Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

36.BÖLÜM

YENİ BÖLÜMMMMMMMMMMM
GELDİİİ

Öncelikle; Ufak Bir Duyuru;

-Çok fazla sinirimi bozan bir olay oldu. Bölümleri geç verdiğimin farkındayım. Aksilikler o kadar birikiyor ki, güzel bir bölüm vermek için uğraşıyorum ben size. Elim yandı, üzerine zehirlendim ve günlerce hastaydım.

Anlatılmayacak olaylar da var geçiyorum bunları.

Neyse konuya geleyim;
Yeni bölüm gecikiyor diye yorumlarda bana hakaret edenler olmuş. O yorumları gördüğümde yazma hevesim tümden kaçtı.

Bu mu yani bana olan saygınız?

Ben şimdiye kadar asla bir okuyucuma yorumlarda kötü söz veya hakarette bulunmadım, bulunmamda. Sizden istediğim tek şey biraz anlayıştı...
Bunu bile beceremeyenler var. Sözüm onlara;
"lütfen şimdi çıkıp gidin!"
Öyle insanların kitabımı okumasını istemiyorum. Kimse kimseye hakaret edemez!

**Beni anlayanlara ve saygıyla, sevgiyle yeni bölümü bekleyenlere çok teşekkür ederim.
Bölüm ithafı size olsun♥♥♥♥

Keyifli okumalar dilerim...

***

Attığın adım kadar sana koştum.
Soluk soluğa sana her yakınlaştığımda, uzaklaştığını göremedim.

O adım kadar ilerimde duran karanlık bedenin geniş sırtını izleme sürem kısıtlandı. Birkaç adım daha uzaklaştığında uğuldayan kulaklarıma sert sesi yankılandı. Bir şeyler söylüyordu, ancak onu duyamayacak kadar dolu olan zihnim, çekilmez bulanıklara gebeydi. Başını çevirip koyu bakışlarının karanlığına beni davet etti. Anlamını çözemediğim çok şey vardı belki de bakışlarında.

Benim donuk hislerime kıyasla, onun ölümcül kıvılcımlar taşıyan irisleri gri bir puslu duvarı andırıyordu. Ne kadar ilerlemek istesen de önüne hep o duvar çıkıyor ve senin yolunu tıkıyordu. Nasıl başarıyordu bilmiyorum ama Miraç izin vermedikçe onun duygularını anlamak güçtü. Çok sürmeden tekrar önüne döndüğünde, uğuldayan kulaklarım bir çınlama eşliğinde onun kendine has sesini duyurdu.

"...Size sahibiniz kim diye sormayacağım, bu işi yapabileceğine inandığım başka biri var. O sizinle ilgilenecektir." Ağır bir yavaşlıkla kurduğu kelimelere öyle bir baskı ekliyordu ki istemsizce ben titredim. Sesi duygudan yoksun çıkıyordu ve bu sesi duyan kim olsa, korkudan ardına bakmadan kaçardı. "Benden daha iyi iş çıkaracağına eminim."

'Aksi olsa bitiririm' der gibi kurduğu kelimelerinden sonra Ragip'e kısa bir bakış attı. O an anlamıştım, o iş dediğiyle Ragip ilgilenecekti. Ragip'i pek fazla tanımasam da bakışlarındaki soğukluk insanı ürpertir cinsteydi. İri cüssesi ve kumral tenine karşın, küçük açık kahve gözlerinde barınan duygular onun tüm çekiciliğini yıkıyordu.

O an, ona olan bakışlarımı hissetmişcesine bana döndüğünde öyle duygular tattım ki, korkumdan Miraç'a doğru koşmak istemiştim. Ancak zorlukla kendimi tutmam onun adamlarıyla olan irtibatından kaynaklanıyordu. Beni taktığını pek sanmıyordum. Bilmiyorum ama ne Emre gibi iyimserdi, ne de Doğan kadar sıcak. Miraç'ın, bu adamı nerden bulmuş olabileceğini çok merak ediyordum.

Uzun süren tuhaf bakışmalarımıza Miraç tanık oldu. Gözlerimi kaçırıp Miraç'a baktığımda çatık kaşlarının ardından ben ve Ragip'i süzüyordu. Bakışlarındaki şüpheyi çok net olmasa da yakalayabildim ancak sebebini yorgun zihnim çözemedi.

Miraç, "Ragip!"diye seslendiğinde garip bakışlarını benden çekerek,
"Buyur abi." diyerek yanına adımladı.

"Malzemeler." Mırıltısı geniş alanda uğultu yarattı. Korkudan kaçacak yerleri olmayan diz çökmüş adamlar yerlerinde rahatsızca kıpırdanıyorlardı.

Yaşadığım garip anlardan ötürü dudaklarım kurudu. Dudaklarımı ıslatarak yutkundum. Görmek istemeyeceğim manzaraları bana sunacak olan adamı bulunduğu karanlıkta kaybediyordum. Adım atıyorduk birbirimize ancak bu olayın ikimizi de farklı yollara çevireceğinin farkında değildi. Ragip ortadan kaybolduğunda Miraç'ın duygusuz sesi tekrar yankılandı.

"Size sahibinizi sormuyorum çünkü... Ben, benim olanla ilgileniyorum..." Birkaç adımda ortada bulunan adamın önünde dikildi, tıpkı bir cellat gibi. "Sana ne dediğimi hatırlıyor musun?"

Tepeden attığı bakışlarının ardından kendini kastığını farkettim. Dişlerini sıkıyordu. Önünde dizleri üzerine çökmüş elleri arkasından bağlı adamın beni itip kakması, tokat atması bir yana, Miraç'ın kolları arasından beni koparışı canlandı zihnimde. O anları uzun bir süre unutabileceğimi sanmıyordum. Yaşadığım acıyı da korkuyu da iliklerime kadar hissetmiştim.

"Sana ne dediğimi hatırlıyor musun!?" Gür sesi geniş depoda yankılandığında irkilerek kendime geldim. Miraç adamın omuzlarından tutarak ayağa kaldırmıştı ve sarsıyordu.

"Konuşsana lan! Konuş! Yine tehditler savursana! Beni onunla tehdit etsene! Dokunurum de hadi! Öldürürüm desene bana! Ne oldu! Niye susuyorsun lan!"

Kulak zarımda hasar oluşturacak derecede sert ve gür çıkan sesiyle olduğum yerde irkiliyordum her cümlesinde. Sarstığı adamı kendi adamına doğru iterek bıraktığında karmaşık duygularlarımla birlikte olan biteni izliyordum. Sık nefesleri göğsünü kabartıyordu, yüz kasları öyle belirgindi ki bu mesafeden boynunda sinirden şişen damarları görebiliyordum. Farkettiğim bir diğer ayrıntı ise sinirliyken terliyordu. Bunu alnına döküken saçlarının nemlenmesinden anlıyordum.

"Çöz onu."dedi siniri bir an olsun dinmeden. Kendi adamı, onu ikiletmeden elleri bağlı adamı çözdüğünde yere çökmüş diğer adamlar korkuyla olacakları izliyordu.

"Zeliş,"diye sessiz bir mırıltı duyduğumda irkilerek yanımda dikilen Emre'ye baktım. Onun yanıma geldiğini görmemiştim bile. Put gibi dikilmiş önümde canlanan sahneyi izliyordum. Oysa bir an önce buradan kaçmam gerekiyordu!

"Miraç kendini kaybetti, o görmeden bahçeye çık sen. Birazdan olacakları izlemek sana iyi gelmeyebilir. Bu öfkeyle senin yokluğunu farkedeceğini sanmıyorum."

Emre'nin söylediklerinden sonra ne yapacağımı şaşırmış bir halde duraksayarak Miraç'a baktım. O gerçekten iyi değildi. İçinde beslediği bir canavar vardı sanki. O canavar her uyandığında benliğinden kopuyordu adeta. Onu yok ediyor, ruhunu emiyordu. O canavarı nasıl yok edecekti bilmiyorum ama başarması gerekiyordu. Belki de ona benim yardım etmem lazım ama nasıl? Aklım sadece tek bir cümle fısıltısı yolluyordu kulaklarıma.

Miraç Uluhan'ın öfkesi dinmez.

"O iyi değil. Ona yardım etmeliyiz."

Miraç'ın, ellerini çözmesine rağmen karşılık vermeyen adama yumruklarını saydırması yetmezmiş gibi, yerde kıvrılan adamı acımasızca tekmelediğini görmek vücudumdaki tüm kanı dondurdu.

"Sana demiştim! Benim olana dokunursan seni bitiririm demiştim!"

"Ona yardım edemeyiz. Yanına yaklaştığımız an gözü bizi görmez, olacakları tahmin ediyorsundur." Emre yardımcı olmamakta ısrarcı olduğu gibi beni uzaklaştırmakta da ısrarcıydı. Ama kabullenemezdim. Onu burada öfkesiyle bir başına bırakamazdım.

"Hadi Zeliş, bahçeye çık." Deyip kolumu tuttuğunda Miraç'ın Ragip'e seslenişini duydum. Ragip'ten adını bile bilmediğim kesici bir alet istedi.
"Daha fazla duramazsın, çık buradan artık." Emre de sinirlenmeye başlamıştı.

Kanımda gezen onca hislerin her bir yakarışı kalp atışlarımı hızlandırıyordu. Korku, endişe, acı, merak ve birçok duyguyu aynı anda tadıyordum. Emre daha fazla benim burada kalmama müsaade etmeyerek geriye doğru çevirdi bedenimi ve gerisin geri ilerlettirmeye zorladı. Son anda görmüştüm Ragip'in ucu keskin bir bıcağa benzeyen aleti Miraç'a doğru uzattığını.

Gözlerim sulandı istemsizce. O böyle olmayı istemiyordu ki. Benden bir deneme süreci istediğinde bakışlarındaki kıvılcımlara an be an şahit olmuştum. İlk defa heyecanlandığını hissetmiştim. İlk defa değişeceğini umut etmiştim. Ama hasta bir insanı kendi öfkesiyle başbaşa bırakmak ne kadar doğruydu? Yakıp yıksa bile sorumlusu olmayacağını raporlayan bir gerekçe vardı. Ama bu onun iyileşmek istediği gerçeğini değiştiremezdi.

Miraç öfke bozukluğu yaşayan bir hastaydı. Onun hastalığından söz eden Doğan'ın her bir kelimesi hala aklımda yer edinmişti. Öfkesi kendine bile zarar verebilirdi. Eğer şimdi ben ona izin verirsem, onu kendiyle yalnız kalmasını sağlayacaktım. Bu onu doğru yolda ilerletmezdi, zirâ zeki ruhunu kemiren bir katil canavar besliyordu içinde. Nefreti öfkesine karışan bir adamı nasıl durduracağımı bilmesem de, ilerdeki geniş kapının pervazında kolumu Emre'nin elinden kurtardım.

"Sen yapmazsan, ben yaparım."dedim Emre'ye diklenerek. "Onun kendine veya başkalarına zarar vermesine izin vermeyeceğim." Arkamı dönerek tekrar Miraç'a doğru ilerlemeye başladım.

"Hayır, Zeliş. Dur." Uyarı dolu kelimelerini umursamadan adımlarımı hızlandırdım ve bir anda koşmaya başladım. En son duyduğum cümlesi ise beni çelişkilere atmaya zorlamıştı, yine de kanmadım.

"Sana zarar verebilir!"

Miraç elindeki keskin aletle yerde kıvranan adama ilerlerken hızımı arttırarak soluk soluğa koşmaya devam ettim. "Miraç!" Beni duymazdan geliyordu. Yanına yaklaştığımda adımlarım yavaşlayarak durdu. Beklemeden aleti tutan sağ bileğinden onu tuttum.

"Lütfen yapma." Dedim sık nefeslerimin arasından. Bedeni öyle kasılmıştı ki, soğuk bileğinden tüm sertliği parmak uçlarıma bulaşıyordu. Kara bir deliği andıran koyu gözleri bana doğru çevrildi. Kaşlarını çatmış, ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu.
"Onlara bunu yapman hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Kirlenecek olan tek şeyin ruhun olmasına izin verme. Bunu yapma..."

Koyu gözleri daha da karanlığa çevrildi. Söylediklerim ona boş geliyordu, dahası onu delirtmeye yettiğini tuttuğum bileğinden kabarmaya başlayan damarlarından anladım.

"Ne saçmalıyorsun?"diye tısladı dişlerinin arasından. "Neyin kafasını yaşıyorsun kızım sen?!" Bileğini sertçe parmaklarımın arasından kopardı ve elindeki aleti sinirle bir köşeye fırlattı.

İşte o an Emre'nin neden beni uyardığını, uzaklaştırmak istediğini anlamıştım. Öfkesini yöneltecek birini arıyordu ve sanırım şu an onun gazabını kendime çekmiştim.

"Şu haline bak!"diye kükredi üzerime doğru gelerek. "Yüzün haritadan farksız! Hadi onu geçtim, gece gördüğün kabuslar ne olacak?! Lan uykunda nasıl sayıkladığını kendi kulaklarımla duydum ben!" Kollarımı tutmuştu ve her cümlesinde sarsması yetmezmiş gibi sert sesi üzerime fırtına misali yağıyordu. Kollarımı acıtmıyordu ancak cümleleri beni donuklaştırdı.

Gece kabuslar görüyordum evet ama uykumda sayıkladığımı bilmiyordum.

"Bak şuna," Sert soluklarının arasından kollarımı bırakarak omuzlarımdan tuttu ve beni arkama doğru çevirdi. Kendisi arkamda duruyordu, elleri omuzumu kavramışken önümde, beton üzerinde acılar çekerek kıvranan adamı süzdüm.

"Gözlerin bağlı korunmasız haldeyken seni benden alıp götüren adama iyi bak! Aynı kişi seni bana geri getirdiğinde baygın ve yaralıydın!" Beni tekrar kendine çevirerek bu kez bileğimden tuttu ve adını bilmediğim ama ruhuma unutulmaz izler bırakan kel adamın önüne doğru çekiştirdi. Elleri arkasından bağlı, yüzü kanlar içindeki adam korkuyla bizi izliyordu.

"Hatırladın mı?"diye fısıldadı Miraç tekrar arkama geçerek omuzlarımdan tutarken. Birçok anlam taşıyan sesi zihnimi kolacan ederek, gizlenmiş kirli anıları pençeleri arasına aldı. Bedenim zihnime yansıyan görüntüyle ufak bir titreme yaşarken, Miraç seslice soludu. Sinirliydi, öyle sinirliydi ki onu sakinleştirmenin imkansızlığını şimdi anlamıştım.

"Sana dokunmaya kalktığında hiç düşünmeden çekip vurduğun pezevenk! Öldü sanarak vicdan azabı çekmiştin, hatırladın mı!" Parmakları omuzlarımı kavramış, sıkıyordu. Sırtımda hissettiğim göğsü ise öyle kasılmıştı ki sert bir kâyayı andırıyordu.

"Miraç-" boğuk bir sesle konuşma çabamı, "Hatırladın mı!?" diye bağırarak kesti.

"Evet!" Pes ettim sonunda. Miraç ne yapsam da vaz geçmeyecekti bu yoldan. Ben onu kan dolu bir bataklıktan kurtarmaya çalışıyordum ancak onun, beni de kendiyle birlikte bataklığa çektiğini farkedemiyordum. Sadece bir defa olsun, inanıp güvenmek istemiştim ama yine başarısız oldum.

"Evet hatırladım!" O adamın arabada bana doğru uzanması bile yetmişti onu vurmama.

Nasıl unutabilirdim ki?

Gözlerimin dolduğunu hissettiğimde başımı eğerek gözlerimi kapattım. Bakmama gerek yoktu zaten. Bu önümdeki pis adamın gözleri her gece kabusum oluyordu. Ve Miraç'ı en çok sinirlendiren de buydu sanırım. Bilemiyorum...

Omuzlarımı bıraktığında hala başımı eğmiş öylece dururken yanağımdan kayıp giden damlanın ıslaklığıyla yutkundum. Onca insan vardı koca yerde, ancak bir Allah'ın kulundan ses çıkmaması tuhaftı. Miraç'ın adımlarını işittim, hemen önümde durduğunda ise görmesinden çekinerek elimin tersiyle yanağımı kuruttum. Ancak iç çekişlerimden çoktan farketmişti.

Elimi indirerek, iri parmaklarıyla yanaklarımı kavradığında avucundaki sıcaklığı tenimin her karışında hissettim ancak yine de gözlerimi açmadım. Eğdiğim başımı yavaşça kaldırdı. Soluğu ise birkaç santim önümde durmuş olduğunu tescillercesine yüzüme çarpıyordu.

"Aç gözlerini."diye homurdanarak kızdı. İfadesiz sesi bir gram bile yumuşamadığını apacık belli ediyordu. Onu daha çok sinirlendirmemek mâabında gözlerimi aralayarak koyu gözlerine baktım.

"İşte bu yüzden, bunu yapacağım." dedi gözlerini gözlerime dikerek. "Şu gözlerden akan her bir damlanın bedelini onlara ödeteceğim."

"Zamanında sende az akıtmadın o damlaları." Sesim öyle durgun ve çaresiz çıkmıştı ki kendi sesimden utandım. Fısıltılı lakin bir o kadar yüksek. İçinde bağrıştıran birçok anlam Miraç'ın kaşlarının çatılmasını sağladı.

"Allah da, seni bana vererek cezalandırıyordur. Öyle değilse bile..." derken eğilerek dudaklarını kulağıma doğru yönlendirdi. Küçük bir kasılmanın ardından yakından gelen erkeksi kokusunu yavaşça soludum.

"Senden gelecek her türlü ceza, kabulümdür." Fısıldayan sesine mest olan ruhum duyduğu cümleyle düşüp bayılacak gibiydi. Aynı zamanda bedenim, donup kalmıştı.

Tek bir cümlesiyle nasıl yapabiliyordu da, beni böyle derinden etkilemeyi başarabiliyordu bu adam? Geri çekilirken derince soluduğunu o an anlamıştım. Ve az da olsa yumuşayan bakışlarında canlanan parlaklığı sadece ben farkedebildim. Sıkıntılı bir halde elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra tekrar bana döndü.

"Emre seni dışarı çıkarsın." dediğinde tam ağzımı açıp red edecekken kaşlarını çatarak, koyu gözleriyle susmamı gerektiren bir bakış attı.

"Peki,"diye mırıldandım çaresizce. Sanki burada kalsam neyi değiştirebilecektim ki? Miraç aklına koyduğunu yapardı. Ben elimden geleni yapmış, onu vazgeçirmeye çalışmıştım ancak birşeyi değiştiremedim. O böyle bir adamdı. Onun karanlığını tam olarak bilmesem de görmek gibi bir isteğim de yoktu.

Arkamı dönerek bıraktığım yerde bizi izleyen Emre'ye doğru ilerledim. Elleri, siyah kapşonlu ceketinin cebinde olumsuz bakışlarıyla benim ona ilerlememi izliyordu. Olumsuz bakışları daha çok; 'ben demiştim' tarzına kaçıyordu.

"Bakma öyle, denemek istedim sadece." diye homurdandım yanına yaklaştığımda. Beraber ilerleyerek geniş alandan koridora çıktık.

"Aslında... Son anda vazgeçecek sandım bir an." Omuz silkerek kısa bir bakış attı bana karşı. "Ama sonuç; yine aynı. Beceremedin."

"Senin taş kafalı patronun laftan anlamıyorsa ben ne yapabilirim?" dedim ters bir ifadeyle kaşlarımı çatarak. Miraç'ı, aklına kattığını yapmaktan alıkoymak o kadar kolay değil ne yazık ki.
"O kadar dil döktüm, dinlemedi."

"Dinledi."diye düzeltti beni. Büyük demir kapıdan bahçeye çıktığımızda etrafta dolanan korumaların gözleri bir anlık bize dönse de tekrar işlerine yöneldiler. Miraç'ın, kendini vurmasını istediği koruma da aralarındaydı. Kısa bir an gözlerimiz kesişse de başını eğerek başka yöne baktı.

"Miraç mı beni dinledi?" Tuhaf bir halde Emre'ye baktım. Daha çok söylediği kelimeyi anlamamıştım.

"Evet, dinledi. Söylediklerin o an ona mantıklı gelseydi eminim yapardı istediğini. Ancak o, bunu hak ettiklerini düşünüyor. Ki bence de, en kötüsünü hak ediyorlar."

"Bari sen yapma."diye mırıldandım sitemkâr bir sesle. Ellerimi göğsümde bağlayarak durduğumuz yerde etrafı süzüyordum boş boş. Emre ise bekçi gibi yanımda dikilmişti. Bir yere kaçacak değildim. Hoş bunca adamın arasından nasıl kaçabilirdim? Duraksayarak düşüncemi süzgeçten geçirdiğimde kendi kendime güldüm.

Ne diye kaçacaktım? Ben artık özgür değil miyim?

"Kendi kendine sırıtıyor musun sen?" Emre deliymişim gibi bir ifadeyle bana bakıyordu. Başını iki yana salladıktan sonra kendi kendine konuşur gibi, "Gerçi, o kızın arkadaşından ne beklersin kafadan çatlak. Kendine benzetmiştir." dediğinde bu kez tuhaf tuhaf bakan ben oldum.

"Hangi kız?" diye sordum.

"Dila mıdır nedir, işte o. Tam tımarhanelik kız." Dediğinde kaşlarım çatıldı. Elllerimi göğsümden çözerek tehditvari bir ifadeyle işaret parmağımı ona doğru salladım.

"Arkadaşım hakkında doğru konuş Emre. Çatlak olabilir, çok konuşuyor da olabilir ama onun yapısında bu böyle. Hoşlanmayabilirsin ancak o benim arkadaşım, onun ardından konuşurken dikkat etmelisin sözlerine. O böyle yaparak gerçek benliğini gizliyor olabilir. Bilmeden kimseyi yargılama. Onun neler yaşadığını, yüzünün devamlı gülmesine rağmen içinin acıdığını nerden bileceksin ki?.. Senden hiç beklemezdim bunu."

Emre'nin yanından uzaklaşarak deponun duvarına yaslandım ve başımı çevirdim başka yöne. İnsanları anlamıyorum. Neden bu kadar ön yargılıydılar? Dila o kadar çekilmez bir kız değil ki. Emre'nin yaptığı şey resmen kaba bir davranıştı. Hele de bunu benim önümde yapması ondan beklenilmeyecek bir tavırdı.

"Ben öyle demek istemedim, kusura bakma kırdıysam." Hemen yanımda mırıldanan sesini duysam da ona bakmadım. Bu yaptığım trip gibi gelebilirdi ancak gerçekten beni hayalkırıklığına uğratmıştı.

"Hadi ama Zeliş, böyle surat mı asacaksın?" Tavrımı sürdürdüğümde seslice soluduğunu duydum.

"Tamam, özür dilerim... Ciddi olarak söylemedim ben o kelimeleri. Dila, çok konuşgan ve laftan sözden anlamayan bir kız ama kesinlikle onun hakkında bir an bile kötü düşünmedim, düşünmem de." Yaslandığım duvardan bedenimi ayırarak ona doğru döndüğümde, utangaç bir tavırla başını eğdi ve elini ensesine atarak kaşıdı. Ne söyleyeceğini bilemiyordu sanki.

"Nasıl desem... O kız, şımarık gibi ama şey biraz... Tatlı." Son kelimeyi neredeyse kısık ve birazda boğuk söylemişti ancak bir adım ötemdeki yakınlığından ötürü anlamak zor olmadı. Donup kalan bir şaşkınlıkla Emre'ye bakarken, bu halimden pek memnun olmamıştı.

"Neyse işte." diye söylendi son olarak huysuz ifadesiyle.

Bakışları sertleşti birilerine kızmış gibi. Ellerini tekrar ceketinin cebine yerleştirerek etrafı izlemeye koyuldu. Ondan sonrasında ise tek kelime daha etmedi. 'En azından gelip özür diledi.' dedim kendi kendime.

Ve garip olan diğer şey; Emre'nin hangi bakımdan utanmış olduğuydu. Evet, evet! Tam olarak utanmıştı bizim robot adam.

* * *

Miraç üzerini değiştirmiş bir halde depodan çıktığında derince bir soluk verdim dudaklarımın arasından. Üzerinde giymiş olduğu siyah tişörtü ve deri bir ceketi, altında ise koyu renk kot pantolonu duruyorken, ayağında vazgeçilmezi olduğunu öğrendiğim siyah postalları vardı.

"Sonunda!"diye homurdandım kızar bir tavırla. Neredeyse bir saat olacaktı burada onu bekleyeli ancak bekletmek işine mi geldi yoksa içeride düşünmek istemediğim işi mi uzadı bilemedim.

"İşim uzadı."dedi huzursuz bir halde yanıma geldiğinde.

"İyi misin sen?" Sorduğum soruya karşılık, bana bakmadan olumlu yönde başını salladığında dişlerini sıktığını farkettim.

"Hadi gidelim." Bana ters eliyle uzanarak elimden tutacakken, gözlerim bir an sağ eline takıldı. O an kanayan elinin yumruk şeklini aldığını gördüm. İrislerim büyüdüğünde hızla onun durgun halinden faydalanarak ters elini değil de, sağ eli tuttum.

"Ne oldu eline?"diye mırıldandım endişe ve aynı derecede sinirli ifadeyle. Yumruk yapmış elini açmaya çalışırken izin vermemesi kaş çatmama neden oldu.

"Önemli bir şey değil, bırak."demesine rağmen, "Miraç, avucunu açar mısın?!" diye söylendim öfkeyle. Şimdi onun da kaşları çatılmıştı.

"Ses tonunu düşür, benim ağsabımı bozma." Ters bir şekilde mırıldanarak avucunu açtığında onun her zamanki sert tavrı olduğunu bildiğimden çok takmadan avucuna baktım. Eski kesik yarası hafiften kanıyordu. Dediği gibi çok önemli olmasa da mikrop kapabilirdi. Neden açık bırakıyor ki yaranın üzerini?

"Elin bu halde olmasına rağmen kanatırcasına zorladın değil mi, kendini bir an bile düşünmeden." Anlamıyorum. Canı hiç mi yanmıyordu da bu kadar hissiz davranabiliyordu?

"Bir an Miraç... Sadece bir an, insan olduğunu hatırlasan?"dedim koyu gözlerine gözlerimi dikerek. Bedeni kasılmıştı. Eli avucumdan kayıp gittiğinde gözleride benden koptu.

"Arabaya bin."

Duygusuz çıkan sesinin ardından beni beklemeden arabaya doğru ilerledi. Deri ceketinin cebinden çıkardığı anahtarla arabanın kilidini açarak bindiğinde ben hâlâ olduğum yerde onu izliyordum. Kornaya basmasıyla kendime gelerek ilerlemeye başladım ve daha fazla bu boğucu ortamda kalmak istemediğimden arabanın ön koltuğuna oturdum.

Sessizdi.

Sessizdim. Ancak susmak istemiyordum artık. Miraç bana adım atmışken elimden ne geliyorsa yapmam gerekiyordu. Onu iyileştirmek imkansız belki ama bunu denemeden bilemeyiz, öyle değil mi?

Neyse ki yol o kadar uzun değildi de onunla bu kasvetli havanın bize getireceği olumsuzlukları yaşamadık. Sessizlik içinde benim evime vardığımızda Miraç apartmanın önünde arabayı durdurdu.

"Sen gelmiyor musun?"diye sordum garip merakla, yerinden kıpırdamadığını farkettiğimde.

"Birkaç yere uğrayacağım, işim var." Sol eli hâlâ direksiyonda dururken yaralı eli dizinin üzerinde duruyordu. Sergilediği görselin tarifi imkansız etkisi Miraç'ın alnına dökülmüş birkaç tutam kömür rengi saçında gizleniyordu.

"Akşam..."diye mırıldandığım sırada, "Geç gelebilirim, bekleme uyu."dedi.

"Tamam."desem de arabadan inmedim. Bakışlarım koyu radarlarına tutuluyken aklımda yapmak istediğim kaos etkisi yaratacak bir senaryo uyanmıştı.

Kararsızca beklerken Miraç derin bir soluk çekti ve beni mahveden koyu irislerini üzerimden çekerek önüne döndü. Kendi de neden hâlâ arabadan inmediğimi sorguluyordu içinden, bunu tahmin edebiliyordum.

"Hadi in Zeliş, işlerim var." Neden beklediğimi değil de inmemi istemişti. Olsun, bu da bir hesap verme şekliydi. Bu düşüncenin verdiği rahatlıkla aklımda canlanan rolü gerçekliğe döktüm.

Bir anda uzandım ve Miraç'ın yanağına ufak bir öpücük konduracağım sırada onun aniden bana doğru dönmesi beklemediğim birşeydi.

Evet, tahmin etmek zor değil.

Klasik ama gerçek.

Miraç'ın dudakları, dudaklarımda!

İkimizinde beklemediği bu yakınlaşmayla ben derin bir şaşırma yaşarken, Miraç'ın şaşkınlığı çok uzun sürmedi. Donup kalan bedenimi iki eliyle sarmalayarak, dolgun dudaklarını hareket ettirdi ve beni öpmeye başladı. Bir eli başımın arkasında, diğeri ise belimde duruyorken kendine doğru çekiyordu.

Bense hâlâ donup kalmış, bu noktaya hangi ara geldiğimizi düşünüyordum. Ancak zihnim Miraç'ın dudaklarımı fetheden dudaklarına o kadar yoğunlaşmıştı ki, kalbimin derinden yankılanan çığlığını duymuyordu.

Alt dudağıma geçirdiği dişleriyle beni kendime getirirken geri çekilmeyi düşünmeyi değil de, ona karşılık verme çabama anlamsız kelimeler birikti. Ah! Masum bir öpücük, nasıl tutkuya yenik düştü anlamış değilim!

Ellerim çok beklemeden Miraç'ın gür ve bir o kadar yumuşak saçları arasına karıştı. Nefessiz kalmamıza rağmen geri çekilmeden birbirimizden ayrılmazken, Miraç belimdeki eliyle kolaylıkla beni kucağına çekti.

Şimdi ise onun dizlerinde yan bir şekilde oturuyordum!

Kulaklarım uğulduyordu ve kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Bu hislerin yabancılığı ruhumu derinden yaralarken, zihnim bu duygulara kılıf uydurmakta yetersiz kaldı. Soluk soluğa birbirimizden ayrıldığımızda alnını alnıma dayadı. Ne zaman kapandığını bilmediğim gözlerimi araladığımda, her zerremi dikkatle süzen koyu gözlerle çarpıştım. Yakınlığının etkisine kapılan bedenim ateşe tutulmuştu sanki.

Dudaklarımız ayrılsa da birkaç santim ötemde duruyordu ve soluğu, ıslak dudaklarıma rüzgâr oluyordu.

"Beni,"diye mırıldandı boğuk bir sesle ve derin bir soluk alarak devam etti. "Beni, ben olmaktan çıkarıyorsun." Ensemde duran parmakları tenimi okşarken, benim ellerim boynunda duruyordu. "İlk defa, birinden bu kadar korkuyorum." dediğinde şaşkınlıkla duraksadım. Ensemde duran eli hafifçe sıkılaştığında sertçe yutkunduğunu gördüm.

"İlk defa bir şeyden korkuyorum. Ve bu öyle lanet bir şey ki, beni çıldırtıyor. " diye fısıldadı boğuk bir sesle ılık nefesi tenime çarbarken.

"Korktuğun şey ne?"

Cevap vermeden bir süre bakışlarımızla sustuk. Korktuğu şeyin ne olduğunu merak ediyordum ancak Miraç istemezse, kimse onun ağzından tek kelime alamadığını bildiğimden çok da üstelemedim. Yavaşça alnını tenimden ayırdığında ensemdeki elini de indirmişti.

"Gitmelisin artık, çok işim var bugün." Normale dönen sesini duyduğumda hafifçe başımı sallayarak onu onayladım.

"Akşam geç kalmasan?"dedim bir umut belki beni bekletmeyeceğini düşünerek. Ancak onun, işin boyutunu kendi yöne çekeceğini bilemedim. Koyu gözlerinde bir pırıltı yakaladım.

"Çok mu özlersin yoksa?" Bir an gülümseyecek sandım. Rahat bir tavırla alay dolu bir bakış attığında kaşlarım çatıldı. "Hadi itiraf et, bensiz bir saat bile duramıyorsun değil mi?"

"Ne halin varsa gör."diye homurdandım sinirle. Kendini beğenmiş tavrı da ortaya çıktığına göre kesinlikle iyiydi. "Ukala!"

Kırpırdayarak kucağından ineceğim sırada eliyle çenemi tutarak aniden bir öpücük kondurdu dudaklarımın üzerine. Kısa, ancak derin öpücüğüyle duraksadığımda ellerini üzerimden çekti.

"Falakaya yatırmakta, ya da dilini kısaltmakta kararlıyım... Şimdi inebilirsin." Söylediklerinin üzerine göz kırparak tehdit dolu bir bakış attı kahve gözlerime. Zihnimde veryansın eden cümlelerin sivri uçları kalbime sancılar yöneltirken hızla kucağından, daha sonra da hiç beklemeden arabadan indim.

Eve nasıl girdiğimi bile tam olarak hatırlayamadım.

* * *

"Şimdi sen, Miraç enişteyle olan evliliğinizin gerçek bir evliliğe dönüştürmeye karar verdiğinizi mi söylüyorsun?"

Dilâ elindeki yeşil fasulyeleri parmaklarıyla kopararak önündeki kaba attı. Bir yandan da benimle olan sohbetini sürdürürken, dakikalardır soru yağmuruna mağruz kaldığımdan bitkince soludum.

"Deneyeceğiz."diye mırıldandım ona bakmadan domatesleri soyarken. "Kendini affettirmek için uğraşıyor."

Mutfakta, ikimizde masada oturuyor ve akşam için Dilâ'nın isteğiyle yeşil fasulye yapıyorduk. Canının çektiğini söyleyince kıramamıştım onu. Malzemeleri kendi gidip almıştı ve şimdi de akşam için beraber hazırlıyorduk. Aslında iyi olmuştu onun burada kalması. En azından bu evde yalnız değildim.

Birkaç saat önce Dilâ ile beraber, babam diye bildiğim adamın odasını beraber derleyip toparlamıştık. Güzel bir temizliğin ardından, o odayı kendisi için düzenledik. Gerekli diğer eşyaları ise kendi zevkine göre alacağını belirtmişti, buna hiç bir şekilde karışmamıştım. O adamın anılarıyla doluydu oda, ancak geçmişe ait herşeyi silemiyordu insan. Silinecek çok şey olsa da ve bunu o kadar çok istesem de unutamıyorduk. Sırf tekrar tekrar düşünmemek için kendimi temizliğe yöneltmiştim.

"İnanamıyorum..."dedi başını iki yana sallayarak. Yeşil gözleri şaşkınlıkla beslenmişti. "Bahsettiğimiz Miraç, kaba, asâbi ve vurdum duymaz olan hani, değil mi?"

"Off Dilâ, anlat dedin anlattım işte. İster inan, ister inanma ama yapabileceğim bir şey yok." Anlatmamı inatla istemesine rağmen beni delirtecek cümleler söylemesi tüm hevesimi kursağımda bırakıyordu. Neyse ki detaya inmemiştim de daha çok alay konusu olmamıştım. Yoksa Dila beni çileden çıkarır, yine de alay etmekten pes etmezdi. Öyle ki yüzümdeki yaraları görünce bile zor sakinleştirmiş, konuyu saptırmıştım. Şimdi ise alay konusu olacak bir ton konu vardı.

"Tamam, tamam kızma." Gülerek arkasına yaslandı ve imayla göz kırptı. Tam dudaklarını aralamış, yine bir soru soracakken hızla izin vermeyerek aklımdaki soruyu yönelttim. Yoksa susacağı yoktu bu kızın.

"Sen ne yaptın? Evi, arabayı filan satacağım demiştin?"dediğimde yüz ifadesi keyifli bir hal aldı.

"Ohoo, sattım bile her şeyi. Boşuna mı buraya taşındım?" Kıkırdayarak parmaklarıyla dans edercesine elindeki yeşil fasulyeyi ikiye ayırdı ve kaba bıraktı. Neyse ki benim konudan uzaklaştırmayı başarmıştım, içten içe buna seviniyordum.

"Evi, arabayı, iş yerini... Babamın tüm mal varlığını sattım. Şu an bavulumda milyarlar duruyor... Neyi merak ediyorum biliyor musun? Üvey sürtüğün birkaç gün sonra evden atıldığı an ki yüz ifadesini."

Kahkaha atarak keyifle gülümsediğinde, istemsizce bende güldüm. Dila'dan gerçekten korkulurdu. Üvey annesinin, boşandıklarında tek bir kuruş bile alamayacak oluşu Dila'yı sevindiriyordu ki haklı sebepleri vardı. Bu yüzden o kadına acımıyordum.

"O kadar parayı neden yanında tutuyorsun anlamadım. Bankaya kendi hesabına yatırsan ne olabilir ki?"

"O kadından her şey beklenir Zeliş. Kendi adıma yatıramam, mahkemede itiraz edip kendi adıma olan tüm varlığı araştırabilir veya iftira atabilir. Bunu göze alamam." Huzursuzca mırıldandığında o kadar parayla ne yapabileceğini düşünmekle uğraşmaya koyuldu. Başını çaresizce iki yana sallarken, dudaklarını büzerek oflarcasına soluğunu dışarı verdi.

"Sıkma canını buluruz bir şeyler." Nereye saklayabilirdi ki o kadar parayı. Kendiyle birlikte buraya getirdiğine göre güvenebileceği bir kişi de yoktu belli ki. Derin bir iç çekti. Canının bu konuya son derece sıkıldığı ve paranın başına bir iş gelmesinden kortuğu belliydi. En iyisinin konuyu çevirmek olduğuna kanaat getirerek farklı bir soru sordum.

"Sen, o parayla daha sonra ne yapacağını düşündün mü peki? Yani baban boşandıktan sonra ne yapacaksın?" Keyfi tekrardan yerine gelir gibi gülümsediğinde yeşil gözleri ışıldamıştı.

"Küçüklüğümden beri kurduğum hayali gerçekleştireceğim." Kaşlarım çatıldı düşünceyle. Bir yandan domatesleri doğruyorken duraksayarak elimdeki bıçağı ona doğru yönelttim.

"O kadar parayı kendi hayalin için çarçur edip bitirmeyeceksin heralde? Üstelik o para senin bile değil, babanın." Son kelimenin üzerine bastırırcasına kurduğumda, Dilâ istifini bozmadan güldü.

"Saçmalama Zeliş. Çek şu bıçağı önümden." Elindeki fasulye ile bıçağa hafifçe vurarak tekrar güldü.

"Bir iş yeri açacağım kendime. Bundan babama da söz ettim merak etme, ne istersem yapabileceğimi belirtti. " İmâlı bir bakış attığında ona doğru tuttuğum bıçağı indirdim.

"İyi bari..."diye mırıldandım ve domates doğrama işine devam ettim.
"Ne işi yapacaksın öyleyse?"

"Bir Pasta Evi açacağım." Heyecan dolu sesiyle birlikte yeşil gözlerini belerterek hayal alemine dalacakken, şaşkınlıkla kala kaldım.

"Pasta Evi mi?"dediğimde, "Evet. Ayy düşünsene Zeliş... Şirin, kafe tarzında bir yer, üzerinde küçük çiçekler dolu masalar. Dezgahta çikolatalar, şekerlemeler, pastalar..." İçten hevesli bir solukla ferahlandığında başımı iki yana salladım. Evet hayali gerçekten çok güzeldi ancak Dilâ'dan bahsediyorduk. Sakar kızımız hani? Aynı zamanda pasta ve çikolata delisi bir kız, o hayali altüst ederdi.

"Sen ve çikolatalarla dolu bir iş yeri? Ayrıca üşengeç olduğun kadar sakarsın hatırlatayım." Dudaklarımı birbirine bastırarak onaylamaz bir bakış attım. Hem bu kız pasta yapmayı bile bilmiyordu.

"Öyle deme ya, hevesimizi kırıyorsun." Sitemle söylendiğinde tüm keyfi kaçmıştı. Umursamayarak omuz silktiğimde, elindeki kırmış olduğu yeşil fasulyeyi sinirle bana fırlattı. Son anda başımı eğerek kurtulduğumda bu kez gülüp duran bendim. "Çok kötüsün Zeliş!"

"Sen onu bırakta, nerden geliyor bakalım bu çocukluk hayali onu anlat?"diye kıkırdadığımda gerildi. Sinirli ifadesi yok olarak durgunlaştı. Onun değişen haline karşılık dudaklarımdaki gülümseme kayıp giderken, "Ne oldu? Sorun ne?" diye sordum. Sahte bir umursamazlık takındı yüz çehresine, ancak derinlerde bir yerde yakaladığım acı yeşil gözlerinin parlaklığını sömürmüştü.

"Küçükken, annem ve benim en büyük hayalimiz bir Pasta Evi açmaktı. O, çok güzel pasta yapardı biliyor musun?" Derince yutkunduğunda bana bakmıyordu. Önündeki fasulyelere dalsa da gözleri buğulanmıştı. İçim burkuldu birden onun bu acısına.

"Pasta için hazırladığı kekin kokusu tüm mahalleyi sarardı. Bütün çocuklar annemin adını sayıklardı kapı önünde. Annem, onlara pasta dilimlediğinde çok kıskanırdım. O pastayı bana yapardı, kimse yemesin isterdim. Sırf bu yüzden kaç defa abilerimle kavga ettiğimi hatırlıyorum. Beni sinirlendirmek için her zaman pastayı saklarlar, 'yedik bitti' diye beni kandırırlardı. Ben ağladığımda ise dayanamaz, sakladıkları yerden çıkarır getirirlerdi."

Anlattığı anılara dalan Dilâ, bir anda irkilerek gözlerini kırpıştırdı. Sanki kendi bile bunu anlatmış olduğunun yeni farkına varıyordu. Annesi ve abileriyle neden görüşmüyordu bilmiyorum. Sormak istesem de acısını tazelemek istemiyordum. Anlatmak isteseydi kendi anlatırdı diye düşünerek üzerine gitmek istemedim.

"Neyse ne işte. Annemin bana bıraktığı tek şey pastalar oldu anlayacağın. Sırf onun için değil. Kendim istiyorum diye açacağım o Pasta Evi'ni."

"Anladım."diye mırıldandım çok uzatmadan. "Ne istersen onu yap ama ondan önce o parayı güvenli bir yerde saklamamız gerekiyor. Yoksa hayaline veda etmek zorunda kalacaksın."

"Allah korusun!" Eliyle kulak memesini hafifçe çekti ve sonra yumruk şekilde yaparak elinin tersiyle masaya vurduğunda ona uzaylı görmüşcesine baktım ve inanamazca başımı iki yana salladım. Allah korusun dedikten sonra batıl inanca kaçmak neyin kafası? Cidden bu kız normal değil.

"Peki ama nereye saklayacağız?" Diye mırıldandığında bilmiyorum dercesine dudak büzdüm. Ancak sonradan aklıma gelen fikirle garip bir heyecan içerisinde, "Buldum!"diye istemsizce bağırdım.

"O kadar parayı en güvenli yerde saklayacak kişi bence Miraç?" Ondan başka kim saklayabilirdi ki? Hem güvenilir, hem sağlam yer. Miraç kesinlikle o parayı kimseye dokundurtmazdı.

"Öyle mi dersin?" Kararsızca kaldığında, "Tabii öyle. Bu evde bırakamayız o kadar parayı. Miraç daha güvenli bir yerde saklayacaktır."

Dilâ sonunda onayladığında parayı saklayacak yer bulmanın keyfiyle işimize koyulduk. Akşam Miraç geldiğinde kesinlikle bu konuyla ilgili onunla konuşacaktım. Dilâ ile sohbet ede ede mutfakta günü gün etmiştik.
Sabah aksiyona giriş yapsak da, şuanki sakinliği ve huzurluğu es geçemezdim.

Sanki... Eski yaşamıma dönmüştüm de her şey eskisi gibiydi.

Tek fark; Kalbim ilk defa bu kadar ferahtı.

Sahipli gibi...

Huzurunu bulmuşcasına.

Yemek hazır olduğunda akşam saat sekizin üzerindeydi. Dilâ ile beraber sofrayı kurarak, oturup yemeğimizi yemiş ve daha sonra bulaşıkları toparlamanın ardından oturma odasına geçmiştik. Biraz sohbet, biraz televizyon derken gece onbir buçuğu buldu saat. Dilâ odaya yatmaya gittiğinde benim gözlerime uyku değmiyordu.

Ayağa kalkarak pencereye yaklaştım ve bir süre sokak lambanın aydınlattığı sokağı izledim. Sadece tek bir araç vardı ve o aracın kime ait olduğunu tahmin etmek zor değildi. Muhtemelen Miraç'ın başıma diktiği korumalardı. Acaba kendi neredeydi? Saatlerdir ses sedâ yoktu ondan. Arasam acaba kızar mı? Ne işi vardı ki bu saat oldu hâlâ dışarıdaydı.

Oflayarak perdeyi örteceğim sırada sokağa giren bir çift araba farıyla duraksadım. Kalbim heyecanla kasılırken aldığım soluk boğazımda takılı kaldı. Bir elim perdede duraksarken, yaklaşan aracın Miraç'a ait olmasıyla tuttuğum soluğu derince içledim.

Apartmanın önünde arabayı durdurarak ışıkları söndürdü ve birkaç saniye sonra koca cüssesiyle arabadan indi. Arabadan indiği an birbirine dolanan bakışlarımızla gülümsediğimde, koyu irisleri her bir harelerimi ifadesizce süzüyordu. Alışkın olduğum buzul soğukluğunu garipsemedim. Çünkü bu onun doğal haliydi ve ben böyle kabullendim.

Evet. Buzlar Kral'ını böyle kabullendim ve özgür hayatıma dahil ettim. O benim. Ötesi yoktu bunun.

Gözlerini benden çekerek apartmana yöneldiğinde hızla perdeyi örterek kapıya doğru koşturdum ve o zili çalmadan kapıyı açtım. Beni bir anda kapıda görmesi onu afallatsa da kendini hemen toparlamıştı. Duygudan yoksun adam, hislerini belli etmekte bu kadar korkmamalı.

"Hoş geldin."diye mırıldandım onun içeri girerek postallarını çıkartmasını izlerken. Ardından kapıyı örttüğümde cevap vermeyiş oluşuna biraz bozulsam da tıpkı onun gibi yapmayı tercih ettim ve umursamazlıktan geldim.

"Aç mısın?" Kaşları çatılmış düşünceyle bana bakarken, tuhaf bir soru mu sordum diye kendimden bir an şüphe ettim. "Sen iyi misin? Bir şey mi oldu?"dedim tuhaf tuhaf bana bakmasını garipseyerek.

"Evet, iyiyim."dedi en sonunda kendine has sesini duyurarak. Eliyle ensesini kaşıdığında gerilmişcesine içeriye doğru yürüdü. "Sadece... Böyle karşılanmak garip geldi bir an."

Arkasından oturma odasına ilerlerken, kurduğu cümleye güldüm istemsizce. Bence de çok garipti ancak normal olmamız gerekmez miydi? Miraç ile birbirimize bir adım atmışken, neden uzak kalacaktık ki? Hem ruhen, hem de bedenen birbirimizi normalleştirmeliydik.

"Buna alışmalısın." Miraç ceketini çıkartıp, üçlü koltuğa yerleşirken hafifçe gülümsedim. Neden gerildiğini ve bana neden o şekilde baktığını şimdi anlıyordum. Ona bu şekil davranışlar garip geliyordu. Kim bilir en son ne zaman bir eve girdiğinde ona hoş geldin diyen olmuştu?

İlk mi? Belki de öyle...

"Aç mısın?"diye sordum tekrar. Doğal bir görünüm sağlasam da içten içe heyecandan kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Onunla bu şekilde normal bir çift gibi olmak imkansızken, şimdi ânı yaşıyorduk.

"Değilim." Oturduğu yerde rahatsızca kıpırdadı. Dirseklerini dizlerine yaslayarak eliyle yüzünü sıvazladı ve derin bir soluk aldı."Dilâ yok mu?" Elini çenesine yaslarken, başını kaldırıp koyu gözleriyle bana baktığında, omuzumun üzerinden arkaya doğru başparmağımı yönelttim.

"Odada uyuyor." Başını sallayarak önüne döndüğünde ona doğru yaklaşarak yanına oturdum ve rahatça bir dizimi kırıp ona doğru döndüm koltukta.

"Sen neden uyumadın?"diye sordu elini çenesinden ayırmadan beni izlerken. Omuz silktim sadece. Uykum yoktu ve ben onu beklemek istemiştim ancak bunu dile getirmeyi şuan istemedim.

"Dilâ demişken, senden bir şey isteyeceğim."diye mırıldandığımda kaşları çatıldı. 'Nedir?' der gibi bir bakış attığında kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatarak devam ettim sözlerime.

"Dilâ da bir miktar para var, ancak nereye saklayacağını bilmiyor. Bankaya yatıramaz çünkü, bir mahkemeyle uğraşıyor ve hesabında herhangi bir şey olmaması gerektiğini söyledi. Ne olur, ne olmaz yani..." Açıklamamı uzun bulmuş olacak ki Miraç cümlelerimi sert sesiyle kesti.

"Zeliş uzatma."dediğinde omuzlarımı düşürdüm çaresizce. Dilâ ile konuşurken bu fikir cazip gelmişti ancak şimdi bu düşünceyi Miraç nasıl karşılayacaktı bilmiyorum. Ne tepki vereceğini bilmediğimden biraz çekinmiyor değilim.

"Demem o ki... Parayı bir müddet saklayabilir misin? Senden başka güvenebileceğimiz kimse yok. Ama olmaz dersen-" Kurduğum cümleden sıkılmışcasına, "Bu muydu isteğin?" dedi başını iki yana sallayarak, ellerini çenesinden ve dirseklerini dizinden ayırarak koltukta arkasına yaslandı. Yayvanca koltukta kaydığında başını da yaslayarak gözlerini kapattı.

"Hallederiz." Umursamaz bir halde kurduğu cümlenin ardından rahat bir soluk verdim. En azından bu iş hallolmuştu.

Bir süre sessizce aynı konumda oturduğumuzda Miraç'ın yorgun olduğunu farkettim. Uyuyor olduğunu düşünecekken, sertçe yutkunması ve birkaç dakika sonra gözlerini açarak tavanı seyretmesiyle uyumadığını anladım. Zihnini kolocan eden bir çok düşüncenin onu rahatsız ettiği belliydi. Çok fazla düşünceli görünüyordu.

"Kahretsin ya..." Aklıma yansıyan kâreyle birlikte heyecanla yerimden kalktığımda Miraç'ın tuhaf bakışlarına yakalandım. Hafif merak tomurcukları yakalar gibi oldum koyu irislerinde. "Ben sana fotoğrafı vermeyi unuttum."

Hızla kendi odama koşturdum ve komidinin üzerine bıraktığım katlanmış fotoğrafı elime aldım. Bu fotoğrafı biz kaçırıldığımızda, zorla tutulduğumuz odada Miraç bende unutmuştu. O kargaşada arka cebime hızla yerleştirmiştim ve sonuç; bugün pantolonumu çamaşır yıkama makinasına atacakken, anlık gelen dürtüyle ceplerini kolocan etmemle Miraç'ın kuzenleriyle olan eski fotoğrafı görmüştüm.

Çocukluk fotoğrafı...

Elimde fotoğrafla tekrar oturma odasına girdim ve Miraç'ın yanına az önceki rahat pozisyonumu tekrar alarak oturdum. Bir bacağım koltukta katlı duruyorken, diğer bacağım aşağı doğru sarkıyordu. Fotoğrafı ona uzattım.

"Bu senin." Eline fotoğrafı alarak dikkatlice incelerken kaşları düşünceyle çatıldı.

"Kayboldu sanmıştım."diye mırıldandı kuru bir sesle. Sesinden akan ifadesizlik onun içindeki duyguları gizliyordu. Doğrularak cebinden cüzdanını çıkarırken, eli bir an cebinde duraksadı. Dudaklarının arasından kısık bir küfür savurduğunda, bu kez ona garip garip bakan ben oldum. Ancak daha sonradan anladım ne olduğunu...

Cebinden cüzdanıyla birlikte ufak bir kutu çıkardı. Ufak, kırmızı kutuyu avuçlarında sıkarken şaşkınlıkla donup kaldım. Tahmin ettiğim şey değildi değil mi?! Ah sakin... Tamam sakin! Bu kadar hızlı atma kalbim!

Evet. Elindeki bir yüzük kutusuydu!

Boğazım bir yudum suya muhtaç kalırken sertçe yutkundum. Miraç elindeki fotoğrafı cüzdanına yerleşirerek, cüzdanı tekrar cebine yolladı. Doğrulduğu yerden bana doğru döndüğünde irkilerek derin bir nefes aldım ve tek elimle sakinleşmek için kolumu sıvazladım. Diğer elinde duran ufak, kırmızı, kadife kutuyu avucunda bir tur döndürerek bana doğru uzattı.

"Unutmadan..."diye mırıldandı genzinden gelen boğuk bir sesle. Bunu farkederek boğazını temizledi.
"Bu da senin."

"Bu ne?"diye sordum utanarak gözlerimi kaçırırken.

"Al şunu, kendin bak."diye homurdandığında sinirlenmeye başlar gibi olduğunun sinyalini veriyordu sesi. Uzatmadan elinden aldım ve derin bir nefes alarak yavaşça açtım. Daha kutudakinin ne olduğuna bakmadan gözlerimi kaldırıp Miraç'a baktığımda pür dikkat beni izlediğini gördüm.

Gözlerimi kutuya çevirdiğimde tahmin ettiğim şeyi görmek heyecanımı katlamaya yetti. Ellerim titriyordu resmen. Gümüş renk, tektaşlı yüzüğü yerinden çıkarmaya bile cesaretim yoktu. Ve itiraf etmekte zorlansam da yüzük gerçekten çok güzeldi.

Gümüş renginde, tektaş ve kenarları ufak ufak işleme detaylarıyla süslüydü. Kibar olduğu kadar, özenle işlenmişcesine muhteşemdi. Dudaklarımı birbirine bastırarak içimden kendime sakin olmamı defalarca tekrarladım. Aksi halde herşeyi berbat edebilirdim.

"Bu... Ne için?" Daha önceden böyle bir şeyin konusunu bile açmayan adamın, şimdi hangi akılla bana böyle bir yüzük aldığını çok merak ediyordum.

"Artık bu gerekli diye düşündüm. Takmayacak mısın?" Öylece durmuş benim yüzüğü takmamı istiyordu. Sanki bu yüzüğü takmazsam onu kıracak gibiydim. Öyle bir his kaplamıştı çevremi.

"Takacağım."diye mırıldandığımda gerilmiş tüm kasları gevşer gibi oldu. "Ama... Şimdi değil."

"O ne demek?" Sertleşen ifadesini görmezden geldim.

"Miraç,"diye mırıldandım ılımlı bir sesle ve koltukta biraz daha ona yaklaşarak gözlerimi, onun kara deliği andıran irislerine diktim. "İstediğim gibi bir evlilik yaşamadım ben. Her genç kızın hayali değil mi gelinlik giymek? Sevdiği adam ile birlikte, mutlulukla düğününde dans etmek. Ama bu benim umurumda değil artık. Madem sen bu yüzüğü takmamı istiyorsun, doğru düzgün evlilik teklifi yapmalısın. Yoksa ciddiyim, bu yüzüğü asla takmayacağım."

Birkaç saniye boş boş suratıma baktığında söylediklerimin gerçekliğini tarttım. Miraç'tan evlilik teklifi mi bekliyordum ben? Kafayı sıyırmış olmalıyım! Daha dün bir, bugün iki. Kendimi fazla aşmıyor muyum?! Birkaç saniye aradan sonra Miraç dalga geçercesine dudak kıvırdı ve inanamaz bir ifadeyle bana bakmaya devam ederken, başını yavaşça iki yana salladı.

"Az önce söylediklerini tekrar etsene?"diye sorduğunda tam dudaklarımı aralayarak konuşacakken tehdit içeren sesiyle birlikte, "Ben yanlış duydum galiba." diye mırıldandı tüm harflere baskı uygulayarak.

"Hayır. Doğru duydun." Cesaretimi takdir etmeyi aklıma kazıyarak yakınlığından olan korkma hissini geriye def ettim. Sinirle gözlerini kapatarak başını diğer yöne çevirdiğinde, sık soluklarıyla birlikte sakinleşme çabasına girdi.

"Alacağın olsun ihtiyar! Senin aklına uyan beynimi s*kim!"

Tıslarcasına çıkan sesini tam olarak duyamadım. Ancak öfkelendiğinin sinyalini veren parmaklarına gözüm kaydığında kendime içten lanetler okudum. Cidden! Ne saçmalıyordum ben?! Adamı öfkelendirmekten ileri gidememiştim.

Yumruk şeklini alan parmaklarını açıp kapatıyordu bana bakmadan. O an bir şey daha farkettim. Miraç'ın sol elinde, yüzük parmağında göz alan detayla kısa bir donukluk yaşadım. Bir yüzük vardı parmağında. Daha önce parmağında görmediğime emin olduğum yüzük, o kadar farklıydı ki göz boyuyordu resmen.

Gümüş rengindeydi ve kalın bir yüzüktü. Aslan ağzı figürüyle, tam ortada büyük bir siyah taşı vardı. Kenarları ise işleme detayıyla süslenmişti. Yüzüğün mânevi değerini sormaya korktuğumdan şimdilik susmayı tercih ettim ve Miraç'ın sinirini katlamadan hızla yanından kalkarak oturma odasından elimdeki tektaş yüzükle çıktım.

Kendi odamda, çekmeceden takılarımın arasında kalın bir zincir buldum ve Miraç'ın benim için aldığı yüzüğü zincire geçirerek boynuma taktım.

Evet, böylesi daha iyidi...

* * *

Devam edecektir...

*Nasıl buldunuz bölümü fıstıklarım?

*Sizce ilişkileri nasıl ilerliyor ;)

*Medyada yüzükler var canlar. Nasıl olduğunu merak eden bakabilir. Tam olarak o diyemeyiz ama benzeri, hani aklınızda canlanması için. Beğenmeseniz de kendiniz hayal edin kafanıza göre takılın :")

Beklettiğimi biliyorum ama inanın elimden geleni yapıyorum. Kitabı asla yarım bırakmam merak etmeyin💕
Çok Seviyorim Sizleri💕💕

Kendinize iyi bakın yeni bölümde görüşmek üzeri💕💕💕💕💕

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro