48.BÖLÜM
Bir şey dediysem arkasında dururum. Elimden geleni yaptım ve bu hafta da buradayımmmmm♡♡
Keyifli okumalar dilerim🌼
Bölüm Müziği: Kolpa - Gurur Benim Neyime (Miraç'ın 'gitme' dediği yerde dinlemenizi öneririm)
* * *
"Meğer kırılamıyormuş insan sevdiğine, bırakıp gitse bile. Küsemem ki ben kimseye,
Bir gülümsemeye bakar, tatlı güzel bir cümleye. "
Yalnızlık kötü bir şey miydi? Öyle olsa neden insanlar bu kadar bağlanıp kalıyordu bu hisse? Bir kez tadına baksan, bir daha kopamıyorsun. Hiçbir şey yapmak gelmiyor insanın içinden. Boş boş duvarı izlemek bile bazen çevremdeki kalabalıklardan daha cazip geliyordu. Orada oturup ne kadar süre ağladığımı ve ıslak kirpikler altında defterime ne kadar uzun şeyler yazdığımı bilemedim. Dolup taşan koskoca iki sayfa beni kendime getirmeye yetmişti.
Dizlerimi kendime doğru çekerken defterimi yanımda bulunan komidinin çekmecesine yerleştirdim. Başımı yan çevirerek dizime yasladım ve kollarımı dizlerime doladım. Üzerimde gri bir pijama ve askılı beyaz bir tişört vardı. Yerin soğukluğu çıplak ayaklarımın tabanlarından bedenime yayılırken, umursamadan şiştiğine emin olduğum gözlerimle pencereden dışarıya baktım. Havalar çok dengesizdi. Bazen güneş tepemde dikilirken, ertesi gün fırtınalı bir güne uyanıyordum. Bugün çok fazla yağmur yağmıştı. Şu an ise yıldızsız bir gecede kara bulutlar tepede ayın parlaklığını hafiften örtüyordu. Derin bir nefes çektim iç çekişli bir hisle.
Miraç odaya gelmemişti. Söylediklerimden ne kadarıyla etkilendi bilmiyorum ama en son da aklıma balyoz gibi inen darbeyle başımı dizlerimden ayırarak odanın kapalı kapısına doğru çevirdim bakışlarımı. Ateşi vardı, hastaydı. Takmıyordu kendisi bunu biliyorum ama kolay kolay hasta olmayan bünyesi varken, düştüğü zamanlar kendini zor toparlıyordu ve kim bilir şu an ne durumdaydı.
Ne yapacağımı bilmeyerek öylece olduğum yerde rahatsızca dururken, kapının altındaki boşluktan bir gölge görür gibi oldum. Acıyan göz kapaklarımı kırpıştırarak daha dikkatli baktığımda gerçekten kapının ardında birinin olduğunu anladım. İçeri gelmiyordu, kim bilir ne zamandan beri orada dikiliyordu.
Yanına gidip gitmemekte kararsız kalırken ağır basan bir çaresizlikle yerimden kalktım ve kapıya doğru ilerledim. Gitmezsem gelmeyecegini en azından kavramıştım. Kapı kulpunu tutup çevirdim ve açtığımda onu kapı dibinde otururken, hatta uyuklarken gördüm. Baygın gözlerini açarak ona yüksekten bakan gözlerime baktı birkaç saniye, sonra tekrar kapı pervazına başını yaslayarak kapattığında kendinde olmadığını kavradım. Yanına diz çökerek elimle tekrar ateşini ölçtüğümde gittikçe artan sıcaklık içime bir endişe düşürdü.
"Bu halde bir de soğuk parkede oturuyorsun!" Üzerinde hala deri montu duruyordu. Sinirle bir soluk vererek onu kolundan tutup kaldırmaya çalıştığımda gözlerini tekrar aralayarak ne yapmaya çalıştığıma baktı kısık bakışlarıyla.
"Neden içeri gelmedin?" Diye sordum hafif sitemli bir sesle. Normalde olsa bodoslama dalar, kapı çalma zahmetinde bulunmazdı bu adam. Garip bir hüzün yerleşip kalmıştı gözlerinde.
"Rahatsız olmanı istemedim." Kaşlarım çatıldı.
"Ne zamandan beri beni düşünür oldun sen?"
"Sana," deyip duraksadı bir an. Uzunca bir süre gözlerime baktığında zihninde nelerin dolandığını aşırıya kaçan bir merak ile beklemek zorunda kaldım. Sonra devam etti ve benim gittikçe şaşırmada evrim geçirmemi sağlayacak sözler söyledi.
"Sana sevdalı olduğumu anladığımdan beri..."
Sesi... Sesi öylesine fısıltılı ve güçsüz çıkmıştı ki, ilk önce ne dediğini anlayamadım. Sonradan çakmaya başlayan bir alev tüm bedenimi sıcaklığa boğduğunda kalbimin atış sesini kendisininde duyuyor olduğunu sandım. Bir nara koparıyordu sanki kalbim ve kulaklarıma duyuruyordu. Aynı şeyleri tekrar ede ede zihnime sokuşturup durmaktı niyeti.
Miraç. Bana. Aşık.
Bu öylesine imkansız geliyordu ki, son zamanlarda yaptıkları tamamen hislerimi bitirmek ister gibiydi. Ama şimdi... Dediği şey... Zorlukla yutkunarak sessiz kalmaya devam ederken, derinden inceleyen gözlerini üzerime dikti. Kısık bakıyor olsa da dinçti. Sesi güçsüz çıkıyor olsa da, kendindeydi. Ve... Ne söylediğini umarım biliyordu.
Onun bu söylediklerine ne kadar bir güven besleyebilirdim bilmiyorum, inanmak ise kalbimin çırpınışları arasına gizlenmişti. Bunu ona söylemek istemedim. Benim ona karşı beslediğim hislerin farkındaydı. Öyle olmasa çekip gittiği günler boyunca onu burada beklemezdim, bunu biliyordu. Bunu bilmesine rağmen söylediği şeyin sevinciyle tatlı serzenişler sunan ruhuma karşı, bedenim tepkisiz kalmayı yeğledi ve bunu sergilemek zorunda kalmak içten içe canımı yaktı.
"Ben..." Ne diyeceğimi bilemeden sustum ve dilim yardımıyla dudaklarımı ıslattım. Bir kaçış yoluyla etrafa baktıktan hemen sonrasında hızla elimi onun kolundan ayırarak ayağa kalktım. "Doğan,"dedim bir anda akıma gelen isimle. "Doğanı arasam iyi olacak..." Uzatmış olduğu ayaklarının üzerinden sol bacağımı diğer tarafına atarak üzerinden geçmeye kalkışırken kendi kendime söylenmelerim durmuyordu.
"Hastasın... Evet hastasın ve Doğan'ın gelmesi gerek-"devam edemeden attığım adım elimin tutulmasıyla duraksadı. Sağ bacağımı daha diğer tarafa atamadan öylece ona doğru çevrildi bedenim ve üsten bakışlarımı ona indirdim.
"Gitme,"dedi çok kısık bir sesle. Odamızdan yayılan ışık yüzüne doğru çarparken, kara gözlerinin parıltısıyla elimi tuttu sıkıca. "Sen de gitme."
Evet, bu kez kanıtlanmıştı. Miraç ne dediğini bilmiyor, benim onu bırakıp gideceğimi sanıyordu. Öyle bir bakışı vardı ki, iki gün önce aynı bakışları ben ona atıyordum. Kendimi hatırladığım şu bakışlara daha fazla dayanamazken attığım adımı geri çektim ve yanına diz çöktüm. Elim hala ellerinde, gözleri gözlerimde.
"Hiçbir yere gittiğim yok." Boştaki elimi yanağına yerleştirerek parmaklarımı kirli sakallarına attım, avuçlarımı okşayan sakallarına dokundum.
"Seni affetmeyeceğim."dedim elimin tersini yanağına ve oradan şakağına doğru kaydırarak. Ateşi çok fazlaydı ve buna rağmen ona yardım etmeme izin vermiyordu.
"Biliyorum." Dudakları kıpırdamasa konuştuğunu anlamazdım. Gözlerini ağır ağır kırptı. Uykusuzdu...
"Bugün..."dedi derin bir iç çekerek. Alnında oluşmaya başlayan ter damlacıkları gözüme battığında onu çok dinlediğim söylenemezdi. "Bugün öyle şeyler yaşandı ki... Öğrendiklerim öyle ağırdı ki..."
"Şimdi bunu konuşmayalım." Dedim sakin bir ses tonu kullanarak. Hafifçe geri çekilerek montuna uzandım ve çıkartmaya başladım.
"Çıkarma,"dedi huysuz bir mırıltıyla. "Soğuk."
"Havale geçireceksin. Hastasın, ateşin var."
"Umrumda değil. Geberip gideyim, onu istiyorum zaten..."
"Öyle mi?"dedim stabil bir sesle çatık kaşlarımın altından. Başını kaldırıp bana baktığında öfkelenmeye başlamıştım. "Peki ya benim umurumdaysan?" Gözleri gözlerimde takılı kaldığında dişlerimi sıkarak ceketini çıkarma işime devam ettim.
Beni sinir etmekte usta olan bu adam bir gün beni çileden çıkaracaktı. Ceketi çıkardıktan sonra kazağına da aynı işlemi uyguladığımda donuklaştığına emin olduğum bakışlarını üzerimde hissetmeme rağmen bakmamayı tercih ettim. Hala kapı eşiğinde duruyorduk. Kolundan tekrar tutarak onu kaldırmaya çalıştığımda karşı koymayarak bana destek oldu ve kendiliğinden sersem bir halde ayağa kalktığında kapı pervazından destek alıyordu.
"Duş alman gerek, ateşinin düşmesi için,"dedim ona bakmadan. Gözlerim çıplak üstüne bakmamak için etrafta dolanırken elini çeneme yerleştirmesi ile buz kesilip kitlenen ben oldum.
"Neden?" Gözlerimi kaldırıp ona baktığımda simsiyah olmuş bakışlarıyla karşılaştım. Ellerim titremeye başladı nedenini bilmeden.
"Ne neden?" Dedim saf bir bakış sunarak.
"Onca şeye rağmen bana sırtını dönmeyen tek kişi sensin, oysa en başta senin gitmen gerekirken..."
Yutkunamadım. Yüzü birkaç santim ötemde. Hastalığından dolayı boğuk çıkan sesine kıyasla koyulaşan gözleri ve alnında biriken ter tabakasıyla ıslanan birkaç tutam saçı yüreğimde fetihler oluştururken, bakıp da eriyip kalmamak ne mümkün? Ne dediğine gelirsek, herşeyim olan bu adamdan neden vazgeçemediğimi ben bile bilmiyordum.
Aslında 'Herşeyim,' derken tüm soruların cevabı o kelimenin içinde olduğunu bilmem gerekiyordu.
"Benim için çok zor, ardımda birini bırakıp gitmek. Çekip gitmek, sana daha kolay," işte bu kadardı. Ona laf çarpmamı umursuyor gibi olmasa da biraz bile olsa zihninde bu cümlelerin dolaştığına emindim.
Elini belime yerleştirerek sanki arada mesafe varmış gibi beni kendine yasladığında ellerim çıplak gövdesine yerleşti. Vücuduna temas eden parmaklarımdan tüm bedenime yayılan ani bir sıcaklığa karşın kanımda dolaşan soğukluğu çözemedim. Nasıl hem bu kadar soğuğu, hem de bu kadar sıcağı aynı anda hissedebildim anlamış değilim. O mu sıcaktı, yoksa ben mi daha sıcaktım bu tartışılırdı. Koyu bakışları ise ruhuma ızdırapdı.
"Senin bu bir şeyleri unutmayıp, yeri gelince dosya gibi önüme atarak dizdiğin laflarını bile özledim kadın..."
Gözlerim irileştiğinde Miraç'ın ateşinin tavan yaptığı şu dakikaların birazcık daha uzamasını dileyecek reddeye gelmem ben suçum değildi. Söyledikleri... Benim için bir efsane kadar değerliydi.
"Senin gerçekten çok ateşin var."dedim şaşkın şaşkın gözlerine bakarak. Bir eli yanağıma yerleşerek oksarken, diğer eli bel boşluğumda dolaşıyordu.
"Miraç,"derken merakla mırıldandım.
"Bu söylediklerinin doğruluğu yüzde kaç?" Öyle masum çıkmıştı ki sesim kendime hayret ettim. Kaşları çatıldı.
"Yalandan nefret ederim."dedi ters bir ifadeyle. O an anladım doğruları dile getirdiğini. Çünkü kendinde olan Miraç yalandan nefret ederdi. "Eğer kanıtlamamı istiyorsan,"diyerek dudaklarıma doğru kısa bir bakış attığında dudaklarımı istemsizce birbirine bastırdım. "Kanıtlayabilirim... Ne kadar özlediğimi..."
Bir an bende onu ne kadar özlediğimi hissettim. Öpsün istedim, öpeyim istedim. Teni tenime dokunsun, çevremiz alev alsa da umursamayalım. Ruhumuza kadar sarmalayalım kendimizi istedim. Çok şey değil, sevdiğim adama bu kadar yakınken bir o kadar uzak kalmak istemedim. Ama diğer yanım kendime olan saygımı hatırlattı bana. Beni bırakıp gittiği günü zihnimde acı çektirerek canlandırdı.
"Yapma,"dedi burnunun ucunu yanağıma sürterek. Gözlerini kapatmışken dudaklarını kulağıma doğru yöneltti. Kollarının arasında kalan bedenim ürperdio an. Ilık nefesi yanağımı okşayıp geçerken derince soluklandım ve kapattım gözlerimi. "Düşünme geçmişi, bir defa olsun ne istersen onu yap... Şimdi..."
"Miraç,"diye mırıldanmaya koyulduğumda itiraz edeceğimi hissetmişcesine, "Şhhh... Düşünme. Hiçbir şeyi. Gururunu, zorundalıklarını, kırıklığını ve öfkeni bir kenara bırak, yapmak istediğini yap..." Fısıltısı kulaklarımdan içeri sızdıktan sonra tenime değdirdiği sıcak dudaklarını yanağımdan sürterek dudağımın kenarında durdu.
Benden beklediği atak düşünmeyi es geçtiğim ve söylediklerine kandığım bir zaman diliminde, süzgeçten çekilip kanıma şehvetli bir duyguyla geri dönüş yaptı. Beklemeden ellerimi saçları arasına daldırarak dudaklarımı dudaklarının üzerine bıraktım. Ne olursa olsun, o kadar özlemiştim ki ben bu adamı. Yüreğimde ki kırıklık onarılmasa da, güzel birkaç sözcükle iyileşiyordum.
Sevgi iyileştiriyordu ve ben bazı şeyler hissediyordum. Dokunulmaya değinmecek şeyler, dile alınmayacak şeyler, özel şeyler.
Yaptığım atak onu canlandırmaya yetti. Ben saçlarına kavuşan parmaklarımın ve dudaklarımın yandığını hissederken aynı zamanda dizlerimin titrediğini hissedebildim. Dudaklarımı onun dudakları üzerine bıraktığım ilk an nefesimi kesecek bir baskıyla beni kendine çekti ve kolları arasına hapsederek öpmeye başladı, bende karşılık vermeye. Kısa bir an gözlerimi açıp baktığımda onun da gözlerinin kapanmış olduğunu gördüm.
Özlemini derinliklerime kadar hissettiren adam böylece beni bir kez daha bağladı kendine. Ben bir şey daha fark ettim bu süre zarfında; benden sürekli giden bu koca adamı her zaman bekleyeceğim. Gitse de geri dönecekti çünkü. Bana dönecekti, sadece bana dönmeliydi.
"Özür dilerim,"dedi bir süre sonra nefessiz kalarak dudaklarımızı ayırdığımızda. "Özür dilerim güzelim."
Santimler ötemdeki yüzünden ötürü aralık dudaklarından verdiği soluğu benim düzensiz soluklarıma karışıyordu. Kokusu, parmaklarımın arasında kıvrılan saç tutamlarını hissetmek bambaşka bir şeydi. Kendimi özel hissediyordum. Ona bir tek benim dokunduğumu söylemişti bu adam ve ben böylece diyorum ki içimden tekrar ederek. 'Bu kara gözlerine mühürlendiğim adam, benim.'
"Eğer bir daha çekip gidersen,"dedim soluklarımı düzenli hale soktuktan sonra sessizce mırıldanarak. Dudaklarımı dilimle ıslatarak gözlerinin en derinliklerine baktım ve devam ettim keskin bir sesle. "Eğer bir daha beni arkanda bırakıp çekip gidersen, döndüğünde beni bulamazsın."
Usulca sesli bir soluk vererek yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Yanağımdaki elini boynuma kaydırarak çene kenarımı baş parmağıyla okşadı. Yaklaşan çehresiyle tekrar dudaklarıma dudaklarını bastırdı. Bu kez sadece kısa bir öpücük bırakarak aynı şeyi alnıma uyguladı. Değdiği yerler alev alev yanıyordu adeta. Ellerimi saçlarından ayırdım ve geri çekildim.
"Yine de... Henüz affedilmiş değilsin." Başını salladı kabullenmiş bir halde. Üzerinin çıplaklığıyla az öncesinde üşüyen adam şu an çıtını çıkarmıyordu.
"Affettireceğim kendimi."
"Ama şimdi değil. Sen duş alırken bende çorba kaynatıp getiriyorum." Kaşlarını bir an çatsa da pes edip tekrar kabul etti. Şaşırtıcıydı doğrusu, emir yüklü cümlelerimi bu kadar çabuk kabullenmesi.
***
Çorbayı hazırlayıp, ecza dolabında bulduğum ve reçetesini okuyarak ateşinin düşmesi için birkaç ilacı tepsiye yerleştirdim ve elimdeki tepsiyle yukarı çıkmanın ardından odaya girdiğimde onu yatakta otururken buldum. Sırtını başlığa yaslamıştı ve üzerinde siyah bir tişört, altında koyu renk bir eşofman. Saçlarının ıslak parıltısı duştan henüz çıktığını ve kurulanmadığını belirtiyorken kara gözleri düşünceyle uzaklara dalıp gitmiş gibiydi. Beni farkettiğinde gözlerini üzerime dikti.
Elimdeki tepsiyi komidinin üzerine bıraktım ve onun yanına ona bakacak şekilde yatağa oturdum. Tepsiyi tekrar kucağıma aldığımda kaşlarını kaldırarak bana baktı.
"Sen mi yedireceksin?" Sorduğu soruda pek durmadım ve ateşine bakmak için elimi alnına yerleştirdim. Biraz da olsa dinmişti.
"Sana, benim mi yedirmemi istiyorsun?" Garip bir sesle çıkan cümlede gezen umursamaz bir imâ ile Miraç oturduğu yere daha çok yayıldı.
"Evet."dedi ben aksini söyleyeceğini sanarken. Bu bana karşı açılan bir savaş olduğunu fark ettiğim an düşünceyle gözlerim kısıldı.
"Elin, kolun tutuyor. Kendi çorbanı kendin içebilirsin." Kucağımdaki tepsiyi onun kucağına bıraktığımda hafifçe tek omuzunu silkti.
"Bende içmiyorum o zaman. Zaten canım istemiyor, aç değilim."
"Çorbayı içeceksin Miraç,"dedim sinirlerim tavan yapmak üzereyken. Sırf ona kendim yedireyim diye neredeyse çocukluk tavırlar sergiliyordu. "Sonra da ilaçlarını alacaksın. Ondan sonra ister uyu, ister öylece otur. Yoksa Doğan'ı aramak zorunda kalacağım?"
"Tehdit mi ediyorsun beni?" Koyu gözleri şaşkınlıkla çevrelenmişken kısa bir an kucağındaki tepsiye baktı ve yüzünü buruşturdu. "Sen iyice bana benzemeye başladın..."
"İçecek misin?"dedim söylediği şeyi pek dikkate almayarak. Eğer ki söylediklerini dikkate alsaydım, bir kaosun yaşanacağına kanaat getirebilirdim. Oflayarak sesli soluk verdi ve ardından başını pes ederek salladı.
Eline tepsideki kaşığı aldı ve çorbaya daldırarak kaşığı doldurduğunda, içtiği an vereceği tepkiyi ölçer oldum. Beğenip beğenmeyeceğine dair ufacık bir ifade yüzünde beklerken, elinde çorba dolu kaşık ile başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde peydahlanan duygulara kılıf uydurmaya çalışıyor olduğum vakitte dudaklarını araladı.
"En son ne zaman yemek yedin?"diye sordu bir an da. Düşünüp durdum ancak kahvaltı bile tek başına çekilmez olduğunu, birkaç lokma yediğimi ve ondan sonra sadece Dila ile bir kafede kahve içtiğimi hatırladım. İstemsiz bir his mideme oturmuştu kaç gündür ve iştahım kesilmişti. Sessizliğim ona bir cevap sunmuş gibi elindeki kaşığı bana doğru uzattı.
"Aç ağzını." Sesinde akan öfke kıvılcımları Miraç'ın yüzüne hafif bir an yansıdıysa da tekrar kayboldu.
"Aç değilim,"dedim başımı kaşıktan uzaklaştırarak.
"Zeliş... Kafam duman, patlamak üzere. Daha da yorma beni güzelim." Rica edercesine sakin çıkan sesine kıyasla yüz hareleri öyle demiyordu. Sinirliydi.
"İstemiyorum." Elindeki kaşığı kaseye bıraktı.
"Ben de istemiyorum o zaman. Al götür, uyuyacağım." Tepsiyi bana bakmadan komidinin üzerine bırakarak yaslandığı yerden doğruldu ve hızla üzerindeki tişörtü çıkardı.
"Miraç,"diye seslensem de bana bakmadan elindeki tişörtü gelişi güzel sağ tarafımızda bulunan koltuğun üzerine attı.
"Tamam," dedim onu durdurarak. Sonunda inadı kırılan ben oldum. Gerçekten yatağa uzanacaktı ve öylece aç karın ile uyumayı düşünüyordu.
"Tamam, içeceğim."
"Şu inadın olmasa..."diye söyledi kendi kendine.
"Özlemediğin tek şey inadım, sanırım." Alışacaktı. Laf çarpmalarım belki günden güne artacak, onu çılgına çevirecekti ancak zaten istediğim buydu. Tepsiyi kucağına tekrar bırakarak içmesini bekledim.
Bir şey söylemedi soruma karşılık. Bir cevap da beklemiyordum zaten. Tekrar doldurduğu kaşığı dudaklarıma doğru yönettiğinde bu kez bir itirazda bulunmayarak dudaklarımı araladım ve ilk yudumu aldım. Sonrasında kendi için doldurdu aynı kaşığı. Fazladan kaşık getirmemiştim ancak tek bir an bile duraksamadan kaşığı ağzına götürüp beklemeden çorbayı içti.
Günler sonra belki de ilk defa ikimizin karnına doğru dürüst bir şeyler giriyordu. İlk önce bana içiriyordu çorbayı, hemen sonrasında tekrar kendi içiyordu. Ne o, ne de ben böylesine tadımı farklı gelen bir çorba içtiğimizi söyleyemezdik. Kendimizi harap etmekten çekinmeden birbirimizden uzak kalmış ve bunun ikimiz için ne kadar zor olduğunu görmüştük. Biliyorum, çünkü görüyorum ve hissediyorum. Uykusuzluğundan, yorgunluğundan, açlığından ve özleminden. Açlığı kime neyedi sorgulanırdı tabi orası ayrı, çünkü şu an ikinci kaseyi istercesine yüzüme bakıyordu. Bir an gülecek gibi olsam da dudaklarımı birbirine bastırarak ciddiyetimi korumayı başardığımı varsayıyordum.
"Ne?"dedim yüzüme öylece bakarken.
"Hiç."dedi içlenerek sonra tepsiyi komidinin üzerine bırakarak ecza dolabında ateşinin düşmesi için getirdiğim ilaçları içti.
"Bir kase daha istiyorsan eğer getirebilirim?" Başını iki yana salladı istemediğini belirterek. Hala öylece yanında oturmaya devam ediyordum. Yatağın başlığına sırtını yasladı tekrardan. Üzerinin çıplaklığını önemsemeden bacaklarını uzatmış rahatça otururken, dalgın gözlerini üzerime dikti.
"Bugün olanlar çok ağırdı,"dedi bir anda. Kaşlarım düşünceyle çatıldı. Ekrem'in ölmesi onun için ağır mı geldi? Neyi kast ettiğini anlamayacak öylece gözlerine baktım.
"Öğrendiklerim, gördüklerim öyle ağırdı ki," Ruhunun yorgunluğunu taşıyan hüzünlü gözleri yüzümü talan ederken, ne diyeceğimi bilmeden susmak zorunda kaldım. Öğrendiklerim demişti. O zaman, Ekrem'in ölümüyle alakalı değildi ruhundaki bu ağırlık.
"Zeliş," diye fısıldarken yaslandığı yerden doğruldu ve elini yanağıma yerleştirdi. Yaşamış olduğu farklı bir şey olduğunu şu dakikada hissettim. Bir şey vardı canını derinden yakan. Eve geldiği an yıkılmışlığından anlamam gerekiyordu bir şeylerin ters gittiğini ancak ben onu o kadar dikkatli incelerken kendi kırık aynama bakıyordum.
"Ne öğrendin?" Ekrem, ölmeden bir şeyler söylemiş olmalıydı. Miraç, ona sırf bir şeyleri itiraf ettirsin diye türlü işkenceler yaptırdığını tahmin edebiliyordum. "İzlediğimiz CD ile alakalı mı? Yani kız kardeşin,"dememe kalmadan Miraç santimler uzaklığımda yer alan dudaklarından bir cümle kurdu.
"Onu gördüm."dedi. Kaşlarım kalkık ne diyeceğimin şaşkınlığını yaşadım. Düşüncelerim allak bullak olmaya başlamıştı birden.
"Gördüm derken, fotoğraf filan mı?"
"Hayır," gözlerinin gittikçe karardığına an be an şahitlik yaparken yutkundum zorlukla. Avucunun sıcaklığıyla ısınan yanağımın etrafında başparmağı dolaşıyordu.
"Kanlı canlı, karşımda dimdik duruyordu. 'Ben Meral' dedi bana. Ekrem öldükten hemen sonra ortaya çıktı, 'ben senin kız kardeşinim' dedi bana inanabiliyor musun?... Üstelik o da yetmezmiş gibi bir de babam..."deyip sutuğunda irileşebildiği kadar büyüyen gözlerim koyu gözlerine takılıp kaldı. Ne dediğinin farkında mıydı bu adam?
"'Birde babam' ne?" Daha fazlası vardı, bunu anlamak zor olmadı. Bana bir şeyleri anlatması hoşuma gidiyordu. Saklamasın, derdi ne varsa döksün istiyordum. Benimle dertleşip sohbet etmesine ayrı seviniyorken, şu an bedenine kadar kasılıp kalan bu adam içten içe bir depremi taşıyordu yüreğinde.
"Yaşıyor... Onu da gördüm." İnanıp inanmamak öyle zordu ki, bana bile imkansız gelen bir şeyin gerçekliği tartışılırdı.
Neler yaşadığını kendi gözlerimle görmüştüm. Kardeşine olanları öğrendiğinde nasıl yıkıldığını, intikam hırsıyla tutuştuğunu, gözlerinin alev alev yandığına ben şahit olmuştum. Kolay şeyler değildi. Babasının ölmediğini zaten biliyordu ancak şimdiden sonra karşına dikilmesini ben bile beklemiyordum. Kız kardeşiyle aynı gün ortaya çıkmaları ise, yıllardır aynı yerde saklandıklarını belirtiyordu.
Miraç ise... Onu, ben anlayabilirdim bir tek. Yalnızlığını, yıkılışını, arkada kalmışlığını ve yürek kırgınlığını. O an ona neyin iyi geldiğini bilemezsin ancak elimden tek bir şey gelebildi. Yardım dilenen bakışlarıyla kapıyı açtığım an karşı karşıya kalmıştım ama o an bir adım atamamıştım. Şimdi ise anlattıklarıyla kırıklığına yandığım adamın boynuna kollarımı dolayarak sarıldım.
'Bazen sarılmak, kırıklığı onarır.' Sözüyle hareket etmiş olsam da, ruhumda yankılanan nidalar da bana bunun doğru bir şey olduğunu söyledi. Miraç sarılışıma karşılık verdiğinde kollarımı daha fazla sıkılaştırdım.
"Ne yaşadın sen..." İçim burkuldu, gözlerim doldu. Kendimi bir an onun yerine kattığımda o yüklerin altında ezildiğimi hissettim. Ben daha fazlasına dayanamazdım.
"İşimi bitirdiğim an sana geliyordum Zeliş. Rahata ermiş ruhumla sana koşuyordum..." Yüzünü saçlarımın arasında dolaştırdı, kokumu derince soludu. "Karşıma çıktı birden, bana söylediklerinin doğruluğunu kanıtlamak istedi. Sonra... Sonra onunla bir yere gittim. Orada babamı gördüm. Yaşlanmıştı..."
Gözümden düşen bir damla yaş onun çıplak boynuna düştü. Yüzümü iyice boynuna gömdüğümde şakağımdan, saçlarımdan öptü beni güç almak istercesine. Kalbimin çırpınışları ikimizin arasında sesini duyurmaya çalışırken, söylediklerini zihnimde canlandırmakta zorluk çektim. Beynim sulandı adeta, başıma ağrılar girdi. Geri çekildiğinde bende kollarımı ondan çekerek yanağımı kuruladım hızla. Ağladığımı görmesini istemedim.
Bileklerimden tuttu, ellerimi yanaklarımdan uzaklaştırarak kendi avuçlarını yerleştirdi ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Göz çevresi kızarmış koyu gözleri yüzümde dolanırken kahve tonundaki gözlerim onunkilere tutundu.
"Hiçbir şey umrumda değil artık. Sana anlattım çünkü bilmeni istedim."
Her kelimesine ayrı basınç uyguladığı kelimeleriyle kararan gözlerine kıyasla bedeninin gerginliğini yanaklarımda dolaşan elinden hissettim. Ellerim onun bileklerinde yerini aldı ve sakinleştirmek ister gibi okşamaya başladım.
"Bana bir şeylerini anlatman hoşuma gidiyor,"diye itiraf ettim dingin bir sesle.
"Sana bir şey daha söylemek istiyorum ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum."dediğinde kaşlarım çatıldı. Merak duygum kabarmaya başladığında önemli bir şey olduğunu varsayarak başımı salladığım sırada yaklaşarak alnıma dudaklarını bastırdı.
"Korkuyorum."diye fısıldadı yüzü hemen önümde dururken. Soluğunu hissettiğim adamdan sezdiğim bir diğer duygu gözlerinde canladı. Endişeli bir hal alan bakışları çaresizliğin kitabını yazardı. Daha çok meraklanmaya başladığımda rahatsızca yerimde kıpırdayarak dizlerimi yatağa doğru çıkardım ve düzgünce yatağın üzerine oturdum.
"Neyden korkuyorsun anlamıyorum?"
"Ne olursa olsun,"diye başladı cümlelerine. Ağırca zihninden koparıyor ve benim zihnime yerleştiriyordu. "Ben bugün oradan, tüm öğrendiklerimden kaçıp sana geldim. Kimse için değil, senin için. Zeliş olduğun için geldim. Bunu aklından asla çıkarma olur mu?"
"Miraç,"diye anlamadığım cümlelerin nedenini soracakken başparmağını dudaklarımın üzerine bastırdırdı.
"Şimdi değil... Uyuyalım mı?" Kaçıyordu. Soracaklarımdan, anlatacaklarından yahut anlatma ihtimalinden.
Onda sebebini çözemediğim bir şey daha vardı, yine de bugün olanlardan dolayı üzerine gitmek istemedim. Anlatmak isteseydi anlatırdı, az önce olduğu gibi. Uzatmak istemedim bende ve başımı salladım kabul ederek. Son söylediği şey aklımı kurcalıyordu lakin, Miraç anlatmak istemiyorsa bir bildiği vardır dedim içimden. Ellerini yanağımdan uzaklaştırdı ve yatakta kayarak bana yer açtı.
Işıkları söndürdükten sonra onun sağ tarafında yerimi aldım. Yatağa girerek üzerimize ince yorganı örtüm ve yastığıma başımı yaslayarak Miraç'a doğru döndüm. Onunda bana doğru dönüp kollarını bedenime dolamasıyla elimi kaldırdım ve tekrar ateşinin derecesini kendi çapımda ölçtüm. Düşüyordu gitgide ve buna hafif bir tebessümle sevinerek gözlerimi alnından kara gözlerine indirdim.
"Uyu hadi,"diye fısıldadım. "Uykusuzluktan bayılacaksın."
Ellerini belime sarmışken iyice beni kendine çektiğinde sırtımı ona doğru döndüm ve bende kendimce rahat bir konum ayarlayarak gözlerimi kapattım. Şimdi de ellerinin biri karnımın üzerinde, diğerini ise başımın altından geçirmişti. Nefesini ensemde hissederken karnımın üzerindeki sol elini sağ elimle, başımın alından geçirmiş olduğu sağ elini ise sol elimle tuttum ve uyumaya koyuldum.
Günlerdir bu soğuk yatakta tek başıma yatmanın hislerimi körelttiğini düşünecek reddeye gelmiştim. Onsuz olmuyordu, yaşayamıyor her geçen gün ölüyor gibiydim. Yüreğimin bir köşesinde kalan kırıklık yerini koruyor olsa da şu an halimden memnundum.
Bir süre sonra uykuya dalacağım vakitte karnımın üzerindeki elinin işaret parmağını istemsizce sarmaladım ve avucuma alarak uykuya dalacağım sırada arkamda sırtımı yasladığım çıplak bedenin giderek kasıldığını hissettim. Başımın altındaki elinin kasları belirginleşirken uyumaya yüz tutan gözlerimi aralayarak elimi ayırdım parmağından ve uykulu bir halde ona doğru döndüm.
"Ne oldu?"dedim kısık bakışlarıyla durumu çözmeye çalışırken. Ben, uyuduğunu sanıyordum ama onun gözleri bile henüz kapalı değildi.
Elini kaldırarak az önce sarıldığım parmağına kısa bir an baktı. Sonra tekrar indirdi elini ve belime dolayarak beni kendine çekti.
"Hirbir şey, hadi uyu." Sesi bunun aksini söyler gibi gergin çıkmıştı. Kaşlarımı çatarak santimler ötemdeki yüzüne dokundum.
"Neyin var senin? Tuhaf davranıyorsun."
"Bir şeyim yok,"derken ayışığı aydınlattığı gözlerine inanmadığımı belirten bakışlarla bakmaya devam ettim. Kollarını bedenime olabilirmiş gibi daha sıkı sardı ve sesli bir soluk verdi.
"Sadece... Ömür'ü hatırladım bir an. Biz çok küçükken yanımda uyurdu bazen,"derken kısa bir an duraksadı ve gözlerimin en derinliğini görmek ister gibi yoğun bakışlarına maruz etti beni. "Evlerimiz yanyana olduğundan, yengem sürekli bizde olurdu ya da biz onlarda. Öyle günlerde yanyana uyuduğumuz oluyordu ve... Ömür, işaret parmağımı tutmadan uyuyamazdı."
İçime enjekte edilen hislerin anlamını çözmekle uğraşmak istemedim. Elim yanağında dolaşarak uzamış sakallarına kaydı ve sonra tekrar yanağına yerleşti. Derin bir nefes alarak aklımı bulandıran soruyu dudaklarımın arasından dışarı bıraktım.
"Onun hakkında bir şeyler öğrenebildin mi?" Öyle ki babası ve kız kardeşi ortaya çıkmışken, Ömür denen kıza ait tek bir kelime kullanmaması dikkatimden kaçmadı. Hafifçe başını oynatarak doğruladı beni.
"Yaşıyor."dedi sadece. Bununla yetinmeyen ruhumun daha fazlasına ihtiyacı varmış gibi bir soru daha yöneltmek için dudaklarımı araladım.
"Peki... Bugün, onu gördün mü?" Sanki şu dakikada yüreğim atmayı durdurdu ve bu sorunun cevabını bekledi. Yaşıyorsa onu görmüş olmalıydı bir ihtimal. Ancak şöyle bir şey vardı. 'Miraç onu gördüğünde ne hissetmişti?' İşte bu soruyu sormaya cesaretim yoktu. Korkuyordum çünkü. Dağılırdım.
Gözleri yüzümde dolaştı ve sonra kahve gözlerime tekrar yerleştiğinde belimdeki eli süzülerek yanağıma doğru çıktı. Benim elim onun yanağında dolaşırken, onun eli benim yanağımı okşadı. Yanyanaydık, göz göze ve dipdibe. Sıcaklığı tüm yatağı kaplayarak bedenimi ısıtırken, ellerimiz birbirimizin yanağında duruyordu.
"Gördüm." Dedi fısıltılı bir sesle yoğun duyguları ruhuma aktararak.
"Gü-güzel miydi?" Titreyen sesime içimden lanetler yağdırdım. Yaklaşarak alnını alnıma yasladığında gözlerim kendiliğinden kapandı. "En azından yaşıyor olmalarına sevindim."dedim yüz seksen derece dönüş yaparak.
"Bende,"derken dudaklarını tenimde hissettiğim adamın sıcaklığından olsa gerek bedenim alev alırken, yüreğimin naralar attığını duymuş olacak ki üzerimdeki askılı tişörtün açıkta bıraktığı yerden, kalbimin üzerinden öptü.
Başka bir şey sormak istemedim. Kapalı gözlerimin ardından beni sırt üstü çevirerek üzerime çıktığında bu kez dudaklarını boynumda dolaşırtırdı. Ellerimin biri ensesinde, diğeri ise saçlarındaydı. Onu hissetmek çok güzeldi. Bu kadar yakından hissedilen soluğu, dudaklarının tenimde dolaşması ve yatağa yaydığı sıcaklığı. Yokluğu nasılsa belliydi soğuk yatakta uyandığım zamanlar? Biliyorum hatalıydı, gitmemeliydi. Ancak bunun farkındaydı ve kendini affettirmeye çalışıyordu.
Yine de bekleyeceğim, affetmem için ne kadar ileri gideceğini.
Dudaklarını son durak olarak dudaklarımın üzerine bastırdı ve kısa, karşılıklı bir öpücüğün ardından geri çekildi. Bir iç çekiş sesini duysam da gözlerimi açmaktan yana değildim. İyi değildi, bunu hissetmemek imkansız bir şeydi benim için. Her şeyden öte sadece bugün bile teni öyle solgun duruyordu ki, gözlerine her baktığımda üzülmemek elde değildi.
Kolay değildi yaşadıkları, delirmemek ne mümkün? Akıl yok eden türden şeyleri, yaralı ruhu nasıl kaldırabilirdi? Başını göğsümün üzerine koydu ve kollarını bedenime sararak soluklanmaya başladı. Kalp atışlarımı dinliyor gibiydi. Dudaklarımı saçlarının üzerine bastırarak derin bir öpücük bahşettim başının üzerine. Bir süre sonra sakinleşen bedeninin düzenli soluğundan uyumaya başladığını anladığımda saçlarını oksaya okşaya dolu dolu zihnimin yorgunluğuna dayanamadım ve sonunda bende uykuya daldım.
***
Bugün bir ilk yaparak, hayatı sorgulamayı bıraktım. Nedenini, nasılını, kimin ne olduğunu veya olacağını. Bugün ben bir başka uyandım yatağımda. Farklı bir huzurun içinde gizlenen huzursuzlukla uyandım.
Böyle bir şey nasıl olur derseniz anlatayım. Gece boyunda hissetiğim sıcaklığında, kollarında, kolları arasında huzurla uyudum. Şimdi ise bedenime çarparak yapışan bir soğuklukla cenin şeklini almış yatağımda üşüyerek Miraç'a doğru sokulmak isterken, boşluğuyla dank edilen bir zihin ani bir hızla kendine geldi.
Kıpırdandığım yatakta diğer tarafa dönerek Miraç'ı aradı gözlerim ancak buzul bir boşlukla kalakaldı. Güneşin henüz doğmadığı bir vakitte, gecenin bu saatinde nereye gitmişti? Yatakta doğruldum ve oturur bir pozisyonda uykudan yeni uyanmış bir halde etrafa baktım. Banyoda olabilir miydi?
Ayaklarımı yataktan aşağı sarkıtarak parkenin soğuk yüzeyine ayak parmaklarımı değdirdiğimde titreyerek geri çektim ve komidinin ayaklığının hemen yanında bulunan ev terliklerini ayağıma geçirdim. Normalde evde yalın ayak yürümek daha çok hoşuma giderdi ancak bugün huzurlu uyanmamı engelleyen farklı bir soğukluk vardı. İçimden bunun sadece tensel olarak kalmasını diledim.
Ayağa kalkarak banyonun kapısını tıklattım ve, "Miraç?" diye seslendim. "Miraç orda mısın?" Sessizliğin sunduğu bir cevap ile kapıyı açarak içeri girdim, kimse yoktu.
Bu kez odadan ayrılarak merdivenlerden aşağı inmeye başladım. İçimde yine kötü bir his oluşmaya başlamıştı. Tekrar beni bırakıp gitmesinden korkuyordum. Bir haber bile vermeden, dönüp ardına bakmadan gitmesinden çok korkuyordum. Üşüdüğümü hissettiğimde kollarımı kendime doladım ve salona girdim. Derin bir soluğun ardından, onu arkası dönük şömine başında dikilirken buldum. Üzerinde sadece alt eşofman vardı.
"Miraç?"dedim tekrar. Dönüp bakmasını istediğim bir süre zarfında gergin omuzlarıyla önümde dikilmeye devam etti.
Endişelendim onun için ve duraksayan adımlarımı tekrar yönlendirerek hemen arkasında durdurmanın ardından elim omuzuna dokundu. Korkuyordum, aynı zamanda endişeleniyorum onun için. Sessizliği beni kötü etkilemeye başlarken elimle baskı uygulayarak onu kendime doğru çevirdim.
"Miraç iyi misin?"diye sessizce konuştum bana doğru döndüğünde. Gözleri... Gözleri donuk bakıyordu. Duyguları sökülüp alınmışcasına boşluktan doğmaydı. Bir garip oldum o an, bakışlarından ürktüm.
"Özür dilerim,"dedi ifadesi yoksunlaşmış bir sesle. Bu hali beni anılarda dolaştırdı ve en kötü zamanlarımda duraksadı. Miraç, tıpkı ilk günkü kadar soğuk bakıyordu.
"Neden özür diliyorsun?" Sorum öylesine bir şey gibi çıkmıştı dudaklarımın arasından. Ne oldu da dün gece bana aşkını itiraf eden adam eski benliğine dönmüştü? Aklım almıyordu artık tüm bu olanları.
"Özür dilerim." Beni duymuyor gibiydi. Öylece yüzüme bakıyor, bir heykeli andırıyordu. Sesi bile o kadar donuktu ki, neyden bahsettiğini anlayamıyorum. "Özür dilerim çünkü, benim hatam..."
Kaşlarım çatık bir şeyleri çözmeye çalışırken başını eğerek eline baktı. Benim de gözlerim bir an ellerine indiğinde o an farkettiğim şey gözlerimi irileştirdi. Üşüyen bedenim titremeye başladığında korkuyla soluyarak hızla tekrar Miraç'ın koyu gözlerine, sonra çıplak göğsüne ve tüm vücuduna bakmaya başladım.
Çünkü elinde bir bıçak vardı, ucundan kan damlayan bir bıçak.
"Se-sen iyi misin? Kendine zarar mı verdin? Bir yerini mi kestin? Ne oldu?!"
"Hayır,"dedi ve parmaklarını serbest bırakarak bıçağın yere devrilmesini sağladı. Parkeye çarparak düşen bıçağın yankı yaptığı ses kulaklarımı inletmişti sanki, yüzüm buruştu hissettiğim rahatsızlıkla.
"Sana zarar verdim..."dediğinde başımı kaldırarak ilk önce ne demek istediğini anlamak istercesine koyu gözlerine, sonra onun göğsüme doğru baktığını gördüğümde kendi bedenime çevirdim bakışlarımı.
O an farkettim, göğsümün sol tarafının kanıyor olduğunu. Hissizlikle can yakıcı hisler arasında gidip geldiğim saniyelerde üşümemin kaynağını bulmuştum. Canım yanmaya başladığında elim göğsümü buldu hızla. Şok içinde öyle bir çığlık savurdum ki, iki dudağımın arasından korkumu ve acımı iliklerime kadar yaşadım. Alnımda terler birikmeye başlarken, ben hala titriyordum.
"Se-sen ne yaptın..." Acı içinde söylediğim cümleden sonra geriye doğru sendeleyerek dizlerimin üzerine düştüm. Ufak bir iniltili sesim tekrar çığlığa dönüşürken, zihnimin çalkantılı halleri baş ağrıları yaşatmaya başladı. Yaşlar birikmeye başlayan gözlerimi kaldırıp Miraç'a baktığımda yerinde olmaması beni daha çok korkuttu.
"Miraç!" diye seslendim korkuyla salonda. Bu kadar acı çekerken aynı zamanda hissizleşmek beni Miraç'ın yokluğu kadar korkutuyordu. Ağlamaya başlarken üzerimin kanlardan dolayı sırılsıklam olduğunu görmek beni daha beter bir hâle soktu.
"Miraç!"
'Zeliş uyan.'
"Miraç, nerdesin!" Bırakmazdı ki. Beni bu halde, yaralı bir halde burada böylece bırakıp gidemezdi ki.
'Güzelim uyan, kabus görüyorsun.'
"Lütfen gitme..."
'Buradayım, aç gözlerini. Uyan güzelim.'
Oluk oluk akan kan tüm damarlarımı boşaltırken, titreyen bedenim sert bir sarsıntıya maruz kaldı. İlk birkaç saniye soluğum kesildi ve sonra hızla sesli bir iç çekişle gözlerimi araladığımda odamızda olduğumu, tepemde Miraç'ın dikildiğini gördüm. Aniden uzandığım yataktan doğrulurken Miraç'ın ellerini omuzlarımdan iterek yatakta geriye kaydım hızla ve etrafımı, üzerimi, onun ellerini korkulu ve ürkek gözlerle inceledim.
"Kabus gördün,"dedi benim hızlı soluklarıma kıyasla sakin bir sesle. Göğsüm hızla inip kalkarken ellerim altımızda ki çarşafı avucuma sıkıca almıştı. "İyisin, geçti."
Yanıma yaklaştığında gözyaşlarımla ıslanan yanaklarıma baktı ve kaşları çatıldı. Umrumda değildi ağlamam, şu an daha önemli bir şey vardı. Miraç burada ve benimleydi. O an hiç düşünmeden boynuna sarılarak ağlamaya başladığımda kollarıyla beni sardı ve bedenimi kucağına çekti. Gerçek ve rüyayı karıştıracak kadar akli dengemin şaştığını, şu an kendi zihnimin bile iyi olmadığını anlamıştım. Olaylar ne beni dinç tutuyordu, ne de onu. İkimizde yıpranıyorduk ve bizim birbirimizden başka kimsemiz yoktu. Aslında, benim ondan başka kimsem yoktu.
"Geçti, bir şey yok,"diyerek belimi ve saçlarımı okşarken kucağında ağlamam onu ilk defa rahatsız etmedi. "Kötü bir kabustu sadece."
Bir süre beni sakinleştirmeye çalıştı. Kucağında oturuyordum bacaklarım iki yanında ve boynuna sarılıyordum. Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama biraz sakinleşmemin ardından geri çekildiğimde ellerimi boynundan uzaklaştırmadan ıslak kirpiklerimin altından koyu gözlerine baktım. O da ellerinin birini belimden ayırmazken, diğer elinin serçe parmağını naif dokunuşlarla yanaklarıma sürterek ıslaklığı aldı.
"Anlatmak ister misin?"diye sordu. Başımı iki yana sallayarak red ettim.
"Pencerenin kenarındaydım,"çenesinin ucuyla yeni gün aymaya başlayan gökyüzünü gösteren açık pencereyi işaret ettiğinde, kenarda bulunan kültablası dikkatime takıldı. Birkaç taneden fazla izmarit çöpü bulunuyordu.
"Uykunda çığlık atmaya, bir şeyler mırıldanmaya başladığında kabus gördüğünü anladım ve uyandırmak zorunda kaldım."
"Çok kötüydü."dedim boğuk bir sesle. Sabahın seher saatleriydi ve biz, ikimiz uyanıktık. Yine de bu saatte uyanmama rağmen tekrar uyuyabileceğimi sanmıyordum. Onun da bir şeylerden ötürü uykusunun kaçtığını kızarık gözlerinden ve izmaritlerle dolu kültablasından anlayabildim.
Koyu gözlerinde bir duygu doğdu benim bu halimden kaynaklandığını bilerek. Pişmanlığıyla örtüşen hislerin gece karası irislere yansımasının ardından santimler ötemdeki dudaklarını araladı.
"Özür-"devamını getirmesine izin vermeden hızla sağ elimin parmaklarını dudaklarının üzerine örttüm.
"Dileme..."diye fısıldadım kızardığına emin olduğum gözlerimi gözlerinden ayırmadan. Derin bir nefes aldı ve dudaklarının üzerine yaslanmış parmaklarıma bir öpücük kondurdu. Kaydırarak sakkalarına dokundum parmak uçlarımı.
"Birkaç kaç gün önce, kafama sıkmak istedim."dedi birden. Vücuduma akın eden bir soğukluk canımı yaktığında gözlerim tekrar doldu. Şu anın tekrar kabus olmasından şüphe ettim.
Başını iki yana sallayarak, "Ama beni engelleyen bir şey oldu."diye devam etti cümlelerine.
"Senin yanından ayrıldığım gece kafama sıkıp, ölmek istediğim zaman İhtiyar'ın yanındaydım ve bana, 'Seni engelleyen şey ne evlat?' diye sordu. İşte o an aklıma sen geldin... Ben o an kendimden emin oldum, sana bağlandığımı ve sensiz tek bir nefes bile alamayacak olduğumun farkına vardım... Ve dedim ki kendi içimden, 'Bitir çabuk işini Miraç. Çünkü ardında seni bekleyen biri var. Çabuk bitir ve koş sevdiğine..."
Kara gözlerinin derinliklerinde parlayan ışıltı beni bozguna uğrattığında dolup taşmak üzeri olan gözlerimin ardından gülmek ve ağlamak arasında bir duygu kararsızlığıyla ne yapacağımı şaşırıp kaldım. Söyledikleri zihnimin en kıdemli yerinde taht kuruyor, üstünlük taslıyordu. Kalbimin ise şu an hissettiklerini anlatmaya tercüman olacak kimse bulunamazdı.
"Sen benim yaşama sebebimsin kadın..."
Dayanamadım söylediklerine. Birkaç cümle insanı ne kadar mutlu ediyormuş meğer. Boynuna atılarak ona sarıldım ve bu kez mutluluktan akan gözyaşlarıyla boynunu ıslattım. Neler yaşadığımıza değinmek istemiyordum bu duruma gelmek için, ama ucunda kazandığım bir adam vardı.
Meğer kırılamıyormuş insan sevdiğine, bırakıp gitse bile. Küsemem ki ben kimseye,
Bir gülümsemeye bakar, tatlı güzel bir cümleye.
İki kelime, bir çift cümle. Tüm çatlaklığı onarıyordu. Zaten kin tutamazdım ben. Dayanamazdım, çabuk affederdim. Tabii ki şu an sarılmam onu affettiğim anlamına gelmezdi ve bunu o da gayet iyi biliyordu. Yine de sadece yavaş yavaş iyileştiriyordu beni. Gerçek olan farklı bir şey daha söylemek gerekirse, biz beraber iyileşiyorduk aslında.
İşte beni mutlu eden asıl gerçek buydu.
"Bir çanta hazırlayalım kendimize, gidelim buradan. Birkaç gün uzaklaşmak belki iyi gelir."
"Nereye gideceğiz?"dedim geri çekilerek kalbime Lav ateşi düşüren gözlere baktığımda.
"Dağ evine..."
Bazen insan yoruluyordu her şeyden, herkesten. Ruhen ve bedenen yıpranıyordu, hislerini kaybediyordu. Ve bunu birbirine yapan insanlardı. Sorsan, hep bir nedeni vardır yaşattığının ve yaptığının. İyi olmak suç. Sen iyisen, karşındaki kötü. Menfaat uğruna kendi kanındakilerini bile harcarlar yine de durmazlardı kötü insanlar. Sen ona, o başkasına ve başkası döner sana getirirdi laneti.
İnsanlara anlatmak şöyle dursun, kimse lanetinin farkında değildi. Peki, kimdi kötü insan? Nerede artık iyi insan? Kusursuzluk aradığımız şu dünyada, kusurlarımıza ayna tutar olmuştu insanlar. Ve körelen hislerle tavanı izlemek düşerdi yorgun insanlara. Düşünmekten bile yorulan bir beden, hislerini kaybetmiş bir ruhtan farksız geliyordu artık.
Ve biz yorgunduk, çok yorgunduk.
***
Bölüm Sonu...
Bölümle ilgili bol bol yorumlarınızı bekliyorum♡♡
♡♡Söz vermiyorum ama bu hafta olmazsa diğer haftaya bölümü atmaya çalışacağım. SEVİLİYORSUNUZ♡♡
...
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro