Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

56. BÖLÜM: "ONA BİR MEKTUP YAZ"




#SYML | Wildfire

#Billie Eilish | everything i wanted

#Lana Del Rey | Hope is a dangerous thing for a woman like me to have

#Einaudi | Experience (Cover)

56. BÖLÜM: "ONA BİR MEKTUP YAZ"

Yağmurun tıkırtısı cama vuruyor, gökyüzünü gri bulutlar kaplamış, belli belirsiz bir sis tabakası yayılmış havaya. Griyi görüyor bugün en çok gözlerim. Hâlbuki griyi hiç sevemedim. Her şeyin fazlasını istedim, her şeyin fazlasını yaşadım. Aşkın da acının da... Ne ben birazcık aşka ikna olabildim, ne de acı bu kadarı kâfi diyebildi. Sınırlarımı çizemedim, benim için çizilmiş olanların ise üzerinde gezindim. Gocunmadım, sınırın diğer tarafını merak etmekten  veyahut o çizemediğim sınırların çizgilerini ruhuma işlemekten...

Ve düştüm.

Her defasında daha da aşağıya, daha da karanlığa.

Ne yazık ki tükendiğimi, ağlamaya yorulduğumda fark ettim.

O yüzdendir belki, mektubu okuduğumda ağlayamadım.

Hava pusarık, gökyüzü benim yerime döküyor gözyaşlarını. Bir araba camının arkasında onu izleyen ise yine benim. Kendi hikâyesini bir pencerenin ardından izleyen kız... Siyah beyaz Chevrolet'in artık daimi yolcusu olmuş ön koltuğunda otururken, hikâyenin avcısı da hemen yanında. Ah, hayır belki de yanıldım.  Acılar söz konusu olduğunda o da benim gibi av olmaktan öteye gidemiyor.

Zihnimin içinde amansız bir münakaşa var. Bir yolun ortasında iki bölgeyi birbirinden ayıran mavi bir tabela olur ya... O yerden ayrıldığınızı, diğer yerin başladığını gösterir size. Benim tabelamın rengi mavi değil, siyah. Kalın bir çizgiyle ikiye bölünmüş, dip dibe iki bölge. İkisinde de ben varım. Ruhumun çoğu zaman uzlaşamayan iki ayrı tarafı.

"Onu hak etmiyorum. Ilgaz, tüm bunlara şahit olmak zorunda değildi." Diyor biri. Bu yağmurlara aşık olan, buruk yanım. Kırgın, çok kırgın. Parça parça olmuş ama hala kendisinden önce başkaları önceliğinde. Hep öyle olmuş. Belki de bu yüzden bu denli kırmışlardır onu.

"Bu yüzden mi tek damla gözyaşı dökmedin? Ilgaz üzülmesin diye? Peki ya Onur? Bir düşün, onu hak ettin mi? Ölmek üzereyken bile senin daha az hasar almanı istedi. Son nefesini vermek istediğinde dahi aklında sen vardın."  Ateşin kızı. Daima öfkeliydi, başına buyruk ve hırçın. Öyle dobra ki, belki de bu yüzden o da sevemedi bir türlü kendisini.

Belki de ben kırık bir aynadan baktım kendime. Birden fazla yansımam vardı bu yüzden. Farklı açılardan farklı benler... Farklı Aryalar... Evet, bir yandan benim onlar ama diğer yandan hiçbiri değilim tam olarak. Muhtemelen yansımalarımın gürültüsünde aynanın önünde dikilen esas kişiyi kaybettim. Şimdiyse elimde kalan yansımalarımdan hangi kimliği taşımam gerektiğini bilmiyorum.

Sadece birkaç saniye için deli gibi ağlamak istedim, yakıp yıkmak, o tesisi ateşe vermek... Bir benzin şişesi alıp içindekini her yere döküp saçmak, sonraysa Ilgaz'ın zipposunu cebinden alıp, onu kapı dışarı etmek ve kendimle birlikte odayı ateşe vermek...

Daha sonra kavga etmek istedim. Onur'un hayaletiyle kıyasıya bir kavgaya girecek kadar hınç ile doldum. Benim için iyi olanı ne bilebilirsin demek, ona, beni kendinden uzaklaştırdığı için, yanında olmama izin vermediği için, kendini bu kadar yalnız bıraktığı için, böyle bir seçim yaptığı için ona olan nefretimi kusmak, hesap sormak... Dağıttığı kadar onu dağıtmak istedim.

Madem beni sevdin, neden daha fazla günümüz varken onları elimizden aldın, demek istedim.

Beni duyacak, beni cevaplayabilecekmiş gibi kavga edecektim onunla. Arya'ydım ben. Yapardım yapmasına. Ama sorun neyi yapmak istediğime bir türlü karar veremememdi.

Çok yorulmuştum ben. Çok yormuşlardı beni ve de ben çokça yormuştum kendimi.

O an bencilleştim belki de... 'Seni öyle sevmişken, öyle yüce sevmişken bile bir yolu olamaz mıydı Onur?' dedim. Sanki o bana anlatsaydı, bir şekilde durumu daha da iyiye gidecekti. Sanki ben bilirsem, gerçekten bilirsem... Bir mucizeyi bile gerçek kılabilmem benim elimdeydi.

Sonra içim ona öyle acıdı ki... Sanki o benim küçük bebeğimmiş de ben onu bağrıma basmalı, bu kadar acı çektiği için onu kucağıma yatırmalı, onu teselli ederken onunla ağlamalı ve kollarımda onu tüm kötülüklerden korumalıydım.

Acılarını hafifletmeli, saçlarını okşamalı, o nefessiz kaldığında kendi nefesimi ona üflemeliydim.

Yapamamıştım, yapmamıştım. Bir aşk tutturmuştum dilime, bir kırgınlıktır bellemiştim. Aşkın da yetmediği yerler var, bunu görememiştim.

Ruhlar böylesine acı çekerken aşkın da merhem olmadığı zamanlar vardı. Bir yer vardı, bir sınır. Bir nokta... O noktayı bir daha asla virgüle döndüremediğin bir an vardı. İnsan kendine yetemezse bir başkasına asla yetemez. Bunu en iyi sen biliyordun Arya, bunu en iyi sen biliyordun. Peki neden, kendisine yetemeyen bir başka ruhtan kendin için güzel şeyler bekledin?

Korkan sadece ben değildim ki. Korkmuştu o. Çok korkmuştu. Kim bilir kendini öldürürken nasıl da korkmuştu...

"Ah," diye inlemeye benzer bir ses çıkarıp parmaklarımı alnıma götürdüm. Tam o anda sanki boğazımdaki düğüm mideme indi. Öğürme hissinin gelmesiyle arabanın kapısını nasıl açtım, kendimi nasıl dışarı nasıl attım bilmiyorum. Kulaklarımın uğultusu arasında ismimin seslenildiği duysam da bacaklarım yürümeye devam etti.

Elim dudaklarımda hemen yolun kenarındaki hafif yüksek, ıslak otların kenarına çömeldim. Islak toprak kokusunu soludum hızlı hızlı. Daha bir dakika olmadan bile yağmur epey ıslatmıştı beni. İşte bu güzeldi. Yağmur güzeldi, ıslanmak güzeldi. Kendini unutana dek ıslanmak... Benim yağmurlarım, bana hep iyi gelmişti. Şimdi her şey biraz daha yatışacak, bir nebze de olsa daha katlanılır olacaktı. Hep olduğu gibi.

Birinin benim yanıma çöktüğünü fark ettiğimde Ilgaz olduğunu anlamam için ona doğru bakmama gerek yoktu. Onun varlığının verdiği hissin nasıl bir şey olduğunu biliyordum. Garipti. Gölgesinden, nefes alışından, attığı adımdan, ayak sesinden, estirdiği rüzgardan dahi onu onlarca insan arasından ayırt edebilirdim. Tanımayacaksam zaten bunun adına aşk demenin mantığı yoktu benim için. Birini seveceksen mümkün olduğu en mükemmel şekilde sevmeliydin. Daha azı olmamalı, bu kadarı kafi dememeliydin. Ya seversin, ya sevmezsin değil mi? Ya layığıyla yaparsın bunu ya da çekip gidersin. Peki ben? Kendim kadar ona da acı vermiyor muydum?

Endişelenmesin istedim. İnansın bana ve üzülmesin. Bu acıdan ona pay düşmesin istedim. Ne bileyim, ben sadece... Böyle olsun istemedim işte. Sesimde de böyle olmasını istemeyen bir insanın yorgunluğu, bir nevi sakinliği vardı. "Ben pek kolay kusabilen tiplerden değilim. Biraz daha hava alınca tamamen geçecek." dedim, bu esnada burnumdan güçlü soluklar alıyordum.

Bir şey söylemedi. Sadece yağmurun şırıltısını duymaya devam ettim. O an yüzüne bakmak amacıyla ona dönmek istediğimde yaptığı hareketle olduğum yerde kaskatı kaldım. Ayaklarını bacaklarımın kenarından yolun daha alçak olan kısmına doğru uzattı. "Ilgaz..." diye belli belirsiz mırıldandığımda sırtıma yaslanan başı ve bedeni, gövdemin etrafına sardığı kolları sesimi kesmeye yetti. Zaten konuşsaydım da ne diyeceğim bilmiyordum ki. Alnını omzuma yasladığında dahi kıpırdayamamıştım.

O an bir kırılma noktası oldu. Ne yapmam gerekiyor, diye sormadım bile kendime. Nemlendi gözlerim. Bir yakarış koptu içimde. Bir şişe benzinle değil, yağmurla ateşe verdim kendimi. Ne yazık ki, umduğum gibi sadece kendimi de değil. Omuzlarım titredi, gözyaşlarım yanaklarıma düşerken. Sesli bir ağlama veya hıçkırıklara boğulma değildi bu. Sessiz, bastırılmış bir acının buruk bir isyanıydı. Beni asıl öldüren ve daha çok ağlamama neden olan bu değildi, hayır. Arkamdaki bedenin sarsılmasından anladım, ruhum bir kez daha yandı çünkü Ilgaz benden daha çok ağladı.

***

Sıcak suyun altında ne kadar süre kaldım bilmiyorum. Duş başlığından tenime akan her su damlasında düşüncelerimden, daha doğrusu zihnimdeki beni yoran seslerden ve kalbimin üzerindeki müthiş ağırlıktan kurtulurum sandım. İnsanoğlu bu. Öyle sandığını sanıyor aslında. Halbuki çaresiz bir avutma girişimi bu. Kurulu bir saat gibi kendimizi acının geçeceğine inandırıyoruz. Banyoda suyun altında saatlerce kaldığımızda, bir gecede birkaç tane sigara paketini bitirdiğimizde, bilmem kaçıncı içki şişesinin dibini gördüğümüzde geçecek sanıyoruz. Unutmak için kuruyoruz beynimizi. Aslında biz kim olduğumuzu unutmak istiyoruz. Beynimizi uyuşturmak amacımız.

Beyin hatırlamazsa kalp acı çekmez ki.

Benim olayım da buydu işte. Kendimi bildim bileli kendimden kaçtım ben. Kendime ait yansımalardan, kendi benliğimden... Aslında komikti. Şey, bu gerçekten trajikomikti. Ben kendi benliğimi hiç bulamadım ki.

İnsan bulamadığı bir şeyden neden kaçar?

Kendi aradığı bir şeyden neden kendi kaçar?

Çok basit. Bulacağı şeyin koca bir hayal kırıklığı çıkmasından korkar. Bense hayal kırıklığını çok iyi tanırım.

Ondan kaçındım hep, kaçındıkça daha da çektik birbirimizi. Ne zaman çektiğim acılarla mücadele edemeyeceğimi anlasam kendimi uyuşturmayı seçtim ben. Epey sıcak suyun altında tenim kızarana dek kendime işkence etmeme rağmen fiziksel acı duymamam dışarıdan bakan biri için muhtemelen dehşet bir durumdu.

İnsan, sadece kendi zihnine karşı koyamaz. Zihni onu aldatsa bile inanır ona.

Böylesine şüpheci olan ben kendi zihnimin benim için iyi olanın fiziksel acı olduğuna karar vermesi yüzünden mi yapıyordum bunu?

Hayır, hayır, ben sadece...

Aniden duş başlığını kendimden uzaklaştırdım. Cereyan çarpmış gibi hissetmiştim. Tenimdeki acıyı o an idrak etmeye başladım. Kollarım, bacaklarım oldukça kızarmıştı. Sızlamalar şeklinde yanmaya başladı. Musluğu anında tam tersi tarafa çevirdim. Aniden dehşete kapılmıştım. Sanki bana bunu yapan ben değil de bir başkasıymış gibi korkmuş ve irkilmiştim. Suyun soğuduğuna ikna olana dek parmağımı bile suya değdirmeye korktum.

Daha sonra bana iyi gelen soğuğun altında acıyan yerlerimi yavaş yavaş yıkadım. Biraz ağladım da. Çünkü göğsüm, kollarım, karın bölgem acıyordu. Ilgaz banyonun dışından iyi olup olmadığımı sorduğunda çıkacağımı söylememe rağmen içeri girdi. Küvetten çıkmam için elimi tuttuktan sonra kapı arkasındaki bornozu bana uzattı.

Tenimde kısaca göz gezdirdiğinde dün gecenin hatırası olan boynumdaki ufak kızarıklıklara baktığını zannettim. Hatta o an benimle tekrar sevişmek istediğini düşündüm. Neticede benim odamda hiç yapmamıştık.  Bu gerçekten birkaç saniyelik saçma bir düşünceydi. Bana endişeli bir yüz ifadesi eşliğinde sorduğu soru ile idrak ettim bunu.

"Sıcak su ile mi yıkandın?"

Tenimin kızarıklığına baktığını fark ettiğim an bornozu alelacele üzerime geçirdim. "Biraz sıcaktı sanırım, üşümüş olmalıyım ama iyi geldi. İyiyim." Hızlıca konuştuğumda dediklerimi anladı mı emin olamadım, ona tekrar bakmak yerine kapıdaki saç havlusunu alıp başıma sardım. Bu sırada banyonun kapısını açıp odama girdim. Ben yatağımın üzerine oturana dek, banyodan çıkmamıştı. Elimin üzerindeki hafifçe soyulmuş deriyi ovalarken banyo kapısında elindeki bir iki tane krem tüpü ile göründü. O an banyoda ne aradığını anlamış oldum.

"Ilgaz, gerek yok. Su ılıktan sadece birazcık daha sıcaktı." Beni duyuyormuş gibi değildi. Karşıma oturdu. Yüzüme bakmadan kremlerden daha uzun olanın kapağını açtı. Ardından sağ elimi kendi avcunun üzerine yerleştirdi. Güçlü ve büyük ellerinin aksine kremi nazikçe kızarıkların ve soyukların üzerinde gezdirdi. Sonra diğer kremi... Bu sırada hiç konuşmadan aynı işlemi diğer elime yaptı. O konuşmadığından ben de konuşamadım. Kendimi kabahat işlemiş küçük çocuklar gibi hissetmiştim.  Onu uğraştırdığım için mahcup olmuştum.

"Arkanı dön," dedi sabit bir ses tonuyla.

"Niye?" diye mırıldandım kremli ellerime bomboş bakarken. "Çünkü, " diye söze başlayıp duraksadığında başımı kaldırıp yüzüne baktım, o sırada göz göze gelebildik. Kahvelerinde bu kez gizlemeyi beceremediği acı çeker gibi bir ifade vardı.

"Çünkü yaktığın sadece ellerin değil,"

Onu birazcık bile tanıyorsam söylediği bu cümleyle sadece bir şeyden bahsetmiyordu. Tenimde yaktığım diğer yerlerden bahsetmiyordu sadece. O farkındaydı. O görüyordu. İçimde bir yer yanıyordu. Belki kızıyordu. Hayır, bu kızgınlık olamazdı sadece. Kırılıyordu. Hayır, bu da yeterli değildi. O da parçalanıyordu. O da yanıyordu. Yakıyordum.

Gözlerine daha fazla bakamadığımda dediğini yapıp sırtımı döndüm, tereddüt etmeden parmaklarını boynuma değdirdi. Çok sesli olmasa da iç çektiğini zannettim ama bundan tam olarak emin olamadım. Bir an öyle gelmişti sadece. Bornozu yavaşça omuzlarıma doğru sıyırdığında içinde bulunduğumuz şartlar farklı olsa heyecanlanabilirdim. Bense sadece acı çekiyordum. Çok fazla acı çekiyordum.

Soğuk kremi sırtımda nazikçe gezdirmeye başladığında gözlerimi yumdum. Evime gelmeden önce yolda ağladığımız zamanı hatırladım. Ben arkamı dönene dek çoktan gözlerini kurulamış olduğunu, bana iyi olup olmadığımı sormaktan başka mektup hakkında hiçbir şey sormadığını, çığ gibi büyüyen sessizlikte ayrı ayrı çektiğimiz azapları hatırladım.

Belki o nasıl soracağını bilemedi, bense ne söyleyeceğimi...

O vakit gözlerim kapalıyken en azından Ilgaz'ın, Onur hakkında vicdan yapmaması gerektiğini hatırladım. Beynim yeni yeni bir şeyleri hatırlıyor gibiydi. İntiharında onun bir suçu yoktu işte. Mektubun tek bir satırında bile Ilgaz'dan ya da onu ima eden bir olaydan bahsetmemişti Onur.

Gerçi öyle olsaydı da bunu bana yazar mıydı orası da muammaydı. Benim Ilgaz ile sonradan tanışacağımı nereden bilecekti ki? Asla aklına gelmezdi.

Ama ben yine de onun sadece sayılı zamanı kaldığı için, acı çektiği için, ölmeyi isteyecek kadar acı çektiği için ve yapayalnız... Sevgisiz kaldığı için ölmeyi seçtiğini doğru kabul ettim. Sanki bu acıtmıyormuş gibi... Kendine kıymak isteyecek kadar canının yanması sanki benim canımı yakmıyormuş gibi...

"Ilgaz," dedim gözlerimi açtığımda. Sessiz bir şekilde sırtımı kremlemeyi bitirmişti.  "Göğsünün üstünde de vardı, dön şimdi." Dedi ona seslenişime karşılık olarak.

"O hastaymış..." Dışarıdan bakılınca belki de ruhsuz söylüyordum bunu. Ama içerisi... Orası bu söylediğimi kolay kolay hazmedemedi. Kolay değildi işte. Bir zamanlar en yakınım dediğiniz insanın hastalığından bahsederken mışlı geçmiş zaman kullanmanız, bunu bilmemeniz... "Az bir zamanı olduğunu yazmış,"

"Hiç haberin oldu mu bilmiyorum ama hayattayken bir hastaneye düzenli ziyarete gidiyordu."

Murat Atahan karşımda belirdi o an. Masasının arkasındaki koltuğa yaslanmış, dikkatle yüzüme bakıyor. Rahmetli kardeşi için gerçekten bir şeyler yapmak isteyen vefalı bir ağabey rolünü oynuyordu. Beni, onun adına açtığı vakıf hastanesinin davetine çağırdığı gün söylemişti bana bunu. Ben de son ana kadar hastalık, hastane bunlarla ilgili hiçbir şey bilmediğimi geçirmiştim kafamın içinden. Hâlbuki benim kast ettiğim bu değildi. Onur ölmeden önceki son zamanlarda Murat ile konuşmaya gittiğimde onun sınava gireceği için oldukça stresli olduğunu, tekrar astım krizine girmekten korktuğu için gerildiğini, gerildikçe de astımını daha çok tetiklediğini söylemişti bana. 

Benim Onur'un hastalığı ile ilgili bildiğim tek şey, doğuştan bir astım hastası olduğuydu. Başka bir şey bilmiyordum ki. Bilmeme izin vermediler.

"O kurşun en çok da senin yüzünden ateşlendi."

"Senin de ellerinde kardeşimin kanı var! Uçurumdan yuvarlanmaya öyle meyilliydin ki sana bir şey olmasın diye kendini yaktı! Şimdi burada olsa kardeşime sormak isterdim, değer miydi diye. Belki de yaşayabileceği günleri vardı, belki de ayları..."

"Senin gözünün önünde yok olup gitmeyi, ciğerlerim artık beni tamamen nefes aldırmayacak hale gelene kadar başucumda benim için ağlayıp tekrar en sevdiğini aldı diye Tanrı'ya küsmeni istemedim."

Bornozu hızlıca tekrar omuzlarıma örttüğümde yatağın üzerinden hışım gibi kalktım. Ellerimi karnımın üzerinde birleştirip pencerenin önüne kadar geldim. Göremediğim, anlayamadığım tüm gerçekleri izledim kafamın içinde. Aynı cümleler tekrar eden bir gif gibi yanıp söndü.

"Belki de yaşayabileceği günleri vardı, belki de ayları..."

"...Başucumda benim için ağlayıp tekrar en sevdiğini aldı diye Tanrı'ya küsmeni istemedim."

"Arya... Ne demek bu?" Ilgaz konuşabildiğinde elinde krem tüpü kalakalmıştı. Muhtemelen böyle bir şeyden bahsetmemi beklemiyordu. "Az bir zamanı kalmıştı da ne demek? Ölümcül bir..."

Cümleyi bitirmesine izin vermeden hızlıca aşağı yukarı başımı salladım. Bir an hava almakta zorlandım. Odamın duvarları üstüme üstüme gelmeye başladı. Sıkışıp kaldım dünyanın içinde sanki. "Bana söylemediler," diyebildim sadece. "Ben..." Büyük bir ayıptı o an söylediğim. "Fark etmedim."

"Gözümün önündeydi... Ama göremedim, Ilgaz."

"Bazen birine bir şey söylediğinde o kelimeler onunla kalabiliyor. Ben kimsenin o kelimelere tutunup hayatını zindan etmesini istemiyorum." Bu yüzden bana olan aşkını gizlemişti. Öleceği için bana olan duyguları yokmuş gibi davranmıştı. Sırf ben önüme bakabileyim diye.

Ilgaz yüzünü ellerinin arasına aldı. Başını iki yana salladı ardından. "Sikeyim!"

Ilgaz'a baktığım zaman onun tam tersi tarafta, yatağın üzerinde oturan Onur'u gördüm. Ölümünden 1-2 ay kadar öncesiydi. "Hayır, yanlışı yapan bendim. Seni öpmem ve bu olanlar yanlıştı."

Ellerimi yüzüme kapadım, gözlerim hiçbir şey görmesin istedim. Şimdi anlamak istemedim bir şeyleri. Artık çok geçti. Geç kalınmış bir farkındalık, insana sadece acı verirdi. Keşke dedirtirdi size. O an aklıma gelseydi, o an fark etseydim ile başlardı cümleler... Bilirdiniz, her şey çok farklı olabilirdi.

"Seni... Seni bir arkadaştan farklı görüp göremeyeceğimi anlamak istedim sadece."

"Seni seviyorum, Arya."

Yüzümü pencereye doğru çevirdim telaşla. Ellerim yüzümden kayarak pencerenin pervazına tutundu. Yangının ritimleri hızlandı içimde. Ne saçma... Bir zamanlar onun beni sevmediğini bilmek yakardı canımı. Şimdiyse onun beni sevmesine yanıyordu canım. Ne yazık ki, bu daha çok acıtmıştı. Bir gün bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama... Keşke beni hiç sevmemiş olsaydı.

Yanıma gelen Ilgaz birkaç saniye sonra elini hafifçe omzumun üzerine yerleştirdi. "Senin suçun değildi Arya,"

Bir şey söylemeden pencereden aşağı bakmaya devam ettim. Onur, "Gidiyorum, Arya," dedikten sonra sokağın köşesinden dönerek gözden kayboldu.

"Bir daha dönmeyeceğim."

Hayır, Ilgaz yanılıyordu. Ben suçluydum. Çünkü gitmesine izin vermiştim.

***

Günün geri kalanı o kadar yavaş geçti ki, sanki tüm bu olanlar bir günde değil de birkaç haftada olmuş gibiydi. Ben giyindikten sonra Ilgaz saçlarımı kuruttu, elleri saçlarımda öyle oyalandı ki, uyku beni gafil avladı. Direnmeye bile vaktim olmadan başım Ilgaz'ın kucağındayken sızıp kaldım. Bir ara uyku ile uyanıklık arasında oda kapısının açıldığını duydum. Gözlerimi açamadım, çok yorgundum. Daha fazla uyumak istiyordum.

Daha sonra içeri giren kişi alçak bir ses tonuyla konuştu. Aynı zaman da kızgın gibiydi de. Kafamı kaldırıp kim olduğuna bakmak istedim. Yapamıyordum, vücudumu bir karabasan basmıştı sanki. Rüya ile gerçeklik birbirine girmişti. "Ne olup bittiğini ablan anlatmak isterse anlatır daha sonra." Bunu söyleyen kişi Ilgaz'dı. Tanımıştım. Ses tonu birçok insandan ayırt edilebilecek derecede belirgin bir derinliğe, boğuk bir kalınlığına sahipti. Ses tonunu seviyordum. Onu seviyordum. Çok seviyordum. Hep yanımda olsun istiyordum.

Sesi biraz uzaktan geldiği için bu beni rahatsız etti. Onu yanıma çağırmak istedim. Saçlarımla tekrar oynasın, kokusunu duyayım... Böyle uzakken huzursuz hissediyordum, güvende değildim.

"Onu tam iki kez darmadağın ettin. Sana neden üçüncü bir şans verdi anlamış değilim. Haline bakılırsa üçüncü şansı verdiğinin ertesi günü onu yine buna pişman etmişsin." Bu Feray'dı. Kız kardeşim. Bir şeylere burnunu sokmayı hep çok sevmişti. Abla rolünü hep o oynamıştı. Halbuki abla olan bendim. Ağırlaşmış gözlerimi, birbirine yapışan kirpiklerimi aralayıp onu azarlamak istedim. Her ne olursa olsun Ilgaz ondan kaç yaş büyüktü. Büyükleriyle böyle kaba konuşmazdı benim akıllı kardeşim. Bu kız büyüdükçe kime çekmişti anlamış değilim.

Derin uykuma geri dönmeden hemen önce tekrar Feray'ın sesini işittim. Sesi daha önceye nazaran daha yumuşaktı. "Onu gerçekten bu kadar çok mu seviyorsun?"

Ne kadar uyudum bilmiyorum ama uyandığımda saat akşam yediye geliyordu. Feray'ın annesi işten gelmişti. Feray ona ne anlattı bilmiyorum ama Ilgaz'ın bizim evde ne aradığına dair bir soru sormadı bana. Zaten bana daha önce de hesap sormamıştı. Bana hesapları soran her daim babam olmuştu. Deniz Abla bir kez bile bana sesini yükseltmemişti. Beni sevip sevmediği hakkında bir şey diyemezdim ama birbirimize karşı hep saygı duymuştuk.

Akşam yemeğine çağırsalar da aşağı yemeğe inmedik. O yüzden Feray ikimiz için de odama bir şeyler getirdi. Çorbayı biraz kaşıkladım ama bitiremedim. İştahım yoktu. Feray neredeyse beş kiloya yakın bir kilo kaybettiğimi ve babam geldiğinde ilk iş iştahsızlıktan beni doktora götüreceğini söyledi. O böyle söyleyince Ilgaz yemekten biraz yememi rica etti. Israrcı olup üstüme gelmedi ama öyle endişeli görünüyordu ki, onun için yemeği de neredeyse yarısına kadar yedim. Fakat onun önündeki hiçbir şeye neredeyse hiç dokunmadığını görmek moralimi daha da bozdu.

"Yemekleri mi beğenmedin? Aysel Abla'nın yemekleri efsanedir oysa ki. Sana ekmek arası bir şeyler yapayım mı? Evet, sana ekmek arası yapacağım." dedim aklıma aniden gelen fikirle. Bir anda neşelenmiştim. Ilgaz aniden yataktan fırlamama şaşırmış göründü. Tepemden topladığım at kuyruğum merdiven basamaklarından her inişimde enseme vururken Ilgaz'ın arkamdan seslendiğini duydum. "Arya, hayır. Yiyeceğim, tamam gel şuraya!"

"Hayır yapacağım, sen ekmek arası şeyleri daha çok seversin!"

"Arya, aç değilim. Vazgeçer misin şundan?"

Onun sesindeki endişe ve gerginliğin hiç üzerinde durmadım. Bir anda keyiflenmiştim. Kendi evimde erkek arkadaşıma bir şeyler hazırlayacak olmak beni mutlu etti. Babamın evde değil de askeriyede olmasına bir kez daha şükrettim. Yoksa asla Ilgaz'ı bu denli rahat evin içine sokmazdı.Yüzümde kocaman bir gülümseme ile aşağı indiğimde Deniz abla ve Feray'ın hararetli konuşmasına şahit olmam ile yüzümdeki gülümseme kayboldu.

"Ne mektubu bu kaç yıl sonra? Ne bu canım şimdi durup durup? Tam Arya artık onu kafasından da kalbinden de atmışken."

"Bence doktoruyla konuşmalıyız, anne. Sonuçta Borderline'da ani duygu değişimleri patlak veriyor, demişti. Şu an sakinleşmiş görünüyor ama sadece birkaç dakika sonra bile ortalığı ateşe verebilir. Biz ne yapacağımızı bilmiyoruz ki."

Aysel Abla da başlarına dikilmiş ellerini birbirine "Vah vah," dercesine vurduruyordu. "Oktay Bey'im gelsin, babasını ister yanında, söyleyemese de. Öksüz yavrumun bir türlü gülmedi yüzü."

Beni ilk Feray gördü ve anında dondu kaldı. "Arya, neden aşağı indin? Bir şey mi istiyorsun?" Oturduğu koltuktan ayaklandığında Deniz Abla ve Aysel Abla da birbirlerine baktılar.

"Evet, hoparlör aramaya gelmiştim." Buz gibi bir sesle konuştuktan sonra mutfaktan içeriye girdim. Peşi sıra arkamdan geldiğinde aniden bastıran öfkemle mücadele etmeye çalıştım. Vücuduma soğuk bir ürperti yayılmıştı. Beni deli ediyorlardı.

"Hoparlörü ne yapacaksın? Benim odamda vardı."

"Senin için, Feray. Köy muhtarısın ya sana lazım olur. Bir ağızdan duyur da İstanbul'da duymayan kalmasın."

Onunla dalga geçtiğimi anladığında yüzünü düşürdü. Bir oflama eşliğinde kalçasını tezgaha yaslarken gözlerini kaçırdı benden. "Arya, endişelenmekte haklı olduğumu biliyorsun. Daha önce yaşanılan şeyleri yaşamanı istemiyorum sadece."

Buzdolabının kapağını açtığımda lazım olan malzemeleri aramaya koyuldum. Aradığım her şeyi çabucak buldum. Neticede babam albay, üvey annem ise bir doktordu. Buzdolabında deyim yerindeyse bir kuş sütü eksikti.

Her şey yolunda, Arya. Moralini bozmalarına izin verme.

Onları umursamayacaktım, evet. Benim bir deli olduğumu iddia ediyorlardı güya ama asıl ruh sağlığı bozuk olan onlardı. Feray yaşına göre her şeyi ve herkesi gereğinden fazla düşünür, en ufak bir şeyde pimpiriklenirdi. Sanırım her şey onun kontrolünde olsun istiyordu. Ah, evet bunun Aslan burçlarının tipik bir özelliği olduğunu duymuştum. Abartıyordu. Neticede Onur'un öldüğünü yeni öğrenmemiştim. Hiçbir şey o zamanlarki kadar zor olamazdı.

"Ilgaz'ın yanında da bu şekilde saçmalama, fena bozuşuruz Feray. O zaman ortalık nasıl ateşe verilir görürsün."

Elimde malzemeler, ayağımla buzdolabının kapağını kapattığımda ona doğru sahte bir gülümseme ile baktım. "Anladın mı kardeşim?"

O sırada Feray'ın, omzumun üzerinden arkama baktığını fark ettim. Onun baktığı yere, kapıya döndüğümde kapı kirişinde dikilenin Ilgaz olduğunu gördüm. Yüzü yine ifadesiz bir maskeye bürünmüştü. "Ah, görüyor musun beni oyalıyor." dedim Feray'ı kast ederek. Tekrar arkamı dönüp elimdekileri tezgahın üzerine bıraktım. Uzanıp hızlıca kesme tahtasını aldım, sonra hemen alttaki çekmeceden bir bıçak kaptım.

"Tamam, bırak madem ben yapayım," diyerek yanıma geldi Ilgaz. Bıçağı hemen kendime doğru çektim. "Ilgaz, benim ellerim var, görüyor musun?" dedim komikmiş gibi. Ellerimi sağa sola hızlı hızlı salladığımda Ilgaz tedirginlikle kendi ellerini saçlarından geçirdi. Yakından bakıldığında yüzünün rengi ten rengine göre daha açıktı. Solgun görünüyordu. "Tamam, tamam. Sallama şu bıçağı. Elini keseceksin."

Söylediği şey sinirimi bozdu. Lafın gelişi bir sinir bozulması değil, ciddi manada tepem atmıştı. Elime ilk defa bıçak almıyordum neticede. Neden bu denli bebek muamelesi görüyordum bilmiyorum ama bu can sıkıcı olmaya başlamıştı. Konuştuğumda sesim tahmin ettiğimden bile çok yüksekti. "Sen de böyle evhamlı teyzeler gibi davranmaya son ver o halde! Sağ olsun Feray yetip artıyor zaten." Bıçağı elimden lavaboya doğru fırlattım. Gürültülü bir ses çıktı. Feray gözleri normalden de kocaman olmuş bir halde bana bakarken, Ilgaz sadece dudaklarını birbirine bastırdı. "Ne haliniz varsa görün hepiniz! Devam edin böyle! Siz böyle yaptığınızda daha iyi hissediyorum, teşekkür ederim!"

Bir anda ağlama isteği ile mutfaktan koşturarak çıktım. Deniz Abla ve Aysel Abla ayaklanmışlar, şaşkınlıkla bana bakıyorlardı. Tereddütsüzce merdivenlere yöneldim, basamakları koşarak çıkarken hep aynı şeyleri söyledim. "Çok teşekkür ederim! Hepinize teşekkür ederim!" Ne arkamdan seslenen Feray'ı ne de Ilgaz'ı umursadım. Yanılmıştım, Ilgaz da onlar gibiydi. O da yalnızca bana acıyordu. Oysa ben yalnızca beni sevsin istemiştim. Ben bana acımalarını değil, sadece beni sevmelerini istemiştim. Şimdiyse hepsinden nefret ediyordum.

***

Bir yastığım başımın altında, diğerini göğsüme bastırmış yatağımda çapraz bir şekilde yatarken odamın kapısı tıklatıldı. Ses etmedim. Sırtım kapıya dönüktü, içeriye gireni göremedim. Göz yaşlarım yüzümden yastığa süzülmeye devam etti.

"Uyumadığını biliyorum." Ilgaz'dı. Ne büyük başarı, diye geçirdim içimden. Keşke benim aşağıda yapılan muamelelerden hoşlanmadığımı da bilebilseydin. Keşke benim sadece senin yanında iyi olduğumu bilebilseydin. Keşke kendimi bile sadece senin yanında unuttuğumu bilebilseydin. O mektubu okuduğumdan beri beni ayakta tutan tek şeyin senin yanımda olman olduğunu bilseydin.

İşte o vakit, Onur'un neden bu mektubu bir başkasını sevdiğim zaman okumamı istediğini anladım. Gözlerimde yaşlar burukça gülümsedim yine.

Kalbini sakladı sanmıştım benden, oysa kalbini adamış bana. Çok güzel sevmiş beni. Kendi sevgim herkesinkinden büyük zannederdim, körmüşüm sadece. Ama hakkını teslim etmek gerekir, iyi oynadı o da. Herkes yapamaz bunu. Herkes diyemez böylesi sevdiği birine, sevmiyorum diye.

Böylesi fedakar olamaz herkes. Onun kalbi hep çocuk kalmış meğerse... Ona nasıl sevileceğini öğretmemişler ama öğretilen birçok kişiden, herkesten çok daha güzel sevmiş. Onur Atahan, hep tanıdığım o güzel adammış.

"Özür dilerim, hevesini kırmak istememiştim." Ilgaz yavaşça ayak ucuma oturdu. "Bak ekmekleri ikiye böldüm, malzemeleri de tepsiye koydum. Sen hazırlayacaksın ve ben hepsini yiyeceğim, hadi kalk güzelim."

Bir yaş daha düştü gözlerimden. Kucağımdaki yastığıma daha sıkı sarıldım. Korkak, küçük bir çocuk gibi daha da ufaldım yatağımda. Küçücük kaldım, bu kocaman dünyada. "Arya, ben sadece... Ben..." Duraksadı. Yatağımda bir hareketlilik oldu. Birkaç saniye sonra onun yatağın diğer tarafına, arkama uzandığını anladım. Çapraz bir şekilde yattığım için ayağının birini bacağımın üzerine uzattı. Az kalsın ağlarken gülecektim.

"Ben sadece nasıl davranmam gerektiğini bilmiyorum. Ne demem gerekiyor bilmiyorum. Bilemedikçe telaşa kapılıyorum. Telaşa kapıldıkça çıldıracakmış gibi oluyorum. Bilmediğim şeyler beni hep huzursuz ederdi zaten. Kelimelerle aram hiçbir zaman çok iyi olmadı ki benim."

Elimle başımın altındaki yastığa hayali bir 'I' harfi çizerken onu ne kadar zor bir durumun içine soktuğumu bir kez daha idrak ettim. O, ölmüş eski aşkından yıllar sonra bir mektup alsa, böylesi üzülse ben ne yapardım bilmiyorum. Bilmeyen, yalnızca o değildi ki. Ben de bilmiyordum. Ben onun kadar bile bilmiyordum.

"Bugün yolda..." Çatlayan pürüzlü sesimden dolayı hafifçe öksürmem gerekti. "Yolda bana arkadan sarıldığında niçin ağladın?"

Yaklaşık on - on beş saniye boyunca sorum cevapsız kaldı. Elini başımın üzerinden yastığımın üstüne koydu. Elimin hemen yanına. Parmağıyla yastığın üzerine bir şey çizdi. İlk baş bir üçgen çizdiğini zannettim ama çizdiği şeyin üzerine yatay bir çubuk çekince bunun bir "A" harfi olduğunu anladım. Benim ne yaptığımı görmüştü. Dudaklarımda yaşlar olduğu halde gülümsedim.

Ona olan sevgim kalbime bile sığmıyordu.

"Hatırlıyor musun? Şu Ömer denilen herifin yabancı bir arkadaşı gelmişti. Fransız. Neydi ismi Clara mı, Alara mı?"

"Claire,"

"Aynen. 'Sevimli' Yüzbaşı da görücüye çağırır gibi seni bu kızla tanışmaya çağırmıştı da sen de duruma uyanıp yanında beni götürmüştün."

Elimle yüzümü silerken itiraz ettim. " Ne alakası var? Kız benimle tanışmak istemiş sadece."

"Ha Ömer Bey'in kendi yaşıtı hiç arkadaşları yok, kız kalkmış 20 yaşındaki arkadaşını merak ediyor? Basbayağı sevdiği kız diye bahsetmiş senden ki kız da tanışmak istemiş."

Yastığın üzerindeki elimi avucunun üzerine yerleştirdiğinde ben de parmaklarımızı birbirine kenetledim. Ilgaz'ın, Yüzbaşı kıskançlığı gülümsetmedi değil. Resmen dünyadaki en iyi kalpli adamdan nefret etmek için kendini zorluyordu. "Ömer abarttığın kadar büyük değil benden. Daha bu Mart'taki doğum gününde sordum, 28 yaşını doldurmuş. Yani seninle aynı jenerasyon sayılır."

"Doğum gününü de kutladın demek."

Sakin bir ses tonuyla cevapladım. Ilgaz yanımdayken huzurlu hissediyordum. "Niye kutlamayayım ki? İnsanlar arkadaşlarının doğum gününü kutlarlar. Sen kutlamıyor musun?"

"Her neyse... O Fransız sarı pipinin doğum günü umrumda değil. Ben başka bir şeye bağlayacaktım."

Ona hitap etme şekline gözlerimi devirmeden edemedim. Parmaklarımla ellerinde hayali daireler çizmeye başladığımda o da konuşmaya devam etti. "O gün senin omzunda ağlamıştım, hatırlıyor musun?"

Parmağım elinin üzerinde öylece kaldı. Buz kesmiştim bahsettiği anıyı hatırlayınca. Onun için nasıl kahrolduğumu hatırladım. Duygularımla yüzleşmem de o zamanlara denk geliyordu. Sessizce onayladım onu. "Hı hı,"

"Bana sarıldın. Bana öyle sıkı sarıldın ki... Daha önce biri bana o denli güzel sarıldı mı hatırlamıyorum. Belli etmemeye çalıştın ama sen de ağladın. Sen niye ağladın, Arya?"

Bana sorduğu soruyla ona sorduğum sorunun cevabını vermiş oldu. Yatakta yavaşça doğrulup yüzümü ona doğru döndüm. Yüz yüze geldiğimiz an kalp atışlarım yine uslanmaz, yaramaz küçük bir çocuk gibiydi. O buruk kahvelerini yüzümde gezdirirken bense elimin birini onun yanağına yerleştirdim.

"Çünkü sen acı çekince ben de acı çekiyorum."

Başını eğip yüzünü elime daha çok yasladı. Parmağının birini de yanağıma uzatıp yanağımda kalan ıslaklığı sildi nazikçe.

"Çünkü sen acı çekince ben de acı çekiyorum." diye tekrarladı. "Sebebi bu."

Başımı salladım. Yüzümdeki yaşlara yenileri eklendi. Küçük bir çocuk gibi göğsüne sokuldum, ellerim gövdesini sarmaladı, başımı göğsünün üzerine yerleştirdim. "Özür dilerim," diye fısıldadım.

"Dileme. Benden özür dileyecek hiçbir şey yapmadın Arya."

Ilgaz benim için kendi acılarını bir kenara itti. Tüm bunların onun için de ne kadar zor olduğunu anlatmadı bana. Biliyorum, anlatmazdı. Saklardı o. Kendi kırılmışlıklarını bir halının altına süpürür, sevdiklerini düşünürdü. Bir de onun sevgisi vardı işte. Fedakar, eşşiz, kocaman... Onur'dan bana kalan mektubu bana tereddütsüzce verebilecek kadar büyük sevgisi...

O şekilde ne kadar zaman durduk bilmiyorum. Sessizlikte akıp gitti dakikalar... Sonra tekrar odamın küçük penceresine vuran yağmurun sesini işittim, dün geceki ve bugünkü yağmurdan sonra tekrar geri gelmişti yağmur. Önce şırıl şırıl bir ses ile geldi, sonra gittikçe şiddetlendi.

O kadar uzun zaman konuşmadık ki Ilgaz'ın uyuduğunu düşündüm, düzenli nefes alışverişleri de bu düşüncemi destekledi. Tüm olanlardan sonra nasıl yorgun düşmüştü kim bilir...

Başımı göğsünden usulca kaldırdım, tüm görkemli manzaralardan da güzel, çok sevdiğim yüzüne baktım. Göz kapakları örtülmüştü. Odanın içinde yanı başımdaki iki abajurun aydınlığı vuruyordu yüzüne. Oda loş sayılırdı. Kıvrımlı kirpikleri çehresine gölgesini düşürürken dalgalı, kumral saç tutamları da biraz da olsa alnına dökülmüştü. Saçı normale göre biraz daha uzamıştı. Kalın, açık pembeye çalan dudakları öyle kusursuzdu ki onu ne kadar öpersem öpeyim, hep ilk kez öpüyormuş gibi heyecanlanacağımı biliyordum.

Bir süre hiç kıpırdamadan onu izledikten sonra oldukça yavaş hareket ederek yataktan kalktım, yatağımın ayakucundaki sarı pikeyi Ilgaz'ın üzerine örttüm. Yatağın yanındaki çekmeceyi ses çıkarmadan açmak için oldukça titiz davrandım. Sonunda mektubu oradan sessiz bir şekilde almayı başardım ve mektupla birlikte masama oturdum.

Masa lambasını açtım, ardından mektubu açtım ve koydum masanın üzerine. Bir kez daha okudum.

"Bir mektuba bir ömür sığar mı?"

Ondan kalan son kelimelerdi bunlar. O yüzden bir kez daha baştan okudum.

"Ama gözlerine bakarak söyleseydim, gidemezdim ki." Tam bu cümlenin üzerine bir yaş düşürdüm gözlerimden. Halbuki Onur için gözyaşı dökmeyeceğime söz vermiştim. Bozulan tüm sözler için bir sigara yakmak istedim o an. Fakat Ilgaz'ın kokuya uyanmasını istemediğimden anında vazgeçtim.

Mektubu üçüncü okuyuşumda bu kez başka bir cümlede duraksadım, elimle ıslanmış gözlerimi sildim. Başımı mektubun hemen yanına yasladım. "O yüzden benden nefret et istedim. Nefret edersen, elimi tutmayı bırakacaktın. Sen benden umudunu kestiğinde, anca öyle gidebilecektim."

Kendi de söylemişti işte, onun elini tutmayı bırakmıştım. Bu cümle vicdanıma nasıl saplandı, nasıl kanım çekildi sanki böyle. Üşüdüm. Titredim durdum sandalyenin üzerinde. Dışarıdaki yağmur damlalarının gürültüsünü dinledim bir süre. Göğsüme bastırdım mektubu ve öyle olduğum yerde sessizce ağladım. Mektubu kaç defa okuduğumu, o kağıt parçasını kaç kez göğsüme bastırdığımı sayamadım bir süre sonra. Artık anladım, veda vakti gelip çatmıştı.

Mektubu dörde katlayıp zarfının içine geri koydum, sandalyede geriye doğru yaslandım, başımı da geriye doğru atınca Ilgaz'ın uyandığını ve yatak başlığına sırtını yasladığımı gördüm. Hemen hareketlenip sandalyede ona doğru döndüm. "Ilgaz, ne zaman uyandın?"

Uyku mahmuru kızıl kahve gözlerini telaşsızca yüzümde gezdirdi. Bir şey düşündüğü belliydi. Ağladığımı ya da mektubu okuduğumu fark etmiş olmalıydı. Bu kez Ilgaz için vicdan azabı çekmeye başladı kalbim. Sabahtan beri bir onun için bir Onur için durmaksızın vicdan azabı çekiyor, suçlarıma suçlar ekliyordum. İflah olmaz bir acı veren ve acı çekendim.

Ilgaz konuştuğunda kendime dair kötü düşüncelerimden silkelendim. "Teyzem, anneme istediğim gibi bir veda edemediğim için ona bir mektup yazabileceğimi söylemişti." Söylediği şey bir an her şeyi unutturdu. Ilgaz'ın kendiyle ilgili bir şeylerden bahsetmesi tüm dikkatimi ona vermeme neden oldu. Sandalyeden kalktım, bakışlarımı ondan kaçırmadan merakla sordum. "Peki ya yazdın mı?"

"Önce tek bir satır bile yazmak gelmedi içimden ama daha sonra bir cümle yazdım ve gerisi geldi. İçimden geçeni, aklıma geleni döşedim resmen. Hristiyanlar papaza gidip günah çıkartırken neden rahatlıyorlar anladım o an, ne var ne yoksa kustum içimde."

"Rahatladın mı gerçekten?"

Başını salladı. "O cümleler ya dilimden ya da kalemimden fark etmez... Bir şekilde dökülmeliydi. Sonra da teyzemle yaktık mektubu. Mektubun küllerini balkondan atarken, teyzem artık söyleyemediğim her şeyin özgür kaldığını söyledi."

Gülümsemeden edemedim. "Teyzen gerçekten ilginç bir kadın, onunla tanışmak istiyorum. Seni gerçekten çok seviyor."

"O da seninle tanışmak istiyor, ailenle falan. Ona kalsa çoktan sözü yapmıştık, sıra nişandaydı."

Burukça bir tebessüm ettim. "Nişan, düğün, türevi ne varsa işte... Bu tarz cemiyetlerden nefret ediyorum." diye söylendim, başımı dizlerine yaslamadan hemen önce.

"Merak etme, teyzeme henüz bunlar için küçük olduğunu söyledim." Şu Ilgaz! Gerçekten insanı böylesi bir günde de güldürüyordu ya! " Parmaklarımla ayları saydıktan sonra, "4 ay sonra 21 olacağım, kim küçükmüş?" diye söylendim. Ara sıra 20 yaşında olmamla eğleniyordu gerçekten. Kendisini kaç yaşında zannediyordu bilmiyorum ama arada ondan çok minikmişim gibi bana sevimli davranması hoşuma da gitmiyor değildi.

Ilgaz'ın dizlerinde yatarken, o benim saçlarımla oynadı. Saçlarımın bu denli sarı olmasına ilk başlarda ne kadar şaşırdığını söyledi. Tüm bu rastgele muhabbetleri beni iyi hissettirmek için yaptığını biliyordum. Ona minnettardım ve anlattıklarına ayak uyduruyordum da... Düşünmemeye çalışıyordum Onur'u, onun çektiği acıları, yalnızlığını, onu yalnız bırakışımı... Ama alıkoyamıyordum kendimi. Belki zamanla... Belki günler sonra, birkaç hafta sonra... Bunu da unutmaz mıydım? Kendi vicdanımı bile soğutamaz mıydım? İnsanoğlu unutmaya mahkumdu, öyle değil mi? Eninde sonunda ilk günkü gibi hatırlamamaya programlanmışız sonuçta.

Ilgaz, sessizleştiğimi gördüğünden olsa gerek, "Arya," diye seslendi. Başımı hafifçe eğip tersten yüzüne baktım. Söylediği şeye gürültülü yağmur damlaları eşlik etti.

Sesi çatladı, saçlarımı okşamaya devam etti yine de. Bu buruk ve acı içeren tebessümünü de hiç unutmayacaktım. "Ona bir mektup yaz,"

***

En son Ilgaz için mektup yazmıştım, Murat Atahan'ın tehdidiyle eve döndüğüm zamanlar... Şu hiç göndermediğim mektuplardan bahsediyorum. Onun da üzerinden aylar geçmişti. Yine sahibine ulaşmayacak bir mektup yazıyor olmak kendimi acınası halde hissetmeme neden oldu. Yazmak söylendiği gibi kolay değildi de... Ne demeliydim ki? Ne söylesem, iyi hissedecektim? Var mıydı öyle bir kelime?

Birkaç bir şey karaladım, hepsi birbirinden saçma şeyler... Tek tek buruşturup masamın altındaki çöp kutusuna attım kağıt yığınlarını. Ilgaz içimde kalan ne varsa yazmam gerektiğini söylemişti gitmeden önce. Açık açık demedi tabi ama yarım kalan şeyleri de dile getir derken Onur ile olan aşkımızdan bahsettiğini düşündüm ben.

Hayır, öyle kolay değildi bunlar onun için. Dili söylüyordu evet ama içinde ne fırtınalar kopuyor sadece kendisi biliyordu. Nitekim daha fazla çektiği acıyı gizleyemedi de. Elinde montu, bir süre önce çıktı gitti. Tüm gün pek fazla sigara içemediği için biraz tüttüreceğini ve dediğine tezat olarak da dışarıda hava alacağını söyledi. Sanmasınlar ki, o böylesine acı çekerken ben hiçbir şey hissetmedim. Dakikalarca onun benden daha iyisini hak ettiğini düşünüp kendime bağırdım durdum. Masanın üzerindeki birkaç şeyi yere indirdim. Ece'ye sövdüm durdum. 2 yıl önce yazılmış bir mektubu şimdi verdiği için. Gerçi Onur öyle istemişti. Onur'a kızamadım ama. Nasıl kızayım ona? Kendime kızıyorum ben. Kalbi nasıl da kimsesiz kalmış ve ben görememişim.

Sonra düşündüm. Onun sevgisine layık ve benim bir zamanlar ona olan aşkıma layık bir mektup yaz ona, dedim. Vedaları sevmezsin ama buna değsin. Yaşanmamış aşkınıza veda et, onun sana olan aşkına veda et, ikimizin de çektiği tüm acılara veda et. Dürüst davranmak istedim ona. İçimdeki korkulardan ama hala tam da tükenmemiş küçücük umutlardan bahsettim.

Bu aralar gittikçe sıkılaşan boynumdaki urganı düşünürken çoktan yazmaya başlamıştım bile. "Boynumdaki kalın ipe tezat oluşturacak belki ama bazen kanatlarım varmış da uçacakmış gibi hissediyorum. Çok garip değil mi? Bazen gerçekten tüm ruhumu ele geçiren karanlığı büyük, bembeyaz bir toz bulutu gelip yok edecek sanıyorum." Duraksadım sonra, dünyanın tüm kötülükleri altında, bizim için beliren tüm kötü şartların arasında hiç yaşanmamış aşkımıza içerledim bir an. Şu an Ilgaz'a olan aşkımdan vazgeçemeyeceğimi biliyordum, istediğim Onur ile yaşanmamış aşkımızı yaşamak değildi. Ben onun hayatta olmasını her şeyden çok isterdim. Sonrasını düşünmedim hiç. Ilgaz ve Onur'lu bir hayat aynı anda aynı tabloda, bir görselde birleşmiyordu benim için. O yüzden bir kez olsun sadece yakacağım bu mektupta ona sevgilim diye hitap ettim. İlk ve son kez...

Ilgaz'ın Arya'sı olarak yazmadım. Onur'un sevdiği Arya olarak yazdım. İçimde sayısını bilemediğim kadar Arya vardı. O anda da kırık bir aynadan baktım sadece kendime.

"Küçücük bir an sevgilim, o küçücük anlara öylesine inanmak istiyorum ki... Sen olsaydın ve tüm kalabalık gözümde silinirken yalnız senin gözlerine bakıp sadece benim sevmemin yeterli olacağını bilebilseydim." Tepede ona şiir okuduğum zamanı hatırladım. Onun da benim aşkıma karşılık vermesini beklediğim, başkaları için önemsizmiş gibi görünen küçük anları düşündüm. Nasıl da acıydı beklemek...

"Söylediğin kelimeler hiçbir zaman yeterli olmadı, yalan söylemeyeceğim. Ama sarılsan, sadece sarılsan ve hiç konuşmadan, o anları kirletmeden öylece kalsaydık, gecenin en kör saatlerinden sabahın ilk ışıklarına kadar, yemin ederim nefes bile almaz öylece kalbinin atışını dinlerdim. Ve eğer o zamanlar bilebilseydim, gerçekten bilebilseydim benim olmanı istemek ne haddime sadece alabildiğin her nefes için sonsuz kere minnet ve şükran duyardım. Benim gibi asi ve serseri bir kızın bir şeye şükredebileceğine inanıyor musun? Diyorum ya bazen o küçücük anlar, kalbimi sonradan paramparça edecek olsa da beni umutlandırıyor." Kalbinin tekrar attığını duymak için geri kalan 7 milyar insanın hayatından vazgeçmek gibi çılgın bir düşüncem hala var sanırım. Ne bileyim işte, bu hayatın Onur Atahan'a bir mutluluk borcu var. Ödesin istiyorum.

Hayat, mutluluk borçlu olduğu tüm herkese, bu denli incittiği tüm insanlara borcunu onlar hayata gözlerini yummadan önce ödesin istiyorum işte. Ben hiç gerçekleşemeyecek şeyler mi diliyorum acaba hep?

"Nefes aldığını düşünüyorum, hemen yanı başımda. Etrafta çıt yokken beni dansa kaldırıyorsun ve ikimiz de bu tuhaflığımıza gülüyoruz. Ama sonra bir an geliyor ve diyorsun ki, 'İnan ki denedim, Arya'." Mezuniyet gecemdeki, onu son görüşüm hiç gidecek miydi acaba bir gün aklımdan? Bu söylediği cümleyi unutabilecek miydim?

Bir insanın yaşadığını denediğini ima etmesi ve sonrasında ölmesi... Kolay hazmedilebilir miydi?

"Bana yazdığın veda mektubunu her okuduğumda kaç kez kendimi orada bıraktım biliyor musun? Kaç gözyaşı damlattım? Kaç kalp kırıklığı ve acı gizledim her satırına? Sanki senmişsin gibi kaç kez o kâğıt parçasını göğsüme bastırdım? Ne kadar ironik sevgilim, söylediğin hiçbir kelime bana yetmemişken şimdi senden geriye kalan bu kelimelere sığınmam ve ömrümün sonuna kadar hayatımın her dakikasında sadece bunlarla yetinecek olmam..." Çünkü bana Onur'dan geriye kalan tek şey o mektup. Vedasının yarısı o mezuniyet gecesi, yarısı da o mektup. Sadece bu kadar...

"Sanki hiç var olmamışsın gibi devam ettim hayatıma çünkü ne zaman kalbimin üstündeki sızıyı hissetsem dayanamadığımı hissettim. Yaşamam gerekiyorsa bir daha kimseyi kaybetmekten korkacak kadar çok sevmeyeceğime yemin ettim." Ne demiştim? Bozduğum tüm sözler ve tüm yeminler için bir sigara yakmalıydım. Evet, bunu yapmayı aklıma not ettim.

Ona Ilgaz'ı anlatmaktan kendimi alamadım işte. Benim için mutlu olurdu belki de, o kimsenin sahip olmadığı bir kalbe sahipti. O... Ne bileyim, anlardı işte beni. Benim ruh eşim, benim sırdaşım... Bu o kadar zordu ki o esnada akan gözyaşlarıma mani olamadım. Mektuba devam etmemeyi bile düşündüm bir an. Karmakarışık zihnimin kuytularında bir kenara çekildim, öylece bekledim.  Sadece olduğum yerde bir ömür boyu durmak istedim. Ya da ne bileyim, şimdi pencereden aşağı baksam yağmurun altında, sokakta öylece bana baksın istedim Onur. Hasta falan değilmiş, Atahanlar gibi bir ailesi yokmuş, böyle bitmiyormuş onun hikâyesini... Yaşasın istedim ben sadece. Kendim kurdum, kendim yazdım. Her şekilde bir çıkmaza bağlandı sonu. Bir şekilde sonu hep hüsrandı.

"Şimdi kendi satırlarımda gözyaşlarım var. Bunları yazarken kalbim bombardımana tutulmuş gibi kan revan içinde."  Ona Ilgaz'a âşık oluşumdan bahsettim. Sanki nasıl mümkün olduğunu ben biliyormuşum gibi. "Nasıl oldu, ne ara oldu, neden oldu bilmiyorum. Tek bildiğim onu her gördüğümde tenime hücum eden ateşin kalbimde de bir yangın oluşturup kalbimi küle çevirdiği... Bu ateş beni boğuyor, mahvediyor, onun kızıl kahve gözlerine baktığımda kendi intiharımı görüyorum. Aslında bu ne cehennem ne de cennet, sevgilim...

Seni seviyorum, dediğimde kaybetmiştim. Ah, hiç bilemedim bana dönmeyişinin sebebini... Hala seviyorum. Bana eşsiz bir dost, bir sığınak oldun. Bana hiç kimsenin olamayacağı her şey oldun..."

Yağmurun melodisini dinledim, biraz daha huzurlu hissediyordum şimdi. Bir nebze de olsa daha yatışmış gibi...

"Yağmur damlacıklarını hissediyor musun bilmiyorum ama yeryüzüne düşen her damlada seni hatırlıyorum... O damlalar iyi geliyordu yaralarıma, sen iyi geliyordun yaralarıma... Bak şimdi de duyuluyor cama vuran tıkırtısı... Hüzünlü bir melodi gibi... Hem senin kadar buruk ve telaşsız hem de onun kadar sert ve telaşlı bir melodi... Ve benim kadar yolunu şaşırmış o damlalar... Şimdi o damlaların beni hayatta tutmasına ve o melodilerin benim için yeterli olmasına ihtiyacım var. İnce bir çizginin üstünde durmadan atlıyordum, durursam dayanamayacağımı biliyordum. Tüm kuralları yıktım, tüm gemileri yaktım. Ama şimdi kızıl kahve gözlerin tutuşturduğu yangının ortasında yok olan çizgilere, yerle bir olan kurallara bakıyorum. Sanırım ben de yok oluyorum ya da sarsıcı, yakıcı bir aşkın pençesinde var oluyorum."

Ve yakacağım mektubun son satırlarını yazdım artık ona.

"Sana sonsuz yağmur damlaları diliyorum çünkü seni affettim. Hiçbir kelime yeterli olmayacak, sonsuz sayıda kucaklaşmalar yolluyorum sana, lütfen sen de beni affet.

Seni her zaman sevecek ve özleyecek olan asi kız Arya."

Elimdeki kalemi bir süre elimle evirip çevirdim ve yazdığım satırlara gözyaşlarımı akıttım. Cama vuran gürültülü aynı zamanda titrek yağmur damlaları bana eşlik ettiler. Kalemi elimden bırakırken yorucu bir nefesi dudaklarımdan dışarı verip sandalyede doğruldum. O an kapının pervazına yaslanmış, kızıl kahve gözlerinde hangi duygunun olduğunu çözemediğim Ilgaz ile göz göze geldim.  Ne zaman geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Bana doğru yürürken hiçbir şey söylemedi, ben de konuşmadım. Önümde durduğunda elimden tuttu, ne yaptığına anlam veremezken beni ayağa kaldırdı. "Ilgaz..." dediğimde parmağını dudağıma bastırdı ve "Şşt," diye mırıldandı. "Hiçbir kelime yeterli değil, ihtiyacın olan şey yalnızca bana sarılmak." Diyerek beni kollarının arasına aldı ve kollarını belimde birleştirdi. Kollarım sıcak boynuna dolanırken buruk bir tebessüm ettim. Fakat gözümden bir damla yaşın daha firar etmesini engelleyemedim.

Cama vuran yağmur damlalarının melodisi bu kez sadece ikimizeydi. Ve Ilgaz'ın kalbinden duyulan ritimler kulağıma dolduğunda nefes bile almadan kalp atışlarını dinledim. Bana ait olup olmamasına değil sadece şu an nefes alıyor olmasına şükrettim.

Ne kadar süre sevdiğim adama sarılı bir halde kaldım bilmiyorum ama dediği gibi gerçekten de ona sarılmak iyi gelmişti. Şifamdı benim, ruhumu dinlendiren ilacım...

O sırada odanın kapısı bir anda açıldı. Ilgaz'ın kollarından güçlükle çekildim. Ilgaz da kapıya sırtı dönük olduğundan arkasını döndü ve tıpkı benim gibi anlamsızca Feray'a baktı. Feray telaşlı olduğu zamanlarda olduğu gibi bir çırpıda, hızlı hızlı konuştu. "Ilgaz, Mete beni aradı. Dünden beri seni arıyormuş, hiçbir şekilde ulaşamamış. Sanırım Arya'ya da aynı şekilde. Çok gergin ve sinirli gibiydi sesi, telefonda şu an seni istiyor." Dedikten sonra elindeki telefonunu yanımıza gelerek Ilgaz'a uzattı.

Ilgaz önce telefona baktıktan sonra dudaklarını birbirine bastırdı, o an kısaca birbirimize baktık. Ben telefonla konuşması için geriye çekilirken zaten allak bullak olan zihnim Mete için de üzülmeyi ihmal etmedi. Ilgaz'a dünden beri ulaşamayınca haklı olarak endişelenmiş olmalıydı.

"Efendim Me-" Mete'nin bağırdığını  durduğum yerden sesini duyunca anladım. "Bir sus, işlerim vardı. Bakama-"

Saniyeler boyunca karşı taraf susmayınca bıkkınla ofladı. O da bağırmaya başlamıştı. "Bir sakin olsana sen! Ne? Sorun ne? Bana sorunu söyle."

Parmaklarını alnına yerleştirip gergince karşı tarafı dinlerken ben de Feray'a baktım. "Sen bir şey biliyor musun?" Başını iki yana salladı.

"Tane tane konuş! Ne hastanesi? Ne kavgası?" Duraksadı. "N'apmış Buğra?"

Mete, Ilgaz'a ne söyledi duymadım ama Ilgaz'ın yüzü duyduğu şeylerle bir anda bembeyaz oldu. Yavaşça yatağımın ucuna oturdu. Elini tişörtünün yakasına götürdü, açmak istermiş gibi çekiştirdi. "Alexander?" dedi duyduğu şeyi teyit etmek istermiş gibi.

"Ilgaz, korkutma beni. Ne olmuş?" Daha fazla dayanamamıştım. Neler olup bitiyor anlamıyordum, odanın içindeki huzursuzluk son kalan direnç kırıntılarımı da götürmüştü. Telefonda kısa bir süre daha Mete'yi dinledikten sonra kızıl kahveleri bir an karardı. Onu tanıyordum elbette ama ilk defa yüzünün bu derecede sert göründüğüne şahit olmuştum. Bu ürpermeme neden oldu, tıpkı sesi gibi. "Doruk'u zapt et," dedi emreder bir tonda.

"Ben gelene kadar kimse bir şey yapmayacak."

..

Sonunda geldim, değil mi? 3 ay sonra. Ben bile bir zaman sonra tamam artık bu kitabı yazmaya devam edemeyeceğim diye düşünmedim değil. Yazdığım en berbat bölümdü, karakterlerden de duygulardan da bu denli kopuk olduğum ilk bölümdü. Sevindiğim tek yanı bölümün bitmiş olması. Tek temennim hikayeyi batıracak derecede kötü olmaması... 

Sizi çok özledim. Yorumlarınızı, yani 'sesinizi' çoook özledim. O yüzden sesinizi ve düşüncelerinizi duymama izin verin. Sizi çok özlediğimi söylemiş miydim? Her neyse, SİZLERİ ÇOK ÖZLEDİM.


Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro