4.BÖLÜM
Katmer katmer biriken acılarım, bana olgun olmayı öğretti...
Kader denizinde bindiğim kayıkta nereye gideceğimi bilmeden oturup bekliyordum. Kendiliğinden hareket eden kayık her gittiği yönde bir darbe alırken daha ne kadar dayanabileceğini düşündüm. Son darbeyi ise babamdan yemiştim.
Babamın vurduğu darbeyle savrulan kayık, kader denizinde sürünüp giderken son durak olan neresi bu kez diyerek bekledim. Ancak son durağa kadar gideceğini sanarken kayığın parçalanacağını kim bilebilirdi ki? Parçalanmıştı ve ben o kayıkla birlikte yok oluyordum. Kayık ile beraber kader denizine batıyordum.
Düşüncelerimin içinden başımdan aşağı akan suya odaklandım. Bu akıp giden su gibi buharlaşarak yok olup gitmek istiyordum. Sanırım bu gece dileğim gerçekleşecekti. Yok olacaktım. O adam. Miraç, bana dokunurken yok olup gidecektim. Sorun olan şey ise, bunu bile bile teklifini kabul etmiştim. Babam için...
Üzerime siyah kısa bornozu geçirerek banyodan çıkarken en azından doymuş karnım için seviniyordum. Miraç'a kabul ettiğimi söyledikten sonra beni ilk uyandığım odaya göndermişti ve ardından bir tepside getirdiği yemeği yememi istemişti. Bende itiraz etmeden ve aç olduğum için yemiştim.
Rahatsız olduğum farketmesine rağmen yemeğimi bitirene kadar başımda bekledi ve bitirdiğim tepsideki yemeği tekrar götürürken duş almam gerektiğini söyledi. Daha doğrusu emir vermişti. Bu gün. Sadece bugün, bu yüksek dozdaki emirlerine katlanıyordum. Bitecekti herşey bugün. Bu gece istediği olmayacaktı!
Derin bir nefes çekerek odaya girdiğimde hala yatağın yanında duran bavula doğru ilerledim. Ancak yatağın üzerinde gördüğüm şey duraksamamı sağlamıştı. Yatağa doğru adımlarımı yöneltim ve hafif eğilerek yatağın üzerindeki elbiseyi parmaklarımın arasına aldıktan sonra tekrar doğruldum.
Ellerimde duran elbiseyi süzerken güzelliğine hayran kalmıştım. Beyaz ince askılı, dantelli, etek tarafı kabarıktı ve kısaydı. Çok güzel bir elbiseydi gerçekten. Tıpkı gelinlik gibi. Ancak ben bunu giyemezdim. İstesemde giyemem. Ben kısa eteklere ve kısa elbiselere küçükken küsmüştüm. Küsmek zorunda kalmıştım.
Elimdeki elbiseyi tekrar yatağa bıraktım ve bavuluma doğru yürüdüm. Dizlerimin üzerine çökerek bavulu açtım ve içinden beyaz dar paça bir pantolon çıkardım. Üzerine ise yine beyaz kalın askılı bir kazak çıkardım. İç çamaşırlarınıda çıkardıktan sonra ayağa kalkarak bornozumu çözdüm ve çıkardıklarımı giymeye başladım.
Beyaz rengini bilerek seçmiştim. Beyaz renk. Hem gelinliğin hemde kefenin rengiydi. Bugünü ancak bu renk temsil ederdi. Bugün benim evliliğim için atılmayacaktı o imza. Ölümüm için de atılacaktı. Bugün Zeliha'ın ölüm günüydü. Bugün Zeliha'ın hayatının son bulduğu gündü.
Üzerimi giydikten sonra banyoya tekrar yürüdüm ve dolaptan bir havlu çıkarttım. Havluyu saçlarıma yerleştirerek kuruturken odaya tekrar yürüdüm. Duş almadan önce banyoyu karıştırmam sonucu neyin nerede olduğunu öğrenmem iyi olmuştu. Aynanın önüne doğru giderken birden açılan kapıyla irkildim ve bu elimdeki havlunun korkuyla yere düşmesini sağlamıştı.
Gelen kişiyle gözlerimi devirmemek için çaba sarf ederken dilimi susmak için hafif ıssırdım. Bu adama kapı çalmayı öğreten olmadı mı!? Tabi bunu yüzüne karşı söyleyemezdim. Zaten sinirli yüzü ağzımı açarsam dilimi keseceğini gösteriyordu. Bu adam yapardı. Ancak yine neye sinirlenmişti ki?
"Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz lan!" Odada yankılanan sesiyle tekrar irkilirken hızla bana doğru geldi ve omuzlarımı tuttuğu iri elleriyle sarsmaya başladı.
"O aptal baban beni kandıracağını mı sandı küçük aklıyla!" Sarsarak bağırmasına bir anlam veremezken gözlerim korkuyla dolmaya başlamıştı bile.
"Ne diyorsun, anlamıyorum." Gerçektende anlamıyordum. Neyden bahsettiğini bile bilmiyordum ki. Babam yine ne yapmıştı bu adama?
Omuzumu geriye doğru iterek bırakırken son anda dengemi yakalayarak düşmekten kurtuldum. Sinirle elini cebine atarak bir kimlik çıkarırken tekrar aslan kükremesine benzeyen sesini işittim.
"Bu kimlik sahte! Haberin yokmuş gibi de yapma!" Elindeki pembe kimliği yüzüme doğru sallarken, o kimliğin benim olduğunu sonradan anladım.
"Ama," derken dudaklarım hangi kelimeyi kuracağını şaşırmıştı. Bu şaşkınlık yüzümede yansıdığından emindim.
"Bu... Nasıl olur?"
Aklım ermiyordu. Kimliğimin sahte olması imkansızdı. Ben o kimliği küçüklüğümden beridir kullanıyordum. Babam kimliğimi geç çıkarmıştı. İlk okula başladığımda, bu kimliğide kullanmaya başladığımı hatırlıyorum. Şimdiye kadar hiçbir sorun yoktu bu kimlikte. Nasıl sahte çıkardı ki?
"Orasını sen söyleyeceksin. Babanla birlikte mi planladınız bunu?"
Gözlerim bir anda koyu gözlere çıkarken ne söyleyeceğimi düşündüm. Ancak, bu adama ne dersem, ne söylersem inanmayacağını duygusuz bakan gözlerden anlayabiliyordum. Başımı iki yana sallarken gözlerinden gelen ürkütücü hisle birkez daha titredim.
"Yemin ederim öyle birşey yok. Ben bilmiyorum, yıllardır bu kimliği kullanıyordum. Nasıl sahte çıkar bende anlamadım."
Kelimelerim bir bir tükenirken dudaklarımı birbirine bastırdım ve kollarımı vücuduma sardım. Boşuna konuşuyorum. Bu adam bana asla inanmayacak, biliyorum. Kendim bile kimliğim sahte çıkmasına inanamazken, bunu başkasına nasıl anlatabilirdim ki?
"Ne olursa olsun," Gözlerini bana dikerken korkuyla kaçırdım kahvelerimi ve gerginlikle etrafı süzdüm.
"Bu evlilikten kurtuluşun yok."
Derin bir iç çekerken 'biliyorum' dedim içimden. 'Biliyorum kurtuluşum yok.' Ama kendi kurtuluşumu kendim yaratacağım. Öyle yada böyle. Bugün kurtulacağım.
"Kimliğini hallediyorlar, herşey hazır oluyor. Bugün hiçbir aksilik olmayacak. Bir kaç saat sonra ve bu gece gerçekten karım olacaksın."
Cümlelerini bitirdikten sonra arkasını dönerek kapıya bir kaç adım atmasıyla ne zaman tuttuğumu bilmediğim soluğumu salarken olduğu yerde durması tekrar nefesimi tutmamı sağlamıştı.
Bana doğru döndüğünde istemsizce vücuduma sardığım kollarımı daha çok sıktım. Kirpiklerimin altından korkarak ona baktığımda çatılan kaşlarıyla birlikte üzerimi süzdüğünü farkettim.
"Elbiseyi neden giymedin?" Düz bir sesle söylerken her an patlamak üzeri gibi duran bedeninin ardından elleri yumruk şeklini aldı.
"Ş-şey," kekelememe yüzüm buruşurken titreyen dudaklarımı tekrar hareket ettirdim.
"Çok kısa."
"Demek çok kısa," sinirle alt dudağını ağzının içine yuvarladı.
"Sabrımı mı sınıyorsun anlamadım! O elbiseyi hemen giyeceksin. Yoksa ben giydirmesini çok iyi bilirim ve inan bundan çok büyük bir zevk alırım."
Arkasını dönerek tekrar kapıya doğru yürürken bu kez ben onu durdurdum.
"Giyemem!"dedim birden sesimi yükselterek. Giyebilseydim giyerdim. Neden bu kadar zorluyordu ki? Neden anlamaya çalışmıyordu?
Ağır bir şekilde bana doğru döndüğünde gözlerinde gördüğüm sinir dalgası beni şuracıkta boğacak nitelikteydi. Az önce sesimi yükselttiğime mi yoksa dediğini yapmadığıma mı sinirledi bilmiyorum ama her ikiside olabilirdi.
"Giyemem." Bu kez fısıldayarak söylediğim kelimenin ona ulaştığından emin değildim.
Bana doğru attığı adımla birlikte vücuduma sardığım kollarımı çözerek korkuyla bir adım geriledim. Ellerimi birbirine sürterken titreyen vücudumun sakinleşmesi dileğiyle derin bir soluk çektim içime ancak bir fayda etmedi.
"Neden," derken tek kaşını kaldırmıştı.
"Sadece kısa diye mi giymiyorsun?"
Şüpheyle beni süzerken gözlerimi kaçırdım ve terleyen avuç içlerimi pantolonuma sürdüm. Ona nedenini söyleyemezdim. Tabiki sadece kısa olduğu için değildi. Ben elbiseleri çok severdim ancak kısa elbise giyemezdim. Babamın yüzünden bir hevesimden daha mahrum kalmıştım.
"Cevap ver!" Birden patlayan bomba gibi tekrar kollarımı iri ellerine sararken sarsmasıyla ağzımdan bir hıçkırık kaçmıştı.
"Bacağım..." Gözyaşlarım bir yağmur misali damla damla süzülmeye başladı yanaklarımdan.
"Bacağımda... Yanık izi var."
Hıçkırıklarımın arasından söylediklerimle birlikte kollarımı sarsmayı bırakırken bulanık gözlerim yere odaklanmıştı. Gözyaşlarım ise durmadan akıyordu.
"Yalan söyleme!" Ellerimle yanaklarımı kurulayarak ona sinirli bir bakış attım. Bu durumda nasıl yalan söyleyebilirdim ki? Bu adam kendinden başka hiç mi birşeye güvenmiyordu? Hatta kendine bile güvendiğinden şüpheliydim.
"Yalan söylemiyorum." Neden söyleyeyim ki? Şu ana kadar ona hiç yalan söylememiştim. Evet, doğruydu. Bacağımda, sol baldırımda yanık izi vardı.
"Bakacağım." Sıktığı dişlerinin arasından kurduğu kelimeyle birlikte gözlerim hızla ona dönerken gözbebeklerim irileşmişti.
"Hayır." Bir adım daha korkuyla gerilerken titreyen ellerimi sıktım.
"Hani yalan söylemiyordun? Yalan söylemiyorsan bakmama izin vereceksin. Hem zaten birkaç saat sonra karım olacaksın. Utanmana gerek yok."
Sırıtırak söyledikleriyle acı gerçek bir kez daha yüzüme çarparken bir yaş daha süzüldü yanaklarımdan. Doğruydu bir kaç saat sonra karısı olacaktım. Yanık izini göstermesem bile bana yalancı gözüyle bakacaktı ve benden iyice şüphelenecekti. Sadece bugün, aklımdaki sahneyi kurgulamam için izin vermem gerekiyordu ona. Başımı olumlu yönde sallayarak bana doğru yaklaşmasını sağlarken kıpırdamadım.
Önümde duran bedenine bakmayarak yüzümü çevirdim. Bugün, sadece bugün katlanmalıydım bu olanlara. Sonrası ise planladığımı devreye sokacak sonsuza kadar kurtulacaktım.
Parmakları pantolonumun düğmesini açtığını hissedebiliyordum ancak yüzümü ona doğru çevirmeden bekledim. Yalan söylemediğimi anlaması için bekledim. Tek dizinin üzerine çöktüğünü gözümün ucuyla görürken titreyen dudağımı birbirine bastırdım.
Son olarak pantolonum dizlerime kadar sıyrılırken titreyen vücuduma söz geçiremiyordum. Nedenini anlamıyordum ancak korkudan olduğunu var sayıyordum. Başka neyden olacaktı ki? Bunu neden yapıyordu anlamıyorum. Görmesi neyi çözecekti?
Duygularına ters, sıcak parmaklarını yanık lekesinin üzerinde hissederken aklıma babamın bunu yaptığı gün geldi. Küçücükken ufacık bir sebepten ötürü cezalandırılmıştım. Annemin yok olmasının ardından yeni taşındığımız evde ilk günümüzdü. Hoş, zaten her sene babamın isteği üzerine ev değiştiriyorduk. Sadece bu son evde uzun süre kalmıştık.
Dışarı çıkmak istemiştim ancak babam izin vermemişti ve bende çocuk aklımla dinlemeyerek gizlice çıkmıştım. Akşama kadar sokaktaki çocuklarla oyun oynamış ve sonra acıktığımda eve gelmiştim. Babam o kadar sinirlenmişti ki bağırıp çağırıyordu.
Masaya oturmamla beraber sinirle elini sallamıştı ve eli sıcak çaydanlığa çarparak yeni demlediği çayı üzerime devirmişti. Öyle bir çığlık atmıştım ki, küçük bedenimden o ses nasıl çıktı hâlâ anlamış değilim. Tabi o kadar acıya bu kadar ses çıkması doğaldı. Babamın üzerimde bıraktığı iz ömür boyu kalıcıydı.
"Bu nasıl oldu?"
Düşüncelerim bir duman misali dağılırken gözlerimi ona çevirmeden dizlerime kadar sıyırdığı pantolonumu kaldırdım ve tekrar düğmesini kapattım. Sorduğu soruyu ise duymazdan gelmeye çalıştım.
"Bir soru sordum." Ayağa kalktığını hissederken yerimde rahatsızca kıpırdadım. Neden bu kadar irdeliyordu? Bunu kimin yaptığını öğrendiğinde eline ne geçecekti ki?
"Zeliş..." Uyarır gibi gelen ses tonuyla gözlerim kendiliğinden onun koyu gözlerine karıştı. Bana ilk defa adımla sesleniyordu. Hatta adımı değil; tüm çevremin söyleyerek kısalttığı ismim. 'Zeliş.' Onun bu şekilde ismimi söylemeye hakkı yoktu.
"Babam-" diyerek söze başlarken birden cümlemi adeta bir bıcak gibi kesti.
"Aptal," Sinirle dişlerini sıkarken çene kemiği belirginleşmişti.
"Aptalsın! Babanın sana yaptıklarını göremeyecek kadar aptal. Sana yaptıklarına rağmen onun için düştüğün şu duruma bak. Onun yüzünden bu hâldesin ve sen yine onu savunuyorsun!"
Söyledikleriyle gözlerimi kaçırırken bir kez daha haklı olmasına sinirlendim. Evet, haklıydı ancak birşeyi gözden kaçırıyordu. O benim babamdı ve bacağımdaki izi bilerek yapmamıştı. Kim isterki kızını bilerek yakmayı? Babamın ne kadar kötü biri olduğunu biliyordum ancak bir o kadar yumuşak yûreği vardı. Sadece kimseye göstermiyordu.
"Yazık sana." Bu kez duraksamadan odadan çıktığında sözleriyle yıktığı birini ardında bırakmıştı. Beni yıkan cümleler bir bir yüreğime saplanırken bu acının son bulacak günün olmasını diledim.
Sadece diledim...
****
"Siz sayın, Zeliha Gürmen. Yanınızda oturan Sayın Miraç Uluhan Beyi hiç kimsenin etkisi ve baskısı olmaksızın kendi özgür iradeniz ile eş olarak kabul ediyor musunuz?"
Böyle başladı bir diğer hayatımı yıkan sözler. Ne diyeceğimi bilmeden bir umut vazgeçmesi için Miraç'a bakmıştım ancak bana ilettiği gözlerindeki kıvılcımlar benim umutlarımı bir bir yıkmıştı.
"Evet." Dememin ardından aynı soru ona çevrilmişti ve hemen ardından atılan imzalar... Aynı sırada benim ölümüme atılmıştı o imzalar.
Her ne olursa olsun. Nasıl evlenirsek evlenelim, artık karı kocaydık. Bunun sahtesi veya şakası olmazdı. Bugün için planlamış olduklarımda ise bir aksilik çıkarsa diye ondan ilk defa birşey istedim. Ne kadar şaşırsamda dediğimi yapmasına, içimde yanan ateşe azıcıkta olsa biraz su serpmişti.
Ondan dini nikah istemiştim. Bu bir ihtimale karşı bir istekti sadece. Onun bu isteğimle kıvrılan dudakları korkutmuştu beni ancak dediğimi yapmıştı. Bana söylediği tek cümle ise, "Evliliğimizi kabullenmen göz yaşartıcı Karıcığım."
Dini nikahın ardından tekrar odaya gönderdi beni. Şuan ise oda da bir oraya bir buraya yürüyerek mekik dokuyordum. Bir yandan ne zaman huy edindiğimi bilmediğim ama şu sıralar sürekli yaptığım gibi serçe parmağımın tırnağını kemirip duruyordum.
Birazdan odaya gelecekti. Ancak biran önce planladığım şeyi yapmam gerekiyordu. Yoksa olacakları düşünmek bile istemiyorum. O Miraç denen adamın bana dokunmasına izin veremezdim. Böyle birşey olmayacak.
Derin bir solukla olduğum yerde dururken ellerimi gerginlikle saçlarıma attım.
'Sakin ol Zeliş'
'Sakin ol. Bitecek herşey.'
Birden açılan kapı irkilmemi sağlarken onun içeri girmesiyle titrek bir nefes aldım. Bu kadar korkak olmamalıydım. Yoksa bunu nasıl yapacaktım ki? Kendime güvenim olmalıydı. Benim bu hayatta yerim yoktu ve ait olduğum yere gitmeliydim.
Bana doğru gelmesini izlerken nasıl bu odadan çıkacağımı düşündüm. Bir yolunu bularak mutfağa gitmeliyim. Oradan bir bıçak ya da başka birşey bulmalıydım. Evet, bunu yapacağım. Bu odadan birimiz sağ çıkacaktı. Ya O yada ben, ki sonuç belliydi zaten.
Yanımdan geçerek üzerindeki çeketi çıkarttı ve koltuğun üzerine bırakırken, aklıma gelenle birlikte dudaklarım aralandı.
"Ben susadım. Su içeceğim." diyerek kapıya doğru hızla yürüdüm.
Ancak attığım birkaç adımdan sonra konuşmasını iştirken duraksamıştım.
"Sürahi burda var ve içi su dolu."
Derince bir yutkunmayla ona doğru döndüğümde hafif gülümsediğini farkettim. Yine oluyordu işte. Gülümsemesi bu kez neye sebep olacaktı çok merak ediyorum. Her gülüşünde fırtınalar çıkaran gülüş, bu kez neye mâal olacaktı?
Attığım adımları geri giderken ne yapacağımı düşündüm. Bu odadan çıkmama izin vermeyeceğini tahmin etmem gerekirdi. Hemen birşeyler düşünmeliydim. Ama ne? Ne yapmalıyım? Gözüm bir an ona dönerken bir diğer duraksamamı sağlayan şey ise silahtı. Elindeki silahı komidinin çekmecesine koyarak doğruldu ve bana doğru yürüdü.
Yavaş adımlarla yanıma yaklaştığında gözlerini bir an olsun benden ayırmadan ellerini belime sardı ve kendi bededine yapıştırdı. Kalbim sanki yerinden çıkcakmış gibi hızlı atıyorken bedenime birçok duygu akın etti. Korkuyordum. Planladığım şeyi gerçekleştirememiştim ve birazdan tamamen onun olacaktım. Bunu yapamazdım. Ben bunu kaldıramazdım.
Sert çehreli yüzünü yaklaştırarak boynuma gömdü ve derin bir nefes aldığını hissettim. Vücudum tiremeye başlamıştı. Gözlerimi gür siyah saçlarından çekerek tekrar komidine çevirdiğimde herşeyin son bulacağı aletin o çekmecede olması beynime yerleşti. Buna ancak o silah son verebilirdi.
Dudaklarını boynumda hissederken bir anda ellerimi göğsüne koyarak tüm gücümle ittim ve komidine doğru koştum. Beklemediğinden birkaç adım sendelerken ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ama geç kalmıştı.
Çekmeceden çıkardığım silahı ona yönelirken ilk defa bir duygu yakalamıştım gözlerinde. Şaşkınlığın sarmış olduğu koyu gözlerine bakarken, ona yönelttiğim elimdeki silahı iki elimle sıkıca tuttum.
"Beni mi vuracaksın?" İki kaşını kavaya kaldırmış inanamazca bana bakarken başımı iki yana salladım.
Sağ elime tamamen bıraktığım silahı şakağıma dayarken gözyaşlarım akmaya başlamıştı. Bu hareketimle şaşkınlığı bir kat daha artan gözleri irileşti. Evet, düşündüğüm buydu. Hayatıma son vermek.
"Zeliş saçmalama indir o silahı!" Umrumda değildi artık hiç birşey. Benim hayatım zaten bugün bitmişti.
"Ne yaptım ben sana?" Titreyen dudaklarımı birbirine bastırırken gözyaşlarımı durduramıyordum.
"Ben sana ne yaptım!? Hayatımı mahfedecek kadar ne yaptım sana!? Babamın hatasını bana yükledin. Ama izin vermeyeceğim," derken başımı iki yana tekrar salladım. Anlamıyorum. Hiçbir zamanda anlamayacağım. Onun bana bu kadar acı çektirmeye hakkı yoktu.
"Daha fazla hayatımı yıkmana izin vermeyeceğim."
Burada, bu saatte bitecekti herşey. Zeliş'in hayatı son bulacaktı. Benim hiç olmayan ancak herzaman umutla beklediğim huzurum artık yoktu. Babam dahil herkes ânt içmiş gibi hayatımı, tüm Dünya'mı yok ediyordu. Ama artık izin vermeyeceğim.
İşaret parmağım tetiğe ağır bir şekilde baskı uygularken sıkıca tuttuğum silahı biraz daha sıktım avucumda ve gözkapaklarımı kapattım. Ancak yaptığım hatayı son anda farkettim.
Birden elimde hissettiğim bir başka el ile yumduğum gözlerimi açarken, Miraç'ın silahı elimden çekiştirdiğini farkettim ama almasına izin vermedim. Bende onunla birlikte iki elimle silahı tutarak çekiştirmeye başladım.
"Zeliş! Bırak şunu!"
"Hayır!"
"Bırak dedim!"
Bırakmadım. Silahı bir an olsun elimden bırakmazken silah yönünü çevirmişti. Boğuşurken birbirimizin çekiştirdiği silah ikimizin arasında sıkışmış yönünü bir ona bir bana mekik dokuyarak çevriliyordu. Ama benim bırakmak gibi bir niyetim olmadığı kadar onunda yoktu. Onun gücüne rağmen, parmaklarım morarırcasına kadar pes etmiyordum. Etmeyeceğimde.
Aramızda mekik dokuyan silah biranda patlarken odada büyük bir ses yankılanmıştı. Yükselen ses ile ikimizde olduğumuz yerde durmuş ve çekiştirmeyi bırakmıştık. İrice açılmış gözlerimiz ise birbirine kitlenmişti. Dediğim gibi bu odadan birimiz sağ çıkacaktı....
*****
Bölüm sonu.
Biliyorum çok gıcığım böyle bir yerde bırakmamalıydım :D
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro