8. BÖLÜM: "TEHDİT"
Burayı özlemişim,en çok da sizleri. Final haftama ve yeni yıla giriş yapmadan önce bir sürpriz yapmak istedim. Pekala, 2017'ye hazır mıyız?
Bu yılın hiçbir annenin canının yanmadığı, şehit haberlerinin içimizi yakmadığı, kadın şiddet ve tecavüzlerinin olmadığı, çocukların öldürülmeden sadece evinin önünde oynayan çocuklar olarak kaldığı, ülkemiz ve dünya için iyilik, insanlık, mutluluk getiren bir yıl olması dileğiyle.
Unutmadan yorumlarınızı da çok özledim. Keyifli okumalar:)
Kar.
Gökyüzünden kopup gelen bu kusursuz güzelliği otobüsün camından seyrederken kendimi kar ile ilgili hayal kuran küçük bir çocuk gibi hissettim. Öyle sabırsız, öyle huzurluydum. Trafiği olumsuz etkileyecek biçimde lapa lapa yağmıyordu ki şu an yolculuk yaptığım düşünülürse bu benim için avantajdı. Eğer evde olsaydım çoktan Feray'ı kar topu oynamak için dışarı sürüklemiştim.
Ah, evini özleyen küçük kız gibi davranmayacaktım. Neticede kısa bir süreliğine evden ayrılmıştım ve babamla birbirimizden bir süre ayrı kalmak ikimiz için de daha iyiydi. Gözümü korkutan yeni insanlar ve yeni kasabaydı sanırım. Aslında eski! Öyle karmaşıktı ki. Çatı katında saklanan ben için geçmişimde yaşadığım yere dönmek... Hala kararımı sorgulatıyordu.
Babamı ikna etmek tabi ki işin en zor kısmıydı. Albay ile ne kolay olmuştu ki? Fakat bir yerde çalışacak ve ayrı bir yerde yaşayabilecek kadar yetişkin olduğumu anlaması gerekiyordu. Yaşıtlarımdan evlenenler olmuştu bile ve bu adam hala beni dizinin dibinde istiyordu.
Ne zaman varacaksın Allah aşkına? Bu kar soğuğu altında daha ne kadar bekleyeceğiz seni?
Telefonuma gelen mesajı okurken kaşlarım çatıldı. Yağan karın verdiği huzuru bile yerle bir etmeyi başarıyordu bu herif! Ona bir buçuk ay boyunca nasıl katlanacağımı ben de bilmiyordum.
Otobüsü ben kullanmıyorum herhalde.
Huzursuzca tekrar yola odakladım bakışlarımı. Ağaçların üzerini ipeksi beyaz bir örtü gibi saran kar nefes kesici gözüküyordu. Çok fazla hatırlamasam da epey az yolumuz kaldığını az buçuk kestirebilmiştim. Telefonum kucağımda tekrar titredi.
İyi ki sen kullanmıyorsun.
Hah. Gözlerimi devirme isteğime engel olamadım. Kendi arabasına gönderme yapmasa olmazdı. Ona cevap verip onunla çocuklaşmak yerine telefonu cebime tıkıştırdım ve başımı koltuğa yasladım. Dışarısını izlerken ve yanımdaki kızın kulaklığından duyulan Fransızca şarkıları dinlerken zaman çabuk geçmişti aslında.
Otobüsün otogara girdiğini fark ettiğimde doğruldum ve yanımdaki kız inince ben de arkasından otobüsten indim. İner inmez soğuk yüzüme hücum etti, atkıyı biraz daha burnuma çektim ve bagaj kuyruğundaki insanların arasına katıldım. Önümdekiler birer birer bavullarını aldığında ben de ellerime hava üflüyordum. "Şu siyah olan." Diye işaret ettim bavulumu muavine. Adam yere indirdiğinde almak için uzandım. Aynı anda elime değen soğuk elden dolayı elimi çektim ve kafamı kaldırdım. Ah, Ilgaz!
Ben daha ağzımı açamadan bavulu eline aldı ve arkasını dönüp yürümeye başladı. "Hadi," demeyi de ihmal etmedi. Uyuz herif! Ne bir selam ne bir sabah. Doğru dürüst yüzünü bile görememiştim. Yüzünden sanki bana neydi!
Botlarımla karda kaymamak için dikkat ediyor bir yandan da ona yetişmeye çalışıyordum. Otogardaki insanlara çarpmamak adına verdiğim bu savaşta bir tebriği hak ediyordum. Sonunda Ilgaz'ın köşede beni beklediğini gördüm. Bavulum hemen yanındaydı. Her zamanki gibi siyah renkte bir mont giymişti. Onun dışında ne atkı ne de bir şapka takıyordu. Koyu mavi kotun altına siyah bot giymişti. Oldukça sıradan bir insan gibi gözükmesi gerekirken bu otogardaki herkesten neden daha fazla dikkat çektiğini açıklamak hem kolaydı hem de zordu.
"Üşümüyor musun?" diye sordum yanına yaklaştığımda. Kafasını kaldırıp karşısındaki bana baktı ve tepeden tırnağa beni inceledi. Cebimdeki eldivenleri çıkarıp soğuktan üşüyen ellerime geçirirken çarpık bir şekilde gülümsedi. "Senin kadar değil. O soğuklarda kısacık elbisesiyle şov yapan asi kızdan eser yok. Böyle çok şey görünüyorsun..." Doğru kelimeyi bulmaya çalışıyordu sanki.
Ellerimi açıp kaparken ona küçümseyici bir bakış attım ve yürümeye devam ettim. "Bana hakaret etmek için cidden çabalıyorsun. Doğru söyle, bir hafta boyunca önümüzdeki bir buçuk ayda bana edeceğin hakaretlerin listesini çıkardın, değil mi?"
Arkamdan geldiğini botunun karda çıkardığı sesten anladım. "Sevimli göründüğünü söyleyecektim aslında."
Duraksayarak arkamı döndüm. O da olduğu yerde durmuştu. Bavulumu karda çekelemek yerine eline almıştı. "Bu da bir hakaret sayılır." Deyip omuz silktim ve tekrar arkamı döndüm. Ne yani bir şapka ve atkı taktım diye mi sevimli olmuştum?
"Hey, o taraftan değil bu taraftan." İkazıyla etrafıma bakındım ve otobüsün yazıhanesine doğru yürüdüğümü fark ettim. Bozuntuya vermeyerek gayet sakin bir şekilde etrafa bakına bakına yüz seksen derecelik bir dönüş yaptım ve otogardan çıkana kadar onu takip ettim.
"Burada kar daha fazlaymış," dedim ayaklarımın altındaki yoğun kar tabakasını hissederken. Ilgaz hı hı gibisinden bir şeyler söyledi ve ilerlemeye devam etti. Kesinlikle çok hoş sohbetti!
"Yürüyerek mi gideceğiz?" diye sordum bu kez. Yol boyunca bavulumu ona taşıtmak istemiyordum fakat bu karda çekelemek de çok cazip gelmiyordu.
"Hayır, araba şurada. Doruk bizi bekliyor."
İşaret ettiği tarafa bakmak yerine eğilip küçük çalıların üstündeki kar birikintilerini elime aldım ve avuçlarımın içinde top haline getirdim. İşte kışın en sevdiğim yanı buydu.
Sağ elimi geriye çekerek kuvvet aldım ve elimdeki kartopunu Ilgaz'a doğru fırlattım. Tam omzundan isabet ettirdim ve o ani refleksle bana dönerken kafamı kaldırıp gökyüzüne haberim yokmuş gibi baktım.
"Canın kaşınmak istiyor kedicik," diye bana yürüdüğünde ileriye doğru koşmaya başladım. Ilgaz bu, belli olmaz. İntikamını en kötü şekilde alır. En sert kartopu darbesini beklerken sert bir şeye çarpmam bir oldu. Çarpma darbesiyle dizlerimin üstünde karlara düştüğümde acıyan alnımı ovuşturuyordum. Çarptığım şeyin duvar olabileceğini düşünürken bir insan olduğunu görmek daha da utanç vericiydi.
Doruk iri cüssesiyle eğilip tepemde iyi olup olmadığımı sorarken sen ne yedin be ayı yavrusu diye bağırasım vardı. Alnım zonkluyordu ve şu an düştüğüm yerden kalkmaya hiç de halim yoktu. Doruk ismimi defalarca tekrarlarken ona başımı güçlükle kaldırarak baktım. O sırada Ilgaz yanımıza çoktan gelmiş ve o da aynı Doruk gibi dizlerini kırarak yere eğilmişti. Çenemi eliyle tutarak hafifçe başımı kaldırdı ve diğer eliyle alnıma dokundu. "Çok mu acıyor?" diye sorduğunda soğuk eli ürpermemi sağladı fakat bir bakıma da iyi hissettirmişti. Yani eli değil, soğuk... Soğuk kesinlikle iyi gelmişti.
"Fazla değil." Diye cevapladım onu.
"Çok şükür! Şoka girmemiş, bir an hiç konuşmayınca bilinç kaybı yaşadı sandım." Doruk kendince bir rahatlama yaşarken özür dilemeyi de ihmal etmedi. Eh benim de hatamdı sonuçta deli danalar gibi koşmanın ne mantığı vardı?
Ilgaz kar birikintisini küçük bir yuvarlak haline getirip yavaşça alnıma bastırırken hissettiğim ürpertiyle titredim. Dokunuşları yine yavaş ve nazikti. O gece arabada elimle ilgilendiği gibi. Bir süre kar birikintilerini alnıma bastırmaya devam ederken bakışlarımı odaklayacak bir yer aradım fakat yoktu.
Kafamı çeviremediğim için ya gözlerimi kapatacaktım ya da Ilgaz'ın yüzüne bakacaktım. Gözlerimi kapatmam bu durumdan haz aldığımı gösterebilirdi ve bu yüzden saçmaydı. O yüzden gayet boş bir ifadeyle onun yüzüne baktım. Kirli sakalları biraz daha uzamıştı ve onun daha da çekici görünmesini sağlıyordu. Biçimli burnundan sonra gözüm yine ister istemez dudaklarına kaydı. Bu adamın alt dudağı cidden kalındı. İlgimi çekmiyor değildi. Ah, ben ne diyorum böyle! Bu kadar dibime giren her erkeğin isteği genelde beni öpmek olduğundan aklıma başka türlü düşünmek gelmiyordu.
"Sorun ne?" diye soran Ilgaz'ın sesiyle irkildim. "Az önce kendi kendine sinirlendin."
"Kendi aptallığıma kızıyorum sadece." Diye geçiştirdim. O da bir daha üstelemedi ve alnımın şişliği biraz da olsun indiğinde etrafımızda uzaktan uzağa bizi izleyen insanlara aldırmadan Ilgaz beni elimden tutup kaldırdı. Ayağa kalktığımda bir elini belime yerleştirdi ve diğer eliyle de yüzümü tuttu. Ne olduğunu anlamadan ona baktım. "Başın dönüyor mu?" diye sordu yavaşça. O an bana ne sorarsanız sorun cevabım evet olurdu sanırım. O yüzden sorduğu sorunun bile ne olduğunu anlamadan onu "Evet," diye cevapladım. Sonra "Ah, hayır iyiyim." Diye cevaplasam da çok geçti.
Ilgaz belimdeki elini sertleştirdi ve diğer elini de dizlerimin altından geçirerek beni kucağına aldı. Mızmızlanmak istesem de bir şey değişmeyeceğinden beni arabaya bindirene kadar sesimi çıkarmadım. Hem kucakta taşınmak kimin hoşuna gitmezdi ki?
Keyfim yerine gelmiş gibiydi. Arka koltuğa kuruldum. Doruk bavulumu bagaja yerleştirdikten sonra önüme, Ilgaz da şoför koltuğuna bindi. Aynadan bana bakarak, "Kilo almışsın kedicik, kollarım koptu." Diye göz kırptı.
Ona dilimi çıkardığımda Ilgaz da kahkaha attı. "İyileştiğine emin oldum."
Arabayı çalıştırdıktan sonra Doruk da bana doğru döndü. "Valla Arya geldiğin iyi oldu, sabahtan beri sirke satıyordu bu herifin suratı seni görünce bir canlanıyor."
Ilgaz, Doruk'a küfür savururken içten içe eğleniyordum fakat yine de herhangi bir yorumda bulunmadım. Neticede Ilgaz ile ben bu bir buçuk aylık süreçte patron ve çalışan ilişkisinden farklı olmayacaktık zaten sonrasında da bir daha karşılaşmazdık bile. Onun söylediğini hatırladım. Birbirimizden olabildiğince uzak duracağız, demişti ve de öyle olmalıydı.
***
Mahalleye gelene kadar sanırım tüm sessizliği dolduran Doruk olmuştu. Tüm her şey benim için planlanmıştı. Eski evimin tam karşısında bulunan apartmanda Beyza ile kalacaktım. Kısa bir süre önce ev arkadaşı çıkmıştı ve o da zaten ev arkadaşı arıyordu. Ailesi de uzun süredir şehir dışındaydı. Eski evimin -Ilgaz'ın şu anki evi- önünde indiğimizden bütün bunları sindirmek için güçlü bir nefes almam gerekti.
On yıl önce babamın beni götürdüğü bu mahalleye şimdi eski çocukluk arkadaşım ve kısa süredir tanıdığım bir adamla dönmüştüm. Kısa bir süre önce nişana bile zoraki gelen ve eski yüzleri görmekten kaçınan ben için bu büyük bir dönüm noktasıydı.
"Ben biraz uyuyacağım. Siz onun yerleşmesine yardımcı olursunuz." Ilgaz'ın arabadan evine doğru yürüdüğünü gördüğümde birden bu mahalle daha yabancı gelmişti gözüme. "Uslu dur, kedicik." Dedi apartman kapısından içeri girerken.
Yüzüm düşmüş halde Doruk'a döndüm. Bavulumu eline almış Beyzaların apartman önünde dikiliyordu. Peşi sıra onu takip ettiğimde birkaç kez arkamı dönüp eski evime bakma gereği duydum. Sanki her şey sanaldı ve ben bir oyunun içindeydim. Şu an her şey öyle sahte ve uzak geliyordu ki. Mahalleye gelene kadar her şey o kadar da kötü değildi aslında. Ama buraya geldiğimizde sanki kuvvetli bir gücün göğsüme baskı uyguladığını hisseder gibi oldum.
Dördüncü kata geldiğimizde Beyza'nın kapıyı açması ve bana sarılması neredeyse aynı anda oldu. "Seni burada görmek öyle güzel ki Arya," diyerek kocaman gülümsedi ve beni içeriye doğru çekti. Doruk da arkamızdan geldi. Dış kapının hemen karşısındaki aydınlık salona girdik.
Doruk, bavulumu odaya bırakmaya gittiğinde Beyza yeni başlayacak olan ev arkadaşlığımız hakkında hararetli bir biçimde konuşuyordu. Onu dinlerken aynı zamanda salonu inceliyordum. Krem ve kahve tonlarının hakim olduğu geniş salonda yemek masası, kahverengi kadife sandalyeler, krem rengi küçük sade bir konsol ve aynı renk bir televizyon ünitesi bulunuyordu. Duvarda dikkat çeken ceviz ağacından oyulmuşçasına duran, dalları duvara doğru uzanan kocaman bir saat vardı. Her dalında sevgi, mutluluk, aşk, başarı, heyecan, cesaret gibi kelimeler yazıyordu. Hayatımda gördüğüm en farklı saatti kuşkusuz ve salonun içinde en dikkat çeken şey de oydu. Onun karşı duvarında ise iki tane yağlı boya tablosu vardı. Oturma yerleri kahverengi, diğer kısımları krem olan koltuğa oturdum ve Beyza'ya gülümsedim. "Bana da burada olmak hala farklı geliyor." Dedim dürüst davranarak.
"Bunca yıl bu kadar uzak olduktan sonra tekrar bir araya gelmek... Nasıl desem çok garip." Dedim. Beyza ile konuşmak, ona hissettiklerimi söylemek niyeyse kolaydı. Özge ile konuşamadığım kadar içimi dökebilirdim ona.
"Mesafeler kafamızdadır, gerçek arkadaşlığın arasına hiçbir şey giremez. Belki tuhaf ama bir o kadar da güzel." Diyerek en sıcak gülümsemesini gönderdi bana. Ardından salona Doruk girdi ve kapıya doğru yaslandı. "Arya'yı karşılamam olaylı olsa da eski takımın üyesini görmek çok güzel. Yeniden bir aradayız, ha?"
"Eskiden bir beşliydik," diye iç çekti Beyza. Bir diğer kişinin Özge olduğunu bildiğim için es geçtim ve Serkan'ı sordum. "Serkan nerelerde?" Onu sormamla ikisinin de yüzü değişti ve birbirlerine baktılar. Bunu sormamdan hoşlanmamışlardı.
"Görüşmüyor musunuz?"
"Hayır." Diye kestirip attı Doruk. Bu beni çok şaşırttı çünkü Serkan, Doruk'un en yakın arkadaşıydı bir zamanlar, yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Ne olabilirdi diye düşünürken bir zamanlar bizim de Özge ile öyle olduğumuzu hatırladım. Fakat aramıza yıllar girmişti, birçok olumsuzluk girmişti ve şimdi iki yabancıdan başka bir şey değildik. O yüzden daha fazla bu konu hakkında soru sormadım.
Kısa bir süre daha sohbet ettik, kısaca ailemden bahsettim. Beyza, en yakın zamanda Feray ile tanışmak istediğini söyledi. Yorgunluğum hat safhaya geldiğinde ikisinden de izin isteyerek benim için ayrılmış odaya geçtim. Beyza odaya kadar bana eşlik etti.
Oda orta büyüklükteydi. Oldukça da aydınlık ve ferahtı. Bu bir şekilde beni rahatsız etti. Kendi odamdaki ambiyansa daha alışıktım ve daha az ışık alan çatı katında özenle hazırladığım kendime ait dünyamdı odam. O evdeki ait olduğum tek yer. Bu odaya alışana kadar bir hayli zaman geçecekti sanırım, zaten alışamadan buradaki zamanım dolardı.
Bazalı yatak duvarın dibindeydi ve üzerinde beyazlı fıstık yeşilli bir nevresim takımı örtülüydü. Yatağın yanındaki duvardaki pencerenin perdesi panjur gibiydi. Yatak başlığının hemen üstündeki duvarda ise beyaz bir yağlı boyayla çizilmiş havai fişekleri anımsatan desenler çiziliydi. Duvarların rengi açık griydi, yerde zebra desenli bir halı ve hemen yan tarafta beyaz bir çalışma masası ve üzerinde duvara monte edilmiş, iki ayrı bağımsız raf duruyordu. En son olarak da karşı duvarda iki kapaklı, beyaz bir gardrop vardı.
Kapıyı kapatırken salondan gelen sesleri duydum. "Ilgaz niye gelmedi?" diyordu Beyza.
"Bugün morali bozuk. Arya'yı karşılamaya giderken Özge ile karşılaştık. Sadece bana bakıp geçti."
Düşüncelerimde yanılmamıştım. Ilgaz, Özge'nin eski sevgilisi olmalıydı. Bu garip bir biçimde beni rahatsız ederken kapıyı yavaşça kapattım ve yatağın üstüne oturdum. Ilgaz'ı, Murat Atahan için mi terk etmişti acaba? Özge gibi bir kızın, Ilgaz gibi bir adamla olması kafamdaki resimde birleşmiyordu. Özge gibi kuralcı ve ölçülü yetiştirilmiş bir kızın Ilgaz gibi serseri ve başka işlere bulaşan biriyle ne işi olurdu ki?
Bir süre bunu düşündüm, yatakta yatarak. Hatta baya bir süre. Daha sonra Feray'a günümün nasıl geçtiğini anlatan ve her şeyin yolunda olduğunu söyleyen bir mesaj yazdım. Tam tamına on üç mesaj yollamıştı bana.
Erken kalktığım için bir süre sonra gözlerim kapanmak ve uykuya kavuşmak için adeta çırpındı. Rahat bir uyku çekemedim. Bir rüya gördüm. Garip bir şekilde rüyanın içinde rüya gördüğümün bilincindeydim.
Karanlık bir odada yatağımda oturuyorum. Odam, evimizdeki odamın ta kendisi. Yorganı bacaklarıma örtmüşüm ve bakışlarımı pencereye odaklamışım. Yan taraftan bir ses geliyor. "Kar yağıyor." Diyor. Duyduğum sesle bu sefer dikkatli bir biçimde pencereye bakıyorum ve bu kez karın yağdığını görüyorum. "Evet, öyle." Diyorum bitkin bir sesle. Fakat hiçbir şekilde duyduğum sese şaşırmıyor ya da dönüp ona bakmıyorum.
"Arya," diye usulca ismimi fısıldıyor. Hissettiğim şey koca bir kırgınlık. Onu görmek bile istemiyorum. "Sana diğer herkes gibi hayal kırıklığım olma demiştim, şimdi sen de onlar gibisin. Hatta daha kötüsün." Diyorum. Bunu söylemek beni o kadar yaralıyor ki. Onu ne kadar yaralayacağını düşünmüyorum. Bunu bile umursamayacak kadar üzmüş beni. "Bir hayaleti sevemezsin Arya,"
Bu lafıyla gözlerim doluyor ve bir yaş usulca gözlerimden süzülüyor. İçimin asitle dolduğunu hissediyorum sanki. Bakışlarımı onu görmeyi umarak yan tarafa çeviriyorum fakat kimse yok. Derin bir çöküş yaşıyorum. Hayalet. "Bir hayaleti sevemezsin."
Kucağıma düşmüş ellerime bakarken ağlıyorum, içimden bir şeyler kopmuşçasına. "Ağlama," diyor bir ses. Fakat duymayı beklediğim ses değil. Hem sert hem de bir yandan kıyamıyor sanki. Şaşkınlıkla kafamı kaldırıyorum. Karanlık odaya ay ışığının süzüldüğü karşı duvara yaslanmış kişi ileri doğru bir adım atıyor ve bunu yapmasıyla yüzüne aydınlık vuruyor. "Ilgaz?"
Uyandığımda gözlerimin yaşlı ve ensemin de terden ıslanmış olduğunu fark ettim. Ensemdeki saçlarımı önüme alırken doğruldum.Islanmış gözlerimi sildim ve bir süre etrafa bakındım, nerede olduğumu, neler olduğunu anlamaya çalıştım. Her şey yerli yerine oturduğunda gördüğüm rüyaya şaşırmadım aslında.
Bu aralar onu rüyamda çok sık görüyordum. Fakat Ilgaz'ı görmek oldukça garipti. Bunu bugün onu görmeme bağladım. Hava kararmıştı. Yataktan doğrularak kalktım, odanın içi basmıştı sanki. Odanın kapısını açarak dışarı çıktım ve salona doğru ilerledim. Salondan konuşma sesleri geliyordu.
"Ilgaz kontrollü adamdır, toparlar kendini."
"Belli etmemeye çalışsa da Özge'yi görmek onu yaralıyor."
Konuşmalara daha fazla kulak misafiri olmak istemediğimden ufak adımlarla salona girdim. Beyza, sevgilisinin omzuna başını yaslamış, sevgilisi de onun saçlarıyla oynuyordu. Boğazımı temizlercesine öksürdüğümde, "Rahatsız etmiyorum umarım," dedim. Ah, kibar konuşmayı hiçbir zaman beceremeyecektim!
"Gelsene Arya," diyerek sevgilisinin omzundan başını kaldırdı ve bana baktı. "Uyanmışsın."
"Evet, anca uyanabildim." Dedikten sonra, Beyza sevgilisini işaret etti. "Buğra'yı hatırlıyorsun, değil mi?" Başımı evet dercesine salladıktan sonra selam verdim, o da bana hoş geldin dedi.
Beyza'nın aksine daha ciddi ve ağır biriydi. Oysaki nişan gecesi salonda barmenlik yaparken gereksiz konuşan biri olduğunu az buçuk hatırlıyordum. "Gece kulübünde çalışmayı kabul ettin öyle mi?" Dediğinde ona ben geyim demişçesine şaşkınlık içerisinde baktım. "Ne?" kelimesi döküldü dudaklarımdan.
"Ne yani etmedi mi?" diyerek Beyza'ya döndüğünde Beyza da şaşırmış gibiydi. "Ettiğini söyledi Ilgaz." Diye cevapladı. Fakat bana emin olmayarak bakıyordu.
"Biri bana neler döndüğünü söyleyecek mi?" dedim sert bir sesle. Ciddi anlamda gerilmiştim. Bakışlarım ikisi arasında gidip gelirken zihnime üşüşen düşünce hoş değildi. Çalışmayı kabul ettiğim yer bir gece kulübü değildi, değil mi?
"Ah lanet olsun," dedim dişlerimin arasından Buğra hala olayı anlamadan sanki bana bir kaçıkmışım gibi bakıyordu, Beyza'da daha çok tereddüt hakimdi. Aptaldım çünkü çalışacağım yerin ne olduğunu sormamış bir dükkan ya da kafe tarzı bir yer olduğunu düşünmüştüm. Sinirliydim çünkü Ilgaz bana doğru dürüst bir açıklama yapmamıştı.
Diğerlerine bir şey söylemeden salondan çıktım ve portmantodan montumu alarak üzerime geçirdim. Beyza peşimden geldi ve beni durdurdu. "Arya, nereye gidiyorsun bu saatte?" Sanırım eve döndüğümü düşünmüştü. "Benimle oyun oynuyor," dedim hala sinirimden dudağımı dişlemek isterken. "İşin kötüsü Doruk da sen de bana bir şey söylemediniz."
"Arya gerçekten bildiğini sanıyordum."
Dış kapıyı açıp botlarımı ayağıma geçirmeye koyuldum. Bu sırada Buğra da kapıya gelmişti. "Ben hala ne olduğunu anlamadım." Duvardan destek alarak botların içine ayağımı sokmaya çalışırken açıkçası kimseye laf anlatacak değildim. Sonunda bu işi başarabildiğimde Beyza'nın kendince açıklamalarını dinlemeden merdivenlerden hızlıca indim. Apartman kapısına geldiğimde kapıyı açtım ve buz gibi soğuk beni karşıladı.
Sinirimi yenmek adına birkaç dakika soğukta dikildim ve karşı apartmana eski oturduğum yere baktım. Işığı yanıyordu, Ilgaz içeride olmalıydı. Tek kızdığım o da değildi aslında. Buraya gelirken tek bildiğim para almadan, borcu kapatmak adına Ilgaz'ın emrinde bir buçuk ay boyunca çalışacak olmamdı.
Babama kendi ayaklarımın üstünde durmak istediğimi söylemiş, tatilde boş oturmak istemediğimden bahsetmiştim. Bunların hepsi koca bir yalandı. Yetmezmiş gibi tatlı bir kafede çalışacağım demem de adeta yüzümde patlamıştı. Babam benim bir gece kulübünde çalıştığımı öğrenirse orayı başıma yıkardı. Beni kontrole geleceğini biliyordum, bir buçuk ay boyunca asla beni burada başıboş bırakmazdı. Çünkü zaten çocukluğumda yaşadığım kasabaya dönmemden bir hayli işkillenmiş ve rahatsız olmuştu.
Neden kaçarcasına buraya geldiğimi ben de bilmiyordum. Babamdan kaçıp kurtulmak istemiştim, bana attığı tokat canımı yakmıştı. Artık evde onunla aynı sofrada oturmak, sorduğu sorulara cevap vermek bile bir işkenceydi. Ama geldiğim yer anneannemle büyüdüğüm yerdi. Annesiz ve babasız büyüyen küçük Arya'nın geçmişi. Karşımda canımı acıtmak istercesine dikiliyordu. O çocukla karşılaşmak istemiyordum.
Soğuk biraz da olsun sakinleşmemi sağladığında akşamın karanlığında sokak lambasının altından düşen ufak kar tanelerine baktım. Sonra da hiç düşünmeden karşıdaki apartman kapısına yürüdüm. O sırada apartmandan bir adam çıktığı için adam kapıyı geçmem için tuttu ve böylelikle zil arama derdinden kurtuldum. Merdivenleri soluk soluğa çıkarken neden burada olduğumu da bilmiyordum aslında.
Eski evim. Yine buradaydım ve şu an bir yabancının zilini çalıyordum.
Kapıyı ardı ardına defalarca çaldım. Işığı yanıyordu evde olmaması olanaksızdı. Geçen süre içinde kapının önünde ellerimi montumun cebine sokarak volta attım. Kapı açıldığındaysa başımı kapıya doğru kaldırıp ağzıma gelenleri söyledim. "Bana hiçbir şey söy-" Fakat beklemediğim bir şey kuracağım cümleyi ağzımın içine yuvarladı.
Ilgaz, yarı çıplak bir şekilde karşımda dikiliyordu.
Bir kolunu kapıya dik bir açıyla yaslarken diğer kolu aşağıdaydı. Çıplak göğsünden baklavalarına doğru ter damlacıkları süzülüyordu. Altında belinden düşecekmiş gibi duran ve kalçalarını saran siyah bir eşofman altı vardı. Yüzü sinirli gibiydi, alnında ve şakaklarında ter birikintileri vardı.
"Burada ne işin var?" diye soludu ve bana kısa bir bakış attı. "Patronunun evine gelmek için yanlış bir saat."
Onu inceleme dürtüme bir tokat geçirerek bakışlarımı yüzüne sabitledim ve meydan okurcasına sert bir ifade takındım. Kapıya doğru yürüyerek bana yol vermesini bekledim fakat kapıdan geri çekilmedi. "Seni içeriye davet etmedim." Diyen soğuk ve sinir bozucu sesini işittim.
"İzin istemedim." Diyerek ellerini vücuduna yerleştirdim ve onu ittirdim. Hafifçe yana kaymış olduğunda ben de içeriye girdim. Sertleşmiş kaslarına kısacık ve belli belirsiz de olsa dokunmak garip hissettirmişti.
Tanıdık hol beni karşılarken içimdeki burukluğu yok saydım ve kapının karşısındaki salona geçtim, o da ardımdan dış kapıyı kapattı.
"Beni rahatsız etme sebebini çok merak ettim." Dedi salona girdiğinde. Çenesi kaskatıydı ve kollarını çıplak göğsünde kovuşturmuştu.
"Bir gece kulübünde çalışacağımı söylemedin." Dedim aynı onun kadar sert bir tavırla. Burada kızması gereken kişi bendim, o değil.
"Sormadın." Bunu gayet anlaşılır ve umursamaz bir ifadeyle söyledikten sonra arkasını döndü ve salondan çıktı. İşte şimdi beni fena sinirlendirmişti. Peşi sıra salondan çıktım ve koridor boyunca onu takip ettim. "Benimle oyun oynayamazsın!"
Girdiği odanın kapısında dikildiğimde bu odada bazı spor aletlerinin olduğunu gördüm. Bir spor odasını andırıyordu. Ortada bir kum torbası vardı ve tavandan aşağı doğru sallanıyordu. Oysa burası eskiden anneannemin odasıydı.
Ilgaz güçlü bir hamleyle sağ yumruğunu kum torbasına geçirdi. "İnan buna hiç vaktim yok." Diye cevapladı beni.
Anlaşılan kendini spora vermiş, bu yüzden yarı çıplak ve terlemiş bir haldeydi. Hıncını çıkarırcasına ikinci yumruğu savurduğunda neye bu kadar çok öfkelendiğini merak ettim. Belki de cevabı biliyordum. Özge.
"Pekala gece kulübün için bir striptizci falan ararken beni mi buldun? Cidden sen beni ne sanıyorsun?"
Duvara yaslanıp onu izlemeye devam ettim. Bir boks maçını izlemek kadar heyecanlı ve merak uyandırıcıydı aslında. Kum torbasıyla uğraşmayı bırakıp bisikletin üstünde duran havluyu alıp ensesine bastırdı. "Seni öyle bir iş için kullansaydım..." Gözlerimin içine sert bir şekilde baktı. Sanki daha iyi kavrayayım diye uzunca bir süre baktı. Kahverengi gözlerindeki kızıl cehenneme bir kez daha tanık oldum. "Daha farklı bir şey isterdim." Bunu söylerken benimle göz temasını kesmedi ve havluyu yan tarafa attı.
"Neymiş o?" dedim ben de ona diklenerek. Beni susturup korkutacağını falan mı sanıyordu?
"Beni kışkırtıyorsun. Sana neler yapabileceğim hakkında hiçbir fikrin yok."
Savurduğu tehditten zerre etkilenmedim. Kollarımı göğsümde kavuştururken ona bakmaya devam ettim. "Ne yaparsın?"
Cevap vermeyince devam ettim. "Her şey senin merkezinde sanıyorsun değil mi? İstediğini yapmalı herkes. Sertsin ya herkes senden korkmalı. Her dediğin yapılmış ve karşında biri dediklerini yapmayınca onu korkutmaya çalışıyorsun. Bir kızı zayıf gördüğün için onu korkutacağını düşünüyorsan yanlış kişiye çattın dostum."
Yüzü gergin bir hal alırken çenesi seğirdi ve gözlerinde öfke tohumlarının bin bir tonu belirdi. Bana doğru ağır adımlarla yaklaştı. Kaçmaya ya da kıpırdamaya gerek duymadım, bana yaklaşana kadar ben de aynı kararlılıkta bekledim. "Bunları kendiyle ilgilenilsin diye dikkat çekme çabalarına giren kız mı söylüyor? Tüm bu farklıyım, her şeyin tersini yaparım ayakları sırf biraz olsun insanlar seni fark etsin diye değil mi? Kendini anlaşılmaz, ulaşılmaz sanabilirsin lakin sen şımarık ve çevresindekilerin ilgisine, sevgisine muhtaç küçük bir çocuktan fazlası değilsin. Dünya senin merkezinde dönmüyor ve inan ki seninle uğraşmak dertlerimin arasında bile değil. Çalışmayı kendin kabul ettin, bu süre zarfını ikimiz için de zorlaştırma. " Ağzımın içini sinirden dişlerken gözümü kırpmadan ona bakıyordum. Ona yumruk atmak istedim, belki de tokat atmak. Ama hiçbiri yapmadım."Şimdi şu an gidebilirsin, kalacaksan da sürekli beni sinirlendirmeye çalışmaktan vazgeç."
Onu ittirerek önümden çekilmesini sağladım ve odadan çıkarak koridorun sonuna kadar hızlı adımlarla yürüdüm. Dış kapıyı açtığımda da arkamdan geldiğini falan görmedim. Şaşırmadım, gelip özür dileyeceğini düşünmek başlı başına saçmalık olurdu. Apartmana çıktım ve merdivenleri de aynı süratle indim. Apartman kapısını açıp kendimi dışarıya attığımda kanımda çağlayan öfke bir şeyleri kırıp dökme isteği uyandırıyordu bende.
Kendini anlaşılmaz, ulaşılmaz sanabilirsin lakin sen şımarık ve çevresindekilerin ilgisine, sevgisine muhtaç küçük bir çocuktan fazlası değilsin.
Kimse daha önce bana böyle bir şey söylememişti. Babama onca karşı gelmelerime ve aramızda çıkan problemlere rağmen babam bile söylememişti. Bir yabancının benim hakkımda söylediği saçma bir söz umurumda olmamalıydı. Fakat olması gerekenden daha da sinirlenmiştim.
Ağzımdan nefes verirken nefesim soğuk havada duman oluşturdu.Başımı yukarı doğru kaldırdım. O sırada pencereden bakan Buğra ile karşılaştım. Sanırım o da aşağıya, bana bakıyordu. Beni merak etmiş olmalıydılar. Fakat onların düşündüğü gibi Beyzaların apartmana giriş yapmadım.
Yol boyunca dümdüz ilerledim yüzüme çarpan soğuğu ve kar tanelerini umursamadan. Az buçuk hatıramda buralarla ilgili bir şeyler vardı. Amacımın ne olduğunu ben de bilmiyordum aslında. Fakat sinirlendiğim zaman yürüyüş yapmak beni biraz daha sakinleştirirdi.
Yolun beni özgürlük parkına çıkarmasını umarak sağa döndüm ve yürümeye devam ettim. Akşam vakitleri olduğu için sokaklarda insanlar mevcuttu. Parkı bulamadım ve artık geriye dönmeye karar verdiğimde karşıdaki bir adamın bana baktığını fark ettim ve bu hiç hoşuma gitmedi.
Geldiğim yolu geri dönerken cebimden usulca telefonumu çıkardım ve Doruk'u aradım. Ilgaz'ı kesinlikle arayacak değildim. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra karşı taraftan ses geldi ama aynı zamanda arka taraftan müzik sesi ve gürültüler de doldu kulağıma. "Alo Arya?" Kulağıma bağırınca telefonu biraz uzak tutmak zorunda kaldım. "Doruk, şu an mahallenin biraz uzağındayım ve bir adam tarafından takip ediliyor olabilirim."
"Burası çok gürültülü." Diye tane tane ve tekrar bağırarak konuştu. "Dediğin hiçbir şeyi anlamadım."
"Her neyse," diyerek arkamı döndüm ve takip edilmediğimi gördüm. Sanırım bu benim kuruntumdu. "Önemli bir şey değildi zaten." Diyerek telefonu kapattım ve karşı yola geçtim. Mahallenin girişine geldiğimi görünce panik duygum git gide azaldı.
Kafamı biraz daha ileri kaldırdığımda mahalleden bana doğru birinin yürüdüğünü gördüm. Yolda gördüğüm adamdan kesinlikle daha uzundu zaten tedirgin edecek biçimde bana bakmıyordu. Yoldan yürüyen herhangi bir vatandaş, diye geçirdim içimden fakat nedense buna pek ikna olmadım.
Evlerin duvar kenarlarından hızlı hızlı yürüdüğümde adam elindeki sigarasını yere fırlattı ve duraksadı. "Arya, sen misin?" diye seslendi aynı kişi. Aramızdaki mesafeden kim olduğunu bilmiyordum lakin eski bir tanıdık dahi olsa bu kadar uzaktan yıllar sonra beni tanıması bende hayret uyandırdı. "Sen kimsin?" diye bir soru yönelttim aramızdaki mesafeyi hala korurken.
"İşte buna biraz bozuldum. Beni nasıl hatırlamazsın? Senle Müjgan teyzenin bahçesinden az mı elma çaldık?"
"Serkan," Yaşadığım rahatlama tarif edilemezdi. Ekibin son üyesini de görmek beni mutlu etmişti. Ellerimi ceplerime soktum ve ona doğru yürüdüm. "Beni nasıl tanıdın?" dedim iyice yaklaştığımda. Yine de aramızda mesafe bırakacak biçimde durdum. Ona sarılacak değildim.
"Seni unutmak ne mümkün, Arya. Çocukluğumun en güzel kızı sendin."
Yıllar sonra karşılaştıktan sonra bu samimi konuşması ne yalan söyleyeyim hoşuma gitmedi pek fazla. Çocukken bana olan aşkını duymaktan ziyade onu bir arkadaş olarak hatırlamayı yeğlerdim. "Hala burada mı yaşıyorsun?" dedim. Bunu gerçekten merak ediyordum.
"Bu mahalle avcılarla doluyken mi?"
Şaşırdım. Ne söyleyeceğimi bilemediğimden bir süre sessiz kaldım. Ona avcı meselesini sorabilirdim lakin olaya balıklama dalmak istemiyordum. "Avcılar?" diye sordum sahte bir şaşkınlıkla. İnandırıcıydım sanırım. Gizli bir şeymiş gibi bana yaklaştı. "Ilgaz'ı tanıdığını duymuştum halbuki." Sesindeki alay beni git gide daha da sinirlendirmeye başladı.
"Evet."
"Bilmeden seçtiğin taraf çok yanlış." Son söylediği artık ondan korkmam gerektiğini iyice belli ederken "Gitmem lazım." Dedim sadece. Doruk ile Beyza'nın verdiği tepkiyi sanırım anlıyordum.
Yürümek için bir adım attığımda bir elini duvara doğru hızlıca koydu ve kaçmamı engelledi. "Burada bir taraf seçmeden hayatta kalamazsın Arya. Eğer ki avcıları seçersen sevdiklerini de kaybedersin. Onların kaybedecek bir şeyleri yok. Ama senin var değil mi?"
Geriye çekilirken gülümsedi ve elini cebine attı, bana beyaz bir kağıtta telefon numarası uzattı. "Eski bir dost tavsiyesi olarak söylüyorum ki umarım doğru tarafı seçersin."
Birkaç adım daha uzaklaştı ve siyah paltosunun yakalarını dikleştirerek yüzüne siper etti. "Çünkü kız kardeşin henüz ölmek için çok genç."
Bunu söyledikten sonra etrafa birkaç kez baktı hızlı adımlarla mahallenin çıkışına doğru ilerledi. Elimdeki kağıda bakarken telaş tüm vücudumu esir almıştı. Serkan'ın ardından tekrar baktım. Savurduğu tehdidi gerçekleştirecek kadar değişmiş miydi bilmiyorum. Sanırım kimse eskiden olduğu kişi değildi. Ama bu... Beni ailemle tehdit etmesi...
Sokak lambasından yere düşen kar tanelerine boş boş bakarken yıllardır bildiğim bir yanlışı da düzeltmiş oldum.
Benim kaybedecek bir şeylerim vardı.
Daha da fenası ben korkunç bir oyunun içindeydim.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro