56.BÖLÜM
Herkese merhabalar♡♡
Yeni bölümde sizlere keyifli okumalar diliyorum :")
Ve bol yorumlar istiyorum, geçen bölüm çok azdı yorumlar. Beni bildirimler ile rahatsız edin azıcık beee :D
Bu arada şimdiden Ramazan Bayramınızı en içten dileklerimle kutluyorum.
🍬🍬🍬MUTLU BAYRAMLAR 🍬🍬🍬
* * *
Müzik; Ahmet Kaya / Nerden Bileceksiniz
* * *
"Yaşam İle Ölüm Arasına Konan Bir Masaldı Bizim Hikayemiz. Kimisi Araf İsmini Verdi, Kimisi Sessizliği Hüküm Bildi..."
Unutmak, bir nevi yok saymaktı. Hiç olmamış gibi, hiçbir şey yaşanmamış gibi. Sonra bir an geliyor, o yok sayarak unuttuğunu sandığın geçmişle karşı karşıya kalıyordun. Geçmiş bazen öylesine ağır gelirdi ki ruhuna, unuttuğunu sandığın kadar yük çökerdi omuzlarına. O an hissettiklerini anlatmaya tarif bulamazdın. Yüreğinin ortasında bir cehennem ateşi varken, kimseye bir şey belli etmemek için harcanan çabalarınla birlikte, duygularını yitirdiğini geçmişle yüzleştiğinde anlarsın. Çünkü aynı acıları tekrar tekrar yaşarken, bu kez bir bakmışsın; ağlamayı unutmuşsun.
Ve bunu size yapan, yine insanlar.
Bir zamanlar Asaf Uluhan'ın dostu olan Ekrem Çetiner, sırf bir intikam için üç küçük çocuğun hayatını, hayallerini almıştı elinden. Tam burada, şu anda bulduğumuz mekanda, geçmişe ait üç küçük çocuk bulunuyordu. Bulutların gökyüzünde raksa tutuştuğu ve her an damlalarını akıtabileceği bir günde arabadan inmiş, parkın girişinde duruyorduk.
Etrafımızda dolanan, geçmişe ait veryansın eden uğultular benim zihnimin saklanmış köşesinde gizliydi ve şu an tıpkı bir rüzgar esintisi ile savruluyordu çevremizde. O köşede gittikçe netliğini yitiren anıları hatırlamakla uğraşmak istemedim. Bunun için de gayrı ihtiyari büyük bir çaba sarf etmediğimden, sadece Miraç'ın yanında öylesine bulunmak bile böyle acıtırken, onun kaskatı kesilen bedeni çarptı gözüme. Havanın kasvetli olmasından dolayı parkta kimsenin olmaması işimize geldi.
Sadece üçümüz.
Üçümüz diyorum çünkü, Miraç'ın geçmişe dalmış olduğu anından faydalanan Meral, çalıların ardında bulunan ağacın arkasında gizlendiğini sanıyordu. Yine de onu farkettiğime dair bir açıklık vermedim. Burada olmayı en az benim kadar hak ediyordu. Belki de daha önce gelmeye cesaret bile edemediği bu parkta şu an abisinden gizleniyordu. Oysa ki, elini tutup tüm olumsuzluklara rağmen dimdik ayakta durduklarını göstermeleri gerekirken, köşe bucak saklanıp abisini uzaktan izlemekle kalıyordu.
Şimdiki zamana düşman kesilmiş adamın elini usulca tuttuğumda gözlerimiz buluştu. Puslu bakışlarının arkasında yatan hüzün eline bir bıçak alıp kalbimi deşiyor gibi hissettim o an. Miraç'ın omuzlarına yüklenen geçmişin anıları, bir harabeden farksızca biriktirdiği yığıntılarla üzerine dökülmüş gibiydi. Ben hatırlamıyorum ancak o her şeyi hatırlıyordu. Burada neler olduğunu, gittiğimiz yeri ve orada ne yaşadığımızı. O an ki yardım çığlıkları ve acı haykırışları. Yanımda sıkıca elini tuttuğum adam şu an çocukluğunun izinde dolaşıyordu. Sarılmak geldi içimden o küçük çocuğa. Eğilip boylarımızı eşitlemek ve döktüğü gözyaşlarını bir bir parmaklarımla temizlemek.
"Belki de yapmamalıyım,"diye fısıldadı acı dolu bir sesle. "Unutmak, büyük bir şans."
Tek kelime etmedim. Buraya kadar getirmişti beni. Anlatmak istiyordu ancak ne yaşadığımı bilmek istiyor muydum bilemedim. Sadece daha sıkı sarıldım eline yanında olduğumu belirtmek ister gibi. Çaresizliği daha farklı nasıl yenebilirdim bilmiyorum.
"Taşıdığım bu yükü, senin de omuzlarına bırakamam."
"O yük zaten benim omuzlarımda."dedim en sonunda. Ağlamak istiyorum ancak zayıf düşmüş gibi görünmek istemedim. Şimdi ağlamak değil de, Miraç'a destek olmam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Böyle olmalıydı. Birimiz düştüğümüzde bir diğerimiz destek olup ayağa kaldırmalı. İkimiz birden düşersek eğer, elimizden tutup kaldıranımız olmazdı. Başını çevirip gece karası gözleriyle kum havuzunu izledi bir süre. Derin bir nefes aldığını farkettim.
"Oradaydık..."dedi dakikalar sonra. "Ben, Meral ve... Sen." Yutkunmakta zorlandım.
Zihnimde bir tablo oluştu. Bir küçük oğlan çocuğu ve yanında iki küçük kız çocuğu. Sanki şu an karşımda ve bir tiyatro oyunu sahneleniyor gibiydi. "Meral kumdan ev yapmaya çalışıyor, Ömür, hem onu izliyor hem de yardım etmeye çalışıyordu. Ben ise, avuçlarımda biriktirdiğim kumu parmaklarımın arasından kayıp gitmesini seyrediyordum. Bir süre sonra sıkılıp size sataşmaya başlıyorum. Senin saçını bozmamdan dolayı ağlayıp, sızlayarak annene doğru kaçmaya çalışman ve o an düşüp dizini yaralaman. Meral'i orada bırakıp seninle ilgileniyorum. Sonra... Sonrası bir felaket. Bizi izleyen adamları görüyorum. O an çocuk olmama rağmen bir koruma içgüdüsü sarıyor bedenimi. İkinizi o adamların bakışlarından koparmak istiyorum... Ama gücüm yetmedi. İlk önce Meral'in korku dolu çığlığı. Sonra senin."
Hayatın içinden kendimize pay biçtiğimiz bir anıydı oysa anlattıkları. Anlatmak bile bu kadar can yakarken o anları yaşamak insanı mahvederdi. Öyle de oldu zaten. O günden bugüne yaşanan her şeyin üzerine çok fazla şey binmiş olsa da biz o günkü kadar asla mutlu olamadık. O gün bu parkta sadece üç küçük çocuk yoktu. Sadece onların hayalleri çalınmamıştı ellerinden. Miraç'ın annesi hayatını kaybederken, henüz kabullenemediğim annem, Ayperi hanım aklını yitirmişti. O kadın neyin bedelini ödedi? Bir hiç uğruna yılları heba edilmiş, kızından ayrı kalmıştı. Bu hikayede en masum olan oydu ancak, bana göre bir masum insan daha vardı. Zeliha Uluhan. Miraç'ın annesi. Kendi hayatını önemsemeden çocukları için harcamıştı ve bunu kimse farketmiyordu. Tek hatası bir kamera önünde canına kıymaktı. Yine de bunu yaparken aklının yerinde olduğundan şüphe ediyordum. Kim dayanabilirdi ki böyle bir acıya. Miraç bile henüz tedavi oluyorken.
Miraç elini elimden kopardığında düşüncelerimden arındım ve ona baktım. Yaşadığı ızdırap içinde tüm o geçmişi şimdi tekrar zihninde canlandırdığını biliyordum. Kum havuzuna doğru attığı adımlar ile birlikte gök gürüldedi. Kararan hava yavaş yavaş damlalarını üzerimize akıtmaya başladığında Miraç, kum havuzuna iki adım kala durdu. Çöken omuzları gözlerimi doldurdu. Yıkılmaz duvarı andıran, bir şah gibi dimdik ayakta kalmayı başaran adam dokunsan depremi yaşayacaktı. Son sarsak adımı ile birlikte kum havuzunun önünde yavaşça diz çöktü. Çiseleyen yağmur üzerindeki koyu renk gömleği ıslatmaya başladı. O an anladım. Neden hastaneden çıkar çıkmaz buraya gelmek istediğini.
"Rüyamda annemi gördüm."diye düşüncelerimi tescil ettiğinde boğuk çıkan sesiyle ağladığını görmek için ona doğru yaklaşmaya başladım ve yanına giderek onun yaptığı gibi hemen dibinde diz çöktüm.
Başını çevirip kendini benden gizledi. Ağlayan gözlerini saklaması bir şeyi değiştirmezdi. Erkekler ağlamaz diye bir kural yoktu. Hatta onlar gerçekçi ağlar, yalan dolan olmadan. Üzerimize düşen yağmurlar altında koluna sarılarak iri elini parmaklarıma doladım ve ıslanmış omuzuna başımı yasladım. Şu an bulunduğumuz konum başkası tarafından delirdiğimizi düşündürebilirdi lakin kimin umurunda? Akıllı biri var mıydı ki şu dünyada? Herkesin biraz bile olsa tahtası eksiktir. Yoksa bu hayata, bu insanlara, yaşanan hainliklere ve ihanetlere katlanamazdık.
İkimizden de bir süre ses çıkmadı. Sadece dinledik, izledik ve ıslandık. Önümüzde zihnimizin bize oynadığı oyunu seyrederken, bedenlerimiz yağmur altında sırılsıklam kesildi. Üşüyordum ve onun da üşüdüğünü biliyordum. Yaralı olmasına rağmen gitmek için bir şey yapmadım. Çünkü beni dinlemeyeceğini biliyor ve yanında olmayı seçiyordum. Buraya bir amaç için gelmişti. Yaşadığı acıyı göstermekti belki de bu amaç bilmiyorum ama görmekle kalmıyor bizzat hissediyorum. Yağmur sesine karışan gök gürültüsü bizi bu sahneden alıkoymaya yetmedi. Kendimize çektirdiğimiz işkence ruhumuzu çürük bir ağaca çeviriyordu. Solmuş ve kırılmış. Bitap düşmüş ve yorgunduk.
"Hadi kalk,"dedim kolunu bir iki kez sıvazlayarak ve ayağa kalkarak onu da kaldırmaya çalıştım. Yağmur öyle çok sık yağmıyordu ancak yine de üzerimizi ıslatmaya yetmişti ve Miraç'ın gür, kara saçları alnına dökülüp ıslaklığıyla yapışıp kalmıştı. Ellerimle saçlarını alnının üzerinden dağıtarak, "Dikişlerin açılacak. Yeter bu kadar kendine çektirdiğin azap." derken kolundan çekiştirmeye başladım.
"Bu azap hiç bitmeyecek ki." Kızarıklıkla çevrelenmiş gözleri gözlerime değdi ve etraf ikimiz adına puslaştı sanki. Sadece ikimiz varmış gibi. Bir elim kolundayken boştaki elimi yanağına yerleştirdim ve kirli sakallarının tenime batmasına zevkle izin verdim.
"Geçecek."diye fısıldadım umutla gözlerine bakarak. Kimin kime umut vaat ettiği bilinmezdi o an. Sözde benim için geldiğimiz bu yer Miraç'a mezar olmuş gibiydi.
"Geçmeyecek." Yüzünü ve bedenini ellerimden uzaklaştırdı birden ve ayağa kalkarak karşıma dikildi. Kızarmış kömür gözlerinin etrafını saran ve yağmur damlalarına karışan gözyaşı içimi yaktı.
Bir insanın umutsuz ve çaresiz olması ne demek bilirdim ben. Hatırlamasam da yaşananlar ikimizin yüreğinde gizli. Ondan sonrası zaten muamma.
"Mutluyduk biz!"Dedi öfkeyle. Dişlerinin arasından sertçe tıklayarak kum havuzunu işaret etti.
"Mutluyduk lan biz! Mahvettiler bizi."
"Miraç yeter!"diye bağırdım sonunda bıkkınlıkla. Ayağa kalkarak karşına dikildim. "Ne bu ya?! Tamam anlıyorum seni. Burası senin için zor bir yer ama bak, bende varım burada! Sadece senin hayatın tepetaklak olmadı! Kendine gel yeter artık, ikimizi de üzmekten başka bir şey yaptığın yok şu an."
Başını çevirip bana baktığı an çatılmış kaşlarının altından kararmış gözleri kısıldı. Sonra bana bakmadığını ve dişlerini sıkarak arkamda bir yere baktığını farkettiğimde gözlerim sitemle kapandı. İşte şimdi kıyamet kopacak. Muhtemelen Meral'i gördü diye düşünmeye kalmadan Miraç sesini duyurdu.
"Ne işin var senin burada?!" Kükreyen sesiyle irkildim ve araladığım gözlerimle ardıma baktım. Tahmin ettiğim gibi Meral bize doğru yaklaşıyordu ve hemen arkasından gelen Ragip, Miraç'ın sinirini kendine yönelterek tüm acısını alacak gibiydi. Yana doğru kayarak iki kardeşin arasından çekildim.
Meral'in yağmura rağmen gözlerine yansıyan dolu gözleri kıpkırmızı olmuştu. Üzerindeki tamamen siyah kıyafetleri ıslaktı ve at kuyruğu yaptığı saçlarından kopan bir kaç tutam saçı yağan yağmurun etkisiyle yüzüne yapışmıştı. Gerçektende çok güzel bir fiziğe sahipti ve bunun farkında olan sadece ben değildim. Ardında kalan Ragip, bir an bile gözlerini ayırmıyordu üzerinden. Korumak istercesine bir tavrı olduğunu farkettim lakin Meral'i kimden koruyacağını bilemedim. Abisinden koruyacak değildi ya? Miraç'a baktığımda gözünü kırpmadan kardeşine bakıyordu.
"Abi..."dedi ağlayan sesiyle Miraç'a doğru adım atarak. Miraç o an bakışlarını kaçırdı.
"Şimdi mi geldi aklına bir abin olduğu?" Kaşlarımı kaldırarak Miraç'a baktım. Hesap sormaya mı başlamıştı? Sanırım bu iyi bir şey? Ya da garip bir yüzleşme vakti gelmiş gibiydi..
"Hiç gitmedi ki."
"Belli oluyor."
"Abi, yapma."
"Ne yapmayım lan?"diye sertçe bağırdığında araya girmek istedim ancak Ragip'in sessiz kalmamı belirten işareti ile sustum. O an Miraç farketti Ragip'in sessiz işaretini.
"Sen,"diye tısladı dişlerinin arasından. "Hele sen! Sen nasıl bir insansın lan?! Dostumdun sen benim! En güvendiğim adamlarımdan biriydin! Yardım ettim sana! Hayatını kurtardım. Kaç defa sırt sırta verip çatışmalara girdik! Mekanlar bastık! Sırtımı dayadım oğlum ben sana! Meğer elinde kazık, saplayacak zaman kolluyormuşsun!"
Ragip başını eğerek üzerine yüklenen cümlelerden kaçmaya çalıştı."Öyle değil abi-" dediği an Miraç tekrardan dudaklarını araladı ve sert konuşmasına devam etti. Öyle öfkeli bakıyordu ki, az önce çaresizce ağlayan adam o değilmiş gibi.
"Hadi lan ordan! Öyle değilmiş! Ne mal olduğun ortada. Güven diye bir şey bırakmadınız lan insanda!" Ragip bu kez sessiz kalmadan başını kaldırıp kaçırdığı gözlerini Miraç'a dikti. Yağmur altında ıslanan kısacık saçları arasından yüzüne süzülen damlaları elinin tersiyle hızla sildi.
"Hiç bir zaman güvenmedin ki sen bana. Senin en yakının her zaman Emre oldu. Hiç bir zaman tam manada güvenmedin abi sen bana."
"Bu mu açıklaman?!" Miraç'ın bir eli karnına yaslı durduğunu gördüm ve yağan yağmuru hissetmek ister gibi gözlerimi kapadım. Yoksa dayanamaz araya girer şu yüzleşmeye bir son verirdim. Gecikmiş bir yüzleşmenin karmaşıklığı içerisinde yokmuş gibi davranmak, şu an için en iyisi olduğunu düşünüyorum çünkü arada kaynayan olmak istemezdim.
"Değil. Bir açıklamam yok ama bana sürekli en güvendiğim adamlarımdan biriydin deme. İçinde hep bir şüphe vardı abi senin. Sen bana bir görev verdiğinde bile ardımdan kontrol ettirirdin. "
"Bunu neden yaptığımı sen çok iyi biliyorsun!"diye keskin sesini duyurdu anında hazır cevap sunarak.
"Biliyorum. Biliyorum ve bu yüzden sana karşı bir suçlamam olamaz. Şimdi sana bıraktım desem de inanmazsın sen abi.."
"S*ktir lan." Dedi Miraç. "Tabi ki inanmıyorum."
"Ama bıraktım! Sana ameliyattayken lazım olan kanı kim verdi sanıyorsun?!"
"İnanmıyorum!"diye tekrar konuştuğunda, kaşlarımı çatarak gözlerimi açtığımda neyden bahsettiklerini anlamaya çalıştım. Kısa süre geçmeden anladığımda ise gözlerim irileşti ve inanamayarak Ragip'e baktım.
"Abi o doğruyu söylüyor,"dedi Meral hâlâ devam eden gözyaşları içinde.
"Boşa bana maval okumayın! Size asla inanmam ben!" azıcık bile olsa dinen öfkesi gerisin geri alevlendiğinde duyduklarımı sindirmeye çalışıyordum. Miraç'ın yağmur altında süzülen bedeni canı yandığını gösterircesine kasıldı. Eli yaralı bölgesinde duruyor olmasına rağmen karşındaki ikiliye diş gösteriyordu. Derin bir soluk alarak yağmurdan dolayı yüzüme yapışan saçlarımı geriye ittim ve biraz daha beklemeye koyuldum.
"Yıllardır salak yerine koymuşsunuz beni. Ne yaptınız, ben bu lavuğa derdimi yanarken arkamdan alay geçip güldünüz mü?! İyi gülüp tadını çıkarsaydınız! Bak buraya!"derken parkı gösterdiğinde Meral'in hıçkırıkları duyulmaya başladı. Ragip ise başını çevirip, dişlerini sıkarak tekrar gizlenmeye çalıştı. "Yüzünüzü çevirmeyin lan bakın buraya! Ben bu güne kadar buraya ayak basmadım! Niye?! Niye lan söylesene! Çünkü kaçtım! O anı tekrar yaşamaktan hep kaçtım! Yıllardır deli gibi aradım seni!! İntikam diye tutturdum! Kim için!?"
"Ama sen başardın!" Meral çığlık atarcasına bağırırken sicim gibi boşalan gözyaşları ile benimde gözlerimden yaşlar düşmeye başladı. İkisinin yüzleşmesi yetmezmiş gibi hayatlarının karardığı parkta birbirine içindekileri döküyorlardı.
"Belki de içimizdeki en şanslı kişi sendin!"diye devam etti Meral boğuk sesini zorlukla çıkarırken. "Sen o mahzene tekrar girdin! Girmekle kalmadın, bize bunu yapan adama orayı mezar ettin! Ben kaç defa denedim, yapamadım. O mahzenin içine girecek kadar cesur olamadım!" Miraç acıyla yüzünü buruşturduğunda içimin acısı arttı. Buğulama yaşayan bakışları bir an bile bana değmezken sesi gittikçe kısılan kardeşini dinliyordu.
"Yıllarca tedavi gördüm abi ben. Küçücükken bana dokunmaya çalışan o adam yüzünden şu an kimseye dokunamıyorum! Kendime dokundurtmuyorum. Anında kriz tetikliyor bedenimi, istemsizce oluyor bu. Çünkü hala korkuyorum. Tıpkı senin gibi, geceleri ilaç almadan uyuyamıyorum... Benim de canım çok yandı abiciğim. Aklımı yitirdim, bazen yoruldum pes ettim, kendimi toparlamam çok zaman aldı ama şimdi buradayım. Karşında... Ve," duraksadı, ağlayan gözlerle abisine yalvardı. "Sana ihtiyacım var. Bana sarılmana ihtiyacım var abi..."
Miraç'ın donuklaşan bedeni öylece yağmur altında sırılsıklam bir halde gergin bir hal aldığı zaman, ona doğru yaklaşmaya başlayan Meral'i izledim. Tepkisinden korkuyordu biliyorum. Belki de karşı çıkacaktı ancak, sonunda ne düşündüğünü anlamadan birden hızla koşup Miraç'ın boynuna sarıldı. O ana kadar bana değmeyen Miraç'ın koyu gözleriyle kesişen bakışlarımızla birlikte, gözyaşlarımın altından hafifçe başımı sallayarak tebessüm ettim. Sanki benden onay bekliyor gibi iki yanda boşlukta duran ellerini usulca kaldırdı ve kardeşinin beline doladı.
Kızgındı hala ama bu kadar dayanabilirdi kardeşinden uzak kalmaya. Yıllardır aradığı kardeşi her ne olursa olsun karşında duruyorken, kendini bu kadar frenlemesi bile olağan dışıydı. Birbirlerine hasretle sarılan iki kardeşten ayırdığım bakışlarım Ragip'in üzerine devrildi. Her şeye rağmen, az önceki tüm sözlere rağmen yüzündeki belli belirsiz tebessüm ile iki kardeşi izlediğini gördüğümde şaşkınlığa kapıldım. Ragip tıpkı Miraç gibiydi ve nadiren gülümserdi. Bunun altında yatan bir çok anlam gizliydi ve ben bir dedektif olmadığımdan üzerinde durmadan omuz silkerek üşüyen bedenime kollarımı doladım. O gizliliğin saklı kitabında yatan bağımlı Ragip'i okumaya şu an hevesli değildim. Bunu başka bir zaman Miraç'a sorabilirim. En nihayetinde beni Ragip'e karşı koruyan ve ondan uzak durmamı net bir şekilde baskılayan kocam bir şeyleri açıklığa kavuştururdu. Başımı kaldırıp yüzüme yağmur damlaları düşmesine izin verdim.
Az öncesine kadar acıyla kıvranıyordun adam. Şimdiyse bir sarılmaya diz çöktü duyguların...
Yüzümü yalayıp geçen her bir damlayla ne kadar süre geçti bilemedim ancak zihnime dolan kelimelerin ucuna bağlanan cümle yüreğime az da olsa bir ferahlık getirdi. Yıllar önce burada üç küçük çocuk kaçırılıp mutsuzluğa mahkum edildi. Şimdi yine o üç küçük çocuk burada bizimleydi. Biz büyümüş olabiliriz ve ben bazı şeyleri kabullenmemiş olabilirim ama ne farkeder ki? Burada sonlanan üç hayat, şimdi tekrar yaşanmaya başladı. Bizi bir araya getiren kader, büyük bir kumar oynamıştı ve bu oyunda herkes kaybetti. Her adımda kendinden bir parça bırakıp adım adım ilerlediğimiz hayatın şu noktasında, tüm o yığıntıyı avuçlarımızla kanata kanata toparlamaya çalışıyorduk.
"Abiciğim, iyi misin?" Meral'in endişeli sesini duyduğumda başımı eğip elimin tersiyle yüzümü yağmur damlalarından arındırırken onlara baktım. Miraç'ın eli yarasının üzerine baskı uyguluyor ve hafifçe beli bükülerek kendini kasıyordu.
"Miraç." Anında onların dibinde bittim. "Dedim sana kendini bu kadar zorlama eve gidelim diye! Dinlemiyorsun ki!" Sinirle bağırırken kolunu tutarak yardımcı olmaya çalıştım.
"İyiyim ben."derken bile ayakta durmakta güçlük çekiyordu.
"Dur ben yardım edeyim,"diyen Ragip'e karşı Miraç hızla başını kaldırıp öfkeli haline tekrar büründü.
"Çek lan elini kolunu sen! Uzak dur."
"Miraç,"dedim en az onun kadar öfkeli olmaya çalışarak. "Bırak yardım etsin. Bizi eve götürsün."
"İstemiyorum."dediği an geri çekildim ve Meral'e dönerek, "Bırak,"dedim.
"Ne?"dedi şaşırarak.
"Bırak onu. İyiymiş madem kendi ayakta durmayı becerir."
"Ama-"diyerek ne yapacağını bilmez haldeyken yaklaşarak ellerini Miraç'tan ayırdım. Anında sarsak adımı ile geriye doğru birkaç adım atan inatçı keçim acıyla inledi.
"Cani misin kadın sen?"diye soluk soluğa kaldı ve kendini tekrar dizlerinin üzerine bıraktı. Şimdi önümde diz çökmüş haldeydi.
Her ne kadar bu hali canımı yaksa da kendimi dizginleyerek kollarımı göğsümde bağladım ve omuz silkerek başımı umursamaz bir tavırla çevirdim.
"Ne yapalım, kocamı örnek alıyorum."
"Kocan pek örnek alınacak biri değil yalnız."diyen Ragip'e karşı gözlerimi kısarak baktım.
"Sana ne?"dedim ters bir şekilde. Dinmekte gibi olan yağmur her geçen dakika soğuk bir ayaz getiriyordu. Kollarımı olabildiğince kendime dolayarak omuzlarımı kaldırdım. Üşüyordum ve bu gidişle hepimiz hasta olacaktık.
"Abi canın yanıyor, gel inat etme."dedi Meral hemen önünde eğilmişti ancak yardım etmeye çekiniyorken, arasıra gözü bana kayıyordu.
"Küçükken yaşadığımız evimize gidecektik." Miraç'ın umutsuz çıkan sesiyle birlikte göz ucuyla ona baktım.
"Adamın ayakta duracak hali yok, derdine bak ya?"diye mırıldandım kaşlarımı çatarak.
"Seni düşünüyor belli ki."
"Sana ne?"dedim tekrar öfkeyle Ragip'e dönerek. Bu kez onun uyarıcı bakışlarına maruz kaldığımda Miraç'ın sesi duyuldu.
"Çek lan o bakışlarını, s*kerim belanı!" Harelerine karalar bulaşmış kömür gözlerini hırsla Ragip'ten alarak üzerime çevirdi, baştan aşağı ıslak kalmış kıyafetlerimi süzdü. Üşüdüğümü anlamış olacak ki sinirle başını iki yana salladı.
"Tamam,"dedi dişlerinin arasından. "Gel yardım et." Omuz silkerek Ragip'e döndüm.
"Sana diyor."dedim ve arabaya doğru hızla ilerledim. Miraç ise arkamdan bana mı yoksa Ragip'e mi bilinmez küfürler yağdırıyordu.
"Arka koltuğun kapısını aç,"diye seslenen Ragip'in dediğini yaptım ve Miraç'ın kolunu omuzuna atarak ayağa kaldıran adamı beklemeden arka koltuğa oturdum.
Dakikalar sonra zor bela arka koltuğa oturtulan Miraç'ın ardından, şoför koltuğuna Ragip, yanındaki koltuğa Meral kuruldu. Kapılar kapandığında Miraç'ın gömleğini açarak yarasını kontrol etmeye çalıştım.
"Nereye gidiyoruz?"diye sordu Ragip.
"Eve,"dedim direkt. "Şu an bir şeyleri hatırlamakla uğraşamayacak kadar yorgunum, evime götürün beni." Onayımı görmezden gelerek, dikiz aynasından yanımda oturan adama baktı. Sinirle ona döndüğümde Miraç başını koltuğa yasladı ve gözlerini yorgunlukla kapattı.
"Eve gidelim, emir büyük yerden." Anında sönen sinirimle birlikte gülümsedim. Kapalı gözlerinin altından tekrar söylendi. "Klimayı aç, arabayı kullanan gereksiz. Donuyor birileri." Muhtemelen yarasını kontrol ederken tenine değen parmaklarımın soğukluğunu hissetti. Hafifçe geri çekildim.
"O gereksiz olmasa şu an kim arabayı kullanacaktı?"diye sessizce konuştum kulağına doğru.
"İyi."dedi gözlerini açmadan. "Bir b*ka yarasın." Başımı iki yana salladım ve derin bir iç çekerek yarasını tekrardan kontrol ettim. Sargı bezine bulaşmış hafif düzeyde kan vardı ve pansuman edilmesi gerekiyor gibiydi. Sıkıntıyla aldığım nefesi verdim.
"Bir ara hatırlatta, sana araba kullanmasını öğretelim." Dedi gözlerini açmadan mırıldanarak. Şu an onun için tek derdimiz buymuş gibi. "Böyle gereksiz insanlara muhtaç kalıyoruz sonra."
Gözlerimi devirerek geriye doğru yaslandım, başımı çevirip siyah film kaplı camdan eve giden yolu izlerken, Miraç kafasını koltuktan ayırdı ve dizlerimin üzerine bıraktı. Elim bir an bile vakit kaybetmeden yağmurun nemini hala üzerinde taşıyan yumuşak saçlarına gitti. Açık gömleğinin düğmelerini kapatmakla uğraşmadım. Eve gittiğimiz an pansuman yapılacak ve ne kadar direnirse dirensin ona ilaçlarını verip bir çocuk gibi uyutacağım.
* * *
Eve geldiğimizde Miraç'ı üçlü koltuğa bırakan Ragip'i yalnız bırakarak, yukarı yatak odasına giderken Meral'i yanıma çağırdım. Hasta olmamak için ıslak kıyafetlerden bir an önce kurtulmak istiyordum ve kendime dolaptan aldığım kot pantolon ve vişne çürüğü rengini olan yün bir kazağı kucağıma yerleştirdim. Arkamdan gelen Meral'e döndüğümde odayı incelediğini gördüm.
"Dolaptan istediğini seçebilirsin."diye mırıldandım ve banyoya girmek için bir adım attım ancak, "Ömür,"diyerek beni durdurduğu an kaşlarımı çatarak anında omuzumun üzerinden başımı ona doğru çevirdim.
"Miraç ile aranızın düzelmesine sevindim ancak benden olabildiğince uzak durmalısın Meral." Kuru bir sesle çıkan cümlelerim onun kırılmasını önemsemedi. Umurumda değildi ki, bilerek bana Ömür diye seslenmesi sinirimi bozuyordu.
"Sana karşı olan tüm yanlışım için özür dileyecektim." Sessizce söylendiğinde sesli bir soluk vererek tamamen ona doğru döndüm.
"Benim seninle bir derdim yok."dedim soğuk bir sesle.
"Az önce sana Ömür dedim, sinirlendin."
"Ne bekliyorsun? Yaşın benden büyük ancak akıl olarak geride kaldın sanırım. Yaşadıkların için üzgünüm ama bana bir daha Ömür demezsen sevinirim."
"Hayır, diyeceğim. Çünkü sen Ömür'sün." Dalga geçer gibi bir ses çıktı dudaklarımdan ve başımı iki yana salladım umutsuzca.
"Ne halin varsa gör." Daha fazla ıslak kıyafetler ile durmak istemediğimden banyoya ilerledim. "Yatağın yanındaki çekmecede temiz iç çamaşırı var."
"Teşekkürler."
Banyoya girerek hızla üzerindekilerden kurtuldum ve dolaptan aldıklarımı giyerek aynanın karşısına geçip nemli saçlarımı kuruttum. İşim bittiğinde odaya tekrar girdim ancak Meral'i görmedim. Muhtemelen aşağı kata indi beni beklemeden. Dolaptan Miraç için bir alt eşofman ve siyah kazanlarından birini alarak aşağıya indim. Benim salona indiğimi gören Miraç oturduğu yerden doğrulmaya çalışarak, anında söylenmeye başladı.
"Bunlar niye burda? Ne diye evimin içinde dolaşıyorlar?" Çoğul konuşması Meral'i henüz affetmediğini belirtiyordu. Oysa, bir sarılma yeterli gelir sanmıştım. Omuz silkerek elimdekileri koltuğun kenarına bıraktım. Ragip ise Miraç'ın uzandığı koltuğun dibinde diz çökmüştü ve sargısı açık yarasına bakıyordu.
"Neden açtın?"dedim Ragip'e bakarak.
"Sargı bezi kanlanmış, değişmesi ve pansuman edilmesi gerek." derken bana bakmadan kaldığı yerden işine devam etti. Sehpanın üzerinde ise pansuman için gerekli malzemeler duruyordu.
Meral bakışlarımı farketmiş gibi, "Mutfak dolaplarından birinde buldum."deyip kendini tekli koltuklardan birine attı.
"Zeliş sana diyorum," durmaksızın uzandığı yerde hâlâ söylenen adama döndüm.
Umursamaz bir halde, "Ne diyorsun?" dediğimde kömür gözlerini hırsla yumdu.
"Beni delirtmek mi istiyorsun? Kovsana şunları."
"Bu yağmurda nereye kovayım? En azından bekle yağmur dinsin. Hem bizimle birlikte geldiler ve arabaları orada kaldı nasıl gidecekler?"
"Taksiyle!"
"Müthiş bir zeka. Ben bunu nasıl düşünemedim ya?"
"Bana ne kızım?! Gitsinler. Özellikle bu kanı bozuk adam- Ah!"diye inledi ve öfkeli gözlerini Ragip'e dikti. "Yavaş olsana lan!"
"Miraç,"dedim bıkkın bir şekilde. "Gerçekten bunaldım yeter." Ellerim belimin iki yanında sabit bir şekilde duruyordu, omuzlarımı indirdim ve başımı kaldırıp derin bir soluk bıraktım.
"Yağmur dinsin gidecekler... Meral hanım, orada öyle oturacağına abine yardım et de üzerini değiştirsin."
"Sen yardım etsene."dedi Miraç huysuzluk içinde.
"Yok sana yardım filan."dedim en sonunda. "Mutfaktayım ben."
Dakikalar içinde beni sinir küpüne çeviren adamı arkamda bırakarak, mutfağa gidip çorba yapmaya koyuldum. Her ne kadar şu an beni delirtmiş olsa da, canı yanıyor olmasına içim dayanmıyordu. Amacım sadece onları Miraç ile başbaşa bırakmak ve aralarındaki buzların erimesini sağlamaktı. Miraç yaralıydı ve yerinden kalkıp onları kapı dışarı edemeyeceği için en iyi fırsat bu andı. Biri yakın dostu, diğeri kız kardeşi. Ragip ile aralarında ne sorun vardı tam olarak bilmiyorum ama tahminim vardı. Ragip sürekli Meral'in yanında ve geçen gece davette Asaf Uluhan'ın yanında duruyordu ve böylece yerini belli ediyordu. Ya Miraç'ı yıllardır babasına karşı kullandı, ya da Miraç'ın babası geri döndüğünde onu satın aldı. Ağır basan şık ise ilk düşüncemi yansıtıyordu. Ragip, öyle parayla birini satacak adama benzemiyordu. Bilmiyorum, onu çok iyi tanımıyorum ama Miraç bunca zaman onu tanımış olmalı ve öyle birini yanında asla barındırmazdı.
Kaynamaya başlayan çorbayı karıştırırken, çalan zile karşı Meral, bakacağına dair sesini duyurduğunda kaşlarım anlamsızca büküldü. Hava kararmıştı ve bizim evimizi bu saatte kimse durduk yere ziyaret etmezdi. Çorbanın mis kokusu buharı ile birlikte burnuma geldiğinde dayanamayıp temiz bir kaşık alarak tadına baktım. En az kokusu kadar güzel olduğunu farkederek gülümsedim.
"Ben geldim!" Diye çığıran Dilâ'nın sesinin hemen ardından Miraç'ın, "Bir sen eksiktin!" diye öfkeli sesi duyuldu.
Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Dilâ'nın deli dolu sesine yanıt veren Miraç, karmaşık geçen günün içine küfrediyor gibiydi. Kalabalık bir ortamda ne zamandır bulunmadığımdan sessizce anın keyfini çıkardım. Miraç bu gece fazlasıyla dehşeti yaşayacak gibiydi.
"Aşk olsun enişte, geçmiş olsuna geldik senin dediğin lafa bak. Hem bak ne getirdik sana, çikolata sever misin?"
"Zeliş!"diye kükreyen aslanın sesiyle gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ve çorbayı kaseye alıp, hızla ufak bir tepsi hazırlayarak salona geçtim.
"Sen mi çağırdın bunları?"
Sessiz kalarak sehpanın üzerine tepsiyi bıraktım. Gelen Emre ve Dila'ya baktım ve gülümsedim. "Hoş geldiniz."
"Hoş bulduk."diyen Emre, ikili koltuğa bırakmıştı kendini.
"Ben pek hoş bulamadım." Dudaklarını büzerek tatlı olduğunu düşünen Dila, küskün bir şekilde Emre'nin yanına çöktü ve elindeki çikolata kutusunu orta sehpanın bir ucuna bıraktı.
"Kalk git o zaman." Huysuca konuşan Miraç'a kaşlarımı çatarak baktım. Uzandığı koltuğun kol kısmına sırtını dayamış yarı uzanır şekilde oturuyordu.
Meral ardına bir yastık bıraktığında gözlerim Ragip'e kaydı. Şömineyi yakmakla meşguldü ve halinden anladığım kadarıyla durgundu. Muhtemelen Miraç ona da bir şeyler söylemiş ve her ne kadar takmıyor gibi gözükse de Ragip gururunu içinden yaşıyordu.
"Gidemem yağmur yağıyor."
"Ne yağmurmuş arkadaş,"diye söylendi sitem ederek. "Siz buraya gelirken yağmıyordu galiba."
"Yo... Yağıyordu."dedi Dilâ anlamadığını belirterek. Miraç başını sinirle koltuğa yaslayarak gözlerini üzerime dikti.
"Bunlar senin başının altından çıkıyor,"dedi sessizce. Diğerlerinin duymasından çekindiğinden değildi bu sessiz konuşması. Tamamen yakındığından ve ona acımam için attığı bakışlara yönelik tepkisiz kalmamdan dolayıdı.
"Çorba soğuyacak," onu duymazdan gelerek koltukta boş kalan kısıma, yanına oturdum ve sehpaya bıraktığım tepsiyi kucağıma aldım.
"Abi,"diye seslendi Emre ben çorbayı kaşığa alarak Miraç'ın dudaklarına doğru yaklaştırırken. "Bunun ne işi var burda?"
"Ben de aynını dedim."diye destek verircesine başını sallayarak konuştuğunda uzattığım kaşığa çatık kaşlarının altından baktı. "Üflemeyecek misin?" Gözlerimi devirerek kaşığı geri çektim ve yavaşça birkaç defa üfleyerek tekrar uzattığımda bekletmeden içti. Gerçekten bazen çocuk gibi davranabiliyordu.
"Burası benim de evim," dedim biraz yüksek bir sesle. Emre'ye söylüyor olsam da tamamen muhattabım Miraç'a yönelikti. Gözlerimi kısarak koyu harelerine tehdit dolu bir ifadeyle baktım. "İstediğim herkesi davet edebilirim. Buna kimse karışamaz. Öyle değil mi Miraç?"
Bir süre sessiz kalan Miraç yüzümün her karesini inceledi. Aklında tartıp biçtiği konuların yanı sıra içten içe bir şaşkınlık yaşadığı belliydi. O şaşkınlık tamamen benim ona karşı olan değişen tavrıma oluyordu ve sonunda ağırca başını sallayarak onayladığında kaşlarımı kaldırarak, memnuniyetle tebessüm ettim.
"Öyle,"dedi durgun bir sesle. Sanırım bu baş kaldıran davranışım onun garibine gidiyordu ama yine de bunun hoşuna gittiğini biliyordum. Farklı düşünüyor olsaydı kaşlarını çatar, sessiz kalır ve gözlerini çevirirdi. Artık onun hangi konuda, ne tepki vereceğini ezberlemiş gibiydim.
"Güzel. O zaman sorun yok."
Geri kalan sürede çorbasını itiraz etmeden içti. Acıkmış olsa gerek kasenin dibini getirdiğinde ilaçlarını verip, tepsiyi alarak mutfağa gidip kendime de bir kase çorba doldurmaya başladım. Ardımdan gelen Dilâ'nın kıkırtısıyla ona doğru baktım.
"Neye gülüyorsun?"diye sordum.
"Az önceki olay neydi öyle. Başkalarına aslan kesilen Miraç enişte, karşında süt dökmüş kediye döndü neredeyse." Dudaklarının arasından bir kıkırtı daha kaçtığında istemsizce ben de gülmeye başladım.
"Abartıyorsun."
"Tabi tabi kesin abartıyorum." Elime aldığım kaseyle birlikte mutfaktaki masaya kurtuldum.
"Kendine de doldur istersen."
"Yok biz yedik geldik." Kaşlarımı kaldırarak imalı bir şekilde baktım ona. Utanarak tezgaha döndü. "Ee çay yapayım ben, çaydanlık nerede?"
"Geldiğiniz yerde çay yok muydu?"dedim gülerek.
"Yoktu,"diye sahte bir sinirle bana dönen Dila'ya karşı başımı sallayarak çorbamı içmeye başladım.
"Sağ tarafta, üsteki dolapta."
"Acıkmış görünüyorsun?"diye sordu Dila dolaptan aldığı çaydanlığa çay koyarken.
"Doğruyu söylemek gerekirse senin şu hamilelik işini hiç anlamıyorum. Mide bulantısı yok, herhangi bir yorgunluk yok, baş dönmesi yok ne biçim iş-"
"Dilâ."dedim anında uyarır bir tonla cümlelerin gittiği yolu fark ederek. Kapıya doğru bir bakış atarak tekrar ona döndüm.
"Susar mısın?"
"Yalan mı ama ya. Hem ne zaman söyleyeceksin Miraç enişteye," dışarı yansıttığı heyecanla karşıma geçerek sandalyeye kuruldu. "Şu an varya teyze oluyorum diye bağırmamak için kendimi zor tutuyorum!"Ve bu cümleyi kurarken bile sesini yükseltmesi sinirimi katlarken korktuğum başıma geldi.
"Teyze mi oluyorsun?" Diye kapıda beliren Meral, tüm iştahımı alıp uzaklara fırlattı.
Ben, "Hayır!"derken, Dilâ, "Evet," diyerek onu onayladığında Meral şaşkınlığa karışan bakışlarla olayı anlamaya çalışıyordu. Ellerimi sakinleşmek için yüzüme yerleştirdim.
"Dilâ!" Yetti artık bu kadar geniş olması. Ben bunu şu an gizlemek isterken, benden önce neredeyse herkese duyuruyordu.
"Ne var? Kimden neyi saklıyorsun?" Meral'e dönerek, "Zeliş hamile,"dedi.
"Ne!!" Dehşet içinde olduğu yerde donup kalan Meral'in arkasında gözler önüne düşen bir beden daha belirdiğinde işte o an dehşeti yaşayan ben oldum.
"Aferin Dilâ!"dedim dişlerimin arasından tıslayarak.
"Şey... Ben... Su içmeye gelmiştim..." Duyduğu şeyi sindirmeye çalışan Ragip'e bakamadım bile.
"Bir daha sana bir şey söylersem iki olsun!" Dilâ'nın yüzüne daha fazla bakmadan oturduğum yerden hızla kalkıp mutfağı terk ettim. Ragip ve Meral'in yanından geçerken kısa bir an bakışlarına rast geldiğimde, çözemediğim duyguların anlamlarını düşünmekle uğraşmadım ki, en çok gözüme çarpan şaşkınlık tamamen benim üzerime oynuyordu.
Odaya girerek tekli koltuğa öfkeyle kurtuldum. Miraç'ın bakışlarını üzerimde hissediyor olsam da ona tek bir an bile bakmadan yanan şömine ateşinin içinde yanan odunların sinirimi almasını bekledim. Derin soluklar alıyordum. İçim içimi yiyor ve bir yandan korkuyordum. Miraç'ın şimdi duymasını istemiyorum. Onunla yalnız kaldığımız bir zamanda ve onun iyileştiği bir anda söylemek istiyorum. Sakin kafayla oturup ne yapacağımızı beraber düşünelim istiyorum. Ancak bu gidişle bana kalmadan Dilâ hanım herkese duyuracak gibiydi.
"Neyin var?"diye sordu Miraç oturduğu yerden kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Omuz silkerek, yok bir şey der gibi başımı salladım.
Bir süre sonra içeriye Ragip ve ardından diğerleri girdi, boş kalan kısımlara kuruldular. Elinde içi dolu çay bardakları tutan Dilâ tek tek herkese ikram etmeye başladı. Sıra bana geldiği an utanç karışımı bir duyguyla yeşil gözlerini üzerime dikti ancak başımı çevirip, "İstemiyorum,"dedim.
"Peki," sesi hafif kırık tonda dökülmüştü. Tepsiyi sehpanın üzerine bıraktı ve geri çekilerek Emre'nin yanına oturduğunda bile bana olan bakışlarını kesmedi. Umursamamaya çalıştım, hatasını iyice anlaması gerekirdi ki yaptığı şey çok yanlıştı. Özel bir durum olduğunu bilmesine rağmen böylesine patavatsız olmaması gerektiğini öğrenmesi lazımdı. Onun dışında Ragip ve Meral hiçbir şey duymamış gibi davranıyordu ve bu beni az da olsa rahatlatıyordu. Dilâ sonunda bakışlarını benden çekerek sesli bir soluk verdi ve ortamın havasını değiştirecek sessizliği bozdu.
"Herkes buradayken söyleyim bari, hafta sonuna hiç bir işiniz olmasın. Pastanenin açılışı yapılacak, hepinizi bekliyorum."
"Ben de mi davetliyim?"
"Evet,"diye onayladı gülümseyerek Meral'i ve omuz silkerek rahat bir tavırla arkasına yasladı.
"Buradaki herkes dedim. O doktor bozuntusu gelmesin de..."
"Doğan mı?" Dedi Emre. Yüzünü buruşturup başını sallayarak onayladı Dila.
"Evet sevgilim, onun gelmesini istemiyorum. Her şeyi mahveden bir yapısı var çünkü."
"Siz onunla kardeş değil misiniz?" Araya giren Meral kaşlarını kaldırdı anlamak ister gibi.
"Maalesef."
"Neden öyle dedin ki?"
"Boş ver uzun hikaye,"diyerek umursamazca elini salladı Dilâ.
"Her şey hazır mı peki hafta sonu için birtanem?" Emre konuyu değiştirmek ister gibi bir soru yöneltti. Kolunu Dilâ'nın omuzuna sarmış kendine çekerek okşuyordu. Henüz ilişkilerine dair bir yorum ekleyemiyordum ama ikisinin birbirine olan uyumu gözler cıvıldatan cinstendi. En azından Dilâ, Emre'nin söylediği sözlere uyuyor, yapmasa bile onaylayarak yatıştırmaya bakıyordu.
Gözlerim onlardan kayarak Miraç'a döndü. Yarı uzanır şekilde yayıldığı koltukta uyuyacak gibi baygınca etrafa bakıyordu. Sesinin çıkmaması ve konuya dahil olmaması da uykusunun geldiğini belirtiyordu. Muhtemelen ilaçlarını aldığı için olsa gerek, bedeninde ağırlık yaratmıştı.
"Çok az bir şey kaldı. Onda da Zeliş bana yardımcı olacak. Söz vermişti." Topu bana atan Dila, ona olan kızgınlığımı gidermemi istiyor gibiydi.
"Miraç hasta,"diyerek işin içinden çıkmaya başladım ancak Dilâ yemedi.
"Zeliş hayır, söz vermiştin. Beraber açacağız o pastaneyi. İtiraz kabul etmiyorum."
"Ben yardımcı olurum,"dedi birden Meral ikimize çekingenlikle bakış atarak. "Tâbi isterseniz..." Hızla başımı salladım ve onayladım onu.
"Bence de çok iyi olur." Dedim. "Sen yardım et ona."
"Ya Zeliş!"diyerek sesinin tonunu kaldıran Dilâ, Miraç'ın uyumaya yüz tutmuş harelerini canlandırdı. "Sırf küstün diye beni yalnız bırakamazsın. Tamam Meral de gelsin yardıma ama sen de geleceksin."
"Siz küs müsünüz?" Gözlerini kısıp üzerime çeviren adamın uykusuzluk akan bakışlarına acıyarak pes ettim. Bir an önce şu kızı ve diğerlerini göndermem gerekiyordu belli ki.
"Tamam, yardım edeceğim. Ayrıca küs filan değiliz." Son cümlemi kurarken Miraç'a bakmıştım. Bir nevi onun sorduğu soruya cevap vermiş oldum. Dilâ sevinçle ellerini çırparak Emre'ye sarıldı.
"Her şey çok güzel olacak..." Dedi hâlâ ona sarılırken.
Umarım dedim içimden. Umarım o gün geldiğinde ve geçtiğinde de biz yine şu ortamı koruyor oluruz. Kalabalık ortamı sevmezdim normalde, sessizlik benim için paha biçilmez. Ancak bazen girdiğin bunalımdan seni alıp koparacak bir kalabalığa ihtiyaç duyuyordu insan. Etrafımızda sevdiğimiz insanlar ve onlarla kurulan hoş sohbetler. Ve bazen bir soru bile insanı, insan yapıyordu.
'Nasılsın?'
* * *
Miraç'ın sayıklama tutan bedeninin yanında, yere diz çöktüm ve bir elimi boncuk boncuk ter damlası akıtan alnına atarak parmaklarımla alnındaki ıslaklığı dağıttım. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Dilâ ve diğerleri yağmurun biraz olsun dinmesiyle evlerine gitmeye karar vermişlerdi ki, Meral ve Ragip'i evlerine bırakacağını Emre isteksizce dile getirmişti. Ondan öncesinde, sohbet sırasında Miraç çoktan koltukta uykuya dalmıştı. Emre ve Ragip odaya çıkarmak isteseler de onun uyanma ihtimalini düşünerek buna izin vermedim. Miraç uykuya hasret bir adamdı ve uyandığı takdirde tekrar uykuya dalması zorlaşıyordu.
Şimdi ise koltukta uyuyor, daha doğrusu az önceden beri kabus görerek bir şeyler sayıklıyordu. Sanırım bugün olanların etkisi hâlâ üzerindeydi. O parkta olan her şeyi tekrar hatırlamak öylesine yıprattı ki onu, bazen iyi ki ben hatırlamıyorum demek geliyordu içimden. Bunu söylemek belki Miraç'a haksızlıktı, bilemiyorum ama onun acısını görmek bile yetiyordu bana, kaldı ki hissetmek beni yaşamdan ölüme götürürdü.
Parmaklarım öylece yüzünde dolaşırken, akan ıslaklık tenime bulaşıyordu. Üzerindeki pikeyi beline kadar indirdim ve karnında yaslı duran elinden birini tutarken, mırıldanan kurumuş dudakları arasından çıkan kelimeleri anlamaya çalıştım. Duyduğum kelimeyle ise boğazımdan derin bir yutkunma geçti.
"Anne..." Fısıltılı bir sayıklama koy vermişti sessiz, sakin salonda. Boşta duran sol elimi tekrar alnına atarak tenine yapışan saçlarını arkaya doğru yatırdım.
"Miraç,"dedim usulca onun gibi fısıldayarak. Gittikçe kasılan yüz harelerine parmaklarımın tersiyle dokundum.
"Anne,"dedi tekrar ve yüreğime bir ateş daha düştü. Sesi öylesine acı çeken bir halde çıktı ki yaşıyor olduğunu bilsem, gider bulur getirirdim ona annesini. "Anne, oraya gitme... Düşeceksin..."
"Miraç uyan." Bir elim yumruk şeklini alan elini sarıyordu. Diğer elim omuzuna yerleşti ve sarsmaya başladım. "Kabus görüyorsun uyan. Miraç."
Titreyen göz kapaklarını birden açtığında karşısında beni gördü. Ne olduğunu anlamadan kısa bir süre öylece nefesini tutarak bekledi. Rüya ile gerçeklik tartışması yaşayan zihni olanı tartıyordu. Sonunda ise kabus gördüğünü anlamış olacak ki derin bir soluk aldı ve avucumda bulunan elini çekerek terlemiş yüzünü sıvazladı.
"Ne oldu?"
"Kabus gördün. Sayıklıyordun." Elini yüzünden ayırarak yanı başında diz çökmüş bedenimi süzdü.
"Ne diyordum?"diye sordu kömür gözleri gözlerime değdiğinde.
"Hiç,"dedim ufak bir tebessüm ederek, omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Nerden bileyim ben? Mırıldanıp duruyordun, anlaşılmıyordu bir şey."
Kaşlarını çatsa da konu üzerinde çok durmayarak bir şey demedi ve kapatmak ister gibi gözlerini çekti benden. "Gitmişler,"derken etrafta dolaştı koyu gözleri.
"Evet."
"Saat geç olmuş. Sen neden uyumadın?"
"Uykum yok."diye yalan söyledim. Uyumak için yukarı çıkmam gerekirdi ve onu yaralı hâliyle burada salonda bırakmak istemedim. Henüz tam iyileşmiş değildi.
"Duş almam lazım,"derken uzandığı yerden doğruldu yavaşça. "Su içinde kalmışım."
"Tamam."
Onunla birlikte bende ayağa kalkarak, yavaş adımlarla yukarı çıkmasına yardımcı oldum. Ne kadar belli etmese de gördüğü her ne ise hâlâ onun etkisindeydi. İçine kapanık hâline, içindeki o küçük çocuğun acılarına ve yakarışlarına zihnini sunmuştu. Meşgul olan zihni onu, düşünceli bir şekle sokarak benden uzaklaşmasını sağlıyordu. Dokunmak istemedim. Onun kriz geçirmelerine daha önceden de şahit olmuştum fakat bugün yaşanan şey bir kriz değil de sanki, ağlamayı unutan ufak bir çocuğun tekrar hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlaması gibi bir olaydı. O çocuk bugün gün yüzüne çıkarak kendini göstermişti. Ne kadar üzüldüğünü, ne kadar kırıldığını ve ne kadar acı çektiğini görmemizi istemişti.
Odaya çıktığımızda o kendine kıyafet ayarlarken ben banyoya girerek ona suyu ayarladım. Küvete doldurmuş olduğum ılık su onu sakinleştirmeye yeterdi belki. Tıpayla kapattığım küvet dolmaya başlarken, arkamdan banyoya giren Miraç'ı gördüm.
"Yardım etmemi ister misin?"diye sorduğumda ruhuma işlenen karanlık gözlerini kıstı.
"İyi olur,"dedi duraksamadan. Başımı salladım ve yaklaşarak üzerindeki kazağını çıkarmasına yardım ettim.
Çıplak kalan üst bölgesiyle açığa çıkan sargıya dolanmış yaraları yüzümün düşmesine yol açtı. Bu yaraları gördüğüm her an benim önüme geçmesi ve onun kanlar içinde yerde bir ölü gibi yatması canlanıyordu beynimde. Sağ elim kalkarak yavaşça yaralarına dokundu. Parmak uçlarım canını acıtmaktan korkar gibi ufak ufak değiyordu.
"Acıyor mu?"dedim gözlerim dolduğunda. İri elinin parmaklarını çenemin ucuna bıraktı ve göz teması kurmak için ağır ağır kaldırdı. Diğer elinin tersiyle göz pınarımdan düşmek üzere olan tek damla yaşı aldı.
"Acımıyor," başını eğerek yüzlerimizi hizaladı. "Ama bu gözyaşı düşerse buradan, yaralarımdan çok yüreğim acır."
Bir şey demek istemedim. Ne desem açıyor olmasına rağmen inatla acımadığını belirtecekti. Çeneme yerleştirdiği elini avucundan tutarak indirdim ve yüzümü yaralarına doğru yönelterek dudaklarımı her iki yarasına da dokundurdum. Usul usul öpücük kondurduğum yaralarından geri çekildim ve gözlerini yuman Miraç'a kısa bir bakış atarak eşofmanına yöneldim. Onu da üzerinden çıkarmasına yardımcı olarak kirli sepete attığımda yatak odasına geri dönüp dönmekte kararsız kaldım. Ya düşüp bayılırsa?
Küvete girdiğine dair su dalgalanma sesi geldiğinde arkamı dönüp ona baktım. Küvete girmişti ve başını arkaya yaslayarak gözlerini kapatmıştı. Benim öylece bekliyor olduğumu farketmiş olacak ki dudaklarını yaladı ve yutkundu.
"Endişelenme,"dedi.
"Öyle bir şey yok,"derken gözlerimi kaçırdım ve ellerimi arka ceblerime yerleştirerek, omuzlarımı kaldırıp indirdim.
"Öyleyse sende gel,"diyen boğuk sesiyle birden donup kaldım.
"Nereye?"diyerek aptalca bir soru sorduğumda gözlerini açtı ve başını yasladığı yerden ayırmadan çevirip, tek kaşını kaldırarak bana baktı. Bakışlarıyla yanaklarıma akın eden kanın sıcaklığı tüm bedenimi aleve veriyor gibi geldi.
"Şey, yani yaralısın."
"Yaralı olmasam geleceksin yani?" Kaşlarımı çatarak sessiz kaldım çünkü her defasında utançtan daha da batacaktım. "Güzelim, utanılacak bir şey yok, hadi gel. Hem-"deyip sustuğunda içime çöken kuşku ile gözlerimi kısarak koyu gözlerine baktım.
"Hem ne?"
"Özledim."dedi genzinden gelen boğuk bir sesle.
İşte bu tek kelime ruhuma çiçek açtırmaya yetmişti. İstemsizce gülümsemiş ve üzerimdekileri çıkararak, Miraç'ın açtığı boşluktan önünde suya girmiştim. Sırtım ona dönük şekilde girdiğim suyun ılıklığı tüm bedenimi irkiltti. Miraç'ın uzun bacakları iki yanımdan uzanırken doğrularak, ellerini bedenime sardı ve beni kendine doğru çektiğinde ellerim karnımın üzerindeki kaslı kollarına tutundu. Yutkunarak başımı omuzuna yasladım ve küvetin köpüklerle yükselişini izledim. Soluğunu çıplak boynumda hissettiğim adamın karnıma sarılı elleri düşüncelerime kazık geçirdiği zaman bedenim kasıldı.
Bir an, "Miraç,"deyip sonra vazgeçerek sustum. Ona bunu nasıl söyleyebilirim hâlâ bilmiyorum. Doğru zaman şu an mı onu da bilmiyorum.
"Söyle." Dudaklarını saçlarımın üzerine bastırdı ve sonra yer değişikliği yaparak başını boynuma tekrar gömdü.
"Önemli değil, sonra söylerim."
"Önemli değilse bence de sonra. Çünkü şimdi ilgilenmem gereken güzel bir karım var..."
"Ama..." Her geçen saniye daha fazla kasıldığımı hissettiğinde Miraç tuhaf bir şey olduğunu anladı, yahut tahmin etti ve hafifçe geri çekildi.
"Ne oldu?" Sesi hemen kulağımın arkasından geliyordu ve soluğu tenime değip ordan boynuma kayıp gidiyordu. Sertçe yutkunarak derin bir soluk aldım.
"Ben,"deyip tekrar sustum. Ya olumsuz bir tepki verirse diye içim içimi yerken, aldığım nefesi sesli bir şekilde verdim. "Hiçbir şey,"derken yatıştırıcı etkisi yaratmasını umduğum şekilde karnıma sarılı kollarını okşadım. "Sadece bugün olanlar etkiledi beni biraz. Yani Ragip'in bağımlı olması ve kız kardeşinin söyledikleri. Ragip'ten bu yüzden uzak durmamı istiyordun değil mi?"
İse yaradı mı bilmiyorum ama zihnimden epey uzak bir konuyu açtığımda Miraç, daha sıkı sardı bedenimi ve sırtım geniş göğsüyle bütünleşti. Yarattığı etki ise tüm uzvumu ateşe verircesine karmaşayla birlikte büyük bir savaş oluşturuyordu. Etkisine kapılmamak mümkün değildi.
"Belki bencillik, ya da kibir gibi gelebilir sana ama ona hiç bir zaman tedavi olması gerektiğini söylemedim." Anlayışla başımı salladım. Ne düşündüğünü biliyordum. Titrek bir sesle fısıldadım.
"Çünkü, seni dinlemeyeceğini biliyordun ve sen boş yere konuşmayı sevmezsin." Hafif bir mırıltı çıkarırken, aynı zamanda dudakları boynumda dolaşıyor, sürtünen dudaklarıyla ruhumu sömürüyordu.
"Öyle... Böyle durumlarda insan ilk önce kendi ile karşı karşıya kalması gerek. Ne yaptığını, nelere sebebiyet verdiğini görmeli."
"Tıpkı senin öfke kontrol rahatsızlığın gibi." Buna kızacağını bile bile söylemiştim ama tek bir tepki vermemesi ağırca kaşlarımı bükmeme sebep oldu.
"Ya da neyi kaybettiğini öğrenmesi gerek."
"Sen neyi kaybettin?"diye sordum birden. Kasılan bedeniyle bir süre sessiz kaldı. Buna yönelik fısıltılı bir sesle sorumun devamını getirdim.
"Ömür mü? Zeliş mi?"
Cevapsız kalacağını düşündüğüm soruya bir yanıt beklerken, boynumda dolaştığını hissettiğim dudakları duraksadı ve derin bir iç çektiğini sırtımı yasladığım çıplak göğsünün kabarmasından anladım. Sonrasında usulca konuşmaya başladı. Sesi öylesine dinginlik taşıyordu ki bulunduğumuz küvetin içinde bedenim mayışmaya başladı.
"Kendimi bir savaşta gibi hissediyordum bazen. Ekrem ölene kadar bu böyleydi. İntikamsa intikam. Bedelse bedel. Cezaysa ceza... Ama sonra farkettim ki, ortada ne bir savaş vardı, ne kazanan, ne de bir kaybediş. İçim soğudu mu dersen, evet. Ama sonra bir his beliriyor o yangın tekrar alevleniyor. Neden bilmiyorum ama düşündüğüm tek şey; geçen zaman, tıpkı ölüm gibi. Tekrarı yok."
"Ne demek istedini anladım aslında," tüm bedenim ona yaslı dururken dizlerimi kendime doğru çektim ve bir elimi suyun üzerine çıkarıp dalgınlıkla köpükler ile şekiller çizmeye başladım. "Ekrem ile savaşırken aynı zamanda benimle de savaşıyordun, tâbi bunun farkında olmadan. Sonra Ekrem öldü, geriye sadece ben kaldım. Daha sonra benimle baş etmeye çalışırken, aslında benim başka bir kişi olduğumu öğrendin. Ve böylelikle savaş sona erdi. Sen kazandım diye sevinirken, aslında ortada savaş namına hiçbir şey yoktu. Ben ve Ömür varız."
"Kendinden iki kişilik olarak bahsetmen hoşuma gitmiyor." Dedi homurdanarak. Tüm o söylediklerimden sadece buna mı takılı kaldı?
"Değil miyim?"
"Değilsin,"dedi huysuzluk çıkaran bir sesle. Yüzünü gömdüğü boynumdan ayırdı ve bir eliyle çenemden tutarak yüzümü kendine doğru çevirdi. Yakınlığı her defasında beni böyle etkisi altına alacak mıydı? "Sen tek kişisin. Anladın mı beni? Ne olmak istersen o."
"Sen kimi isterdin?"
Bu soru günlerce beynimi içsel bir duruma düşüren bir soruydu. Kendimi tutamadım ve anın vermiş olduğu etkiyle kelimeler birden dudaklarımdan çıktığında, gelecek olan cevabı düşünerek nefesimi tuttum. Santimler uzağımdaki yüzü öylece donup kaldı. Kaşları usulca çatıldı ve bu soruyu düşünmesi bile benim hislerimi alabora ederken dolmaya başlayan gözlerim kızardı.
"Düşünüyorsun?"dedim fısıldayarak hayalkırıklığı yaşarken.
"Bu soruyu neden sorduğunu düşünüyorum."
"Bir önemi kalmadı."Başımı çevirmeye çalıştığımda çenemi tutan parmakları buna izin vermedi.
"Zeliş,"dedi kızmaya başlayan bir şekilde kaşlarını derince çatarak. "İlk ve son kez bunu dile getireceğim. Sonrasında kendinden iki kişilik olarak bahsetmeyeceksin." Başımı salladığımda gözlerini kıstı. "Ömür benim çocukluğum ve onu bulma isteğim tamamen yengeme olan minnetle alakalıydı. Ben oradan kurtulduğumda, kız kardeşimi ve öz olmasa bile kuzenimi geride bıraktım. Ölü veya diri yeminliydim onları bulacağıma. Ömür'e karşı bir şey hissediyor musun dersen, çocuktum. Ne olduğunu, ne hissettiğimi bilmeyen bir çocuk... Zeliş desen..." Sustu.
Karnıma dolanmış eliyle birlikte destek vererek iyiye kucağına çekti beni, tüm uzvunu hisseden bedenim gerginlikle kasıldığında onunda benden aşağı kalır yanı yoktu. Bir an bedenime kayan gece karası irisleri olabilirmiş gibi daha fazla koyulaştığında sertçe yutkundu. Üzerimize sıçrayan sudan dolayı ıslananarak yüzüme yapışan saç tutanlarımı geriye doğru parmaklarının ucuyla yüzümden ayıkladı. Karnıma sarılı kolu beni kucağına iyice yerleştirmesi ile belime kaymıştı. Yakınlığından yararlanan kalbimin atış sesini dizginlemeye koyulduğum sırada, Miraç kendini toparlayıp kirpiklerini birkaç kez kıpırdattı.
"Zeliş desen,"dedi tekrar boğuk bir sesle. "Taş kesilen yüreğimi çatlatıp, içinde saklı kalmış duyguları açığa çıkaran kadın. Şimdi ben seni nasıl anlatayım?"
"Ömür'ü sevmiyorsun yani?" Masumca sorduğum soru ardından bir an kıvrılmaya yüz tutan dudakları gülecek gibi oldu. Dudaklarını birbirine bastırmış bozuntuya vermeyen bir şekilde kaşlarını kaldırdı.
"Kimi kıskanıyorsun kadın sen?"
"Az önce ömür ve Zeliş ayrımı yapıyordun?"
"O az önce de kaldı."
"Haksızlık bu!"dedim isyan eden bir şekilde.
"Bari Zeliş'i sevip, sevmediğini söyle."
"Sevmek ne demek bilmem ama yüreğimin içindeki o duygunun adı buysa eğer, diğer adı benim karımdır."
"Yani seviyorsun?"
"Pekâlâ, bitti yeter. Bundan sonra şöyle düşüneceksin, Ömür de, Zeliş de bir. Zeliha senin gerçek adın ise, Ömür ikinci adın. Bilirsin insanlar çift isim katabilir. Senin de öyle bir ismin olduğunu farzet."
"Beni buna zorlayamazsın." Kaşlarımı çatarak gözlerimi onun koyu gözlerine diktim.
"Zorlamıyorum, alıştırmaya çalışıyorum. Ayrıca bir gün ayarlayalım ve benim gittiğim psikolog ile bir görüşme yapmanı istiyorum."
"Henüz delirmedim." dedim sert olmaya çalışarak. Alayla baktığı sırada, "Ne,"diye sitem ettim.
"Az önce kendini kıskanıyorsun gibi geldi bana sanki?"
"O az önceydi." Yine de şu an dalgaya alıyor olsam da onunda bu konuyu ciddiye aldığını gözlerinde görüyordum. Aklımı kaybetmemden, belki de dediği gibi zihnimin ikiye bölünmesinden endişe duyuyordu. Omuzlarım düştü yenilgiyle.
"Pekâlâ..."dediğimde geniş bir memnuniyet belirdi yüz harelerinde. Yaklaşarak açıkta kalan omuzuma öpücük kondurdu ve ordan dudaklarını ayırmadan çeneme ilerlerken, tüm bedenim ona doğru çevrilmiş, kollarım çoktan boynuna dolanmıştı.
"Gidelim bakalım."
* * *
Sabaha karşı kapının durmadan çalan ziliyle uykumdan uyanırken, Miraç homurdanarak kollarımın arasından çıktı ve yüzünü diğer tarafa döndü. Saate baktığımda ise sabaha karşı sandığım zamanın öğlene varıyor olduğunu gördüm. Kapı zili tekrardan sesini duyurduğunda söylenerek yataktan kalktım ve üzerime kısa bir bakış attım. Miraç'ın tişörtü haricinde hiç bir şeyin bulunmaması ve bu şekilde gidip kapıyı açacak olursam kocam tarafından bir katliama sebep olacağımı bildiğimden, üzerime hızla dolaptan elime geçen gri bir alt eşofman ve üzerimdeki tişörtün üzerine rastgele bir hırkamı aldım.
Aynı hızla giyip hırkanın düğmelerini iliklerken odadan çıktım ve yalın ayaklarımda parkenin soğukluğunu hissederek merdivenlerden indim. Aşağı inip kapıyı açtığımda ise kimseyi görememek kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. Beni uykumdan uyandırıp, kapıda kimseyi bulamamak şu ana kadar etmediğim küfürleri dilime sürüklerken kapıyı kapatma girişiminde bulunduğumda bir ses duydum ve istemsizce duraksadım.
"Ömür hanım,"diye seslenen birini büyük demir kapının arkasında gördüm ve gözlerime çarpan yanındaki bedeni garip bir tavırla süzdüm.
Gördüğüm kişinin burada ne aradığını sorgulayan bir tavır sergilendi düşüncelerimde. Bir kişi değildi. Bana, daha doğrusu Miraç'ın dediği gibi diğer ismim ile seslenen, bir korumaydı ancak önünde tekerlekli sandalye üzerinde Asaf Uluhan bulunuyordu. Arkalarında ise üç beş iri yarı korumalar ve henüz farkettiğim bir detay daha bulunuyordu. Bahçenin içinde iki koruma daha vardı ve bahçe kapısının girişinde duruyordu. Bu iki koruma ise kesinlikle Miraç tarafından konulduğu açıkça belliydi. Çünkü ben kapıyı açtığımda ve beni gördükleri an başlarını eğip kapıya çevirmişlerdi.
Ayağıma bir ayakkabı geçirerek kapı önündeki birkaç merdivenden indim ve kollarımı göğsümde bağlayarak parmaklıklı büyük kapıya doğru ilerledim. Kapının diğer tarafında bulunan Asaf Uluhan'ın bakışları dikkatle üzerimdeydi ve ona doğru attığım her adımda yer ayaklarımın altında kayıyor gibi geliyordu. Bakışları korkutucuydu. Onu tanımıyor olsam, bir tekerlekli sandalye üzerinde olmasını umursamadan sadece gözlerinden ürkebilirim.
"Buyrun?"dedim demir kapıyı açma gibi bir girişimde bulunmadan.
"Kapıyı açarsan buyuracağım." Keskin sesi ifadesizce çıkmıştı.
"Bence bu pek mantıklı değil. Miraç, sizi görmeden gidin lütfen."
"Hayır, gitmeyeceğim. Sen de bana kapıyı açacaksın." Kendimden emin çıkan sesine kulak asmadan başımı diklettim. Bana bir zararı olacağını düşünmediğimdendi bu dik tavrım. Biliyorum çünkü başka türlü olsa yanındaki adamları yeterliydi tek bir kelimesine bakıp beni alaşağı etmeleri. Yine de kapıyı açmak gibi bir düşünceye girmedim. Miraç'ın karşı çıkacağını ve şu an burada olduğunu bilse öfkeden delireceğine adım kadar emindim.
"Ya açmazsam? İstenmediğiniz yere zorla mı gireceksiniz?"
"İsteseydim zorla girerdim, kapıya diktiğiniz iki koruma patronlarının babasına zarar verecek değil ya."
Asaf Uluhan cümlesini bitirir bitirmez bir anda arkamda varlığını belirten Miraç'ın, "Öyle!"diye gür sesini bahçenin tüm çevresine duyurduğunda arkamı dönüp ona bakmadan yarattığı gücü hissederek başımı daha dik kaldırıp korkusuzca Asaf Uluhan'a diktim gözlerimi. Miraç sert adımlarıyla yanıma doğru gelirken, jilet kadar keskin sesini ardımdan tekrar duyurdu. "Ama patronunun red ettiği babasına kapıyı açtıkları an, kafalarına mermiyi yiyeceklerini bilirler!"
Tam yanımda yerini alarak bir elini omuzuma sardı ve kendine doğru çekti bedenimi. O ana kadar üşüdüğümün farkında olmadan kollarımı üzerimdeki hırkaya sardım ve sıcaklığına sığındım.
"Ne istiyorsun?"diye sordu Miraç boş bir sesle. Daha sonra yüzünü tiksintiyle buruşturdu ve başını iki yana salladı. "Neyse ne, seni niye dinliyorsam? Çek git kapımın önünden! Fazlalık yapma."
Miraç kendiyle birlikte beni de döndürerek eve doğru yönlendirdi. Ancak attığımız tek adımlık mesafe Asaf Uluhan'ın ağzından çıkardığı cümle ile bıçak gibi kesildi. Gerginlikle kasılan bedenini her geçen saniye daha çok hissederken, içimdeki korkuya karışan endişe gözlerime kadar yükseldi.
Asaf Uluhan'ın kurduğu her kelime, Miraç'ın ruhunu baş aşağı eden bir deprem gibiydi ve yıkıldıkça parçalanan ruhu unufak olmaya yeminliydi.
* * *
Devam Edecektir...
BÖLÜM SONU....
*Bölümle ilgili fikirlerinizi bekliyorum♡♡
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro