BİR ADIM ÖTE AŞK 2. BÖLÜM
Keyifle Okumanızı Dilerim. 🌹
BİR ADIM ÖTE AŞK CEREN SEYHAN 1. BÖLÜM
KARŞILAMA
Ceren, heyecandan yerinde duramıyor, hissettiği yoğun özlemle sabırsızlığı katbekat artıyordu. Amcasının uzun yıllar süren mahkûmiyeti nihayet sonlanıyordu. Az sonra, önünde durdukları cezaevinin kapısı açılacak Mahir amcası özgürlüğüne kavuşacaktı. Bu anı ne çok beklemişlerdi. Özellikle babaannesi ve dedesi...
Bu güzel karşılaşmayı babası organize etmişti. Eş, dost, akraba; gelmek isteyen herkesi davet etmiş, davulcular ve zurnacılardan oluşan bir ekip de tutmuştu. Hali hazırda bekleyen ekip, Mahir amcası özgürlüğüne ilk adımını atar atmaz çalmaya başlayacaktı.
Güneşli olmasına rağmen rüzgârlı bir hava vardı. Pürüzsüz, parlak beyaz tenine savrulan sarı saçlarını, bileğindeki lastik tokayla topladı. Etrafta, ona hayranlıkla bakan insanlardan bihaber, telefonunu cebinden çıkarıp saate baktı. Sonunda yüzlerce saat beklemiş hissine kapıldığı dakikalar geçmiş, amcasının çıkış saati gelmişti. Narin yüzünün güzelliğini öne çıkaran ışıl ışıl iri menekşe gözlerini, cezaevi kapısına doğru çevirdiğinde anıları canlandı. Buraya en son altı ay önce amcasını görmek için ailece gelmişlerdi. O günü hiç unutmuyordu. Görüş bittiğinde, amcası ona sevgiyle sarılıp son kez vedalaşmıştı.
"Bu son görüş günü bir dahaki görüşmemiz çiftlikte olacak prensesim."
O zamanlarda çok uzun görünen altı aylık zaman dilimi su gibi akıp geçmiş, amcası için bugün buraya son kez gelmişlerdi. Esintiden dolayı buğulanan gözlerini istemsizce kapadı. Aklında ise, buraya ilk kez ne zaman geldiği sorusu vardı. Bölük pörçük sisli anılarında aklında net kalan; küçüklüğünden beri, kimi zaman ailece kimi zaman sadece babasıyla bu cezaevine amcasını görmeye geldikleriydi. Bu, onlar için altı ayda bir tekrarlanan rutin haline gelmişti.
İlk zamanlarda annesi bu duruma; "Ceren'in orada ne işi olur anlamıyorum, hem küçücük çocuk ceza evine götürülür mü? Psikolojisini bozacaksın kızımın." diyerek ısrarla itiraz etmişti. Yine de babası bu rutini aksatmayıp onu yanında götürmeye devam etmişti. İyi de yapmıştı. Ceren, bu sayede Mahir amcasını tanımış ve çok sevmişti. Çok şükür ki bütün bu ziyaretler bugün sona eriyordu. Çok özlediği amcası, artık onlarla birlikte çiftlikte yaşayacaktı. Mutlulukla gülümseyip kapalı olan gözlerini açtı.
Cezaevi kapısının açılma sesiyle, oradaki herkes gibi kapıya odaklandı. Mahir amcası kapıda görünür görünmez davul ve zurnacılar çalmaya başladılar. Bir bayram havasıyla karşılanan amcası, olduğu yerde kıpırdamadan duruyordu. Yüzündeki şaşkın ve duygulu bir ifadenin yanında, gözleri dolu doluydu. Böyle bir karşılama beklemediği çok aşikârdı.
❤️
Mahir, işlemediği suç yüzünden hayatının yirmi yılını gömdüğü bu cezaevinin çıkış kapısının önündeydi. O kadar karışıktı ki duyguları, birçok duyguyu aynı anda hissediyordu. Kapı açılır açılmaz farkında olmadan nefesini tuttu. İçinden şükrederek sağ ayağıyla özgürlüğüne ilk adımını attı. İlk duyduğu ise davul ve zurna sesi oldu. Tuttuğu nefesini bırakırken gördüğü kalabalıkla olduğu yerde kalakaldı. Tüm ailesi, sevdikleri, sevenleri, eş, dost, akraba; herkes buradaydı ve onu bir bayram havasıyla karşılamışlardı.
Bu şekilde karşılanmayı aklının ucuna dahi getirmemişti. Şaşkınlığı bir yana, o kadar çok duygulanmıştı ki en ufak kıpırdamada gözlerine dolan yaşları her an akacakmış gibi hissediyordu. Annesi dayanamamış koşarcasına yanına gelip ona sıkıca sarılmıştı.
"Çok şükür kavuşturana oğlum."
Yılların hasretini gidermek istercesine sarılıp öpen annesinin kokusunu, derince içine çekti Mahir. Sonra da onun gözlerinden süzülen yaşları elleriyle sildi. Mutluluktan da olsa, onun ağlamasını yüreği kaldırmıyordu.
"Canım annem ağlama artık, hasret bitti, bundan sonra hep yanındayım." diyerek annesini yatıştırmaya çalışırken babasının kalın davudi sesini yanı başında duydu.
"Hanım! İzin ver, biraz da biz hasret giderelim."
Annesi isteksizce ondan ayrıldıktan sonra, babasının yaşlı ve bir o kadar da babayiğit bedenine sarıldı. Sevdiği insanlar bir anda etraflarında çember oluşturmuşlar bu anı duygulu gözlerle izlemeye başlamışlardı.
Gözleri umutla bu güzel insanların arasında gezindi. Çok küçük bir ihtimal de olsa sevdiği kadını görebilmeyi arzu ediyordu fakat yoktu. Yüreğinde hissettiği acı yüzüne yansımış olmalı ki, Kadir abisi ona şefkatle sarılıp sırtını teselli edercesine sıvazladı. Sonrasında diğer abileri, yengeleri ve yeğenleri yanına gelip ona teker teker sarıldılar. Onların hemen akabinde, kendini kalabalığın arasında buldu. Az önceki ruh halinden eser kalmamıştı. Herkes ile ayrı ayrı tokalaşıyor, ona söylenen güzel sözleri ve geçmiş olsun dileklerini gülümseyerek karşılıyordu. Bu böyle ne kadar devam etti bilmiyordu ama Kadir abisinin onu insan selinin arasından çekiştirerek kurtarmasıyla, kendini halay çekerken buldu.
❤️
Halaydan çıkan Ceren, rüzgârın etkisiyle hafifçe ürperdi. Üzerindeki ter kurumadan baharlık ceketini arabadan alsa iyi olacaktı. Bayağı da susamıştı. Neyse ki babası yola çıkmadan önce bagaja iki koli küçük şişe su koydurmuştu. Arabaya doğru ilerlerken kuzeni Melek'i gördü. Kalabalıktan uzak, bir kenarda tek başına oturuyordu. Bir sorun mu vardı acaba? Merakı ağır basınca yolunu değiştirip kuzeninin yanına gitti.
"Melek abla iyi misin, burada tek başına ne yapıyorsun?"
"İyiyim canım, dinleniyordum biraz. Hem tek değildim. Ceyda yanımdaydı, dayanamadı tekrar halay çekmeye gitti. Tabii tüm yol boyunca uyuyarak topladığı enerjiyi bu şekilde atacak uykucu peri."
Melek ablasının gözlerini devirerek söylediği sözler üzerine tatlı bir kahkaha attı. "Her zamanki hali, biliyorsun ablacığım."
Melek, oturduğu banka benzer yerin diğer kenarına doğru yanaşarak genç kıza yer açtı. "Gel otur şöyle, sen de benden farksız görünmüyorsun."
"Yok, ben oturmayayım Melek abla, su almaya gidiyordum sen de ister misin?"
Bu soru, çölde vaha gibi gelmişti Melek'e. Yorgun gözlerinde aniden canlanma oldu. "Çok iyi olur, fena halde susadım." dedi coşkuyla. Sonra da oturduğu yerden hemen ayaklanıp Ceren'in koluna girdi. "Hadi beraber gidelim."
İki genç kız park alanına doğru kol kola ilerlerken Ceren'in dikkatini üniformalı korumalar çekti. Sayıları oldukça fazlaydı. Üstelik aşina olduğu babasının sivil korumaları da etraflarındaydı. Bu kadar korumaya ihtiyaç duyulacak ne vardı ki, neden her tarafları etten bir duvar gibi örülmüştü? Cevabını veremediği sorular beyninde yankılanırken tedirginliği en had safhaya çıktı. Bakışlarını Melek ablasına çevirdiğinde, onun gayet rahat olduğunu gördü. Kendisi gibi etrafına ürkekçe değil, güven içinde bakıyordu. Bu olağandışı koruma ordusu hakkında bilgisi olduğu çok aşikârdı. Bunu ona sormaya karar verdiği anda, arabanın park edildiği yere vardıklarını fark etti. Bir an önce suya kavuşmak istiyordu, çabucak bagajı açmak için uzandı. Fakat yakınlarında olan üniformalı korumalardan biri ona engel oldu.
"Hanımefendi bir şey mi istediniz?"
Adamın ifadesindeki ciddiyet, ses tonuyla eş değerdeydi. Hafifçe yutkunup, çekingence: "Bagajdan su alacaktık."
Koruma her ikisini sertçe süzdükten sonra, "Bekleyin!" diye buyurdu. Sonra da yan taraftaki koyu gri minibüsten iki küçük şişe su alıp Ceren'e ve Melek'e uzattı. Sularını alır almaz yarım yamalak teşekkür edip kaçarcasına kalabalığın olduğu yere gittiler. Ceren artık emindi. Kendisinin bilmediği önemli bir durum vardı. Bu kadar sıkı güvenlik önlemi boşuna alınmazdı yoksa. Melek ablası suyunu içer içmez direkt eğlenenlerin arasına geçtiği için ona sormaya fırsatı olmamıştı. İçine çektiği soluğunu oflarcasına bırakırken gözleriyle Ender abisini aradı. Aklını kemiren bu sorunun cevabını ancak ondan öğrenebilirdi.
Abisi tahmin ettiği gibi Pelin yengesinin yanındaydı. Kıskanç karakterinden ötürü böyle kalabalık ortamlarda eşinin yanından hiç ayrılmıyordu. Bunda Pelin yengesinin çok tatlı ve güzel bir kadın olmasının payı da büyüktü tabii. Çoğu zaman bir gölge gibi yanından ayrılmayan kıskanç bir kocaya sahip olmak çok sıkıcı olmalıydı. 'Allah Pelin yengeme sabır versin' diye iç geçirdi. Acaba gelecekteki kocası nasıl bir karaktere sahip olacaktı? 'İnşallah abim gibi kıskanç bir kocam olmaz' diye dua etti. O an, küçük bir çocuğun kendisine çarpmasıyla daldığı düşüncelerden sıyrıldı ve hızlı adımlarla abisinin yanına gitti.
"Abi bir şey soracağım."
"Sor sarı cimcimem."
"Neden bu kadar çok koruma var, bilmediğim bir durum mu var?"
"Bir şey yok cimcime. Bunlar gerekli güvenlik önlemleri. Buradaki sivil kalabalığa göre korumaların sayısı az bile."
"Kalabalığın korunmaya ihtiyacı mı var abi?"
"Yok tabii. Ama babamı bilirsin her şey nizami ve kusursuz olsun istiyor. Kendi sorumluluğundaki insanların başına bir şey gelmesinden çekiniyor sanırım."
Aldığı cevaplar nedense içini rahatlatmamıştı. Yüreğine çöreklenen huzursuzluk, hâlâ olduğu gibi duruyordu.
"Asma suratını sarı cimcimem. Hadi gel biz de halaya katılalım." dedikten sonra abisi elini tuttu ve onu çoluk, çocuk, genç, yaşlı, karışık, coşkuyla halay çekenlerin arasına geçirdi.
Yaklaşık yarım saat sonra Ceren'in babası Kadir Bey - nam-ı diğer Kadir Ağa - halay çeken herkesi durdurdu ve eğlencenin Nehiroğlu çiftliğinde devam edeceğini duyurdu. Bu habere memnun olan kalabalık, yavaş yavaş dağılmaya başladı. Büyük sayılabilecek bir konvoyla gelmişlerdi. Şimdi ise aynı konvoyla çiftliğe geri döneceklerdi.
Tüm aile park yerindeki araçların önünde toplanmıştı. Mahir'in hangi araçla gideceği ile ilgili ufak bir tartışma yaşanıyordu. Elmas Hanım ve Seyit Bey, torunları Ender'in geniş aile arabasında yolculuk yapacaklardı ve doğal olarak oğulları Mahir'in yanlarında olmasını istiyorlardı. Fakat Kadir Bey, kimsenin nedenini çözemediği bir ısrarla kardeşi Mahir'in kendi arabasına binmesini istiyordu.
Ceren, Ceyda ve Melek ise onlardan ayrı bir yerde durmuşlar, bu garip tartışmanın sonlanmasını bekliyorlardı.
"Bu tartışma bitmeyecek. En iyisi Mahir amca bizimle otobüsle gelsin." dedi Ceyda bıkkınlıkla. Bu fikir Melek'in de hoşuna gitmişti.
"İyi fikir. Böylelikle kimse alınmamış olur... Hatta sen de bizimle gelsene Ceren. Otobüste yolculuk çok keyifli geçiyor, eğlenmekten yolun nasıl geçtiğini anlamıyor insan."
Melek'in bu teklifi Ceren'e cazip gelse de kahrolası mide bulantısı aklına gelince vazgeçti. Geliş yolunda araba onu çok fena tutmuştu. Mide bulantısının yoğun olduğu anlarda, babası yol kenarında durmuş ve bulantısı geçene kadar onu beklemişti. Aynı anlayışı ve rahatlığı otobüste bulamayacağını biliyordu.
"Yok, ablacığım. Ben arabayla gideyim. Biliyorsun beni araba tutuyor, midemin kötü olduğu her durumda otobüsü durdurmam hoş olmaz."
"Haklısın canım. Biz gidiyoruz. Maazallah otobüsü kaçırırsak babamın o külüstür pikabıyla gitmek zorunda kalacağız."
Üçü de aynı anda kulaklarını çekip, "Allah korusun." dediler. Sonra da kendi komik hallerine kahkahayla güldüler. Ceren, kuzenlerine sarılıp vedalaştı.
"İyi yolculuklar çiftlikte görüşürüz."
"Sana da iyi yolculuklar."
Bu arada tartışma sonlanmış, herkes yolculuk yapacakları arabalara doğru dağılmıştı. Mahir amcasıyla aynı arabada gideceğini öğrenince çok mutlu oldu. Arabaya biner binmez unutmadan mide ilacını çantasından çıkardı. 'Bir tane daha içsem iyi olur' diye düşünüyordu. Doktoru çok ihtiyaç duyarsa iki tane birden içebileceğini söylemişti zaten. Yarım saat önce bir tane içmişti şimdi de bir tane içerse sorun olmazdı herhalde.
Elindeki kutunun içinden bir tane hap alıp suyla içti. Böylelikle mide haplarından bugün dört saat arayla toplamda dört tane içmiş oldu. 'İnşallah yan etkileri olmaz' diye dua ederken araba yola çıkmıştı bile.
BİR ADIM ÖTE AŞK CEREN💞SEYHAN
2- ELİF DENİZER'İN ÖZEL SANDIĞI
DENİZER ÇİFTLİĞİNDE;
Elif, bugün işe gitmeyi düşünmüyordu ama onun için her şeyden kıymetli olan mektubunu mağazadaki ofisinde unutmuştu. Onu almak için sabahın ilk ışığında ofisine gitmişti.
Şehrin merkezindeki mağazasına gidip çiftliğe geri dönmesi iki saatini almıştı. Ev halkı, normalde sabahın erken saatinde uyanır, salonda ya da hava güzelse bahçede kahvaltı için toplanırdı. Fakat bugün onlar için istisnai bir gündü. Yeğeni Seyhan, uzun zaman sonra kız kardeşinin düğünü için geliyordu. Bundan dolayı ailenin hamarat kadınları, Seyhan'ın sevdiği yemekleri yapmak için erkenden mutfakta toplanmışlardı. Sessizce mutfak kapısından içeriye bakıp bir süre tatlı telaş içinde olan annesini ve yengelerini izledi. Sonra da kimse onu fark etmeden oradan ayrıldı. Odasına girip yavaşça kapıyı kapadı. Çantasından mektubu çıkarıp sevdiğinin kokusu sinmiş gibi, derince içine çekerek hasretle kokladı. Sonra da kalbine geçirmek istercesine sıkıca göğsüne bastırdı.
Birkaç gün önce eline ulaşan bu mektubu okuduğu günden beri, duygusal yönden çok yıpranmıştı. Uyuyamıyordu, yemek yiyemiyordu, çalışamıyordu. Allah'tan tüm aile bireyleri, yeğeni Seyran'ın düğün hazırlıklarından dolayı çok meşguldü ve onun bu dağılmış halini fark etmemişlerdi.
Bu mektubun varlığını kimse fark etmeden bir an önce diğerlerinin yanına koymalıydı. Yaslandığı kapıdan ayrılıp gardırobuna doğru ilerledi. Dolabın sağ kapısını hemen açtı. En alt bölmede sakladığı küçük sandığı ve bir üst bölmede olan plağı aldı. Elindeki eski plağı plakçalara koyup çalıştırdı. Sezen Aksu'nun 'Hasret' şarkısının sözleri, baştan sona onun yaşadıklarını özetler gibiydi.
'Süsledim gelin misali gençliğimi sandığıma kaldırdım.'
'Sen aydınlığa, ben sana hasret. Gel eritir demirleri bendeki ateş.'
Önce ruhuna sonra odasına yayılan sözlerle yatağına oturdu. Dolan gözlerini kapatıp çalan şarkıya bir süre mırıldanarak eşlik etti.
Şarkıdaki gibiydi sandığı. Bütün geçmişi, hatıraları bu sandığın içindeydi. Çok özel günler dışında bu sandığı açmıyordu. Bugünü onun için özel kılan şeyse en sevdiği yeğeninin geliyor oluşu değildi. Titreyen elleriyle sandığın kapağını yavaşça açtı. En üstteki mektupları çıkarıp yatağın üstüne koydu. Altta kalan eski fotoğrafları çıkarıp kalbinde oluşan buruk acıyla onlara teker teker baktı.
Ne kadar mutlu görünüyorlardı. Bu fotoğraflara her baktığında, yirmi sene önceye geri dönmeyi ve hep o zamanda kalmayı çok istiyordu. Fotoğraftaki genç adamın yüzüne baktı, bu yakışıklı yüzün yirmi yıl sonraki halinin nasıl olduğunu hayal etmeye çalıştı ama başaramadı. Kocası onun için hatıralarında her zaman yirmi sene önceki haliyle kalacaktı.
Aşkı hâlâ taptazeydi. Sadece fazlasıyla özlem eklenmişti. 'Çok az kaldı' diye düşünürken hasretle yanıp kavrulan kalbi, heyecanla atmaya başladı. Sonra heyecanı aniden korkuya dönüştü. Titreyen ellerindeki fotoğraflar yatağa düştü. Gözlerindeki biriken yaşlar usulca akarken içten bir dua döküldü dudaklarından.
"Rabbim ailemin kalbini ona karşı yumuşat." diye içten içe
Tekrar aynı olayları yaşamak istemiyordu. Alelacele fotoğrafları sandığa koydu. Yatağın üstündeki mektupları da üstlerine koyarken aralarından bir tanesinin zarfından çıkmış olduğunu fark etti. Mektubu eline aldı. Ait olduğu zarfın içine koymadan önce açtı ve okumaya başladı, gözyaşlarına hâkim olamıyordu.
'... Bugün yılbaşı ve burada herkes yeni yılın sevincini yaşarken ben bu mektubu okuyacağını ümit ederek yazıyorum kalbimin sultanı. Senden ayrı geçirdiğim sekizinci seneyi de ardımda bıraktım. En zoru suçsuz olduğum halde suçlu gibi burada ve senden uzakta olmak, o güzel yüzünü görememek. Eminim yıllar seni hiç değiştirmemiştir. Elimdeki fotoğrafında olduğu gibi güzel yüzün, hatıraların hâlâ taptaze aklımda ve yıllar geçse de bana aşkla bakan o güzel gözlerin hep aklımda kalacak... Beni ayakta tutan, sabretmemi sağlayan şeyse suçsuzluğumu bildiğine olan inancım. Biliyorum ve eminim beni görmeni engelleyen durumlar mevcut, en başta ailen. Ama sorun değil. Sekiz sene nasıl geçtiyse, kalan on iki sene de geçecek ve buradan çıktığımda ilk işim ailene suçsuzluğumu kanıtlamak olacak. Aramızdaki bütün engelleri kaldıracağım. Sana da ak, tertemiz geleceğim ve bir daha hiç ayrılmamak üzere kavuşacağız sevgilim. Seni her zaman seven ve sevecek olan kocan.'
"Hala?"
Yanı başından gelen sesle irkildi. Mektubu okurken hıçkırarak ağladığının farkında değildi. Toparlanmaya çalışıyordu, yine de hıçkırıklarına engel olamıyordu. Elleriyle gözyaşlarını silmeye çalışırken yeğeni Bahar yanına oturdu ve onu sararak sakinleştirmeye çalıştı. Fakat tam aksine hıçkırıkları daha da artmıştı. Bahar onu elinden tutup kaldırdı ve odadaki banyoya götürdü.
"Hadi halacığım elini yüzünü yıka, kendini daha iyi hissedeceksin."
Banyoya yalnız girip elini yüzünü yıkadı. Soğuk su, ona iyi gelmişti. Kendini az da olsa toparlamış, hıçkırıkları hafiflemişti. Banyodan çıktığında, yeğeni Bahar'ı az önce onu hıçkırıklara boğan mektubu okurken buldu. Plakçalara doğru gidip çalan müziği durdurdu. Müziğin kesilmesiyle, yeğeni hemen ayağa kalkıp yanına geldi.
"Halacığım bu müziği, bu sandığı bugün neden açtın?"
Genç kızın sesindeki endişe ve merakın sebebini biliyordu. Yeğeninin sorusuna cevap vermeden gelip yatağına uzandı. Ağlamak onu rahatlatmıştı. En son gelen mektuptan sonra günlerce uyuyamadığı için gözlerine uykusuzluğun verdiği ağırlık çökmüştü.
Bahar yanına gelip oturup elini tuttu. "Halacığım ne oldu, neden bugün bu sandığı açtın?"
Hüzünlü bakışlarını yeğenine kaldırdı ve tüm bunların nedenini tek cümleyle özetledi. "Bugün kefareti bitti."
Bahar'ın soru dolu gözlerle kendisine baktığını gördü. Kendi için çok şey ifade eden bu sözlerden hiçbir şey anlamadığı belliydi.
Açıklama yapacak takati kendinde bulamıyordu. Neyse ki diğer yeğeni Seyran'ın seslenmesiyle, Bahar içini çekerek ayaklandı. "Halacığım sen biraz uyu, dinlen, kendini iyi hissettiğinde konuşuruz. Bir şeye ihtiyacın var mı?"
Yalnız kalacağı için rahatlarken başını iki yana salladı. Şu an istediği en son şey konuşmaktı.
"Bir şeye ihtiyacın olursa seslen lütfen."
Yeğeni çıkar çıkmaz hemen ayaklandı. Yatağa saçılmış mektupları toparlayıp sandığa yerleştirdi ve kilitledi. Akabinde plağı çıkarıp sandıkla beraber her zamanki sakladığı yere koyup dolabın kapısını da kilitledi. Her iki anahtarı çantasının iç cebine sakladıktan sonra yatağına uzandı. Şimdi rahatça uyuyabilirdi.
❤️
Bahar, Seyran'ın odasına geldiğinde, kuzeni çeyiz sandığını düzenlemekle meşguldü. Herkes mutfakta yoğun bir şekilde hazırlık yaptığı için Seyran tek başına kalmıştı. Kuzenine yardım ederken aklına Elif halası geldi. Seyran'a doğru eğilip sır verir gibi kısık sesle, "Kimseye bahsetme de halam bugün çok kötüydü, yine eski küçük sandığını açmıştı." dedi.
"Halamın geldiğinden bile haberim yok ama neden bugün o sandığı açtı ki, sordun mu ona, sana bir şey anlattı mı?" diye soran kuzeninin gözleri endişeliydi.
"Sordum evet ama konuşabilecek durumda değildi. Sadece kefareti bitti gibi bir şey dedi."
Kendisinin anlamlandıramadığı bu sözleri duyan kuzeninin aniden suratı düştü. "Kimden bahsediyor... O adamdan... Yani eniştemden mi acaba?"
Bilmiyorum anlamında omuzlarını silkti. Etrafa şöyle bir bakınan Seyran, onu elinden tutarak ayağa kaldırdı. "Etraf toparlanmış görünüyor. Hadi gel gidip halama bakalım, belki bir şeyler anlatır bize."
İkisi el ele Elif'in odasına gittiler. Kapıyı usulca aralayıp içeriye baktılar. Halaları uykuya dalmış görünüyordu. Rahatsız etmek istemediler. Sessizce kapıyı kapatıp mutfağa doğru gittiler.
Seyran içinden 'Umarım eniştemden bahsetmiyordur, eğer öyleyse zorlu günler bizi bekliyor' diye geçirirken. Bahar da hemen hemen benzer şeyleri içinden geçiriyordu. 'Eniştemden bahsediyorsa, hiç hoş olaylar yaşanmayacak.'
Mutfağa geçtiklerinde, annesini telefonla konuşurken gören Seyran, onu yavaşça dürttükten sonra gözlerini devirerek söylendi. "Telefondaki büyük ihtimalle abim. Uçakla gelmek yerine arabayla gelmeyi tercih ederse her saat başı annemin aramasına katlanmak zorunda kalır böyle."
Bahar, anladığı kadarıyla, Seyhan abisi telefonun çekmediği bir yerdeydi. Çünkü teyzesi el kol hareketleri yaparak bir şeyleri anlatmaya çalışıyordu.
Annesinin bu hareketlerine kıkırdayan Seyran'ı dürttü."Şşşş çok ayıp!"
"Annem telefonla konuşmuyor sanki. Abim karşısında gibi."
Kuzenini susması için bu kez bakışlarıyla uyardıktan sonra teyzesinin konuşmalarına ve hareketlerine dikkat kesildi.
"Alo!" diye bağırarak sesini duyurmaya çalışan yengesi, birkaç saniye dinledikten sonra, "Seyhan duyamıyorum seni." demişti. Sonra mimik hareketlerinde heyecanlı bir değişim olmuş, "Hah tamam şimdi duyuyorum." diyerek gülümsemişti. "Tamam, Pozantı'ya varınca ara mutlaka oğlum, dikkatli ol... Alo... Alo oğlum sesin tamamen gitti." deyip elindeki telefonun ekranına bakmış, sonra onlara dönüp, "Hat kesildi." diyerek kısa bir açıklama yapmıştı.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro