Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

58. BÖLÜM (PART 1): "ATAHANLAR"


Tükettim | Melek Mosso (feat. S4hir)

Be Alright | Dean Lewis

NF | Know

Gif: Ilgaz Ateşoğlu. (Biliyorum, bölüm ismiyle tezat ama olsun)

Ben geldim. Bu bölümdeki  ilk şarkıyı sevgili Atahan kardeşlere ithaf ediyorum. İkincisi de Buğra ve Beyza'ya gelsin. Üçüncüsü sadece bölüm sonunda geçen bir şarkı. Keyifli okumalar, bol yorum yapın haa :333 


58. BÖLÜM: "ATAHANLAR"

2 yıl önce, Mayıs

Çarşının girişinde köşedeki kitapçının önünde dikiliyordu. Sokak tenha sayılırdı, çarşının içine girmek için yürüyen birkaç insan dışında kimse yoktu. Ellerini siyah kotunun cebine atarkan gergin bir ifadeyle ayakuçlarında sabırsızca yükseldi. Gözlerini Arnavut kaldırımına dikmişken başını eğdi, bunu yapmasıyla ensesine kadar uzun, koyu sarı saçları yüzüne geldi. Stresli, derin bir nefes verdi. Kendini tanıyamıyordu artık. Alexander Owen, soğukkanlı yetişmişti. Kararlı, korkusuz, kendinden emin, soğuk, planlı... Ama gergin olmak, heyecanlanmak hatta bu denli üzgün olmak? Bu kesinlikle Alex değildi. Bu 7 yaşındayken yok edilen yanıydı. İçine kapanık, kolay heyecanlanan, hatta biraz utangaç bir çocuktu. Anasınıfına giderken sınıf arkadaşlarından çekindiği için arkadaşlık kurmakta çok zorlanmıştı ve annesine çok yalnız hissettiğini söylemişti bir gün. O kadar dolmuş olmalıydı ki, annesinin kucağında ağlamıştı uzun bir süre. İşte o Buğra'ydı. Ailesi katledilmeden önce Buğra Yılmazer'di. Yetimhane günlerinden önce... Peki ya şimdi hangisiydi?

Bu işe en başından bulaşmamalıydı. Kısa bir süreliğine de olsa, zararsız gibi görünse de Ilgaz Ateşoğlu'nun mekanına barmen olarak girmemeliydi. Çünkü yıllardır, yaklaşık 17 yıldır hiç böyle hissettiğini hatırlamıyordu. Sanki tekrar sıcak bir ailenin içindeymiş gibi... Hayır, hayır olamazdı. Onlarla daha fazla yakın olamazdı. İstemiyordu. O bir ajan olarak gitmişti oraya. Mehmet Atahan böyle istemişti. O iblis bunu istemişti. O da hesap günü gelene dek, onun için sadık bir çalışan rolünü oynamıştı sadece. O ne Ece gibiydi, ne de Stevan. Onlar, Mehmet'in hayatlarını kurtardığına inanıyor, ona minnet duyuyorlardı. Hâlbuki hepsinin hayatını yerle bir etmişti. Özellikle o ikisini, masum, zavallı, küçük çocuklardan ruhsuz birer canavarlara, kölelere dönüştürmüştü. Kendi karanlığının gölgesine hapsetmişti onları.

Neredeyse tüm hayatı Stevan ve Ece ile beraber geçmesine rağmen onların yanında da hiçbir zaman kendini oraya ait hissetmemişti. Çünkü onların yanında hiçbir zaman Buğra olamamıştı, hep Alex'ti. Şimdiyse Avcılar'ın yanında tekrar Buğra olmuştu. Sözde rol olan buydu ama ne ironiktir ki Ece ve Stevan'ın yanında olduğu Alex'ten bin kat daha kendiydi. Ama sonuçta... Bu ne niyeti ne de gerçekleri değiştirirdi. Artık kendi yoluna gitmesi gerekiyordu. Ancak, Alexander Owen, Mehmet Atahan'a yaptıklarının hesabını sorabilirdi. Buğra değil. Çünkü o hala, masum küçük bir çocuktu. Hep 7 yaşında kalmıştı, hiç büyümemişti.

"Buğra?" Yanına gelen tereddütlü sesin sahibini fark ettiğinde ellerini ceplerinden çıkardı. Düşünceleri, anında dağıldı ve tüm dikkatini karşısındaki ince bedene, bir çocuğun yüzünü anımsatan küçük, sevimli ve fazlasıyla güzel yüze verdi. Hiçbir şey söylemeden durgun bir ifadeyle ona bakmaya devam edince Beyza biraz çekingenlik, biraz da rahatsızlık hissiyle gözlerini kaçırdı. "Beni buraya çağırdın. Ne konuşmak istiyordun?"

Sesi biraz soğuk ve uzak sayılırdı. Neticede iki akşam önce ilk kez öpüşmüşlerdi. Sanmıştı ki ona olan hislerinin, onun tarafından da karşılığı var. Ama Buğra ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi yüzüne bile bakmamıştı, sanki ondan hep kaçmıştı. Belli ki pişman olmuştu ve Beyza asla onu istemeyen birine ilgisini devam ettirecek bir kız değildi. Dün akşam onu görmemek için kulübe bile gitmemişti. Pikap, arkadaşı Ilgaz'ın mekanı olduğundan bazı geceler orada şarkı söylüyordu ama dün akşam Ilgaz'ı arayıp derslerine yoğunlaşmak istediğini ve artık hiçbir akşam şarkı söylemeyeceğini haber vermişti. Ilgaz, hı hı deyip kapatmıştı telefonu. Babasının ölümünden ve Atahanlar'ın lehine geçen mahkemeden sonra iyice dağıtmıştı kendini. Muhtemelen onu aradığında bile alkol alıyordu.

"Beyza, seni buraya çağırdım çünkü..." Ellerini önüne aldı, daha fazla gerilmişti. "En azından yüz yüze hoşça kal demem gerek diye düşündüm. " Gözlerini, tereddütle onun şaşırmış yüzüne dikti. "Ne demek bu?"

"Pikap'ta çalışmayı bırakıyorum, işten ayrılacağım."

Beyza ne diyeceğini bilemedi, önce niye diye sormak istedi, sonra bunun hesap sormak gibi olacağını düşündü. Ona hangi sıfatla hesap sorabilirdi ki? Sırf onunla bir kez öpüştü diye çocuk ona hesap mı verecekti? Peki, öyleyse niye kendisine özel olarak hoşça kal demek istemişti? Kalbi uğursuz bir acıyla sızladığında ona bakmayı kesti. Yine de kendini tutamamıştı. "Ilgaz mı sorun? Tamam, normalde de iş konusunda Ilgaz titiz biridir ama bu denli huysuz, sinir bozucu ve..." Doğru kelimeyi bir an düşünmüştü. "Kendini kaybetmiş biri değildi. Babasının vefatının üzerinden çok zaman geçmedi, henüz yeni. Bir de babasının vefatıyla ilgili can sıkıcı şeyler var, uzun meseleler. Çok ağır bir depresyonda. Onu mazur gör, böyle biri değil normalde."

Buğra gözlerini bir an yumdu. Vicdan azabı çekiyordu. Belki çok zarar verecek bir şey yapmamıştı ona, birkaç gözlemini Mehmet'e anlatmak dışında. Çok da kayda değer şeyler değildi zaten onlar. Ama sonuçta buraya o niyetle gelmişti. Ilgaz'ın ne halde olduğunu tabi ki görebiliyordu. Hatta onu Beyza gibi tanımasa bile onu Beyza'dan bile daha iyi anlıyordu. O da kaybetmişti ailesini. Ondan da her şeyini almışlardı. O da Ilgaz gibi dağılmış, bambaşka biri olmuştu. Üstelik sadece 7 yaşında bir çocukken.

Doğan Ateşoğlu'nun ölümünün arkasında gerçekten de Atahanlar mı var bilmiyordu. Atahanlar, adamlarına sadece bilmesi gerekenleri anlatırlardı. Asla daha fazlasını değil. Ama şüphe etmiyordu Alexander. Mehmet Atahan yeryüzünde insan kılığına bürünmüş şeytanın ta kendisiydi. Kötü bir insanın bile bir noktada, bir yerde bir sınırı olurdu. Olurdu yani, olmalıydı. Ama onun yoktu.

Mehmet Atahan'dan, kendi ailesini katletmesinin hesabını sorduğu gün... O gün, Doğan Ateşoğlu'nun da hesabını soracaktı. Kafasına koymuştu. O iblis elbet bir gün yaptıklarının hesabını verecek ve tüm yaptıklarının bedelini ödeyecekti. O herife bunca yıl katlandıysa tek bir nedeni vardı. İntikam.

Annesinin gözlerinin önünde öldürülmesini, suçu babasına attıkları için babasının hapse girmesini, hapishanede de zaten müebbet almış biri tarafından babasının işinin bitirilmesini... Bunları yaptıranın kim olduğunu biliyordu. Çünkü duymuştu. Babası, ona arabada kalmasını söylemişti ama siyahlı adamların, anne ve babasını aracın önünde hırpaladıklarını gördüğünde araçtan inmişti. Tam o anda, adamın biri ucunda bir şey takılı olan silahını annesine doğrultu. Tetiği çektiğinde ses çıkmamıştı, o yüzden Buğra, annesi kanlar içinde yere yığıldığında ona ne olduğunu o zaman anlamamıştı. Ama adamın söylediği şeyi çok net duymuştu. "Mehmet Atahan'ın sana selamı var." Demişti karısının vurulduğunu görünce şoka girmiş adama. "O ihaneti asla affetmez. Kaçıp kurtulabileceğinizi mi sandınız? Neyi istiyorsa söke söke alır. Değdi mi? Yazık oldu karına, daha çok gençti."

Buğra o anları kafasından atmaya çalıştı. "Ilgaz ile bir alakası yok." Vardı. Onları kandırmak, onları kullanmak istemiyordu. Bunu kaldıramayacaktı daha fazla. O Stevan ve Ece gibi değildi. Olmuyordu işte, yapamıyordu.

"O zaman..." Beyza tereddütle baktı yüzüne, sonra küçük gözleri dehşetle açıldı. "Ben mi? Sana yapışıp kalacağımı falan mı düşünüyorsun yoksa?"

"Hayır, hayır, hayır. Bunun seninle de alakası yok. Hele böyle bir düşünce... Asla." Aslında en çok da onunla ilgisi vardı. Onu görünce, onu düşünce, onunla göz göze gelince göğsünde olan biten o karmaşık şeyleri anlamlandıramıyordu, istemeyeceği şekilde hissediyordu. Adının ne olduğunu henüz bilmiyordu, çünkü daha önce hiç böyle olmamıştı. Hiçbir kadına bakarken kalbi böyle kontrol edilemez hale gelmemişti. Ne Ece, ne de beraber olduğu başka kadınlar... Hiçbirine duygusal manada hiçbir şey hissetmemişti. Ece ile yaşadıklarından da bin pişmandı zaten, hem çocukluk anılarına ihanet etmişlerdi. Hem de Stevan onu garez bellemiş, ona düşman olmuştu. Ece'ye her zaman çok düşkün olduğunu biliyordu ama yine de bu düşkünlüğünün farklı boyutta da olabileceğini düşünmemişti. Gerçi hala Stevan tarafından itiraf edilmiş bir şey değildi bu. Belki de gerçekten Ece'yi tek ailesi gibi gördüğü için ikisini kıskanmıştı. Emin değildi. Zaten, Ece'nin, Murat'ı sevdiğinin de farkında olduğuna göre bir şeyler varsa da itiraf yapacak biri değildi Stev.

Tam da o anda Stevan onu aradığında kısa bir şok yaşadı. Onu her ihtimale karşı telefona 'Semih' diye kaydetmişti. Cebinden çıkardığı telefondaki isme bakarken yine o uğursuz duygulara bürünmüştü.

Olamazdı işte. Onu rahat bırakmazlardı. Onlardan kurtulamazdı. Deniyordu, kurtulamıyordu. Yakasından inatla düşmüyorlardı. Mikrop gibiydiler. Asla Beyza ve diğerleriyle normal, sıradan bir hayatı olamazdı. O kinci pislikler buna izin verir miydi, onlar izin verse... Mehmet Atahan. O yoluna taş koymaz mıydı? Onun da sırası gelecekti, onun da. Elbet bir gün.

"Bi saniye..." diyerek hala şok yaşayan kıza arkasını döndü. Kitapçının en ucuna kadar yürüyüp biraz ondan uzaklaştı. Ona kalsa telefonu cevaplandırmazdı ama o manyağın sağı solu belli olmazdı. Sırf, Buğra'yı zor durumda bırakmak için bile Pikap'a gelebilirdi bu akşam. Gıcık kapmıştı bir kere ona.

Telefonu açtığında onun alaycı çıkan sesiyle yine uğursuz bir his çöreklendi içine. "Hey, bruder. Nasılsın? Nasıl gidiyor cici arkadaşlarınla?"

"Ne söyleyeceksen söyle, işim var."

"Aah, demek işin var. Önemli bir şey galiba. Bak, iyi dinle tahmin edeceğim şimdi." Buğra, onun sinir bozucu konuşmasına gözlerini devirdi. Öyle gereksiz ve boş bir insandı ki.

"İsmi Beyza. Beyza Duman." Ardından gereksiz, sahte bir coşkuyla devam etti. " Alex, gördün mü isim hafızam o kadar da kötü değilmiş. Kızı görünce ismini, hatta soy ismini bile hatırladım."

"Ne diyorsun sen? Ne görmesi?"

"Tamam, kabul abarttım. Soy adını bizim Memo söyledi." Mehmet Atahan yanında olmadığından ondan böyle bahsediyordu, Türkler'in isim kısaltmalarına hayrandı. Gülünçtü.

"Ste..." Yüksek sesle bağıracak olduğunda biraz arkasında kalan Beyza'yı hatırladı ve son anda sustu. "Ne halt ediyorsun?" dedi sesini alçaltıp. "Neredesin sen?"

"Sizi görebiliyorum." Dedi cevap olarak. "Memo, sana git barmen ol, Ilgaz ve iki metrelik Doruk ile iyi arkadaş olmaya çalış dedi. Ama git de içlerinden bir kızı kendine aşık et demedi. Sen var ya... Sen Memo'dan bile fenasın. Benim bile aklıma gelmezdi, Alex. Tamam, kabul klişe. Ondan ilk bir yok ya falan dedim. Ama güzel plan, kaleyi daha hızlı ve daha içten fethetmek. Klişe ama her zaman işe yarar."

"Yok öyle bir şey." Dişlerini birbirine bastırdı. Bu herif her defasında onu sinirlendirmeyi başarıyordu. "Aksine her şey bitti. Bu işte yokum."

"Mehmet öyle söylemiyor ama. Beni de buraya o yolladı." Buğra hızlıca etrafında döndü. Caddenin ilerisine, karşıdaki dükkanlara, sonra sokağın girişine baktı. Onu görememişti. "Seninle biraz eğlenecekmişiz. Sana selamı var. Dedi ki..." Buğra'nın o an kafasında bir şimşek çattı. Anında bakışlarını karşılarındaki binaların çatılarına dikti. Hemen karşısında kalan binalar 2-3 katlı binalardı. Çoğu dükkan binasıydı zaten. Böyle görünebileceği alçak binalara çıkmazdı Stevan. 2-3 katlı binaların daha arkasında kalan uzun apartman binalarına baktığında Stevan cümlesini tamamladı. "O bitti dediğinde değil, ben bitti dediğimde biter." Onu gördü, daha doğrusu gördüğü  sadece uzun namlulu silahın ucuydu. Birkaç bina uzaklarında, 6-7 katlı bir apartman binasının çatı katındaydı. Her şey neredeyse aynı saniyenin içinde olup bitti.

Şiddetli bir şangırtı sesi duyulduğunda Beyza kaldırımın üzerinde, o da onun üstündeydi. Silahı fark ettiği an kızı kendiyle beraber yere itmişti, ardından da arkalarındaki kitapçının camekanı art arda patlayan silah sesleriyle boydan boya yere inmişti. Kitapçıdaki insanların çığlıklarını, yoldan geçen insanların bağırmalarını duyuyordu.

Silah sesleri kesildikten yaklaşık 10 saniye sonra başını yavaşça yukarıya kaldırdı. Bazı insanlar hala koşturuyordu, dükkanların içindeki insanlarsa camlardan korkuyla onlara bakıyorlardı. Buğra temkinli hareketlerle doğruldu, hala Beyza'yı saklayacak biçimde duruyordu. Tereddütle, doğrulmaya çalışan, yüzü kireç gibi olmuş kıza baktı. "İyi misin? Yaralandın mı?"

Genç kız sadece ani düşüşün etkisiyle omzunun üzerine düşmüştü, omzu biraz incinmişti. Ama onu asıl dehşete düşüren gerçekten de o kurşunların hedefi olabileceği gerçeğiydi. Elleri oldukça hızlı bir biçimde titriyordu, kalbi yaşadığı adrenalin ve korkuyla yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Telaşla etrafa bakınırken gözleriyle silahı ateşleyen kişiyi arıyordu. "Bir şeyim yok." Dedikten sonra ekledi. "Sen iyi misin?"

Değildi. Bu saatten sonra asla iyi olmayacaktı.

***

"Doğan Ateşoğlu öldüğünden beri İstanbul'dan buraya daha sık gelir oldun? Özel bir nedeni var mı?" Murat, önündeki birkaç ihale dosyasını incelerken başını kâğıtlardan kaldırdı ve kendi ofisinde, camın önünde bir oraya bir buraya volta atan Mehmet Atahan'a baktı. Düşünceli gözüküyordu, kafasında yine ne hinlikler dönüyor Tanrı ile kendisi biliyordu.

Mehmet, yürümeye bir son verdi. İki elini sırtının üzerinde birleştirmişti. Bir an alaycı konuşan Murat'a baktı, sonra sabır dilenircesine başını sağa sola salladı. "Doğan'ın kendi gibi laftan anlamayan oğlu bizi hapse göndermeyi başarırsa şayet o gün merak ediyorum, hala böyle rahat ve alaycı olabilecek misin?"

Murat, elindeki dosyaları masanın kenarına koyarken derin bir iç çekti. Kaşlarını kaldırmıştı, hayrete düşmemek elde değildi. "Baba, baba, baba..." Ayağa kalkarken başını iki yana sallamıştı. "Yaşlanıyor musun sen? Benim tanıdığım Mehmet Atahan bugüne kadar kendi babası dışında kimseden korkmamıştır. Şimdiyse... Sadece 20'lerinde olan bir çocuktan korkuyor? Doğru mu anladım?"

"Ben korkmam, Murat. Ben bir tehlike sezersem önlemimi alırım. Hayatım boyunca böyleydi, şimdi de böyle. O çocuk tahmin ettiğimizden akıllı çıktı. Baktı, babasının davasında bize karşı kazanamayacak, el altından başka açıklarımızı arıyor. Girdiğimiz ihaleleri, tarla mevzularını hatta laboratuvarı bile araştırıyormuş. Alexander'ı, onların yanına boşuna mı yolladım sanıyorsun? Attığı her adımdan haberim olsun istedim. Ama tabi daha onu tam aralarına almak için zaman lazım. Daha bir bok anlatmıyormuş. Tamam, beklerim diye düşünmüştüm ki Alexander bu işe daha fazla bulaşmak istemediğini, o işi bırakacağını söyledi." Mehmet Atahan'ın sesi sonlara doğru bir hayli sinirli çıkmıştı.

Murat kendini tutamadı, bir kahkaha attı. "Bir dakika... Bir dakika... Doğru mu anladım? Alexander sana rest mi çekti? Mehmet Atahan yaşlanıyorsun dedim sana, bak çalışanların bile iplemiyor artık seni."

"Çok sevinme!" Hoşnutsuz bir ifadeyle yüzünü buruşturdu. "Hata yaptım kabul, fazla şımarttım onu. Fazla yüz buldu. Bak Stevan'a, en zor, en pis işlere onu koştum. Bir gün çıkıp da dedi mi, ben bunu yapmam diye? Sözümün üstüne söz söyledi mi? Söyleyemez çünkü onlara verdiğim emeklerin farkında. Minnet ne demek biliyor. Nankör değil, bazıları gibi." Murat bazı taşların ona geldiğinin farkındaydı.

"Tabi, öz oğulların gibi nankör değil. Ben baş nankörüm, Onur da arkamdan geliyor. Doğan Ateşoğlu'nun ölümünün nasıl olduğunu az kalsın yumurtlayacaktı. Ki ağzından kaçırdı bile bir şeyleri. Ilgaz bu yüzden de yakamızdan düşmüyor."

"Büyük hayal kırıklığına uğrattı beni. Hasta diye en çok da onun üzerine titremiştim. Çok yazık, çok." Tekrar odanın içinde yürümeye başladı. Ardından tekrar oğluna döndü, bir parmağını havaya kaldırmıştı. "Haklı çıktın, Murat. Bak, buna sevinebilirsin işte. Onur senin kadar bile yokmuş. Çocuklarımdan yana gülmedi yüzüm, Tanrı beni cezalandırıyor. Kimseyi şımartmayacaksın, çocuğunmuş, bilmem neymiş? Al sana karşılığı. Ekmeğini, suyunu Doğan Ateşoğlu verdi ya ondan böyle babasına nankörlük yapıyor, Onur Bey! Zamanında sizi sokağa atsaydım, kendi paranızı kendiniz kazanın diye orda burada beş parasız, ipsiz sapsız serseriler olsaydınız, babam babam deyip elimi eteğimi öperdiniz şimdi. Ne gördünüz ki siz? Ne zorluk gördünüz?" Kendi kendine konuşurcasına söylendiğinde, Murat boğazına kadar öfkeyle dolduğunu hissetti. Birkaç kez elleri kasılır gibi oldu, vücuduna sıcak bir şey yayıldı. Gerilen alnını ovaladığında derin bir nefes aldı. Gözleri kararır gibi oldu. Arkasındaki masaya yaslanarak güç aldı. Elinden bir kaza çıkacaktı. Şimdi, şu an sonunu düşünmeden bu pezevenk herifi un ufak edebilirdi.

"Beni bodruma kilitleyip haftalarca orada aç bıraktığını, öldürmek ister gibi dayak attığını çabuk unutmuşsun Mehmet Atahan!" Böyle bir çıkışı aslında o da beklemiyordu. İçindeki öfkeli, kindar, intikam isteyen yanını bu sefer alaycılığının arkasına gizleyememişti.

"Bir eşya gibi yurda fırlatıp attığın günleri de unutmuşsun! Orada beni beş parasız bıraktığın günleri de unutmuşsun! Benim bir oğlum daha vardı deyip beni arayıp sormadığın günleri çok çabuk unutmuşsun! Ama ben unutmadım."

Mehmet Atahan, Murat'tan böyle bir şey beklemediği için gerçekten şaşırmıştı. Şaşkınlığı sahiciydi. Tabi ki onun, kendisinden nefret ettiğini ve o günleri unutmadığını biliyordu. Ama en azından bunları dile getirmeyi Amerika'dan kesin dönüş yaptıktan sonra bırakmıştı. Üzerinden de yıllar geçmişti, o yüzden böyle bir şey beklememişti.

"Evet, seni şımartmadığım zamanlar olmuş. Doğru. Doğru, doğru. Onur'u çok daha fazla şımarttım. Hasta doğdu, kendine hayrı yoktu zaten. Ama senin gibi de isyankâr değildi Murat. Senin gibi terbiyesizlikler yapmadı. Duran insana bir şey yapmıyordum, herhalde. Boşu boşuna zevkten dövmüyordum seni. Her şeyi unutmadıysan yaptığın terbiyesizlikleri de unutma. Beşikteki kardeşimi boğmaya çalışan ben değil, sendin. Öldürecektin onu, ben yetişmesem. Ne yapsaydım, ödüllendirseydim seni ha? Kardeşini ne güzel boğuyorsun, aferin diye. Hem de zaten zar zor nefes alan kardeşini. Bence, sen bunları da unutma."

Murat üzerine atılan suça bir an ne diyeceğini bilemedi. Mehmet Atahan her zamanki gibi üste çıkmayı başarmıştı. İnsanların zayıflıklarına, hatalarına öyle güzel saldırıyordu ki, laflarını öyle güzel, öyle can acıtıcı seçiyordu ki adeta bir kırbaç etkisi yaratıyordu. Tıpkı Doğan Ateşoğlu'na yaptığı gibi. Onu da karısının hatası ve çocuğunun geleceğiyle vurmuştu.

"Sadece 11 yaşındaydım, baba. Annemin ölüm yıldönümünde parti düzenlemen ve beni görmezden gelip sadece çocuğun oymuş gibi davranıp onu veliahdın ilan etmen..."

Mehmet onun sözünü kesti. "11 yaşındaki bir çocuk o hareketi yaptığında sonucunun ne olacağını bilir. Bilmez mi? Gayet de ölmesini istediği için bastırdın yastığı yüzüne? Sırf kardeşini kıskandın diye bunu yapman seni masum gösteriyorsa masumsun Murat, tamam mı? Böylesi içini rahatlatacaksa böyle olsun, oğlum. Geçmişin bize faydası yok, boş ver istediğin gibi hatırla. Önümüze bakalım artık. Bırak artık şu geçmiş merakını."

Murat Atahan öyle öfke duyuyordu ki. Ama öyle böyle bir öfke değil. Tam şu anda gözlerine dolan yaşları geri göndermeye çalışırken içindeki dürtülerin sesine kulak verse çekmecedeki silahı alır bu herifi art arda kurşuna dizerdi. Yapardı. O an hiçbir güç engelleyemezdi onu. Ama hayır... Hayır, hayır... Böylesi en kolayıydı Mehmet için. Kıvranarak ölmesini istiyordu, en az annesinin ölürken çektiği acı kadar acı çekmesini istiyordu. Onlarca insana yaşattığı acılar kadar acı çeksin istiyordu. Mahvettiği tüm hayatların bedelini ödesin istiyordu. Aslında Murat biliyordu. Asla bir eşitlik sağlayamayacaktı. Ruhsuz bir robotun canı yanmazdı ki. Hisleri, kalbi olmayan bir herifin canını asla kendi yandığı kadar yakamazdı.

Ama söz verdi kendine. Yapabileceğinin en iyisini yapacaktı. Onur'un öleceğinden habersiz verdi bu sözü kendine. Aslında babasının canını yakmayı başaran kişinin kardeşi olacağını bilmiyordu o zaman. 

Tam o anda, odanın kapısı büyük bir gürültüyle açıldığında Murat başını hızlıca kapıyı çevirdi. Gelenin Alexander olduğunu görmesinin hemen ardından, onun hızlıca babasına ilerleyip yumruğu suratına geçirmesi aynı anda oldu. Babası arkasındaki masaya doğru sendelediğinde Murat hayatındaki en büyük şoklardan birini yaşıyordu. Bir an gerçekten zihni ona oyun oynuyor sanmıştı.

"Stevan'a, Beyza'yı vurması için emir vermek, öyle mi? Benimle eğlenmek istiyorsun demek, öyle mi?! Eğlenelim o halde! Hesaplaşma günü bugünmüş demek Mehmet Atahan! Çok bile bekledim!" Silahını belinden çıkardığı gibi silkelenip doğrulmaya çalışan Mehmet Atahan'a doğrulttu.

Murat kolunu yaslandığı masadan çekti, doğruldu. Bir babasına bir de Alexander'a baktı. Burada ne haltlar dönüyordu?

"Bana vurmaya cüret etmek ha? Yanılmadım, Alexander. Senin suyun fazla ısındı. Ve hala... Hala daha dersini almış görünmüyorsun."

"Aynısını senin için düşünüyorum desem? Senin suyun çok fazla ısındı. Cehennem ateşin harlanalı çok oldu, artık yanma vaktin!"

"Ne saçmalıyorsun sen?" Mehmet Atahan elinin tersiyle dudağının kenarındaki ıslaklığı silerken silahını doğrultmuş ona baktı. İstemsizce gülmüştü. "Vuracak mısın beni? Avcılar'dan, düşmanlarımızdan olan bir kız için seni bugünlere getiren adamı vuracak mısın? Ne o âşık mı oldun? Bu kadar zayıf mısın? Böyle zayıf mı olmayı öğrettim size? Aptal, inkâr bile edemiyorsun."

"Onlar benim düşmanlarım değil." Dişlerini sıkarak konuşmuştu. Öfkeden yüzü kasılmıştı, silahı kavrayan elleri titriyordu. Bir sinir krizinin eşiğindeymiş gibi hissediyordu. "İlk olarak bunu bil. Sonra da şunu kazı kafana, bizler senin kuklan değiliz. Hele ben, hiç olmadım. Bu yüzden ne yapacağımın da ne hissedeceğimin de hesabını sana vermem. Anca Stevan gibi zavallılara söker bu hallerin."

"Cesaret hapı falan mı yuttun sen? Ha? Sen beni tanımadın galiba. Evet, evet sen beni tanımamışsın Alexander. Yoksa karşımda böyle konuşamazdın. Hele bugün benim yapabileceklerimi gördükten sonra. Bugün sadece bir uyarıydı. Sen de biliyorsun, Stevan'ın asla ıskalamayacağını. O bir keskin nişancı. Ama bugünün bir tekrarı olursa, kurşunun hedefini bulacağından adın kadar emin olabilirsin, Alexander."

Güldü. Kafasını sağa sola yatırıp bir kez daha güldü. Koyu sarı saçları dağılmıştı. Mavi gözleri, soğuk ve alaycı pırıltılara sahipti. Bir eliyle yüzüne gelen dağılmış saçlarını geriye yatırırken acı dolu bir ifadeyle tebessüm etti. "Adım kadar emin olabilirim? Hangi adım? Hiç tanımadığım biyolojik bir annenin bana koyduğu isim olan Alexander mı? Yoksa beni evlatlık alıp büyüten, ben yedi yaşındayken katledilen ailemin koyduğu isim alan Buğra mı? Hangi adım Mehmet Atahan? Hangi ben?" Ciğerlerini yakan bir nefesin ardından devam etti. "Peki, tüm bunlara kim sebep oldu, bir fikrin var mı? Kim yaşattı bana bunları?"

Mehmet Atahan çok kısa bir an olduğu yerde dondu kaldı. Kendisine tutulan silaha, ardından da sarışın genç adama baktı. Ve kendisine söylenilen şeyleri kafasında tarttı. Evet... Her şeyi öğrenmişti. Şimdi her şey daha anlaşılır hale gelmişti.

"Açık konuş." Dedi yaklaşık on saniye sonra kendine gelebildiğinde. Sonra odanın sağındaki masasının önünde anlamsız gözlerle onları izleyen oğluna döndü. "Murat, bize biraz izin ver."

"Kalsın. O da duysun. Belki de biliyordur, bilmiyorum. Ne çeşit bir Allah'ın belalarısınız bilmiyorum. Ama şimdi, 17 yıl sonra... Sana soruyorum Mehmet Atahan. Aydın ve Sude Yılmazer'den ne istedin? Annemle babamı neden öldürdün?"

Murat, kafasının üzerine sıcak sular boşaltılmış gibi hissetti. Kulaklarında güçlü bir uğultu duydu. Hayır. Bunu da yapmış olamazdı. Yapmamıştı. Yapmamıştı, değil mi?

Mehmet Atahan cephesinde bir süre sessizlik oldu. "Baba, bu kadar da aşağılık değilim de! Bu kadar da değil de! Söylesene, inkâr et hadi!" Murat, babasının sessizliğine karşılık ona bağırdığında umursamaz bir ifadeyle omuz silkti Büyük Atahan. "Gerçekler ortaya çıktığında inkâr bir işe yaramaz." Çenesini sıvazladı, düşünceli gözüküyordu. Kendisine silah tutulan birine göre fazlasıyla sakindi. "Bugünün geleceğini biliyordum, Alexander ya da Buğra. Sen hangisini duymak istiyorsan. Aslında ben bu kadar uzun süreceğini bile düşünmemiştim. Daha önceleri karşıma dikilirsin sanıyordum. Artık ihtimal vermiyordum, öğreneceğine. Ne yalan söyleyeyim, şaşırttın beni." Oldukça büyük odada kendi masasının etrafında dolanıp sandalyesine oturdu. Dirseklerini masaya yaslayıp ellerini birleştirdi. "Ne zaman öğrendin?"

Kanı donan sadece Murat değildi, Buğra'nın da bu tavır karşısında kanı donmuştu. Pişkin pişkin ne zaman öğrendiğini ve daha önce öğrenmesini beklediğini mi söylüyordu?

Yine de büyük bir sabır örneği göstererek konuştu, silahı hala ona doğrultmaya devam ediyordu. "Annemi öldüren adamın senin selamını söyledi babama. Ben o ismi öyle bir kazıdım ki kafama. Öyle bir kazıdım ki... Tek bir günün gelmesini bekleyerek yaşadım. Seni geberteceğim günün geleceği hayaliyle yaşadım."

Murat'ın sinirleri bozuldu. Bir an içinden söylediği gibi dışından da 'Sıraya gir,' diyecekti, engel oldu kendine. Hala büyük bir şok yaşıyordu. Kafasında beyin yerine bir pelte varmış gibi hissediyordu.

Mehmet Atahan'ın en çok şaşırdığı şey bu oldu. Birkaç saniye yine büyük bir ciddiyetle düşündü. Önce her şeyi kafasında tarttı. Sonra başını aşağı yukarı salladı. "Etkilendim, Alex. Kolay kolay etkilenmem... Ama sen bunu başardın. Dumur oldum desem yeridir. Herkesin harcı değil, her şeyi bilip bunca yıl susabilmek. Ama sende bir şeyler olduğunu fark ediyordum. Sen en sessizleriydin, en içine kapanıkları. Hiç konuşmayanı, yüzüme bakmayanı... Bir robot gibi sadece denilen şeyi yapan biri sadece. Yaşadığın travmatik kayıpların etkisinden sanmıştım. Tahmin ettiğimden de zekiymişsin ve ben zeki insanları severim. Her ne kadar sen beni öldürmeyi kafaya koymuş olsan da ben seni takdir ediyorum."

"Dalga mı geçiyorsun benimle it herif?! " Bağırışının ardından silahını ateşledi. Silah sesiyle refleks olarak gözlerini yumup açtı Murat. Mehmet Atahan ise gözünü bile kırpmamıştı. Masanın üzerindeki vazo isabet eden kurşunla parçalar halinde yerlere saçıldı. "Önce hesap vereceksin, sonra gebereceksin. Öyle kolay ölüm yok sana. Duydun mu beni? O kadar kolay olmayacak."

"Yılmazer'leri ben öldürttüm doğru. Biliyorsun işte. Ama benim hiçbir şeyi de boş yere yaptırmayacağımı bilmen lazım bunca yıldır. Ben kimsenin hükmüne ilk seferde ölüm demem. Ben, Aydın Yılmazer'i çok uyardım. Bak bir defa uyardım demiyorum sana. Birden fazla kez. Şirkette çalışanımdı ikisi de. İyi niyet göstergesi olarak, çok uyardım. Aah, ahh..." Bir iç çekti Mehmet Atahan. Sanki o günlere gerçekten de gitmiş gibi konuşuyordu. "Ama yok, inatlaştılar benimle. Benimle boy ölçüşmeler... Çocukça tehditler... Belki de Sude dolduruşa getirdi, Aydın'ı. Aydın'ı severdim ben ya... Çok iyi adamdı. Ama Sude çocukları olmuyor diye bence gizliden gizliye kafayı yemişti. Ondan inatlaştı zaten benimle. Yemin ederim, Aydın ondan daha iyilerine layıktı. Samimi söylüyorum bak, onun başını karısı yedi. Kısır, manyak bir kadından daha iyisini hak ediyordu. Ondan sadece Sude'yi öldürmelerini söyledim zaten, Aydın da ders alır diye düşünmüştüm. Aydın'a bir şans daha vermek istedim. Hapse girmesini sağladım evet ama en azından hatalarını görsün, orada düşünecek, doğru yolu bulacak zamanı olsun istedim. Elbette aklı başına geldiğinde çıkaracaktım onu oradan. Ama akıllanmak ne kelime..." Mehmet Atahan gözlerini devirdi. Buğra ise Mehmet'in bu denli önemsiz gibi bahsettiği şeyler karşısında midesi ağzından dışarı fırlayacakmış gibi hissediyordu. Anne ve babasını öldürüşünü bir karıncayı öldürmüş gibi basit ve önemsizmiş gibi anlatıyordu. İnsan bir hayvanı öldürüşünü bile böyle sıradan, önemsiz bir şey gibi anlatmazdı. 

Mehmet Atahan ise zerre pişmanlık duymamıştı. Yaptığı hiçbir şeyden, aldığı hiçbir candan zerre pişmanlık duymamıştı. Ona kalırsa hepsi yaşadıkları sonu hak etmişti. Tıpkı Doğan Ateşoğlu gibi Yılmazerler de laftan anlamamıştı. "Bazı insanlar sonunu gerçekten kendi kendine yazıyor." Diye mırıldandı Doğan'ı ve Aydın'ı hatırladığında. Üzülmüş gibi bir hali vardı. Keşke bu kadar dik başlı olmasalardı...

Buğra yutkundu. Islanmış gözlerindeki yaşları geri göndermek adına kendiyle büyük bir savaş verdi. Annesinin kızıla çalan saçlarını, güldüğünde yüzünde oluşan gamzesini, onu kollarının arasına aldığı zamanları ve bir tek onunlayken güvende hissettiği zamanları hatırladı. Sonra alnından süzülen kanlar eşliğinde asfalta yığılan hareketsiz bedeni geldi gözlerinin önüne. Babasını hatırladı sonra. Çok güzel bir ses tonu vardı babasının. Uyuyamadığı gecelerde ona kitap okurdu, Buğra hemen mayışır ardından da uyuyakalırdı. Görüş gününde ona son kez sarıldığı o an... O anı izledi beyninin içinde. Asla son olduğunu bilemezdi. Hele son olduğunu hiç bilmediği babasının son bakışı... Hiç unutamamıştı. Yetimhanede, babasının onu gelip alacağını zamanları hayal ederdi bir zamanlar. Ama sonra yetimhane müdürünün bir akşam onu çağırdığını ve ne söyleyeceğini bilmeyen, o üzgün, telaşlı halini hatırladı.

Çok uzun geçen dakikaların ardından ancak söyleyebilmişti. "Baban bundan sonra gelemeyecek, Buğra. Üzgünüm o... O... Çok üzgünüm Buğra ama o ölmüş."

Alexander gözlerini yumdu ve çektiği tüm azapları hatırladı. Gözlerini yummasıyla yaşlar yanaklarına döküldü. "Evet, haklısın." Diyerek onayladı onu. Gözlerini geri açtığında gözleri hiç olmadığı kadar ruhsuz bakıyordu. "Bazı insanlar gerçekten de kendi sonlarını kendi yazıyorlar. Sen insan değilsin gerçi ama..."

"Sen de kendi sonunu yazdın, Mehmet Atahan." Silahı ateşlediğinde bu kez hedefi kesinlikle o iblisti.

Onu öldürmeyi gerçekten istemişti.

***

"Onu vurdun mu yani?"

Sabahın ilk ışıkları dışarısını aydınlatıyordu fakat Pikap'ın altındaki salonun gün ışığını kısıtlı almasından dolayı ortam hala loş sayılırdı. Mete, Alexander'ın karşısına dikilmiş anlattığı şeyleri dehşet içerisinde dinliyordu. Sadece 20-25 dakika önce birbirlerine girmemişler gibi şimdi gerçekten de merak ediyor görünüyordu. 

Halbuki yaklaşık yarım saat önce durum farklıydı. Büyük salonun diğerlerine göre biraz daha ilerisinde, duvara sırtını yaslamış, minderlerden birinin üzerine oturarak bacaklarını ileriye doğru uzatmıştı. Kollarını birbirine doladığı sıralarda, ileride sandalyede oturan Alexander'a yüzünü buruşturmuş bir ifadeyle bakıyordu. Burada Atahan'ın adamıyla niye vakit kaybettiklerini anlamıyor, o hain herifi asla ama asla dinlemek istemiyordu. 

Furkan onun yakınında sayılırdı, eliyle kemik gözlüklerini düzeltirken önce Buğra'ya, ardından da sık sık kontrol ettiği Doruk'a baktı. Doruk ayaktaydı, devriye gezen zabıta misali salonu defalarca turlamıştı. Kesinlikle, durduğu yerde durmuyordu. Durursa aklını kaybedecekti, Buğra'ya tekrardan kafa göz dalması an meselesiydi. Beyza'nın önünde bu yaşansın istemiyordu. Şu an kendini zapt etmeye çalışıyorsa sırf Beyza'nın hatırı içindi. Yoksa o hain köpeğin zırvalayacağı hiçbir şey umurunda değildi.

Ilgaz ise Arya'nın peşinden çıktığından beridir içeriye geri dönmemişti. Nereden baksalar bir yirmi dakika olmuştu. Mete'ye göre bu sefer büyük batırmıştı Ilgaz. Bakalım bu kez nasıl toparlayacaktı? Gerçi onlar en son da ayrıydılar zaten... Arya, Ilgaz'ı terk etmişti. Sonra İstanbul'da ne yaşandı bir bok bilmiyordu. Alexander şokundan henüz onu sormaya sıra gelmemişti. Buraya Arya ile beraber dönmesini beklememişti. Yani insan yine her şeyi batıracaksa da bari bir iki gün geçmesini beklerdi. Neyse ona da hak veriyordu aslında, ortalık bok çukuruna dönmüştü. Kimseden mantıklı bir hareket beklemiyordu artık.

Düşünürken bile başı döndüğünden daha fazla dayanamadı.

"Artık gezinmeye bir son versen? Kafam üç yüz altmışa binmiş gibi dönüyor senin yüzünden!" Mete, Doruk'u ikaz ettiğinde Doruk bir an duraksadı ve okyanusu andıran gözleriyle Mete'ye öldürücü bir bakış attı. "Bana bugün bulaşma, hıncımı senden çıkarmayayım şimdi,"

"Ah, inan ki sorun değil Doruk'cuğum, senin kum torban olmaya alışkınım." Mete gözlerini devirirken, Furkan biraz daha onun yanına yaklaştı ve kolunu dürttü. "Sizi değil, onu dinleyeceğiz." Diyerek Alexander'ı işaret etti.

"Dinlemek ister gibi bir halim var mı sence? Ki Doruk da ilk defa benimle aynı fikirde sanırım." Mete birden gözlerini büyülttü, şaşırmış gözüküyordu. Bir dakika... Cidden, onlar ilk defa aynı fikirdeydiler!  "Oha! Doruk seninle tanıştığımızdan bu yana ilk defa aynı fikirdeyiz. Al işte... Kıyamet alameti. Büyük bir kasırga yaklaşıyor."

"Dinlemek istemiyorsan, defolup gidebilirsin. Seni burada zorla tutan yok." Konuşan Beyza'ydı. Sandalyenin birini çekip Buğra'nın karşısındaki sandalyenin hizasına getirdi, dışarıdan bakıldığında hareketleri oldukça sakindi. Hiçbir şey yaşanmamış gibi... Oturduğunda doğrudan Buğra'nın gözlerine bakmıştı, Buğra onun bomboş bakışlarını üzerinde hissettiğinde daha fazla bakamadı ve yüzünü yere eğdi.

Mete'nin kalbi kırılmıştı. Tamam, Beyza'ya karşı artık bir şey hissetmiyordu. Hatta o zamanlarda da bir şeyler hissettiğini zannetmiş olmalıydı. Neticede şu ana dek onu reddeden tek kız olmuştu. O his sandığı şeyleri de buna yormuştu. Ama yine de onun, o hain sevgilisi için kendini terslemesi kanına dokunmuştu. Burada hain olan Mete değil, Buğra'ydı. "Meraklısı değilim zaten," diyerek ayaklandı oturduğu minderden. "Bunca zaman yeterince masal dinlemiştik. Anlaşılan senin hala masallara karnın doymamış."

"Onunla doğru konuş." Doruk'tan önce Buğra konuşmuştu. Eğdiği başını kaldırıp Mete'ye soğuk bir bakış attı. Kendine edilen onca hakarete ve çoğu asılsız olan suçlamalara ses çıkarmamıştı. Çünkü gerçekler her ne olursa olsun haklılardı. Onlardan gerçekleri gizlemişti. Ama konu Beyza ise... Asla sessiz kalmazdı. Hiçbir zaman sessiz kalmamıştı. Karşısındaki kişi kim olursa olsun.

"Sen hala idrak edemedin galiba, Alexander? Foyan diyorum artık meydana çıktı, rol yapmak için kasılmana gerek yok. Bırak şimdi bu kahraman sevgili ayaklarını." Mete ukala bir ifadeyle güldüğünde Buğra sandalyeden bir hışım ayaklandı. Sandalyenin ittirilince çıkardığı ses kulak tırmalayıcıydı. Tam olarak onun karşısında dikildiğinde ikisi de birbirine nefretle bakıyordu. "Sen kimsin de benim ona olan sevgimin yalan olduğunu iddia ediyorsun? Senin haddine mi bu? Sakın bir daha benim ona olan sevgimi sorgulama. Seni buna pişman ederim."

Mete ona doğru bir adım daha attı, aralarındaki mesafe neredeyse sıfırlanmıştı. Ondan korkacağını mı sanıyordu? "Vay be! Tipik Atahan sözleri! Köpeklerine de bulaşıyor tabi virüs gibi!"

Beyza daha fazla dayanamayarak oturduğu sandalyeden ayaklandığı sırada Buğra bir an duyduklarının etkisiyle boş bulundu, gözleri kararır gibi oldu. Onu tişörtünden sertçe yakaladı, yumruğunu suratına geçireceği an, Beyza'nın sesini uzaktan gelir gibi de olsa işitti. "Buğra, sakın..."

Elleri gevşedi, tişörtünü tutmayı bıraktı ve onu hafifçe ittirip kendinden uzaklaştırdı. Kendine gelmek için arkasını döndü, salonun diğer ucuna doğru yürürken nefeslerini kontrol etmeye çalışıyordu. Mete'nin dedikleri umrunda değildi aslında, ilk zamandan beri pek de yıldızları barışmamıştı. Pek yakın değillerdi. Onun hakkında ne düşündüğüyle ilgilenmiyordu ama... Ama öyle bir noktaya gelmişti ki... O kadar da umursamayacağı insanlar, hayatındaki tek güzel şey ve ona duyduğu aşk hakkında yorum yapıyorlardı. Kendine kızıyordu. Bu fırsatı onlara kendisi vermişti. En azından Mehmet Atahan öldükten sonra Beyza'ya her şeyi anlatmalı, Beyza onu hayatında istemediği takdirde de gidebilme cesareti gösterebilmeliydi. Onu kaybetmemek için korkakça davranmıştı. Peki ya şimdi? Sonuç değişmiş miydi? Yoksa daha beter bir hal mi almıştı?

"Atahanlar'ın köpeği... Öyle mi? Benim hakkımda ne biliyorsun?" Duvar dibinde dikilmekte olan Furkan'a bakmıştı bu kez. "Furkan, sen ne biliyorsun? Araştırıp bulduğun şeylerde yazıyor mu benimle ilgili adamakıllı bir şey? Ha yazıyor mu orada annemin beynine susturucuyla ateş ettiklerinde sadece 7 yaşında olduğum? Ya da yetimhanede babamın gelip beni oradan kurtarmasını beklediğim? Şey yazıyor mu peki, bir gece vakti yetimhane müdürünün beni çağırıp babamın ölümünü haber verdiği.  Sonra babamın eceliyle değil de tıpkı annem gibi öldürüldüğü öğrenmem... Bu da yazmaz orada... Hiçbiri yazmaz."

Biraz daha uzamış sarı saçlarını iki eliyle geriye yatırırken sebepsizce güldü. "Bana ikide bir Buğra değil de Alexander diye hitap etmen, peki Mete? Ne zannediyorsun, Buğra Yılmazer kimliğini aranıza girmek için mi oluşturdum? Beni 7 yaşına kadar büyüten ailemin soyadı Yılmazer'di zaten, bana verdikleri isim de buydu. Ben bu isimle büyüdüm. Ben buydum zaten. Biliyor musun bunu? Bir bok bildiğin yok ki! Peki neden Alexander?"

Kimseden ses çıkmayınca, hepsinin şaşkın yüzlerine tek tek baktı. "Çünkü ben ailemle beraber gömdüm Buğra'yı. Tüm bunları kim yaptı, o yazıyor mu peki herhangi bir yerde?" Kendi sorduğu soruya başını iki yana sallayarak kendisi cevap verdi. "Mehmet Atahan... O benden her şeyimi aldı. O beni, bana bırakmadı."

"Na... Nasıl yani?" Doruk, durduğu yerden Buğralar'ın olduğu yere yaklaşmak için yürüdü. Sonra olduğu yerde durdu. "Senin aileni de mi o öldürmüş?" Ellerini kısa saçlarına geçirdi. Onları yolmak istercesine çekti. Kafayı yiyecekti! Yalnız o değil tabi... Ilgaz kapıda dikilmiş, elinde tuttuğu bira şişesiyle az önce duyduğu şeyi sindirmeye çalışırken cidden artık akli dengesini yitireceğini düşünmüştü. Boğazına bir el yapışmıştı sanki, artık dayanamıyordu.

Daha kaç aileyi katletmişti o herif?!

Sonrasındaysa yarım saat boyunca onu vurmaya çalıştığı yere kadar anlatmıştı Buğra her şeyi. Mete'nin sorusuyla bir an duraksadı. O günü anlatırken transa girmiş gibiydi. O lanet günü tekrar yaşamıştı sanki. Mete'nin sorusuna cevap olarak Doruk araya girdi. "Geri zekalı, Mehmet Atahan o zamandan sonra yaşıyordu. Beyza'ya ateş edildiği gün..." Bak, işte yine bütün öfke vücuduna, hatta saç diplerine kadar yerleşmişti. Konuşmaya güçlükle devam etti. "O gün... Onur Atahan bile sağdı sanırım. Mehmet Atahan ile Onur Atahan'ın ölümü arasında muhtemelen beş ay falan vardır. Senenin sonlarına doğru gebermişti it."

"Geri zekalı olan sensin. Vurdun mu diye sordum, öldürdün mü diye değil. Biz de biliyoruz herhalde. Zaten herif silahla öldürülmemişti ki, kendini zehirleyip intihar etmişti."

"Ya intihar etti... Ancak senin gibi salaklar yer bunu."

"Kesin!" Ilgaz'ın bağırışıyla ikisi de birbirini gırtlayacakmış gibi bakmaktan vazgeçti ve kaçamak bakışlarıyla Ilgaz'a döndüler. Sandalyelerden birine oturmuş başını geriye yatırmış, onlara değil salonun tavanına dikmişti bakışlarını. Buğra'nın anlattığı şeylere hiçbir tepki vermemiş, ifadesiz bir yüzle dinlemişti. Ah, bir de bar katından aldığı bira şişesini arada bir dudaklarına götürüyordu.

"İçme artık şunu, sabah sabah." diyerek tekrar uyardı Doruk onu. Arya ile kötü ayrıldıklarını anlamak için müneccim olmaya gerek yoktu. Ilgaz'ın halinden anlaşılıyordu zaten bu. 

"Alsana elinden, bana vurur şimdi de sana vuramaz." diyerek kaş göz yaptı Mete, Doruk'a. 

"Ilgaz, yorma beni de bırak şunu elinden..." Doruk ayağa kalkıp eliyle Ilgaz'ın omzuna dokundu. Ilgaz, onun elini sertçe omzunun üzerinden çektikten sonra zaten bitmeye yüz tutmuş bira şişesini salonun ilerisine doğru fırlattı. Çıkan ses boş salonda yankılanırken Mete ve Furkan tedirgin bakışlarıyla birbirine baktı. Furkan, kesinlikle herkesin kafayı yediğini düşünüyordu. Doruk çıkan sesle gözlerini yumup geri açtı. Kendine sakin olması adına telkinler verdi. Yoksa birazdan Ilgaz'ı kendine gelmesi için pataklaması işten bile değildi. Zaten onu burada dövebilecek kendisinden başka da kimse yoktu. "Ya sabır," diyerek sandalyesine tekrar oturdu.

Beyza ise çıkan hiçbir sesten, diğerlerinin gürültülerinden etkilenmiyordu. Sanki dış dünyaya algılarını kapatmıştı. Hala bakışları Buğra'nın üzerindeydi. Hala çektiği acıyı hafifletecek ufacık bir teselli arıyordu. Bir tarafı onu affetmek istiyordu, deli gibi çırpınıyordu bunun için. Öte yandan mantıklı tarafı ise artık bunun olmayacağını biliyordu. Anlattığı tüm şeylere rağmen... Yaşadığı şoku, hayal kırıklığını silemiyordu kalbi. Belki de hiç silemeyecekti.  

Ama şimdi her şeyi anlıyordu. Onun zaman zaman içine kapanmalarını, ondan uzaklaşmasını, hem de her an gidebilecekmiş gibi uzaklaşmalarını... Hep hissetmişti işte. Sadece böylesini o da tahmin etmemişti. Şimdiyse yaşadığı kalp acısıyla bir başına kalacaktı. Bir de bebek vardı tabi. Bebek... Ona ne olacaktı?

Bu durum babasının kulağına giderse onu tamamen evlatlıktan reddedeceği açıktı, belki de umurunda olmazdı. Söz konusu babası olduğunda kesin bir şey söyleyemiyordu.

Çok sevdiği annesi bile öz annesi değildi. Kan bağı bir şeyi değiştirmezdi belki ama... Bilmiyordu işte. Ailesinde hep fazlalık gibi hissetmişti kendini. Bu yüzden ileride bir gün hep kendi ailesini kurmak istemişti. Kendini fazlalık gibi hissetmeyeceği bir aileye ait olmak istemişti. Buğra ile gelecek hayalleri kurmuştu bu yüzden hep. Tüm hayallerinin her birinde o vardı. Şimdiyse yerle bir olan hayalleriyle beraber yine tek başına kalmıştı. Bir daha asla hayal kuramazdı ki...

Kurumuş gözlerinden art arda birkaç yaş daha akıttığında Buğra ona bakıyordu. Ademelması titredi, ıslanmış gözlerini ondan kaçırdı, başını geriye yatırdı. "Beyza," dedi. "Yalan değildi. Ben en başından beri seni seviyorum. Yemin ederim, tek bir gün bile yalan değildi. Anlattığım gibi her şey, yemin ederim. Ölmüş ailemin üzerine yemin ederim ki gerçek."

"Rahmetlileri bu işe karıştırma şimdi. Sonra da geri bas! Tekrar ağzını burnunu kırmayayım senin." Doruk oturduğu yerden ayağa kalkmıştı. Buğra'nın, Beyza'ya eğildiğini görünce yine tepesi atmıştı. Öyle bir dava yoktu, iki sene boyunca Beyza'yı da onları da aptal yerine koyduktan sonra gerçekleri anlatsa ne yazardı? Geçiyor muydu her şey? Unutuluyor muydu? Sevgisini de alıp defolup gidecekti hayatlarından.

"Otur yerine Doruk." Konuşan Ilgaz'dı. Yaslandığı sandalyesinden doğruldu. Doruk'un aksine fazlasıyla sakin ve ruhsuz görünüyordu. Cebinden zipposuyla sigarasını çıkardığında Buğra ile Beyza'ya baktı. Bu sahne bir yerden tanıdık geliyordu. O da aynı böyle yalvarmıştı Arya'ya gitmemesi için geçen hafta.

Şimdi kal dese ne yazardı? Kendine kalamayan bir insanla kalmasını istese ne olacaktı? Onur Atahan onu yeterince üzmüştü zaten, kendisi de yeterince üzmüştü. O, ona mutluluk verecek bir adamı hak ediyordu. Mesela Yüzbaşı Ömer gibi adamlar... Her ne kadar ortak geçmişleri yüzünden o herife ne kadar gıcık kaparsa kapsın adamın düzgün biri olduğunu biliyordu. Ilgaz ne kadar çabalarsa çabalasın onun kadar düzgün biri olamazdı. O adamın da çok parlak bir geçmişi yoktu ama adam kendini işine gücüne adamıştı, önüne bakmıştı. İçinde ne yaşadığını Allah bilirdi ama öyle böyle yolunu çizmişti.

Ilgaz niye önüne bakamıyordu? Neden önüne bakmak istediği her defasında Atahanlar bir delikten fırlıyorlardı?

"Mehmet'i vuramadın anladığım kadarıyla... Ne oldu?" diye sordu ayakta gerginlikle dikilen Doruk'u görmezden gelerek. Mete de sonunda sorusunun cevabını alacağı için meraklı bir ifadeyle durduğu yerde doğruldu.

"Murat... Murat'ın yanıma geldiğini fark etmemiştim. Silahı ateşlediğim an eliyle elimi ittirdi. Tavana ateş etmiş oldum."

"Bu herif hani babasından nefret ediyordu lan?" Doruk'un kafası karışmıştı. Kafasında oluşan bir sürü yeni soruyla beraber tekrar geri oturdu. Vallahi ben Mehmet Atahan ölmedi, öldürüldü diye düşünmüştüm. Murat da bunu biliyor, saklıyor hatta katili bile odur diye düşündüm hep. Milyon dolarlık bahis oynardım lan bunun için."

"Bana kalırsa da öyle," dedi Buğra düşünceli bir ifadeyle. "Bana hiçbir zaman söylemedi, zaten sizi seçtiğim için bana güvenmiyordu. Ama bana engel olması babasını sevdiğinden değil, henüz babasıyla kendi hesabını görmemiş olmasındandı."

"Film gibi aile, anasını satayım." Diyerek araya girdi Furkan. "Düşünsene gerçekten de tüm her şeyin intikamı için babasını öldürmüş katil bir evlat... Psikopat bir baba... Tüm bunların içinde psikolojisi bozulup intihar etmiş genç bir çocuk..."

"Kapat o çeneni," Ilgaz araya girdiğinde Furkan sus pus olmuştu. Onur'dan bu şekilde bahsedilmesini istemiyordu. Furkan için hiçbir anlam ifade etmiyor olabilirdi ama Ilgaz için çok şey ifade ediyordu. Belki de o kadar üstüne gittiği için suçluluk duyuyordu, bilmiyordu. O zaman da bilemezdi ki... Hiçbir şeyin böyle olacağını bilemezdi. Şimdiyse Onur'un sevdiği kıza âşık olmuştu. Onur bunu bilseydi, ne hissederdi? Belki de Murat ve Yağız haklıydı. Onur'un sevdiği kızı sevmeyi hak etmiyordu. Tüm bu düşüncelerdi zaten onu öldüren, bir de üzerine Buğra'nın ihaneti çıkmıştı. Hangi biriyle baş edeceğini artık cidden bilmiyordu. Çok yorulmuştu. 

"Bir de Stevan vardı ama... O da Atahan'mış ya aslında. Nereden bakarsan bak ürpertici bu Atahanlar. Bir tane normal yok valla, ben en çok Oya Atahan'a acıyorum, Rabbim görmüş de erken almış yanına. Yazık be kadına, düşünsene Mehmet Atahan ile evlisin çıldırırsın." Mete bir ürperti gelmiş gibi kollarıyla omzunu sıvazladı sonra tekrar düşüncelere büründüğünü fark ettiği arkadaşına döndü. "Kızmıyorsun ya Ilgaz'ım?"

Ilgaz ona ters ters baktıktan sonra önüne döndü. 

Buğra, Mete'nin dedikleriyle dondu kaldı bir an. Stevan... Ondan nefret ettiği çok an olmuştu belki de ama işin aslı o yıllarca kendi babasını aramış zavallı bir çocuktu. Sonra da kulağına çalınmıştı bir şeyler ve Mehmet Atahan'ın kendi babası olduğunu sanmıştı. Bunu bilerek ölmüştü. Ama işin aslı öyle değildi. O bir Atahan değildi. Murat da Buğra da onun bir Atahan olmadığını çok iyi biliyorlardı.

2 yıl önce, aynı günün devamı...

Buğra, Murat'ın onu ittirmesinden sonra şirket odasında yere oturmuş başını dizlerine dayamıştı. Parmakları saçlarının arasındaydı, çığlık atmamak için kendini zorluyordu. Murat onun birkaç adım uzağında ayaktaydı, tereddütlü bir ifadeyle ona bakıyordu. Onun elinden aldığı silahı evirip çevirirken bir an silahı babasının hala oturmakta olduğu masaya doğru tuttu. Silahı inceliyormuş gibi yapıyordu. Mehmet Atahan, koltuğunda gergin bir ifadeyle geriye gitti. "Şeytan doldurur değil mi?" dedi yine eski alaycılığına büründüğünde. Babasının hayatını kurtarmıştı. Mehmet Atahan bunu iyice idrak etmeliydi, onun hayatı sadece ve sadece Murat'ın ellerindeydi. Silahı kendi beline yerleştirirken keyifli görünüyordu. Mehmet Atahan'ın o gergin yüz ifadesi ona öyle bir keyif vermişti ki... Keşke o anı fotoğraf ya da video çekmeyi akıl edebilseydi.

Babası boğazını temizlediğinde ona bakmayı kesti ve yerde oturan, kendinden geçmiş bir halde duran Alexander'a dikti bakışlarını. "Demek beni gerçekten de öldürecektin ha? Hem de neden Yılmazer'leri öldürdüğümü bile bilmeden?"

"Bence sen sus artık." Diyerek araya girdi Murat. "Onu daha fazla kışkırtmaktan başka bir bok yapmıyorsun."

"Yok, yok. Madem bir şeyler biliyor. Artık her şeyi bilsin."

"Dahası da var diyorsun yani..." Bu herif cidden şansını zorluyordu. Birazdan Murat kendisi onu kurşuna dizerse hiç şaşırmayacaktı.

Murat'ı duymazdan geldi. Ayağa kalkmıştı. Az önce gevşettiği kravatını düzeltti. Ayakkabıları zeminde tok sesler çıkarırken odada ağır ağır ilerledi. "Ben sadece benim olanı almak istedim, onlar vermek istemediler. Direttiler. Bilmen gerekir diye düşünüyorum." Gömleğinin yakasını düzeltti bu kez. Sesi buz gibiydi. Konuşmasının hemen ardından odada kocaman bir sessizlik oldu. "Az önce öz babanı öldürüyordun."

***

30 Haziran gecesi 

"Ama sen en başta kendine ve kardeşine bile bir şans vermedin. Anlamıyorum, o çocuğu öldürüp neden babanın kazanmasına izin verdin? Neden kendi hikayeni sonsuz bir mutsuzluğa hapsettin?"

Murat Atahan, elinde tuttuğu telefonuyla beraber  malikanesinin merdivenlerini çıkmaya koyuldu. Yabancı bir rap şarkısının sözleri evinin içinde yankılanıyordu. Çalan yabancı şarkının Türkçe'sini mırıldanıyordu. 

Sadece içinden çıkabileyim diye beni kafese koymanıza izin verdim

Kelepçelendim, eller yukarı, bu benim için harika bir şey

Beni kapana kıstırdığınızı mı sandınız? 

Komikmiş.

Komikti. Öyleydi tabi. Onur'un odasının önüne geldiğinde başını geriye attı. Bir kez daha güldü. Peki ya gerçekten de yolun sonuna mı gelmişti? 

Kapının kilidini çevirdi, derin bir nefes aldı. O gittiğinden beri aynı kalmış, hiç değişmemiş odanın içine ilerlediğinde kafasında Özge'nin birkaç gün önce söylediği sözler dönüyordu. O mu mutsuz sona hapsetmişti kendini gerçekten? Babasına, Özge'ye hatta kardeş olduklarını öğrendiği Alexander'a bile verdiği o şanslar... Reddedilen onca sevgisi... Özge, onu sevmeyi denememişti, şimdilerde böyle konuşması komikti. Alexander ise kendi kardeşini değil Avcılar'ı seçmiş, onları ailesi olarak görmüştü. Bir tek Onur, bir tek Onur farklıydı hepsinden. Ne yazık ki o da onun kıymetini bilememişti. 

Kendini gerisin geriye kardeşinin yatağına bıraktı. Ece'nin, Alexander'ı ispiyonladığını öğrenmişti, daha doğrusu Ece kendisi ona söylemişti. Ece onu dinlememişti. Bunu hatırlayınca güldü. Hani aşıktı ona? Yalan. İnsanların hepsi birer yalancı ve düzenbazdı. Oysa bu hayatta o tek güvendiği kişiydi. O da ona ihanet etmişti. Herkes ona ihanet etmişti. Ilgaz'ın ise intikam isteyeceğini biliyordu. Tanıyordu artık onu. Kendi ayağıyla onun ayağına gelecekti. Hesap soracaktı. Ve bu kez Murat ona istediği tüm gerçekleri verecekti. 

Başını kardeşinin yastığına yaslarken elindeki telefonu evirip çeviriyordu. Bir de Serkan vardı... Bu akşam annesi tedavi gördüğü hastanede ölmüştü. Şimdiyse en büyük hamleyi ondan bekliyordu. Her boku itiraf edecekti. 

Yarınki düğününü mahşer yerine çevireceklerini biliyordu. Düşmanlarını iyi tanırdı.

Ama onların hiçbiri onu gerçekten tanımamıştı.

"Aah," derin bir iç çekti. Kaybetmişti, öyle mi? 

Peki, öyleyse... Yanmaya hazırdı. Diğer herkesle beraber.

..

Atahanlar... Onlar hakkında her zaman söylenecek ve derinlerde kalmış hikayeler vardır. Buğra'nın bir Atahan olmasını beklemiş miydiniz? Stevan sandınız, hepiniz değil miii?

Ülkemizin ve dünyanın durumu ortada, şu birkaç gündür kafamı toplayıp yazmaya çalıştım. Ders çalışmam gereken yığınla konum var, 4-5 gün boyunca hiç ders çalışmadım ve bölümü bitirmeye uğraştım. Muhtemelen bazılarınız için tatminkar olmamıştır, Arya yoktu ve Ilgaz  da çok kısa gözüktü. Ama bölümün ikinci kısmı Arya'dan devam edecek, beklemede kalın. Kalan bölümlerin ne zaman geleceğini bilmiyorum, yazabildiğimde atıyorum zaten arkadaşlar. Size demiştim, 50'li bölümler yazması beni en çok zorlayan bölümler diye. Elimden geleni yapıyorum, lütfen anlayın beni. Yorumlarda görüşelim, oluur mu? Ben çayımı alıp Öğrenme Psikoloji çalışmaya döneceğim sdjdjfjd Sizleri seviyorum, yakında görüşürüz. 





Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro