Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

14.BÖLÜM

Kırılan kalbin acısını, bir tek sen duyarsın..

Göğsüm hızla inip kalkarken, yumduğum gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim. Dudaklarımın üzerinde hissettiğim ılık nefes vücudumu gererken, karnıma saplanan kramp nefesimi kesti. Şuan yüzümün kızarıktan, kıpkırmızı olduğundan emindim. Neden aptalca hareketler yapıyordum ki? Bornozla aşağı inmek nedir? Kendi kendime zarar veriyordum ve şimdi Miraç'a da dur diyemiyordum. Sinirlenerek bana daha da zarar vereceğini bildiğimden, susmak zorundaydım.

"Bilerek bu hâlde aşağı indiğini, bilemeyecek kadar aptal mı sanıyorsun beni?"

Sözlerini işiten kulaklarımın ardından gözlerimi açarak onun koyu gözleriyle kesiştirdim. Ne söylediğini algılayan zihnimin ardından, kaşlarım çatılırken sinirle dudaklarımı birbirine bastırdım. İlkinde mecbur kalarak birlikte olmuş olabilirdim ama bunun devamını isteyecek kadar düşmemiştim.

"Mağdem istiyorsun..." Derken sinsi bir şekilde dudakları yukarı kıvrıldı.

"Uykum var." Dedim titreyen ellerimi göğsüne koyup zorlukla iterken. Ama ona fayda etmemişti ve daha çok yaklaşmaya başlamıştı.

Elinin tekini belimde hissettiğimde, içimde yayılan titremeyle tekrar gözlerimi yumdum. O an da dudaklarımın üzerinde bir baskı hissettim. Miraç'ın dudaklarıydı bu, ve ben ne yapacağımı bilmeyerek öylece kalakalmıştım yine. Miraç, beni öperken ne kadar sert olsa da dudakları yumuşaktı. Yumuşacık dudakları benimkilerin üzerinde dans ediyordu sanki.

Belimde ki eliyle beni kendine daha çok bastırırken vücutlarımız birbirine adeta yapışmıştı. Fazla yakındık, hem de çok çok fazla! Diğer elini de çıplak bacağıma atarken, tenimde ki yanık izinde dolaştı parmaklarını. O yanık izine neden bu kadar takmıştı anlamış değilim. Her yakınlaşmamızda, izin üzerinde okşar gibi parmaklarını gezdiriyordu.  Birden alt dudağıma geçirdiği dişleriyle acıyla inleyip gözlerimi açtım ve onu itmeye çalıştım. Ancak yine başarısızdım.

Miraç onu itmeme karşılık dudaklarımın üzerinden kayarak homurdandı ve boynuma doğru yol aldı. Onun homurtusuna karışan bir başka ses beni kendime iyice getirmişti.

"Miraç..." Elimin tekini belimi sıkan eline atarak çekmeye çalıştım.
"Miraç, zil çalıyor."
Dediğimi duymamış gibi devam etmesi sinirimi kat be kat arttırdı. Derin bir nefes alarak tüm gücümü kullandım ve onu ittim.

"Zil çalıyor!" dedim tekrar bir adım ötemde duran Miraç'a.
Çatık kaşları ve koyu gözleriyle bana bakarken dudaklarının arasından bir küfür savurdu.

"Hangi siktiğimin piçi bu saatte gelir ki!?... Sen çık yukarı." dedi gözleri üzerimde dolaşırken. Mutfağın çıkışına doğru ilerlerken, gözlerim eline doğru kaydı. Parmaklarını her zaman yaptığı gibi, açıp kapatıyordu. Yine sinirli hâli devreye girmişti belli ki.

Vücudumu yasladığım duvardan ayırarak kollarımla bornozuma iyice sarıldım ve Miraç'ın ardından ben de mutfaktan çıktım. Hızlı adımlarımı merdivene yönelttim. Biran önce üzerimi giymeliydim. Merdivenleri çıkarak odaya girdiğimde, dolaptan bir gri pijama ve beyaz sıfır kol bir tişört çıkarıp iç çamaşırlarla birlikte üzerime geçirdim.

Rahatlıkla elimi nemli saçıma attığımda gözüm yerde ki bornoza takıldı. Onu yerden alarak, banyoya kirlilerin arasına attım ve banyodan çıktım. Daha sonrasında, aşağıdan gelen yüksek sesler kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Gecenin bu saatinde kim gelmişti bilmiyorum ama iyi ki gelmişti. Yoksa Miraç'tan kurtulmam zor olacaktı.

Adımlarımı odanın dışına doğru çevirdim ve odadan çıktım. Merdivenleri az öncekine nazaran, yavaş yavaş inerken, gelen sesler iyice netleşiyordu. Salondan gelen seslere doğru ilerleyerek içeri girdim.

Tanıdık gelen simalar gözlerimin radarına takılırken, bir diğer kişiyi daha önce nerede görmüş olabileceğimi düşündüm. Ellili yaşlarında, grileşmeye yüz tutmuş ama gayet dinç duran adam üçlü koltukta otururken, Miraç hemen karşında tekli koltukta oturuyordu. Emre ise tanıdık gelen adamın yanında otururken gözlerini Miraç'tan kaçırıp bana çevirdi. Onun ardından diğerleri de bana doğru bakarken gerginlik vücudumu sardı. Bir şey mi vardı?

"Merhaba kızım." Diyen adama zoraki bir tebessüm ederken Miraç'ın sinirli bakışları beni hedef alıyordu.
"Gel otursana."

Evet, hatırlamıştım bu adamı. Daha önce deponun orada karşılaştığımız adama, Miraç'ın koruması 'Kenan baba' diye hitap etmişti. İyi de bu adamın ne işi vardı burada? Kimdi acaba bu adam?

Üzerime diken gibi batan Miraç'ın bakışlarını görmezden gelmeye çalışarak, ilerledim ve ikili koltuğa bir başıma oturdum. Gözlerim birleştirdiğim elimden ayrılmıyordu. Etraftaki sessizlik ise iyice kasvetli hava üretiyordu.

"Neden geldiğini söyleyecek misin artık?" Miraç sessizliği öldürerek yok ederken, eğdiğim başımı kaldırdım.

"Maşallah, Zeliş kızım da çok güzel biri."

"Dayı..." Uyarı niteliğinde Miraç tekrar konuştuğunda şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Bu adam dayısı mıydı?

"Miraç olanları duydum. Kaç gündür seni aramama rağmen açmadın. Üstüne bir de bana geri dönmeyerek buraya gelmeme sebep oldun. Ve ben buraya gelmişken herşeyi sonlandırmadan gitmeyeceğim. O adamı bulucağız, birlikte. Yarın kurul toplantısı olacak. Herkesin toplanmasını söyledim."

"Benim neden şimdi haberim oluyor?" Siniri sönmeyen gözlerini Emre'ye çevirdi. Çene kasları ortaya serilirken yumrularını sıkıyordu.

"Sen söyledin değil mi?"

"Hayır Miraç, ben zorladım." Miraç'ın dayısı kendi üzerine çekti tüm siniri.

"Dayı bunu yapacağını bildiğim için o lanet telefonu açmadım ben! Benim işime karışamazsın!" Sert sesini yükselterek oturduğu koltuktan ayağa kalktı.

"Otur yerine Miraç." Dediğinde gözlerim irileşti. Miraç'a emir veriyordu. Daha çok sinirlenmesini sağlayacaktı bu adam. Zaten sinir hastası bir adamı sinir etmek zor olamazdı.

"Otur dedim."

Miraç beni daha da şaşırtarak, dayısının dediğini yaptı ve tekrar yerine oturdu. Ancak sağ dizini sallayarak titretiyordu. Sankinleşmek ister gibi bir hâli vardı yine. Belki bir ilaç içseydi kolayca sakinleşecekti.

"Aklımda bir şey var." Diyerek Miraç'ın dayısı gözlerini bana çevirdiğinde yutkunarak gözlerimi kaçırdım. Bu adamdan bana doğru yansıyan bir enerji vardı. Ama ne?

"Nedir."

"Karın, Zeliş..." Miraç'ın koyu gözleri kısıldı ve devam et diyerek başını salladı. Benim ile ilgili olan ne vardı merak etmiştim doğrusu.

"Onu öldürmek zorundasın."

Bir anda kesilen nefesimle gözlerim irileşe bildiği kadar irileşti. Bu muydu yani aklında olan şey? Daha iki hafta önce beni öldürmeye kalkan adamı durdurmuşken, şimdi de dayısı çıkmıştı. O gün, silah bana doğrultulduğunda tek bir şey vardı aklımda.

Ben bunca yaşadığıma rağmen, ölmek istemiyordum!

"Ne dediğinin farkında mısın sen Kenan dayı? Ne öldürmesi?" Dolu gözlerimi Emre'ye doğru çevirdim. Miraç ise sessizliğini koruyordu. Neden konuşmuyordu ki? Neden birşey söylemiyordu?

"Bu sadece bir gösterge olacak, kimseyi öldürdüğümüz yok. O adam şu an hangi delikte saklanıyor ise, kızının öldüğünü duyduğunda sinirden kudurarak, girdiği deliği patlatacak. Böylece yerini belli edecek. Daha sonrası ise bize onu yakalamak düşecek."

Az da olsa rahatlayan bedenimle derin bir soluk çektim. Bir an gerçekten beni öldüreceklerini düşünmüştüm. Kendi fikirlerime bile şaşırıyordum. Birkaç hafta önce intihara kalkışan ben, şimdi ölmek istemiyordum. Neden peki kararım değişti ki? Ah... Tüm bu olanların hepsi Miraç yüzündendi. Beni tıpkı kendi gibi dengesiz yapmıştı.

"Peki ya, o adam kızının öldüğünü umursamazsa?" Emre ortaya bir soru daha atarken tüm gözler ona çevrilmişti.

"Umursayacak..." Miraç dakikalardır sessizliğini bozarak konuştu. Gözlerini bir noktaya dikerek düşünceli bir şekilde konuşmasını sürdürdü.

"Onu bana bilerek satmasında, şimdi de benden tekrar geri istemesinde bir amaç var. Bir şeylerin peşinde ve bu planı gerçekleştire bilmesi için, Zeliş'e ihtiyacı var. Zeliş'in öldüğünü duyduğunda ise tüm planı yerle bir olacak."

Öz babam denilen adam sırf bir plan için mi istiyordu beni? Ne bekliyordum ki? Beni küçükken bile terkedip bırakan, sonra bir oyuna kurban eden adamdan ne beklenirdi?  Benim babam falan yoktu!

"Ancak, Miraç bir sorun var." Miraç'ın dayısı ortamdaki gerginliği çoğaltmaya yeterken, Miraç'ın kaşları çatılmıştı. Bu adam her konuştuğunda içime yayılan tarifi imkansız bir şey vardı. Miraç bile ona karşı gelmiyordu. Önemsediği her halinden belli oluyordu ve açıkçası bu beni şaşırtmıştı. Miraç'ın birine değer verdiğini görmek, gerçekten olacak şey değildi.

"Dışarıdaki korumalarına güvenemeyiz. Aralarına sızmış olabilirler ama bunu bizim leyhimize çevirebiliriz...."

"Uzatma dayı." Dişlerinin arasından tıslarcasına konuşması adamı ürkütmeye yetmedi. Karşında dayısı varken bile sert hâlinden vaz geçmiyordu. Ama ne demek isteyeceğini ben bile merak etmiştim. Pür dikkat onların konuşmasına kulak kesilirken ortamın gerginliği üzerime çökmüştü.

"Korumaların önünde," diyerek gözlerini kaçırdı ve göğsünü kabartarak derin bir nefes aldı.
"Korumalarının önünde onu vuracaksın."

Vücuduma saplanan cümleler, her bir hücremi yakıp kavurdu. Kelimeler tükenirken, dilim lal oldu. Az öncesine kadar oyun olan gerçeklik yüzüme çarparken, titreyen dizlerime rağmen koltuğun kenarından destek aldım ve ayağa kalkmayı başardım.

"Ne zaman?" Diyen Miraç'a dolu gözlerim kayarken, yanağımın iç kısmını ıssırdım. Kabul mu ediyordu? Beni vuracak mıydı?

"Hiç biriniz normal değilsiniz." Fısıltılı ve pürüzlü çıkan sesime karşı yüzüm buruştu.
"Hiç biriniz normal değilsiniz!"

"Bu gece hâlledelim dayı. Uzatmaya gerek yok." Ayağa kalkarak umursamazca arkasını döndü ve salonun çıkışına doğru ilerledi.

Gözyaşlarım her zaman olduğu gibi beni yalnız bırakmayarak kendini gösterirken, Miraç'ın arkasından çaresizce bakmakla yetindim. Ne diyebilirdim ki? Hayır mı? Beni kim takacaktı?! Zaten karar verilmişti. Sahne kurulmuş, oyuncular ezberini kılmıştı ve tıkanacak olan kurşun zehrini akıtmayı bekliyordu.

* * *

Yaşananlar, benim dışımda yaşanıyordu. Bunun en büyük kanıtını ise biraz sonra olacaklar gösterecekti. Geçen bir saatin ardından, Emre çekip gitmiş ve onun ardından ev sessizliğe sürünmüştü. Miraç'ın dayısı birkaç konuşma yaparak ne yapmam gerektiği hakkında bilgi verdi ve daha sonra yukarı çıkacağını söyleyip, Miraç'ın yanına gitmişti.

İkisininde yukarıda geçirdiği dakikalardan sonra aşağı indiklerinde hâlâ salonda, çöktüğüm koltukta oturuyordum. Işıkların ne zaman söndüğünden bile bihaberdim. Karanlık salonda öylece belirlediğim bir yere gözlerimi dikmiş, koltukta oturuyordum.

Belirlediğim noktanın bakış açısına giren silüet tüm odağımı darmaduman ederken, bileğimi bir el kavradı. Ayağa zorla kaldırılan bedenim, kesilen cezaya hazır değildi. Ancak hazır olmamam kimin umrundaydı ki, ben hak etmediğim cezalara hazır olmaktan bıkmıştım.

Her şey benden izinsiz planlanmıştı ve geriye kalan tek şey; benim bu planı uygulamamdı. Yapacaklarım beynimde dönüp dururken, o döngünün ipini koparmak istedim. Ama o kadar güçlü biri olmadığım aşikârdı.

Boş bakışlarım karanlık salondan bile koyu gözlerin ağına takıldı. Hangisi daha karanlıktı? Hangisi daha ürkütücüydü. Karanlığı, kahvelerimi delip geçiyordu adeta. Bu anlamsız bakışma bir dakikadan fazla sürürken, nihayet gözlerini ayırarak bileğimden tuttuğu eliyle çekiştirmeye başladı.

Girdiğimiz mutfak, salonda ki karanlıktan farksızdı. Arka bahçeye açılan kapının yanında duraksayarak, tekrar bana doğru döndü. Gözlerinde yansıyan yüksek dozlu boşluk derecede duygu yoksunluğu bu kez bende de vardı. Bileklerimi mendele gibi saran parmakları, açılarak uzaklaştı ve serbest bıraktı.

"Ne yapman gerektiğini biliyorsun," Kuru sesi kulaklarımda dans ader gibi beynimde ki bilgilere karıştı. Daha sonrasında ise, "Git." diye fısıldadı.

"Miraç..." Dolu gözlerim yine akmak için an kolluyordu.
"Bunu bana yapmak zorunda değilsin. Başka bir yol bulabilirsiniz."

"Zeliş." Derken dişlerini gıcırttadı. Onun sadece silueti görünen bedeninde, başını iki yana sallayarak geriye doğru bir adım attı.

"Sana git dedim."

"Benim adıma kararlar veriyorsun. Bana istemediğim şeyler yapıyorsun, yaptırıyorsun. Sana bu son sözüm olsun Miraç Uluhan. Umarım bir gün; benim durumuma düşersin."

Arkamı dönerek kapıya doğru attığım adımlarım, bileğime sarılan el ile duraksadı. Tekrar Miraç'a doğru döndüğümde, tonlarca duygu yüklü koyu gözleri, kahve gözlerime karıştı. Dudaklarını aralayarak konuşacakken bakışlarım dudaklarına indi. Daha bir saat önce mutfakta yaşananlar geldi aklıma. Mutfaktan bile çıkmama izin vermeyerek beni öpen adam, şimdi gitmemi istiyordu.

Konuşmaktan vaz geçerek birbirine bastırdı dudaklarını. Bakışlarım tekrar gözlerine tırmandığında bileğimde ki elini çekti ve geri geri atımlar attı.

"Git."

Bahçeye açılan kapıyı açarak, dışarı yavaşça çıktım. Vücudumun titreme dalgasına sebep olan Miraç'ın birkaç adamı etrafta dolaşıyordu. Allah aşkına ben buradan sahte de olsa nasıl kaçabilirdim ki? Etrafda adam kaynıyordu resmen.

Omuzumun üzerinden geriye doğru baktığımda, mutfağın boydan cam kapının ardında ki koyu gözlerle çarpıştım. Gözlerini dikmiş, her hareketimi izliyordu. Daha fazla ona bakmayarak önüme döndüm ve terli avuçlarımı üzerimde ki gri eşofmana sürttüm.

İçime çektiğim derin soluğun ardından duraksayan ayaklarıma komut vererek, yürümeye başladım. Dizlerim titriyordu. Sadece titreyen dizlerim değildi, tüm bedenim titriyordu. Birkaç adımdan sonra koşmaya başlarken, sanki gerçekten kaçıyormuş gibi kalbim ağzımda atıyordu. Bahçenin ortasına vardığımda korumalardan biri beni farketti ve durmam için bağırmaya başladı.

"Dur."

Koşmaya devam edecekken, bir anda önüme bir adam çıktı. Elinde ki silah beni hedef alıyorken, gözümden akan yaşların haddi hesabı yoktu. Başlıyordu işte. Bu adam beni vurmasa bile birazdan Miraç yapacaktı. Yanıma gelerek kolumdan tuttu ve tekrar eve doğru çevirdi yönümü. Tüm korumaların gözleri benim üzerimdeydi. Kolumu tutan adam ise parmaklarını derime batırırcasına sıkıştırıyordu.

"Bırak." Dedim kolumu kurtarmaya çalışırken. Bırakmadığı gibi daha fazla sıkmaya başlamıştı. Acıyla yüzümü buruşturarak, tekrar kolumu çekiştirdim. Hıçkırıklarımın arasından konuşurken, gözlerim yaşlardan dolayı bulanıklaşıyordu.
"Bırak dedim sana!"

"Zeliş!!"

Bahçeyi inleten ses, Miraç'ın alevli bakışlarına karıştı. Gözleri öyle öfke doluydu ki, gerçek olmadığını bilmesem, kanacaktım. Ama yine de korkuyordum olacaklardan. Azrailim gelmişti ve ölüm haberini veriyordu.

Kolumda ki el yok olurken yanıma yaklaşan Miraç, bir anda sol eliyle saçımın ense kökünden kavradı. Korkuyla dudaklarımdan bir çığlık kaçmıştı. Garip olan şey ise sıkmasına rağmen acıtmayarak, baş parmağı ile atar damarımı okşuyordu. Bu durumda ne yapacağımı bilemez hâle gelmiştim. Bunu nasıl yapıyordu? Canımı yakarken aynı zaman da derman olmaya çalışan adam, ruhuma dokunuyordu sanki.

"Seni uyardım!" İrkilerek kendime gelirken yaşlarla kaplı gözlerimi koyu gözlere diktim.
"Ama sen, yine kaçmaya kalktın! Bitti artık! Sen laftan falan anlamıyorsun. Ayak bağından başka bir işe yaradığın yok zaten! Buna bir son vereceğim. Sen kimsin de benden kaçmaya kalkıyorsun?!!" Etrafta ki korumalara öfkeli bakışlarını çevirerek, sert konuşmasını sürdürdü.

"Siz de bana karşı gelmenin, sözümü dinlenmemesinin cezasını neymiş görün. Bu kişi kim olursa olsun acımam! Affetmem!" Diyerek boştaki sağ eliyle, pantolonunun kemerine yerleşmiş olan silahını çıkardı.

Dudaklarımın arasından kaçan hıçkırıkların ardı arkası kesilmezken, "Yapma." Diye fısıldadım tıpkı geçen gün beni vuracağı zaman söylediğim gibi. Ama bu kez fayda etmedi. Neydi farkı olan? Yine istemiyordum işte. Neden dinlemiyordu?

"Miraç, lütfen..." Gözleri gözlerimden ayrılmazken, yüzünü bana doğru yaklaştırdı.

Dudaklarımın arasından çıkan hızlı nefeslere karışan nefesi, yüzümden akıp giderken dudaklarını kulağıma doğru yöneltti. Kalbimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Korku tüm bedenimi istila edip, kanıma karışmıştı.

"Bir şey olmayacak." Diye fısıldadığını duydum. Nerden bilebilirdi ki? Ya o kurşun öldürürse beni? Hiç mi düşünmüyordu böyle bir ihtimali? Belki de düşünmüştür ama umursamamıştır. Buna şaşmamak gerekirdi.

Karnımda hissettiğim baskı kendine yön ararken, titreyen elim Miraç'ın silahı tutan eline gitti. Gözlerimi kapatarak yaşayacağım ve hissedeceğim acıyı bekledim. Nefesini boynumda hissettiğim adam, atar damarıma hissedilemeyecek kadar ufak bir öpücük kondururken, tekrar fısıltısını işittim.

"Söz veriyorum..."

Kalbimin sesi, Miraç'ın son sözü ve silah sesi. Kulaklarıma karışan sesler, beynimde uğulduyordu. Bunların üzerine eklenen karnımdaki acı soluğumu keserken, Miraç'ın elini yavaşça bıraktım. Ya da bırakmak zorunda kaldım. Parmaklarımın arasındaki elin yerini boşluk devralmıştı. Bedenim benden bağımsızlaşırken, dizlerim iflas ederek, vücudumu taşıyamaz hâle geldi. Sırtımda bir acı daha hissederken, çıplak kollarımı soğuk çimenler okşuyordu. Uğultulara karışan sesler ile birlikte kesilen nefeslerim, canımı yakıyordu.

"Emre, bak şuna öldü mü diye." Tiksinirce çıkan sesi ölmemi ister gibiydi. Duyuyordum, ancak hareket edecek gücü kendimde bulamıyordum. Zaten gerçektede ölmemi isteyen Miraç'ın, bundan sonra rol yapmasına da gerek kalmayacaktı.

Az önce Miraç'ın dudaklarının yer aldığı atar damarımda bir başka el hissettim. Daha sonra bileğimde bir baskı. Karnımdaki acı tüm bedenime yayılıyordu ki, zaten uykum da geliyordu. Vücudum uyku diye bas bas bağırıyordu adeta.

"Abi... Ölmüş."

Sessizleşen ortalıkta kimsenin çıtı çıkmıyordu. Ya da beynim sesleri artık algılamıyordu. Vücudum kendini öyle bitkince salarken, zihnimi açık tutmakta zorlanıyordum. Gidip gelen zihnime yansıyan parlak bir ışık, beni içine çekiyordu.

"Ne duruyorsun o zaman? Götürüp at bir yere!"

Bitkin, yorgun, uykulu bedenim bir anda havalanırken başım ve kollarım aşağı sarkmıştı. Uyku bedenimi iyice basarken zihnim gerçekliğe veda ediyordu. Sağırlaşan kulaklarımın ardından bedenim de birlikte hissizleşti.

En son ise aklımda tek bir ses yankılanıyordu. O ses Miraç'ın sesiydi.

"Söz veriyorum..."

Peki ona ne kadar güvenebilirdim ki?

* * *

Bölüm sonu...

Bölümün nasıl olduğuyla ilgili düşüncelerinizi yazmayı unutmayın :)

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro