Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 15 - Epiktetos'un Asası

Bu bölümü bana hep destek olan, hikayeyi yazmamda büyük payı bulunan biricik Tuçe'me(tahinpekmeez) ithaf ediyorum. İyi varsın canım benim. :)

-*-

30 Haziran 1991

Siirt Adliyesi'nin önünde jandarma ve çevik kuvvet gece gündüz nöbet halindeydi. Karakol baskınında şehit olan 12 askerin ardından halk ayağa kalkmıştı. Güvenlik güçlerinin uyarılarına rağmen sokaklar teröre lanet için yürüyüş yapan vatandaşlarla doluyor, bu durum güvenliği sağlamayı hepten zorlaştırıyordu.

Cumhuriyet tarihinin en karanlık senelerinden biri yaşanıyordu. Ardı arkasına faili meçhul cinayetler işleniyor, sınır ötesi operasyonlar hız kesmeden devam ediyordu. Özellikle de Cumhurbaşkanının ölümünün ardından bürokrasi tam anlamıyla kilitlenmişti. Devlet ivedilikle kontrolü ele almıştı ancak resmi dairelerde düzen yeni yeni yerine oturmaya başlıyordu.

Adliyenin merdivenlerinden koşar adımlarla inen bir katip insanların başını çevirip merakla bakmasına sebep oldu. Adamın elinde ateş parçası taşıyormuş gibi dikkatle tuttuğu bir kağıt vardı. Ankara'dan çekilmiş bir fakstı bu. Katip içindekilere göz atar atmaz mevzuyu anlamış, haberi başsavcıya bizzat kendisi iletmek istemişti. Bir an önce Başsavcının odasına varmak için aceleyle ilerlerken birden adliye çaycısıyla burun buruna geliverdi. Adamla çarpışıp evrakı mahvetmesine ramak kalmıştı.

"Dikkat etsene be adam!" diye kükredi katip.

Yaşlı çaycı adama cevap vermeden kenara çekilmekle yetindi. Ancak katip aynı telaşla yoluna devam ederken yüzünde ekşi bir ifade belirmesine engel olamamıştı. Kısık sesle bir küfür savurduktan sonra arkasını döndü, söylene söylene devam etti yoluna. Koridorun ucuna gelince durup danışmadaki kadın memurlara çaylarını ikram etti. Bir an durup teşekkür bekledi ancak kadınların onun farkına bile varmadığını görünce elinde boş tepsisiyle söylenmeye devam ederek mutfağa yollandı.

Kadınlar çaycının asabiyetini fark etmemişti çünkü başka bir şeyle ilgileniyorlardı. Tüm dikkatlerini o sırada adliye kapısından içeri giren uzun boylu bir adama yöneltmişlerdi. Koluna astığı cüppesinin yakasındaki kırmızı şeritler genç adamın savcı olduğunu gösteriyordu. Gerçi memurelerin bunu pek önemsediği söylenemezdi, onlar adamın cüppesinden çok kendisine odaklanmışlardı.

"Vallahi ölümüm bunun elinden olacak," diye iç çekti memur kadınlardan biri. Diğer ikisi bunu duyunca kıkır kıkır gülmeye başladı.

İçlerinde yaşça en büyük olan kadın diğerlerini ayıplarcasına izliyordu. "Hiç utanmıyor musunuz evli barklı adama..." diye söylendi kendi kendine. Kadınlardan biri şaşkınlıktan gözlerini iri iri açarak yaşlı kadına baktı. Yüzündeki ifadeden buram buram keder yayılıyordu.

"Evli miymiş?!"

"Evli tabi," diye söylendi yaşlı kadın diğerlerine ters ters bakarak. "Üstelik karısı da pek bir güzel."

Üstü kapalı bir boşuna ümitlenmeyin mesajıydı bu. Tabi, yaşlı kadın bunun onları durdurmayacağını biliyordu. Bu elim haberi sindirmeleri birkaç saat bile sürmezdi muhtemelen. Ardından yine ve belki de eskisinden de hırslı bir şekilde genç savcının etrafında dolanmaya başlarlardı.

O esnada memur kadınların önünden geçen genç adam ise, durumun farkında bile değildi. Yüzüne duygularını örten ifadesiz bir maske takınmıştı. Hislerini ele veren tek şey koyu mavi gözlerindeki düşünceli bakışlardı. Koridoru hızla geçip başsavcının odasına doğru ilerledi. Kapının önüne vardığında bir anlığına durup üstüne çekidüzen verdi. Kapıyı çalıp içeri girdiğinde duygularını ele veren son delilleri de kaldırmıştı ortadan. Başsavcıyla buluşan bakışlarındaki endişenin yerinde artık dışarı hiçbir şey yansıtmayan dipsiz bir kuyu vardı.

"Beni emretmişsiniz sayın Başsavcım,"

Genç savcının sesi odayı doldururken Başsavcı bakışlarını elinde tuttuğu kağıda çevirmişti. Yazanlara son bir kez daha göz attıktan sonra katibe dönerek konuştu.

"Necmi bize biraz müsaade eder misin?"

Katip karakterinin bir parçası olmuş telaşlı tavrıyla başını salladı. "Emredersiniz efendim."

Dönüp genç savcıyı başıyla selamladıktan sonra kapıya doğru ilerledi. Dalkavuk bir tavırla geri geri çekilerek dışarı çıkıp kapıyı arkasından kapattı. Bir dakika bile geçmeden iki savcı odada yalnız kalmışlardı.

Başsavcı genç adama oturması için eliyle işaret etti. Ardından fazla uzatmadan söze girdi.

"Ankara'dan az önce faks çektiler," dedi gözlerini kaçırarak. "Sivas'a tayinin çıkmış."

Genç savcı sesini çıkarmadı. Diyarbakır'da tam düzenlerini kurdukları zaman Siirt'e çıkmıştı tayini. Şimdi aynı şey burada da yaşanıyordu işte, tam düzenlerini kurmuşken yine yollara sürülüyorlardı. Ancak bunun olmasını o da bekliyordu zaten. Dikkatini asıl çeken şey Başsavcının faksın az önce geldiğini söylemesiydi.

"Efendim siz beni çağırtalı birkaç saat oluyor," dedi saygılı bir tavırla söze girerek. "Faks az önce çekildiyse beni çağırmanızın esas sebebi neydi?"

Başsavcı iki adet tırtılı andıran koyu renk kaşlarını kaldırarak genç savcıya baktı. Onun işinde başarılı biri olacağından hiç şüphe etmemişti zaten. O nedenle genç adama cevap vermek yerine acı acı gülmeyi tercih etti. Onun cevaba kendi başına da ulaşabileceğini biliyordu.

Nitekim genç savcı cevaba ulaştı da. Birkaç saniye sonra o da acı acı gülümseyerek Başsavcıya baktı.

"Sizin bundan daha önceden haberiniz vardı, değil mi?" dedi başını iki yana sallayarak. "Çünkü olağan bir atama değil bu."

Başsavcı ellerini iki yana açarak gülümsedi. "Saralların kızını kaçırdıysan bedel ödemeyi de göze almışsın demektir."

"Bundan hiç şüpheniz olmasın efendim."

Başsavcı onu yakından tanıyanların bile çok nadir duyduğu o meşhur kahkahalarından birini attı. Karşısındaki genç adamın bir savcı olduğunu unutmuştu o an, gördüğü şey gözüpek bir çocuktu sadece. Çalışkan, azimli ve geleceği parlak genç bir adama bakıyordu gözleri. Karşısında yüreğinde anadolunun ateşiyle oturan bu gencin hep böyle heyecanla parlamasını umut etti içinden.

Genç savcı başsavcının odasından ayrıldığında yüzündeki gülümseme yerini karamsar bir ifadeye bırakmıştı. Kendisi için sorun değildi, vatanın her yerinde seve seve görev yapardı ama karısını oradan oraya sürüklemek canını sıkıyordu. Evlenip bir yola çıkmışlardı ama bu yolun sonunu görememekten çok korkuyordu. Gülnihal'in daha fazla dayanamamasından, ailesinin baskılarına boyun eğip İstanbul'a dönmesinden korkuyordu deli gibi.

O yüzden Adliyenin çıkışına ilerlerken karısını görünce ne yapacağını bilemedi. Haber geldiğinde evden apar topar çıkmak zorunda kalmıştı. Her ne kadar endişelenmemesini söylese de karısının içi rahat etmemişti belli ki.

Gülnihal hala kocasını görmemişti. Girişteki memur kadınlardan onun nerede olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Kadınlar kaçamak cevaplar verip duruyor, genç kızın büsbütün endişelenmesine sebep oluyorlardı. Nihayet dayanamayıp ses tonunu yükseltmeye karar verdiğinde beline sarılan bir çift el durdurdu onu. Az kalsın çığlık atıyordu korkudan. Arkasını dönüp de eşinin gülümseyen yüzüyle karşılaşınca derin bir nefes aldı. Korkusu geçmişti ama şimdi de kızgınlığı baş gösteriyordu onun yerine.

"Ne yapıyorsun?" diye azarladı kocasını kısık sesle. "Adliyenin ortasındayız!"

Genç adam omzunu silkti umursamazca. Nasılsa gideceklerdi buradan. Yine de Gülnihal kaşlarını çatarak bakınca onu daha fazla utandırmak istemedi. Ellerini teslim oluyorum dercesine havaya kaldırıp gülerek geri çekildi. Ardından onlara şaşkınlıkla bakan memur kadınlara iyi günler dileyip koridorda yürümeye başladılar.

El ele tutuşarak çıktılar adliyeden. Gülnihal kocasına ara sıra kaçamak bakışlar atıyor, ne olduğunu sormaya çekiniyordu. Adamın yüzünde kendisini endişelendiren kaygılı bir ifade vardı. Bir an oraya neden geldiğini kendine saklamayı düşündü ancak hemen vazgeçti bu fikirden. Aralarında gizli saklı olmayacağına dair söz vermişlerdi birbirlerine.

Adliyenin yanındaki parkta boş bir banka oturdular. Genç kız daha fazla tutamadı kendini, kötü bir şey olmamasından korkarak sordu.

"Ne oldu Hakkı?"

Adam bir an ne diyeceğini bilemedi. Başını öne eğerek elleriyle burun kemerini sıkıştırdı. Gülnihal ses çıkarmadan onun konuşmasını bekliyordu. Nihayet derin bir nefes aldı genç adam ve itiraf etti.

"Tayinim çıkmış. Sivas'a."

Gülnihal rahatlayarak derin bir nefes aldı. Kocasının yüzünü gördüğünde çok daha kötü ihtimaller gelmişti aklına.

"Gideriz o zaman," dedi genç kız eşinin ellerini tutarak. "Hepsi vatan toprağı değil mi? Ben seninle nereye olsa gelirim."

Hakkı eğilip minik bir buse aldı Gülnihal'in dudaklarından. Aylardır kendisiyle birlikte oradan oraya savruluyordu, yine de bir gün olsun şikayet etmemişti. Sadece eş değil aynı zamanda sıcak bir yuva olmuştu Gülnihal ona. Onun sayesinde hiç tatmadığı bir hissi tatmış, hayatında ilk kez bir aileye sahip olmuştu. Başlarda bir çok çekincesi vardı oysa. Karısının rahat hayat koşulları olmadan yaşamaya uyum sağlayabileceğinden emin değildi. Belki ailesinden ayrı kalmaya dayanamayacaktı. Bu yüzden ilk günler eve hep korkarak gitmişti Hakkı. Günün birinde kapıyı çaldığında evde kimseyi bulamamaktan korkuyordu. Ne var ki karısı onun bütün korkularını boşa çıkarmıştı. Birçok yönden eksik ama hayal edebileceğinden de mutlu bir yaşam sürüyorlardı.

"Seni çok seviyorum," dedi adam geri çekilip karısının ellerini tutarak. "Keşke sana bunları yaşatmasaydım."

"Sen bana hayatımın en mutlu günlerini yaşatıyorsun," dedi genç kız elini kocasının yanağına koyarak. "Nerede olduğumuz hiç önemli değil. Hem zaten her türlü taşınmamız gerekecekti."

Adam anlamamıştı. "Nasıl yani?"

"Şimdiki evimiz anca bize yetiyor," dedi Gülnihal dudağını bükerek. "Bebek doğunca her halükarda taşınacaktık zaten."

Genç adamın elindeki evrak çantası pat diye yere düştü. Doğru duyduğundan emin olmaya çalışarak karısına baktı dikkatle.

"N-ne?"

Genç kız kocasının ellerini tuttu yeniden. Belli etmemeye çalışsa da o da heyecandan titriyordu. Aslında haberi ona evde vermeyi planlamıştı ancak kendine hakim olamamıştı bir türlü.

"Hamileyim sevgilim," dedi gözleri dolarak. "Bir bebeğimiz olacak."

40-50 metre ötedeki Adliyenin büyük pencerelerinden genç çifti izleyen kadınlar genç çiftin ne konuştuğunu duyamıyordu. O nedenle genç kızın ağlamaya başladığını gördüklerinde merakla birbirlerine baktılar. Kadınlardan biri az ötedeki masada oturan yaşlı memureye seslendi gülerek.

"Seninkiler ayrılıyor galiba Handan Abla," dedi imalı bir şekilde. "Savcının karısı ağlıyor, baksana."

Yaşlı kadın sabır çekerek kalktı oturduğu yerden. Söylene söylene kadınların önünde durduğu pencereye yaklaştı. Binanın hemen yanındaki parka, kendisine işaret ettikleri noktaya doğru baktı. Boş bankların birinde oturuyordu genç çift. Adamın yüzünü göremeseler de kızın yüzü adliyeye dönüktü. Memur kadınlar doğru söylüyordu, gerçekten de ağlıyordu kızcağız.

Ancak çok geçmeden manzara değişti. Adam aniden ayağa kalkıp karısını kucaklamış ve etrafında döndürmeye başlamıştı. Bunun bir ayrılık konuşması olmadığı son derece açıktı. Zira genç kız ağlarken adam kahkahalar atarak onu öpüyordu. Gülerek bağırdığında sesi adliyenin camında kendilerini izleyen kadınlara kadar ulaşmıştı.

"Baba oluyorum ulan!"

-*-

melekleri yükselten ve kanatlarını kelimelere açan,

şehrin siyah oluşudur

"Hazır mısın, Melek? Başlıyorum."

Bir proje sunumu yapmaya hazırlanıyormuş gibi görünen Ada'yı başımı sallayarak onaylıyorum. Bakışlarını kararsızca önünde durduğu minik beyaz tahtaya dikiyor, bir yandan da elindeki tahta kalemini çevirip duruyor. Bu haliyle onun sunum yapmaya hazırlanan telaşlı bir akademisyen gibi göründüğünü söylemek gayet yerinde olur.

Aslında bana kalsa açıklama işine damdan girer gibi dalmalarını tercih ederdim. Ancak soru cevap kısmına geçmeden önce kısa bir girizgah dinlemem gerektiğini söylediler. Onaylamaktan başka şansım yoktu.

"Arzu'nun ölümüne trafik kazasının sebep olmadığını anlamamız çok uzun sürmedi." diye söze giriyor Ada. Sonra eliyle Aras'ı işaret ederek düzeltiyor. "Daha doğrusu Aras'ın fark etmesi çok uzun sürmemiş. Bunu anladıktan bir süre sonra da şüphelerini Ozan'la paylaşmış."

Anladığımı ifade edercesine başımı sallıyorum. "Peki sen ne zamandan beri bu işin içindesin?"

"Çok uzun zamandır değil," diyor bana gülümseyerek. "Tüm bunlardan şeyden sonra haberim oldu..."

Ada bir an durup bocalıyor. Onun doğru kelimeyi bulmaya çalıştığını fark ediyorum. Neyse ki Ozan'ın yardımı gecikmiyor.

"Benimle evlendikten sonra," diyor umursamaz bir tavırla. Ada başını belli belirsiz sallayarak onaylıyor onu.

Anlamaya çalışarak ikisini de süzüyorum. Ortada bir gariplik olduğu aşikar, her ikisinin de elinde yüzük falan yok. Üstelik birbirlerinin kişisel alanını ihlal etmiyorlar, yan yana oturdukları halde aralarında hep güvenli bir mesafe var. Evli çiftlerde bu durum genelde görülmez, özellikle yeni evliler yapışık ikiz gibi dolaşmaya fazlasıyla meyilli oluyorlar. Ada ile Ozan bugüne kadar gözlemlediğim evli çiftlerin hiçbirine benzemiyor kesinlikle.

Yine de bu sefer dilimi tutmayı başarıyorum. Odadaki garip atmosferi görmezden gelerek konuyu asıl olmamız gereken yere getirmek için hamle yapıyorum.

"Peki, şu anda şüphelendiğiniz şey nedir?"

"Başta Arzu'nun yanlışlıkla zehirlenmiş olabileceğini düşündük." diyor Ada. Konunun değişmesi onu memnun etmiş gibi görünüyor. Benim üzerimde ise bambaşka bir etki yaratıyor söyledikleri. Elimde olmadan lafa karışıyorum.

"Belki de gerçekten intihar etmiştir." diyorum aklıma yeni gelen bir olasılıkla. "Bahçede olay çıkarmadan önce aşırı dozda ilaç almış olamaz mı?"

Eğer Arzu intihar ettiyse yeni bir katil aramamıza gerek yok demektir. Zira arkadaşımın intihar etmesine sebep olabilecek insan sayısı çok fazla değil. Aslında onun kendini öldürmesine neden olabilecek sadece bir kişi var. O da tam şu anda yanımda oturuyor.

"Hayır, intihar olamaz," diyor Aras söze karışarak. "Arzu bahçeye inmeden önceki son iki saati benim yanımda geçirdi ve seni temin ederim ki aspirin bile içmedi."

Yeni öğrendiğim bu bilgi beraberinde yeni soru işaretleri getiriyor bana. O iki saatte ne geçti aralarında? Ne oldu da Arzu bahçenin ortasında kendini kaybetti? Ben Arzu'nun bahçeye inmeden önceki son iki saatine tanık olmadım, o da Arzu'nun bahçedeki halini görmedi. İkimiz de o gün belirli zaman dilimlerinde Arzu'nun yanında bulunduk ancak birbirinden farklı zaman dilimleriydi bunlar. Aras'la ben eksik bir yapbozun kayıp parçaları gibiyiz. Tek başına bir anlam ifade etmeyen ancak doğru yerde ve doğru zamanda birleştiğinde resmi tamamlayan eksik parçalar...

Ona sormak istiyorum. O iki saatte aralarında ne geçtiğini sormak ve gerekirse zorla bir cevap almak istiyorum. Ancak Arzu'nun bahçedeki bağırışları hala kulağımda yankılanırken cesaret edemiyorum buna.

"Ben kötü bir şey yapmadım! Sadece sevdim, sadece bu!"

"Hepiniz öyle bencilsiniz ki, asla anlayamadınız beni! Asla görmediniz halimi! Gözünüzün önünde yavaş yavaş ölürken dönüp bakmadınız bile bana!"

İçimde bir yerde, bazı soruların cevapsız kalması gerektiğini fısıldayan bir ses yankılanıyor. Bir an süren ancak yıkıcı bir farkındalık hissi bu. Bir kaçış noktası ararcasına Aras'ın gözlerine bakıyorum. Ancak baktığım yerde sadece bir çift ıssız ve karanlık kuyu var. İçinde boğulmamak için bakışlarımı başka tarafa çevirip konuyu değiştiriyorum.

"Ne tür bir zehirlenme? Gıda zehirlenmesi gibi bir şey mi?"

"Olabilir ama bozuk gıdalardan kaynaklı sıran bir zehirlenme olmadığına eminiz," diyor Ada kendinden emin bir şekilde. "Vücuda çok daha ciddi hasar veren bir şey olmalı. Arzu'yu o gün bahçede gören kişilerin bazılarıyla konuştuk. Neredeyse hepsi Arzu'yu gördüğünde onun çok sağlıksız göründüğünü düşünmüş. Ama bilirsin, insanların çoğunda fotografik hafıza yoktur, geçmişte gördükleri şeyleri değil, gördüklerinin onlara ne hissettirdiğini hatırlarlar. O yüzden sağlıksız görünüm ile neyi kastettiğini çoğu açıklayamadı."

"Peki ya gerçekten hatırlayan azınlık?"

"Onlar işi daha da karmaşık hale getirdi," diyor Ada tahta kaleminin kapağını açarak. Tahtaya sabırla 17 tane yuvarlak çiziyor. "Arzu'nun yüzünü hatırladığını iddia edenlerin sayısı bu."

Sonra yuvarlaklardan dört tanesinin üstünü çiziyor. "Bunlar hatırladığını sananlar. Sırf cevap verebilmek için olmayan bir şeyi hatırladıklarını sanmış olabilirler. Çünkü içlerinden üçü esmer bir kızı tarif etti, sonuncusu ise biz arkadaşımızın adının Arzu söyleyene kadar bahçede sinir krizi geçiren bir erkekten bahsediyordu."

Kalan yuvarlakları birbiriyle kesişen farklı büyüklükteki kümelere ayırmaya başlıyor. Her oluşturduğu kümenin yanına bir ok çıkartarak ne olduğunu da kısaca yazıyor.

"Şu dokuz tanesi Arzu'nun ten renginin anormal göründüğünü söyledi. Dört kişi teninde bir takım lekeler olduğunu iddia etti. Şu beşi saçlarının çok cılız olduğunu, ikisi dişlerinde çürükler gördüğünü, bir tanesi tırnaklarında vitaminsizlikten oluşan şu beyaz lekelerden olduğunu, şu da Arzu'nun durmadan elleriyle başını ovduğunu, sanki şey gibi..."

"Başı feci derecede ağrıyor gibi mi?"

"Aynen öyle," diyor Ada beni onaylayarak. "Bunu cümlenin bağlamından mı çıkardın?"

"Hayır, Arzu'nun gerçekten de sık sık başı ağrırdı," diyorum kendimden emin bir şekilde. "Başı ağrıdığında elleriyle alnını, şakaklarını ovardı hep."

"Öyleyse baş ağrısı mevzusu tescillendi," diyor tahtaya dönerek. "Ciltteki lekeler hakkında ne düşünüyorsun?"

"Yüzünde değil ama boyuyla çenesinin arasındaki bölgede kahverengi lekeler vardı," diyorum hatırlamaya çalışarak. "Bana teninin çok hassas olduğunu, o lekelerin de güneş lekesi olduğunu söylemişti."

Ada umutsuzca dudağını büküyor. "Gerçekten güneş lekesi de olabilir."

Ellerimi benden bu kadar dercesine iki yana açıyorum. Bu şekilde ne aradığımızı bilmeden bir şeyleri kurcalamak boşa kürek çekmekten farksız geliyor. Bu düşüncemi Ada'ya söylemek için ağzımı açtığımda Aras benden önce davranıp söze karışıyor.

"Bu şekilde bir yere varamayız."

"Haklı," diyorum onu istemeye istemeye onaylayarak. "Zehirlenme konusunda uzman birinden yardım almalıyız."

Aras'ın da bana hak vereceğini sanıyorum ama elbette ki beni yanıltıyor. Söylediklerimi aptalca bir öneriyi savuşturur gibi elinin tersiyle itiyor.

"Şu aşamada işimize yaramaz."

"Neden? Herhalde uzmanlardan daha bilgili olduğunu söylemeyeceksin, değil mi?"

"Arzu konusunda, evet, öyleyim," diyor laflarımı çarpıtarak. "Ayrıca uzmanlardan yardım almayı denedik zaten."

Lafı bu noktada Ozan devralıyor. "Son derece verimsiz bir görüşmeydi," diyor yüzünü ekşiterek. "Sonuçta, bir uzmanın tanı koyabilmesi için semptomlara ihtiyacı vardır. O semptomlara da yalnızca Arzu'nun yakın çevresi şahit olmuş olabilir. Yani soruların cevaplarını siz ikinizden, özellikle de senden iyi kimse bilemez Melek."

"Sorun şu ki," diyorum umutsuzca iç çekerek, "Ben neyi bildiğimi bile bilmiyorum."

Birden çalmaya başlayan telefon Ozan'ın bana cevap vermesine engel oluyor. Ekrana kısa bir bakış attıktan sonra bana dönüp eliyle bir dakika lütfen gibisinden bir işaret yapıyor. Sesimi çıkarmadan diğerleri gibi ben de ona dikkat kesiliyorum.

"Efendim?"

Telefonun diğer ucundaki sesi çok az da olsa duyabiliyorum ancak ne söylediğini ayırt edemiyorum. Zaten çok fazla konuşmuyor o da. Söylediği şey artık her neyse Ozan birden ciddileşiyor.

"Tamam, geliyoruz." diyor ayağa kalkarak. Telefonu kapattıktan sonra bize dönüp kısa bir açıklama yapıyor.

"Nevzat Bey gelmiş."

Kimden bahsettiğini bilmediğim için sessizce izlemeye devam ediyorum. Adamdan bahsederken bey dediğine göre önemli biri olmalı.

"Burada mı?" diyor Aras hayret dolu bir sesle. "Adamı gerçekten buraya mı çağırdın?"

"Hayır tabi ki," diyerek sırıtıyor Ozan. "Yukarıda, barda bekliyor."

Aras'ın yüzündeki ifadeyi görünce gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Ozan'a yumruk atmamak için bütün hücreleriyle savaş veriyor gibi görünüyor.

O ana kadar tıpkı benim gibi seyirci kalmakla yetinen Ada birden lafa karışıyor.

"Ben de geliyorum."

Ozan'ın yüzündeki neşeli ifade birden siliniyor. "Hayır, gelmiyorsun."

"Eğer günün birinde senden izin istersem," diyerek ayağa kalkıyor Ada. "İşte o zaman bana fikrini söyleyebilirsin."

Ardından son derece havalı bulduğum bir tavırla kapıya doğru yürümeye başlıyor. Yarı yolda bir şey hatırlamış gibi duruyor, elindeki defteri çalışma masasına bırakıyor. Az önce bana bir şeyler anlatırken kaynak olarak kullandığı defter bu.

"Aras defterini buraya bırakıyorum," diyor rotasını yeniden kapıya çevirirken. Sonra bana göz kırpıyor. "Birazdan görüşürüz Melek."

Ona gülümseyip el sallıyorum. Ada kapıdan çıkarken Ozan arkasından bakmaya devam ediyor. Bu tepkiye hazırlıksız yakalandığı oldukça aşikar. Birkaç saniye ne yapacağını bilmeden dikildikten sonra o da kapıya doğru ilerlemeye başlıyor. Odadan çıkarken az evvel Ada'nın içinde kaybolduğu karanlık koridora bağırdığını duyuyorum.

"Ada buraya gelir misin?!"

Kapı kapanırken dönüp Aras'a bakıyorum. Yüzünde memnuniyetsiz bir ifadeyle Ozan'ın arkasından bakıyor. Ona ne olduğunu sormaya niyetleniyorum ancak gerek kalmıyor. Aynı somurtkan ifadeyle bana dönüp konuşmaya başlıyor.

"Ozan'ın dedesi yeraltı dünyasında tanınan ve insanların huzuruna gitmeye çekindiği biridir," diyor düşünceli bir tavırla. "Ancak seni temin ederim ki, onun dedesine karşı bile böyle çaresiz kaldığını görmedim."

Yüzünde arkadaşı için acı çekiyormuş gibi görünen bir ifade var. Kendimi tutamayıp ufak bir kahkaha atıyorum. "Anaerkil bir evlilik yapmışa benziyorlar."

Sözlerim Aras'a bir şeyler hatırlatmış gibi duruyor. Önemli bir şeyler söylemeye hazırlanır gibi farkında olmadan biraz yaklaşıyor bana. Doğru söylemek gerekirse, bundan rahatsız olmuyorum. Ancak Aras ne yaptığının farkına varınca bir an duraksıyor, ardından geri çekilerek aramıza eskisinden de büyük bir mesafe koyuyor.

"Evlilik demişken," diye başlıyor söze. "Ozan'la Ada'nın evli olduğunu okuldan kimse bilmiyor."

Kısaca çeneni kapalı tut diyor bana. Normalde de dedikodu manyağı biri olmadığımı düşünürsek bu pek de zor olmaz. Ancak yine de sormadan edemiyorum.

"Neden?"

"Çünkü gerçekten evli değiller," diyor Aras açıklamaya çalışarak. "Yani... Aslında evliler ama bu sadece kağıt üzerinde bir şey."

"Ailelerinin zoruyla falan mı evliler?" diye soruyorum merakıma engel olamayarak. "Ozan'ın dedesi onu mirasından men etmekle mi tehdit etti?"

Aras gözlerini deviriyor. "Daha önce hiç yaz dizisi senaristi olmayı düşündün mü?" diyor alaycı bir ses tonuyla. "Klişe senaryo üretme konusunda olağanüstü bir yeteneğin var."

Ona dil çıkarıyorum. Başını inanamıyormuş gibi iki yana sallayarak gülmeye başlıyor. Ardından yerinden kalkıp çalışma masasına doğru ilerliyor. Ada'nın bıraktığı deftere uzanışını seyrediyorum sessizce. Anladığım kadarıyla defterde Aras'ın bu araştırmayla alakalı notları var.

Elinde defterle karşıma oturduğunda nihayet sorularıma cevap alacağımı anlıyorum. Sonra gözüm deftere takılıyor ve ilk kez o zaman fark ediyorum. Geldiğimden beri Ada'nın elinde evirip çevirdiği defteri ilk kez o an tanıyorum. Benim defterim bu. Kazan dairesinde kağıt kalem istediğinde Aras'a verdiğim defter. Kağıdı kopardıktan sonra defteri bana uzatmıştı ama almamıştım. Onun dokunduğu bir defterin artık hayatımda yeri olamazdı.

Gözlerimi nihayet defterden çektiğimde Aras'ın bana baktığını görüyorum. O yüzden fark etmemiş numarası yapmaktan vazgeçip içimden gelen şeyi söylüyorum.

"Niye atmadın?"

Neyse ki sesim tam da istediğim gibi umursamaz bir tonda çıkıyor. Aras hiçbir tepki vermeden başını deftere eğip sayfaları karıştırmaya başlıyor. Birkaç saniye sonra başını sayfalardan kaldırmadan cevap veriyor bana.

"Çünkü sana aşığım."

-*-

ARAS

-sene 2014

Eylemsizlik yasası, cisimlerin dış bir kuvvet etki etmedikçe mevcut durumlarını koruyacaklarını söyler. Bu aynı zamanda neden etrafta dans eden araba anahtarları görmediğimizin de açıklamasıdır. Araba anahtarları sadece dansa yeteneksiz oldukları için değil, aynı zamanda dış bir kuvvet bunu onlara yaptırmadığı için dans etmiyorlar. Yani, en azından, tam şu anda karşımda duranlar hariç.

Başımı dik tutmak için çaba harcayarak fizik yasalarını ihlal eden anahtara ters ters baktım. Keşke babam şimdi burada olsaydı. Bir Anayasa Profesörü olarak bu tip yasa ihlallerini çözmek onun göreviydi sonuçta. Üstelik onun arabamın anahtarlarıyla iyi anlaşacağından şüphem yoktu. Zira duygusal gelişmişlikleri göz önüne alındığında, babamla bir araba anahtarı arasında pek de fark göremiyordum.

"İyi misin yakışıklı?"

Yanımda kıkırdayan kıza dönüp nezaket dolu bir cevap verdim. "Ha?"

Halime bakarak yeniden kıkırdadı. Kumral, uzun boylu bir afetti yanımda oturan. Bunu fark edince hafiften kafam karışır gibi oldu çünkü gecenin başında yanımda kızıl saçlı bir hatun olduğunu hatırlıyordum. Belki de kulübün ışıkları beni yanıltmıştı. Birden kumral kıza o kızıl saçlı kızla aynı kişi olup olmadığını sormayı düşündüm ama bu fikirden vazgeçmem uzun sürmedi. Zira her iki kızın da adını bilmiyordum.

"Geceyi burada mı geçireceğiz?"

Dönüp önce kıza sonra da arabanın arka koltuğuna baktım. Aslında fena fikir sayılmazdı. Fakat zaten evin önüne gelmiştik. Birkaç adım yürüyerek eve gidip geceye yumuşak yatakta devam etmekle arabanın arka koltuğunda tüm komşulara rahatsızlık vermek arasında fazla düşünmeme gerek kalmadı. Hala fizik yasalarına aykırı bir şekilde dönüp duran anahtarları kontaktan çekip çıkardım ve kapıyı açıp dışarı çıktım.

Yüzüme çarpan serin hava kafamı yerine getirir gibi olmuştu. Hiç değilse artık evler dönmüyordu. Normal bir insanın bundan memnun olması gerekirdi ancak ayılmaya başladığımı fark etmek benim için can sıkıcı bir durumdu. Keşke kulüpten çıkarken yanıma bir şişe vodka alsaydım. İçkinin etkisinin bu kadar hızlı kaybolmaya başlayacağını düşünememiştim.

Kapının önüne vardığımda anahtarı deliğe sokmak için epey uğraşmam gerekti. Açıkçası bu durum beni biraz olsun rahatlatmıştı. Demek ki aklım korktuğum kadar da yerinde değildi hala.

Kapıyı açıp içeri girdikten sonra kızı da buyur ettim. İçimde ayıldıkça artan iğrenç bir his dolaşıyordu. Suçluluk mu? Belki de. Ancak ondan kurtulmam uzun sürmeyecekti. Yukarı çıkıp kendimi şehvetin kollarına bıraktığımda hiç değilse bir süreliğine düşüncelerimden kaçabileceğimi biliyordum.

Arkamda duran kızın elleri belime dolanıp kasıklarımı avuçladığında yukarı çıkmamıza gerek kalmadığını anladım. Boşu boşuna eve gelmiştik. Sonuçta halıda sevişmek de arabada sevişmekten farklı sayılmazdı. Gerçi buna sevişme demek ne kadar doğru olur bilemiyordum. Sevişmek adı üstünde sevmekten gelen bir olaydı, içinde duygu barındırmayan hayvansı hazları kapsadığını sanmıyordum.

Kumral hatun dudağımı sertçe ısırdığında hafifçe irkildim. Görünüşe göre, zaten partnerimin istediği şey de sevişmek değildi. Kendi kanımın tadı ağzıma dolarken kahkaha atmaktan kendimi alamadım.

"Demek sert seviyorsun, ha?"

Kızı kalçalarından tutup kendime yasladığımda bir anlığına nefesi kesildi. Ardından daha da yakınlaşmak istercesine bacaklarını belime dolayıp beni kendine çekti. Başım hala deli gibi dönüyordu. Dengemi kaybetmemek için kızı sertçe duvara yapıştırdım ancak farkına bile varmadı. O sırada boynumda bir şeyler yapmakla meşgul olduğu içindi muhtemelen.

Sutyenini açabilmek için bir kaç kez denemem gerekti. Sarhoş kafayla kopçaları çekerek birbirinden ayırabileceğim şeklinde bir sanrıya kapılmıştım. Neyse ki kumralın beni bu dertten kurtarması uzun sürmedi. Ellerini pantolonumun fermuarına götürürken kulağıma eğilip "Boşver." diye fısıldadı. Ön sevişme istememesine şaşırsam da ses etmedim, ben zaten hazır durumdaydım.

"Öhö öhöm."

Arkamızda yankılanan ses üzerine kumral hatun küçük bir çığlık atıp ellerini fermuarımdan çekti. Bense sesin kime ait olduğunu anlamıştım. O yüzden telaşa kapılmadan yavaşça indirdim kızı kucağımdan. Hatun omzumun üstünden arkaya doğru bir bakış attı ve "Gitsem iyi olacak." diye fısıldadı.

Onun baktığı yere dönmeme gerek yoktu. "Mantıklı."

Kızın yüzünde bir an için bozulmuş bir ifade belirdi ama ses etmedi. Telaşla evden çıkarken bir daha görüşmeyeceğimizi anlamam zor olmamıştı. Kapıyı kapattıktan sonra arkamı dönüp merdivenlere doğru ilerlemeye başladım. Niyetim gidip sabaha kadar deliksiz bir uyku çekmekti ancak görünüşe göre babam benimle aynı fikirde değildi.

Merdivenin başına geldiğimde kolumdan tutarak durdurdu beni. Günlerdir bir seminer için şehir dışındaydı. Aramızdaki ilişki son derece kopuk olduğu için ne zaman döneceğini elbette bilmiyordum, dahası bununla ilgilenmiyordum. Yine de bugün evde olacağını bilsem kızı buraya getirmezdim.

Babam konuyu fazla uzatmadı. Aklından geçenleri pat diye söyledi bana. "Senin için endişeleniyorum."

"Vaay," dedim dilim dolanarak. "Demek bir şeyler hissedebiliyorsun. Bence bunu bir ara kutlamalıyız."

Babam gözlerini cevap vermeden bana, bir zamanlar kendi gözlerinin kopyası olan gözlerime dikti. Orada bir duygu, herhangi bir yaşam belirtisi aradım çaresizce ancak boşluktan başka bir şey yoktu. Oysa eski fotoğraflardan ve annemin günlüğünde yazanlardan biliyordum ki, babamın gözleri her zaman böyle değildi.

Annem günlüğünde babamdan bahsederken en çok gözleriyle tanımlardı onu. Heyecanlandığında yıldızlı bir gece gibi parıldayan, öfkelendiğinde laciverte boyanan, bazen de dalgaları rıhtıma vuran bir denize benzetirdi gözlerini. Oysa ben kendimi bildim bileli babamın gözlerinde sadece dipsiz bir kuyu görmüştüm. Ya annem hayal görecek kadar çok sevmişti babamı, ya da babam o gittikten sonra bir daha asla öyle bakmayacak kadar çok sevmişti annemi. Belki de her ikisi birden. Neticede ben kendimi bildim bileli bu karanlık vardı babamın gözlerinde. Muhtemelen son nefesine kadar orada kalacak, dışarı ışığı bile yansıtmayan karanlık ve soğuk bir çukur...

"O kızın ölümünden kendini sorumlu tuttuğunu biliyorum."

Babam zahmetsizce, halihazırda ortada olan bir gerçeği beyan eder gibi söylemişti bunu. Alkolün verdiği uyuşukluğa rağmen öfkenin damarlarımda aktığını hissettim. Aklım bizden kilometrelerce uzakta tek başına olan kardeşimin hatırasıyla doluverdi. Babam bu evrende sorumlu olmak kelimelerini ağzına alması gereken en son insandı kesinlikle.

"Evet," dedim babama isyan edercesine. "Senin aksine ben bir takım şeylerin sorumluluğunu alabiliyorum."

Yüzünde tek bir kas bile kımıldamadı. Oysa canını yakmak için böyle konuşmuştum. Biraz öfkelensin, üzülsün, hatta gerekiyorsa bana vursun istemiştim. Birilerinin bana vurmasına, yaptığım kötülüğü yüzüme haykırmasına ihtiyacım vardı.

"Acı çekiyorsun." dedi babam bana aynı donuk ifadeyle. "Bu iyi bir şey."

Elimde olmadan bir kahkaha attım ona doğru. Nefesimdeki alkol kokusu yüzünü buruşturmasına neden olmuştu.

Ne saçmaladığını sormaya gerek bile duymadım. Oturup onunla felsefi sohbetler yapmaya hiç niyetim yoktu. Yüzümde az önceki kahkahanın izleriyle trabzanlara tutunarak yukarı çıkmaya başladım. Neyse ki beni durdurmayı denemedi.

Odama vardığımda üstümü bile değiştirmeden yatağa bıraktım kendimi. Onca alkolün üstüne hemen sızmam gerekirdi ancak öyle olmadı. Parmağımın ucunu bile kımıldatamayacak kadar halsiz olmama rağmen zihnim bir şekilde uyanıktı. İçimde bir yerlerde bunun, ömrümün sonuna kadar böyle olacağını biliyordum.

Büyük günahların insanın ruhunda tarifi imkansız hasarlar yarattığı söylenir. Benim ruhumsa işlediğim günahlar karşısında hasar bile alamayacak kadar parçalanmıştı. İnsanlar suçsuz olduğumu düşünebilirdi, hukuk sistemimizin gözünde suçsuz olmamsa sistemin sorunuydu. Ancak tüm teferruatların ötesinde vicdanen biliyordum ki ben, bir suçluydum. Tıpkı sevdiklerimi benden alan yıkımlar gibi, ben de insanların hayatında yıkım yaratıyordum.

Uykuya dalmadan hemen önce zihnimde babamın sözleri yankılandı. "Acı çekiyorsun. Bu iyi bir şey."

Yanılıyordu. Eğer seçme şansım olsaydı onun gibi taştan bir duvara dönüşebilmeyi tercih ederdim. Gözlerimde acıyla yoğunlaşmış denizler yerine babamınki gibi bomboş ve dipsiz bir çukur taşımak isterdim. Epiktetos "içimizde yıkıp inşa edecek ne çok şey var!" diyordu ya hani? İşte ben o yıkıntıların altında kalmayı dilerdim.

-*-

Aras'ın sözleri üzerine olduğum yerde kalakalıyorum. Boğazımdan yukarı bir şeyler yükselip gırtlağımı sıkmaya başlıyor. Sakin ol diyorum kendi kendime. Sadece boğularak ölüyorsun.

Sesimi bulmayı başardığımda çok fazla konuşamıyorum. Zaten söylemek istediklerim de bir kelimeden fazla değil şu anda.

"Ne?"

Başını kaldırıp bana bakmıyor bile, gözleri hala bir şeyler ararcasına defterde dolaşıyor. Üstüne atılıp saçlarından tutarak kafasını kaldırmak ve bana bakmasını sağlamak geliyor içimden. Sanki aklımdan geçenleri duymuş gibi dudağının bir kenarı yukarı kıvrılıyor.

"Defteri neden sakladığımı sormadın mı?" diyor alayla tebessüm ederek. "Çünkü sana deliler gibi aşığım ve kafama bir atom bombası atsan muhtemelen onu bile hatıra olarak saklamaya çalışırım."

Boğazımdaki boğulma hissi geldiği gibi geçip gidiyor. Onun yerini başka bir şey alıyor, yakıcı ve muhtemelen onun sonu olacak devasa bir öfke. Aklıma ilk gelen şey okkalı bir küfür edip tekli koltuğu züppenin boş beynine geçirmek oluyor. Ancak Meydan Larousse ciltlerinden bile kalın olan kafasına bir koltukla zarar verebilmem mümkün değil. Belki bir atom bombası işimi görürdü. Böylelikle züppeye, geberirken yanında hatıra olarak saklayabileceği bir şey de vermiş olurdum. Ancak şimdilik laf sokmakla yetinmek zorundayım...

"Mizah anlayışınla ilgili en büyük sorun ne, biliyor musun?" diyorum şirin bir ses tonuyla. "Var olmaması."

Piç kurusu gülüyor. Tekli koltuğu alıcı bir gözle yeniden süzüyorum. Onu taşıyamayacağıma kanaat getirince bakışlarım çalışma masasının önündeki sandalyeye kayıyor. Sandalyeyi taşıyabilirim ama onunla da kalıcı hasar vermem zor. Belki çalışma masası? Atom bombası bulana kadar idareten...?

Odada kendime potansiyel bir cinayet silahı aradığımı fark etmiş olacak ki nihayet ciddileşiyor.

"Ben senin gibi nesnelere anlam yüklemeyi seven biri değilim," diyor umursamazca omzunu silkerek. "Kazan dairesinde bu deftere yazdıklarımı başka bir deftere aktarıp oradan devam etmek aklıma bile gelmedi."

Tek kaşım istemsizce havaya kalkıyor. "Benim nesnelere anlam yükleyen biri olduğumu nereden çıkardın?"

Aras sıkıldığını gizlemeye çalışmıyor bile. Gerinerek esnedikten sonra cevap veriyor.

"Sırf ben dokundum diye bu defteri geri almak istemedin, haksız mıyım?" diyor bariz bir şeyi açıklıyormuş gibi. "Ben olsaydım defteri alır, gönül rahatlığıyla kullanmaya devam ederdim. Sırf kızın tekinin eli değdi diye defterimi atmak aklıma bile gelmezdi."

Haklılığı karşısında söyleyecek bir şey bulamıyorum. İç sesim ise, elbette ki fırsatı kaçırmıyor.

'Aldın mı cevabını, kızın teki?'

İç sesime de verecek bir cevap bulamıyorum. Zira o da tıpkı Aras gibi söylediklerinde haklı. Neyse ki ikisinin de benden cevap almak gibi bir derdi yok zaten. Aras hala defterin -defterimin- sayfalarını karıştırıyor.

"Gözlüğümü uzatır mısın?" diyor aniden. "Komodinin üzerinde."

Tüm dikkatini oraya vermişken benimle konuşması hafifçe irkilmeme sebep oluyor. Konunun kapanmasına sevinerek etrafıma bakınıyorum. Söz konusu komodinin oturduğum koltuğun hemen yanında olduğunu fark etmem uzun sürmüyor. Üstünde duran siyah çerçeveli kemik gözlüğü alıp incelemeye başlıyorum.

"Dereceli mi bu?"

"Hayır, dinlendirici." diyor elini bana uzatarak. "Gözlük takmak rahat hissettiriyor."

'Rahat ve karizmatik.' diye söyleniyorum içimden. 'Asıl derdinin ikincisi olduğuna eminim, seni adi şeref yoksunu.'

Gözlüğünü taktıktan sonra bir süre daha karıştırıyor sayfaları. Nihayet aradığını bulduğunda durup defteri ikiye katlıyor ve dizine koyuyor.

"Acıbadem sorusuyla başlayalım," diyor başını kaldırıp bana bakarak. "Daha önce hiç siyanür diye bir şey duydun mu?"

O sırada gözlüklerini incelemekle meşgul olduğum için konuya böyle pat diye girmesi beni şaşırtıyor. Ancak bu sefer gardımı düşürmemeyi başarıyorum. Bunun sorularla ne alakası olduğunu anlamasam da sakince cevap veriyorum.

"Tabi ki duydum," diyorum bilmiş bir edayla. "Bir tür ölümcül zehir, değil mi?"

"Evet, siyanür çok tehlikelidir," diyerek onaylıyor beni. "Peki ya sana siyanür zehirlenmesinin nedenlerinden birinin acıbadem olduğunu ve 50 gramlık acıbademin 70 kiloluk bir insanı kolayca öldürebileceğini söylesem?"

Verdiğim tepkiyi anlatabilmem mümkün değil. Hani şu kafasının üstünde formüller uçuşan düşünceli sarışın kadın görseli var ya, işte ben onun küfür eden versiyonu gibiyim. Tüm leydiliğimi gözler önüne sererek "Ha siktir..." diye cevap veriyorum duyduklarıma.

Küfür ettiğimi duyunca Aras'ın dudaklarının hafifçe yukarı kıvrıldığını fark ediyorum. Ancak bir an sonra toparlanıp aynı ciddiyetle ve arada deftere göz atarak açıklamaya devam ediyor.

"Acıbademin içinde amigdalin isimli bir madde bulunuyor. Bu madde normalde zehirli değil, hatta sakinleştirici özelliği var, ta ki mideye girene kadar. Midedeki asitlerle karşılaştığında, amigdalin açığa hidrosiyanik asit çıkaran bir ölüm makinesine dönüşüyor." Bir an durup bana bakıyor. "Eh, bu da siyanür zehirlenmesinin bir diğer adı zaten."

Gerçekten ha siktir... Normalde beynim bir eşit ağırlıkçıya yaraşır şekilde işin içine sayısal terimler girince kendini otomatikman uyku moduna alır. Ancak duyduklarımı lise birinci sınıftan kalma kimya bilgilerimle ben bile anlayabiliyorum.

"Midye dolmasına gelince," diye sözüne devam ediyor Aras. "O da kadmiyum zehirlenmesine sebep oluyor. Kabuklu deniz canlıları bu tür ağır metalleri depolamaya fazla elverişli. Bu çok uçuk ve gerçekleşmesi zor bir ihtimal gibi görünse de her seçeneği değerlendirmek zorundaydık."

Pekala... Acıbadem siyanür zehirlenmesine sebep olduğu, midye dolması ise kadmiyum zehirlenmesine sebep olduğu için önemliydi. Peki ya diğer sorular? Zihnimi zorlayarak kazan dairesinde bana sorduğu soruları hatırlamaya çalışıyorum. Aklıma ilk gelen, elbette ki bende tatlı mı tatlı bir anısı olan meşhur diş dolgusu sorusu oluyor. Arzu'nun diş dolgusu olup olmadığı, varsa diş doktorunun iletişim bilgileri gibi şeyleri sormuştu bana. Sonra da gidip doktorun kliniğinde olay çıkarmıştı.

"Peki ya dişler?" diyorum klinikteki güvenlik görevlisini hatırlayarak. "Cidden seni suçsuz bir adamın dişlerini yerinden sökmeye iten şey neydi?"

Aras defterin yaprakları arasındaki bir kağıdı çekip bana uzatıyor. Elime alıp göz attığımda bunun bir laboratuvar analizi sonucu olduğunu görüyorum. Yazan terimlerden hiçbir şey anlayamayınca ona dönüp sorarcasına bakıyorum.

"Güvenlik görevlisinin dişlerindeki dolguyu analiz ettirdik," diyor kafamı iyice karıştırarak. "Sonuçlar temiz çıktı."

"Bir dakika bir dakika," diyorum onu yeniden durdurarak. "Güvenlik görevlisinin dişlerinde dolgu olduğunu nereden biliyordun? Dahası, adamın dişlerinin nesini analiz ettirdin? Ve son olarak bunların Arzu'yla alakası nedir?"

Aras başını arkaya atarak gözlerini kapatıyor ve derin bir nefes alıyor. Biçimli ancak çatılı kaşlarını, kapalı göz kapaklarının titreşmesini seyrediyorum bir süre. Nihayet düşüncelerini düzene koyduğunda yeniden doğruluyor ve ellerini dizlerine yaslayarak öne doğru eğiliyor.

"Amalgam diye bir madde var," diyor sakince açıklayarak. "Günümüzde kullanılmasa da eskiden diş dolgularında kullanılıyormuş. Amalgamın içindeki civa zamanla vücutta birikerek insanı ölüme kadar götürebiliyor."

Civanın zehirli olduğunu biliyordum. İlkokuldayken sınıftaki termometre düşüp kırılmıştı. Sınıftaki diğer çocukların aksine ben kırılan cam parçalarıyla ilgilenmemiştim, dikkatimi asıl çeken şey cam parçaları arasında oynaşan metalik renkli tuhaf maddeydi. Sınıf öğretmenimiz bunu fark edince yanıma gelip bana yerde gördüğüm ilginç şeyin adının civa olduğunu söylemişti. Bu garip maddeye dokunabilmek için yere eğildiğimi görünce de civanın son derece zehirli bir madde olduğunu eklemişti.

"Sadece dokunsam peki?" diye sormuştum öğretmenime hevesle. "Sonra da gidip ellerimi yıkarım öğretmenim, lütfeeen."

Sınıf öğretmenimin, güleç yüzlü Meliha Hanım'ın gülümsemesini hala gözlerimin önüne getirebiliyorum.

"Civa bir metal, ağır metal," demişti bana anlayışlı bir sesle. "Seni zehirlemesi için illa yemene gerek yok, bazen dokunman da yeterli olur."

Bu bilgi beni ikna etmeye yetmişti. Haylazlık ve tehlike peşinde koşan bir çocuk değildim, mantıklı bir açıklaması olduğu sürece her uyarıyı dikkate alıyordum. O yüzden her ne kadar deli gibi merak etsem de, hademe gelip yerleri temizlerken civaya sadece uzaktan bakmakla yetinmiştim.

"Siz de Muhsin Bey'in hala eski dolguları kullandığından şüphelendiniz..." diyorum düşünceli bir tavırla.

Başını sallayarak beni onaylıyor.

"Arzu'nun dişlerindeki dolguyu ulaşamayacağınız için Muhsin Bey'in başka bir hastasından örnek aldınız," diye devam ediyorum sözlerime. "İyi de güvenlik görevlisinin dişindeki dolguyu nereden öğrendiniz?"

Kollarını iki yana açarak soruma basit bir cevap veriyor. "Ada sayesinde."

Başımı hafifçe yana çevirerek tek kaşımı havaya kaldırıyorum.

"Ada bilgisayarlar konusunda epey yetenekli," diyor açıklayıcı bir ses tonuyla. "Muhsin Bey'in hasta kayıtlarını tuttuğu veritabanına girmek onun için çocuk oyuncağıydı. Kayıtlara baktığımızda Arzu'yla aynı gün diş dolgusu yaptıran başka bir hasta daha olduğunu gördük."

"Kapıdaki güvenlik görevlisi?"

"Aynen öyle."

Kendimi bırakıp koltukta geriye doğru yaslanıyorum. Dudaklarımın arasından istemsiz bir hmm nidası yükseliyor. Gözlerimi kapatıp göz kapaklarımdaki karanlığı seyre dalıyorum. İçimden bir ses boşlukta daire çizip durduğumuzu, gerçeğinse yanı başımızda yattığını fısıldıyor bana. Sadece bu araştırmada değil, genel olarak olanların tamamında tutarsızlıklar var. Göremediğim detaylar, dokunamadığım zarif noktalar sarmalıyor etrafımı, bir heyulanın içinde kendimi arıyorum çaresizce.

Gözlerimi araladığımda Aras'ın bana baktığını görüyorum. Aramızdaki farklardan biri de bu işte. Benim aksime o, yakalandığı zaman bakışlarını kaçırmıyor.

"Bunların hiçbiri değil," diyorum ona umutsuzca. "Hiçbiri Arzu'ya uymuyor."

Elini sıkıntıyla yüzüne götürüp yeni çıkmaya başlayan sakallarında gezdiriyor. "Samanlıkta iğne aradığımızın ben de farkındayım, Melek."

O sırada aklıma gelen şey içimde minik bir heyecan uyandırıyor.

"Aslında bir şey var," diyorum koltukta doğrularak. "Resim sorusunu neden sorduğunu açıklamadın."

Aras sıkıntıyla içini çekiyor. "Ne önemi var ki? Arzu'nun resim çizmediğini söylemiştin."

"Yanılmışım," diyorum heyecanla öne doğru eğilerek. "Resim çiziyormuş, hem de bu konuda ciddi bir yeteneği varmış."

Durup benimle dalga geçmesini, nasıl olur da Arzu hakkında bilmediğim şeyler olduğunu sormasını bekliyorum ama yapmıyor. Benim takılıp kaldığım, içinde tıkandığım bu noktaya o neredeyse hiç temas etmeden geçip gidiyor.

"Nereden öğrendin?"

"Emir Bey söyledi," diyorum aynı heyecanla. "Arzu'nun bir abisi daha varmış, büyük abisi."

Başıyla onaylıyor beni. "Biliyorum."

Onun bu basit cevabı mideme bir yumruk gibi iniyor. Arzu'yla alakalı benim bile bilmediğim şeyleri onun biliyor oluşu kanıma dokunuyor. Kendimi çemberin dışında kalmış gibi hissediyorum. Yine de uğradığım bozgunu belli etmemeyi başarıyorum.

"Onlara yemeğe gittiğimde Emir Bey Arzu'nun atölyesini gösterdi bana," diyorum konuya odaklanmaya çalışarak. "Arzu'nun yaptığı bir tabloyu gördüm, muhteşem bir şeydi!"

"Evlerine yemeğe mi gittin?"

Onun bunca önemli konu arasında bunu sormasına şaşırıyorum. Ancak şu an içimden hiç tartışmak gelmiyor. O yüzden suyuna giderek konunun sınırları içerisinde kalmaya çalışıyorum.

"Onlar sadece arkadaşımın ailesi değil," diyorum sabırla açıklayarak. "Bozkıroğlu Holding'de stajyer olarak çalışıyorum ben."

Bu bilgi onu şaşırtmış gibi görünmüyor. "Eminim her stajyeri evlerine davet ediyorlardır."

Nihayet sabrımı taşımayı başarıyor. "Senin derdin ne?"

Aras'ın dudakları yukarı doğru kıvrılıyor ve alaycı bir tebessüm yüzüne yayılıyor. Bense kalkıp o güzel suratının ortasına bir yumruk indirme isteğiyle yanıp tutuşuyorum. Bir süre meydan okurcasına bakıyoruz birbirimize. Nihayet iç çekerek pes ediyor ve konuya geri dönüyor.

"Ressam hastalığı diye bir şey duydun mu hiç?" diyor defterin sayfalarını çevirerek.

Dürüstçe cevap veriyorum. "Hayır."

"Kurşun zehirlenmesinin diğer adı," diye açıklıyor. "Boyalarda bulunan kurşun yüzünden en çok ressamlarda görülüyor."

Aras bir an duruyor. Sonra aniden aklına bir şey gelmiş gibi telaşla defterin sayfalarını geri çevirmeye başlıyor. Dikkatini dağıtmamak için hiç sesimi çıkarmadan izliyorum onu. Birkaç sayfa daha çevirdikten sonra aradığını buluyor ve işaret parmağıyla satırlardan birine vuruyor hafifçe. "İşte budur."

"Ne olduğunu bana da söylecek misin?"

"Aradığımız şey kurşun zehirlenmesi olabilir," diyor defteri bana doğru çevirip sayfayı işaret ederek. "Belirtilere baksana."

Zehirlenme belirtileri akut ve kronik olarak iki ayrı başlıkta toplanmış. Kronik bronşit hastası biri olarak kronik kelimesinin uzun süreli, akutun ise kısa süreli şeyleri ifade ederken kullanıldığını biliyorum. Ancak Aras'ın parmağıyla işaret ettiği kelimeye bakınca şöyle bir duraksıyorum. Biyoloji bilgimin konu başlıklarını anlamaktan öteye geçememesi gerçekten gurur verici.

"Ensefalopati ne demek?" diye soruyorum dürüstçe. Bu kelimeyi telaffuz edebilmem bile büyük bir başarı aslında.

"Araştırdıklarımdan anladığım kadarıyla beyinde fonksiyon bozukluğu gibi bir şey," diyor Aras. "Değişken bir ruh haline, hatta kişilikte değişikliklere bile sebep olabiliyor. Bu sana da birini hatırlatmadı mı?"

"Aslında olabil-"

Gözüme çarpan dört kelime cümlemin yarıda kesilmesine sebep oluyor. Ağızda metalik tat hissi. Doğru gördüğüme emin olmaya çalışarak tekrar tekrar okuyorum yazanları.

Ağızda metalik tat hissi.

"Melek?"

Kelimeler ayağa kalkıp gözümün önünde uçuşmaya başlıyor. Kanatlarına tutunup birkaç gün öncesine dönüyorum hızla. Rektörlüğü yakmamla sonuçlanan o birkaç günlük kabusu düşünüyorum. Ben kendim olmaktan çıkmıştım sanki. Köpeğe araba çarpmasından hemen önce Mert'le yolda yürürken Arzu'nun bu hissi çok güzel tanımladığını düşünmüştüm üstelik. Hayata yarı saydam bir perdenin, bir sis bulutunun arkasından bakıyor gibiyim. Aynen böyle söylerdi Arzu, neyi kastettiğini artık çok iyi biliyordum.

Halsizdim, düşüncelerimi toparlayamıyordum ve karakterime aykırı şeyler yapıyordum. Tıpkı defterde yazdığı gibi ağzımda hiç geçmeyen metalik bir tat vardı. Tüm bunları birkaç gün içerisinde yaşamış ve bugün iyileşmiş olarak uyandığımda kabusun bittiğini anlamıştım.

Ancak asıl önemli olan şey şu ki, tüm bu kabus Arzu'nun evine yemeğe gittiğim gün başlamıştı. Atölyedeki büyüleyici tabloyu görüp ellerimi tuvaldeki canlı renklerde gezdirdiğim gün. Tabloya dokunduğum gün.

Aras tepki vermediğimi görünce koltuktan kalkıp yanıma geliyor. Bense onun ayırdına bile varamayacak kadar düşüncelerle yüklüyüm. Mümkün mü bu? Arzu gerçekten resim yaptığı için mi zehirlendi? Birkaç gündür yaşadığım o garip hastalığın bununla bir alakası olabilir mi? Sırf tabloya dokunduğum için zehirlenmiş olabilir miyim gerçekten?

Sonunda sessizliğim yanıbaşımda oturan endişeli seyircimin sabrını taşırıyor. Aras çenemden tutarak başımı kendisine doğru çevirdiğinde bir tepki vermiyorum. Ancak gözlerimin onun maviliklerine değmesi beni düşüncelerimden sıyırmaya yetiyor. Zihnimin gerilerinde, arkalarda bir yerde bir ikaz lambasının yanıp sönmeye başladığını hissediyorum. Fazla yakın.

Az önce aklımı meşgul eden düşüncelerin yerinde şimdi yeller esiyor. Yüzü o kadar yakınımda duruyor ki kendimi geri bile çekemiyorum. Nefes almaktan bile korkarak karşımdaki manzarada keşfe çıkıyorum. Karşımda hem tanıdık olduğum hem de şu ana kadar varlığından bile haberdar olmadığım detaylar var. Mesela göz renginin her tonuna aşinayım ancak kirpiklerinin bu kadar güzel olduğunu daha önce hiç fark etmemiştim. Saçlarının dalgalı olduğunu ve en uygunsuz zamanlarda alnına çarpan inatçı buklelerin ona çocuksu bir hava kattığını ilk kez fark etmiyorum. Tanıştığımız o ilk günden beri farkında olduğum detaylar bunlar. Ancak hala nemli olan saçlarından yayılan yağmurla karışık bu odunsu kokuya tamamen yabancıyım.

Geri çekilmem lazım. Zihnimin arka taraflarında yanan ikaz ışığına artık bir alarm sesi de eşlik ediyor. Aras'ın bakışlarının dudaklarıma kaydığını görünce midemde bir şeyler kanat çırpmaya başlıyor. Bu sefer kaçmak için çok geç kaldım.

Ancak bu sefer kaçmama gerek kalmıyor. Aras aniden kendini geri çektiğinde bir anlığına havada asılı kalıyorum sanki. Ardından tutunacak hiçbir şey bulamamamın verdiği kırgınlıkla bir boşluktan aşağı düştüğümü hissediyorum. Aramıza güvenli bir mesafe girdiği an odanın kapısı açılıyor. Şaşkınlıktan nutkum tutularak kapıya çeviriyorum gözlerimi. Birinin geleceğini nereden bilmiş olabilir ki?

Kapıda gördüğüm yüz imkansızı başararak beni biraz daha şaşkınlığa uğratıyor. Lavinia. Eşikte durmuş öylece bize bakıyor. Yüzündeki tedirgin ama kararlı ifadeye baktığım an neden burada olduğunu anlıyorum. İtiraf edecek.

"Kapıyı iki kez çaldım," diyor ne diyeceğini bilemeyerek. "Ses gelmeyince girmeye karar verdim."

Lavinia'nın sesi beni biraz da olsa kendime getiriyor. Aras'ın çekim alanını tamamen ortadan kaldırmıyor, bu bir gerçek. Ancak oradan kendi irademle çıkmama yetecek kadar zayıflamasını sağlıyor. Şaşkınlığın yarattığı bu boşluktan faydalanıp ayaklanıyorum aniden. Bir an nereye kaçacağımı kestiremiyorum, ardından her ikisinden de olabilecek en uzak noktaya, kapının arkasında kalan çalışma masasına yaklaşıyorum. Saçma sapan hareket ederek yaslanıyorum masaya, bu şekilde Aras'ın yüzü görüş alanımın dışında kalıyor.

"Melek?" diyor Lavinia bana şaşkın bir şekilde bakarak. "Burada ne aradığımı sormayacak mısın?"

Soracak mıyım? Kafamın içinde öyle bir cümbüş dönüyor ki motor fonksiyonlarımı bile yerine getiremez durumdayım. O yüzden tıpkı bir robot gibi istediği soruyu soruyorum ona.

"Burada ne arıyorsun?"

Lavinia'nın kaşları kuşkuyla havaya kalkıyor. Bakışları şüpheli bir şekilde Aras ve benim aramda gidip geliyor. Sonra tereddütle kekeliyor.

"B-benim sana bir şey söylemem lazım."

Onun bu ürkek hali içimde bir yerlere dokunuyor. Kendimi yanına gidip ona sarılmak isterken buluyorum. Yerimde bir başkası olsaydı bu durumu bir trajediye çevirip Lavinia ile bağlarını koparırdı hiç şüphesiz. Ancak içimde bir yerlerde onun hiçbir zaman bana yalan söylemeyi amaçlamadığını biliyorum. Ailesini saklamasının sebebi benden çekinmesi değil, mütemadiyen bir parça hüzün taşıyan bakışlarında çok daha fazlası olduğunu sezinliyorum.

Benden saklamaya devam ettiği sürece ona yardım etmem mümkün değildi. Bildiğimi Lavinia'ya belli edemezdim. Eğer bunu yapsaydım, Lavinia günün birinde bana gerçekleri söyleyecek mi ya da sonuna kadar beni kandıracak mı, bunun cevabını asla bilemezdim. Oysa şimdi burada olduğuna göre cevabımı aldım demektir. Ben başkasından öğrenmeseydim de o kendisi gelip bana itiraf edecekti zaten.

Lavinia'nın yanına gidip ona zaten bildiğimi söylemeye niyetleniyorum. Neden böyle bir şeyi sakladığını sormak, onu böylesine çaresiz bırakan sorun her neyse onu çözmek istiyorum.

Ancak benim bir şey yapmama fırsat kalmadan kapı hışımla yeniden açılıyor. Lavinia şaşkınlıkla kapıya dönerken ben de gelenin kim olduğunu görmeye çalışıyorum. Gerek kalmıyor. Zaten bir an sonra gelen kişinin sesi odayı dolduruyor.

"Bakalım bunu nasıl açıklayacaksın?!"

Ah, harika. Ortalığın daha fazla ne kadar karışabileceğini cidden merak ediyorum.

"Mert?" diyor Lavinia şaşkınlıkla. "Beni mi takip ettin?!"

"İyi ki etmişim!" diye bağırıyor Mert. Ardından Aras'ı gösteriyor eliyle. "Yoksa saçma bir kulübün bodrumunda bu herifle buluştuğunu öğrenemeyecektim!"

Ne söyleyeceğimi bilemeden bir adım daha ilerleyip Mert'le aramda duran kapının gölgesinden sıyrılıyorum. Bu aynı zamanda Aras'ın da yeniden görüş alanıma girmesi demek. Onun doğrudan Mert'e baktığını görüyorum. Yüzündeki karanlık ifade bana kendimi anımsatıyor, biri Naz'a bağırıyor olsaydı ben de tıpkı böyle bakardım.

"Ses tonuna dikkat etsen iyi olur."

Aras'ın sakin ses tonundaki tehlikeyi sezinleyemiyor Mert. Bunu alttan alma olarak yorumlayıp daha beter üstüne gidiyor onun. Ne büyük hata!

"Ne o? Yeni oyuncağına bağırılması seni rahatsız mı etti yoksa?" diyor Mert sinirle gülerek. Ardından Lavinia'ya dönüyor tekrar. "Hepsini geçtim ama bunu Melek'e nasıl yapabildin?!"

"Mert bak her şeyi yanlış anlıyors-"

"Kimsenin kimseye bir şey yaptığı yok," diye öne çıkıyorum ilk kez lafa karışarak. Mert aniden arkasını dönüyor ve sesin kaynağını arıyor. Beni fark ettiğinde yüzüne yerleşen ifadeden şaşkına döndüğünü anlayabiliyorum.

"Melek?" diyor bana hayretle bakarak. Göz ucuyla Aras'ın oturduğu yerden kalkıp yanımıza yaklaştığını görüyorum. Mert daha fazla saçmalamadan konuyu açıklığa kavuşturmam lazım.

"Aralarında düşündüğün gibi bir şey yok," diyorum Mert'e tane tane. "Kardeş onlar."

-*-

Gerçeğin bir an önce ortaya çıkmasının her şeyin iyiye gitmesini sağlayacağını düşünmüştüm. Yanılmışım. Aksine her şeyi daha da kötü hale getirdi. Zamanından önce ifşa olan gerçeklerin bazen yalanlardan bile tehlikeli olabileceğini hesaba katmamıştım.

Öğrendiği yeni bilgi Mert'i sakinleştirmiyor. Aksine kendini aptal yerine konmuş gibi hissederek daha da hiddetleniyor. Gerçi çok da haksız sayılmaz, zira Lavinia bizi gerçekten aptal yerine koydu. Eğer o gece Emir Bey'den gerçeği öğrendiğimde Lavinia yakınlarımda olsaydı ben de kendimi kontrol edemezdim. Mantıklı düşünme işini sonraya bırakır, o esnada önüme gelen ne varsa yıkıp dökerdim. Tıpkı şu an Mert'in yaptığı gibi.

"Sana defalarca kez sordum!" diye kükrüyor çileden çıkmış bir şekilde. "Bu adamla bir alakan olup olmadığını sordum ama bana yok dedin!"

Aklıma Mert'le Lavinia'yı tartışırken bulduğum an geliyor. Demek kavgalarının ve beni görünce aniden susmalarının sebebi buydu.

"Kardeşimle konuşurken o sesini alçalt!" diye bağırıyor Aras yeniden.

İçgüdüsel olarak aralarına geçiyorum. Lavinia kenarda korkuyla olan biteni izliyor. İşin nereye gittiğini göremediği o kadar ortada ki! Üstelik tıpkı Lavinia gibi Mert de farkında değil olacakların. Aptal diyorum içimden, aptal aptal aptal. Bir insanın kardeşine olan koruma içgüdüsünü harekete geçirmeyi deneyecek kadar aptal.

"Yoksa?" diyor Mert öfkeli bir şekilde gülerek. "Ne olur sesimi alçaltmazsam?"

Aras sakince cevap veriyor. "Senin belanı sikerim."

Eh, artık ağzımdan kaçan küfürler için mahcup olmama gerek yok sanırım. Zira Aras da göründüğü kadar beyefendi değilmiş.

Ben bunları düşünürken zaman yavaşlıyor ve her şey bir anda gelişiyor. Mert'in havaya kalkan yumruğunu görüyorum. Aras beni aradan çıkarmakla ona karşılık vermek arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor. Ve yanlış bir seçim yapıyor. Beni belimden tutarak Lavinia'ya doğru ittiğini hissediyorum. Hemen ardından Mert'in yumruğu Aras'ın çenesine iniyor.

Aras geriye doğru sendelerken Lavinia'nın çığlık attığını duyuyorum. Kardeşinin sesini duymak Mert'e olan öfkesini daha da artırıyor sanki. Duvardan güç alarak hiç beklemediğim bir anda öne doğru atılıyor ve Mert'e sağlam bir kafa atıyor.

Bu bir film değil. Eğer bir film olsaydı sonunda ikisinin de basit yaralarla kurtulacağını bildiğim için endişelenmezdim. Ancak gerçek hayatta kavgalar her zaman bir iki morlukla bitmez. Tek bir hata, düşünmeden yapılmış bir hareket ve bir anlık bir gaflet ölümle sonuçlanabilir. Daha önce şahit oldum, oradan biliyorum.

Bunu bildiğim için yeniden onlara doğru atılıyorum. Aralarına girmeye çalıştığımda Aras kolumdan sertçe tutup bana engel oluyor. Yüzüne baktığımda dudağının patladığını fark ediyorum, bana bakan gözlerinde inanamıyormuş gibi bir ifade var.

"Sen gerçekten benim başıma belasın!"

Mert'in tekrar yumruğunu kaldırdığını görünce çığlık atıyorum. Bu kez benimle uğraşmak yerine ona dönüyor Aras. Attığı tekmeden sonra bu kez Lavinia'nın çığlık attığını duyuyorum. Mert arkaya devrilirken Aras'ı da beraberinde çekiyor. Birlikte büyük bir gürültüyle yere yuvarlanıyorlar.

Onları ayırmaya gücümün yetmeyeceğini anlayınca hiç düşünmeden kapıya koşuyorum. Merdivenlerin başına geldiğimde durup üst kata doğru bağırmaya başlıyorum. Birilerinin imdat çığlıklarımı duyup duymadığını anlamaya vaktim kalmıyor. Odada gelen dehşetli bir kırılma sesi damarlarımdaki kanın buz kesmesine sebep oluyor.

Koşarak geri döndüğümde gürültünün kaynağını bulmam zor olmuyor. Yemek yediğimiz alçak sehpanın ortası kırılarak içe çökmüş, Aras ve Mert tahta parçalarının arasında yatıyor.

Ortadan yarılmış suntanın sivri uçlu parçalarını görünce korkudan yüreğim ağzıma geliyor. Şu an üstünde kavga ettikleri şey sadece tahta parçaları değil. Yerler potansiyel cinayet silahlarıyla dolu durumda. Burada bir cinayet işlenmesi için tek eksik şey ikisinden birinin cinnet geçirmesi. Ne yazık ki Mert'in de Aras'ın da öfke kontrol problemi olup olmadığını bilmiyorum.

"Senin benim kardeşimle derdin ne lan?!" diye bağırıyor Aras Mert'e yumruk atarken. Tanrım! Gerçekten bunu sormuş olamaz değil mi? Üstelik cevap bu kadar bariz bir şekilde ortadayken...

Çocuğu altına alıp tekrar yumruğunu kaldırdığında birden duraksadığını görüyorum. Mert onu iterken öfkeyle bağırıyor. "İkinizin de canı cehenneme!"

Mert'in sözleri üzerine Lavinia'nın yüzünün acıyla lekelendiğini görüyorum. İçgüdüsel olarak yanıma çekip kolumun altına alıyorum onu. O sırada koridorda içimi ferahlatan ayak sesleri duyulmaya başlıyor. Bir saniye sonra Ozan'ın yanında adamın biriyle koşarak kapıdan girdiğini görüyorum. Hemen arkasından gelen Ada manzarayı görünce küçük bir çığlık atıyor.

Aras'la Mert o kadar öfkeli ki, Ozan'la yabancı adama onları ayırmaları için yardım etmemiz gerekiyor. Ozan Ada'yla birlikte Aras'ı zaptetmeye çalışıyor, bense Mert'in koluna yapışıp onu geriye çekiyorum. Diğer adamın da yardımıyla Mert'i uzaklaştırmayı başarıyorum oradan. Bakışlarım şok içinde donakalmış Lavinia'ya takılıyor. Tir tir titreyerek ve ne yapacağını bilemez şekilde bana bakıyor o da.

"Sakin ol ve abinle ilgilen!" diye bağırarak direktif veriyorum ona. Mert beni duyunca öfkeyle yeniden ileri atılmaya çalışıyor ancak başarısız oluyor. Mert'i sürükleyerek kapıdan çıkartırken "Abinin yanında kal, Lavinia!" diye bağırıyorum yeniden.

Biz çıktığımız anda Ada telaşla kapıyı kapatıyor ve arkadan anahtarın kilitte dönme sesi geliyor. Ardından kapının altından anahtarı dışarı fırlatıyor. Yalnızca bir saniye sonra Aras'ın bağırarak kapıyı yumrukladığını duyuyorum ve Ada'nın zekasına hayran kalıyorum. Sonra ben de üzerime düşeni yapıp, Mert fark etmeden anahtarı ayağımla tekmeleyerek merdivenin altına yolluyorum. Ortalık sakinleşince kapıyı bir şekilde açarlar nasılsa. Yani. Umarım.

Merdivenin başına geldiğimizde yukarıdan koşarak gelen adamlar görüyorum. Ne olduğunu anlamadan çevremizi satıyorlar. Mert'i zaptetmeme yardım eden adam güvenlik görevlilerine emir veriyor.

"Kıza dokunmayın, oğlanı da hırpalamadan dışarı atın!"

İri cüsseli adamlar Mert'i yaka paça yukarı çıkartırken ben de arkalarından seğirtiyorum. Dans pistindeki insanlar şaşkınlıkla oradan geçişimizi izliyorlar. Bir dakika bile geçmeden kapının önünde buluyoruz kendimizi.

Bir an Mert'in güvenlik görevlilerine de saldıracağından korkuyorum ama beynine kan gitmeye başlamış olmalı ki, yapmıyor. Zaten adrenalin vücudunu terk etmeye başladığı için uzunca bir süre kolunu bile kaldırmaya hali olmayacağına eminim. O yüzden zorla da olsa Mete'yi aramasını sağlıyorum. Ardından o gelene kadar kulübün verandasında beklemeye başlıyoruz.

Mete gelip de en yakın arkadaşını ağzı burnu dağılmış halde bulunca neredeyse hiç endişelenmiyor. Soru sormadan Mert'e destek olup onu arabaya bindirmeme yardım ediyor. Zaten Mert arkadaşı sormadan söylenerek anlatmaya başlıyor olanları. Ben de bu esnada öfkesinin ne zaman bana döneceğini hesaplamaya çalışarak koltukta siniyorum. Neyse ki yol boyunca sıra bana gelmiyor. Lavinia'ya öyle çok kırılmış ki, öfkesinin odağında uzunca bir süre ondan başka hiçbir şeye yer yok gibi görünüyor.

Önce beni eve bırakıyorlar. Mete endişelenmememi, Mert'in kafasının bir iki yumrukla hasar alamayacak kadar kalın olduğunu belirtiyor. Yine de beni bıraktıktan sonra arkadaşını hastaneye götüreceğine eminim.

Sokağın başında iniyorum arabadan. Eğer annem eve geldiyse bir de beni kimin bıraktığını açıklamakla uğraşmak istemiyorum. Zaten halihazırda başım yeterince belada.

Ancak evin önüne gelince annemin sırasını beklemesi gerektiğini anlıyorum. Zira yaslandığı arabasıyla uyum sağlayan simsiyah takım elbisesiyle Emir Bey kollarını göğsünde kavuşturmuş beni bekliyor.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro