Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

1.BÖLÜM


Hayat sen uyurken sinsice izler seni, ve sen üşü diye üzerine türlü oyunlar örter... (Mantık hatası yoktur. Söz bu şekildedir...)

Zihnimin köşelerine sızan bir avuç yitik bir duygu, depreştirdiği hisleri yıkıntıların arasına savuşturarak bedenimi yorgun kıldı. Süzülüp giden günlerin maratonluğuna sığınarak ruhumun sessizliğini bedenime yerleştirirken takıldığım çelmelere inat, dikelmeyi başardım. Her ne kadar sakin olsa da hayatım, memnundum ve şükür ediyordum. Kimileri gibi tattığı ufak acılara isyan edenlerden değildim. Benim kalemim, benim defterim ve benim çizgim tahtaya çakılan bir çivi gibi başladı ve sonunu tüm sivriliğiyle bitirdi. Çakıldığı yeri bilemeden...

Elimde ki bezi masanın üzerinde gezdirirken gözüm saate doğru kaydı. Saat gittikçe geç oluyordu. Belim, kollarım ve ayaklarım kısacası her yerim sızım sızım sızlıyordu. Kafede kimse kalmamıştı. Sadece ben ve Dilâ kalmıştık ve saatlerdir durmadan temizlik yapıyorduk. İki senedir çalıştığım yere birkaç ay önce başlayan Dilâ, şuan pişman olmuş gibiydi. Ama onun da benim gibi çalışmaya mecbur olduğunu biliyordum. Bu işe ikimizinde ihtiyacı vardı.

"Öldüm!.." diyerek kendini sandalyelerden birine attı ve dağınık topuz yaptığı saçlarından önüne gelen birkaç tutamını dudaklarını yukarı doğru büzerek nefesiyle itmeye başladı. "Azıcık daha ayakta durursam öteki Dünya'ya geçmiş olacağım."

İsyan edercesine konuşması beni güldürürken elimde ki bezi masaya bıraktım ve ben de onun gibi pes ederek bir sandalyeye oturdum.
"Saat epey geç oldu." diye mırıldanırken derin bir soluk aldım. Gecenin ikinci yüzü çıkmaya başlamıştı ve dakikaları sayıyordu. Eve gittiğimde babamla uğraşacak olmak, beni her defasında geriyordu. Sanırım hayata dair tek isyanım buydu.

"Eve gidecek halim yok." dudaklarını büzüp çocuk gibi mızmızlanmasına karşı kısık bir gülüş firar etti dudaklarımdan. Her ne kadar bu işi sevmesem de, çalışmak zorunda olmak hoşuma gitmese de burada bu insanlarla bulunmayı seviyordum. Özellikle Dilâ, beni her defasında güldürmeyi başarıyordu. Bu olası bir durum değildi benim için, ve Dilâ zor olanı başarıyordu.

"Evet, benim de halim yok ama burada uyuyacak değiliz. Ya da sen uyu." Zorla ayaklarımı hareket ettirerek ayağa kalktım ve kafede ki personeller için ayrılan küçük odaya doğru yürümeye başladım. Adım atacak durumda değilken bile yürümek zorken, aklıma sürekli eve gidince olacaklar geliyordu.

"Ama Zeliş, beni evime kadar taşımayacak mısın?" Masumca çıkardığı sesine karşılık umursamazca omuz silktim.

"Kaldır o koca poponu. Hammalın değilim ben senin!" derken her ne kadar sesimi kızgın çıkarmış olsam da bir yandan gülüyordum. Kalçasına laf söylememden haz etmeyen Dilâ'nın arkamdan çıkardığı homurtularını duymazdan geldim ve personel odasına girdim. Birkaç ay olsa da işe başlaması onunla çok iyi anlaşmıştık. Deli kız, beni bazen sinir etsede yaptığı affedilme tarzı şımarık tavrına yenik düşüyordum.

Saçlarımda ki tokayı çözerek uzun, siyah düz saçlarımı salık bıraktım ve koltuğun üzerinde duran çantamı aldım. Patronumuz, bizden bu gün geç çıkmamızı ve etrafı temizlememizi istemişti. Ancak bu kadar geç saate kadar çalışsak bile bize hakkımız olanı vermiyordu. Asabi ve sinir bozucu bir patronla uğraşmak zor olsa da, işten atılmak istemediğimiz için sesimizi çıkarmıyorduk. Sabahın sekizinde iş başı yapmak ve akşam on da işten çıkmak bizi bitiriyordu. Şuan ise saat on buçuktu ve bu gün cumartesiydi!

Babam kesinlikle şuan evde beni bekliyordu, biliyorum. İşten kazandığım parayı alıp sabaha kadar kumar oynuyor ve sabahın erken saatinde sarhoş bir şekilde eve geliyordu. Bu maratonluk her cumartesi akşamından başlıyor, bir diğer cumartesi akşamında tekrar başlıyordu. Bunun sonu yoktu.

Çantamı boynumdan geçirip yan bir şekilde omuzuma takıp odadan çıktığımda, Dilâ, ölü adımlarla yanımdan geçip odaya girmişti. Onu umursamadan dışarı çıkıp, serin havayı içime çekerken kahverengi gözlerim cadde de hızla geçip giden arabalarda dolaşıyordu. Birkaç dakika sonra kafeden çıkan Dilâ'nın ardından kapıyı kilitleyip yürümeye başladık.

"Neyseki yarın tatil." diyerek seslice soludu ve koluma girdi. Koluma birinin girmesini ve ya bana dokunulmasından hoşlanmazdım ama bukez suskunluğumu önüme sererek umursamamaya çalıştım.

"Yarın bir şeyler yapalım mı?" Yeşil gözlerini bana çevirerek cevap beklercesine bakmaya başladı. O benden bir cevap beklerken, benim tek düşündüğüm; yarının bana ne getireceği oldu. Muhtemelen babam öğlenden sonraya kadar sızıp kalacaktı ve ben herzaman ki Zeliş'i oynayacaktım.

"Bilmem,"dedim net bir cevap vermeyerek omuz silktim. "Yarın konuşuruz." Yorgun sesim bile 'uyku uyku' diye bağırırken, ruhum çekildiği köşesinde çoktan koyunları sayıyordu. Uyumak için saydığı koyunlar, benim eve doğru attığım her bir adımımla eksiliyordu. Zaten ev o kadar uzak değilken yol uzasın istiyordum bir yandan. Belki babam çoktan gitmiş ve beni beklememiş olabilirdi. Ah! Kimi kandırıyorum ki? Parayı almadan hiçbir yere gitmezdi. Bazen ona çok sinir olsam da bir şey söyleyemiyordum, o benim ne olursa olsun babamdı. Bunu yok sayamazdım.

"Geçen yeni bir film çıkmış diyorlardı biz de giderdik, hem bu gün paramızı aldık birazınıda olsa harcamaya hakkımız var. Sonra gezeriz biraz..." Durmadan konuşan Dila, yorgun beynimi daha da yorarken elimle alnımı ovalamaya başladım. Onun aile durumunu ve neden çalışmak zorunda kaldığını bilmiyordum. Bir defasında sorduğumda ise, geçiştirip farklı konuya sapmıştı. Zira, Dilâ'nın sivri ve susmayı bilmeyen dili uzun yolculuktan geliyordu.

"Dila, sen yorgun falan değilsin. Bir susmadın. Nereden buluyorsun bu enerjiyi anlamadım!"

Bunalmış ve isyan edercesine çıkan sesimle ağzına fermuar çeker gibi yapıp önüne döndü. İçime çektiğim soluğu bıkkınca dışarı verip ben de önüme döndüm. Sonunda ayrılacağımız sokağa geldiğimizde birbirimize veda amaçlı yorgunluktan sadece el sallamakla yetinmiştik.

Evimizin olduğu sokaklara saparken ilerleyen ayaklarım bir yandan geri geri gider gibiydi. Babam evde beni bekliyordu, daha doğrusu aldığım parayı. Benden aldığı an su gibi bitirecekti. Annemden sonra çok değişmişti ve bu en çok benim canımı yakıyordu. Eve geç geliyor, geldiğinde sarhoş bir şekilde sızıp kalıyordu. Bazen bana sinirlenip vurduğuda oluyordu. Alışmıştım artık onun bu aciz hallerine, dayanıyordum.

Annem onu terk etmişti. Sadece onu değil, beni de. Ben on yaşındayken birden ortadan yok olmuştu. Babamın söylediğine göre birine kaçmış ve bu yüzden bizi terk etmişti. Onu artık düşünmüyorum bile. Nasıl bizi bırakıp gittiyse ve bizi düşünmediyse benim de onu düşünme mecburiyetim yoktu. Birini sevdiğini anlayabilirdim ama bir insan nasıl evladını bırakıp giderdi ki? İşte bunu anlayamıyordum.

Son girdiğim sokaktan evimiz gözler önüne düşerken yürüyen adımlarım yavaşladı ve birden içimde kötü bir his oluştu. İzleniyor hissine kapılıp arkamı döndüğümde, karanlık sokakta benden başka kimsenin olmadığını gördüm. Belki de kuruntu yapıyordum, sokak karanlıktı ve bu yüzden ürküyor olabilirdim. Neticede karanlıktan korkan biriydim. Yine de her ihtimale karşı önüme dönerek adımlarımı hızlandırdım. Apartmanın önünde ki merdivenleri hızla çıkarken bir yandan çantamdan anahtarı çıkarıyordum.

Anahtarı çıkarıp apartmanın kapısını açtım ve içeri girdim. Bizim kaldığımız daire ilk kattaydı. Merdivenlerin hemen yanında olan kapıyı elimde ki anahtarla açarak içeri girdim ve ayakkabılarımı çıkardım. Evin rahatsız edici ve tuhaf sessizliği kaşlarımın çatılmasına sebep olurken ayağıma ev terliklerini giyerek çantamı omuzumdan çıkardım ve oturma odasına doğru yürüdüm.

Babam neredeydi? Normalde ben içeri girdiğim an, bana seslenir ya da ufak bir ses bile olsa içeride olduğunu belirtirdi. Bu çok garipti. Acaba gerçekten beni beklemeden evden çıkıp gitti mi? İçeri girdiğimde gördüğüm görüntü kahverengi gözlerimin irileşmesini sağlarken yerde yatan babama doğru hızla koştum.

"Baba!.." Dudaklarımdan çıkan endişe ve telaş içerikli sesle birlikte, babamın hemen yanına diz çökerek titreyen ellerimle yaralı yüzüne dokundum. Yerde öylece yatıyordu. Yüzü ise yara bere içindeydi, burnu ve kaşı kanıyordu. Gözleri sesimi duymasıyla hafif kıpırdarken, yavaşça tamamen açtı ve kısık bakan gözlerini bana çevirdi.

"Zeliş..." diyerek fısıldarken, baygın bakan gözleri tekrar kapanmak üzereydi. Ne olmuştu ona, kim getirmiş onu bu hale?
"Kaç." derken derin bir nefes aldı. Canı yanıyordu ve ben öylece oturmuş, şaşkınlık ve korkudan ne yapacağımı bilemez durumlarda kulaçlanıyordum.

Dolan gözlerimle babama bakarken ne dediğini anlamamıştım.
"İyi misin baba? Kim yaptı sana bunu?" dedim söylediklerini umursamadan.

"Kaç Zeliş, o seni bulmadan kaç!" Tekrar zor çıkan sesiyle fısıldarken anlamazca babama bakıyordum. Neden kaçacaktım, kimden? Daha önemlisi; onu bu halde bırakıp nereye gidecektim ki? Belki de canı yandığından dolayı ne dediğini bilmiyordu.

"Kim beni bulacak baba? Ne diyorsun, anlamıyorum." diye soruyorken birden kapıdan gelen büyük gürültüyle başım sese doğru döndü. Kapıyı kırarak içeri giren eli silahlı adamları görmemle hızla ayağa kalktım. Kimdi bunlar? Neler oluyordu?! Zihnime dizdiğim sorularla uyuyan ruhum yattığı yerde korkuyla büzüşürken, bedenim titreme dalgası yaşadı.

"Kimsiniz siz?!" derken gözlerim korkuyla karşımdaki üç adamı süzüyordu. Siyahlar içinde ki adamlardan ikisi arkada dururken, önde duran adama bir an gözlerim kaydı. Kahvelerime yansıyan gözleri öyle korkutucu bakıyordu ki, bir an birleşen benim kahverengi gözlerim ile onun koyu renk gözleri irkilmemi sağladı. Siyah renk gür saçları ve esmer teni onu ne kadar yakışıklı gösterse de koyu, siyaha çalan gözleri bir o kadar korkunçtu. Alnına dökülen tutam tutam saçları çatılmış kaşlarına yakın duruyorken, kasılmış çehresi korkuyla yutkunmamı sağladı. Bir insan hem bu kadar güzel, hem de bu kadar ürkütücü olabilir miydi?

"Emre, kızı al!" Kalın ve sert sesiyle beraber arkada ki adamlardan biri bana doğru gelmeye başladı.

"Kimsiniz dedim size!" Korkuyla geri geri giderken, Emre denilen adam hızla yanıma yaklaştı ve arkamdan kollarımı tutmaya başladı. Kollarımı sıkı tutan ellerden kendimi kurtarmaya çalışırken, emir veren adam elinde ki silahla babama doğru adımlarını yöneltti. Hayır ona dokunmasına izin veremezdim!

"Uzak dur ondan!" Tekrar ona bağırdığımda birden durdu ve koyu gözlerini yerde yatan babamdan ayırarak, yukarı kaldırıp bana baktı. Birden dudakları kıvrıldı ve gülmeye başladı. Gülmesi beni şaşırtırken, yavaş adımlarını bana doğru çevirdi.

Tehlike diye bağıran gülümsemesi bedenimi korkuyla kasarken yanıma geldiği an, yüzüne yakışmayan ve emanet gibi duran gülümsemesi yok oldu ve iri eliyle çenemi kavrayarak kıracak redde de sıktı. Acıyla buruşan yüzümü pis elinden kurtarmaya çalışarak çırpınırken çenem sızlamaya başladı. Hem kollarım tutuluyordu, hem de bu adını bile bilmediğim adam çenemi kıracak kadar zorluyordu. Bu hiç adil değildi.

"Bir daha sakın," diyerek sert sesiyle cümlelerinde ki her bir kelimeyi vurgularken titreyen vücudumla ve dolan gözlerimle ona bakıyordum.
"Sakın bana emir vererek konuşma!" Yüzümü ittirerek çenemi bıraktı ve tekrar babama doğru yürüdü. Ne olduğunu, bu adamın neden burada olduğunu bilmezken, yapılanları susarak izlemeye koyuldum ve sızlayan çenemi görmezden gelmeyi denedim. Muhtemelen moraracaktı, beyaz tenli olmamın en kötü yönü de buydu. Cildim narindi ve ufacık bir darbeyle kendini gösteriyordu. Elinde ki silahı babama tutarken, ayakkabısının ucuyla babamı bacağından dürttüğünü bulanık bakan gözlerimin ardından izledim.

"Şştt... Kalk hadi." Babamı birkaç kez daha dürterken babam yavaş yavaş tekrar gözlerini açtı. Nasıl bir adamdı bu? Yaralı olduğunu görmüyor muydu? Doğrusu babamı bu hale getiren kendisiyken neden acısın ki. Bu adam, insan duygusundan mâhrumdu. Vicdansız ve acımasızdı. Öyle ki, yaralı bir adama bile daha fazla acı çektirmekten gocunmuyordu.

Babam kendine iyice geldiğinde karşında gördüğü adamla birden doğrulup kendini geri geri sürüklemeye başladı. Bu kadar mı korkuyordu bu adamdan?

"Bak, kızını almaya geldim... Sen sözünü tutmadın, bari ben tutayım dedim." Babama bakıp alayla konuşurken, yaptığım sadece onları izlemekti. Bu adam benden ne istiyordu? Neden beni almaya geldiğini söylüyordu, bilmiyorum. Babamın gözleri bana doğru döndüğünde ise gözlerinde gördüğüm tek duygu korkuydu. Babam bu adamdan ölesiye korkuyordu. Onun şuan korkmaması, beni kurtarması ve koruması gerekiyordu. O bir babaydı, benim babamdı! Beni bu adamın kan kokan ellerine teslim edemezdi. Ayağa kalkıp, direnmesi gerekirdi...

"Şimdi..." diye mırıldanarak bana dönen adama babamdan farkı olmayan korkulu gözlerle baktım. Bizden ne istediğini hala anlamamıştım. Babam nasıl bir belaya bulaşmıştı bilmiyorum. Lanet olsun ki, hiç bir şey bilmiyorum! Nedenler kafamı kurcalarken, bedenimin durmadan titrediğini ve bakışlarımın puslandığını farkettim.

Kim bilebilirdi ki böyle bir an yaşayacağımı? İşten çıkarak her zaman ki gibi eve gelmiştim ve babama ayırdığım maaşımdan bir kısmını verecek ve onun evden çıkıp gitmesiyle yatağıma geçerek uyuyacaktım. Olacak olan bunlarken, bu adam nerden çıkmıştı?

"Benimle geliyorsun."dediğinde korkudan titresemde susmadım.

"Hayır!" derken düz bir şekilde ona bakıyordum. Bu cesaretim takdir edilesiydi gerçekten. Korkudan titreyen bedenime karşı susmayan dilim ayakta alkışlanırdı. Ben ne yapıyordum? Vücudum korkuyla titrerken dilim ona ihanet ederek hayır demişti. Bukez bu gaddar, duygusuz adam beni öldürmekten geri kalmayacaktı. Ondan korktuğumu görüyordu ama bir gram bile olsun gözleri yumuşamazken, ben karşı çıkıyordum. Ama onunla gidemezdim. Hem neden onunla gideceğim ki, anlamadım! Anlamayacağım.

Söylediğime karşı tek yaptığı ise dudaklarını yukarı doğru kırarak gülümsemek. Onu tanımıyordum bile, ama gülümsediğinde onun için bu normal bir gülümseme olmadığını artık biliyordum. Başını olumlu yönde sallayarak babama döndü ve aynı saniyelerde birden ateş alan elinde ki silahla, dudaklarımın arasından bir çığlık firar etti. Benimle birlikte babam da acıyla bağırırken irileşmiş gözlerimle babamın kana bulaşan bacağına bakıyordum. Babamın bacağına silahla vurmuştu!

"Zorluk çıkarmayacaksın! Ne dersem, ne söylersem yapacaksın. Yoksa..." diyerek dişlerinin arasından konuşurken, "Bir sonra ki kurşunun adresi, babanın beyni olur." dedi.

Korkulu gözlerim yalvarmaya dönüşürken dolan gözlerim iflas bayrağını kaldırıp akmaya başlamıştı. Ama nafileydi. Bu adam acımasızdı, kalbi yoktu. Bir insan acımadan ve bir an olsun gözünü kırpmadan ona korkuyla bakan adamı vurabilir miydi? Bu adam yapıyordu. Acımadan duygusuzca babama vurmuştu.

"Lütfen yapma." diyerek akan gözlerimle beraber konuşurken ona yalvarmam umrunda değildi, bunu sert bakan koyu gözlerinden anlamamak mümkün değildi.

"Beklediğim cevap bu değil." Elinde ki silahı biraz daha yukarı kaldırıp babamın başına doğrulttu.

İstese beni zorla götürebilirdi. Neden soruyordu ki? Ben yapamazdım. Kendi ayaklarımla ona gidemezdim. Ama babamın ölmesine de izin veremezdim. Annem beni terkederken o benim yanımdaydı. Sarhoş olsa da, beni dövse de, kazandığım alın terimi elimden alsa da o benim babamdı. Bizim birbirimizden başka kimsemiz yoktu. Göz yaşları içerisinde başımı iki yana sallarken birkez daha yalvardım.

"Yapma lütfen. Biz sana birşey yapmadık!" dediğimde tekrar güldü. Artık onun gülmesinden korkuyordum. Her güldüğünde bir şey yapıyordu. Onun gülüşü tıpkı bir ölümdü. Bir cesetti, bir intihardı, bir serzenişti, bir haykırıştı.

"Yapmadınız mı?" diyerek acılarla kıvrılan babama döndü.
"Ne işler çevirdiğini anlatmadın mı kızına?"
Babam ona bakarken başını iki yana salladı. Bu cevaba daha çok güldü ve sinirden koyulaşmış gözleriyle bana döndü.

"Babanın bana çok büyük borcu var küçük hanım. Hem de o çalıştığın kafe senin olsa ve satsan bile ödeyemeyeceğin kadar çok."

Söyledikleriyle birlikte yaşlarla dolu gözlerim irileşirken hızla babama döndüm. Bu doğru olamaz değil mi?Nasıl bu kadar borcun içine girebilirdi ki? Peki, ne yapmıştı o kadar parayı? Bunu nasıl yapabildi?

"Doğru mu bu baba?" dediğimde bana bakmadı. Bir yandan kanayan bacağını tutuyorken, diğer yandan acıyla kıvranıyordu.

"Baba, bu adam doğru mu söylüyor!?" Sesimi yükselterek tekrar konuştuğumda yine bakmadı. Doğruydu. Bu adamın söyledikleri doğruydu. Öyle olmasa inkar ederdi değil mi? Yapmadım derdi, ben o kadar borca girmedim derdi...

Sinirden derin nefesler alırken beynim düşüncelere dalmıştı. Beni hiç mi düşünmedi bu işlere bulaşırken? Neden yapmıştı? Onun sarhoş haline, sarhoşken dövmesine, akşama kadar ter döktüğüm parayı almasına katlanırken o beni düşünmemişti. Benim çocukluğumu elimden almasıyla bile ben onun iyiliğini düşünürken o beni düşünmemişti.

"Bir karar ver artık. Bana kalırsa öldürürdüm bu adamı ama babanla bir anlaşmamız var," diyerek koyu gözlerini babamdan sonra bana çevirdi.

Dudaklarından çıkan tek cümle benim Dünya'dan soyutlanmamı sağlarken, kollarımı sıkı tutan arkamda ki adamdan birazda olsa güç almaya çalıştım. Ancak nafile gelen güç, ayakta durmamı zorlaştırırken gözlerim karardı.

"Borcuna karşılık sen!"

Daha ne kadar darbeler gelecekti ufak bedenime bilmiyorum. Babam bu adama borçlanmıştı. Hem de ömür boyu çalışsak kazanamayacağımız kadar. Evimize tanımadığımız elinde silahlı adamlar geliyor, babama vuruyor ve son darbe olarak borcuna karşılık ben olduğumu söylüyordu.

Bu olanlara daha fazla dayanamayan bilincim kendini olacaklara kapatırken bedenim kendini serbest bıraktı. Arkamda duran kişinin üzerine yığılan bedenimle gözlerim kapanırken ilk defa ölmek istedim. Kapanan gözlerimin bir daha açılmamasını diledim.

***



Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro