57.BÖLÜM
*
Yeni bölüme hoşgeldiniz, çok çok özlendiniz♡ uzatmadan keyifli okumalar dilerim... Demiştim ama sayfamda konuşma bölümünde yazılanları yeni gördüm. Dediğim gibi yetişbildiğim msjlara yada bildirimlere cevap veriyorum ama bazen insanın elinde olmayan sebepler olabiliyor, geç dönüyorum. Biliyorum sabırsızlıkla bekliyorsunuz ve bu yüzden bana kızıyor olabilirsiniz haklısınız ama lütfen açık saçık olan ortamda yazacaklarınıza dikkat edin. Kırıcı olmanın size bir faydası yok. Bilip bilmeden konuşmak çok yersiz. Ben cumartesi gelecek dediysem mutlaka o gün paylaşım yaparım. Ha oldu da o gün yetiştiremedim bunu bildiririm. Neyse daha fazla uzatmayacağım. Tekrardan keyifli okumalar dilerim...
Bol yorum dememe gerek yok bence siz yaparsınız ♡♡
.....
*Bölüm Müzik; Deli kızım uyan / Şebnem Ferah
(Zeliş'in annesini gördüğü sahnede dinleyebilirsiniz umarım hissettirebilmişimdir)
......
"Oysa, Herkes Benden Bir İyilik Bekledi;
Yaptıkları Kötülüğü Görmeden..."
Umutsuz insanlar; yapacak bir şeyi kalmadığında, gidecek tek bir yeri kalmadığında kendini kilitler. Ya bir tabuta, ya da dört duvar arasına. En nihayetinde kendisine bahşettiği suskunluk, onun kaçış yolu olur; ya insanlardan ya da ölülerden. İki türlü cesedi andırmayan yaşamdan pay biçilen yalnızlık, bir senfoni misali zihnine hükmeder ve onsuz yaşayamaz hâle gelir. Gürültü, çığlığa düşman olmuş ruhuna, dört duvar arası cennet bilinir.
Ve gün gelir, sen cennet bildiğin o sessizlikten kovulur; cehennemin çığlıkları arasında feryadlara mahkum edilirsin. Kim bilir, belki cennet özler seni cehenneme nispeten.
"Yanık Tilki elimde."demişti Asaf Uluhan ardımızdan boş bir sesle.
Kendinden iyi tanıdığı oğlunu bedenine döndürmeyi başarmıştı ama bilmediği bir şey vardı. Miraç, düşmanı olarak karşında dikilen babasına bile acımazdı. Hızla arkasını döndü ve benden uzaklaşarak kapıya doğru sert adımlarla ilerledi. Bastığı yeri titreten adam kapıyı gürültülü bir tonlamayla açarak babasının boğazına ellerini doladığında gözlerim irileşti.
"Derdin ne lan senin? Benimle oyun mu oynuyorsun?"
Onlara doğru kapının diğer tarafına hızla giderken, babasının adamları zorlukla patronlarını boğmaya çalışan Miraç'ı ayırarak anında bir kaç adım uzaklaştırdılar.
"Oyun oynadığım filan yok,"diye güçlükle konuştu babası. Bir elini boğazına atarak ovuşturuyordu. Kaşlarını çatarak tekrar sesini duyurduğunda kapı eşiğinde endişe ile duraksadım."Tilki elimde şu an. Ragip buldu getirdi aylar önce."
"ikinizin de ben-" acıyla inleyerek sustu ve bir elini yarasına bastırdı. Kaşlarını çatmış öfkeyle solurken yanına gittim hızla.
"İyi misin? Bırakın onu hemen!" Kollarını tutan iki adamı itmeye çalıştım. "Çekilin dedim!" Bana yardıma gelen bahçedeki korumalar ile Miraç'tan uzaklaştıkları zaman koluna bu kez ben girerek destek oldum. O an fazlasıyla sinir oldum Asaf denilen adama. Güya baba olacaktı ancak yaralı oğluna kışkırtıcı sözler söylemekten ileri gitmiyordu.
"Tamam, bir şey yok." Kasılan bedenini kollarımın arasından çıkarak tekrar babasının karşısına dikildi. "Nerede?"
"Geçen geldiğin evde, bodrum katta. Cezasını sen kesersin diye öldürmedim."
"Geçen geldiğimde niye söylemedin o zaman?"
"Bizi pek dinlemekten yana değildin."
"İyi."dedi dişlerinin arasından tıslayarak, ters bir şekilde babasına son bir bakış attı ve eve doğru hızla geri dönüş yaptı. Yanımdan geçerken bir an bile bana gözleri değmeyen adamın içime oturan öfkesiyle yutkundum ve bahçeden eve girdiği an kaşlarımı çatarak Asaf Uluhan'a döndüm.
"Bunu şimdi söylemek zorunda değildiniz. O yaralı."
"İyi ya, yarasını iyi etmeye çalışıyorum." Sanki bir taht üzerinde oturuyor gibi dimdik duran bedenini öylece süzdüm. Alt tarafı bir sandalye üzerinde oturuyordu ancak kendini tıpkı bir padişah görüyordu.
"Daha çok, tuz basıyor gibisiniz."dedim soğuk bir sesle laf sokarcasına. Gözleri kısıldı ve bir süre beni inceledi.
"Onu hiç tanımıyorsun. Oğlum iyileşmek için kendi canını yakanlardan beslenir." Başımı iki yana salladım söylediklerini red edercesine.
"Ona hâlâ utanmadan oğlum diyorsun ama asıl onu tanımayan sensin."dedim boş bakışlarımı Miraç'a benzeyen gözlerine dikerek ona doğru bir adım attım. Tekerlekli sandalye üzerinde oturuyor oluşundan başımı eğerek yüzümü hizaladım ve onun duyacağı bir sesle fısıldadım. "Miraç kendi canını yakanlardan beslenmez. Sevdiği ve değer verdiği insanların başkasından gördüğü zarara karşılık verir!"
"İşte buna intikam denir."dedi kendinden ödün vermeden.
"Hayır,"diyerek red ettim. "Buna tam olarak bedel diyor kendisi."
Kaşlarımı kaldırdım ve imalı bir şekilde bozuntuya vermeyen çehresini inceleyerek geri çekildim ve beklemeden bahçe kapısından içeri girdim. Ordan da aynı şekilde eve girdiğimde Miraç üzerini değiştirmiş aşağıya iniyordu. Siyah gömlek ve koyu renk pantolonun üzerine geçirmeye çalıştığı siyah kabanıyla cebelleşen adama ilerledim.
"Nereye?"dedim aşağıya indiğinde kabanını giymesine yardımcı olurken.
"Cevabını bildiğin sorular sorma." Sinirliydi ancak bu siniri bana yönelik olmadığından rahatlıkla önüne geçtim.
"Duymak istiyorum." Derin bir nefes aldı ve sıkkınca başını yukarı kaldırdı. Bir süre sonra tekrar indirdi. Koyu harelerine karışan gözlerimin ardından bedenine doğru yaklaştım ve elimi eline sardım.
"Kötü bir şey yapma."
"O adam-"
"Biliyorum,"dedim sözlerini yarıda keserek. "Meral'e olanlar, sana olanlar ve..." Devamını getiremeyen dilim lal kesildiği an Miraç konuştu.
"Ve sana." Sertçe yutkunduğunu gördüm. Aramızdaki son adımı yok etti ve boştaki elinin geniş avucunu yanağıma yerleştirerek parmaklarıyla usulca okşadı. Sıcaklığını iliklerime kadar hissettiğim adamın yarattığı anlık his neredeyse gözlerimi kapatacak gibi bir etki yarattı.
"Ömür,"diye fısıldadım hafiften dolan gözlerimle. "Çok acı çekti değil mi?" Bazılarına gözle görülür derecede şahit olmuştum ve bir de hatırlamadıklarım vardı. Küçüklüğüm, elimden alınan çocukluğum vardı.
"Kendinden bahsederken başkası gibi konuşma,"dedi bir kez daha bundan rahatsızlık duyduğunu saklamadan gözlerini kıstı.
"Ne yapabilirim?"dedim omuz silkerek.
"Alışmaya çalış."
"Kolaymış gibi."
"Değil ama bunu red edecek düşünceleri kov zihninden. Yoksa beynini ikiye ayıran o cümlelerin katili olmaktan hiç çekinmem." Kaşlarımı kaldırarak şaşkınlıkla ne demek istediğini anlamaya çalıştım.
"Nasıl yapacakmışsın onu?"
"Böyle,"dediği an birden eğilip dudaklarımın üzerine kondurduğu öpücükle şaşkınlığım arttı. "İçin rahat olacaksa o adamla gitmiyorum." İğrenircesine yüzünü buruşturdu. "İşim olmaz. Kendi arabamla gideceğim ve Çakal mı, Tilki mi her ne b*ksa onu alacağım. Ne yapacağımı da senin bilmen gerekmiyor. Geç gelebilirim."
"Bu halde!" Gözlerimi irileştirerek başımı salladım. "Yaralısın, izin vermiyorum." Son söylediğim cümleye ben bile inanamazken, Miraç hafif düzeyde bir şaşkınlık yaşadı ancak söylediklerimi çok takmadan benden uzaklaştı. Dış kapıya doğru ilerlemeye başladığında arkasından gitmeye başladım ki giderken söylenip duruyordum.
"Miraç ne acelen var? Birkaç gün daha bekleyebilirdin. O adamı aylarca yanında tutmuş, söylemek için bu günü mü buldu? Belki de bir tuzak bu? Nerden biliyorsun? Gitmesen olmaz mı? Emre gitsin alsın, sen niye gidiyorsun? Miraç..."
Ayaklarına geçirip ipini bağlamakla uğraşmadığı postallarıyla birlikte bahçeye çıkmadan önce bana dönerek jilet kadar keskin sesiyle emrini dile getirdi. Ne söylediklerimi dinlediği vardı, ne de umursadığı. O an aklına bir şey katmıştı ve o yoldan kulaklarını tıkayarak ilerliyordu adeta.
"Dışarı çıkarsan korumaları yanına alıyorsun."
Net ve tek cümleden sonra korumalara benim duymadığım bir şeyler daha söyledi ve arabasına atlayarak korumaların açtığı büyük parmaklıklı kapıdan çıktı, önde lüks arabasıyla ilerleyen babasını takip etti. Gittiği yolun sonunda neyle karşılaşacağı ise muammaydı. Miraç aklını kullanan, çok zeki bir adamdır ve ben buna dayanarak içimdeki huzursuzluğu devre dışı bırakıyor, kötü düşünceleri zihnimden kovmakla mükellef oluyordum. Son kez ardından baktığım yoldan gözlerimi ayırarak, sıkıntıyla iç çektim ve düşen omuzlarımla içeri girdim.
* * *
Saatlerdir kanımda dolaşıp beni ucu yoksun bir düşünce nehrinin içinde acımasızca boğan bazı olanaksızların savaşına maruz kalıyordum. Öyle ki dalgınlıkla yaptığım kahvaltıdan tat alamamış ve sonunda kendimi dışarı atmıştım. Üzerime geçirdiğim ceketime sarılarak korumaların açtığı kapıdan arabaya binip gideceğim konumu belirttim. Anında verdiğim adrese doğru ilerleyen araba evden uzaklaşırken, bir türlü zihnimden koparamadığım düşüncelerim benimle birlikte geliyordu ve bundan kaçış yok gibiydi.
'Alışmaya çalış.'
Deyip duran ve başımda yorulmadan dönen kelimelerin her bir harfi tonlarca ağırlık taşıyan ruhumu yoruyor gibiydi. Bitmek bilmeyen sesler gittikçe artmaya başladığında ön koltuklarda oturan korumalara döndüm ve farklı bir adres verdim. İlk adresin durağı Dilâ'nın cafesine yönelikken, şimdiki adres tamamen tersi yönündeydi. Kuru bir geçmişin ucunda sallanan ruhum yüreğimi ağzıma getiriyor ve beni anlamını çözemediğim duygularla başbaşa bırakıyordu.
Ters yöne dönen araba ilerlediği her kilometrede yüreğimdeki duygular çoğalmaya başladı sanki. Zihnim ise bu kez sustu. Bomboş bir düşüncelerim hislerime akın etti ve kalbime inme inecek reddeye getirdi. Derin soluklar alıyor kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Korumaların anında haber uçurduğu Miraç mutlak bunu duyacak ve anında yanımda bitecekti. Duyduğunda çok kızacaktı. Bunu bilmeme rağmen umursamadım, gitmek istedim ve gidiyorum. Çok fazla öfkeleneceğini sanmıyorum lakin tek başıma gidiyor oluşum Miraç'ı biraz üzebilirdi. O olmadan gidiyor oluşum tamamen benim şansa dayanıklı ürettiğim bir olaydı.
Arabaya bindiğimden beri tek kelime etmeyen korumaların bir an bile bana değmeyen bakışlarıyla başımı iki yana salladım. Bunun altında yatan koca bir korku kesinlikle Miraç'ın eseridir diye düşünmeden edemiyorum. Yine de bundan memnun kaldım. Kimseyle tanışıp kaynaşmak gelmiyordu içimden. Tanımadığım adamlarla muhattab olmuyor kendimi böylelikle güvende hissediyor gibiydim. Hoş aynı arabanın içerisinde ne kadar güvende olduğum kaderin ellerindeydi. İnsanlara karşı olan tavrım belki paronayakmış gibi algılanıyor olsa da ben böyle iyi hissediyordum. Sanki uzak kaldıkça tüm kalp kırıklığından da uzak kalacağım.
Bir süre sonra arabanın durmasıyla kapıyı açıp inmeden önce geldiğim yeri inceledim ve burdan nasıl kovulduğumu hatırladım. İstenmediğim yere tekrar ayak basmak kesinlikle benlik bir şey değildi lakin gururumu geriye devirecek bir şey vardı o evin içinde. Derin bir iç çekerek soluklandım ve usulca korumanın açtığı kapıdan dışarı çıktığımda korumanın sesini duydum.
"Efendim, Miraç beyi aradık ancak telefonu kapalıydı." Şoför koltuğundaki koruma da dışarı çıkmış etrafı kolaycan ediyordu. Önümde duran esmer iri yapılı korumaya döndüm ve başımı salladım.
"Şarjı bitmiş olmalı,"derken kötü düşünceleri aklımdan uzaklaştırıyordum. Sonuçta babası vardı yanında ve onunla gitmişti. Aksini düşünmek istemiyordum.
"Peki efendim, biz buralardayız." Başını kaldırıp bir an bile bana bakmadan konuşmasına göz devirdim ve daha fazla beklemeden açık bahçe kapısından içeri girdim.
Kapıdaki korumalar beni tanıyor olmalılar ki sesini bile çıkarmadan hızla bahçe kapısını açmışlardı. Haftalarımı geçirdiğim koca villada korumalar bile beni çarçabuk hatırlamıştı. Eve doğru yürürken titrediğini farkettiğim elim, yavaşça zile dokundu. Yutkunarak bir adım geri çekildim. Muhtemelen beni karşılayan herkes şaşıracaktı. Zapt edemediğim bedenimi buraya kadar sürüklediysem eğer onlarla karşı karşıya geldiğimde dik durmak istedim. Titremek, korkuya yahut endişeye kapılmak istemedim. Duymak istemeyeceğim şeyler duyacaktım belki de ve buna kendimi hazır hissetmiyor olabilirim. Yine de bunu onlara gösterip kendimi daha fazla üzmek istemediğimden titreyen ellerimi gizlemek için ceketimin cebine gizledim.
Tahmin ettiğim gibi anında kapıyı açan Müge dehşetli bir şaşkınlığa kapılmış ve o şaşkınlığa yaydığı çığlık eşliğinde boynuma atladı. Tutamadığım gergin bir gülüş dudaklarımda canlandı. Sarılmasına karşılık verdiğimde arkasında muhtemelen Müge'nin çığlığını duyup söylene söylene gelen Safiye teyzeyi gördüm. Beni gördüğü an onunda geçirdiği ufak çaplı bir şaşkınlıkla birlikte sarılıp kısa bir hasret gideren konuşma geçti aramızda. Müge'nin ikizi Selen ortalıkta görünmediğinden aklımdaki soruyu dile getirdim.
"Selen nerede?"
"Ayperi hanımın yanında." dedi Müge. Kaşlarımı kaldırarak anladığımı belirtir bir halde başımı salladım.
"İçeri girmeyecek misin? Geçsene kızım, kapıda kaldın." Gözlerim bir an içeriye kaydı. Geçip geçmemekte yaşadığım kararsızlık beni bitirdiğinde yardımıma koşan Müge aniden kolumu tutarak bedenimi içeri çekti.
"Öylece kapıdan bir merhaba demek için gelmedin herhalde? Geç içeri de konuşalım, ay çok özlemişim seni Zeliş. Aslında bir şeyler duydum doğru olup olmadığını öğrenmek için sana sormam gerekiyordu. Kenan beyin öldü diye bildikleri kızı sen misin gerçekten? Duyunca şok oldum. Görsen geçen gün evde kıyamet koptu, duymayan kalmamıştır." Geniş holün ortasında duraksayarak kolumu Müge'den olabildiğince güç harcayarak kurtardım.
Ona doğru dönerek ne diyeceğimi bilmeden konuşacağım sırada Safiye teyze, kızının koluna hiç gecikmeden her zaman ki gibi ufak bir çimdik attı. Yardımıma koşmuştu resmen. "Ah! Acıdı!"
"Acısın! Az susmayı öğren, yerini adabını bil!"
"Ya ne dedim ben şimdi anne ya?!"
"Kız sus diyorum sana! Hâlâ konuşuyor!"
"Aslında ben şey için geldim,"direyek onların dikkatini üzerime çektim. Belli ki onlarda değişen hiç bir şey yoktu. Müge aynı Müge, annesi ise aynı çileden çıkmaydı.
"Söyle kızım," aklımda dizili olan sorulardan en başında Kenan amcanın evde olup olmadığı geliyordu ancak bunca sese karşı kimse çıkıp ne olduğuna bakmadığından evde olmadıklarını düşündüm. Özellikle Selim denen o adamı görmek dahi istemiyorum.
"Ayperi hanımı görmeye geldim."
"Yukarıda odasında uyuyordur, ancak Kenan bey kızmasın sonra? Yanlış anlama kuzum, benim elimde olsa ses etmem."
"Bundan sonra Kenan beyin buna karışabileceğini sanmıyorum. Ondan izin de almayacağım." Önceden isminin sonuna kattığım amca hitabı bu kez nedensizce dilime ilişmedi ve istemsizce bir sinir oluşmuştu içimde tekrardan.
Karşılaşmak gibi bir isteğim olmadığından hızla Safiye teyze ile birkaç laf ederek konuyu kestim ve merdivenlere doğru ilerledim. Adımlarım hızlı olsa da içimde yavaştan başlayan bir ateş her geçen saniyede can yakmaya başladı. Adımlarım hızlıydı çünkü, kimseyle karşılaşmak istemiyordum. Ruhumda bir ateş vardı çünkü, birazdan annem ile karşı karşıya geleceğim ve belki de az sonra daha da alevlenecekti içimdeki yangın. Yolu bildiğimden kısa zamanda vardığım odanın kapısını boylu boyunca açık görünce yüreğimde bir zelzele oluştu.
Yükselen bir atış kulaklarımda yankı yapmaya başladığında zorlukla derin bir nefes aldım ve kapı eşiğinden içeriye usulca bir adım attım. İlk gözlerime yansıyan görüntü odanın dağınıklığı oldu ve o dağınıklığı toparlamaya çalışan Selen odaya girdiğimin farkında bile değildi. Yatağın yorganı, yastığı, çarşafı, dolaptaki kıyafetler yerlerde gezerken en sonunda onu gördüm. Pencere kenarına yaslanmış bedeni öylece ayakta duruyordu. Arkası bana doğru dönük şekilde tahminen bahçeyi izliyordu. Ya da daldığı düşünce okyanusunda çırpınıp can veriyordu. Ben, onu izliyordum dolu gözlerimle; o ise dışarıda kim bilir belki de kızının hayalini canlandırıyordu. Üç yaşındaki minik kızının bahçede koşturmasını, başını çevirip ona kahkahalar eşliğinde el sallamasını ve belki de öpücükler atmasının hayaliyle yaşıyordu. Bu yüzdendir öylece bahçeyi seyiretmesinin sebebi. Aklı dengesinin yerinde olmadığı bir insanın ne düşündüğünü nerden bilebilirsiniz ki? Bir annenin, öldüğünü kabullenmediği kızının hayaliyle yaşamak istemesi haktır.
Kim buna engel olabilir ki?
Koca yumruyu taşıyan bedenimi hareket ettirerek, bir adım daha içeriye doğru atıldım. Adım sesimi duymuş olacak ki irkildi bir an ve usul usul başını çevirip omuzunun üzerinden gözlerini gözlerime değdirdi. Bir kıvılcım oluştu sanki çarpışan gözlerimizin arasından. Öyle bir hisle doldum ki, aramızdaki canlanan o kıvılcım bir bağa dönüştü. Selen'in de eğildiği yerden beni farkettiğini göz ucuyla gördüm ancak, tek kelime etmeden şaşkınlıkla öylece durup ben ve Ayperi hanımı izledi.
Başka bir adım daha atmak istedim ancak bu kez o adımı atamadım. Hayır, bu kesinlikle korkudan değildi. Çekiniyordum, çünkü onu korkutmak istemiyordum. Daha önce de yanyana gelmiş ve konuşup sohbetler etmiştik. Hatta onu banyo yaptırma lütfunu üstlenmiş ve öyle bir şansın elime geçtiğine bile şükrettiğime şimdi farkına varıyordum.
Ancak hiç bir şey düşündüğüm gibi olmadı.
Birden onun ifadesiz yüzünde büyük bir gülümseme oluştuğunda, bu kez ele alınan o şaşkınlığı geçiren ben oldum. Gözleri bana değdi ve bir süre sonra doğan gülümsemeyle birlikte canlanan gözleri zihnimi alabora etti. Yetmedi dudaklarını aralayıp, "Zeliş..."diye boğuk bir sesle konuşurken, uzun boylu bedeni tamamen bana doğru döndü.
Beni hatırlamaz sanıyordum. Ben çekinirken ve onu ürkütme korkusu yaşarken o, beni görür görmez gülümsedi ve adımı zihretti. İşte o an bende ipler koptu. Boğazıma oturan yumru gözlerimi daha fazla doldurdu. Beklemeden ona doğru atılarak yaklaştım, yaklaştım ve yaklaştım. Yıllardır içimde biriken onlarca duydu açığa çıkarak, ruhumun elimden kaçıp gittiğinde yanaklarıma damlayan gözyaşlarım ile tek bir an düşünmeden annemin koynuna sokuldum.
Belki o beni bilmiyor, kızı olarak saymıyordu ama hasta bir kadın Zeliş'i hatırladı.
Bunun için bile öyle bir fırtına oluştu ki içimde kollarım daha fazla dolandı bedenine. Yüzümü boynuna gömerek aldığım, almak istediğim ve hasret ile yandığım anne kokusunu derince içime çektim. Onunda beni saran kolları tıpkı bir koca çınar ağacının dalları gibi geldi bana. Hıçkırarak ağlamak istiyorum lakin bunu yapamadım. Onun gözü önünde ağlayıp onu üzmek istemiyordum. Ama bir yanım da haykır diyor içindekini, dök ve 'Annem!!!,' diye feryad et.
Hissettiklerini ancak çeken bilir ve anlar derler ya hani. Anne özlemini anlatmaya kalem yetmez, sayfalar az gelirdi. Şu an dudaklarımı aralamak ve çığlık çığlığa adını haykırmak istiyorum ama bunu yapamamak daha zordu benim için. O normal bir insan zihnine sahip değildi. Bunun bilincinde hareket etmek zorundaydım. Onu düşünmek ve ona göre davranmak gerekiyordu. Yine de yüreğimi susturmak öylesine büyük bir ızdırap verdi ki, acıyla yüzüm buruştu. Zifiri karanlıkta bir ışık görmüş gibi tüm umutlarımı sırtlamış, fûtursuzca oraya doğru koşuyor gibiydim. Soluk soluğa kalmış ruhum tek damla suya muhtaç yaşıyordu ve gelecek olan son damla bir annenin göz yaşında gizliydi.
Bulanık gözlerimi netleştirmek amacı ile yanaklarımı kurulayarak gözlerimdeki ıslaklığı giderdim ve son bir kes kokusunu ciğerlerime alarak usulca geri çektim. Geriye dönüp Selen'e baktığımda onunda ıslak gözlerinin altından bize baktığını gördüm ve tebessüm ederek başını eğdi.
"Merhaba,"diye mırıldanarak tekrar anneme döndüm.
Anne... Öylesine hoş bir kelime olarak geldi ki bana, zihnimde tekrar etmeye başladım ancak bir süre sonra bunun tehlikeli olduğunu düşündüğüm zaman umursamayarak omuz silktim. Her ne olursa olsun ben, bana yapıldığı gibi anneme bunu yapmayacağım. Yavaş yavaş onu kendime alıştıracak, ona doktor eşliğinde gerçeği açıklayacağım ve bu süre içinde her anında yanında olacağım. Yalanlardan sıkılmış ve bunalmıştım artık. Kendim yalanlar arasında ayakta durmakta zorluk yaşarken, hasta bir kadın bu olanların arasından sağ çıkamazdı. Bu yüzden ona asla yalan söylemeyi düşünmüyordum.
"Merhaba,"dedi usulca Ayperi hanım, Selen'den önce davranarak gülümsedi tekrar. Gülümsemesine karşılık verdiğimde elini kaldırıp saçımı okşamaya başladı, gözlerimi kapatmamak için büyük bir çaba içerisine girdim. Hareketleri yavaş ve temkinliydi.
"Seni sevdi," Selen elindekileri bir kenara bırakıp dolu gözleri ile bize döndü. "Ben sizi yalnız bırakayım. İster misin?"
"Lütfen,"dediğimde başını salladı ve bana gülümseyerek dışarı çıktı. Ardından kapanan kapı ile birlikte annem ile yalnız kaldığımızda gözlerimi ona diktim.
"Beni hatırladın,"dedim saçımı okşayan elini tutarak avuçlarıma aldım iki elini. Başını salladı ağırca. Hâlâ gülümsüyor ve yüzümün her karışını inceliyordu. Tek tük kelimeler etse bile buna razı gelerek onu yatağa oturtarak, hemen karşına oturdum bende. Şimdi ikimizde onun yatağında oturuyor ve birbirinize bakıyorduk.
"Geldin..."dedi bir süre sonra.
"Evet,"derken başımı hafifçe omuzuma yatırarak, "Seni sıkıyorlar galiba. Sıkılmış gibisin."dedim.
"Bu odadan sıkıldım... Kenan izin vermiyor. Ben... Bahçeye çıkmak istiyorum. Kızım bahçede, tek başına." Son cümlesini kurduğunda yüzümdeki tebessüm yavaşça sönmeye başladı.
"Kızın, bahçede mi?" Başını salladı sorduğum soruya karşı.
"O... Kaç yaşında?"diye sormadan edemedim. Ellerimdeki ellerini oynatarak sol elini hızla elimden çekti ve birden yüzünü kapıya doğru çevirdi. Kapalı kapıya bakarak yüzündeki gülümsemeyi büyüttüğünde kuşkuya kapıldım ve kapıya kısa bir an baktım.
"Üç,"derken benden kopardığı elini kapıya doğru uzattı. "Bak geldi zaten. Kızım..." Yutkunarak hâlâ kapalı olan kapıdan gözlerimi ayırdım. Halüsinasyon görüyordu mutlaka ve bunun ne denli tehlikeli olduğunu biliyordum. "Adı Ömür. Tanışın hadi... Seni seveceğine eminim..."
"Çok güzel bir ismi varmış," gerginlikle gülümsedim ve dolu gözlerimi boşluğa diktim. Sanki orada, kendi küçüklüğümü gördüm de onunla tanışıyor gibiydim.
"Evet, güzeldir. Miraç oğlum kattı." Birden tekrar bana döndü. "O nasıl? Neden gelmedi?"
"Onun biraz işleri var. Ama söz bir dahaki sefere onu da getireceğim... Yemeğini yedin mi bugün? İlaçlarını alıyorsun değil mi sorun çıkarmadan?"
"O ilaçlar çok kötü."derken üzgün bir şekilde kaşlarını çattı.
"Neden?"
"Kimse anlamıyor beni. Hepsine söylüyorum, o ilaçlar kötü diye ama dinlemiyorlar."
"Neden kötü olsun ki? Hem onlar senin iyi olmanı istiyorlar."
"Ama o ilaçları içince kızım yanıma gelmiyor." İşte o an neden ilaçların ona kötü geldiğini anladım. "Kimse beni anlamadığı için onlarla konuşmuyorum. Sen, beni anlarsın değil mi?"
"Kızın ne zaman geliyor senin yanına?"
Temkinlice sorduğum soruya hitaben bir çok anlam vardı ve ardında yatan tonlarca cevap. En başında yerini alan cümle ise, bu kadın fazlasıyla zekiydi ve bu evdeki herkesi kandırıyordu. Bunu onu gözlemleyen doktorun bile anlaması gerekirken, nasıl hiç kimse farkına varamadı anlamıyorum. İçimde birden büyük bir öfke oluştu.
"Ömür, babasına küs olduğu için onun yanına gitmiyor ve onunla konuşmuyor. Bu yüzden de babası onu farketmiyor. Onu sadece ben görüyormuşum. Biliyor musun şu an ilk defa biri ile tanıştı ve çok mutlu oldu."
"Bende çok mutlu oldum onunla tanıştığım için... Peki ilaçlara noldu?"diye sorduğum an kasları çatıldı. Gözlerini çevirip bana baktığında sessiz kalacağını anladım ve onun suyuna gidercesine gülümsedim.
"Biliyor musun, bende ilaçları hiç sevmem. Miraç bana zorla ilaç içirmek istiyor ancak ben içmemek için direniyorum. Ama bazen içmek zorunda kalıyorum ve ne yapacağımı bilmiyorum..." Yüzümü stresli bir halde üzgün görünüme soktuğumda anında kasları eski halini aldı ve gözlerinde oluşan kıvılcımlar eşliğinde yanıma doğru sokuldu.
"Gerçekten mi?"dedi sessizce fısıldayarak. Sanki birinin duymasından korkar bir halde kapıya doğru kısaca baktı. "Bana da zorla içiriyorlar ama ben onlar yanımdan gittikten hemen sonra kusuyorum. Bazen de içmiş gibi yaparak saklıyorum."
Bunu yapmasına sebep sunan tahminim tek bir yönde değildi. Farklı farklı yolar arasında en uygununu bulmaya çalışırken, bir süre daha sohbet etmeye çalıştım. Onu anlamaya ve dinlemeye başladım. O, bu evde çok fazla yalnızlık çekiyordu. Gördüğü hayalini anlatırken, hepsi onu yadırgıyor ve deli gözüyle bakıyordu. Ama öyle değil. Bu hasta kadın, yani annem ilaçlarını kullanmıyordu. Ondan laf almaya çalışıyor oldum başka konularda birkaç kez ancak birden konuyu çevirip, yanımda çekinmeden hayali Ömür ile konuşuyor ve bana dönerek sorular soruyordu. Bana tam manasıyla güven duymasa da yavaştan dökülmeye başlaması içimi bir nebze olsun ısıttı. Onu öylece bu şekilde burada bırakmak ise vicdanıma yanaşmıyordu.
Geçen sefer onu vermemekte verdiğim ısrarın sonucu hastanede bitmişti ama bu kez her şey farklıydı. Benim bu kadın üzerinde olan hakkıma kimse karışamazdı. Onu istediğim an, istediğim şekilde bu evden çıkaracak durumdaydım. Hiç birinin karışmaya yüz tutacağını sanmıyorum. Yine de bundan öncesinde bu konuyu Miraç ile konuşmayı ve onunla birlikte tekrar buraya gelip, annemi burdan almayı zihnimin en kıdemli yerine not ederek, saatler sonra isteksizlik içinde ona veda ettim.
Odadan çıkarken kapattığım kapıyla uzun bir süre bakıştım. Kaç saattir buradayım ama bir kişi bile gelip rahatsız etmedi bizi. Buna içten içe seviniyordum fakat farklı bir his yüreğime yerleşmiş ve bu evden beni koparıyor gibiydi. Kaçmak geliyordu içimden. Herkesten, her şeyden ve tüm bu insanlardan. Ne durumlarda, nasıl ayakta durduğuma şaşırıyordum. Hiçbir şey yokmuş gibi gelip Ayperi hanımı görmüş ve içimden onu anne olarak saymıştım. Bunun dışa akacağı günler elbet yakındı, yine de omuzlarıma çöken yük bazen ağır geliyordu. Ben bu duruma düşmek zorunda değildim, annemden ayrı yaşamak zorunda hiç değildim. Sadece o da değil. Bu olayla birlikte ben tüm ailemi kaybettim. Elimde avucumda hiçbir şey kalmamış gibi hissediyorum ve bu his beni yalnızlığıma itiyor üzerine bir karabasan misali çöküyordu.
"Ömür,"diye seslenen birini duydum. Kaşlarım çatıldı. Dönüp sesin sahibine baktığımda ise zihnimin yanlış anladığına dair teoriler ürettim. Hayır bu şekilde bana seslenen Yeşim olamazdı. Kesinlikle olamazdı."Seni burada görmeyi beklemiyordum."
Karnı her geçen gün daha fazla büyüyor gibi gelmişti bana ancak tek sorun bu değildi. Yeşim sanki beni gördüğüne bayağı bir şekilde sevinmişti ve bunu parıltı saçan renkli gözlerinden anlamak zor değildi. Merdivenlerin başında duruyordu. Odasından yeni çıkmış aşağıya inmeye koyulacağı sırada beni görmüş olmalı. Derin bir nefes aldım ve ona doğru ilerledim. Amacım tamamen merdivenden inmek. Hayır, onu merdivenlerden aşağı fırlatmak değil.
"Ben de seni görmeyi beklemiyordum," dedim umursamazca. "Yurtdışına çıktın sanıyordum. Belli ki yurtdışı bile seni kabullenmiyor."
"Aslında gidiyordum. Bazı aksilikler oldu. Ben de bu yüzden ne zamandır seninle, ya da Miraç ile konuşmak istiyordum Ömür."
"Bana bir daha Ömür dersen,"tehditkar bir şekilde ona doğru bir adım daha attım ve dişlerimin arasından tıslayarak cümlemin devamını getirdim. "Bu kez karnındakini düşünmem seni burdan aşağı atarım."
Yüzünde hafif bir korku oluştuğunda çatık kaşlarımın altından bakmayı sürdürerek geri çekilmesini izledim. "Tamam, özür dilerim."dedi birden. Aslında bana Ömür diye seslenmesine kızmamıştım ancak, bunun bende şu an ne etki yaratacağını bile bile imâ sezmiştim sözlerinde ve bu yüzden kızmıştım. Yeşim hiç değişmiyordu.
"Seninle bir şey konuşabilir miyiz?"diye sordu bu kez daha masumcul bir ifadeyle. Gözlerim kısıldı.
"Kiminle konuşmayı istiyorsun?"derken alayla gülümsedim. "Zira aradığın Ömür ise, şu an çevrim dışı. Kendisi az önceki odada kaldı." Geride bıraktığım Ayperi hanımın odasına baktı bir an.
"Ben..."derken bir an dolan gözleri ile gerçekten şu dakika ağlayacağını düşündüm. Ama sadece bir an. Çünkü eskiye dair yaptıkları ile gözlemlediğimde onu pek ciddiye almıyordum. "Yardıma ihtiyacım var."
"İlgilenmiyorum," omuz silkerek geriye dönüp merdivenlere adımlarımı yönelttim ancak anında koluma elini yerleştirdi ve duraksamamı sağladı.
"Lütfen,"dedi daha kısık bir sesle yalvarır bir tonda. "Kendim için yardım istemiyorum. Yemin ederim düşündüğüm tek şey, karnımdaki bebeğim."
"Sana neden inanayım?"
"Ne dersen haklısın. Ama inan ki kendim için olsa asla senden bir şey istemezdim. Mecburum, bana yardımcı olabilecek tek kişi sizsiniz."
"Siz derken?"
"Sen ve Miraç."
Kendimi bildim bileli asla bencil bir insan olmadım. Şu yaşıma kadar karşımda ki insana her defasında empati kurar ve ona göre yaklaşım gösteririm. Ama bunun da bir sınırı vardır. İçimde bir yerlerde kendime ait kurduğum bir dünya ve onun sınırlarında gezen bir çok insan. O dünyaya adım atabilen çok insan olur ancak kesip biçtiğim kırmızı çizgim damarımdan akan kandan oluşan bir yoldu benim için. Şimdi ise oraya adım atmak isteyen karşımdaki şahıs tüm sınırlarımı işgal etmek istiyordu.
"Ben ve Miraç?"dedim yanlış duyup duymadığımı ölçer bir halde tamamen Yeşim'e döndüm. "Bana bak Yeşim. Şu ana kadar yaptığın tüm olaylara sessiz kaldım. Sustum ama bir yere kadar. Daha ilk karşılaşmamızda olumsuz enerji yayıp aramıza engeller koyan sen oldun. Yetmedi; düşman ile bir olup Miraç'a ve bana tuzak kurdun. Bizim kaçırılmamızda parmağın olduğunu unuttum sanma. O gün neredeyse ölüyorduk. Şimdi Allah bilir, yine o yılanlarla çevrili zihninde ne geçiyor bilmiyorum ama bu kez oyununa gelmeyeceğim."
Söylediğim her cümlede iyice yaşaran renkli gözleri yaş akıtmaya başladığında umursamazca başımı diktim. Belki de gerçekten yardıma ihtiyacı vardı bilemiyorum ama Yeşim'in hayatı yalancı çoban hikayesine dönmüş gibiydi. Çöken omuzları ile sessizce ağlarken kısa bir an ciddi halde çaresiz olduğunu hissettim. Öyle bir bakışı vardı ki, sanki tüm kapılar yüzüne kapanmış da öylece ortada kalmıştı.
"Beni öldürecek..." Başını eğerek fısıldar şekilde bir şeyler söylerken daha çok kendi kendine konuşur gibiydi.
Boş bulunarak, "Kim seni öldürecek?" diye sordum. Başını kaldırıp ıslak kirpiklerinin altından bana baktı ümitsizce.
"Ufuk." Dedi birden. Kırılma yaşayan irislerinde öfke canlanmışken, derinlerde bir yerde korku sezdim.
"Ufuk?"
"Evet. Ufuk... O gün davette bizi yanyana gördüğün adam." Kaşlarım çatıldı. Gözlerim karnına doğru indiğinde o an bir bir taşlar yerine oturmaya başladı.
Zinhimde oluşan listenin her sorusu bir çimdik ile doğrulandı. Evet, Ufuk denilen o adam Yeşim'in sevgilisi olmalıydı ve karnındaki bebeğin babası. Dahası da vardı! Kaçırıldığımızda gözlerim bağlı iken patron denilen o erkeğin sesi Ufuk bey olmalı. O yüzden de onun sesini daha önce bir yerlerde duymuş olduğuma dair hislere kapılıyor ve onu bir yerden tanıyor olduğumu düşünüyordum. Sebebi buydu. O gün gözlerim kapalıyken Ufuk ve Yeşim de odada beni izliyorlardı. Yeşim sesini çıkarmıyordu çünkü onu sesinden tanıtacağımı biliyordu. Ama Ufuk o olaydan sonra bile tekrar karşıma çıkmış ve bir kedinin fareyle oynaması gibi benimle oynamıştı.
Ve Miraç yine haklıydı. Ondan uzak durmamı, yolda görsem selam bile vermemi istemiyordu. Çünkü bir şeyler sezmiş ve hisleri doğrultusunda o adamdan uzak kalmamı istiyordu.
"Bebeğin babası o mu?"diye sordum cevabını bile bile. Hâlâ boş gözlerle şişkin karnına bakıyordum. "Ve o gün, o da oradaydı. Miraç işkence çekilirken sen ve o adam durup öylece izlediniz..."
"Herşeyi anlatacağım, baştan sona herşeyi. Gel odama geçelim. Lütfen."
"Neyini dinleyeceğim ben senin?" Karnından gözlerimi ayırarak etrafı inceledim. Öğrendiklerimi sindirmekte zorluk çekiyor, diğer yandan buradan bir an önce kaçmak istiyordum.
"Sadece korkutacağını söylemişti. Yemin ederim ona işkence çektireceğinden haberim yoktu. Kandırdı. Her defasında ona olan aşkımı kullandı."
"Neyse ne. Neden Miraç'tan yardım istiyorsun? Onun öncesinde biricik enişten duruyor, neden ona gitmiyorsun?"
"Seni öğrendikten sonra yüzüme bile bakmaz oldu. Benimle konuşmuyor. Bulunduğum ortama girmiyor, benden sürekli kaçıyor. Yaşayamıyorum Zeliş, artık bu evde bile nefes alacak durumum kalmadı, lütfen yardım et. Miraç ile konuştur beni." Hızla dökülen gözyaşları arasından bir eli karnında, diğer elini ise elime atarak tuttu ve yalvarmaya başladı. "Miraç seni çok seviyor. Ne dersen kabul eder. Lütfen son bir iyilik yap. Benim için değil, bebeğim için."
O günü düşündüm. Miraç'ın nasıl işkence çekilip kollarımın arasında süzülüşünü ve kanlar içinde bile benim korkmamam için sürekli yanımda olduğunu belirtmesi. Bir Uluhan eşi olduğumu belirterek dimdik durmamı, uyumamı engellerken kendisinin dizlerimde uyuyakalmasını. Sonra ise şu anı düşündüm. Yeşim'in sessiz hıçkırışları arasından çaresizce döktüğü gözyaşlarıyla yalvarmasını. Dediğim gibi ben hiç bir zaman bencil bir insan olmadım ve sınırlarımı delip geçen karşı insana ilk defa tolerans gösterdim. Belki de Miraç'ın dediği gibi, saf ya da salağım ama yapacağım bir şey yoktu. Ben de böyle bir yüreğe sahibim. Ne yapalım. Ama yine de umursamaz görünmeye çalıştım.
"Ne istiyorsun?"dedim elimi elinden çekip alarak ceketimin cebine yerleştirdim.
"Buradan, bu ülkeden gitmeyi." Kaşlarımı kaldırarak gözlerimi ona diktim. Böyle bir isteği kesinlikle beklemiyordum.
"Zaten seni göndermemişler miydi? Gitmek istemeyen sensin sanıyordum." Hızla elinin tersiyle yanaklarını kutuları ve az önce ümitsizce sönen bakışları usulca canlandı.
"Bilmediğiniz şeyler var. Çok şey. Ufuk karnımdaki bebeği istemedi ancak sırf bunun için değil. Bildiklerim yüzünden beni öldürmek istiyor, bebek onun umurunda bile değil. Uçağa bindiğim an tepemde biter. Beni burdan göndermeyi bir tek Miraç başarır. Kimsenin bilmediği bir yerde, korkusuzca yaşamak, dolaşmak istiyorum. İsteğim sadece bu. Karşılığında ne isterseniz yaparım, söz veriyorum."
"Sana ufacık bile güvenmiyorum,"dedim dürüstçe. Derin bir nefes aldım ve onun ışığı sönmeye başlayan gözlerinden gözlerimi çekip aldım. "Ama yine de Miraç ile konuşacağım."
Son cümlemi kurduğum an birden sevinç içinde boynuma atıldığında donup kaldım. İşte bunu gerçekten beklemiyordum. Yeşim mutlulukla bana sarılıyordu!
"Teşekkür ederim! Çok teşekkür ederim..." Tekrar ama bu kez boynumda gözyaşlarını akıtmaya başladığında yüzümü buruşturup geri çekilmeye çalıştım.
"Sadece konuşacağım dedim Yeşim. Kabul ettiğimi söylemedim."
"Olsun." Derken geri çekilerek gülümsedi. Bozguna uğradığımı belli etmemeye çalışsam da Yeşim'in bu hallerine yansıyan samimiyeti hissetmek aramızdaki duvarları kırıyor oldu. O kısa hissin karşısında ani bir şok yaşadım kendi içimde ve bunu, başımı sallayarak Yeşim'in karnındaki bebeğe sebep kıldım. Evet kesinlikle sebebi bebek olmalı.
"Senden haber bekleyeceğim."
"Ancak... Yine yalan söyleyip, bir oyun çeviriyorsan,"diyerek tehdit eden sesimle birlikte ona doğru uyarı barındıran bir adım attım ve bir elimin işaret parmağı ile onu gösterdim. "Andım olsun bu kez hamile filan dinlemem seni bu merdivenlerden sallandırırım."
"Asla."dedi net bir halde gözlerini belerterek. "Yemin ederim oyun yok. Tek isteğim Ufuk'tan kurtulmak ve güvenli bir yerde bebeğimi dünyaya getirmek."
Başımdan savarcasına onayladım ve geri dönmemek üzere merdivenlere adımlarımı yönelttim. Arkamdan hâlâ teşekkürlerini dile getiren Yeşim'in değişim geçirdiğine inanmak isteyen tarafımı tekmelerle döverek susturmak istiyordum. Bir an önce kaçıp gitmek isteği içinde yanıp tutuşan bedenimi ruhumla birlikte hızla dış kapıya yollarken, karşımda gördüğüm yüz ile içimden Yeşim'e küfürlerimi ilettim.
Karşılaşmak gibi bir niyetim asla olmayacak insanlara bugün kendi ayaklarım ile gelmek yaptığım hatayı yüzüme vurdu. Kenan amca ve ardından omuzları dik bir şekilde kaşlarını kaldırıp bana bakan Selim denilen adam. Benim burada olduğumu biliyor gibi hiç bir şaşkınlığa rastlamazlarken, sesli bir soluk vererek kalan son basamağı da indim. Selam verip vermemek arasında kalsam da en sonunda hiçbir şey söylemeden uzaklaşmak geldi içimden. Buna sebebiyet kendileri olduğundan yanlarından geçip gitmek için adımladım ancak Kenan amca hızla önüme engel niyetine koca bedenini koydu.
"Buraya kadar geldin. Bir merhaba demeden, benimle konuşmadan mı gideceksin?"
"Buraya sizin için gelmedim."dedim anında.
"Biliyorum."
"O zaman?"
"O yaşlı bir adam,"diye araya girerek konuşan Selim'e gözlerim kaydı. Kahve tonunu taşıyan gözleri ifadesizce beni izliyordu. Koyu tonlarında kıyafetleri onun yakışıklılığını yükseltmiş gibiydi. "Onun isteklerini geri mi çevireceksin? Bu kadar duyarsız olamazsın?"
"Bana duyarsızlıktan bahsedecek son insan bile değilsin." Tekrar Kenan amcaya döndüm. "Önümden çekilir misiniz?"
"Hayır. Bu kez beni dinlemeden gitmene izin vermeyeceğim. Gerekirse kapıya adam diker, zorla tutarım seni burada."
"Bunu yapamazsınız."
"Miraç'tan korkuyor olacağımı sanıyorsan yanılıyorsun. Ama bunu yapmak istemiyorum kızım. Çok uzun tutmayacağım seni, sadece birkaç dakikanı ayır ve beni dinle. Bu kadar hatrım yok mu yanında?"
Buğulu camları andıran kahverengi gözlerin ardında peydahlanan hüzünü hissedebiliyorum. Neler yaşadığına şahit oldum. Ne çektiğine ve neye tabi tutulduğuna. Kenan amcaya o kadar kızgın olmama rağmen içimdeki kırıklığı yansıtmakta zorlanıyordum. Çünkü biliyorum, evladına hasret bir baba duruyordu karşımda. Yine de başımı olumsuzca salladım yüreğimde oluşan kargaşaya karşı.
"Burada olduğumu çoktan öğrenmiştir. O gelmeden gitmek istiyorum." Dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi kaçırdım.
"Kızım..."dedi bir kez daha içli bir şekilde. Bana doğru bir adım attığı an da, aynı şekilde hızla geriye doğru bir adım attım.
"Deme şunu."dedim dişlerimin arasından ters bir ifadeyle.
"Neden? Az önce Ayperi'nin odasından çıktın. Onu kabullenmiş olmalısın."
"Çünkü o, bu hikayedeki tek masum kişi."
"Evet doğru ama,"derken bir adım daha atmaya koyuldu. Anında elimi kaldırarak onu durdurdum. Bana yaklaşmasını istemiyordum. Üzgün bir şekilde duraksadı. "Burada bizimle haftalarca yaşadın. Neler çektiğimi, nasıl bir ateşte yandığımı sen gördün. Kızgındım, her şeye ve herkese. Buna rağmen seni, Ekrem'in kızı olarak biliyorken bile Miraç'a karşı korudum."
"Evet, sonrada eline bir silah verip beni vurmasını istedin." Dalga geçer gibi gülüp başımı salladım.
"Ölmeyeceğine emin olmasam yapmazdım."
"Ne fark eder?!"
"Biliyorum tamam kabahatim büyük. Hata yaptım. Her insan hata yapmaz mı? Beni de affedemez misin Miraç gibi?" Umutsuzluk içinde gözlerini gözlerime dikerek konuşuyordu. Bir an düşündüm. Onu affetmeyi, yahut affetmek isteyip istemediğimi. Arkamdan adım sesleri geldiğinde göz ucuyla gördüm Yeşim'in aşağı indiğini. Holün ortasında şimdi dört kişi olmuştuk.
Tek tek hepsine göz süzdüm. Yeşim'e, Kenan amcaya ve sonra Selim'e. Hatta en uzun onu izledim. Gözlerindeki ifadesizlikte bir duygu aradım. Ufacık bir duygu ya da bana yaptığı şeyden pişmanlık duyduğuna dair bir pirinç tanesi kadar bir ifade. Ama yoktu. Öylece elleri ceplerinde beni izliyordu. Düşman gibi de bakmıyordu. Öyleyse, ne düşündüğünü bir an merak ederken kendimi bulduğumda hissettiğim duygu kaşlarımı çatmama sebep oldu.
"Pişman değilim."dedi bir an da sanki zihnimi okurcasına.
"Selim." Uyarır tonda bir ses yükseldi. Kenan amca sinirle oğluna dönerek susmasını belirtti. Ancak Selim onu görmezden geldi.
"Ekrem denilen lavuk yüzünden kız kardeşini kaybeden, onun ardından annesinin sevgisine aç kalan bir ağabeyim ben. Annemin sesine muhtaç olduğum zamanlarım oldu. Kız kardeşimin çığlığı eşliğinde uyuyamadığım gecelerim. Buraya geldiğimde bana, annemin Ekrem'in kızının yanında olduğunu söylediler. Kusura bakma ama Ekrem'e de, onun kanını taşıyan insana da güvenmem ben. Anneme bir şey yapmadığını bilemezdim." En azından dürüst olmasına sevinmem mi gerekiyordu? Sanırım evet. Yalan dolan olmadan pişman olmadığını belirtmesi ve karşımda zoraki değil de içinden geldiği için açıklama yaparcasına omuz silkerek tekrar konuştu. Aslında onu dinleyip dinlememem umurunda değildi.
"Ha, seni itmek o an istediğim bir şey miydi desen. Değildi. Aniden gelişen bir olay sadece."
"Aniden gelişen o olay sonucu bir insan ölebilirdi ama."dedim sözlerinin bende hiç bir etki yaratmadığını göstererek. Sessiz kalmayı tercih ettiğinde devam ettim konuşmaya.
"Tâbi bu sizin ne kadar umudunuzda?" Kaşlarımı kaldırarak gözlerimi Kenan amcaya diktim bu kez. "Beni büyüten annem diye bildiğim kadın bana bir cümle kurmuştu. Hiç unutmam. 'İnsanlardan zarar görmek istemiyorsan onlardan uzak kal.' demişti. 'Çünkü, onlara ne kadar yakın olursan, o kadar zarar görürsün.' Ben de o günden sonra kendi etrafıma bir çember kurdum ve bu yaşıma kadar kimseyi almadım o çemberin içerisine. Birileri elbet oldu hayatımda ancak o çemberin içine adım atabilen hiç bir zaman olmadı. Sadece bir gün..."derken boğazımın kuruluğu ile yutkundum. "Bir gün o çemberin içini, aleve tutuşturmak istedim. Kendimi yok etmek istedim. Hatırladın mı?" Bir şey hatırlatmak ister gibi Kenan amcaya kaşlarımı kaldırarak baktım.
"Evet,"dedi kısık bir sesle başını sallayarak. Sonra büküldü boynu. İntihar ettiğim günü elbette hatırladı çünkü, o gün o da oradaydı.
"İlk önce bileklerimi kestim,"derken ceketimi sıyırarak silik bir şekilde kalan ize baktım. O an ilk defa bir tepki gösteren Selim, kaşlarını çatarak bileğimdeki ize baktı, sonra çözemediğim bir duygu ile kararan bakışlarının arasından yavaşça dudakları aralandı. "Beceremeyince çıktım bir inşaatın tepesine. Atladım. Hiç düşünmeden atladım... İşte o gün, kendimle birlikte ateşe tuttuğum o çemberin içine, ilk defa ben izin vermeden biri girdi. Girdiği an alevler söndü. İlk önce düşürdü, sonra düşürdüğü yerden ellerimi tutup kaldırdı. Dizilerimdeki yaraları önemsedi. Dipleri sızlayan saçlarımı okşadı. Kader bu ya; yaralı bir adam, benim yaralarıma derman olmaya çalıştı. Belki başaramadı ama en azından çabaladı. Şimdi gelmiş sen diyorsun ki, o çemberin içerisine beni de al. Ama bilmiyorsunuz..." Ne zaman aktığını bilmediğim gözyaşlarımı umursamadan gülümsedim.
"O çemberin bir kilidi yok ki." Omuzlarımı kaldırıp dudaklarımı büzdüm. "Girmek isteyen pekâlâ giriyor..."
"Bana bundan bahsetmedin baba."dedi öfkeyle Selim. Kaşları hala çatık, gözleri bileklerimde dolanıyordu. Ceketimi tekrardan örttüm bileklerime.
"İnsanlar hata yapıyormuş oğluşu," söylediğim son cümleye mi bilinmez, yüzünü buruşturup gözlerini gözlerime değdirdi.
"Ben bilerek yapmadığımı gayet iyi açıkladığımı varsayıyorum." Gözlerim kısıldı bir an.
Sonra buğulu gözlerimi birkaç kez açıp kapatarak görüşümü netleştirdiğimde köşede sehpa üzerinde ki vazo çarptı gözüme ve beklemeden ilerleyerek elime aldım, havaya kaldırıp parmaklarımın arasından usulca yere bıraktım. Yere çarpan şaşaalı vazo parçalara ayrıldığında ferahladığımı hissettim adeta. Elimin tersiyle yanaklarımı kurulayarak baba ve oğula döndüm. Yaptığım şeye karşı şaşkınlıkla bana bakıyorlardı. Arkamda varlığını hâlâ hissettiğim Yeşim ne yapıyordu bilmiyorum ve merak edipte dönüp bakmak gelmedi içimden.
"Ben de vazoyu bilerek kırmadım. Ne olacak şimdi?" Omuz silkerek ellerimi ceketimin cebine yerleştirdim ve gitme vaktinin geldiğini düşündüm. "Yenisini alırsınız artık."
Yanlarından geçip dış kapıya ilerlerken omuzlarım dik, içim bir garipti. Geride bırakmaya koyulduğum insanların yokluğu pek fark etmezdi bana ancak, şu an var olup da yok saymak tuhaf hisleri beraberinde getiriyordu. Selim'in yerinde ben olsaydım ne yapardım diye düşünmeden edemiyorum. Tamam, gelip annesini düşman bildiği kızın evinden almak en doğal hakkıdır. Beni isteyerek itmediğini söylemiş de olabilir. O gün ambulansı aradığını da daha önce söylemişti. Miraç ambulanstan önce gelip beni almıştı. Bunun sonucunda yine aynı yere varıyordum. Affetmek isteyip de sonunda ölüm olan bir olaya sessiz kalmıyordum. O gün ölebilirdim ama öyle bir şey olmadı. Bunun gerisinde Kenan amcaya duyguğum duygu karmakarışıktı. Başımdan bir baba olsun, beni koruyan bir abim olsun isterken, onları affetmek zor geliyordu. Düşündükçe boğazıma biriken yumru arttı. Dışarı çıktığım an arkamdan adım sesleriyle birlikte sesini duyuran Selim'i duymazdan geliyordum.
"Bekle,"dedi. Sesi tam arkamdan geliyordu. "Sana diyorum... Beklesene... Ömür dur." Adımlarım bahçenin ortasında birden durdu.
"Ömür."
Hayır, onun bana seslendiği isim yüzünden adımlarım durmadı. Durmama sebep olan şey bahçeye giriş yapan Miraç'ın parlak simsiyah arabasını görmek oldu. Siyah camlar ardından onun yüzünü göremezken, kendisi arabayı yolun ortasında durdurup hızla indi ve açtığı kapıyı kapatmadan bana doğru ilerledi. Lakin gözleri benden hallice, arkamda duran şahıs üzerinde bir atmaca gibi geziyordu. Öfkeli yüzü tıpkı bir bombayı andırdı. Başka bir şey var diye düşündüm çünkü, Miraç'ın ifadesinde gezen duygular tamamen içsel bir durumla alakalı olmasına rağmen, dışa yansıdığı ve alamadığı bir hınç göstergesiydi.
"Miraç,"dedim yanıma yaklaştığı sırada hafif bir şaşkınlık içinde. Yarattığım şaşkınlık tamamen rol icabıydı. Açıkçası onu daha erken bekliyordum.
"Güzelim,"yanıma gelip elini belime atarak yanağıma bastırdığı dudakları ile şaşkınlığım gerçeğe dönüş yaparak arttı. Yanağıma öpücük kondurarak dudaklarını ayırmadan kulağıma doğru ilerledi. "Ne işin var burada?" Diye fısıldarken, tenime çarpan ılık soluğu ve burnuma ilişen garip kokusu kaşlarımı çatmama sebep oldu. Kendine has sevdiğim o kokusu yoktu üzerinde.
"Ayperi hanımı ziyaret ettim,"geri çekilirken burnumdan uzaklaşan kokusuyla derin bir iç çektim. "Ne kokuyorsun sen?"
Sorum karşısında kaşları derince çatıldı. Elini gömleğinin yaka kısmına atarak çekiştirip koklarken gözlerim farklı bir yere takılı kaldı. O an kokunun kaynağını çözdüğümde midemde bir çalkalanma hissettim. Yüzüm istemsizce buruştu. Elinin eklem kemiklerinde kanlar vardı ve şimdi farkediyorum; siyah gömleğinin farklı farklı bölgelerindeki koyuluk bana o ıslaklığın da aynı şekilde kan olduğunu belirtti. Ayrıca bu hâlde gelip bana sarıldığını hatırlatmak midemi daha kötü etti.
"Bu halin ne?"diye sordu hala arkamda olduğunu gösteren Selim. Benim soramadığım soruyu dile getirmesine sevinsem de o an bunu düşünecek durumda olamadım. Midemin gittikçe kötüleştiğini hissediyordum.
"Seni ilgilendirmez." Sert yanıtının ardından midemden yukarı doğru yükselen yakıcı bir sıvıyla inleyerek elimi dudaklarımın üzerine örttüm. Miraç iniltimi duyduğu an da üzerime yoğunlaştı. "Zeliş? İyi misin?" Bana doğru bir adım attığı sırada hızla diğer elimle onu durdurdum. Bu tavrım onu daha da işkillendirdi.
"Ne oluyor?"demeye kalmadan tutabileceğimi sandığım midemdekileri, hızla onlardan birkaç adım uzaklaşarak bahçedeki bir ağacın dibine çökerek boşaltım.
Mideme baskı uygulayan acıyla tekrar tekrar öğürme yaşarken, gözlerim yaşardı. Bir elim ağaca yaslı, dizlerim toprak üzerinde başımı eğip kendimden geçer hâle gelmiştim. Buna sebep olan adamın üzerindeki kokuyu anımsamak bana iyi gelmedi. O görüntüyü düşüncelerimden kovmaya çalıştım. Belimde bir el hissettim ancak dönüp de sahibine bakabilecek gücü kendimde bulamıyordum. Bir diğer el önüme gelen saçlarımı ensemde toparladı.
"Zeliş,"dedi kulağımın dibinde bir ses. Bir gürültü gibi zihnimde yankılandı. İnleyerek boşta ki elimle mideme baskı uyguladım.
"Düşünmeden iş yaparsan olacağı bu. Al şunu."
"Çok konuşma. Zaten sinirlerim bozuk, sana patlarım." Miraç, Selim'e sertçe cevap vermesinin ardından belimdeki elini geri çekti. Sesleri duyuyordum, bulanık gözlerimi netleştirmek amacı bir süre kapalı tuttum. Derin nefesler almaya çalışıyor boğazımdaki iğrenç tadın geçmesini bekliyorken acıyla yüzüm buruştu.
"Gel buraya,"derken Miraç beni kendine doğru çekeceği sırada karşı koydum. Onun ellerinde ve üzerinde kime ait olduğunu tahmin ettiğim leke dururken, ona yaklaşmak gelmedi içimden. Bu mideme zarardı.
"H-hayır,"titrediğimin farkında değildim. "Üzerindeki koku." Ne dediğimi bilmezken galiba Selim beni anlamıştı.
"Çekil. Ben hallederim."dedi sanırım Miraç'a hitaben. Bu kez belimde farklı bir elin parmaklarını hissederken o el ensemde durdu ve birden yüzüme soğuk su çarptı. Çok sert değildi ancak beklemediğimden irkildim.
Bunu birkaç kez tekrarladı. Ağzımın içinde oluşan acı tat geçmesi için kalan suyu bana içirirken hala gözlerimi açıp da bakamıyordum etrafa. Sanki birden tüm vücudumun bağı çözüldü, elim ayağım tutmaz olmuştu. Tir tır titriyor, midemin acısıyla yüzümü buruşturup duruyordum.
"Bu halde yaklaşma kıza,"dedi Selim bedenimi ona yasladığımın farkında değildim.
"Ne oldu birden?" Garip ve endişeli bir sesle olayı anlamaya çalışıyordu Miraç.
"Üzerindeki koku rahatsız etti. Anlamadın mı ahmak herif?" Selim daha çok Miraç'a kızıyor gibiydi ve yanılmıyorsam sesinde hafif bir öfke mevcuttu.
"Onu kan tutmuyor."derken kaşlarını çattığını ve beni anlamsız koyu gözleriyle izlediğini biliyordum. Başka zaman olsa ona ahmak dediği için Selim'i öldüreceğine adım kadar eminim.
"Yanlış biliyorsun demek ki."
"Tutmuyor."diye inat etti Miraç keskin bir sesle.
Derin soluklar eşliğinde daha iyi hissettiğimde hafifçe gözlerimi araladım. İkisi de yanı başımda diz çökmüş oturuyorlardı. Selim hemen sağ tarafımda ve bedenimin yükünü kolları arasında taşıyordu. Miraç ise sol yanımda, yanıma yaklaşmaya çekiniyor gibi endişeyle yüzüme bakıyordu.
"Belki de başka bir şeyden bulandı midesi, ne biliyorsun?" Kısık bakan gözlerim birden Selim'in söylediği cümle ile irileşti.
"Ne demeye çalışıyorsun lan sen? Ben miyim midesini bulandıran?!" Başımı Selim'in göğsünden kaldırıp ona artık susması gerektiğini söylemek istercesine gözlerimi üzerine diktim.
"Sen değil belki ama bir beb-"dirseğimi hızla karnına geçirdim daha fazla konuşmaması için. Onda bir tepki yaratmadı ama çatık kaşlarının altından gözlerini gözlerime değdirdi.
"Geri çekilir misin?"diye sordum imâ sezdiren bir şekilde kaşlarımı kaldırarak. Kollarını bedenimden uzaklaştırdığı gibi Miraç'a döndüm. Tuhaf bakışlarına eşlik eden bir duyguyla ben ve Selim'e bakıyor bir şey anlamaya çalışıyordu. Ama bebekten dolayı midemin bulanacağı aklının ucundan bile geçmediği belliydi ki saf bir bakışla ortada kaldı.
"İyiyim,"dedim gözlerindeki endişeyi farkederek.
"Ben..."bir süre ne diyeceğini bilemedi. "Korumalar arayıp buraya geldiğini söyleyince bir şey oldu sandım. Üzerimi değiştirmeyi akıl edemedim." Özür dilercesine bakan gece karası gözlerine karşı hafifçe tebessüm ettim.
Onu istemeden kırmış gibi bir hisle tutuştum ancak işler istediğim şekilde ilerlememişti. Bile isteye midemdekileri atmadım ve bunun karnımdaki bebekten dolayı olduğunu düşünmek yüreğimde şu ana kadar hissedemediğim farklı duygular oluşturuyordu. Ben bu tanımadığım duygular içerisinde afallarken, Miraç'ın ne kadar kırıldığını düşünemedim.
"Sorun yok."desem de inanmadı. Yüzümde dolanan gözleriyle her ne gördü bilmiyorum ama bu pek hoşuna gider gibi gelmedi.
"Yüzün bembeyaz." Ellerinde bulunan kanları inceledi bu kez. Dudaklarının arasından sessizce bir şeyler söylediğinde kendine karşı öfkesini kustuğunu anladım. "Benim yüzümden..."dediğini duyduysam da bir şey diyemedim. Çünkü ne desem de inanmayacağını biliyordum. Miraç ayağa kalktığında biraz daha kendime gelmek amaçlı derin nefesler aldım.
"Korumalar seni eve bıraksın." Dediğini duyduğumda anında kaşlarım çatıldı ve hızla başımı kaldırıp ona baktım.
"Sen?"derken bir an bile bana bakmadan kendi arabasına doğru ilerlemeye başladı. Aniden peşine vermek amacıyla ayağa kalktım. Bir an başım dönüyor gibi oldu ancak gözlerimi hızla kırpıştırarak beklemeden ilerledim.
"Miraç, nereye?" Arabaya vardı ve açık bıraktığı kapıdan yerini aldığında hemen arkasındaydım. Şoför koltuğunun açık kapısını tutarak bana bir cevap vermesini bekledim.
"Yaklaşma."dedi göz ucuyla bana bakarken arabayı çalıştırdı. "Geri çekil."
"Miraç, beni burada mı bırakıyorsun?" Sabırsızlıkla kurduğum cümleme karşı keskin bir soluk verdi.
"Hayır,"anında yüzünü çevirdi ve sertleşen bakışlarının odağına girdim. "Araba kokuyor ve senin miden... Daha kötü olursun."
"Tamam."dedim uzatmayarak. Yavaşça geri çekildim ve kapıyı kapatmasını izledim.
"Eve geç, iyi görünmüyorsun."dedi son olarak. Karanlık bakışları bir süre yüzümde dolaştı, daha sonrasında tahminen tekrar kendine sinirlenmiş olacak ki başını salladı ve beklemeden uzaklaştı.
Nereye gittiğini bilmiyorum ancak ben eve vardıktan bir süre sonra orada olacağını biliyorum. Belki de şimdi eve gidiyordur. Sırf üzerindeki kirden kurtulmak için belki de saatlerce banyodan çıkmayacak. Bunun üzüntüsü ile elim karnıma gitti. Daha şimdiden olaylar sarpa sarıyor ve Miraç kendini suçlu buluyordu. Bir an önce söylemekten kaçtığım şeyi ona duyurmak isterken çaresizce omuzlarım düştü. Bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum ama bunun böyle ilerlemeyeceğini de biliyorum.
Ardımda kalan Selim'e dönerken kapıda bir gölgenin varlığına rastladım. Kenan amcanın bakışları eşliğinde bu kez bir kat yukarı gözlerimi çevirdim. Ayperi hanım balkodan beni izliyordu. Ona baktığımı farkettiğinde gülümseyerek el salladı. Başımı son olarak Selim'e çevirirken dudaklarım istemsizce aralandı.
"Ne yaptığını sanıyorsun?"
"Ne yapmışım?"
"Anlamamazlıktan gelmeye çalışma. Ve bir daha benim özelime karışma."
"Biliyor sandım."
"Henüz değil!"dedim sesimi yükselterek öfkeli bir şekilde. Sinirle gözlerimi yumdum ve derin bir iç çekerek tekrar kirpiklerimi birbirinden ayırdım.
"Yarın gelip Ayperi hanımı alacağım."
"İmkansız şeyler istiyorsun kardeşim." Dişlerimi sıktım. Tepkime karşı bir ilk daha sunarak gülümsedi ve omuz silkti.
"Buna karışamazsın."dedim başımı dik tutarak. "Yeşim'e söyle onu hazırlasın. Yarın ikisini almaya geleceğim."
Kaşlarını hafif bir şaşkınlık içinde kaldırdı. Muhtemelen Yeşim ile aramızda olanları bildiğinden onu neden alacağımı düşündü. Umursamadan hızla geriye döndüm ve Miraç'ın, benim için ayarladığı korumalara doğru ilerleyerek buraya geldiğim arabaya bindim.
Kimine göre aptalca bir istekte bulunuyordum ancak bir söz vermiş ve bir şekilde işin içinden çıkmaya çalışıyordum. Bununla birlikte benim için çıkarsız ve gülümseme sunan kadını iyileştirmek istiyordum. Bu isteğime imkansız diyen sevgili abiciğime yarattığım eseri göstermek, ve bu kez o sevgiden tamamen mahrum kalmasını sağlamak için bir yol açtım kendime. Bu yolda kim benimle ilerleyecekti bilmiyorum ama kendime bir yol arkadaşı aradığım söylenemezdi.
Benimle gelmek isteyen gelir, istemeyen dönüp ardına bakmadan çekip gidebilirdi.
Bu kişi hayatımın ortasına yerleşen ve elinde yüreğimi taşıyan adam olsa bile, yolumdan dönmeyeceğim.
* * *
Bölüm Sonu...
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro