34.BÖLÜM
Bol bol yorum istiyorum canlar. Yarın gelecekti bölüm ama bitirir bitirmez paylaşayim dedim.
Yorumlar Bin'den fazla olsun olur mu :")
Keyifli okumalar dilerim💕💕
* * *
Can veren umutlarımın külleri avuçlarımda birikti.
Üfleyip uçursam mı sonsuzluğa, yoksa toprağa gömerek yeniden yeşermesini mi beklemeliyim...
Donuk bir ruhun habercisi delicesine bir çırpınış sergiliyordu içimde. Ufak ufak kıpraşmalara gebe olan hislerin tarifsiz duygularıyla sarsıldım. Kimin ne olduğu veyahut ne çeşit bir ruh kafeslediğini bilinmez bir yolda atılan her bir adım, pusuya yatılmış tehlikelerden ibaretti. Kuruyan boğazım bir yudum suya muhtaçken yutkunarak bir metre uzaklıkta yerdeki boş şişeye baktım.
Aklım kelimelere aç, bedenim susuz, kanım ise donuyordu. Soğuk beton oturduğum yerde tüm bedenime işlerken ne yapacağımı bilememek çaresizliğimi hatırlatıyordu bana. Öyle anlara çark gelmişti ki şansızlığım, iflaslardan bıkar olmuştu. İstediğim tek şey artık rahatlık ve huzurlu dakikalar geçirmekti, lakin bunlara bile çok uzak hissediyordum kendimi. Çıkmaz bir sokakta, elimiz kolumuz çaresizliğe tutulmuş boş bir umutla çırpınıyorduk.
Aniden omuzumda bir ağırlık hissettiğimde başım yana doğru çevrildi. Miraç'ın gür siyah saçları yanağımda hoş bir izlenim sürerek sürtünmesine mi, yoksa boynuma çarparak dağılan ılık nefesine mi dayanayim bilemedim.
Kasılıp kalmıştım.
Bana gözlerimi kapatmayim diye azar çeken adam, şuan başı omuzuma düşmüş uyuyordu. Zorlukla yutkunarak tekleyen kalbimin sesini duymazdan geldim. Yorgundu. Ne kadar süredir buradaydık bilmiyorum, ki Miraç ağır derecede -her ne kadar bunu bana göstermese de- yaralıydı. Zorlukla soluduğuna şahit olmuştum dakikalar önce ve bu da yetmezmiş gibi kapalı bir alanda tıkılı kalmak onu geriyordu. Zaman kavramı ise zihnimizden çekilmiş, bize uğramaz olmuştu.
Onu uyandırma aptallığını yapmadım. Muhtemelen birden kendinden geçmiş olmalıydı, aksi halde onun bir an bile kapanmaya tutulmayan keskin koyu gözleri örtülmezdi. Yaralarına rağmen dinç görünüyor, kendini güçlü ve yıkılmaz bir duvar kılıyordu. Ama kabul etmesi gereken bir şey vardı; o da insandı. Acıyı saklamak onun durumunu değiştirmiyordu.
Saçlarından genzime ulaşan kokunun mayhoş hissiyle derince iç çekerken buldum kendimi. Huzursuz ifadesine karşın her an uyanacak gibi diken üzerinde olmasını umursamadan ellerimi kaldırarak yavaşça başını tuttum ve bacaklarımı yerde uzatarak onu sarsmadan başını dizlerime yatırdım. Hafif kıpırdasa da rahat bir pozisyona girdi ve boylu boyunca uzandı. Başı ise karnıma dönüktü.
İrislerime parça parça dizilen görüntünün yaydığı etkileyici hislere kulak asmıyordum. Bir yandan kalbim ellerimi onun dağınık saçlarına atmamı, parmak uçlarımı yüzünün keskin çehresinde dolaştırmamı isterken, zihnim bunun zıt düşünceleriyle doluydu. Hangisini dinlemem gerektiğini bilmiyordum, tek isteğim bu yorgun adamın biraz olsun dinlenmesi gerektiği. Zaten ne gelen ne de giden vardı.
Burada baş başaydık.
Bu düşünce beni tuhaf hislere boğdu. O an Miraç'ın birden hareketlenmesi düşüncelerimi darma dağın etmesine yol açarken, donup kaldığım yerde kıpırdamadım. Sergilediği bilinçsiz hareketi kalbimi bile maratona sürüklemişti, nefes alamadım.
Miraç... Döndüğü yerde tek kolunu belime sardı ve yüzünü karnıma gömdü. Hal böyleyken az önceki kasılmam buzul bir donukluk yaşamıştı. Ciğerlerim sıkışıp kaldığı yerde isyanlar eşliğinde tüm hücrelerimi dize getirirken zorlukla derince ve titrek bir soluk çektim. Ve zihnimin çığlıklarını umursamadan yavaşça elimi saçlarına atarak usal bir dokunuş karaladım. Parmak uçlarımda dolaşan damarımdaki kanlar sanki zihnime sızarcasına tüm hücremi dolaşarak sevinç nidaları tutuşturuyordu.
Zihnim utanç içinde köşesine sindi.
Yan tarafta, beton üzerinde duran fotoğrafa gözlerim kayarken bir an Miraç'ın saçları arasındaki parmaklarım duraksadı. Boştaki elimle fotoğrafı alarak tekrar kısa bir göz attım. Miraç ile birlikte fotoğrafı izleme seansımız bir süre sonra sessizliğe yem olmuş, sonrasında ise şuan olanlara dönüşmüştü.
Elimden kayıp giden fotoğrafı hiç sormamıştı. Gözlerimden akan tek damla yaşı görmemişti. Daha iyi değil miydi? Saçma safan bir tesadüfü olası sebebiyetlere çevirerek ne kendi durgun hayatımı bozabilirdim, ne de farklı dünyalarda dolanan zihinlere çomak sokabilirdim.
Evet, sadece bir tesadüftü. Ömür denilen küçük kızın tenindeki doğum lekeyi süzerken, bacağımdaki yanık izi sızlar gibi oldu. Yanık izimin oluştuğu her bir resim karesi aklımda canlanırken, o anlarda attığım çığlıklar kulaklarımda uğuldadı. Gözlerim dolduğunda derin bir nefes alarak kırpıştırdım ve fotoğrafı tekrar beton üzerine indirdim.
Hatıralarımda edinen bulanık görsellerin hayal meyal mırıltıları, küçük kareleri zihnimi alabora ederek kalbimde gölcükler oluşturdu. Gözyaşlarım kalbime akıyordu sanki. Benim tesadüf diye nitelendirdiğim şey, hayatın lanetlediği ve oyun olarak gördüğü kaderden ibaretti. Kimse ne olduğunu düşünmüyor, umursamıyor, anlamıyordu. Bacağımda olması gereken lekenin yerini, artık yanık izi taşıyordu.
Olabilirdi değil mi?
Sadece tesadüf...
.....
Dakikalar geçti. Miraç'ın dediği gibi bir an bile gözlerimi uyku moduna almadım. Ben baygınken başımda dikilen, beni koruyan oydu. Şimdi de sıra bendeydi. Karın bölgemi ısıtan her nefesi tenime kazınmak istercesine yapışıp kalıyor gibiydi. Dakikalarca elim saçlarında dolaştı.
Ve biraz da, dikkatlice kusursuz çehresinde...
Parmak uçlarım çenesinden kayarken tırnak aralarıma sızan hafif çıkmış sakalları ruhumun şeffaf tenine dolandı. Bazen kaşlarını çatıyor, uyanır gibi olduğu anlarda elimi hemen duraksatıyordum. Sonrasında ise huzurlu bir ifadeye dönüşen yüz kasları gevşeyerek tekrar dalıyordu uykuya. Çok yorgun ve bitkin olduğu her halinden belli olan bu adamı uyandırmaya kıyamamak nasıl bir duygu bilmiyorum ama izini sürdüğüm her bir haresi kalbimin atışını değiştiriyor ve mideme tatlı sızılar yolluyordu. Hiç tatmadığım bu duygular bana yabancıyken, cahilliğimin acısı zihnime savaş açtı. Susmasını istiyordu.
Kapı ardından ses gelmeye başladığında korkuyla duraksadım. Adım sesleri ve gülüşmeler yaklaşmaya başladı.
"Miraç..." Omuzunu sarsarak seslendiğimde birden koyu gözlerini açtı ve bulunduğu durumu kısa bir tartmasının ardından hızla geri çekilerek doğruldu.
"Ne oldu?" Elleriyle yüzünü ovuştururken inanamazca bana baktı. "Uyudum mu ben?"dedi daha çok kendi kendine sorar bir ifadeyle.
"Birileri geliyor. Ve evet, uyudun." Hareket eden adem elmasıyla yutkunduğunu anlarken gözleri kapıya doğru çevrildi. Sesleri duyduğunda ayağa kalktı.
"Kalk."derken acele bir tavırla beni kolumdan tutarak ayağa kaldırdı ve kapının iç gıdıklayıcı sesiyle birlikte açılmasıyla beni arkasına aldı.
Yaralı adam, kalkan misali dikildi önümde.
"Uluhan. Bizi böyle mi karşılıyorsun?" Önden giren adam Miraç'ı karşısında dimdik görmeyi beklemiyordu belli ki. Bu sesi tanıyordum. Beni bilmediğim yere sürükleyen ve bana tokat adamdı. Esmer tenli, uzun boylu ve iri yapılı bir adamdı, tabii adamlığı gösterikti. Bu pisliği unutmak ne mümkün? "Gururum okşandı doğrusu." Alayla güldüğünde Miraç'ın cevabı gecikmedi.
"Gururunu siktiğim."dedi tıslarcasına.
Adamın arkasından odaya giren diğer adamı gördüğüm an gözlerim irileşti, hemen ardından Miraç'ın arkasına iyice sızarak koluna asıldım korkuyla. Kalbimi acıyla kasan görüntü canımı yakarken Miraç kısa bir an bana baktı, daha sonra arkadaki adamı farkederek kaşlarını çattı. Durumumu anlar gibi kolunu belime dolayarak beni kendine çektiğinde, yüzümü başımın isabetindeki boynuna gömdüm. Ellerim çoktan geniş ve sıcak gövdesine dolanmıştı.
Arkadaki adam, arabada bana saldıran ve benim vurduğum adamın ta kendisiydi. Kolunun biri omuzuna kadar sargıdayken, kolluk takmış ve pis bakışlarını tehtitvari şekilde üzerime dikmişti.
"Beni vurdun diye kurtulduğunu mu sandın?... Henüz daha birşey değil yaşadıkların güzelim." Miraç kollarımda kasılırken hırsla bir adım atarak adama yönelecekken kollarımı kuvvetle sıktım.
"Sen kimsin lan benim olana güzelim diyorsun!" Gür sesiyle kükrediğinde boş odada sesi yankılandı. Kulaklarım adeta sızladı.
"Hadi ama Uluhan... Bu güzelliği paylaşabiliriz, değil mi? Ekrem'in kızı nasıl olsa, takma o kadar."
O an Miraç'ta ipler koptu. Ona doladığım kollarımı bir çırpıda sökerek daha ne olduğunu anlamadan adama atıldı. Bir yumrukla yere serdiği adamın üzerine çöktü ve öfkeyle yumrulamaya başladı. Korkudan ve çaresizlikten ne yapacağımı bilemezken gözlerim diğer adama kaydı. Çatılmış kaşlarıyla onları izliyordu.
"Ulan! Ölmediğine pişman edeceğim seni koyduğumun çocuğu!" Sert bir yumruk attı. "Derini yüzeceğim!" Bir yumruk daha. "Öldür beni diye yalvaracaksın!" Ve bir yumruk daha. "Pezevenk!"
Adam çoktan bayılmıştı. Belki de ölmüştü bilmiyorum ama yaşadığım şoktan dolayı bu pislik adamın dokuz canlı olduğuna inanıyordum artık. Kötüye bir şey olmazdı nihayetinde.
Ayakta dikilen diğer adamın gözleri bana çerildiğinde korkuyla bir adım geriledim. Elindeki silahı bana doğrulttu. İrileşmiş gözlerimle olayları zihnime aktarmaya devam ederken yutkunurak bir adım daha geriledim.
"Uluhan. Geri çekil."diye seslendi Miraç'a doğru. Duymaktan yoksunlaşan adam yumruklarına devam ettiğinde, bana doğrultulan silah bir anda patladı. Kulaklarımı delen sesle birlikte dudaklarımın arasından saldığım çığlıkla ellerimi kulaklarıma bastırdım.
Çıkan gürültü öfkeden kuduran adamı durdurmaya yetti, başını çevirip hızla bana baktığında koyu gözleri vücudumda dolaştı. Hasar testi sonucunda birşey bulamamanın rahatlığı gri irislerine yansıdı, çok sürmeden ayağa kalkarak bu kez öfkeli gözlerini eli silahlı adama dikti. Kurşun birkaç santim uzağımdan duvarı delmişti. Pislik herif Miraç'ı benimle tehtit ediyordu. Bu da yetmezmiş gibi sinirden kas katı kesilen Miraç, her an beni umursamadan adama saldıracak gibi tetikte bekliyordu. Yavaşça ellerimi kulaklarımdan ayırdım ve boğuk gelen sesleri netleştirdim.
"Ters bir hareketini daha görmeyeceğim Uluhan. Yoksa bu kez bu kadar insaflı davranmam, kızın beynini parçalara ayırırım."
"Durma. Çek tetiği."dedi Miraç sakin bir sesle. Sakin olmasına karşın sesinde öyle bir tını vardı ki, ben titredim korkuyla. Adama doğru bir adım attı umursamadan. "Eğer onun kılına bir zarar gelirse, seni bulur diri diri yakarım!"
Ellerim bedenime sarıldı üşüme hissiyle. Adamın gözlerinden bir anlık geçen korkuyu çok net yakalamış olsam da, hemen istifini bozmadan sahte acımasızlığına serindi. Yutkunarak beni bu denli koruyan adama baktım. Belirginleşen kol kaslarıyla yumruklarını sıkarken, dişlerini sıkması canının acımasına verdim. Bir adım daha atarak adama yaklaşırken, üzerindeki düğmeleri kopmuş ve yırtılmış siyah gömleğini soyarak avuçları arasına aldı.
"Geri çekil ve yerine otur."diye uyardı Miraç'ı. Elindeki silah hala bana doğrultulmuşken yutkunarak Miraç'ın oturmasını bekledim.
Beklemek aptallıktı. Miraç ne olursa olsun emir almazdı. Ne benim için, ne de bir başkası için endişelenebilirdi. Korkmak neydi ki? O kendi kuralını kendi yazar, kendi hayatını kurardı.
Baş rolde ise hep O vardı.
Düşüncelerimi tescilleyerek olay döngüsü haline gelen yaşantımla çaresizce kala kaldım. Daha ne olduğunu anlamadan birden Miraç elindeki gömleğiyle kemer vurar gibi sertçe adamın suratına geçirdi bir kısmını. İnleyen adamın dengesi şaştı. Bundan faydalanarak bu kez ona atıldı ve gömleği adamın boynuna sararak elindeki silahın yönünü çevirdi.
"Bırak!" Boğuk bir sesle bağırıp duran adam elindeki silahın tetiğine bastığında bir kez daha patladı. Titreyen bedenimle birlikte korkuyla duvara sindim.
Birkaç dakika sonra adam etkisiz hale geldiğinde, irice açılmış gözlerimle yere düşen bir diğer adamı izledim. Şimdi iki adam da yeri boylamıştı. Miraç eğilerek, boğduğu adamın ceplerini kurcaladı ve bir telefon buldu.
"Buraya gel."dediğinde ikiletmeden titreyen bedenimle hızla yanına yürüdüm. Boştaki iri eli, sol elimi kavradı ve beklemeden açık kapıdan beraber çıktık.
Bu halde olmasına rağmen iki adamla dövüşmüştü. Ve en basitinden iki adamdan da tek bir darbe bile almamıştı. Pislik adamlar, bir öncekinde onun üzerine onbeş kişiye yakın hep birlikte saldırdıklarından dolayı karşı koymakta zorlanmıştı ve normal olarak yaralanmıştı.
Eğer nazar diye bir şey varsa, mutlaka benim nazarım Miraç'a değecekti. O gerçekten bambaşka bir adamdı. İlk tanıdığım adamı saymıyorum. Benim hayatımı kurtardıktan sonra değişen adamı tanıyorum ben. Biz bir inşaat tepesinde tanıştık varsayıyordum.
Kabul etmesi zor olsa da; bu yanımda, üstü çıplak, eli korumacı bir tavırla parmaklarıma dolanmış yakışıklı adam benim kalbime girmeyi her geçen gün biraz daha başarıyordu. Belki ilkim olduğu içindi, belki beni teniyle ısıttığı için, bana ilk sarılan adam olduğu için veya beni ilk koruyan adam olduğu için. Ondan hoşlanmaya başlamam normaldi değil mi? Peki ya beni kendinden korumayı başarabilir miydi? Bu olmazsa, işte o zaman kalbim kor bir ateşte yanardı.
"Kurtulacak mıyız?"diye sordum ardından beni çekiştirmesine müsaade ederken. Karanlık bir koridorda duvar kenarında ilerliyorduk.
"Sessiz ol."
"Birilerini arasana." Direttiğim cümlemle duraksayarak karanlık koridorda bana doğru döndü. Sinirliydi. Öyle ki simsiyah bakışları koridordan daha karanlıktı. Duvar köşesine sinmemek için yutkunarak gözlerimi kaçırdım.
"Ne sanıyorsun sen beni? Salak mı? Yer altındayız, telefon çekmiyor. Yukarı çıkmamız gerek." Önüne dönerek tekrar beni çekiştirmeye başladı. "Hızlı ol."
"Ne yapabilirim. Yetişemiyorum sana."diye homurdandım.
Farklı adım sesleri geldiğinde Miraç hızla başka bir koridora saptı. Telaş içeren adımları bir o kadar temkinliydi, dikkatli ve ölçüyor, bazen de duraksayarak gelen sesleri dinliyordu. Sığındığımız koridorun köşesinden Miraç diğer koridoru gizlice süzerken korkuyla tekleyen kalbim, devasa büyüklüğünde cümleleri zihnime yolluyordu.
"Hala inanamıyorum."diye mırıldandım korkumu farklı duygulara yönlendirmeye çalışırken. "O adam ölmemiş. O kadar delirmeme az kalmışken, hortlak gibi dikildi karşıma. Bu imkansız..." Miraç söylediklerimle birlikte başını çevirip bana baktı.
"Seviniyor musun?" Derken aptalmışım gibi hissettiren koyu bakışları kısaca yüzümü taradı. "Ölmedi diye sevindiğin adam az önce seni benimle paylaşmak istedi." diye tısladı. Eli parmaklarımı sıkmaya başladığında inlememek için dişlerimi sıktım. Sesli soluğuyla birlikte tekrar koridora döndü.
"Saf mıdır, salak mıdır anlamıyorum..." Kendi kendine konuşması kulaklarıma ulaşmazken kaşlarım çatıldı.
"Ne?" Anlamaz bir ifadeyle garipçe sorduğumda, "Kapat çeneni!" diyerek adeta sessiz bir yakarış kopardı. İrkilerek sustum.
Daha sonrasında bir başka koridora saparak hızla ilerledik. Merdivenlerin başında duraksayak birkaç saniye bekledik ve Miraç sessiz olduğunu düşünmüş olacak ki, merdivenleri tırmanmaya koyulduk. O an bir alarm ötmeye başladı. Ne olduğunu anlamazken, Miraç dudaklarından ağır bir küfür savurarak merdivenlerin ortasında durdu. Elimi bırakarak telefona yöneldi ve hızla tuşlara basarak kurcalamaya başladı.
"Ne yapıyorsun?" Cevapsız kalacağını bildiğim halde sorduğum soru karanlık merdivenlerin orta yerine çakıldı. Ona doğru yaklaşarak ne yaptığına baktım. Birine mesaj atıyordu. Daha sonrasında kime ne yazdığını okuyamadan ulaşılmayan mesajı silerek sayfayı temizledi. Elimi tekrar tuttu ve yönümüzü bu kez aşağı kata çevirdi. Garip olan bir duygu vardı üzerimde. Şuan her ne kadar korkuyor olsam da Miraç'ın varlığı tuhaf derecede bana güven sunuyordu. O vardı yanımda ve tüm kötülüklere kalkandı uğruma. Bir yandan ise ona daha fazla zarar gelmemesini sayıklayan kalbim zihnime çığlıklar eşliğin savaş açıyordu. Neden beni koruyordu ki?
"Korkma."dedi elimi avucuna sıkıca hapsederek. "Kurtulacağız burdan."
"Sana güveniyorum." Birden dudaklarımdan kopan cümleyle Miraç karanlık koridorun ortasında duraksayarak bana baktı. Gerilmiş bedeninin koyu halkaları tenimi karıncalarken yutkunarak ona yaklaştım. Zihnim kurduğum cümlenin yanlışlığını yüzüme vurup durmasına karşın kalbim fûtursuzca kopmaya başladı. "Beni koruyacağını biliyorum."
Evet bu koridoru karış karış dolaşarak bir çıkış yolu olmadığını bilsekte, şuan toplaşan adamların etrafımızı kuşattığını anlasakta ve kurtulamayacağımızı tescilleyen gürültüler kopuyor olsa da; Ben Miraç'a güveniyorum.
Dahası yok bunun.
Ne yaptığımı, nerede olduğumuzu ve etrafımızda kim olduğunu umursamadan korkumu çekip alan adama sığındım. Kollarım boynuna dolanırken beni kendine çekmesi ve tıpkı ona sarındığım gibi sıkıca kolları arasına bedenimi hapsetmesiyle derince soludum.
"Miraç ben..."ne diyeceğimi bilmiyerek boynu arasında kıpırdayan dudaklarımı, boynuma bastırılan dudaklar kesti.
"Sus."dedi sessice. Bedeni kas katıydı.
"Aşk kuşlarına da bakın siz. Yuvadan uçmaya karar vermişler..." Birinin alay cümlelerinin ardından birkaç gülüşme doğdu. Kollarımı mümkünmüş gibi daha sıkı sardım.
"Ayrılın hadi." dediğinde kıpırdamadık. "Ayrılın dedim!"
"Güvenini yerle bir edeni s*ksinler..." Kulağıma fısıldayarak kurduğu cümlenin ardından boynuma bir öpücük daha kondurdu.
Tam şah damarımın üzerine.
"Kızı alın!"diyerek bağırdığını duydum. Daha sonrasında biri kolumdan tutup çekiştirecekken Miraç kısa bir an geri çekildi ve kollarını benden ayırmadan kolumu tutan adama sert bir tekme atarak savuşturdu.
"Yiyiyorsa dokunun lan!" Karanlık koridorda, karanlığın efendisi misali kükreyişi duyulurken kalbimin damarları titreşti. Gözlerim dolmuştu, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Birden sırtına bir darbe aldı Miraç. Üzerime doğru bir adım sendelendiğine rağmen sert bedeni çevremi kuşatmaya devam etti. Bir odunun sert darbesi daha sırtına inmesiyle beni geriye doğru ilerlettirdi ve sırtım duvara temas etti. Ancak o hala kollarıyla çevrelemişti beni.
"Miraç..."diye korkuyla soludum. Resmen önümde işkence görüyordu. Yüzümü boynuna gömerek gözlerimi kapattım sımsıkı. Sanki gürültüleri, kalbime şiş batıran acı dolu inlemesini duymayacakmışım gibi. Kendi ve duvar arasına sıkıştırdığı bedenimi öyle sıkı sarıyordu ki, küçük bir bebek mişim gibi hissederek ona sokuluyordum.
"Yapmayın!"diye bağırdım birden. Onun beni koruyarak acı çekmesine dayanamıyordum. O an Miraç'ın ensesine dolanmış koluma inen sert darbeyle acı nüksesilen bir çığlık attım. Kolumda yayılan acı tüm dengemi alt üst etmeye yetmiş, hıçkırarak ağlamama yol açmıştı.
"Koyduğumun çocukları!" Miraç benden koptu bir anda. Kollarını benden ayırmasıyla geri çekilmişti ve arkasına dönerek sayadığım adamlara saldırmaya başladı. Ben ise sol kolumun sırt yüzeyine inen acı darbenin etkisiyle savaşıyordum. Bileğimin hemen üzerinde, dokunamadığım acı hissiyle yandım.
Hıçkırarak ağlarken yaslandığım duvardan kaydım ve yere oturdum. Sol elimi kıpırdatamıyorken, onlarca darbenin Miraç'ın sırtında yer aldığını bilmek daha bir yaşları hızlandırdı. Bizden ne istediklerini bile bilmezken bu adil miydi? Henüz yaraları iyileşmiş değildi ve az önce kendini yorarak iki adamı dövmüşken şuan bu kadar adamla baş etmesi imkansızdı.
Çok sürmedi. Biri kolumdan tutmuştu ve tekrar o odaya tıkılmıştım. Ancak bu kez yalnız başıma olmak ürküttü beni. Miraç'ın yaraladığı adamlar bile içeride değildi. Ağlayarak duvar köşesine sindiğimde aklımda sadece Miraç ve ona ne olduğu vardı. En son iki adamla birden dövüşüyor olduğunu görmüştüm. Sonrasında koridora doluşan adamların arasında kalmasıyla kollarının çaresizce bağlanışı vardı puslu radarlarımda.
Zaman geçti, saat kavramı zihnimde tik taklandı. Hıçkırıklarım dinmişti ve ben Miraç'ın dediği gibi bir an bile gözlerimi kapatmadan, demir kapıyı izliyordum. Miraç da olsa böyle yapardı değil mi? Oturur ve keskin şahin edasıyla kapıdan gelecek tıkırtıyı beklerdi. Peki şuan nerdeydi? Ne yapıyorlardı ona? Zaten yaralıydı. Neden bu kadar üzerine gidiyorlardı ki?!
Öldürmek miydi niyetleri...
Soluğum kesildi bir anlık. Yoksa o?... Hayır! Ona bir şey olmazdı. O ölemezdi ki? Beni bir başıma bırakmazdı birkere. Lanet olsun! Neden tüm darbeleri üzerine aldı?! Bana da vursaydılar. Hatta hepsini vursaydılar da ona dokunmasaydılar.
'Sen bir darbeyle yıkılıp bebek gibi ağladın. Hepsine nasıl dayanacaktın?!'
İç sesimin doğruluğunu tartamadan gözlerimi diktiğim kapıdan sesler gelmeye başladı. Hızla ayağa kalkarak yaslandığım duvarda bekledim. Birileri geliyordu. Kalbim hızlanmaya başladığında gelenin Miraç olması için içimden dualar yağdırmaya başlamıştım. Onsuz dayanamıyordum. Yapayalnız hissediyordum kendimi. Kim bilir ne yaptılar ona...
Kapı açıldığında puslu irislerim beklentiyle sarmalandı ancak, beklediğim adamın yokluğu kalbimi parçalara ayırdı. Bir adam ve yakapaça içeriye geçirmeye çalıştığı genç bir kızla çarpıştı gözlerim.
"Bırak beni pis haydut!" Çırpınarak kurtulmaya çalışan yabancı kız boş bir çabayla yumruk atmaya çalışıyordu. Şaşkınlık, endişe, merak duygularım düşünce kazanında kaynarken yutkunarak umutlarımın yıkıntılarını topladım. Ruhumun beltaraf olduğu aciz görünümü çehremin her bir haresinde harmalandığını hissedebiliyordum. Bunalmıştım artık bu durumdan.
Evime gitmek ve rahat bir uyku çekmek istiyorum.
Miraç'ın iyi olduğunu görmek istiyorum.
"Rahat dur! Seni yaramaz sürtük!" Sinirle bağıran adam kolundan tuttuğu genç kızı odaya doğru fırlatırcasına attı. "Burda kal da aklın başına gelsin! Kaybolmuş muş! Yer miyim lan ben bu numaraları?! Bekle de kim olduğunu öğrendikten sonra işte o zaman bağırırsın. Hatta çığlık atarsın belki..." Son cümlesinin ardından arsızca gülümseyerek göz kırptı ve bana kısa bir bakış atarak kapıyı üzerimize kapatmaya koyuldu.
"Dur!"diye bağırdım hızla duvardan bir kaç adım uzaklaşarak. Duraksayarak kapıyı araladı ve, "Ne var yine? Ne istiyorsun?"diye homurdandı rahatsızca. İğreltili bir ifade vardı yüzünde. Umursamayarak aklımdaki soruyu sordum.
"Miraç... O nerede? Ne yaptınız ona?" Mâna barındıran bir bakışla gülümsedi ve omuzunu kapı pervazına yasladı.
"Bunu neden sana söyleyim?" Tek kaşını kaldırarak pis bakışlarla dolu gözlerini üzerimde dolaştırdı.
"Ko... Kocam o benim... Lütfen. Bizden ne istediğinizi bilmiyorum. Bari ona ne olduğunu söyleyin..."
Gözlerim dolduğunda yutkunarak derin bir soluk aldım. Onu çok merak ediyordum. Durumu iyi değildi, neden anlamak istemiyorlardı ki!
Yaslandığı yerden doğrularak gülümsemesini sildi ve umursamaz bir ifadeyle canlanan bakışlarıyla bir bana ve bir de yan tarafımda dikilen yabancı kıza baktı. Omuz silkerek kapı kulpunu tekrar kavradı paslı çengeliyle birlikte.
"İşkence odasında." ve kapıyı kapattı. Ne donmuş ruhumu, ne de kas katı perçimlenen bedenimi dikkatine aldı.
'İşkence odasında...'
'İşkence odasında..'
Kalbim sıkıştı birden. Sesli soluklarla elimi sızlayan göğsüme atarken boştaki elim arkamdaki duvara yöneldi. Ona işkence edeceklerdi. Zihnim durmadan bu düşünceyi fısıldarken, ellerimi kulaklarıma bastırarak boğuk bir çığlık attım.
Bayılacak gibi kesilen nefeslerim aklımda canlanan cümlelerle hayat buluyor ve sonra tekrar acılarıma gömülüyordum. Derin ve sık nefeslerimde boğuluyordum.
"Bak. Zor biliyorum ama biraz toparlanman gerekiyor. O adamların elinde güçsüz düşerek bayıldın. Ve yanında ben yoktum.
O an sana neler yapabileceklerini düşünebiliyor musun?"
Kullanılan her bir harf zihnime ok misali düşerken derin soluklarla kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Miraç'ın burada olmamasını, işkence çekiyor olduğunu zihnime gömmeye koyularak gözlerimi kapattım ve başımı arkamdaki soğuk duvara yasladım ve yere oturdum. O haklıydı. Şimdi burada güçsüz düşerek bayılamazdım.
Tıpkı onun gibi yıkılmaz olmalıydım.
"İyi misin?"dedi bir ses. Yavaşça gözlerimi aralayarak etrafıma baktım.
Gözlerim kıza doğru döndüğünde yanımda tedirgince oturuyor olduğunu gördüm. Çekiniyor gibiydi. Zihnimde parlayan merak tomurcukları ise avucumda patlıyordu.
Bu kızı tanımıyordum ancak neden burada olduğunu merak etmiştim. Açık kahverengi gözlerine karşı, dalgalı kahverengi saçları vardı. Koyu kızıl gibiydi sanki, tam çözemedim ancak belki de boyatmış olduğunu düşündüm. Sorduğu soruyu anımsadığımda başımı iki yana salladım dürüstçe. İyi değildim tabi. Nasıl olabilirdim ki? Beni korumak için kendini bana kalkan edinen adam şuan işkence görüyordu.
"Ona işkence çektiriyorlar."diye fısıldadım dolu gözlerle. Konuşmaya mecalim yoktu. Bir yumru boğazıma oturmuştu ve ben ne kadar yutkunsam da geçmiyordu.
"Kocana mı? Neden buradasınız siz?" İnce sesi tuhaf derecede çıkıyorken dizleri üzerinde bana doğru biraz daha yaklaştı.
"Ne istediklerini bilmiyorum."
"Fidye falan mı acaba?" Elini çenesine yerleştirerek düşünür bir ifadeyle kahve gözlerini kıstı. "Organ mafyası olmadıklarını umuyorum!" Korkuyla gözlerini irileştirerek bana baktı.
"Ah yoksa fuhuş çetesinin eline mi düştüm ben?!"
"Seni neden aldılar ki?" Aklım Miraç da olsa da onun gelmesini beklemekten başka çarem yoktu. Ona çektirdikleri acının kısa olmasını dilemekten ayrı yapabilecek tek şey zihnimin çığlıklarını farklı şeylere yönlendirmekti. En iyi denek şu, yanımda oturan kızdı.
"Nerden bileyim ben?!"diye sinirle homurdandı. Siniri kendineydi. Bunu öfkeyle elini dizine geçirmesiyle anlamıştım. "Aptal kafam! Ne diye bilmediğin yerlerden geçersin ki?" Bakışları bana çevrildi. "Araba kullanıyordum buralarda, bilirsin ehliyet almam için tenha yerlerde öğrenmem gerekir diye düşündüm. Aslında kullanmayı biliyorum da kendimi geliştirmek için farklı yerlere saptım. Sonra ne olduğunu anlamadan araba durdu. Ne kadar çalıştırsam da çalışmadı icat olunmayasıca! Daha sonra yardım istemek için bu dallamalara rastladım. Ayaklarım kırılsaydı da rastlamaz olaydım! Ne dediysem dinlemediler. İnanmadılar bana ve beni buraya getirdiler. Sonrasını biliyorsun zaten."
Tek solukta anlatmasıyla hafif şaşkınlık yaşadım. Evet, anlattıklarına değil de verdiği tepkilere şaşırmak benim normal olmadığımın apacık kanıtıydı. Normal olmadığımı biliyorum zaten. Şuan bu durumda kim olsa piskolojik sorunlar yaşar, hatta delirirdi belki.
"Ne yapacağım ben ya of! Telefonumu da aldılar..." Kendi sorunlarını sıralamaya başladığında dizlerimi kendime çekerek başımı yasladım. Kollarım bir Miraç olmasa da, dizlerime sarındı.
Tenim sızladı o saniyelerde. Birkaç dakika önce kanımı ısıtan adamın dizlerimde yatıyor oluşu canlanırken zihnimde gözlerimi kapatarak derin bir soluk aldım.
Ne yapacağım ben onsuz?...
* * *
Kapı açılıp bir şişe su ve bir parça ekmek bırakılmasının ardından tahminimce yarım saat filan geçmişti.
Ne ben getirilenlere dokunmuştum ne de adını hala bilmediğim şu yabancı kız. Oturduğum yerde soluklanırken bir oyana, bir bu yana dolanarak mekik dokuyan adımlarını duraksattı ve sinirle soluyarak kendini tekrar yanıma attı.
"Buradan bir an önce kurtulmam gerek!" İnleyerek isyanına göz devirdim ve başımı kapı yönüne çevirdim.
"Kolay olsaydı günlerdir burada olmazdık."diye mırıldandım yorgun bir sesle.
Miraç'tan hala haber yoktu. Onu götürmelerinin ardından kaç saat geçmişti. Ancak ne haber veren oldu, ne de onu getirip bırakanlar. Onu öyle çok merak ediyorum ki. Kalbimin ortasında bir ateş, tüm bedenimi acı içinde kıvrandırıyordu. Biliyorum o da beni düşünüyordur ve ben bundan çok eminim. Bu gün olanlar, bir buz serpme dökülmüşcesine yaşantılarımı dondurmuştu. Onun bana değer verdiğini hissetmiştim. Evet, bu Miraç için çok imkansız bir şey belki ama ben hissettim. Beni koruması, önüme kalkan misali dikilmesi ve en önemlisi bana olan sarılışı...
Kopmak istemeyen bağ gibiydik.
"Bunlar kim?"diye sorduğunda ona dönerek ne olduğuna baktım. Miraç'ın anı fotoğrafıydı elindeki.
"Benim değil." Mırıldanarak elinden fotoğrafı huzursuz bir tavırla çekip aldım ve kaybetme olasığı korkusuyla katlayarak arka cebime yerleştirdim. Miraç'ın emanetiydi bu. Kaybetmemem gerekir diye düşündüm.
"Şu meşhur kocanın o zaman?" dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Seni ilgilendirmeyen birinin." Ters bir bakış atarak önüme döndüm. Garip bir tavrı vardı. Sanki burada alıkoyulan o değilmiş gibi sohbet etme çabasına anlam veremedim. Birşeyleri kurcalamak benim davranışım değildi, hele ki bu yabancılara karşıysa asla yapmazdım. Ancak bu kızda bir şeylerin tuhaf gittiğini sezer gibiydim. O yüzden pek güvenemedim açıkçası.
"Opss. Tamam güzellik kıskanma bir şey demedim. Ve bükme şu kaşlarını hemen, erken yaşlanırsın bak demedi deme. Hem adın ne senin?"
"İsmimi ne yapacaksın?" Bu kızdan pek hoşlanmadığım apacık ortadaydı. Gereksiz sorularından ayrı, sürekli durmayan çenesi vardı. Ancak bu ne Dilâ kadar temiz bir kalpten gelen konuşmaydı, ne de herhangi birşey. Bilmiyorum, belki kuruntu yapıyorumdur böyle bir durumda ama gerçek şu ki; Bu kız Dilâ değildi.
"Hey! Bu kadar agrasif olma..."diye homurdandı. "Ayrıca çok huysuzsun. Sadece ismini sordum."
Bu kızla uğraşmak öyle zordu ki. Şu birkaç saat içerisinde beni sinirlendirmeyi başarmıştı. Öyle ki sinirden ve içimdeki endişe tomurcukları karışmış kanımı fokurdatmaya koyulmuştu. Ayağa kalkarak hızla kapıya doğru yürüdüm ve inceldiği yerden kopsun maksadıyla kapıyı dekmelemeye başladım. Yumruk atmak isterdim lakin sol kolumun acısı hala tazeydi ve durmadan sızlayarak sanki unutacakmışım gibi Miraç'ı hatırlatıyordu. Çünkü benzer acıların daha beteri onun üzerinde olduğunu biliyordum. İşte içimi yakıp kavuran buydu.
"Açın şu kapıyı!" Bir tekme daha savurdum sertçe. Her yanım sızlıyordu ancak pek umursadığım söylenemezdi. Vurduğum ve şuan hortlamış karakterini canlandıran adam bile gelebilirdi ancak takmıyordum, her ne kadar ondan korksam da.
"Kimse yokmu?! Ses verin!.. Miraç nerde?!.. Hey!! Açın dedim size!!" Sinirle çığlık atarak bir kez daha tekme attım.
Kapı demirine çarpan her bir tekmem rahatsız edici bir gürültü bırakıyordu çevreye. Bir kez daha attım. Ve bir kez daha. Durmadan tekmeleme ve bağırıp çağırma çabam işe yaradı mı bilemedim. Ancak birkaç dakika geçti veya geçmedi kapı ardından ses gelmeye başladı.
"Helal be kızım sana. Duyurdun sesini." Sırıtarak ayağa kalktığında umursamadan kapıya bakmaya devam ettim. Şimdi bu deli kızla uğraşacak değildim.
'Lütfen Miraç'ı getirsinler...'
Tek duam buydu. Onsuz yapamıyordum. Uykusuz, yorgun ve bayılacak gibiyim. Beni bir tek ayakta tutan onun güven veren hissiydi. Yanımda olduğunu bilmek bana yetiyordu. Sonsuza kadar kapardım ben gözlerimi onun varlığıyla.
Tıpkı onun da benim yanımda gözlerini kapatması gibi...
Kapı açıldı gıcırdayan bir sesle. Umutla beklerken, gözlerime çarpan görüntüyle gözyaşlarım dolup taştı. Ruhuma kadar sarsıldığım tablo irislerimi puslu bir çerçeveye geçirmesiyle kalbime indi. Kalbimde dayanılmaz bir acı peyda oldu. Ciğerlerim hissedilen acılara dayanamazken sıkışıp kaldı.
"Al bak, kocanı getirdik sana." İki adam, kollarıyla ayakta tuttukları ruhumun adamını üzerime bir un çuvalı misali savurdular. Geriye doğru kalçamın üzerine düştüğümde o da benimle birlikte kollarımın arasına düştü.
"Miraç?..." diye fısıldadım dehşet içinde. Üzerimde baygınca kendinden geçmişti. Başı sağ omuzumun üzerinden boynuma çarparken bedeni kollarımın arasındaydı. Ellerimle belini sıkıca sardım. Kolumun acısı mı? O neydi ki?
"Miraç hayır..."diye hıçkırdım birden. Ölü gibi yatıyor oluşuna değil de boynumu ıslatan yüzündeki kanlara ağladım. Ne istediler ondan? "Lütfen uyan... Benim için... Lütfen."
"Allah belanızı versin be caniler!" diye bağıran bir sesle başımı kaldırarak yabancı kıza baktım. Adamlara bağırıyordu. "Ne istediniz adamdan?!"
"Birazdan senin de sıran gelecek merak etme fıstık." Göz kırparak gülüştüler. İğrenerek baktığım adamların yüzüne geçirmek istediğim yumrularım avucumu aşındırdı.
"Belki başka türlü de yaparız senin sorgunu. Hiç belli olmaz. İster misin fıstık?" Kahkaha attıklarında başımı eğerek Miraç'a baktım. Ne desem az bu pislik heriflere. Adamlığından utanmayan bu insanlara söylenecek söz yoktu.
"Ulan ben sizin." Sinirden kıpkırmızı bir yüz ifadesi vardı. Onları söylediklerine mi yoksa korkuyor olduğuna mı bilemedim bu öfkenin sebebini. Hoş ben de çok öfkeliydim. Şu an bile elimde olsa burada cinayet işleyebilirdim.
Miraç hafif kıpırdar gibi olduğunda bir elimi yüzüne atarak başını sabitledim omuzumda. Çıplak sırtında bazı yerlerinde bile kan vardı. Dudaklarımı birbirine geçirerek hıçkırıklarımı dizginlemeye çalıştım. Ama akan yaşlara gücüm yetmedi.
"Zeliş..." Boğuk ve kesik çıkan sesini duyduğumda, "Buradayım."dedim hızla.
"İyisin..." Kalbimin can acısı arttı. Ne halde olduğunun farkında değildi galiba. Bir yaş daha indi göz pınarlarımdan. Ben bu kadar sahipliğe alışık değilim. Birden nasıl değişebildi de bu adam, kabimi bu denli yakar oldu.
"Sen değilsin."diye mırıldandım zorlukla çıkan sesimle. Titremekten alıkoyamadım kendimi.
"Kurtulacaksın..." Hafifçe öksürdüğünde bir inleme firar etmişti kuru dudaklarının arasından.
"Korkma sakın... Benim kadınım korkmaz hiç bir şeyden..." Derin bir nefes aldığında, radarlarım her bir haresinde dolaşıyordu. Puslu bir görüntünün arasından kırpıştırdım gözlerimi. Aklımda yer eden cümle ise ruhumu alabora etti.
'Benim kadınım.' demişti.
"Bir şeyler yapmamız gerek. O iyi değil." Kendini bana hatırlatan yabancı kıza doğru başımı kaldırarak baktım. Üzgün bakışları Miraç'ın üzerindeydi. Yüzünü buruşturarak dolu gözlerini saklama amacıyla başını çevirdi. Saatler sonra ilk defa bir korku sezdim bakışlarında, normaldi zaten. Miraç'a bunu yapanlar kim bilir bize neler yapardı. İrkilerek derin bir soluk aldım.
"Ne yapabiliriz ki burada?" Kapı kenarındaki içi su dolu şişeyi aldı elleri arasına. Daha sonrasında Miraç'ın gömleğini yerden aldı, hızla yanıma doğru gelerek dizleri üzerinde çöktü.
"Yüzünü temizleyelim ilk önce." Gömleğin ufak bir kısmını suyla ıslatarak yaklaştı ve Miraç'ın kanlar süzülen yüzünü temizlemeye başladı. Her ne kadar bunu ben yapmak istesem de tuhaf bir dürtüye yenik düşerek Miraç'ı kollarım arasında sabitledim ve saçlarını geriye doğru kaydırmaya, daha çok okşamaya başladım. Alnının ortasından sarkan saç tutamları parmak uçlarıma her değdiğinde derin bir solukla yutkunuyordum.
Kapalı gözleri hafifçe aralandığında kısık bakışları ne olduğunu çözer gibiydi ancak yorgun olduğunun farkına varıp tekrar kapatıyordu kara deliklerini. O an beklemediğim bir gürültüyle irkildik. Kapı ardından geliyordu. Sanki birşeyin başka birşeye çarpma sesi veya birinin düşme sesine benzer gibi birşeydi.
"Neler oluyor?"diye sordu benden önce. Elindeki kanlı ıslak gömleği bir kenara bırakarak ayağa kalktı. Kalbim korkuyla kasıldığında Miraç'a sıkı sıkıya sarıldım. Başını boynuma gömdüm. Korkuyordum. Açıkçası bu kez kendim için değildi korkum. Kollarımın arasında hareketsizce yatan adam için korkuyordum.
"Bilmiyorum."dedim sessizce.
Birden kapı açılmaya başladı. Daha öncekiler gibi sert ve gürültülü değildi bu kez. Daha sakin, sanki uyuyan birini uyandırmaktan korkar gibi. Endişeyle yutkunurken kapıdan içeri giren adama baktım. Hayır, adamlara demek daha doğru olurdu. İrileşen gözlerime çarpan her bir beden umudumun fenerlerini tek tek yakarak karanlığımı aydınlattı.
"Emre!"diye bağırdım istemsizce.
"Şşht sus! Sessiz olun." Hızla yanıma gelerek diz çöktü ve kollarımda bilinçsizce uyuyan yaralı aslanıma baktı. Bakışları öfkeyle kararırken ağzından bir küfür savrulmuştu.
"Al işte geç kaldık!"diye isyanda bulunan Doğan'ı henüz farkedebilmiştim. Elindeki silahı yere bırakarak Miraç'a yaklaştı o da.
"Oww... Fena benzetmişler yalnız. Yazık oldu bu kusursuz surata." Emre ona dönerek sinirle kafasına bir tane şaplak attı.
"Zevzekliğin sırası mı lan şimdi?! Tut kollarından da kaldıralım. "Ayağa kalkarak silahını beline yerleştirdi ve odadaki diğer adamlara döndü.
"Mecbur kalmadığınız sürece kimseyi öldürmeyin. Hepsini sağ toplayın abinin emri, dışarıdakilere de haber verin kuş uçmasın. Gerisi Ragip'te biliyorsunuz. Anlaşıldı mı?"dediğinde hepsi birden başını salladı. "Şimdi, dağılın."
Hepsi odayı terk ettiğinde sadece Emre ve Doğan kalmıştı. "Yaralı Ceylan, sen nasılsın?"diye sordu Doğan. Kaşlarımı çatarak ters ters baktım. Nasıl bu soruyu sorabiliyordu? Hem de daha kurtulmuş bile sayılmazdık.
"Doktor olan sensin!"diye sinirle homurdandığımda güldü.
"Buz kralının yanında kala kala sende kar kraliçesi mi kesildin başıma?" Konuşurken gözleri bir an arkama doğru kaydı ve kaşları çatıldı.
"Sen kimsin?"diye sorduğunda başımı çevirerek kime sorduğuna baktım. Şu yabancı kızdı arkamda duran.
"Adımı ne yapacaksın doktor?" Ellerini beline attı ve, 'Sen hayırdır' bakışlarıyla göz kırptı. Bu kızın erkeksi tavırlarına bir an şaşırsam da dengesiz bir kız olduğunu hatırlayarak Emre'ye döndüm. Ancak o da merakla kıza bakıyordu.
"Zararsız biri. O da burada mahsur kaldı. Emre yardım eder misin? Buradan bir an önce çıkmak istiyorum!" İçim zaten sıkkınken buradan çıkıp ferah bir soluğa aç kalmış ciğerlerimi özgürleştirmeliydim.
"Tamam. Hadi Doğan, bırak şimdi şu kızı."
İkisi de el birliğiyle Miraç'ı kollarımdan çekip aldığında uyuşan kollarım iki yanıma düştü. Bir an için kendimi oturduğum yerde arkaya salarak günlerce veya haftalarca uyuma fikriyle yanmıştım ancak nerede olduğum zihnime balyoz darbesi gibi inmesiyle birlikte ayağa kalkarak Emre ve Doğan'ı takip ettik.
Koridor bomboştu. Daha bir süre önce Miraç ile birlikte az ötede sarmaş dolaşken, şiddete mağruz kalmıştık. Her bir anı sahnesi saniyesinden salisesine kadar zihnimde canlanırken önümde sarsak adımlarıyla zorla ayakta tutulan adama bakarak dişlerimi sıktım. Kim bilebilirdi ki bunları yaşayacağımızı?
"Bizi nasıl buldunuz?"diye sordum merdivenleri yavaşça çıkarken. Hemen arkalarında ilerliyordum, yabancı kız ise benimle birlikte ilerliyordu. Bir an önce kurtulmayı diliyordum buradan. Hem kendim için, hem Miraç ve hem de şu adı bilinmez kız için.
"Miraç abinin mesajını aldık."diye mırıldandı Emre, omuzunun üzerinden bana kısa bir bakış atarak önüne döndü.
"Şehrin dışında merkez kurmuşlar koyduklarım! Ne kadar size ulaşmaya çalışsakta başaramadık. Kameralara kadar uzanmış sikik elleri." Doğan'ı ilk defa küfür ederken duyuyordum. Onun bile çıldırmış hallerine rastlarken şaşırmaktan çok, dolu dolu olan duygularımın dizginleri parmak uçlarımdan kopmuştu.
Sonunda merdivenlerden yukarı çıktığımızda hafif sendeler gibi oldum. Gözlerim kararmıştı bir an. Derin bir nefes alarak kendimi ayakta tutmaya zorladım. Açlık, yorgunluk ve çoğu hisler karma çorba olmuş, kanımda dolaşıyordu. Ancak, kurtulmak üzeriyken bayılıp onlara yük olamazdım.
Biraz daha dayan... Dedim içimden kendime.
"İyi misin?"diye sordu hala adını bilmediğim kız. Elini koluma yerleştirirken gözleri yüzümü tarıyordu.
"Evet. Birden başım döndü ama iyiyim." Ne kadar iyi olabilirsem o kadar iyi.
"Bana tutun istersen." Elini bu kez koluma dolamaya çalıştığında istemsizce bir inleme döküldü dudaklarımdan. Sol kolum, dirseğimden bileğim arasında kocaman bir şişlik ve morartı oluşmuştu. Elini hızla geri çekti şişliği farkettiğinde. Benim gözlerim ise adamlarının kollarında destek görerek ilerleyen adamın sırtında dolaşıyordu.
Miraç... Çok acı çekiyor olmalı.
Emre duraksadığımızı farkederek bize döndü. Kaşları çatılmış bir şekilde koridorun ortasında, "Neyi bekliyorsunuz? Yürüsenize!"diye bağırdı. En az on adım kadar bizden ilerdeydiler.
"Hadi. Gidelim buradan." Önümüze dönerek ilerleyeceğimiz sırada ne olduğunu farkedemeden yabancı kızın boynundan bir adam yakaladı. Korkuyla çığlık atarak geriye doğru birkaç adım attım.
Emre'ye bir an dönüp baktığımda Miraç'ın yükünü tamamen kendine doğru çekmişti ve Doğan elinde silahıyla hızla bize doğru ilerledi. Ancak daha o gelmeden beni şaşırtacak bir görselle adını bilmediğim kız arkasındaki adamın karnına dirseğini geçirerek kurtuldu. Ona doğru döndüğünde ne yapacağını dikkatle izliyordum. Etkileyici bir şekilde adama yumruk atışı ve bu da yetmezmiş gibi adamın bacak arasına geçirdiği tekmeyle onu alt etmişti. Son olarak ise yerde acı içinde kıvranan adamın yüzüne tekme savuruşunu irileşmiş gözlerle şahit oldum. Derin soluklarıyla birlikte gülümseyerek bize doğru döndü.
"Vay anasını..." Doğan'ın hayran olmuş tınında dökülen sesi kulaklarımdan içeri sızdı. Gerçekten sanki yıllarca dövüş eğitiminde çalışmış biri olarak adamı yere sermesi iki dakikasını bile almamıştı.
Doğrusu... Kıskandım.
"Şanslı gününde olduğunu var sayıyorum. Yoksa kimse benden iyi dövüşemez." Hayran bakışları kısa sürmüştü anlaşılan. Bir an Doğan'ın tıpkı bende olduğu gibi kıskanç bakışlarına gülecek gibi olmuştum. En azından ben içimde yaşadım.
"Bakarsın bir gün bir maç yaparız doktor, kim kimden iyi o zaman anlarız." Göz kırparak Doğan'a meydan okudu ve yanımızdan geçerek Emre'nin olduğu tarafa doğru ilerlemeye başladı.
"Sanırım vuruldum."diye mırıldandı acı çeker bir sesle Doğan onun yanına yaklaştığımda. Endişeyle gözlerim irileşti ve hızla vücudunu inceledim.
"Ne? Nerenden?!"diye sorduğumda,
"Kalbimden..."demesiyle zihnime geç düşen jeton ile birlikte sinirle dizine tekme attım.
"Aptal!" Söylenerek onu beklemeden Emre'nin yanına ilerledim ve en endişe etmem gereken adamın yanında yer alarak yutkundum. Çok kısık bakan koyu gözleri kapanıp açılıyordu.
"Neyse ki adamlar çok fazla değiller. Tedbirli geldik, sayıları az." Emre'nin verdiği bilgiyle içimdeki umut daha da büyüdü.
Birkaç koridordan daha geçtiğimizde sonunda biletimiz olan çıkış kapısına varmıştık. Kapıdan ilk Doğan çıktı. "Temiz."diye seslendiğinde bizde çıktık ve saatler, hatta günler sonra derin bir nefes alarak başımı özlediğim gök yüzüne kaldırdım. Henüz geceydi ve karanlık gökyüzünde yıldızlar içimde oluşan tuhaf hislere şahitlik edercesine parlıyordu.
Miraç'ın adamları çoğu kişiyi diz çöktürmüş ve ellerini bağlamışlardı. Adamların başında Ragip dikilirken bizi görmesiyle hızla bize doğru koştu. Daha doğrusu Miraç'a doğru. Onu el birliğiyle bir arabanın arka koltuğuna yatırdıklarında ben de hemen binerek, Miraç'ın başını dizlerime yatırdım. Başımı çevirip yanımdaki açık kapının yanında dikilen ve bizi izleyen kıza baktım.
"Neyi bekliyorsun, arabaya bin seni gideceğin yere kadar bırakalım. Bu halinle tek başına kalmamalısın." Hafif bir tebessüm ederek bana baktı.
"İyiyim ben. Hem arabam biraz ilerde, kendim gidebilirim. Telefonumu da şu iblislerden aldım mı tamamdır."dedi bir adım daha yaklaşırken. "Sakıncası yoksa ona bir şey söyleyebilir miyim?" Kaşlarım çatıldığında merakla kimden bahsettiğine bakmak amacı gözlerini takip ettim.
Miraç?
"A-ama... O seni duymaz, kendinde değil." Şaşkınlıkla ne diyeceğimi bilemedim. Ne söylemek istiyordu ki? Tanışmıyorlar bile ve doğru dürüst Miraç onu görmemişti. Gülümseyerek kahverengi gözlerini kırpıştırdı ve eğilerek, "Merak etme beni duyacaktır." dedi.
Miraç'ın dizlerimin üzerindeki başına doğru eğilirken kasılarak ne yapacağını pür dikkat kesildim.
Bir şey fısıldadığında kulağına, Miraç huzursuz bir ifadeyle kaşlarını çatar gibi oldu. Ne söylediğini duymasam da öfkelenmeye başlayan kanımı zihnime teslim ettim. Birazdan gideceğiz ve bu kız burada kalacak, hayatımızdan silinecekti. Oysa Miraç'ın kulağına ne fısıldadığını deli gibi merak etmiştim.
"Sana tekrar karşılaşacağımızı söylemiştim Uluhan..."
* * *
Huzur.
Beyaz bulutlar.
Mavi deniz.
Ferahlık.
Hepsi boştu. Hiç bu kadar rahat hissetmedim kendimi. Belki günler sonra bir ilki yaşayarak huzurla, korkusuzca göz kapaklarımı kapatarak uyumuştum. Tabii arada rüyalarıma yılan misali sızan kabusları saymazsak, iyidim. Soluduğum havada hissettiğim ve oksijenden kopararak ayırdığım erkeksi sert kokunun tanıdıklığı, ciğerlerimle bir bütündü sanki. Bir an olsun bırakmak istemediğim koku genzime alışkanlık hissi yaratmıştı.
Yavaşça gözlerimi aralayarak yanımda uyuyan adama baktım. Kalbimi fûtursuzca coşturan adam. Beni orada koruması, ölümü bile göze alması aklımdan çıkmıyordu. İlk defa biri benim için bu kadar çabalamış, kalbimin derinliklerine taht kurmayı başarmıştı. Ona karşı hissettiklerime bir ad veremezdim. Ne seviyorum diyebilirim, ne de aşığım. Bunlar bana çok uzak geliyor, tuhaf hissettiriyordu. Tek bildiğim şey onun koyu gözlerine tutulu kaldığım, tenindeki her bir yarayı iyileştirmek istediğim, kokusuna mest olduğum...
İki gün olmuştu o rutübet kokan, karanlık yerden kurtulmamız. Ve iki gündür Miraç, Doğan'ın verdiği sakinleştirici iğneden dolayı uyuyordu. Söylediğine göre aldığı darbelerin ağırlığı bedenini güçsüz düşürmüş olduğu ve bolca dinlenmesi gerektiği. Bu Miraç için imkansız olduğundan onu uyutmasını ben rica etmiştim. Aksi halde aynı dakikada Miraç yaralarına rağmen hiç umursamadan ayağa kalkardı.
Onun yaralarıyla ilgilendikten sonra iş bana dönmüştü. Dirseğim ile bileğim arsındaki sargı bezi bir köprü oluşmuş gibiydi kolumda. Alçıya alması gerektiğini vurgulasa da izin vermemiştim. Rahat edemezdim ve sürekli kaşınma hissiyle uyuyamazdım. Alnımda yara bandıyla kapatılmış bir yara, yanağımda morluk ve dudağımın kenarı patlamıştı. Bunlara karşın, Miraç'tan daha iyidim en azından.
Uzandığım yerden doğrularak iki gündür yaptığım gibi bir süre onu izledim. Yüzündeki yaraları, göz kapaklarını, kaşlarını... Ve daha birsürü detayını. Uyansa ve beni onu izlerken yakalasa kesinlikle alay konusu olarak dilinden düşmezdim. Egolu biri değildi, kendini beğenmiş hiç değildi. Yakışıklı biri olduğunu farketmemek aptallık olurdu ancak o böyle bir kusursuz çehreyi asla önemsemiyordu. O daha çok verilen hislere kulak asıyordu. Uyanıp benim onu izlediğimi görme olasılığını bile bile umursamadım. Çünkü içimde bağıran ruhumun feryadı bugün benim eve gitmemi söylüyordu. Burada kalmam hataydı. İlk günden gitmem gerekirken, onu bu halde bırakmak içimi huzursuz etmişti.
Yataktan kalkarak banyoya ilerlerken gözlerim komidinin üzerinde duraksadı. Bıraktığım kitap hala yerli yerindeydi. Muhtemelen kimse bu odaya henüz girmemişti. Derin bir nefes alarak banyoya girdim ve rutin işlerimi hallederek çıktım.
Yatağa doğru adımladığımda içimde tuhaf kıpraşmalar baş gösteriyordu tekrardan. Onu bırakacak olmak kalbimde bir acı oluşturuyor, canımı yakıyordu. Özlediğim kara gözler henüz açılmamışken, gitmek doğru gelmiyordu ama kalamazdım.
Buna karşı bir merak konusu daha vardı içimde, aynı zamanda beni endişeye çeviren. Burası Kenan amcanın eviydi ve onlar en son büyük bir tartışma yaşamışlardı. Belkide onu buraya getirenlere uyandığında kızacak, hatta bir azrail gibi tepesine çökecekti.
"Çabuk iyileş güzel adam..." Sağ elimi saçlarına atarak yavaşça okşadım. Parmaklarım bu yumuşaçık tutamlardan kopacak olmasına ağladı. Alt dudağımı dişleyerek dolu gözlerimi kırpıştırdım.
"Böyle uyumak sana yakışmıyor." Eğilerek dudaklarımı saçlarına bastırdım ve bir öpücük kondururken derince kokusunu içime çektim.
Üzerimde Müge'nin temiz kıyafetleri vardı. Kot ispanyol paça bir pantolon ve beyaz renk tişört. Kenarda poşedin içerisinde ise benim kirli kıyafetlerim vardı. Poşedi alarak odadan çıktım ve kapıyı arkamdan kapatarak merdivenlerden aşağı indim. Salona girdiğimde Kenan amca elinde gazetesiyle, kahvesini yudumluyordu. Gözleri bana çevrildiğinde hafifçe gülümsedim.
"Ben gidiyorum. Miraç size emanet." Elindekileri bırakarak ayağa kalktığında kaşları çatılmıştı.
"Miraç uyandığında seni soracaktır. En azından uyanmasını bekle, seni o eve bırakır." Başımı iki yana sallayarak red ettim söylediklerini.
"Onu uğraştırmak istemiyorum. Kendim gitsem daha iyi olacak. Uyandığında, zor olsa da dinlenmesi gerektiğini söyleyin."
"Sence beni dinler mi?"derken keyifsizce güldü. "Bana çok kızgın."
"Neden yalan söylediğinizi ona anlatın, dinleyecektir. Eminim kendinizce haklı sebepleriniz vardır. Sizin kötü biri olduğunuza inanmıyorum." Bilmiyorum ama öyle olduğunu fısıldayan içimde bir his vardı.
"Kimse görüldüğü gibi değildir kızım. Neyse, adamlardan biri seni evine kadar bırakır." Başımı salllayarak kabul ettim. Beraber kapıya doğru ilerledik ve bahçeye çıktık.
"Kaza yapan korumalara ne oldu?" diye sordum aklıma gelen soruyu dillendirerek. Miraç ile kaçırıldığımız gün arkamızdaki korumalar kaza yapmıştı. En kötüsü de içindeki korumalardan biri Müge'nin sevgilisi olan Ali'ydi. En son yoğum bakımda olduklarını öğrenmiştim.
"Şöför tarafta oturan koruma daha fazla dayanamadı, öldü."dediğinde başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor gibi oldum. İrkilerek Kenan amcaya baktım. Müge ve diğerleri ortada yoktu. Umarım dedim içimden. Umarım ölen koruma Ali değildir. "Değeri ise hala yoğum bakımda."
"Adı neydi ölen korumanın?" Korkuyla sorduğum sorunun ardından yutkunarak derin bir soluk aldım.
"Sami."dediğinde çaresiz bir an içinde kaldım. Ali olmadığı için sevinsem mi, o adam öldü diye üzülsem mi bilemedim. Bizim yüzümüzden bir can kopmuştu bu dünyadan.
"Ali ile Müge arasında olanları biliyorum." Başımı kaldırıp Kenan amcaya baktığımda gülümsemişti.
"Yaşlanmış olabilirim ama paslanmadım daha ve etrafımda neler olduğunu anlayacak kadar şey yaşadım... Tıpkı senin ve Miraç arasında yaşanan değişimleri gözlemlediğim gibi." Utanarak başımı eğdiğimde boğuk kıkırtısı duyuldu. Yüzüme akın eden sıcak bir his belirdi, hayır kızarmamalıydım.
Kenan amca neyse ki benimle daha fazla uğraşmadan bir adamına beni eve bırakmasını söyledi. Adamın kulağına birkaç şey daha fısıldarken ben çoktan arabada yerimi almıştım.
Saatler sonra evime giriş yaptığımda aklımda dönen tek birşey oldu.
Her ne kadar Kenan amcanın evine alışsam da, evim evim güzel evim sözüyle derin bir iç çektim. Yol yorgunluğuyla kendimi koltuğuma atmamın hemen ardından derin bir uyku çektim.
Uyandığımda saat çoktan beşi bulmuştu. Acıktığımı hissederek mutfağa girdim ve kendime güzel bir yemek hazırlamaya başladım. Evet bu kez tost falan değilde, ağır yemeklere giriştim. Kaçırılmadan önce markete gittiğimden, dolabımın dolu olması işime yaramıştı. Zaten tek kişi olduğumdan kısa uğraşım sonucu küçük mutfağımda mükemmel bir sofra kurdum.
Mantarlı et sote, pirinç pilavı ve cacık yapmakla geçirdiğim süreyi umursamadan masaya kurularak tabağımı önüme çektim. Kabaran iştahımla dudaklarımı yalarken yutkundum. Gün, huzur günüydü. Hiç birşeyi düşünmeden yemeğime girişeceğim ve karnımı doyuracağım.
Düşüncelerimle geçirdiğim kısa zamana diken gibi batan zil sesiyle neredeyse ağlayacaktım. En azından bırakın da yemek yeseydim! Hangi dengesiz beni yemek saatimde rahatsız eder ki?!
Oflayarak isyanlar tutuşturan zihnimle birlikte oturduğum sandalyeden kalktım. Zil bir kez daha çaldığında, "Sabır nedir bilmez misin sen?! Geliyorum!" diye bağırdım sinirle. Bağırmama rağmen bir kez daha çaldı, hatta üst üste durmadan çalmaya devam etti. Sanki beni sinir etme çabasında para almış gibi.
"Yeter be! Geldik dedik ya! Ne durmadan-" Kapı açmamla gözlerimle çarpışan beden dudaklarıma kilit vurdu. Zihnim devamını getirdi, kalbim farklı senaryolara atıldı.
Görmeyi beklediğim kişi kesinlikle o değildi. Geniş omuzunu kapı pervazına yaslamış, sol eli cebinde, sağ elinde ona hediye ettiğim kitap. Özlediğim koyu gözleri ise yüzümün her karışında dakikalarca dolaştı. Her bir ayrıntımı kendi yangınlarıyla tutuşmuş zihnine kazarken, ben onu karşımda görmenin şaşkınlığıyla donup kalmıştım.
"Dedim bu kitap yalnız çekilmez... Bana okuyacak biri lazım, aklıma sen geldin." Derince bir soluk aldığını gördüm. Kaşları çatıldığında yaslandığı yerden doğruldu.
"Ayrıca... Kaynanam galiba beni çok seviyormuş."
Sonrası ne mi oldu?
Henüz ben onu içeri davet etmeden beni kenara doğru itti ve içeriye girdi.
Daha doğrusu aç bir kurt gibi yemeğimin kokusunu takip ederek mutfağa girdi..
***
BÖLÜM SONU...
BOL YORUM İSTİYORUM. BİN'DEN FAZLA OLSUN 💕💕
Nasıl buldunuz?
Gelecek bölüm tam istediğiniz gibi olabilir. Bol Miraç&Zeliş. Beklenmeyen şeylerde olabilir hani ;)
Umarım beğenmişsinizdir. Ve diğer kitabım KIRIK DÜŞLER'e de bir göz atıp bakabilirsiniz :")
ÇOK SEVİLİYORSUNUZ💕💕💕
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro