," diyerek gülümsedi görevli. "Birazdan normal odaya alacağız, o zaman görebilirsiniz."
Hakkı yanlarından ayrılan kadının arkasından teşekküre benzer bir şeyler söylemeye çalıştı ancak başaramadı. Tek yapabildiği sırtını duvara dayayıp derin bir nefes alarak yere çökmek olmuştu. Omuzlarından tüm bir evrenin yükü kalkmıştı sanki.
"Hadi gözün aydın beyim," dediğini duydu şoförün. "Ucuz atlattınız çok şükür."
Genç adam sanki doğumdan çıkan kendisiymiş gibi halsiz halsiz konuştu. "Sen onu bir de bana sor."
Nazmi onun bu halini görünce gülmeye başlamıştı. Gevrek bir kahkaha attıktan sonra ayağa kalkması için elini uzattı Hakkı'ya. Onu çekip kaldırırken "Biz de az çekmedik zamanında," dedi babacan bir tavırla. "İki kez bekledim bu kapının önünde, ikisinde de dokuz doğurdum."
"Nasıl yani?" dedi genç adam şaşkınlıkla gülerek. "Bir tane oğlun yok muydu senin?"
Daha sözler ağzından çıktığı anda pişmanlıkla ısırdı dilini. Nazmi'nin yüzündeki gülümsemenin silinişini gördüğünde hayatının patavatsızlığını yaptığını anlamıştı. Ne yapacağını bilemeyerek yaşlı adamın sandalyelerden birine çöküşünü izledi.
"Benim büyük oğlan," diye ağır ağır girdi söze şoför. Ancak devamını getiremedi. Onun yerine boynundaki metal zinciri çıkardı yavaşça, Hakkı'nın ellerine bıraktı. Genç adam asker künyesine bakmaya cesaret edememişti, avucunu kapatıp yumruk yaparak sordu.
"Nerede?"
"Çukurca'da, karakol baskınında." diye cevap verdi Nazmi. "Biz o vakitler memleketteydik, Erzurum'da. Tezkeresini alınca evlendirecektik oğlanı, nasip değilmiş."
Hakkı'nın gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. "Başınız sağolsun," diye geveledi yaşlı adamın yanındaki sandalyeye otururken. Nazmi kendini daha fazla tutamamıştı, omuzları sarsılarak ağlamaya başladı. Genç adam onun acısını biraz olsun hafifletecek bir şeyler söylemek istiyordu ancak ne diyebilirdi ki? Oğlunun vatan için öldüğünü, gurur duyması gerektiğini söylemeye dili varmadı, yaşlı adam bu sözleri yüzlerce farklı kişiden duymuştu muhakkak. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir noktada olduğunu düşünerek başını eğip künyede yazan isme baktı çaresizce.
Aras Yılmaz.
Aklına gelen fikirle bir an durup düşündü. Önce Gülnihal'le konuşması gerekecekti ama karısının itiraz etmeyeceğini biliyordu şimdiden. Omuzlarındaki yükün biraz olsun hafiflediğini hissetti. Yanında ağlayan acılı babayı nasıl teselli edeceğini bulmuştu.
-*-
Üstünde buharı tüten fincanla birlikte döndüğümde Emir Bey'i biraz daha iyi durumda buluyorum. Yüzü hala olağandışı bir şekilde kırmızı ancak hiç değilse bilinci yerinde. Üzerinde hala tişörtü yok ancak omuzlarına attığı ince pike vücudunu en az bir tişört kadar kapatmış. Her ne kadar aksini iddia etsem de bu durum beni rahatlatıyor. Sanki az önce öfkelenen ben değilmişim gibi gülümseyerek fincanı önündeki masaya koyuyorum.
"Teşekkür ederim."
"Afiyet olsun Emir Bey." diyorum saygılı bir tavırla. Ardından bocalayarak arkamı dönüp şömineye doğru ilerliyorum. Ev yerden ısıtmalı olduğu için şömine sadece bir konseptten ibaret elbette. Ancak üstündeki duvarı boydan boya kaplayan konsolda, Nazan Hanım gelene kadar beni oyalayacağını umduğum bir sürü ilgi çekici nesne bulunuyor. Konsolun önüne geçip zembereği dışına çıkmış antika bir saati incelemeye başlıyorum. Gözüm yan yana sıralanmış aile resimlerine takılınca gülümsemeden edemiyorum. Arzu ile Özgür Abi yan yana duruyor fotoğrafların birinde. İkisinin de saçları şimdikinden çok daha sarı görünüyor. Kırmızı yanaklarıyla bir çift civcivden farkları yok resimde.
Diğer fotoğrafa baktığımda genç bir kadınla adam görüyorum. Kadının kucağında yeni doğmuş bir bebek var, heyecanla gülümsüyor objektife. Adamın yüzü ise son derece tanıdık geliyor bana, sanki...
"Annemle babam."
Emir Bey'in sesini duyunca birden irkiliyorum. Ardından hayretle fotoğrafta geziniyor bakışlarım. Nazan Hanım ile Erdal Bey'in gençliği olamayacak kadar farklı görünüyor resimdeki çift. Başımı çevirip sorarcasına Emir Bey'e baktığımda yüzünde bunu bekliyormuş gibi bir ifade beliriyor. Eğilip fincanından bir yudum alırken cevap veriyor bana.
"Ben Erdal Bozkıroğlu'nun oğlu değilim," diyor havadan sudan konuşur gibi. "Onun abisinin oğluyum, yeğeniyim yani."
Ağzım şaşkınlıktan bir karış açık kalıyor. Farkında olmadan konsoldan ayrılıp ona doğru ilerliyorum. Karşısındaki koltuğa oturduğumda sözlerine kaldığı yerden devam ediyor.
"Annemle babam öldüğünde ben henüz bebekmişim," diye açıklıyor. "Amcamla eşi de beni evlat edinmişler. Belli bir yaşa kadar onları gerçek anne babam sanıyordum."
Demek bu yüzden Emir Bey kardeşlerine görünüm olarak benzemiyor diye düşünüyorum kendi kendime. Öte yandan, Erdal Bey'e benziyor çünkü onunla kan bağı var.
"B-ben çok üzüldüm," diyorum bocalayarak. "Başınız sağolsun, Emir Bey..."
Emir Bey gülümseyerek başını sallıyor bana. Ardından konuyu değiştirmek istercesine yeniden söze giriyor.
"Aslında bana şirket dışında Bey diye hitap etmene gerek yok."
Bu ani viraj karşısında ne yapacağımı bilemiyorum. Talebi benim için öylesine beklenmedik ki, sarsak bir tavırla mırıldanmaktan kendimi alıkoyamıyorum.
"A-anlamadım..."
Emir Bey uzanıp bir yudum daha alıyor fincanından. Ardından bakışlarını bana çeviriyor.
"Annemler haklı sanırım, sen de bizim aileden sayılırsın." diye itiraf ediyor beni dumura uğratarak. "O yüzden bana iş dışında Emir Bey demek zorunda değilsin."
Açık açık anlatmasa da bu kararın uzun bir sürecin ardından verildiğini anlayabiliyorum. Bu evde ben yokken de adımın anıldığını, aile içi muhabbetlerine özne olduğumu bilmek birden garip hissettiriyor. Bugüne kadar Nazan Hanım'ın ve Özgür Abi'nin tavırlarını hep nezaketlerine yormuştum. Onların beni gerçekten aileden biri gibi gördükleri bir an bile gelmemişti aklıma. Kendimi hep bir yabancı olarak görmüş, Arzu'nun ailesiyle olan mesafemi korumaya çalışmıştım. Oysa ne kadar da içindeyim çemberin...
Sıcakkanlı bir şekilde gülümsüyorum karşımda oturan adama.
"Nasıl isterseniz Emir Be-," aniden durup düzeltiyorum. "Şey, yani, Emir Abi."
Ardından önündeki boş fincanı alıp mutfağa götürmek üzere ayağa kalkıyorum. Daha bir adım bile atamadan Emir Bey'in sesi yeniden duyuluyor odada.
"Aslında direkt Emir demeni tercih ederim."
Ağzım şaşkınlıktan bir karış açık kalıyor. Elimde boş fincanla bir iki adım yaklaşıp dikkatle inceliyorum Emir Bey'i. Yüzümdeki kuşkulu ifadeyi görünce halsiz bir şekilde gülüyor.
"Merak etme, ateş yüzünden saçmalamıyorum."
İçimden 'O zaman ne yüzünden saçmalıyorsunuz?' demek geliyor ancak son anda dudağımı ısırıp engel oluyorum kendime.
"Eğer daha rahat hissedecekseniz..." Hala siz diye hitap ettiğini fark edince kendimi düzeltme ihtiyacı hissediyorum. "Y-yani, sen nasıl istersen, Emir."
İsmi ağzımda öyle eğreti duruyor ki sesim bana bir yabancıya aitmiş gibi geliyor. Ancak bir yandan da aramızdaki o saygı duvarının yıkıldığını hissediyorum. Kelimelerin kendine has bir gücü var gerçekten. Tabi, bir de sırların. İki insan arasındaki en yıkılmaz duvarları paylaşılan sırlardan başka ne yıkabilir ki?
"Bu arada sen içerideyken telefonun çaldı."
"Öyle mi?" diyorum Emir Bey'e şaşkınlıkla gülümseyerek. Ardından telefonumu almak için sehpaya uzanıyorum ancak ellerim masanın boş tahtasına çarpıyor.
"Sana seslendim ama duymadın. Ben de telefonu açmak zorunda kaldım."
Emir Bey'in bakışlarını takip ettiğimde telefonumun koltukta, onun yanında durduğunu görüyorum. Keyfim bir miktar kaçsa da yine de belli etmiyorum.
"İyi yapmışsınız," diyorum anlayışla gülümseyerek. Ardından öne doğru eğilerek Emir Bey'in bana uzattığı telefonu alıyorum. Arama geçmişine baktığımda anlayışlı gülümsemem dudaklarımda donup kalıyor. Aras Karadağ.
Züppe değil, Aras da değil. Ekranda yazan isim Aras Karadağ çünkü ben aptal gibi rehberde onun adını değiştirdim. Emir Bey'in bu ismi tanımamış olması imkansız. Kız kardeşinin ölümünde payı olduğunu sandığı kişinin ismi bu. Üstelik çok kısa zaman önce, ona Aras'la hiçbir alakam olmadığını net bir şekilde ifade etmiştim.
Başımı kaldırıp Emir Bey'e baktığımda yüzündeki ifadenin eskisi kadar sevecen olmadığını fark ediyorum.
"Erkek arkadaşın sana ulaşamayınca epey endişelenmiş," diyor masaya bıraktığım boş fincanı eline alarak. "Ona şu an müsait olmadığını ama aramayı sana muhakkak ileteceğimi söyledim."
Erkek arkadaş mı?
Emir Bey parmağıyla fincanın ağzında daireler çizerken verecek bir cevap bulamıyorum. Kimseye hesap verecek değilim ancak yanlış anlaşılmalar bende alerji yapıyor. Şimdi gidip Aras'a açıklama yapsam, ona hesap vermeye çalıştığımı düşünecek ve muhtemelen umurumda olduğunu nereden çıkardın gibi bir tepki vererek kendini bana öldürtecek. Ancak açıklama yapmazsam da ortada bir yanlış anlaşılma olmuş olacak. Emir Bey'e gelince, patronuma özel hayatımla ilgili düzeltme yazısı göndermeyi elbette düşünmüyorum.
Elimde titremeye başlayan telefon düşüncelerimi ikiye bölüyor. Ekrandaki ismi görünce hiç beklemeden açıp kulağıma götürüyorum cihazı.
"Aras?"
"On dakikaya kapının önünde olur musun?" diye lafa direkt atmosferden giriyor. "Seninle önemli bir şey konuşmam lazım."
Ses tonundaki aciliyet karşısında istemsizce panikliyorum. Öyle ki bir anlığına Emir Bey'in varlığını bile unutuyorum.
"Birine kötü bir şey mi oldu yoksa?" diye endişeyle soruyorum ona. "Sen iyi misin?"
"Herkes iyi, endişelenme." diye cevap veriyor. "Sen on dakika sonra kapıda ol, yeter."
İçimdeki paniğin kademe kademe azaldığını hissediyorum. Rahatlayarak derin bir nefes alıp ona cevap vermeye yelteniyorum. Ancak Emir Bey'in araya girmesiyle kelimeler boğazıma diziliyor.
"Artık tişörtümü giyebilir miyim, Melek?" diye sesleniyor patronum bana. "Gerçekten donmak üzereyim."
Bir anlığına bir sessizlik oluyor. Ardından Aras telefonu suratıma kapatıyor.
-*-
Aras telefonu yüzüme kapattığında hiç renk vermeden birazdan dışarıda olacağımı söyleyip konuşmayı monolog halinde, ancak olması gerektiği gibi sonlandırıyorum. Etkisiz eleman olmak Emir Bey'in pek umurundaymış gibi görünmüyor, umurundaysa da bunu gizlemeyi çok iyi başarıyor. Sessizce montumu alıp üstüme geçiriyor, sırt çantamı tek koluma asıyorum. Ardından hiçbir şey olmamış gibi mahcup bir tavır takınarak Emir Bey'e dönüyorum.
"Acil bir durum var, gitmem gerek." diyorum şirin bir tavırla. "Ama kendinizi iyi hissetmiyorsanız kalabilirim."
Yüzünde alaylı bir ifadeyle üzerime giyip önünü iliklediğim montuma, sırtıma astığım çantama ve çoktan kapıya yönelmiş ayaklarıma bakıyor. Umarım mesajı almıştır.
"Hayır, ben gayet iyiyim." diyor diplomatik bir tavır takınarak. "Bu arada, her şey için çok teşekkür ederim."
Başımı rica ederim anlamında hafifçe sallıyorum. Ardından yüzümdeki sevecen gülümsemeyi zerre bozmadan arkamı dönüp kapıya doğru ilerliyorum.
Dışarı çıktığım anda yüzümdeki gülümseme siliniyor.
Olayların perde arkasını bilmediği için Aras'a tepkili olması son derece normal ama bu tepkiyi beni kullanarak dışa vurmaya kalkması? İşte orada işler değişir. Attığı okun hedefi yaralayıp yaralamadığıyla ilgilenmiyorum ben, Aras'ın canını sıkma girişimi o anlamda başarısız olsa da deli gibi öfkeliyim. Beni bu hale getiren asıl şey, hedefe fırlatılan bir ok yerine konulmuş olmak.
Birkaç dakika gelmeden siyah cip kapının önüne yanaşıyor. Buradan bir an önce uzaklaşma umuduyla bir can simidine tutunur gibi atıyorum kendimi araca. Ön koltuğa oturup kapıyı kapattıktan sonra ne olduğunu anlamaya çalışarak Aras'a bakıyorum. Hiçbir tepki vermiyor, telefonda duydukları hakkında zerre yorum yapmadan arabayı çalıştırıyor. Onun bu ketum tavrı karşısında daha fazla sabredemeyip konuşmaya başlıyorum.
"Acil konu nedir?"
Yine cevap vermeden uzanıp aracın ön tarafından bir kağıt çıkarıyor ve bana uzatıyor. Üzerinde yazanlara göz attığım bunun bir çeşit laboratuvar analiz sonucu olduğunu görüyorum.
"Sonuçlar temiz çıktı," diyor Aras bana dönüp açıklarcasına. "Kanındaki kurşun olağan seviyede."
Bunun ne anlama geldiğini fark edince oflayarak öne eğilip alnımı torpido gözünün üst tarafına yaslıyorum. Hiçbir ilerleme kaydedememekten, durmadan çemberler çizerek aynı noktaya geri dönmekten çok yoruldum. Başımı kaldırmadan yere bakarak soruyorum.
"Sanat fuarı ne olacak?"
"Oraya her türlü gitmemiz gerek. Test sonuçları aradan fazla zaman geçtiği için böyle çıkmış olabilir, riski göze alamayız. Ayrıca sen de doktorun verdiği ilacı bitene kadar kullanmaya devam edeceksin."
"Gittikçe dibe batıyoruz, farkında mısın?"
Yüzünü görmesem de ses tonundan gülümsediğini anlayabiliyorum. "Türk mitolojisinde şamanların yolunu kaybetmiş ruhları dev bir kayın ağacına tırmanarak cennete götürdüğüne inanılır."
Ses çıkarmadan başımı kaldırıyor ve kollarımı göğsümde kavuşturup onu dinlemeye hazırlanıyorum. İçimden keşke sadece böyle şeyler anlatsa diye düşünüyorum kendi kendime. Okuduğu kitaplar, gördüğü yerler ve öğrendiği efsaneler dışında hiçbir şeyden bahsetmese bana.
"Mitolojide bahsi geçen ulu kayın ağacının biri yeraltına uzanan diğeri gökyüzüne yükselen iki ayrı gövdesi vardır. Bu yüzden kayın ağacı alemler arası geçişi sembolize eder." diye anlatmaya devam ediyor gözlerini yoldan ayırmadan. "Eski insanlar Şamanların bile cennete çıkmadan önce bu ağaca tutunarak cehenneme inmek zorunda olduğuna inanırmış. Ne kadar masum olursa olsun hiçbir ruh, cehennemde acı çekerek arınmadan cennete çıkamazmış. Yani anlayacağın, cennete çıkabilmek için önce cehennemin en dibine inmek zorundayız."
Ne diyeceğimi bilemeyerek bakakalıyorum ona.
Cennete çıkabilmek için önce cehennemin en dibine inmek zorundayız.
Ancak benim bir şey dememe gerek kalmadan ortamdaki sakin atmosfer bozuluyor. Aras birden direksiyonu çevirip virajdan keskin bir şekilde geri dönüyor. Bu ani yön değişimine karşı devreye giren eylemsizlik kuvvetinin vücudumu kapıdan tarafa bastırdığını hissediyorum. Araç yeniden düz bir rotaya girdiğinde bu sefer de ters yöne doğru itiliyorum hızla. Birbirine geçen iç organlarım eski yerlerini aldığında sersemleyerek bakıyorum ona.
"Ne oldu?" Başımı çevirip camdan dışarı bakıyorum. "Neden geri döndük?"
"Geri dönmedik," diye cevap veriyor bana gergin bir ifadeyle. "Diğer yolun kapalı olduğunu hatırladım, başka yoldan gideceğiz o yüzden."
Elbette inanmıyorum ona. Dikiz aynasına kaçamak bir bakış attığını fark edince arkamı dönüp yolu görmeye çalışıyorum. Arkamızdan gelen siyah transiti fark ettiğimde Aras gergin bir şekilde uyarıyor beni.
"Melek lütfen önüne döner misin?"
"Bizi mi takip ediyorlar?" diyorum duymamazlıktan gelerek. Aracın plakasını görmek için başımı iyice geriye uzatıyorum. Aras gözünü yoldan ayırmadan tek eliyle çenemden tutup başımı öne çeviriyor. Huysuzlanarak başımı iki yana silkeleyip kurtarıyorum ondan.
"Şimdi anlayacağız."
Takip edilip edilmediğimizden emin olmak için aklıma tek bir yol geliyor. Aracı adamların önüne kırıp yanlarına giderek nazikçe bunu onlara sormak. Takip ediyor olsalar da olmalasalar da etmediklerini iddia edeceklerdir. Tabi peşimize takılmadan önce iki kazan doğruluk iksiri içmediyseler.
Az ötedeki trafik lambasının ışığı kırmızıya döndüğünde aracı önlerine kırmamıza gerek kalmadığını fark ediyorum. Işıkta durdukları zaman da yanlarına gidip sorabiliriz. Ne yazık ki bu planımı gerçekleştiremiyoruz zira Aras trafik kurallarını hiçe sayarak kırmızıda geçip yola devam ediyor.
"Ne yapıyorsun sen?!" diyerek azarlıyorum onu. "Radar vardı orada!"
Dönüp arkama baktığımda siyah transitin ışıkta beklediğini ve aramızdaki mesafenin hızla açıldığını fark ediyorum. Anlaşılan o ki adamların bizi takip ettiği falan yok. Yoksa onlar da ışıkta geçmiş olurdu...?
Ne yaptığını anladığımda Aras'a dönüp beğeni dolu bir ıslık çalıyorum. "Bunu bir aksiyon filminde gördüğüne bahse girerim."
"Doğru mu duydum?" diyor yüzünde yapmacık bir kınama ifadesiyle konuşarak. "Sen gerçekten de az önce bana ıslık mı çaldın?"
Öyle mi yaptım? Gülümsemem yüzümden silinip yerini kırmızılığa bırakıyor. Evet, lanet olsun, öyle yaptım. Aras yüzümdeki somurtkan ifadeyi görünce daha fazla dayanamıyor ve iffetine göz dikmişim gibi endişeyle bakmayı bırakıp gülmeye başlıyor.
Kucağımda duran parşömenle hafifçe kafasına vuruyorum. "Çok komik."
Dönüp bir şeyleri anımsamış gibi bakıyor bana. Ne olduğunu anlamaya çalışarak gözlerine bakıyorum ancak orada dipsiz bir kuyudan başka hiçbir şey göremiyorum.
-*-
"Şimdi biliyorum,
ne olduğunu aşkın."
Nunc scio quid sit amor.
Vergilius - Kitap VIII, dize 43
-*-
ARAS
-2016 yazı
Rembrandt'ın tuvalinden fırlamış gibi duran gökyüzüne çevirdim bakışlarımı. Güneş ışıkları ufukta batmaya hazırlanırken gittikçe daha küçük bir açıyla bulutlara çarpıp kırılarak bir renk cümbüşü meydana getiriyordu. Bense kütüphaneyi gören yolun hemen karşısındaki banka tünemiş sessiz bir gölgeden ibarettim. Binadan birileri çıkış yaptığında dikkat kesiliyor, beklediğim kişi olmadığını anlayınca yeniden bir gölgeye dönüşüyordum.
Birkaç dakika sonra kütüphane binasının yıllanmış merdivenlerinde bir silüet belirdi. Daha ilk anda onun beklediğim kişi olduğunu hissetmiştim. Yine de emin olmak için tepeden tırnağa süzdüm silüetin sahibini. Evet, oydu gelen. Banktan atlayıp sanki saatlerdir içeriden çıkmasını beklemiyormuşum gibi normal bir tavırla yürümeye başladım.
Başını öne eğmiş çantasını kurcalarken varlığımın ayırdında bile değildi. O kadar sıradan bir görünümü vardı ki, bu sıradanlık onun farklılığı olmuştu adeta. Bir elinde kapağı açık bir soda şişesi taşıyordu, mavi elbisesinin etekleri hafifçe dans ediyordu rüzgarda. O esnada fark ettiğim detaylar değildi bunlar, her biri daha sonra su yüzüne çıkmak üzere bilinçaltıma saklanmış anı kırıntılarından ibaretti.
Elindeki şişeyi üstüme dökme ihtimaline rağmen yörüngesine girip, bu ufak tefek kızın bana çarpmasına izin verdim.
Tıpkı tahmin ettiğim gibi çarpışana kadar farkıma bile varmadı. Başını çantasından kaldırmadan doğruca yürüdü ve tam büyük kayın ağacının altından geçerken tosladı bana. Bir an sonra ufak bir çığlık atarak -ne yazık ki- elindeki şişeyi üstüme boca etmişti bile. Soğuk sıvının gömleğimi geçip tenime temas etmesiyle istemsizce titredim.
Tüm bunlar olurken şaşırmış gibi yapmama gerek kalmamıştı. Zira kız beni göremeyecek kadar meşguldü zaten. Daha ne olduğunu bile anlamadan çantasından bir tomar peçete çıkarmış, ardı ardına özürler sıralayarak gömleğime bastırmaya başlamıştı.
"Tamam, sıkıntı yok," dedim ellerini nazikçe tutup üzerimden çekmeye çalışırken. "Sorun değil, cidden."
Beni duymamıştı bile. Sanki şişenin içinde soda değil de kezzap varmış gibi panikle üzerime peçete yığmaya devam ediyordu. Ona engel olmazsam beni bir mumyaya çevirene kadar durmayacağını anlamıştım.
"Bu kadar büyütülecek bir şey değil," dedim çaresizce kızı üstümden çekmeye çalışarak. Hala duymuyordu. Bunun üzerine kızı omuzlarından tutup zorla kendimden uzaklaştırdım. "LÜTFEN DURUR MUSUN ARTIK?!"
Hareketleri bir bıçak gibi kesiliverdi. Derin bir nefes alarak aramıza güvenli bir mesafe -yeniden üstüme atlayamayacağı kadar- koyarak uzaklaştım ondan. Yine de birkaç saniye bile geçmeden bağırdığıma pişman olmaya başlamıştım. Üstelik kızın mahcup bir tavırla başını önüne eğmiş olması durumu daha da kötü hale getiriyordu.
"Şey, özür dilerim-" dedim kendimi berbat hissederek. "Bağırmak istememiştim."
Görünüşe göre alıngan biri değildi. Ben ne yapacağımı bilemeyerek bocalarken "Asıl ben özür dilerim." diye mırıldandı kendi kendine. Ardından başını kaldırıp anlayışlı bir tavırla bakışlarını yüzüme dikti.
Kıza bakarken dikkatimi çeken ilk şey, fotoğraflarda olduğundan çok daha farklı göründüğü oldu. Değişik açıdan çekilmiş onlarca resmini görmüştüm ancak hiçbirinde güneşin son ışıkları şimdi olduğu gibi saçlarında kızıl tutamlar yaratmıyordu. Kahverengi olduğunu sandığım gözlerinde ışıkla oynaşan yeşil hareler vardı. Solgun yüzüne serpiştirilmiş bir avuç zümrüt kırıntısı gibi parıldıyorlardı. Muhtemelen kızın kendisi bile farkında değildi bunların.
"Söylediğim gibi, sorun değil." dedim bakışlarımı zorla yüzünden çekerek. "Altı üstü bir gömlek."
Kızın gözleri kararsızlıkla tişörtümde gezindi. Bir an yeniden özür dileyeceğinden korksam da öyle yapmadı. Omuzlarını belli belirsiz silkerek kabullendi sözlerimi. "Öyle diyorsan..."
Onun bu ani kabullenişi karşısında ne tepki vereceğimi bilemedim. Yaptığım plan onunla karşılaşmamı sağlamıştı ancak tanışmak için daha fazlasına ihtiyacım vardı anlaşılan. Kızın gitmeye hazırlandığını fark edince telaşla aklıma gelen ilk yalanı attım ortaya.
"Aslında bir konuda senden yardım istesem..." diye mırıldandım sesime mahcubiyet katarak. "Bu halde kütüphaneye gidemem, üstüm kurusa bile yapış yapış olacaktır. Yakınlarda tişört alabileceğim bir yer biliyor musun?"
Bir an durup düşünceli bir ifadeyle yukarı baktı. "Yanılmıyorsam kafelerin olduğu sokakta birkaç butik var."
"Çok teşekkür ederim," dedim abartılı bir minnetle. Ardından elimle uzaktan minareleri görülen bir camiyi işaret ettim. "Kafelerin olduğu sokak şu caminin yanındaydı, değil mi?"
Elbette değildi. Kızın öyle olduğumu düşünmesini istesem de bu civarların yabancısı değildim ben. Kaldı ki, gerçekten öyle bile olsa bir mağaza bulmak için yapmam gereken tek şey navigasyon uygulamasını açmaktı. Neyse ki bu çözüm onun aklına gelmemişti.
"Hayır hayır, orası değil." diyerek başını iki yana salladı telaşla. Bir an kararsızlıkla baktı bana, bocaladığının farkındaydım. Ancak en sonunda dudağını ısırarak pes etti ve en başından beri istediğim teklifin dudaklarından dökülmesine izin verdi. "İstersen mağazaya kadar sana eşlik edebilirim."
"Eğer seni yolundan alıkoymayacaksam..."
Sevecenlikle gülümsedi bana. "Hayır, yolumun üstü zaten."
"Tamam öyleyse," dedim elimle önden buyurması için işaret ederek. Sonra henüz tanışmadığımızı -hiç değilse o böyle sanıyordu- hatırlayıp elimi ona doğru uzattım.
"Bu arada ben Aras." Geri çekilip önce alacakaranlık havaya, ardından da karşımda mavi elbisesiyle dikilen kıza baktım. "Sen de Tinúviel olmalısın."
"Adım Melek," diye cevap verdi elini uzatırken. "Tinúviel nedir?"
Elini uzatıp avucuma bıraktığında sıcacık olduğunu fark etmiştim. Sadece bir an sonra geri çekilmişti ancak teninin ısısını hala hissedebiliyordum. Yan yana yürümeye başlarken doğru fakat eksik bir açıklama yaptım ona.
"Eski bir dilde alacakaranlığın kızı demek," dedim yan yana yürümeye başladığımızda. "Sen alacakaranlıkta birden karşıma çıkınca aklıma geliverdi."
Küçük bir kahkaha atarak beni şaşırttı. "Canavar gibi bir şey, değil mi?"
Amacım kızın benden etkilenmesini sağlamak olsaydı durup ona Tinúviel'in ne olduğunu anlatırdım. Ancak burada bulunma sebebim bu değildi. O yüzden geçiştirme bir cevap vermekle yetindim.
"Fantastik bir yaratık diyelim..."
Sesim sonlara doğru mırıltı halini almıştı. Melek yeniden gülmekle yetindi, belli ki hala aynı fikirdeydi. Daha fazla ısrarcı olmadım, zira o esnada onu incelemekle meşguldüm. Fotoğraflarda olduğundan çok farklı görünüyordu hakikaten de. Mesela saçlarının kızıl olması benim için sürpriz olmuştu, boya falan mıydı acaba? Kendi fikrimi reddeder gibi hafifçe iki yana salladım başımı, doğal ile yapayı ayırt edecek kadar kızıl görmüştüm. Gerçi ne bekliyordum ki? Çekilen fotoğrafların hepsi kız odasında otururken dışarıdan çekilmiş, kalitesi düşük ve karanlık görüntülerdi. Bizim çocuklar bir ay boyunca kapısında nöbet tuttukları halde bir kere bile evden çıktığını görememişlerdi onun. Dünyanın en asosyal yaratığı falan olmalıydı.
Başını kaldırıp bana çekingen bir bakış attığını görünce gülümsedim. Gözlerini kaçırıp tekrar başını eğdi. Onun hakkında yanılmıştım, sadece dünyanın en asosyal yaratığı değil aynı zamanda da en içe kapanık yaratığı olmalıydı. Ve benim bu kızla arkadaş olmam gerekiyordu. Harika... Evden bile çıkmayan, sosyal medya kullanmayan, soru sormadıkça konuşmayan bir insanla nasıl bir ortak nokta bulabilirdim ki? Karakterine dair bilgim sıfırdı.
"Bu okulda okuyorsun, değil mi?"
"Aslında yeni kayıt oldum," diyerek gülümsedi sevecenlikle. "Boş zamanlarımda derslere ön hazırlık yapmak için kütüphaneye geliyorum."
"Öyleyse bölümün epey zor olmalı..."
"Hukuk okuyacağım," diye cevap verdi ayakkabısının ucuyla yoldaki taşlara vururken. "Sen hangi bölümdesin?"
Eh, hiç değilse sorulara cevap verip hemen susmuyor.
"Ben de Hukuk fakültesindeyim," diyerek gülümsedim ona. "Senin gibi yeni başladım."
Aynı bölümde olduğumuzu duyunca gözlerinde habersiz bir heyecanın gölgesi dalgalanmıştı. Ardından dönüp dikkatle beni süzdü. Şimdiyse kafası karışmış gibi bir ifade vardı yüzünde.
"Ne oldu?" dedim gülerek.
"Yeni başlamana şaşırdım sadece," diye cevap verdi yüzümü inceleyerek. "Pek on sekiz yaşında gibi durmuyorsun."
"Yirmi dört yaşındayım da ondan," dedim gülmemeye çalışarak. "Bu ikinci üniversitem."
Bu yaşta orada ne aradığıma şaşırmıştı haklı olarak. Üstelik ben de en az onun kadar şaşkındım içinde bulunduğum duruma. Birkaç ay önce gelecek için bambaşka hayalleri olan bir adamdım. Okuldan başarıyla mezun olmuş, askere gidip gelmiş, nihayet sevdiğim işi yapmaya hazırlanıyordum. Dayımı bile şirketin başında kalması için ikna etmiştim üstelik. Sonuçta idari işlerle uğraşmak için okumamıştım bölümümü, bir an önce sahaya inmek için can atıyordum.
Ama sonra, tüm gelecek planlarımı askıya almamla sonuçlanan bir seçim yapmam gerekti.
"İlkinde ne okudun?"
Boğuştuğum düşüncelerden zorla da olsa sıyrılmayı başardım. Dönüp meraklı bir yüz ifadesiyle beni izleyen kıza cevap verdim gülümseyerek. "Makine Mühendisliği."
Melek'in yüzünde beliren ifadeyi görünce kahkaha atmamak için epey uğraşmam gerekmişti. Şaşkınlıkla gözünü kırpıştırarak bana baktı yeniden.
"Açıkçası biraz garip..." diye söze girdi dudağını ısırarak. "Bu iki bölümün tek ortak noktasının, birinci sınıfta gördükleri İnkılap Tarihi dersi olduğunu biliyor muydun?"
Yüzündeki ciddi ifade beni gafil avlamıştı. "İyi de o ders zaten tüm bölümlerde ilk yıl zorunlu değil mi?"
"Ben de onu diyorum işte."
Kabul ediyorum, beklemiyordum böyle bir şeyi. Ansızın gelen espri beni hazırlıksız yakalamıştı, anlayana kadar boş boş baktım kıza. Nihayet jetonum düştüğündeyse benimle birlikte o da gülmeye başladı.
"Peki ya sen?" diye sordum ona. "Gelecek için ne gibi hayallerin var?"
"Aslında pek hayal kurduğum söylenemez," diye cevap verdi dalgın dalgın. "Ben olabildiğince az şey dilemek ve çok şey öğrenmek istiyorum."
Şaşkınlıkla bakakaldım kıza. Son cümlesini tesadüfen kurmuş olamazdı, değil mi?
"Demek Schopenhauer seviyorsun," diye mırıldandım kaşlarımı kaldırarak. Bu sefer hayrete düşme sırası ondaydı. Yaptığı alıntının sahibini biliyor olmamı beklemiyordu muhtemelen. Şaşkınlıkla bana bakarken gözlerinde muzip parıltılar belirdiğini fark etmemiştim.
"O dediğini ilk kez duyuyorum," dedi hafifçe omzunu silkerek. "Ben genelde wattpad okurum."
Kafam karışarak dönüp ciddi bir tavırla konuşan kızı süzdüm. Bahsettiği şeyin ne olduğunu biliyordum az çok. Ne tepki vereceğimi bilemeyerek hayal kırıklığı içinde sordum yeniden.
"Gerçekten mi?"
"Hayır," dedi yeniden gülmeye başlayarak. "Kız kardeşimin zorla okutmaya çalıştığı bilmem ne senfonisi diye bir hikayeyi saymazsak bu konuda sicilim temiz."
"Güzel miydi bari?" diye sordum keyifle gülerek. "Şu hikaye yani."
"Sadece üç bölüm dayanabildim," dedi yüzünde acılı bir ifadeyle. "Can çekişen beyin hücrelerimi tekrar kazanabilmek için günlerce Wittgenstein okumam gerekti."
Kendimi tutamayıp yeniden gülmeye başladım. Bu kızla arkadaş olmak düşündüğümden de kolay olacaktı.
Serin bir son yaz alacakaranlığında yürürken kahkahalarımız kampüsün boş kaldırımlarında çınlıyordu. Henüz gece gökyüzüne çökmediği için yıldızlar puslu bir perdenin ardından göz kırpıyordu sanki. Gece henüz bizim üzerimize de çökmemişti.
Kahkaha atmayı ne zaman bırakıp da yanımda gülerek yürüyen kızı izlemeye başladığımı hatırlamıyorum. Bölümde popüler olamayacağı aşikardı. Liseyi yeni bitirmiş oğlanların dikkatini çekmek için gereken şatafattan yoksundu çünkü. Beş yıl önce aynı şekilde karşıma çıksaydı muhtemelen ben de farkına varamazdım onun. Eğer seçimimi diğer seçenekten yana yapsaydım, hayallerimin peşinden gidip kızın varlığından bihaber geçirirdim ömrümü. Ancak şimdi tam yanımda duruyordu işte. Onu izlediğimden habersiz, bana tek kelimesini bile duymadığım şeylerden neşeyle bahsederken, farkına varmamam imkansızdı.
Bu kızla arkadaş kalmak düşündüğümden de zor olacaktı.
-*-
Ucube gece kulübünün önünde durduğumuzda şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Araçtan inip kafam karışarak binaya bakıyorum. "Araf diye bir mekana gitmeyecek miydik?"
"Gözünün önündekileri görmekle ilgili problemlerin olduğunu biliyordum," Aras çenemden hafifçe tutarak başımı biraz yukarı kaldırıyor. "Ancak bu derece olabileceğini hiç düşünmemiştim."
Gösterdiği yöne baktığımda binanın çatısından sarkan harfleri fark ediyorum. Meşhur Hollywood tabelası gibi devasa harflerle ARAF yazıyor, üstelik neon ışıklandırmayla. Gerçi bunda tabelanın yüksekte olmasının da etkisi var. Benim boyumdaki bir insanın karşıya baktığında görüş alanına giremeyecek kadar yukarıda duruyor harfler. Kendimi savunmak üzere ağzımı açıyorum ancak Aras'ın çalan telefonu buna engel oluyor. O telefonla konuşurken binaya doğru ilerlemeye başlıyoruz.
"Efendim Ozan?"
Mekanın girişinde bir süre oyalanıyoruz. Onlar Ozan'la konuşurken ben de koridorun ucundan görünen ortama göz atıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse burası son zamanlarda kendini epey geliştirmeye başladı. İlk geldiğimde bir keko cenneti olan kulübün, giderek daha kaliteli tiplerin toplanmaya başladığı insancıl müzik yapan bir kafe-bara doğru evrilişini görmek hayata dair umutlarımı arttırıyor.
"Tamam ama bana mutlaka haber ver, olur mu?"
Dönüp hala kapının girişinde telefonla konuşan Aras'a bakıyorum. Baktığımı görünce eliyle bir saniye der gibi bir işaret yapıyor bana. Konuşmalarından anladığım kadarıyla Ozan bir işi çıktığı için biz gelmeden Araf'tan ayrılmış. Bizim içeri girebilmemiz için de çıkarken alt katın kapısını kilitlememiş.
Kapının açık olduğunu duyunca burada durup Aras'ı beklememin anlamsız olacağına kanaat getiriyorum. O telefonla konuşurken arkamı dönüp koridorda ağır adımlarla yürümeye başlıyorum. Bina yapılırken nasıl bir malzeme kullandılarsa, çatıyı döven yağmur sesi neredeyse olduğundan bile şiddetli duyuluyor. Alt kattaki gelişmiş ses yalıtımına karşı üst katın böyle oluşu hayli trajik.
Geniş mekana girdiğimde dans edenleri rahatsız etmemek için pistin kenarına doğru yöneliyorum. Mekan bugün normalden daha kalabalık görünüyor, öyle ki önümden geçen bir korumayla çarpışmaktan son anda kurtuluyorum. Adam telaşla uzaklaşırken Aras da telefon konuşmasını bitirmiş olarak yanıma geliyor. Konuşmadan yan yana pistin kenarından yürümeye başlıyoruz. O sırada çalmaya başlayan şarkının yüzümde bir tebessüm oluşturmasına engel olamıyorum. Ne yazık ki Aras bunu fark ediyor.
Sonrası çok hızlı gelişiyor. Ne olduğunu bile anlayamadan bileğimden tutarak beni piste doğru çekiyor. Kendimi bir anda elbisemin etekleri dalgalanarak peşinden sürüklenir vaziyette buluyorum. Bir elimle eteğimi tutarken şaşkınlıkla sesleniyorum ona.
"Ne yapıyorsun?"
Nihayet durduğunda elimden tutup beni kendine doğru çekiyor. "Dans ediyorum."
"İyi öyleyse," diyorum elimi kurtarıp ondan uzaklaşarak. "Tek başına et."
Ters ters cevap vermemden hiç etkilenmemiş olacak ki daha bir adım bile atamadan durduruyor beni. Henüz gardımı almaya fırsat bulamadan yeniden elimden tutup, beni kendi etrafımda döndürüyor. Hazırlıksız yakalandığım için bir an dengemi bulmakta zorlanıyorum.
"Mümkün değil," diyor beni döndürmeye son verdiğinde. "Bu slow bir şarkı."
Onun tüm bu dengesizliklerinden tamamen yılmış olarak iç çekiyorum. Ruhumdaki yorgunluk sesime yansıyor adeta. "Amacın ne senin?"
"Dans etmek." diyor basitçe.
"Başkasıyla et."
"Kiminle mesela? Barmenle mi?" Başını eğerek hafifçe gülüyor. "Üzgünüm ama buradaki tanıdığım tek kız sensin."
Küstah ama dürüst cevabı karşısında içimden çıldırmış gibi bir kahkaha atmak geliyor. Az ötede duran bar taburesini elime alıp onunla masaların üzerinde bateri çalmak istiyorum. Aras'ın saçından tutup kafasını duvara vurmak, raflarda dizili şişeleri beyninde tuzla buz etmek istiyorum. Bu ucube mekanı yıkmak, Nazan Hanım'ın beni davet ettiği balo salonunu bombalamak, elimde bir kova benzinle okula gidip rektörlüğü yeniden, yeniden yakmak istiyorum. Ancak bunların hiçbirini yapamayacak kadar yorgunum. Çok yorgunum.
"Lütfen, Melek," diyor Aras başını hafifçe yana eğerek. "Hiç değilse şarkı bitene kadar iki normal arkadaş gibi dans edemez miyiz?"
Cevap vermiyorum ona. Sadece küçük bir baş hareketi yaparak onaylamakla yetiniyorum. Muhtemelen beni kendi sözlerinin ikna ettiğini sanıyor. Fakat gerçek şu ki; ellerini belime koyduğunda ses etmeyişimin tek nedeni, bunu yapamayacak kadar yorgun oluşum. O yüzden pes edip ellerimi omzuna koyarken dalgın dalgın mırıldanıyorum.
"Normal arkadaş..."
Hayatımda bir tane bile normal arkadaş bulunmadığını fark ediyorum aniden. Aras, Ozan ve Ada; cinayet araştırmasındaki partnerlerim, arkadaşım değiller. Mehmet; tıp fakültesine dönmeye karar verdiği o günden sonra neredeyse hiç görmedim. Lavinia; ondan haber alamıyorum ancak alsam bile onu normal arkadaş kategorisine koyamayacağımı biliyorum. Ve Arzu; kendisi ne yazık ki, ölü.
"Aynen öyle," diyerek onaylıyor beni Aras. "Dans bitene kadar gerçekte kim olduğumuzu unutup, normal iki arkadaşmışız gibi davranacağız."
Aklıma gelen düşünce karşısında gülmeden edemiyorum. "Hani şu Facebook'taki Bu Grupta Muharrem İnce Kazanmış Gibi Davranıyoruz sayfası gibi mi yani?"
Aras kendini tutamayıp bir kahkaha attıktan sonra "Tam olarak öyle, evet." diyor bana. "Şimdi, normal Melek'e ve çevresindeki herkese veda etmeye hazır mısın?"
İçimden 'Peki ama,' diye düşünüyorum usulca. 'Olduğumuz kişilere veda edersek, arkalarında bıraktıkları boşluğu nasıl dolduracağız?'
Dilimin ucuna kadar gelen bu soruyu son anda bastırıp zihnimin arkalarına gönderiyorum. Zira bu, normal Melek'in soracağı türden bir soru. Bense şu anda bambaşka biriyim. Büründüğüm rolün hakkını verebilmek için silkinip rahatlıyor ve kendimi oyuna veriyorum.
"Bu haftasonu konsere gitmesek nasıl olur?" diyorum kararsızlıkla alnımı kırıştırarak. "Son gittiğimiz konser görünümlü felaketin ardından kendimi riske girmeye hazır hissetmiyorum."
Aras söylediklerim karşısında bir an afallıyor. Ne yaptığımı anladığında beğeniyle dudağını büktüğünü fark ediyorum. Çok geçmeden o da role girerek diyaloğu devam ettiriyor.
"Hani şu solistin sarhoş olup senin üstüne kustuğu konser mi?"
"Hatırlattığın için sağol," diyorum bu saçma kurgu karşısında kendimi tutamayıp gülerken. "Fark ettim de gittiğimiz her etkinlikte bir olay çıkıyor."
"Haksızlık ediyorsun" diyerek sahte bir itirazda bulunuyor Aras. "Olimpos'ta kamp yaparken hiç sorun çıkmamıştı."
Bahsettiği etkinliğin kurmaca olmadığı dikkatimden kaçmıyor. Amatör gökyüzü gözlemcilerinin ve uzay meraklısı tiplerin yazları Olimpos Dağı'nda kamp kurduklarını duymuştum. İnsanlar teleskoplarıyla gözlem yaptığı bir tür astronomi şenliği sanırım.
"Sorun kamp başlamadan çıkmıştı da ondan," diyerek düzeltiyorum Aras'ı. "Herkesin teleskopla geldiği yere elimizde dürbün bile olmadan gittik."
Etkinlikten haberdar olmam onu şaşırtmıyor. Şaşırdıysa bile bozuntuya vermeden yanıtlıyor beni.
"Amaç yıldızları gözlemlemek değil miydi?" diyor omuz silkerek. "Bence çıplak gözle de gayet iyi görülüyorlardı."
"Yıldızları gözlemlemek bilimsel bir aktivite," diyerek dalga geçiyorum onunla. "Senin yaptığın gibi yıldızları hayvan figürlerine benzetmeye çalışmanınsa hiçbir bilimsel tarafı yok."
"Bunu bana Büyükayı takım yıldızını kurbağaya benzeten kız mı söylüyor?"
Sanki gerçekten bunu yapmışım gibi kaşlarımı çatıyorum ona. "Ayıdan çok kurbağaya benziyordu ama."
"Önümüzdeki yaz kampa giderken yanımıza teleskop alacağım," diyor bıkkın bir tavırla. "Pençeli bir kurbağayı nasıl açıklayacağını çok merak ediyorum, Tinúviel."
Söylediği son kelime olduğum yerde donup kalmama sebep oluyor. Aklım hızla geçmişe, Aras'la ilk tanıştığımız güne gidiyor. O gün ne olduğunu bilmiyordum ancak sonradan öğrenmiştim bunun anlamını. Çok sonradan.
Aniden geri çekilerek öfkeyle çıkışıyorum Aras'a.
"Ne dedin sen?"
Ancak o zaman farkına varıyor söylediği şeyin. Muhtemelen tanıştığımızda bana böyle hitap ettiğini bile hatırlamıyor. İç sesim bilmiş bir edayla fısıldıyor bana. 'Ha şunu bil, kızın teki.'
"Melek..."
Aras ne yapacağını bilemeyerek bana yaklaştığında hırsla itiyorum onu yeniden.
"Evet, Melek!" diye tekrarlıyorum aklına kazımaya çalışarak. "Benim adım Melek. Seni de ilk kez Arzu bizi tanıştırdığında tanıdım. Ondan öncesi yok, hiçbir zaman da olmadı."
Ardından arkamı dönüp alt kata inen merdivenlere doğru ilerliyorum. Aras arkamdan gelmiyor, beni bir süre yalnız bırakması gerektiğini anlamış olmalı.
Karargah olarak kullandığımız odaya girince öfkeyle koltuğa atıyorum kendimi. O pislikle dans etmeyi kabul ederek baştan yapmıştım hatayı. Sinirden ellerim zangır zangır titrerken "Adi herif!" diye söyleniyorum kendi kendime.
Aklıma Arzu'nun ölmeden önceki son zamanları geliyor. Çektiği o tüm acılar ve yarım kalmış ihtimaller...
Aras biliyor muydu acaba?
-*-
Arzu klozete eğilip kuru kuru öğürürken saçlarını elimle toplayıp sırtını sıvazlıyorum. Son günlerde hiç iyi görünmüyor hali. Doktora gitme tekliflerimi ısrarla reddettiği için çaresizce onun tükenişini izliyorum.
Fiziksel olarak kötüye gitse de ruhsal olarak bir dinginlik çöktü Arzu'nun üzerine. Günlerdir tüm o aşırılıklarından sıyrılmış durumda, Aras'ın peşinden bile koşmuyor artık. Boş bulduğu her an bir yerlere oturup kurşun kalemle bir şeyler çizmeye başlıyor. Onun birden bire peydah olan bu resim tutkusunu anlayamasam da sonuna kadar destekliyorum. Hatta ilk fırsatta gidip ona profesyonel ressamların kullandığı boyalarla tuvallerden almayı düşünüyorum dünden beri.
Arzu nihayet başını kaldırıp halsizce titreyerek koluma giriyor. Çaresizce iç çekip onu lavaboya doğru götürüyorum. Musluktan akan suyla yüzünü yıkayıp birbirine dolaşan saçlarını düzeltiyorum şefkatle. Arzu ses çıkarmadan onunla ilgilenmemi izliyor. Ardından aniden ağlamaya başlayarak bana sarılıyor.
"Biliyor musun Melek?" diye fısıldıyor gözyaşları omzumu ıslatırken. "Sen harika bir anne olacaksın."
Kafam karışarak hafifçe tebessüm ediyorum bu söylediğine. Son zamanlarda iyice duygusallaştı Arzu. Bilmesem-
Saçlarında gezinen parmaklarım donup kalıyor. Aklıma gelen şeyle birlikte gözlerimin dehşetle açıldığını hissediyorum. Arzu'nun gittikçe sıklaşan mide bulantıları, artan duygusallığı ve doktora gitmeyi ısrarla reddedişi bir yapbozun parçaları gibi birleşiyor zihnimde. Geri çekilip arkadaşımın çökmüş yüzüne bakıyorum. İçimden dualar ederek korka korka soruyorum ona.
"Arzu... Düşündüğüm şey olamaz, değil mi?" diye fısıldıyorum dehşete düşmüş bir şekilde. "S-sen... Hamile değilsin, öyle değil mi?"
Gözlerini kırpıştırarak bana bakıyor. Ardından ağlamaya başlıyor.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro