Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

38.BÖLÜM


Bölüm müziği; Ahmet Kaya / Doruklara Sevdalandım

***

"Ellerime Bulaşan Kan Kadar Olamadın Sen.
Hep Bir Mesafe..."

"Zaman Kul İçin Değerlidir Derler; Bizimkisi Sanırım Ucuz."

2 Hafta sonra...

İnsanoğlu arsız bir yaratıktan ibarettir derler. Sonunun neyle biteceğini bildiğimiz, evet bildiğimiz yollara adım atmaktan çekinmeden ve iflah olmadan devam ediyorduk. Doğruyu yanlışı ayırt edebilecek bir aklımız olsa da bazen öyle şeyler yapıyorduk ki, sanki bedeli yokmuş gibi.

Mesela bir cenazeye katılma merasimini düşünelim.

Musalla taşına yatırılan cansız ve tüm kanı çekilmiş ölü bir beden. Sonra onun beyaz bir kefene sarılışı, tabuta yerleştirilmesi. En sonu ise, gözlerimizin önünde kefene sarılmış bedenin iki metrelik bir çukura yerleştirilerek üzerine toprak atılması. En acı olanı da ne biliyor musunuz?

En acısı, o ölü bedenin saatler önce başına geleceklerden habersiz gülümsüyor oluşu...

İşte anlatılmak istenen bu. Gözlerimizin önünde bir hayat sönüyor. Ve biz bunun, bizim de başımıza gelebileceğini düşünmeden zamanımızı boşa harcıyorduk.
Acımasızca.

Hayat kısa, ölüm ise aniden gelebiliyor. Bu yüzden aldığımız her nefesin bedelini, kendi zamanımızdan alınan gün gibi hesaplamamız gerekiyordu. Aldığınız her nefes, ömründen çalınıyor gibi düşünmek. Buna karşın, hayatımızı iyi ki demekle harcayacağımız anılar biriktirmekle birlikte, bir günlük yaprağı misali, karalamak için kalemi kendi avucumuza almalıydık.

Öyle de yaptım.

Yani kısmen...

Umutsuzca çıktığım dördüncü kafeden daha omuzlarım düşük ayrılırken, telefonumun melodisini duymazdan gelmeyi denedim. Kesinlikle sessize almam gerekiyordu. Aksi halde Miraç bir an bile pes etmeyecek tüm şehiri alt üst ederek, üşenmeden sokakları turlayacak ve beni bulacaktı. Bir an bu düşünceyle yürüdüğüm kaldırımın ortasında duraksadım.

Ben Miraç için bu kadar değerli miydim? Beni umursayacak kadar, bana ulaşamadığı her an şehiri üzerime yıkacak kadar onun için özel miydim? Belki de onu dinlemediğim için ve bu yüzden beni cezalandırmak mâabında beni bulacak, bir güzel sinirini kusacaktı. Bu yüzden beni bulması için tüm adamlarını dört bir yana salmış bile olabilirdi.

Kendimle savaştığım iç dünyamdan beni çıkaran şey yanımdan geçen insanların tuhaf bakışları oldu. İşlek cadde de, kaldırım ortasında öylece duruyor oluşum tabii ki insanlar tarafından garip karşılanıyordu. Ve tabi susmayan telefonumu es geçmek olmazdı. Daha fazla rezil olmadan yürümeye kaldığım yerden devam ettim ve derin bir iç çekerek, çantamdan telefonumu çıkarttığımda tahmin etmekle kalmayıp emin olduğum kişinin aramasını dayanamayarak cevapladım.

"O telefonu süs diye mi taşıyorsun sen yanında Zeliş!! Saatlerdir neden açılmıyor o telefon!! Lan!!..." Kükreyen sesiyle kulak zarımı istila etmesi yetmezmiş gibi dudaklarımı aralamama izin vermeden telefonun diğer ucundan bağırmaya devam etti.
"Lan korumalardan kaçmak ne demek!!"

Sonunda sustuğunda aldığı sert solukları sanki yanıbaşımdaymış gibi ense köklerimi karıncalandırdı. Etkisi yüksek olan bedenin yokluğu belirsizken, sesi tüm boşluğu doldurmaya yetiyordu. Henüz sabah onun yanından ayrılmışken, şimdi sesiyle tuhaf gelen duyguların anlamlarını sözcüklerde bulamazdınız.

Ve evet, onun da dediği gibi henüz iki saat önce peşime koruma diye taktığı adamları atlatmıştım. Çünkü öyle gerekiyordu. Bunu yapmam için beni zorlayan ta kendisiydi. Israrla ona bugün kendime iş bulmaya çıkacağımı söylememe rağmen, benimle inada girmişti ve buna kesin bir dille izin vermemişti.

'Benim neyim varsa senindir, istediğin kadar kullanabilirsin. Ama bir işe girip çalışmayı aklından çıkaracaksın!'

Buna karşılık sabah esaslı bir tartışmaya girmiştik. Ne vardı ki güzel bir sabaha onunla birlikte uyanmaya alışmışken, bana iş konusunda baskı yapması erittiği tüm buzları tekrar dondurmuştu. Belki amacı kötü değildi ama ben hakkım olmayan parayı gönül rahatlığıyla harcayamazdım. Bu yüzden de onun sabah kapıyı sertçe vurup gitmesinin ardından hazırlanıp ben de evden çıkmıştım. Peşime takılan korumaları farkettiğimde ise birkaç karmaşık sokağa girmiş ve en sonunda kalabalık bir pazarın içine dalarak izimi kaybettirmiştim. Şimdi ise yana yana iş arıyordum.

"Neredesin diye sormuyorum..."dedi sert bir sesle beni düşüncelerimin arasından kopararak. "Neredesin diye sormuyorum çünkü s*ktiğimin neresindeysen hemen bir taksi çevirip eve geçiyorsun!"

Sinirli olduğunu bilmek beni ûrkütmüyor değil, ancak başladığım işi olumlu bir sonuç almadan bırakamazdım. İnadım tuttuğunda asla vazgeçemiyordum ve bunu yapmaya beni kendi zorlamışken pes etmeyeceğim. Kırılması gereken bir inat varsa bu onun olması gerekiyordu.

"Hayır Miraç,"diye mırıldandım yanımda olamadığından ötürü gelen bir rahatlıkla. "Eğer sabah beni dinleseydin şimdi bu durumda olmazdık. Benim bir işe ihtiyacım var, ne kadar izin vermesen de ben çalışacağım."

"Ne işinden bahsediyorsun sen kadın?!!" Kulaklarımı delecek nitelikte gelen bir kükreyişle istemsizce yüz buruşturdum ve hafif telefonu sağ kulağımdan uzaklaştırdım. Kesinlikle sinirden delirmişti!

"Zibilyon tane düşman seni yakalamak için an kolluyor ve sen gerizekalı gibi tutturmuş iş diyorsun!!" Derin derin soluklarını işitirken kükremesi bir anlık duraksadı ve sakinleşmek ister gibi, "Eve geç," diye mırıldandı, 'bu sana son uyarım' dercesine.

"Akşam görüşürüz Miraç," telefonu kulağımdan uzaklaştırarak kapatacağım sırada söylenmelerini işitiyordum. "Zeliş sana ev-" demesine kalmadan kesilen sesinin devamı zihnimde yankılanıyordu. Telefonu bu kez sessize alarak tekrar çantama attım.

Geçtiğim yollarda gözlerim her ne kadar iş ilanları arasa da zihnim apayrı bölgeleri turluyordu. Miraç şu an öfkeden deliye dönmüştü. Bunu anlamamak aptallıktı. Bir yanım ürkek bir ceylan misali akşam karşılacağım Miraç'ın öfkesini düşünüyor ve korkuyordu. Diğer yanım ise dizginleri elime almamı ve beni eskisi gibi kendine esir etmemesi için dik durmamı tembihliyordu. Diğer yanım fazlasıyla ağır bassa da olduğum durumun anormalliği karşısında pek bir işe yarayacak gibi görünmüyordu. Çünkü Miraç normal bir adam değildi. Ne kendinin yönetilmesine izin verirdi, ne de onun sözünden çıkılmasına.

Bir süre daha boş boş yürüdüğümde yorgun bacaklarımı dinlendirme mâabında deniz kenarında boş bir banka oturdum ve denizin üzerinde uçan martıları izlemeye koyuldum. Temiz havayı derince soluyarak ferahlamak isterken, içimde bir yerlerde sıkıntılı bir his peydahlandı. Nedenini bilmediğim bu hissi görmezden gelerek, geçen şu iki haftada ne kadar da huzurlu hissettiğimi düşündüm.

Evet, huzurluydum.

Huzurluyum.

Belki biraz da tüm olanlara rağmen, Mutlu.

İki hafta boyunca Miraç ile hiç tartışmaya girmemiş, beraber aynı masaya, koltuğa oturmuş ve hatta aynı yatakta uyumuştuk. Bunda bir gariplik yoktu belki ama değişiklik vardı. Hem de çok fazla.

Gece uyumadan önce bana sarılışı mesala. Bir alışkanlık gibi. Ben yatağa girene kadar uyumuyordu ve yatağa geçtiğim an ise güçlü kollarıyla sarmalıyordu beni. İç içe geçercesine sarılmasının ardından saçlarımın üzerinden veya boynumdan derin bir iç çekiyor ve sonra uykuya dalıyordu.

Sabah ise bazen benden önce uyanıyordu. Bazen de ben onu uyandırmadan uyanmıyordu. İlk günlerde bana sarılarak uyuması ise beni öyle bir bozguna uğratıyordu ki, tıpkı bir aptal gibi öylece kalakalıyordum. Sonraki günlerde ise, daha o sarılmadan ben ona yöneliyordum ve sıcak göğsünde bir kedi gibi kıvrılıyordum.

Ancak son günlerde bu alışkanlıkta tuhaf bir sallanma oldu. Gece geç geliyor ve sabah ben uyanmadan gidiyordu. Fırsatını bulup sorduğumda ise işlerin yoğunlaşmaya başladığından bahsetmişti. Tam anlayamadım ancak dün, işlerinde bir aksilik olduğu ve ne hasap olduğunu bilmediğim bir şeyin üzerinde eksik bir şeylerin çıktığını, telefon konuşmasıyla şahit olmuştum. Bu sabah ise erkenden çıkıp gitmesine izin vermeden kendi iş konumu açmıştım ve büyük bir red cevabıyla öylece durmuştum ortada. Beni tam olarak dinlememişti bile.

Şimdi de bu umursamazlığın cezasını çekiyordu Miraç bey.

"Abla mendil alır mısın?"diye bir ses duyduğumda, dalmış olduğum denizden gözlerimi ayırarak başımda dikilen ufaklığa baktım. Gerçekten ufacık bir çocuktu. Üstünde havanın esintili olmasına karşın eskimiş ve kirli ince bir kazak, altında ise kesik kesik ve bezelenmiş kirli bir kot pantolon. Başında ise kırmızı ve siyah rengini taşıyan, eski olduğu her halinden belli olan bir bere. Elindeki poşede kaydı gözlerim, daha sonra ise masumluğuna rağmen kir tutmuş ellerine.

Ufacık çocuğun yaşıtlarıyla birlikte okulda olması gerekirken, kendi gibi ufak yaşıyla deniz kenarında mendil satması bu dünyanın adaletini sorgulatıyordu insana. Kendi çocukluğum geldi bir an aklıma. Herkesin yükü kendine göre ağırdı. Henüz sekiz veya dokuz yaşında olan şu çocuk kadarken, geceleri sokağa çıkarak babam bildiğim adama içki almaya çıkıyordum. Bazen evde yalnız kaldığım oluyordu. İşte karanlıktan korkum buradan geliyordu. Yalnız kaldığım karanlık geceler bana hep çocukluğumu hatırlatırdı.

"Abla ellerimin kirli olduğuna bakma, valla mendiller temiz. Göstereyim istersen," sağ elini hızla poşede daldırarak bir paket mendil çıkartı ve bana doğru uzattı. Yutkunarak gözlerimi kırpıştırdım ve derin bir soluk aldım.

"Adın ne senin?"diye sordum uysal bir ses tonu kullanarak, bana uzattığı mendili elinden aldım ve boştaki elimle onun bana doğru uzanmış elini tuttum. Esmer tenliydi. Yüzünün bazı yerleri kir kapsa da emindim ki bir güzel banyo yapsa yakışıklı yüzü ortaya çıkardı. Açık kahve gözleri şaşkınlıkla sarmalandı.

"Şey..."dedi küçük dudaklarını kıpırdatarak. Ne diyeceğini şaşırmış haline tebessüm ederek gülümsedim. Gülümsediğimi gördüğünde sanırım o da rahatlayarak gülümsedi.
"Akın benim adım." Yavaşça başımı sallayarak onaylayan bir ses çıkardım.

"Çok güzel bir ismin varmış Akın. Benim adım da Zeliha ama Zeliş diyorlar. İstersen sen de öyle seslenebilirsin," dediğimde, "Ama sen benden büyüksün. Abla demem gerekmiyor mu?" diye masum ancak çok bilmiş bir sesle sordu.

"Gerekmiyor."dedim omuz silkerek ve bir yandan avucumdaki soğumuş elini okşuyordum. Sanırım bu onun hoşuna gitmiş olacak ki birleşen elimize bakarken yüzündeki gülümseme büyüdü.

"Bak ne diyeceğim. Benimle arkadaş olmak ister misin Akın? Arada bir seni görmeye buraya gelirim. Hem mendillerinden de alırım. Ne dersin?" Aslında bundan önce ona sormak istediğim şeyler bu değildi ancak daha ilk dakikadan onu korkutmak istemiyordum. Kimdir, ailesi neredeydi bunları öğrenmek için tek yol arkadaşlıktan geçiyordu. Belki de onun da babası zorla onu çalışmaya yolluyordu. Kim bilir...

"Gerçekten mi?"diye neşeyle sorduğunda gözleri ışıldamıştı neredeyse.

"Tabikii," gülümseyerek, avucumda biraz ısınmış elini çekti ve poşetten hızla bir mendil daha çıkardı.

"O zaman bu da benden olsun. İlk arkadaşımsın sen benim..." Gözlerindeki ışıldamayla bana döndüğünde donuklaşan bedenimi hareket ettiremedim. Şimdiye kadar hiç mi arkadaş edinmedi bu çocuk? İlk demişti. Ben onun ilk arkadaşıyım öyle mi? Nasıl bir şeydi ki bu kader, ufacık çocuklara boyundan büyük acılar taşıtıyordu. Bu çocuk. Akın kesinlikle bunları hak edecek biri değildi. Gözlerindeki masumluk, ta derinlerinden parlıyordu.

"Zeliş... Sana diyorum." Elindeki mendili gözlerimin önünde salladığında hafif bir ürpermeyle kendime geldim. "Alsana mendili hadi."

"Pekâlâ... Ne kadara satıyorsun paketi peki?"dedim bir yandan çantamdan cüzdanımı çıkartarak. Bir öncekinin fiyatını ona vermeliydim.

Fiyatı söylediğinde ise fazla bir miktar çıkarak ona verdim. İlk önce kabul etmese de, köşedeki simitçiden ona ve kendime simit ve ayran alarak tekrar banka oturmuş ve sohbetler eşliğinde beraber yemiştik. Küçûk arkadaşım kendinden çok beni konuşturmuş durmadan sorular sormuştu. Ama ben ise ondan öğrenebildiğim kadar çok az bir şeyler öğrenmiştim. Tahmin ettiğim gibi dokuz yaşındaydı. Vaktinin çoğunu burada harcadığını ve bir süredir okula gitmediğini söylemişti. Bu durum beni üzmeye yeterken huzursuzca kıpırdamıştım. Saat öğle sıralarını geçtiğinde ona sormak için an kolladığım soruyu sonunda sordum.

"Ailen nerede senin Akın? Annen ya da baban? Ayrıca gitmen gereken bir okul varken, burada ne işin var?" dediğimde ne olduysa o an da oldu. Sorduğum soruyla yüzünde parıltılar saçan gülümseme yok oldu.

"Akın!"diye kaba kalın bir ses duyduğumda başım istemsizce o yöne çevrildi. Bir adam, birkaç metre uzağımızda sinirle Akın'a bakıyordu. Dikkatle süzdüğüm adamın içime sinmeyen bakışlarından ötürü gözlerimi biraz daha aşağı indirdim. Uzun sakalları yüzünü çevrelemişti. Giydiği üzerine emanet gibi duran kalın kadife ceketi, bol bir pantolonu ve eski bir ayakkabıyla biraz ilerimizde duruyordu.

"Benim gitmem gerek." Korkuyla fısıldayan ses yanıbaşımdan gelirken Akın'a döndüm. "Hoşça kal." Daha ben ağzımı açamadan oturduğumuz yerden hızla kalkarak elindeki poşet ile birlikte ona seslenen adamın tersi yönüne koşmaya başladı. Korktuğu her halinden belli olan çocuğun arkasından irileşmiş gözlerle öylece bakakaldım.

"Gel lan buraya!" Önümden geçip giden adam ise Akın'ın peşine vermeye başladı.

Ne yapacağımı bilemez halde oturduğum yerden kalkarken içim korkuyla kaplandı. Küçük çocuğun korkmuş ve her an ağlayacak gibi duran hali gözlerimin önünden gitmiyordu.

En sonunda derin bir solukla onların gittiği yöne koşmaya başladım. O adam her kim ise Akın'a zarar verebilirdi. Aksi halde Akın o adamdan kaçıp gitmezdi. Neden bir çocuk, ona zarar vermeyecek bir adamdan kaçsın ki? Akın o adamı tanıyordu. Tanıyordu ve bakışlarından bile hoşlanmadığım adamdan korkuyordu. Öyle ki, onu görmesiyle kaçıp gitmişti.

Onların son an da girdiği sokağa saptığımda boş sokakta soluk soluğa olduğum yerde kaldım. Yoktu. İkisi de ortada yoktu ve ben küçük yeni arkadaşımı kaybetmiştim. Umutsuzluğa kapılan bedenimle birlikte arkamı dönerek sokağın çıkışına ilerledim.

Omuzumdan düşmek üzeri olan çantamı tekrar omuzumda sabitlerken elime çoktan telefonumu almıştım ancak kimi arayabilirdim ki? Polisi mi? Adından hariç hiçbir şey bilmediğim çocuğu nasıl bulabileceklerdi?

Oflayarak telefonu çantama attım. Başına kötü birşey gelmemesi için dua etmekten başka çarem yoktu. Kader onu bir daha karşıma çıkarır mıydı bilmiyorum ama öyle umuyordum.

Yarım saatlik bir yürüyüşün ardından iş bulamamanın ve Akın'dan alınamayacak bir haberin üzüntüsüyle eve gitmeye karar verdim ancak cadde üzerinde, sahilin karşısında gösterişli ve gayet büyük bir restorantın cam kapısında asılı olan aleman alınacağına dair yazan yazıyla birlikte hiç düşünmeden içeri dalmıştım.

Beyaz ağırlıklı geniş restorantın içerisi de en az dışarısı kadar bakımlı ve temiz olduğu belliydi. Zengin olduğu her halinden belli olan müşterilerin bile gayet mütevazi bir şekilde önündeki yemekle ilgilenmeleri haricinde, etrafa ve birbirlerine karşı 'Ben sizden üstünüm! Bana hizmet etmekte mecbursunuz!' der gibi ezici bakışlarını görmemek mümkün değildi. Mekanın duvarlarına işlenen altın kaplama detayına eşlik eden gold renkli avizeler tavandan sarkıyordu. Evet, kendini herkesten üstün sanan zengin insanların garsonlara olan aşağılayıcı bakışlarını saymazsak burası gerçekten çok güzel ve ferah bir yerdi.

"Buyrun?"diyen beyaz gömlekli ve siyah keten pantolon giyen esmer bir adam etrafı süzen gözlerimin çevresini kuşatırken, yaka kartından isminin 'Mehmet' olduğunu öğrendiğim adama hafif bir tebessüm gönderdim. Burada bir çalışandı belli ki.

"Merhaba. Ben dışardaki ilan için gelmiştim. İş arıyorum." Anladığını belirtircesine başını salladı ve beni kısa bir süzmenin ardından, "Daha önce bir yerlerde garsonluk yaptınız mı?" diye sordu.

"Evet, bir kafede çalışıyordum. Orada iki yıl çalışarak garsonluk yaptım."

"Neden ayrıldınız peki?"

"Ben şey..." Ne diyeceğimi bilemeyerek derin bir nefes aldığımda, "Kovuldunuz mu yoksa?" demesiyle kaşlarım çatıldı.

"Hayır. Evliliğim nedeniyle işi bırakmam gerekmişti. Ancak şimdi-" Daha devam edecek Mehmet denilen adamın bana bakmadan, "Herneyse," diyerek cümlelerimi yarıda bırakması içimde biriken alevleri patlama noktasına getiriyordu.

"Bugün yoğunuz gördüğün gibi. Daha sonra gel." Beni başından savar gibi konuşmasıyla ellerim yumruk şeklini aldı.

"Buranın sahibi siz misiniz? Müdürünüz nerede? Onunla konuşabilirim." Son umut çırpınışlarıyla bu adamın hadsiz cümlelerini duymazdan gelmeyi denedim. Belki bu görkemli iş yerinin sahibi daha dinleyici olabilir diye umut ettim.

"Buranın yöneticisiyim." Diye gülümsediğinde, iğretici yüz kaslarına istemsizce yüz buruşturdum. Gerçekten, neden hep beni buluyordu böyleleri?! Hani vardır ya, elinin yumruğunu biçimsiz suratına geçirmek istersin ama yapamazsın. Öyle bir istekle doluyordum şu an.

"Burası göründüğü üzere çok elit bir yer. Her önümüze geleni işe almıyoruz malesef ve bugün saat altıdan sonra burada düzenlenecek olan bir davet var. Onun hazırlığı içerisine gireceğiz. Takdir edersiniz ki işimiz çok, lütfen daha fazla rahatsız etmeyin."

Cevap vermemi beklemeden arkasını dönerek uzaklaştığında tuttuğum soluğumu sinirle dudaklarımın arasından saldım. Kendince kibar konuştuğunu sanan bir gerizekalıdan farksız olan adamın arkasında göz devirerek söylenmeye başladım.

"Elitmiş! Yoğunmuymuş! Rahatsız ediyormuşum. Sen olmayan beynine kadar rahatsızsın zaten be adam!"

Söylenerek arkamı döndüğümde tüm yaşadıklarım yetersizmiş gibi çarptığım duvar gibi sert bedene mi sövmeliyim, yoksa kendimin bugün lanetlenmiş olduğunu mu düşüneyim bilemedim. Evet kesinlikle bugün bir uğursuzluk var üzerimde. Tüm bu olanların başka bir açıklaması olamaz.

Dudaklarımın arasından kaçan inlemenin ardından çartığım bedene bakmazsının sendeleyip durduğum yerde sızlayan omuzumu ovalarken, "İyi misiniz?" diye genizden gelen kalın fakat kaba olamayacak kadar kibar bir ses duydum.

Duraksayarak başımı ağır ağır kaldırdığımda önümde dikilen bedenin iriliğiyle karşı karşıya kaldım. Sırf bu yüzden bile küfûr edebilirdim. Adam resmen günlerce vücut çalışmış gibi iri bedenine yetmezcesine kas yapmış, lacivert takım elbisesiyle duvar gibi önümde dikiliyordu. Yutkunarak derin bir nefes aldım ve gözlerimi adamın kusursuz yüzüne çevirdim. Beyaz tenliydi. Kumral saçlı, yeşil gözleri vardı. Ve sesi... Sanki daha önce de duymuşum hissi veren sesine karşın, fazlasıyla yabancıydı.

Pahalı olduğu belli olan bir saati taşıyan elini omuzumdaki elimin üzerinde hissettiğimde transtan çıkarcasına titreyerek hızla geri çekildim.

"Evet," elimi indirerek diğer omuzumdaki çantamın sapını tuttum. Titrediğimi ise o an anlamıştım. "İ-iyiyim." Kekeleyen dilime içten lanetler okurken yaşadığım tuhaf hissin sebebini çözemiyordum. Garip bir his belirmişti içimde. Huzursuzluk gibi..

"Efendim bir sorun mu var?" Farklı bir ses olaya el attığında gitmek için hareketlenen adımlarımı tekrar duraksattım. Mehmet denilen yönetici bozuntusuydu. Önümde dikilen yabancı adama bakıyordu. Yabancı ama bir o kadar tanıdık gelen adama.

"Hanımefendiye bir bardak su getir Mehmet. İyi görünmüyor." Yabancı adam direk benimle göz teması kuruyor ve beni dikkatle inceliyordu.

"Ama-"dediği an bakışlarını benden çekti ve Mehmet denen adama ters bir bakış attı.

"Peki efendim."diyerek arkasını döneceği sırada, "Gerek yok."dedim hızla sert olmasını dilediğim bir dille. Kaşlarım çatılmıştı. "Bu adamın elinden su bile içilmez." Muhattabım direkt yönetici kılıklı herifdi. Onun da ters bakışları beni hedefliyordu. Kısa bir sessizlik olduğunda hala gitmek için neyi beklediğimi bilmiyordum.

"Ben gelmeden bir sorun yaşanmış sanırım. O yüzden söylenerek önünüze bakmadan ilerliyordunuz?" Gayet ılımlı sesiyle konuşurken, terslemek isteyen yanım kendini dindiriyordu. Hani derler ya 'Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.' Bu adam da böyle bir yöntem uyguluyordu sanki. Ama hayır, bu kısımda yılan olan ben değilim! Tam dudaklarımı aralayarak konuşacakken, "Odamda konuşalım isterseniz?"

O an da çarpıştığım adamın buranın sahibi olduğunun farkına vardım. Tabii geçte olsa. Yine de yaşadığım şeyler ve üzerine hissettiğim huzursuzlukla başımı iki yana sallayarak red edecekken tekrar konuştu.

"Lütfen. Hem sizi incilttiğim için özürümü dilemiş olurum?"

Bu adamda bir şey vardı. Kibar ve sevecen olması bir yana, yüzüne yakışan bir gülümsemeyle benden bir cevap beklerken onu kırmak içimden gelmedi. En azından derdimi anlatır, iş başvurusuna geldiğimi konuşurum diye akıl ederek, başımı kabul edercesine salladım. Yüzündeki tebessüm büyüdüğünde yanlış mı, doğru mu diye zihnime soru kitapçıkları düşüyordu. Akışına bırakmayı tercih ettim. Ne olabilirdi ki? Sadece konuşacağız ve adam benim ona çarpmama rağmen özür dileyeceğinden bahsediyordu. Böyle kibar ve efendi birine ön yargılı yaklaşmamalıyım diyerek bana eliyle gösterdiği koridordaki odaya doğru ilerledim.

* * *

"Bugün özel bir davet var biliyorsunuz. Hiç bir aksilik istemiyorum. Özellikle ikramlar konusunda belirtmeliyim ki; bir sakarlık yaparsanız, kendinizi kapının önünde bulursunuz! Mekan boşaltıldı. Şimdi gidip masaları temizleyin, ortada duran büyük masanın üzerine kuru yemişlerden dizin..."

Mehmet bey, yani bay yönetici bozuntusu emirlerini sıralarken sıkıntıyla iç çektim. Sakarlık derken bile benimle olan göz teması gereken anlamları iletmişti. Resmen bir hata yaparsam beni kovacağını belirtiyordu. Ancak bu kez içim rahattı. Emirleri o veriyor olabilirdi ama Ufuk bey beni kovmayana kadar bir şey yapamazdı, bunu biliyorum.

Ufuk bey. Evet, o yabancı adamın adını artık biliyordum. Kendi odasında olan konuşmamız hiç beklediğim gibi olumsuzluk içermemiş, gayet hoş geçmişti. İş başvurusu için geldiğimi ve Mehmet bey'in beni dinlemeden göndermesini duyduğunda ise Ufuk bey onunla özel bir konuşma yapacağını belirtmişti.

Her ne kadar istemesem de zorlayarak, bu gece olan davette eksik garson açığı olduğundan benim hemen işe başlamamı istemişti. Bir aksilik istemiyordu. Herşeyin kusursuz olmasını kendisi tüm çalışanlara belirtmişti ve çok fazla bir ricada bulunarak benim bu işi kabul etmemi istedi. En azından özür niyetine.

Bir işe ihtiyacım olduğundan kabul etmek benim için zor olmadı. Zaten patronum Mehmet bey değil de Ufuk bey'in olması daha bir sevinmemi sağladı. Ufuk bey çok kibar, anlayışlı ve dinleyiciydi. Mehmet bey, azarlanması sonucunda işe alındığımı duymasıyla sinirden kızarmıştı. Ne alıp veremediği varsa anlamadım ancak benim de ondan pek hoşlandığım söylenemezdi. O yüzden de şu an kendini bir şey sanarak emirler yağdırması sıkıcıydı. Tamam Ufuk bey'in yardımcısı olabilirdi ama patron değildi sonuçta.

"Hadi! Neyi bekliyorsunuz, işinizin başına!"

Herkes bir yöne dağılmaya başladığında Mehmet bey'in gözleri olduğu yerden kıpırdamayan bana çevrildi. Daha sonra anlamışcasına üzerimdeki kıyafetleri süzdü. Sabah evden çıkmadan aceleyle beyaz dar bir pantolon ve üzerine koyu kırmızı bol bir kazak giymiştim. Son anda elime aldığım açık renk kot ceketimi yol üzerindeyken giymiştim ve ayaklarımda beyaz sporlarım vardı.

"Sen benimle gel. Üzerine gerekli kıyafetleri vereceğim."
'Nelerle uğraşıyorum başka işim yokmuş gibi' dercesine bakışlarını bayarak ve sonra arkasını dönerek ilerlediğinde gözlerimi sinirle devirdim. Cidden bu adamdan çok fazla negatif enerji kapmıştım.

İçten söylene söylene peşisıra ardından ilerleyerek, beraber alt kata indik ve küçük depo gibi bir alanda, ufak beyaz dolaplarla dolu bir odaya girdik. Dolapların yanında yerde birkaç karton kutu vardı. Köşede ise ikili koltuk haricinde oda tamamen boştu. Gerçekten oda küçüktü ve yukarıdaki geniş alandan sonra buranın darlığı garip hissettirmişti.

"Burada çalışanlara ait dolaplar bulunmakta, herkesin kendi dolabı ayrı. Köşedeki ikinci dolap senin, anahtar üzerinde. Kaç beden giyiyorsun?" derken bana bakmadan yerdeki kartonlara doğru ilerledi.

Ona kaç beden giydiğimi söylediğimde ikinci kutuyu açarak, içinden daha önce yukarıdaki çalışanlardan gördüğüm kadarıyla poşede sarılı bordo renk yakalı bir tişört ve tahminen siyah kalem eteği eline aldı. Elindekilerle bana doğru döndü ve yanıma yaklaşarak elindekileri uzattı.

"Bunları giy ve işinin başana dön." Yutkunma ihtiyacımı def ederek elindekileri aldığımda ne yapacağımı bilemedim. Ben etek giyemezdim ki. Öncelikle bacağımdaki lekenin ön plana çıkması bir yana, yıllar sonra ilk defa bir etek giymek zorunda kalacaktım. Sıkıntıyla iç çekerken Mehmet bey çoktan yanımdan geçerek alt katı terk etmişti.

Daha fazla beklemeden kapıyı kapatarak üzerimdekileri tek tek çıkardım ve bana verilenleri giymeye koyuldum. Bordo renk yakalı tişört iyi hoştu da, siyah kalem etek dizlerimin dört parmak kadar yukarısında bitiyordu. Aslında yanık lekesi baldırımda, etek ucunun biraz daha yukarısında olduğundan görünmüyordu ancak yine de yıllar sonra ilk defa etek giydiğimden tuhaf hissediyordum. Fazlasıyla hemde.

Oflayarak derin bir nefes aldım. Dikkat edersem birşey olmazdı aslında diye düşündüm. Yarın ise kendime uzun baldırımın yukarısında biten bir çorap getirirdim. Bugünü böyle atlatırsam sorun kalmazdı. En azından topuklu, bilmem ne ayakkabı vermemişti de benim sporumla olan rahatlığımı bozmamıştı. Kendimi böyle düşüncelerle rahatlatmaya çabalayan aklıma karşın, zihnim Miraç'ın öfkesini beynime düşürerek benimle alay etti.

'Bugün ondan kaçmayı başardın. Peki yarın? Diğer gün? Daha önemlisi; bu gece onu nasıl dindirebileceksin? Adam şimdiden delirmiş, her yerde seni arıyor!'

İç dünyamda yakaran korku nidaları sert bir yutkunmayla son buldu. Ona şimdi bir şey diyemezdim. Eve gittiğimde belki de beni hırpalar, bağırıp öfkesini kusar ancak bu benim işe gitmemi ve çalışmamı engelleyemiyecek. Kararım kesindi. Ben kendi paramı kendim kazanmak istiyorum. Bunu zor olsa da ona kabullendirmem gerekiyordu. Ama nasıl başaracağım onu bile bilmezken, Miraç'ın ürküten koyu bakışları her gözlerimi kapattığımda göz perdelerimde canlanıyordu.

Çıkardığım kıyafetleri bana verilen dolaba yerleştirerek çantamdan hala sessizde duran telefonumu çıkardım ve Miraç'a kısa bir mesaj çekmek için ekran kilidini açtım. İki defa aramıştı ve ondan gelen bir mesaj vardı.

"Beni dinlemeliydin. Dua et ben bulmayım seni. Dua et..."

Saatler önce yazdığı mesaj içimi anlamsız duygulara sararken, onun o sinirliyken dişlerini sıkmasından dolayı beliren elmacık kemiklerini anımsadım. Kararan bakışları, boynundaki damarların belirgin hali ve öfkeyle yanan irisleri.

"Beni merak etme, iyiyim Miraç. İş buldum ve çalışıyorum. Geç gelebilim, gelince konuşuruz."

Kararımı değiştirmeden hızla gönder tuşuna bastım ve telefonu tekrar kilitleyerek çantamla birlikte dolabıma yerleştirdim. Aksi halde Miraç içime daha fazla korku yerleştirecek ve ben kesin olarak imzaladığım kararımdan vaz geçerek, eve doğru ardıma bakmadan koşacaktım.

Bileğimdeki siyah lastik tokayla düz salık bıraktığım saçlarımı tepede bir at kuyruğu yaparak topladım ve daha fazla oyalanmadan odadan çıkarak yukarıya yöneldim. Yukarı çıktığımda gözlerim büyük boydan camlardan dışarıyı süzdü. Hava kararıyordu ve beyaz duvarda altın kaplama saatin akrep ve yelkovanları, altı bucuğu geçtiğini gösteriyordu.

Çalışanların arasına karışarak bana verilen görevleri yapmaya başladım. Masaları silmek, toparlamak ve gold rengi örtüleri beyaz örtünün üzerine özenle yerleştirmek. Çok zor değildi. Kafede çalışırken de aynı şeyleri yapıyordum. Tabii iki de bir eteğimi aşağı doğru çekiştirmemi saymazsak, iyi gidiyordu. Kafedeyken kıyafet serbestliğim vardı orası ayrı. Ancak oraya gittiğimde gittikçe göbeği büyüyen, üst tarafı kel eski patronum beni tekrar işe almayı red etmişti. Dila da haftalar önce işi bıraktığından kendine yeni çalışan(daha doğrusu eziyet edecek) kişiler bulduğunu söylemişti.

Sonuç ise, işte yeni işim...

Ortada bulunan yuvarlak büyük masaya geçtik ben ve adını hala öğrenemediğim bir kız. Gerçekten büyüktü ve etrafında onbeş kadife detayla örünmüş sandalyeler vardı. Bu masaya özel olarak oturacakları kişiler belirliydi belli ki. Fakat bir sandalye daha faklıydı. Sırt yaslama kenarları yılan işlemeli ve biraz daha büyüktü.

"Yılda bir filan düzenlenir böyle davetler burada, iyi incele derim. Her detayına kadar."diye mırıldandı karşı taraftan elimizdeki beyaz örtünün bir ucundan tutarak adını bilmediğim esmer kız. Oda benim kadar merakla etrafı inceliyordu ama benden daha bilgili olduğu kesindi. "Etraftaki masaya gelen davetlilerin eşleri ve çocukları yerleşir, bu masaya ise..." Beyaz örtüyü özenle sermemizin ardından, gold rengi uzun ince örtünün bir ucundan tutarak diğer ucunu bana verdi ve tekrar karşıma geçti. Örtüyü bir şerit gibi yuvarlak masanın ortasına yerleştirirken, yarım kalan cümlelerini tamamladı.

"Bu masaya büyük adamlar oturur, güçlü adamlar. Gerçekten güçlü. Görmen gerek, yüzleri öyle ciddi ve ağırlar ki onlara yaklaşmaya korkarsın. Her birinin ayrı bir karakteri, farklı bir yüzü, apayrı bir hırsı var. Hiç birinin yüzündeki ifadeyi çözemezsin. Fazlasıyla soğuklar. Onlarla bakışman bile yasak gibi başın eğik durursun karşılarında." Adını bilmediğim kız yavaşça duraksayarak gülümsedi.

Masanın sandalyelerini de yerlerine yerleştirdiğimizde işimiz bitmişti. Her ne kadar iş üzerinde olsak da söyledikleri tuhaf derecede ilgimi çekmiş, dikkatle onu dinliyordum. Öyle tuhaftı ki, gelecek olan kişilerin zenginliğinin kokusu daha şimdiden etrafı sarmıştı. Başka ne olabilirdi ki? Para. Para insanı tamiyen değiştiriyor, farklı kılıflara sokuyordu.

"Hadi gel diğerlerine yardım edelim." dediğinde soluklanarak başımı salladım. Bu gece fazlasıyla yorulacak gibiyim. Aylardır ruhsal sorunlarla, yorgunluklarla cebelleşen bedenim bugün ciddi anlamda bedenen yorulacaktı belli ki.

"Adım Nihal buarada."

"Zeliha."diye mırıldandım sonunda adını öğrendiğimde. "Ama Zeliş de diyebilirsin."diyerek gülümsediğimde o da gülümsedi. Normal biri gibiydi. Arkadaş olunacak kadar normal bir kız ve güler yüzlü.

"Memnun oldum, Zeliş." Dedi hala yüzündeki tebessümü silmeden.

"Bende."diye cevap vermemin ardından, diğerlerinin arasına karışmış birbirimizden kopmuştuk. Her birimiz koca salonda ayrı yerlerde, farklı işlerle uğraşıyorduk.

Bir, bir buçuk saat kadar sonrası davetliler teker teker yerlerini almaya başlıyordu. Havanın gittikçe kararmasıyla daha çok aydınlanan koca salonda parlayan ışıklar etrafa ferah bir his yaratıyor ve insanın istemsizce içini gıdıklıyordu. Ufuk bey ise saatler önce çıkıp gitmişti ve daha az önce üzerini değiştirmiş bir şekilde gri bir takım elbisesiyle, gelen misafirleri bizzat kendi karşılıyordu.

Arada bir sıkıntıyla iç çekmesi ve kravatını hafiften çekiştirmesi onun şimdiden bu gerginlikten sıkıldığını gösterir gibiydi. Hakkı yenmeyecek kadar kusursuz bir yüzü vardı ve kumral saçları, arkaya doğru yöneltimiş hoş bir izlenim yaratmasına karşın yüzü daha bir ön plandaydı. Ben ve benimle birlikte birkaç kişi ise gelen davetlilerin siparişleriyle ilgileniyor, sürekli mutfak ve salon arasında mekik dokuyorduk.

Büyük yuvarlak masaya doğru ilerlerken, gerginliğin yanı sıra tedirginlik vardı üzerimde. Beş derken, bir davetli daha gelmiş ve sandalyelerden birine oturmuştu. Gelen adamın yeri belirliymiş gibi sandalyesine oturana kadar ona Ufuk bey eşlik etmişti. Gelen her davetliye aynı şekilde davranıyor, hafif tebessüm ancak daha çok ciddiyet içeren yüzüyle sandalyesine oturana kadar ona eşlik ediyordu. Ufuk bey'in gözleri bana çevrildiğinde baş işaretiyle ne demek istediğini anlayarak gelen davetlilere döndüm.

"Diğer davetliler gelene kadar bir şeyler alır mıydınız efendim?" Hepsine tek tek göz teması kurmaya çalışırken, elimdeki menülere parmaklarımı bastırıyordum. Altı kişinin de yaşları büyük olacak kadar yaşlı, yaşlı demeyecek kadar diriydiler. Nihal'in de dediği gibi hepsinin yüzünü çevreleyen soğukluk kan donduran nitelikteydi.

"Hayır, masanın tamamlanmasını bekleyelim biz."dedi sonunda biri gözlerini bana dikerek. Hemen yan tarafımda duruyordu. Bir an kaşları çatıldığında belirgin iri mavi gözleri dikkatle beni süzmeye başladı.

"Seni tanıyor gibiyim, daha önce tanışıyor muyduk?" Gözleri bir an bacaklarıma takıldığında yerimde rahatsızca kıpırdayarak, Ufuk bey'e kısa bir bakış attım. İfadesiz yeşil gözleriyle yaşlı adama bakıyordu.

"Hayır efendim. İlk defa karşılaşıyoruz. " diye mırıldandım rahatsız bir ifadeyle. Ancak adam beni tanıdığına emin gibiydi. Masadaki diğer adamlar da bana dikkatle baktığında gitmek için izin istercesine Ufuk bey'e diktim gözlerimi.

"Rahat bırak kızı Alpoğlu. Bu kız fazla gelir sana." Diğer uca oturan kır saçlı bir diğer adam alayla gülümsemiş, beni süzüyordu. Betim benzim attığına emindim şu an. Bu kadar zor olmamalıydı. Sadece siparişlerini alacak ve defolup gidecektim!

"Ne tuhaf, ben de tanıyor gibiyim." Masadan farklı bir ses daha katıldı yaşlı adama.

"Hadi ama sende mi?"diye söyledi tekrar masanın ucundaki aynı kişi. Hala Ufuk bey'den gitmek için bir işaret beklerken, neyi bekliyordu bu adam! Elimdeki menülere tırnaklarım batıyordu artık. "Bu yaşlı bunağa katıldığına inanamıyorum."

İlk konuşan mavi gözlü adam kimsenin ne dediğini umursamadan bana bakmaya devam ederken dudaklarını araladı ve, "Sen -"dediği an Ufuk bey adamın cümlesini yarıda keserek, "Gidebilirsin."dedi sonunda bana hitaben. Başımı sallayarak hızla uzaklaştım masadan. Geriye doğru kısa bir an baktığımda Ufuk bey sandalyelerden birine oturmuş masadakilerle konuşuyordu.

Bu adamların beni nerden tanıyabileceklerini geçtim, onları hayatımda ilk defa görüyordum. Birine benzetmiş olmalıydılar. Kaldı ki sürekli beni incelemelerine yönelik masanın diğer ucundaki adamın bakışları insanı delip geçecek nitelikteydi.

Derin bir nefes alarak mutfağa girdim ve benim işim olmasa bile mutfaktakilere yardım ettim. En azından burada daha rahattım ve sürekli beni inceleyen adamlar yoktu. Mutfaktakilerin hepsi kendi işiyle ilgiliydi.

Bir süre sonra git gellerim ayaklarımın sızlamasına yol açmaya başladı. Yorulmuştum. Biri bir şey istiyor, getiriyorum sonra diğeri mutfağın öteki ucundan bağırıyor kilerden baharat vs. şeyler istiyordu. Bitmek bilmeyen istekler, emirler işin zorluğunu arttırıyordu. Yine de katlanıyordum. İşin ucunda fazlasıyla alacağım bir maaş vardı. Neredeyse kafede çalıştığımın iki katı kadar bir miktar ve bu işi kabul etmemin bir diğer nedeni de buydu. Yorucu ama hakkım olanı veren bir işim olmuştu. Daha ne istiyebilirdim ki? Dişimi sıkıp bugünün atlanması için saatleri saymalıydım. Saatlerdir mutfaktaydım. Gelen bir diğer garsonun elindeki boş tabakları doldurmuş tepsiyi alarak tezgahın üzerine bıraktım.

"Ne yapıyorsun sen burada?!" Arkamdan gelen sinirli sesin sahibini artık tanıyor olduğumdan, yanlış bir şey söylememek için dudaklarımı birbirine bastırarak ona doğru döndüm.

"Bir şey mi oldu Mehmet bey?"
'Yine ne yaptım?!' Der gibi sıkkın bir ifade vardı yüzümde, biliyorum.

"Mutfak senin işin değil! Davetlilerin hepsi geldi, yukarısı oldukça kalabalık. Ufuk bey, büyük masayla senin ilgilenmeni istiyor."

"Neden ben ilgileniyorum?"diye sormadan edemedim. Hadi ama o kadar çalışan varken ve üstelik Ufuk bey, bana o masada söylenenleri duymuşken nasıl böyle bir şeyi istiyordu?

"İşinden olmak istiyorsan, git bunu Ufuk bey'e sor." Cevap vermemi beklemeden arkasını dönerek mutfaktan çıktığında elimi sinirle alnıma attım.

Mecburdum. Bu işi istiyorsam bu gece olanlara katlanmalıyım diye düşünerek kendimi sakinleştirme çabam pek işe yaramasa da gevşemiş at kuyruğu yaptığım saçımı sıkılaştırarak önüme gelen birkaç tutam asi saçımı kulağımın arkasına yönlendirdim ve bir köşeye bıraktığım menüleri elime alarak, gerisin geri mutfağın çıkışına ilerledim.

Yukarı çıkıp büyük salona doğru ilerlerken, içimde peydahlanan garip hislerin anlamsızlığıyla dolup taşıyordum. Sanki ruhum derinden gelen boğuk seslerle feryatlanıyor ve kötü bir şey olacakmış gibi attığım adımların durmasını istiyordu. Attığım her adımlar, tek tek kalbimin ağırlaşmasını sağlarken büyük yuvarlak masa gözlerimin önüne serildi.

Bir adım, iki adım ve üç adım derken ve işte büyük masa tüm ihtişamıyla önümdeydi. Sadece bu da değil. Tüm bu huzursuzluğun baş tacı olan olan adam, direkt gözlerime çarparken ruhumun bedenimden kopup gittiğini hissettim. Tüm vücudum buz kesti. Kalp atışlarım tekledi. Ellerimin arasındaki menüler birer birer parmaklarımın arasından düşerken, oturduğu büyük gösterişli sandalyede yanındaki adamla olan sohbetini duraksattı ve hareketliliği hissetmiş gibi şu kısacık zaman diliminde hasretlendiğim o kara deliği andıran bakışlar ilk önce masadakileri süzdü, daha sonra çatılmış kaşlarının ardından, onların bakışlarını takip ederek bana doğru çevrildi.

Sanki her şey ağır bir çekimde yaşanıyorcasına irislerimden zihnime usulca akarken, titreyen dizlerimle zar zor ayakta duruyordum.

Miraç...

Simsiyah takım elbisesi üzerinde, siyah gömleğinin üsten iki düğmesi aralanmış, tüm masadakilere aykırı bir şekilde kravat filan takmamıştı ve o özel işlenmiş olan yılan desenli sandalyesinde oturuyordu. Saçlarının ön kısmı arkaya doğru tutturulmuşken, her zamanki gibi birkaç tutamı onun hırçın ruhunu temsilen alnına düşmüştü. Kara gözleri, ah o kara gözleri ilk defa bu kadar derin ve karmaşık bir duygu taşıyarak irileşmiş beni ağır ağır süzüyordu.

Dolgun dudakları kıpırdadı, bir fısıltı koy verdi.

'Siktir.'

'Siktir.'

'Siktir.'

Ciğerlerimin sıkıştığını hissettiğimde en derininden bir soluk çektim içime ve sertçe yutkundum. Boğazım sızladı o yutkunmayla. Gözlerini kapattı sımsıkı ve sonra tekrar açtığında bir yanardağı taşıyan koyu irisleri çıplak bacaklarıma bakıyordu. Gözlerime baktı hızla. İki alev topu misali gözlerime bakan gözleri birazdan olacakların temsiliydi. Öfkeli veya sinirli demiyorum. Bu duygular bile şu an için ona baktıkça en az atom kadar ufak kalırdı.

"Dua et ben bulmayım seni. Dua et..." Attığı mesaj zihnime hükmettiğinde ruhum çekildiği köşeden olacakları izliyor ve 'Ben demiştim.' diyordu.
Diyor ve korkudan titriyordu.

Miraç, ondan beklenilmeyecek bir sarsaklıkla masaya tutunarak ayağa kalktığında yanında yeni farkettiğim Emre de onunla birlikte ayağa kalktı ve temkinli bir hareketle elini Miraç'ın omuzuna yerleştirdi.

"Tahmin etmiştim, biliyordum işte! Bu kızı sen de tanıyorsun değil mi Uluhan?"

Beni tanıdığını direten adam yine susmamış ve belki de bilmeden yangına körükle yaklaşıyordu. Bilmiyordu ki karşında her an patlayacak bir barut var.
Ateşin dibi bilinmez yüksekliğinde harmanlandığı cehennem var.

"Görür görmez anlamıştım. Ekrem Çetiner'in meşhur kızı, koskoca Miraç Uluhan'ın nikahlı karısı."

"Tebrik ederim, seni moruk. Doğru tahmin..." Masanın ucunda oturan ve sürekli alay barındıran cümlesiyle tekrar konuşmalara dahil olmuştu. Tüm bu konuşulanlara rağmen Miraç hala tonlarca duygu taşıyan ama birini bile göstermeden gizliyen koyularıyla bana bakıyordu. Neden bir şey yapmıyordu? Bağırmıyor, çağırmıyor, yıkıp dökmüyordu. Hayır, sakin filan değildi şu an, ama böyle hareketsiz de durmamalıydı. En azından bir şeyler dese? Onu bile esirgiyordu.

Masadakilere baktım bir an. Bu masadakilerin sabahtan beri beklenen özel konuklar olduğunu anımsadım. Bunların arasında Miraç'ın da olacağı aklımın ucuna bile gelmezken, neyin içine düşmüştüm ben? Etraftaki masalarda oturanlar ise eşleri ve çocuklarıydı. Peki ben? Benim burada yerim neredeydi?

"Senden de bu beklenirdi Uluhan. Düşmanının kızını çalıştırarak eziyet ettirmek, bizlere hizmet etmesini sağlamak. Ah, bu harika bir davranış... " Masada şu ana dek hiç konuşmayan adamın dinleyici süresi dolmuştu belli ki. Bana yönelttiği ezici bakışlarıyla birlikte, masanın üzerindeki kristal bardağı elinin tersiyle yere devirdi ve bardak parçalara ayrıldı.

Tıpkı sarsılan ruhum gibi, duygularım gibi.

"Küçük Çetiner," derken bana aşalayıcı bakışlar atması beni yerlebir ediyordu. Gözlerim dolduğunda dişlerimi sıktım. Hayır tabiki ağlamayacağım. En azından şimdilik!
'Al sana iş' diye sövdüm içimden kendimi. Ne güzel bir iş değilmi? Aşağılanmak, ezilmek. Hor görülmek. Tam benlik bir iş.

"Temizle şimdi şurayı... Baban neydi ki sen ne ol -" Can acıtan sözlerini büyük bir gürültü kesti. Hayır, aslında o kadar büyük değildi ama etkisi tüm salonun nefesini kesecek kadar derindi.

"Yanlışın var Sancar!" Derken aynı an da Miraç, sağ elini sertçe masaya geçirdiğinde çıkan gür sesle irkilmiştim. Şimdi tüm salonun gözleri üzerimizdeydi işte ve herkes şaşkınlıkla bize bakıyordu.

Bense ne yapacağımı bilmiyor, öylece olduğum yerde dikiliyordum. Ölüm fermanımı imzayalacak olan bir cellat vardı karşımda ve ben ondan en ufak bir işaret bekliyordum. Ya idam edileceğim, ya da... Ya da belirsiz bir labirente tutsak edileceğim.

Derince soluklandığında kararan gözlerini sonunda benden ayırdı ve bardağı yere bilerek deviren adama baka baka, ağır ağır masadan uzaklaştı. Geriye doğru bir adım, sonra yanıma doğru atılan dört adım. Şimdi ise o taptığım eşsiz, ona has erkeksi kokusu tüm çevremi kuşatmış, ciğerlerime işliyordu.
Bu kez bir an bile bana bakmadan yanımda dikilerek masadakilere tek tek göz süzüyordu. Emre ise her an atak yapacak ve Miraç'ı tutacak gibi tetikte bekliyorken, elini gerginlikle saçına attığını gördüm. Ondan farkım yoktu ki benim. Korku, endişe, tedirginlik ve gerginlik bir çok duygu hislerime tercüman ediyordu. Belki de ben abartıyorum bilmiyorum ama ne olacağını kestirememek beni ürkütüyordu.

"Ben. Miraç Uluhan." Dedi gür bir sesle başını dikleştirerek. Dimdik, gururla ve kendinden emin bir tavır vardı yüzünde. Duygusuz, acımasız ve bir o kadar ifadesiz. Şu an saatler sonra duyduğum o sert sesine rağmen gülümseyebilirdim. Ben bu adama bu kadar bağlanmış mıydım? Sesini, kokusunu özleyecek kadar? Hele ki, bu herkesi dize getiren tavrı karşısında yutkunamadan edemedim.

"Asaf Uluhan'ın, tek oğlu. Yeraltı dünyasının tek varisi. Tek sahibi." Kurduğu her bir cümleye öyle bir baskı kuruyordu ki, harflerin hepsinin tonlarca ağırlığı vardı. Ve bu sadece ona özel olması hiç adil değil bence. Şu olanlar yüzünden tenim buz kesmişken, elimin üzerinde bir el hissettim. Sıcacık. İçimdeki buzları eriten cinsten, parmaklarıma dolanan iri parmaklar soğuk elimi sıcacık avucuna hapsetti.

Ve kalbim. Anlatımı imkansız betimlemelerle meşgul şu an...

"Ben Miraç Uluhan. Ve yanımda gördüğünüz kadın. Benim kadınım. Benim eşim. O, küçük Çetiner değil!" dedi benimle aşağılayıcı bir tavırla konuşan adama bakışlarını dikerek. Sancar demişti Miraç. Soy adı mı, yoksa adı mı bilmiyorum ama bildiğim tek şey hem onu hem de bu masadakilerin hiç birini sevmemiştim. Herkes gibi o da şaşkındı olanlardan ancak başını eğmekten de geri kalmadı. Miraç'ın karşısında boyun eğiyordu.

"O, Zeliha Uluhan! Benim karım! Ben neysem, o da O! Ona yapılan en ufak hakaret, söz, bana edilmiştir! Saygı duyacaksınız!... Şimdi Sancar, yere saçtıklarını kendin toplayacaksın!"

Benimle birlikte bir çok kişi şok içinde Miraç'a bakarken aralarından bazıları öfkeliydi söylenenlere. Babam denilen adamın hatasını bana yüklüyorlardı. Tıpkı bir zamanlar Miraç'ın da yaptığı gibi ama şimdi söyledikleri zihnime tane tane düştüğünde zar zor soluk alıyordum. Beni koruyor. Beni bu adamların önünde ezdirmiyor. En önemlisi, beni önemsiyor. Öyle korkusuzdu ki, elimi sımsıkı sarmış, bırakmak istemiyorcasına hapsediyordu parmakları arasına.

Gerçekten, 'Benim' der gibi. Ve itiraf etmeliyim; ilk defa Miraç Uluhan'ın karısı, Zeliha Uluhan olduğumu hissettim. Ben, Zeliha Uluhan'ım.

"Abartmıyor musun Uluhan?" İçlerinden daha genç olanı ayağa kalmış, çatılmış kaşlarının ardından Miraç'a baktı.

"Bu kızın kanında Ekrem Çetiner'in kanı var. Hatırlatayım, O senin düşmanın. Benim düşmanım. Bizim düşmanımız. O adamı da, soyunu da kurutman gerekiyorken, sen bu kıza karım mı diyorsun? Yarın bir gün çocukta yaparsın sen bu kanı bozuktan."

"Doğru konuş."diye dişlerinin arasından uyarırcasına konuşurken Miraç, masadaki tüm adamlar ayağa kalmıştı. Buna yönelik, içerisi sayısı belirsiz ama bir orduya yetecek kadar adam dolduğunda korkum daha da arttı. Etrafta çocuklar var ve olası bir silah gösterisinde olacakları tahmin bile edemiyorum. Durmalıydılar ve ben şu lanet işi boş verip Miraç'ı buradan çıkarmalıyım! Derken içlerinden birkaç adam, akıl edip etraftaki kadınları ve çocukları dışarı çıkarmaya başladı. En azından bunu düşünecek kadar akılları başlarındaydı hala.

"Benim kararlarımı sorgulayamazsınız. Haddiniz değil! Herkes kendi işine baksın! Sana gelince Sancar, bahsettiğin bölgeyi istiyorsan; kirlettiğin yeri temizle. Ha, yok bu benim işim değil diyorsan benim için sorun yok. Sönmezler, bölgeyi senden daha çok istiyordur."

"Bunu yapamazsın!"dedi bir anda sinirle rengi değişmiş Sancar denilen adam.

"Emin misin?" Duygusuz bir ifadeyle tek kaşını kaldırarak bir bakış attığında, Sancar'ın ani öfkesi değişmiş, korku, endişe içinde ve aynı zamanda ikilemde kalmışcasına yutkunduğunu farkettim.

Miraç işini layığıyla yapıyordu. Bense tek kelime etmeden olanları bir seyirci gibi izliyor ve susuyordum. Bence şu anlık en iyisi buydu. Susmalıyım ve sıram gelince Miraç'ın öfkesini üzerime toprak misali örtmesini beklemeliyim. Tehdit etmiyor değil de, onları nereden vuracağını iyi biliyor ve zamanı geldiği an zehirli darbesini indiriyordu.

Sancar denilen adam hareketlenmeye başlarken, sinirden mi demeliyim yoksa utancından mı bilemediğim bir ifadeyle ağır birkaç adım attı ve cam kırıklarının yanına diz çökerek, parçalanan kristal bardağını yerden toplamaya başladı.

"O kadının karın olması hiçbir şeyi değiştirmiyecek Uluhan!" Genç olan adam yine konuşmuştu. Miraç'ın gerilen bedenini her hücreme kadar hissedebiliyordum.

"Miraç, boş ver konuşsun kendi kendiliğinden. Biz gidelim."dedim beni dinlemesini umarak.

Duymadı bile beni. Parmakları sıkılaştığında boştaki elimi dirseğine yerleştirdim sakin olması gerektiğini belirtircesine. Oysa ki, sankinleşmek yerine daha da şişen damarları ve ellerimin altında kasılan bedeni beni daha da ûrkütüyordu.

Bana bir an bile bakmadan sinirden damarları kızarmış gözleri bu kez genç adamı hedef almıştı. Genç adamın kin, nefret dolu gözleri ise bana dikilmiş iğrenç bir varlık mışım gibi yüz buruşturmuştu.

"Bu kadın, gerçek bir Uluhan değil. Damarlarında Çetiner'in kanı geziyor ve ant olsun ki Miraç Uluhan. Senin karın dahi olsa; Çetiner'lerin kanının son damlasına kadar kurumasını sağlayacağım! Bunu hiç bir güç engelleyemeyecek! Sen bile!" Dediği saniyelerde olanlar öyle hızlı gelişti ki. Ne ara Miraç'ın eli belindeki silaha gitti, tek adımıyla önümü keserek bakış açıma geniş sırtını yerleştirdi ve sonrasında patlayan tek el silah sesi.

Tek kurşun.

Tek bir can.

Tek bir ruh ve;
Kesilen seslerin katili olan çığlığım.

Hayat işte bu kadar kısa. Ne zaman öleceğimizi bilmeden yarına yönelik yaptığımız planlar kaderin hain tuzağıyla yerle bir oluyordu. Şu an bile aldığımız soluğun hesabını yapan bir amel defteri günahımıza günah ekliyordu. Önümde ne olduğunu göremesem de, birkaç adım uzağımızda yerlere sıçrayan kanları görmemi kimse engelleyemedi. Benim yüzümden. Benim yüzümden bir can hayatından oldu!

Hepsi benim suçum!

"Sözümün üzerine söz söyleyecek tek bir kişi daha varsa; Çıksın karşıma." dedi duygusuz bir sesle, birkaç saniye sonra ise kimseden ses çıkmadığında elindeki silahı beline yerleştirirken, "Ben de öyle düşünmüştüm."diyerek son noktayı attı.

Elimden çekiştirerek dışarıya doğru sürüklemeye başladığında ayaklarım yerde zor adım atıyordu. Yaşadığım şok etkisi hala sürürken, az önce olanlar tekrar tekrar zihnimde dolanıyordu. Karanlığa batan ruhumu işte şimdi iliklerime kadar hissedebiliyorum. Bunu anlamalıydım, bilmeliydim!

Miraç Uluhan'ı karanlığından kurtaramaz, onunla birlikte sen de o karanlıkta kayıp olurdun!

Bunun bir sonu olacak mı diye düşünmenin aptallığı yanısıra beni korumak istediğini belirten bir çığlık vardı içimde. Ama hayır. Böyle olmak zorunda değildi ki. O adam ölmek zorunda değildi. Ne zaman dışarı çıktığımızı ve Miraç'ın arabasının yanına vardığımızı bilmiyordum ancak o anda zihnimin veryansınları bedenime etki yarattı. Hızla elimi elinden çekip kurtardım.

"Ne yaptın sen ya?! "diye bağırdım titreyen bedenimle karşına geçtiğimde. "Nasıl yaparsın bunu?! O adamı nasıl öldürürsün sen ya?! Bu kadar vicdansız mısın sen Miraç? Bu kadar cani misin?!"

"Kapat çeneni, arabaya bin." Tüm söylediklerimi görmezden gelerek ifadesizce kurduğu cümleyle daha da delirdim.

"Kapatmıyorum çenemi! İşine gelmeyince beni susturmandan bıktım anladın mı! Deniyelim diyordun değil mi? Neyi deniyeceğiz biz ya söylesene Miraç?! Beni nasıl kendi karanlığına çekebileceğini mi deniyeceğiz? Battığın bataklığa beni de nasıl çekebileceğini mi deniceğiz?! Söylesene?!"

Sık nefeslerimin ardından ona sert bakışlarımı yollarken öfkeyle soluyordum. Onunda öfkelenmesi, ya da söylediklerimin ne kadar ağır olduğu umurumda değildi. Yanıbaşımda bir adam öldürüldü ve bunu yapan bizzat beni koruduğunu söyleyen ama ruhumu paramparça etmekten çekinmeyen karşımdaki kocam bildiğim adamdı. Çatık kaşlarının altından parlayan koyu irisleri ruhuma ulaşmaya çalışırken, bu kez ondan ürkmek yerine içimde birikenleri kusuyordum.

"O adamı öldürmen gerekmiyordu! Neden yaptın söylesene?! Daha iki hafta oldu ya yaralarımız iyileşeli! Sen ise yetmezmiş gibi ruhumuzu da karanlığa, acılara boğuyorsun! Bu hep böyle mi olacak?! Her defasında önümde birileri mi ölecek! Sen-" bağırıp çağırmaya daha devam edececekken, bir an da kollarımdan tutarak beni arabanın ön yolcu kapısına yasladı. Kollarımı sıkıyordu ancak canımı yakacak kadar değil. Ya da bedenim artık acıyı hissedemez olmuştu.

"Yeter!"diye kükrercesine bağırdı üzerime doğru. "Yeter lan! Kes artık!"
Caddenin ortasında ikimizde birbirimize bağırıyor, birbirimizi hırpalıyorduk. Sık nefeslerimiz birbirine karışırken öfkeli gözleri karanlık geceden bile daha koyuydu.

"Bana ne dersen de, evet haklısın! Caniyim! Acımasız, duygusuz herifin tekiyim! Ama oradakilerin tümü ölmeyi hak ediyordu! Senin orda bana bile göstermeye utandığın bacaklarını o adamlara sergilediğin an, hepsinin gözlerini oymalıydım! S*ktiğimin beyinlerinde geçen her bir hayalin bedelini onlara ödetmeliydim!" Soluk soluğa kalan bedenini daha da yanıma yaklaştırarak birkaç santim uzağımda kalan yüzünü tiksintiyle buruşturdu.

"Seni ezmeleri son noktaydı Zeliş! O piç, onu öldüreceğimi bile bile durmadı! Uyardım onu, ama yine de durmadı! Ölmeyi kendi istedi."

"Ölmesi gerekmiyordu!"diye bağırdım. Bileğimi iyice sıkmaya başlayan elleri canımı yaktığında çekiştirmeye çalıştım. Anlamış gibi birden ellerini üzerimden çekti ve arkamdaki arabaya yasladı.

"Ne sanıyorsun kızım sen?!"dediğinde siniri kat kat artmıştı. "Oyun mu oynuyoruz?! İçerdeki insanları masum, temiz yürekli mi gördün?! Herkes senin kadar saf mı sanıyorsun?! Bizim racon da bu böyle; ailene dil uzatanın dilini, el uzatanın elini keserler!... Bende aynen öyle yaptım!"

"Belki saf, salak bir insanın teki olabilirim ama aynı zamanda ben senin düşmanının kızıyım! Nasıl bakabiliyorsun yüzüme? İlk zamanlarda tıpkı o adam gibi kin ve nefretle bakmıyor muydun sen bana?! Sırf sana dokundum diye itip kakmıyor muydun beni?!!"

İkimizinde birbirine çarpan gözleri elektrik akımı misali birbirinden kopmazken, hırsa bulanmış etrafımızda olan biteni umursamıyorduk. Hoş, karanlık caddede geçip giden arabalar haricinde bir tek bizim seslerimiz yankılanıyordu. Öfke, sinir ve hırsa karşın aşırı yakınlığından ötürü derinlerden kıpraşan tutkulu bir kalp acısı. Bedeni bedenime değiyor ve ikimizde ateşe tutulmuşcasına soğuk terler akıtıyorduk. En azından benim sırtımdan kayıp giden ve soğuk buz etkisi yaratan ter öyle hissettiriyordu. Peki onun alnında boncuk boncuk biriken damlacıkların sebebi ne?

"Beni kilit altına vurduğun karanlık odayı hatırla!" Diye soludum yatışmayan sinirimle, "Kurşunlarla yaralandığım zamanları geçtim, merdivenlerden sürüklendiğim zamanlar peki?! Hadi onu da unutalım! Kinle, nefretle bahsettiğiniz şu Çetiner'e, kardeşin karşılığında beni vermek istediğin zamanları nasıl unutabiliyorsun?"

Her cümlemde kaskatı kesilen bedeni gözler önüne serilirken benim de ondan aşağı kalır yanım yoktu. Benim istediğim hayat bu değildi ki? İstediğim sadece huzur ve mutluluk. Bu kadar zor muydu ya?! Bu kadar imkansız mıydı? Mutluluk dediğimde her defasında kan mı dökülecekti? Dişlerini sıkıyordu öfkesinden. Kızarmış gözlerinin ortasında beliren koyu gözleri kahve gözlerimin esiriydi. Derin bir nefes alarak devam ettirdim cümlelerimi.

"Ya hepsini geçtim, düşmanının kızına nasıl böyle bakabiliyorsun?! Nasıl dokunabiliyor, onunla nasıl sarılarak uyuyabiliyorsun? Ne değişti de, benim için adam öldürür oldun Miraç Uluhan?!" Ruhumun çığlığı bedenimden, iki dudağımın arasından kopar kopmaz Miraç yumruk yapmış elini arabanın üst bölmesine hızla geçirdi.

"Lanet olsun lan!"derken bir kez daha vurdu yumruğunu arabanın üstüne.
"Lanet olsun çünkü ben düşmanımın kızına, bana çektirilenleri misliyle ödeteceğim diye ant içtiğim adamın kızına..."soluk soluğa sustuğunda alnı alnıma değiyordu.

"Susma." Dedim dişlerimin arasından tıslarcasına. "Söyle."

"Sana yemin ederim, böyle olacağı aklımın ucundan bir an bile geçmedi." Az önce arabaya sertçe geçirdiği sağ eli yanağıma yerleştiğinde bu kez duygularını kaybeden bendim. İfadesizce ona bakıyor, devam etmesini bekliyordum. 'Deniyelim' derken neye dayanarak bu kelimeyi kurdu bilmek istiyordum artık. Bu benim en doğal hakkım.

"Ben bu gözlere her baktığımda, taş tutmuş kalbimin çatladığını hissettim Zeliş. Bu gözlerden akan her bir damlanın, bedenimi cayır cayır yaktığını hissettim." Elinin tersiyle yanağımı hafifçe okşamaya başladığında derince iç çekti. Bu kez bağırmıyor, haddinden fazla bir sakinlikle ve fazla duygu yüklü gözlerle irislerimi deliyordu.

"Şu kokunu her içime çektiğimde, soluğumu tıkayıp nefes almamayı diledim. Tenine... Tenine her dokunduğumda, kusursuzluğunu sadece ben göreyim istedim... Ne yaptın kadın sen bana?..."

Gözlerimi kapatarak dişlerimi sıktım. Ettiğimiz kavganın vardığı nokta öyle alakasızdı ki, sevmediğimi söyleyemezdim. Ancak içeride bir ceset varken bu sözlerin özelliği, hissettirdiği duygu karmaşası öyle tuhaftı ki ne hissedeceğimi bilmiyordum. Kalbim bayram ediyor, bir davul gibi hızla çarpıp duruyorken, zihnim hükmetme savaşına girmişcesine kanrevan içerisindeydi.

"Bana göstermeye utandığın bacaklarını içerideki pezevenklere gösterdiğin için, kıskandın mı dersin, ne dersen de! Sevmeyi, sevilmeyi bilmiyorum ben! Bana öğretmediler. Tek bildiğim şiddet! Nefret! Kin!..
Ama şu birkaç aydır hissettiklerim varya..." Elini yanağımdan hızla çekerek sıkı bir yumruk şekline getirdi ve kalbine yerleştirerek iki kez sertçe vurdu. Tıpkı sözleri kadar sert.

"Eğer buna Aşk diyorlarsa; bu acının yanında halt etmişler..."

***

Devam edecektir...

Bölüm nasıldı? Bol yorum yapmayı unutmayın :")

Geciktiğim için hepinizden çok özür diliyorum...
♥♥♥SEVİLİYORSUNUZ♥♥♥

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro