5. BÖLÜM : "ASİ NEHRİ"
Merhabalar, uzun bir aradan sonra tüm okuyucularımı selamlıyorum :)
Bölüm şarkısı: Evanescence | My Immortal ( Seçmeme yardımcı olan hayatımın ve kalbimin en değerlilerinden olan yegane dostuma teşekkürler ve öpücükler...)
5. BÖLÜM: "ASİ NEHRİ"
//
.. Alıntıdır..
En kötüsü de sahip olamadığın şeylere ait olmandır.
...
Huzursuzluk.
Ayağımdaki siyah kısa topukluların, boş mermer zeminde çıkardığı ürkütücü sessizliğe eşlik eden tarifi olmayan içimdeki karmaşık duygunun adıydı. Anlamlandıramadığım içimde büyüyen kara delik attığım her adımda daha da genişliyor, her adımımda sessizlikte yankı bulan ayakkabılarımın sesi beni daha çok ürpertiyordu. Bedenim üşüme hissiyle titrediğinde kollarımı bedenime sardım ve bakışlarımı üzerimdeki kıyafete diktim. Bir anlık şaşkınlık dudaklarımın aralanmasına sebep oldu.
Siyah, upuzun, bol dökümlü bir elbisenin içindeydim. Sırtıma güçlükle bakabildiğimde elbisenin sırt kısmının neredeyse kuyruk sokumuma kadar derin sırt dekoltesi olduğunu fark ettim. Bunu görmek vücuduma soğuğu peydah eden ürpertiyi sırtıma daha yoğun bir biçimde ulaştırdı. Neyse ki, açıkta kalan sırtımı örten, sarı uzun dalgalı saçlarım o ürpertiyi ve garip huzursuzluğu sakinleştirmek istercesine sırtıma dökülüyor ve adeta sırtımı pamuk bir elmiş gibi okşuyordu.
Tedirgin ve şüpheci bir şekilde yavaşça yürürken kafamı kaldırıp bu bomboş ve kapkaranlık, ucu bucağı belli olmayan koridora baktım. Adımlarım bir ceylan kadar ürkek, bir kaplumbağa kadar yavaştı. Oysaki bu ben değildim. Sonu görünemeyen karanlıklar elbette her insan gibi beni de ürkütürdü ama ben... Ben o karanlık, zifiri, sonu belli olmayan zindanlara bile isteye, cesur bir şekilde koşmuş kızdım. Evet, koşmuştum.
Cesurluk muydu, aptallık mıydı? Yoksa cesurluk mu aptallıktı? Şimdi... O dar, kâh ürkütücü sessizliğe kâh ise sağır edici çığlıklara gebe o karanlık mahzene hapsolmuştum.
Attığım adımlara eşlik edercesine ellerimi karanlık duvarlara yerleştirdim ve duvar boyunca sürterek ilerledim. Evet, sağır edici suskunluklar dağılıyordu, şimdi acı verici haykırış ve sessiz ama can yakan hıçkırıkların sırasıydı. Bunu düşünmemin nedeni kulağımı dolduran acıyı fısıldayan bir piyanonun sesiydi.
Öyle bir melodiydi ki piyanonun çıkardığı her dokunuş acısı hiç geçmeyecek, kabuğunun altında usul usul kanayan bir yaranın ıstırabını hissettiriyordu. Öyle hissettiriyordu ki piyanonun çıkardığı her bir tuşun sesi kalbimin ritmiyle yarışır vaziyetteydi. Her bir dokunuş, tuz basıyordu yaralarıma.
Acıyı fiziksel olarak da hissetmişim gibi iki elimi de yüzümün hizasına kaldırdım. Belirginleşmiş damarlarımdan sıcak, uğursuz, kırmızı bir sıvı süzülüyordu. Ellerimi kaldırınca kolumdan elbiseme ince çizgiler halinde bir yol izledi ve yere damladı. Piyanonun feryat figanına kendi infazını veren bileklerimin intiharı eşlik etti.
Parmaklarımı uğursuz, kırmızı kanın üzerine getirip damarıma bastırdım. Derin bir kesik olduğunu gördüm. Kanaması durdurulamaz derin bir kesik, dikiş tutmaz derin bir kesik, asla kabuk bağlamayacak olan derin bir kesik... Kelimelerim boğazıma düğüm olup yumrular oluştururken sadece bir iç çekebildim.
Ellerime bakmayı bıraktım ve gözümün önünden çekip iki yanıma indirdim. Şimdi kanlar yerlere damlıyor ve attığım her adımda ardımda izler bırakıyordu. Yaralarımdan kalan izler. Arkama bakmıyordum, bakarsam ardımda bıraktığım izlerin ağırlığı altında kalbim ezilebilirdi.
Kalp mi? Hangi kalp?
Bu ses tonu, bu alaycı hava, bu başkaldırışın izlerini ses tellerine bile düğüm etmiş, bu ses tonu... Kesinlikle benim sesimdi. Ama kendi dudaklarımdan dökülmüyordu. Alaycı benliğimdeki sesi umursamayıp ilerlemeye devam ettiğimde piyano sesinin daha yakından geldiğini işittim. İşte şimdi o acı melodi hemen yan tarafımdaymış gibi kulağıma doluyordu.
Ah, be bir sigara yaktıracak kadar kıvranıyordu tuşlarda can bulan müzik.
Başımı sağ tarafıma çevirdiğimde gözlerim bu kapkaranlık yerde karşılaştığı bu ışık hüzmesiyle bozguna uğradı. Kısılan gözlerimi ovuşturma gereği duyduğumda ellerimdeki kızıllığa takıldı bu kez gözlerim. Kurumuş kan lekeleri vardı, şimdi de. Ellerimi, gözlerime değdirmeden sadece siper edercesine yukarı kaldırdım ve ışığın bir pencere aralığından süzüldüğü bu odaya girdim.
Gözlerimin bozguna uğramasının nedeni bu kez yarı açık panjurlu pencereden süzülen ve göz yoran beyaz ve sarı karışımı ışık değildi. Işığın aydınlattığı odada toz zerrecikleri gözüküyordu ve bir duman kokusu genzime doluyordu. Bomboş ve aydınlık odada, dikkatimi çeken ilk şey tabi ki sipsiyah kuyruklu bir piyonun önündeki kadife tabureye oturmuş, parmaklarını tuşlarda bazen yavaş, bazen hızlı gezdiren ve sanki o müziği yaşayan kızdı.
Sade bir gelinliği andıran bembeyaz bir elbise giymişti, yerlere kadar uzanıyordu. Sarı, uzun ve hafif dalgalı saçlar belinin hizasındaydı. Bakışları sadece piyanoya odaklanmıştı, çaldığı acı dolu melodiye tezat oluşturacak biçimde yüzünde görüp görebileceğiniz en güzel, en içten gülümseme vardı. Gözlerini kapatmış, sanırım benliğini tamamen müziğe vermişti. Uzun, beyaz zarif parmakları piyanonun tuşlarıyla adeta ahenkle dans ediyordu.
Bir adım daha attım, genç kıza doğru.
Bir adım daha... Son bir tane daha.
Ona iyice yaklaştığımda hayatımda hiçbir zaman seslenemediğim bir kelime dudaklarımdan aniden dökülüverdi. "Anne,"
Boğazımda bin bir tane sözcük birikmiş de hepsini yutmuş gibi bir yumru vardı. Neredeyse 20 yıl içinde bir anneye söylenmesi gereken, bir anneyle paylaşılması gereken yüz binlerce cümle olmalıydı.
İşte şimdi hepsini yıllarca birer birer yuttuğumu hissediyordum. Boğazımda yutkunmaya kuvvet kalmamıştı, dizlerimin üstünde yere, yanı başına çöktüm. Elbisemin siyah etekleri, aynı onun beyaz elbisesi gibi yerlere değiyordu şimdi.
Kapkaranlık bir suya gömülen ruhum gibi, kalbimde de depremleri aratmayacak bir sancı hissettim.
"Anne!" Diye tekrarladım bu kez daha acı ama gür bir sesle. Bana bakmadı sadece parmaklarını piyanonun tuşlarından çekip buram buram kalp ağrısı kokan bu şarkıya son verdi. Şarkı bittiğinde parmak uçlarımdan ruhum çıkarcasına garip bir boşluk yaşadım. Sanki kendi benliğim benden gitmişti, öyle eksik kalmışım gibi bir his.
"Arya," diye mırıldandı. Dört harflik ismimin bugüne kadar hiç böyle naif ve güzel telaffuz edilmediğine şahit oldum o an. Dudaklarından ismimi ninni söylermişçesine zarif ve şefkat dolu bir sesle zikretmişti.
Titreyen dudaklarıma dişlerimi geçirdim ve ağlamamak için kanatırcasına dudağımı ısırdım. Sadece fotoğraflardan gördüğüm, bana oldukça benzeyen ama bir o kadar da yabancı olan yüz, ismimi telaffuz ederken sağındaki bana değil de bakışlarını yere eğip karnına bakıyordu. Parmaklarıyla karnını hafifçe okşarken bir damla yaş açık yeşil gözlerinden dudağının kenarına doğru süzüldü.
"İsmin Arya olmalı," Buruk tebessümüne gözyaşları karışırken başını sallayıp heyecanla beyaz elbisesinin altındaki hafif belirgin karnındaki bebeğe konuştu. "Bir operada solistlerden birinin orkestra eşliğinde söylediği, kendi içinde bütünlüğü olan şarkı." Diye açıkladı ismimin anlamını.
"Hayatın bir opera sahnesiyse tek başına o şarkıyı söyleyebilecek kadar güçlü olmalısın, sen birilerine değil birileri sana eşlik etmeli. Kendi içinde ne kadar paramparça olsan bile bir o kadar bütün olmalısın tüm benliğinle." Titrek bir nefesi gözyaşları eşliğinde dudaklarından verirken fısıldadı. "Herkes opera dinlemez, daha çok anlamaz, uzaktan uzağa bilirler hakkında bir şeyler. Saçma bir gürültü dedikleri şarkının ardına gizlenmiş acıyı herkes fark edemez, onlara aldırış etme olur mu?"
Yakıcı yaşlar gözlerimden hızlıca kayıp yüzümde derin izler oluştururken annemin ellerine uzandım, tutabilmek umuduyla. Oysa dokunduğum koca bir hiçti. Bir hayalin ellerine dokunmuştum sadece. "A- anne, sadece bir kez sarılmak isterdim. Bir kerecik de olsa senin göğsüne yatıp tüm hıçkırıklarımı serbest bırakmak isterdim. Bu bir rüya olsa bile, tut ellerimi. Tut ki kendi ruhuma sahip olamayan ben seninkine sahip olduğumu bileyim, sadece bir kerecik..."
Beyaz elbiseli genç kadın ağlıyordu, karnındaki doğmamış bebeğine ve kuşkusuz onu terk eden adama.
Siyah elbiseli genç kız ağlıyordu, hiç dokunamadığı bir annenin hayaline ve kuşkusuz bu hayatta onu terk eden herkese.
"Arya, ne olursa olsun şarkın bitmeden sahneden ayrılma olur mu? İzleyici koltuğunda olamasam bile, ruhum daima sahnede yanında olacak."
"Arya! Arya!" Birinin beni sarsmasıyla gözlerimi aniden ve dehşet içinde açmam bir oldu. Feray yüzüme doğru eğilmiş, bu yüzden uzun saçları yüzüme değiyordu ve beni oldukça telaşlı bir biçimde omuzlarımdan sarsıyordu. Gözlerimi açmamla neyse ki buna son verdi, beni sarsmayı kesti ama hala üstümden çekilmedi ve saçları neredeyse ağzıma girecekti. Ellerimle saçlarını yüzümden çektiğimde anlamak istercesine bakışlarımı hızlıca sağa sola çevirdim. O da şükür ki geriye çekildi ve bağdaş kurarak yatakta oturdu. "Kâbus görüyordun, sayıkladın. Ağladığını anlayınca da dayanamadım, uyandırmak istedim."
Gözlerimin gerçekten de yaşlı olduğunu hissettiğimde elimin tersiyle gözlerimi sildim ve burnumu çektim. Yattığım yataktan doğrulup oturma pozisyonuna geçtim, gözlerim sanki etrafta bir piyanonun varlığını arıyordu. Ama asıl varlığını aradığım kişi annemdi, bunu inkâr etmenin ne faydası vardı ki?
"Anlatmak ister misin?"
Başımı dizlerime dayarken hala toparlanamamıştım, başımı güçlükle iki yana salladım. Gözlerim istemsizce bileğimdeki damarlara kayıyor, sanki birazdan bu yatağa kanlar süzülecekmiş gibi hissediyordum. Yüzüme gelen saçlarımı geriye atarken ellerimi sabit tutmak istediğimden dizlerimin üstüne koydum. Rüya bitmişti ama sancısı her zerremde kalmıştı sanki.
"Yüzünün rengi atmış," Feray yataktan hızlıca kalkmış komodinin üstündeki sürahiden cam bardağa su koyup yine aynı hızla bana uzatmıştı. "Burnuma sokmana gerek yok, görüyorum." Dedim bitkin bir sesle bardağı elinden alırken. Bir yandan da böyle konuşarak her zaman ki umursamaz ve patavatsız kız olduğumu görsün ve benim için endişelenmesin istemiştim. Bazen onun benim ablam olduğunu düşünüyordum.
Boş mideme su dolarken aynı zamanda aç olduğumu fark etmiştim. Ilgaz odadan gittikten sonra getirdiği yemeklere bakmıştım. Yok ıstakoz, yok karides abuk sabuk şeyler getirmişti. Daha görünce öğürdüm zaten. Beni gerçekten de o sosyetiklerden sanması beni delirtecekti!
Çantamdaki çubuk krakerlerden atıştırdım biraz ama neredeyse yirmi dört saatten fazla bir süredir aç olduğum gerçeğini değiştirmiyordu.
Bir dakika... Saat?!
Gözüm hemen duvardaki saate odaklanırken on ikiye yarım saatten daha az bir vakit kaldığını gördüm. Ilgaz gece yarısı otel lobisinde benimle buluş, demişti. O gittikten sonra Feray gelmiş, babamı bulamadığını, annesinin dediğine göre babasının yürüyüşe çıktığını söylemişti. Tabi bir de, "Bence doğduğun kasabaya, annenin mezarına gitti." Diye de eklemişti. Zaten benliğim son derece uykuyu arzularken, uyuyakalmamak adına Feray'ı dinliyor, umursamaz cevaplar veriyor, uykuya direniyordum. Ama laf anneme gelince onu dinlemeyi kesmiş ve böylelikle de sanırım uykuya daha fazla direnememiştim.
Eh, rüyamda da annemi görmeme şaşmamalıydı ama bu... Bu son derece ağır bir etki bırakmıştı üzerimde. Bir rüyadan çok daha canlıydı, bir nevi anı gibiydi. Annemin ölmeden önce ismimle ilgili yazdığı şeyler rüyama girmiş olmalıydı. Rüyadan uyanmıştım evet ama bir parçam orada kalmıştı. Zaten her yerde ve herkeste bıraktığım bu parçalar gün geçtikçe artıyordu, yakında geriye benden sadece bir hiç kalacaktı.
Feray ayakucuma oturduğunda dalıp gittiğimi, elimdeki boş bardağı evirip çevirdiğimi ve onun benimle konuştuğunu fark ettim. "Tüm bu şeyler... Babamın yaptığı şey seni çok üzdü. Babama kalbin çok kırıldı biliyorum, ben de çok kızgınım ama eminim ki bu yaptığına pişman olmuştur. Annem onun çok fazla dağılmış olduğunu söyledi. Onu daha önce hiç böyle görmemiş, Arya babam seni çok sevi-"
Söylediklerini dinlemek zaten rüyanın etkisinde kalmış ruhuma ve kalbime öfke kırıntılarını yollarken elimdeki bardağı hiddetle sıktım. "Kes şunu!" diye bağırdım.
"Biliyorum babama kızgınsın ki gerçekten yaptığı şeyi savunmuyorum, ben de fena halde kızdım. Babam asla çocuklarına, ailesine el kaldıracak bir adam değildir."
Cidden mi? Bu konuşmayı mı yapacaktık? Yine? "Çocuklarına el kaldırmaz belki de," diye çocukları kısmına vurgu yaptığımda gözlerimi devirdim. Adam beni çocuğu olarak görmüyordu ki onun için mecbur olduğu bir baş belasından başka bir şey değildim.
"Ah, şunu söylemeyi kes! Ben onun kızı değilim, beni sevmiyor ayaklarını. Sen onun için bir evlattan da daha değerlisin Arya! Çünkü ona emanetsin. Dün gece sana bir şey olduğunu sanırken o emanete sahip çıkamadığını düşünüyordu. Babamı savunmuyorum bazı davranışları kesinlikle yanlış ama sen Arya... Senin davranışlarının da savunulacak yanı yok, üzgünüm."
Büyük bir sabırla ayağa kalktım ve elimdeki bardağı daha fazla sıkarsam kırılacağını anladığım için komodinin üzerine koyduktan sonra ona döndüm. Sesimde umursamaz ve neredeyse elle tutulacak bir soğukluk vardı. Kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Senin savunmana ihtiyacım olduğunu nereden çıkardın?"
O da ayağa kalktı ve tam karşımda dikildi, gözlerime mavi yeşil karışımı gözlerini dikerken hiç olmadığı kadar korkusuz ve sinirli gibiydi.
"Neden bunu yapıyorsun?!" diye bağırdığında şaşkına döndüğümü itiraf etmeliydim. Feray sakin, sabırlı, naif ve sıcakkanlı biriydi. Sesini yükselttiğine daha önce hiç şahit olmuş muydum? Bu tür tartışmalarımız oluyordu elbette ama o her zaman olgun ve seviyeli bir şekilde konuşuyordu.
"Ne yapıyormuşum?"
"Seni umursayan insanları itmenden bahsediyorum, Arya! Babam senin için başarılı bir gelecek istiyor sırf ona inat bu asiliklerin, yetmedi mi onu cezalandırdığın? Kardeş olduğumuz için sana ne zaman yaklaşsam o umursamaz, ulaşılmaz maskenin ardındasın! Sana ulaşmaya çalıştıkça, karşılaştığım tek şey çok daha hızlı adımlarla geriye doğru koşan, dibe sürüklenen bir abla! Yetmedi mi kendini cezalandırdığın? İster kabul et, ister etme hayat devam ediyor ve sen kaybettiklerine odaklanıp hayatını, kazanabileceğin geleceğini çöpe atıyorsun!"
"Öyle mi? Neyi biliyorsun sen?" dedim sesimi biraz daha yükselterek. Madem girmemesi gereken yerlere giriyordu, ben de geri adım atmayacaktım. "Doğduğunda annen de, baban da yanında değil miydi? Daha sadece bir buçuk aylıkken, ölmüş bir anneye ve yıllarca gelir umuduyla yolunu gözlediğim, sadece rüyalarımda gördüğüm yüzü silik, var olmayan bir babaya sahiptim ben. Sahip miydim? Çocukluğum sahip olamadığım şeylere ait olmakla geçti. Gelecekten mi bahsediyorsun, Feray? Benim çocukluğumun katillerinin kanattığı yerlerdeki kan; ellerime, ruhuma bulaşmışken hangi gelecek benim için bembeyaz bir sayfa veyahut toz pembe hayallerden oluşabilir?"
"Arya," bu kez yumuşak bir sesle konuştuğunda elimi kaldırarak onu susturdum.
"Benim hayatta kalma yolum bu, anlıyor musun? Sürekli anladığını zırvalıyorsun ya, durum bu! Ben buyum! Bana normal bir çocuk olma hakkı tanınmadı ve ben de o yıkıntıdan kalanlarım sadece ve son iki yıldır yaşamanın benim için ne kadar ağır bir yük olduğunu biliyorsun, anladığını söylüyorsun ya! Yani tüm bu şeyler beni yıkmamışken babamın bir tokadı mı beni yıktı sanıyorsun? O en büyük darbesini çocukluğuma, hayallerime, anneme vurmuşken bir tokatın acısını mı hazmedemeyeceğim? Senden farklı olduğum için, babama senin gibi bir evlat olamadığım için özür dilemeyeceğim! Cezalandırmaya gelince Feray; kendimi ve babamı cehennemin en kavurucu, can yakıcı ateşiyle cezalandırma şansım olsaydı dahi o çocuğun iki damla gözyaşınla bile kıyaslanamazdı."
"Arya, seni üzmek istemedim. Ben cidden sadece yanında olmak istediğim için..."
"Eğer gerçekten bana şu an bir iyilik etmek istiyorsan beni yalnız bırak, uyuyacağım."
Sözlerimdeki keskin tını ve itiraza yer bırakmayan tonun aksine gözlerimde hıçkırıkları göz pınarlarına kadar dolmuş ama her gözyaşını içine akıtan bir kız çocuğunun hayaleti vardı. Acı çekiyordu. Acı çekiyordum.
Gözlerimi ona diktiğimde bana değil de karşıya baktığını gördüm. Feray ile bu tartışmaların sonu gelmiyordu, belki daha çok kusmam gereken şeyler olabilirdi, bazen ağzımdan çıkanları kulağım duymuyordu. Öfkesine yenilen biriydim. Ama Feray'a karşı her zaman daha kontrollü davranmaya çalışmıştım, elimden geldiğince. O kolay kırılan biriydi, dikkat etmeye çalışıyordum. Bunu açıklamak garipti. Hiçbir zaman ailemmiş gibi hissetmediğim o evde Feray bunu benim için kolaylaştıran tek kişi olmuştu. Zaman zaman benim sahip olamadığım hayata sahip olduğu için onu kıskanıyordum itiraf etmem gerekirse.
Bazı insanlar zordur, onları sevmek de zordur ben onlardandım. Feray buna rağmen beni sevmişti. Oysa evine yıllar sonra gelen, babasını paylaşmak zorunda kalacağı bir yabancıyı sevmek zorunda değildi. Bazı insanlar vardır sevmek çok kolaydır. Bir sebebiniz yoktur, sadece var olması bile sevmenize yeter. Feray da onlardandı.
"Yatıp uyumalısın. Ben de odama geçeyim, bir şeye ihtiyacın olursa haber verirsin. İyi geceler Arya," Sessizlikten sonra son kez bana baktı ve sonra arkasını döndü. Bu şekilde kırgın gitmesini her ne kadar istemesem de bir yandan da bunu başlatanın o olduğunu düşünüyordum. Babamı savunmamıştı belki ama kendi gördüğü gibi haklı tarafları olduğunu düşünüyordu. Bak babam deliriyor ama adamı sen delirtiyorsun Arya, demekten farklı değildi söyledikleri. Belki de tüm yaşadıklarımdan sonra delirmiştim ve babamı da delirtiyordum. Kime ne ki?
Herkesin ayakta kalma yolu farklıdır, benimki de buydu. Feray'dan farklı olduğum için de özür dilemeyecektim. "İyi geceler Feray," dedim sadece. Başını sallayıp arkasını döndüğünde hayal kırıklığına uğramış olmalıydı. Ama ben zaten buydum. Yaşadığım hayal kırıklıklarından geriye kalandım sadece.
Feray gittikten sonra bir süre ayakta öylece dikildim, içime dolan o piyanonun hüznüyle yatağıma kapanıp saatlerce deli gibi ağlamak istedim. Öyle bir oyuk açılmıştı içimde ve sanıyordum ki ağlarsam geçerdi. Sanıyordum ki uyursam biterdi. Ama bittiği falan yoktu, sadece gün geçtikçe daha da büyük bir delik olmaktan geri kalmıyordu.
Islanmış gözlerimi kısa bir süre lavaboda yıkadım ve ruh gibi bakan gözlerimle baktım aynadaki kişiye. "Kendi hayatını seçip ölmeme izin vermeliydin, anne." Diye mırıldandım aynadaki bomboş ama ıstırap içinde kıvranan aksime bakarak. Sesim bir yangına dökülen benzin gibiydi, daha da körüklemişti içime akıttığım alevlerden oluşan gözyaşlarımı.
Banyodan çıktıktan sonra gözlerim saate ilişti ve on ikiye beş olduğunu gördüm. Planımı devreye sokma vaktim gelmişti. Tüm bu saçmalıkların içinde Ilgaz denen serseriyle buluşmak zorundaydım bir de. Zaten odadan çıkarken asker bir hayli işkillenmişti, şimdi bu planı uygulayıp başarılı olamazsam maalesef bir B planım yoktu.
Bir de hafif bir biçimde başım dönüyordu, koca gündür bir şey yememiş olmama ve bu rüyaya bağladım. Bazen iştahsız oluyordum, kimi zaman da aksine oburlaşıyordum. Dengesiz bir bünyem vardı.
Kontrollü adımlarla çantama doğru ilerleyip içinden bir paket nescafe, rezene çayı ve uyku ilacını çıkardım. Çocukluğumdan beri sorunlu bir uyku düzenim vardı. Kimi zaman uykum epey sorun oluyordu ve ben de bu ilaçlardan alıyordum. Yerimi yadırgadığım zamanlarda genelde uyuyamazdım ve otele gelirken bunu göz önünde bulundurmuştum. Tabi işime kaçma girişimimde yaracağını nereden bilebilirdim?
Odanın içindeki ketıla banyodan su doldurdum ve fişe taktım. Masanın üzerinde duran bardaklardan birine rezene çayını, diğerine de nescafe döktüm. Nescafeli bardağa da bir tane uyku ilacı attım. Su kaynadığında bardaklara suları doldurdum ve kapıyı ellerim dolu açamayacağım için önce kapıyı açtım. Kapıdaki asker yaslandığı duvardan anında bana döndü. Telaşla silkelenip doğruldu. Nasıl da tetikte bekliyormuş hemen! "Arya Hanım kusura bakmayın ama çıkamazsınız."
"Ayol sen de ne evhamlı çıktın. Sakin ol, bir yere gittiğim yok." Diyerek masadaki bardaklara doğru yürüdüm ve ikisini de birer elime aldım. Aldıktan sonra tekrar kapıya geldiğimde adam bana anlamak istercesine bakarken bardaklardan içinde nescafe olanı ona uzattım. "Bu gece Albay'ın emriyle nöbet tutacaksın. Uyuyakalmayasın diye nescafe yaptım. İnsanlık hali uyur kalırsın bir de ondan azar işitme. Zaten benim yüzümden burada bakıcılık yapıyorsun, kendimi mahcup hissediyorum." Kim derdi ki az önce harabeye dönmüş kız böyle melek rolüne bürünmüş rol yapacak? Bazen kendime bile şaşırıyordum.
Adam bardağı eline aldığında bir hayli şaşırmış vaziyetteydi. Tabi bugün esip gürlememden sonra bu uysal kedi hallerim onu şoka uğratmış olmalıydı. Rolümüzün hakkını vermeliydik.
"Teşekkürler Arya Hanım, hafiften bir uyku bastırmıştı aslında." Diye tebessüm etti. Ben de kapının diğer tarafındaki duvara yaslandım. "Buraya kadar çıkabiliyorum, değil mi? Çayımı içene kadar? Merak etme bir yere kaçmayacağım. Zaten rezene çayı içiyorum, uyumama yardımcı oluyor. Bunu içip yatacağım." Diyerek gözlerimle elimdeki bardağı işaret ettim.
Rezene çayını dudaklarıma götürdüğümde bir an bana tereddütle baktı ama yine de duvara yaslanmama ses etmedi. O da bardağı dudaklarını götürüp küçük bir yudum aldığında içimden zafer çığlıkları attım. "Bugün de biraz sert çıkıştım size ve arkadaşınıza. Oysaki siz de emir kulusunuz. Zebani gibi adam Albay olmuş sonuçta. Üstünüz işte. Ne derse yapıyorsunuz. Size de yazık valla."
"Yok, estağfurullah. Albay'ın istekleri bizim için bir emirdir."
Hay tüküreyim Albay'ınıza! "Askeriyede, görevde falan da böyle mi?"
"Nasıl mı?"
Bardaktan içmeye devam ederken ben de şüphelenmesin diye muhabbet kurmaya çalışıyordum. Parmaklarımla bardağa hafifçe vurup ritim tutarken onu cevapladım. "Nasıl olacak canım? Cehennem zebanisi gibi? Kasıla kasıla yürüyüp emirler yağdırmasından bahsediyorum."
Böyle konuşmamdan hoşlanmamış gibiydi. Tabi Albay'ın arkasından konuşacağını düşünmemiştim zaten. Hafifçe öksürüp boğazını temizledi. Bir de utanarak başını eğse, yana çevirse falan al sana Yüzbaşı Ömer! "Babanıza kızdığınız için böyle söylüyorsunuz." Gibisinden bir şeyler geveledi. Ah, sevgili asker bu konuyu şu an açsak ben anlatana kadar yıllar geçer ve konu bittiğinde General olup çıkarsın. O yüzden hiç bunu tartışmayalım.
"Memleket nere?" diye sordum konu değişsin diye. Arada bir de koridoru kolaçan ediyordum. Rezene çayını da gösteriş olsun diye içiyordum umarım beni de daha fazla uyku bastırmazdı. Ava giderken avlanmayalım da. Daha doğrusu avcıya giderken... Ah, o serseri!
"Konya," dedi bir esneme eşliğinde.
"Gerçekten mi? Oraya hep gitmek istemişimdir. Nişanlınız da Konya'dan mı?" diyerek parmağındaki nişan yüzüğünü işaret ettim. Kendimi alkışlıyordum, muhabbet kurma işini iyi kıvırmıştım. Tabi sayılı dakikalarım kalmış olmalıydı, esnediğine göre artık uyuyacaktı.
"Ah, evet." Dedi parmağındaki yüzüğe bakarken. Bir an dalmış ve hüzünlenmiş gibiydi. Benden birkaç yaş büyük gibiydi ancak. Nişanlısının uzakta kalması onu üzüyor olmalıydı. "Üzgünüm, fazla meraklı ve boşboğazımdır." Dedim. Sesim garip bir şekilde ruhsuz çıkmıştı, sanırım en çok bu konu kafamı dağıtmıştı. Birini seviyordu, o da onu. Dünya üzerinde en güzel ve eşsiz bir şey olmalıydı. Nişanlısına en yakın zamanda kavuşmasını ve hep mutlu olmalarını diledim. Gerçekten de üzülmüştüm ve onu şu an kandırıyor olduğum için kendime lanet ettim.
"Hayır, estağfurullah. Düşünceli ve dikkatli birisiniz." Derken sesi git gide mayışmıştı ve gözleri kapanır gibi oldu, tekrar açtı. Gözlerini ovuştururken ben de esnemiş gibi yaptım ve yaslandığım duvardan doğruldum. "Fena uykum geldi. Ben gidip yatmalıyım, size de iyi nöbetler. Burada dikildiğiniz için gerçekten üzgünüm."
Bitmiş bardağı bana uzatırken tekrar gözlerini ovuşturdu. "Teşekkürler Arya Hanım. Zahmet ettiniz, iyi geceler."
Ona gülümseyerek içeri girdim ve kapıyı ardımdan kapattım. Suçluluk duygusu hissetmiş miydim? Evet. Ama yapsam yine yapardım. Asi kız Arya'dan ne beklenilirdi ki?
İçeride beş dakika beklediğimde uyumuş olurdu sanırım. Saat on ikiyi on iki geçiyordu. Bardakları masanın üzerine bıraktıktan sonra komodinin üzerindeki telefonu aldım. Mesaj gelmişti ve numara Ilgaz'ın numarasıydı.
Söz dinlemeyecek misin? Seni yola getirmemi ister misin, kedicik?
Mesajı dört dakika önce atmıştı. Baştan aşağı tehdit kokan bu mesajına yumruklarımı sıktım ve telefonu hafifçe yatağa fırlattım. Baş belası herif! Senin yüzünden türlü şaklabanlıklar, numaralar çeviriyordum. Babama yakalanırsam ne olacaktı? Olur da kontrol edeceği tutarsa? Gerginlikle saçlarımı geriye attırdım, daha sonra da yatağın ucuna oturup bir iki dakika bekledim. Sanırım artık uyumuştur ha? Yatağın üstünden telefonu alırken mesaj yazdım.
Geliyorum.
Ayakuçlarımda kapıya ilerledim ve tereddütlü bir şekilde kartı sokup kapıyı usulca açtım. Başımı uzatırken içten içe korktuğumu fark ettim. Duvarın dibinde uyuyakalmış olan askeri görünce bir an hem zafer duygusu hem de suçluluğu aynı anda hissettim.
Üzgünüm, genç asker. Ben herkesi hayal kırıklığına uğratırım, diye geçirdim içimden. Elimdeki telefonu üzerimdeki kapüşonlu siyah eşofman üstünün cebine atarken kartı da kotumun cebine sıkıştırıp kapıyı usulca çektim. Yan taraftaki odada olan Feray'ın çıkmasından korkuyordum.
Köşeyi dönene kadar diken üstünde gibiydim. Her an bir yerden babam çıkacak ve bozguna uğrayacağım diye endişeleniyordum. Merdivenlerden ineceğim için babamla karşılaşmayacağıma emin oldum, o merdivenleri kullanmazdı. Bu biraz rahatlamama sebep oldu ve hızlı bir şekilde beş katı indim.
Otelin lobisine geldiğimde kafama kapüşonu geçirdim ve yüzüme siper edip etrafa bakındım. Otele giren çıkanlar, girişteki deri koltuklarda oturan insanlar... Bir hayli kalabalık sayılırdı burası. Hatta ilerideki bar kısmından gelen müzik sesleri... Hareketli bir geceydi. Ama tabi ki bu gece içmeyecektim.
Baş belası serseriye bakınırken yanımdan geçen insanlar da tuhaf tuhaf bana baktı. Kafamdaki kapüşonu garipsemişlerdi sanırım. Beş yıldızlı otelin içinde kapüşonlu birini görmemişlerdi, belki daha önce. Diğer insanların klas ve şık giyimlerinin dışında benim paspal halime bir de kafamdaki kapüşon eşlik ediyordu. Serseri Arya'ya yakışır hareketler.
Tüylü şapkasının altından bana aşağılayıcı bakışlar atan ellilerindeki süslü kokona bir kadını görünce, "Hangimiz daha anormaliz, tüylü bamya?" demeden edemedim. Kadına gözlerimi kısıp sahte bir gülümseme gönderdiğimde gözleri şaşkınlıkla ve büyük bir dehşetle açıldı. Sağa sola bakındı ona mı diyorum diye. Bu şok ona bu gecelik yeterdi, ben önce şu serseriyi bulmalıydım.
Kapüşonlunun cebinden telefonu çıkardım ve yan taraftaki duvara doğru yürürken ona nerede olduğunu soran bir mesaj yazmaya başladım. Bu sırada yavaş ve kontrollü adımlar atıyor ve sadece elimdeki telefona bakıyordum. Birden kafamdaki kapüşonu birisi indirip kapüşondan beni çektiğinde adrenalim kanımda adeta çağladı ve telaş sinyalleri tüm bedenimde uyarı zilleri çalmaya başladı. Albay'a mı yakalanmıştım? Ah, olamaz! Çığlık atma isteğimi güçlükle bastırdım.
Nefes almayı bile unutmuştum. Kapüşonundan çeken kişi beni hızlıca arkamdaki duvara yasladığında Ilgaz ile göz göze geldim. Birbirine bastırdığı dudakları aniden açılıp bir kahkaha patlattığında dehşet içinde ona bakmaya devam ettim. Gözlerimle emin olmak istercesine etrafı taradım ve babamı görmeyince şiddetle atan kalbime ellerimi bastırıp derin bir nefes aldım. "Sen... Ah, ödümü kopardın!" Sertçe omzuna bir tane patlattığımda gülerek geriye sıçradı. Kapüşondan dolayı dağılan saçlarımı ellerimle gelişigüzel düzelttim ve hala pişmiş kelle gibi sırıtan uyuza ağzını burnunu kıracakmış gibi baktım. "Manyak mısın? Yüreğime iniyordu, teklifin için canlı kalmam gerekmiyor mu?"
"Haklısın, teklifim için nefes alsan yeter. Gerisi teferruat!" Dediğiyle gözlerim iyice açıldı ve tekrar omzuna vurmak için elimi kaldırdım, sonra vazgeçerek indirdim. Bu hadsiz sapığın seviyesine inmeyecektim.
Kollarımı göğsümde birleştirdim ve bıkkınlıkla bir nefesi dudaklarımdan dışarı bıraktım. Aynı zamanda etrafı taramaya devam ediyordum ve her an babam bir yerden çıkacakmış gibi tetikteydim.
"Seni giyinikken tanımam zor oldu. Hele ki kafandaki o şeyle, bir cadı süpürgen eksik."
Tekrar ona döndüğümde sabır dilenircesine yukarıya baktım. Benden daha manyak biriyle de karşılaşmıştım ya gözüm açık gitmeyecektim sanırım. "Her ne söyleyeceksen söyle, yoksa basıp gideceğim. Hayatımdaki dakikalardan çalıyorsun, böyle boş boş konuşurken."
"Daha fazlasını çalacağım." Dediğinde ne demek istediğini anlamadığım için kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Az önceye göre ciddileşmişti ve kendinden oldukça emin gibi konuşmuştu. Ah, yine midemdeki kasılma hissi! Odaya çıkmadan kesinlikle bir şeyler yemeliydim. Bunu unutmasam iyi olacaktı, yoksa midemin durumu hiç hayra alamet değildi.
"Ne demek bu?" diye sordum.
"Teklifimden bahsediyorum," diyerek yanımızdaki duvara yaslandığında göz kırptı. İçime bir öküz oturur gibi oldu. Daha fazla zamanımı çalacağını söylemişti. Yani? Düşündüğüm gibi sapık bir teklifte bulunacak kadar alçalmazdı umarım? Böyle olmamasını umarak yüzüne baktığımda kirli sakallarını sıvazlayıp beni tepeden tırnağa inceledi. "Eh, yapabilirsin sanırım. Fazla bir potansiyel görmesem de,"
Ah, ne güzel bu kez ayağımda bir elbise değil de kot pantolon vardı. Dizimi kaldırıp ayağına sert bir biçimde tekme indirdim. Dehşet içinde gözlerini açarken acımaya benzer bir ses çıkardı fakat dudaklarını çabucak kapatıp dişlerini dudağına geçirdi. Bir eliyle sol bacağını hafifçe ovuştururken hala bana, biraz şaşkın biraz öfkeli bir ifadeyle bakıyordu.
"Hiç bakma öyle, erkekliğine vurmadığım için teşekkür etmelisin." Diye gayet açık sözlü konuştuğumda bu kez onu daha büyük bir ölçüde şaşırtmış olmalıydım. "Ayağını denk almanı öneririm avcı, ava giderken dikkat et de avlanma."
Duvarın arkasından çıktım, yürüyüp giderken bu adamın teklif ya da diyeceği her neyse duymak istemiyordum. Bana ne yapacağımı söylenilmesinden hiç hoşlanmazdım. Tamam, ortalığı karıştırdığımı babamın duymasını istemiyordum, Albay ile bir korku seansını daha geçirecek güç de yoktu bende ama...
Sol bileğimi tutan bir el beni kendine çektiğinde yüzüm dönük bir şekilde Ilgaz'ın göğsüne çarptım ve neredeyse burun buruna geldik. Onun kızıl kahve gözlerindeki yakıcı cehenneme benim ruhumdaki yakıcı lavlar eşlik etti. Gözlerini gözlerime mühürlerken yeşil gözlerimin onun kahvesine bulanacağını bile zannettim bir an. Ne o bakışlarını çevirdi, ne ben. Sanki inatlaşan iki küçük çocuk gibiydik.
Bileğimdeki elini elimin içine kaydırdı, ve biraz daha kendine doğru çektiğinde yüzüm boyun girintisine yaslandı. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum? Ama hareketlerimiz, bu birbirini tamamlayan eylemler de neyin nesiydi böyle? "Gidemezsin," diye fısıldadı bedenim büyük ölçüde ona yaslıyken ve aramızdaki ellerimiz hala birleşikken. "Ben git demediğim sürece hiçbir yere gidemezsin." Yüzüm boyun girintisindeyken yüzünü hafifçe bana doğru eğip kulağıma bu kelimeleri fısıldadı.
Otelin ortasında içinde bulunduğumuz bu son derece saçma yakınlık durumu, beynimin bazı yerleri hala tetikteymiş de, sonunda beni rahatsız edebildi. Elimi, elinden çekip omzuna yerleştirdim. Yüzüm boyun girintisine gömülmüş, burnuma dolan cezbedici, parfüm ve sigara karışımı kokusu ciğerlerime teneffüs ederken ben de fısıldadım. "Asi nehrini bilir misin, tersine akar? Onun gibiyim işte. Bana git dediğin sürece hiçbir yere gitmem, ama gitme dersen asiliğim bu ya ortadan kayboluveririm." Diye fısıldadım.
Boşlukta olan elini belime kaydırırken, omzunun hafifçe sarsıldığını hissettim. Sanırım dediklerime gülmüştü. Belimdeki parmakları kapüşonumun altındaki sırtımda geziniyordu. Ama sanki rüyamda o sırtı açık elbisedeki çıplak tenime dokunuyormuş gibi hissetmiştim. "Peki ya senin unuttuğun bir şey yok mu? Ben bir avcıyım. Tersine aksan bile dalgalarla boğuşurdum ben de," Belimdeki eli daha da aşağılara doğru indi, sırtımın alt kısmına. "Ben de kışkırtılmaya hiç gelemem mesela. Serseri değil miyim huyum kurusun bana yapma dersen daha çok yaparım. En sonunda avımı pençelerimin arasına alırım, ne kadar zaman alırsa alsın." Eli kalçama geldiğinde durdu, elini kalçamda hissetmek beynimde havai fişek patlıyormuş gibi bir etki yarattı.
Başımı hızlıca çekip, omzuna yerleştirdiğim elimle onu ittirdiğimde aramızda birkaç santimlik bir mesafe kaldı. "Hatırlatırım, pençeleri olan bendim. Bir kediciği avladığını sanırken dikkat et de bir kaplana av olma."
Ne kaplan ama! Sesin neden kedi mırıltısı gibi çıkıyor Arya? Halbuki bir kaplan gibi kükremeliydin!
Yine güldü, bu lafımın üzerine. Ama gülüşü gözlerine ulaşamamıştı, o gözlerde yoğun bir şeyler vardı. Sanki gözlerinden okuyabilirdim, onun da kafasında bir mahzeni vardı; dar, kimi zaman serin çoğu zaman kuytu ama karanlık hıçkırıkların duvarlarda yankı yaparak yine kulaklarına battığı ve bu yüzden boğazına kadar susmak zorunda olup yuttuğu kelimeleri var olan bir mahzeni vardı. Ya da bu birkaç saniyede düşündüğüm şey benim koca bir aptallığımdan ibaretti.
Gözlerini, gözlerimden çektiğinde gözleri arkada bir noktaya takıldı. Öyle bir baktı ki... Bakışlarından tüm hayatını, tüm duygularını bir deftere dökülen kelimeler gibi yazabilirdim satır satır. Acı çekmiş ve hala kanaması bir türlü durmayan yarası olan böyle bakardı. İki zıt duyguyu benliğine aynı anda kabul edip o kaosun içinde paramparça olan biri ancak böyle bakardı.
Sevgi ve nefret. İkisi birleşebilirlerdi kimi zaman bir ortak noktada. Sevginin kolu kanadı kırılır, nefretin ise heybeti git gide artar, sevgiyi kollarının arasına alır ve bir intikam yemini fısıldardı.
Nereden mi biliyordum? Hala içimde birbirine iki zıt duyguyu büyük bir yangında közlemeye çalıştığım birisi vardı. Onu artık sevmek istemiyordum, bu beni tüketiyordu. Ondan artık nefret de etmek istemiyordum. Bu içimdeki özleme büyük bir tezat oluşturup onu parçalara ayırıyordu.
Sonra bir bakıyordum ki özlediğim gözleriyse gözlerimden yaşlar akıyordu, özlediğim kalbiyse, kalbimde kırmızı bir gülün dikenleri kalbime batıyor ve o gülü de kalbimi de kırmızıya boyuyordu. Kana bulanıyordu, kan pompalayan kalbim. Ama içinde büyük yıkımlar, gözyaşları, acı inleyişler biriktirilen kana bulanıyordu. Kalbim, oturmuş buna ağlıyordu. Eğer özlediğim ruhuysa, arafta kalmış ruhumun parmak uçlarımdan çıkıp gitmek istediğini hissediyordum onun yanına. Çok can yakıcı çığlıkları vardı ruhumun, kulak tırmalayıcı hıçkırıkları, sessiz sessiz iç çekişleri ve bir de öyle yüreğimi titreten susuşları vardı ki... Arafta kalmış ruhum beyazlığı bile değil de tamamen karanlığa çekilmenin hayalinde kavruluyordu.
Sesini özlemişsem, sesim çıkmıyordu. Söylemek istediklerimi harf harf yutuyordum, boğazım gırtlağıma kadar söyleyemediklerimle doluydu. Gülümsemesini özlemişsem ondan sonra dünya üzerinde kim kaldıysa gülen, tüm gülüşlerini silmek, o kahkahalarında onları boğmak istiyordum. Eğer ki özlediğim bana sarılması ise... Vücudumdaki tüm kemikler etime batıyordu, onun yokluğunu hatırlatmak istercesine. Her gün daha derin yaralar oluşturuyorlardı, ona sarılamadıkça.
Göğüs kafesinde atan kalbinin sesini tekrar duymak için kendi benliğimden, kendimden, canımdan, ruhumdan bile geçebilecek olan ben... Ben onu affedemiyordum.
Affetsem; sanki kafesinden bir kuş özgür kalıp uçacaktı, affetsem belki hapishane camından bakan biri kayan kuyruklu yıldızı görebilecekti.
Belki de Feray haklıydı. Cezalandırıyordum. Onu cezalandıramadığım için kendimi cezalandırıyordum. Öldüğü için kendimi cezalandırıyordum.
Başımı arkaya çevirdiğimde otelin lobisinde dikilen ve bize bakan çifte ilişti gözüm. Onları bekliyor muydum bilmiyorum ama öyle farklı duygu değişimleri vardı ki kafamdaki mahzende, kalbimdeki odacıklarda, ruhumun kendi kazdığı mezarında...
Özge ile Murat bize bakıyorlardı. Özge'nin bakışları sonbaharı anlatıyordu sanki, o her zaman donuk bakışlı kahvelerden şimdi sonbahar yaprakları dökülüyordu birer birer, öyle bir hüzünle bakıyordu. Şaşkınlık da hayat bulmuştu gözlerinde. Doğrudan Ilgaz'a baktığını gördüm.
Murat'ın koyu renk gözlerinde ise vuku bulan tek şey öfke kırıntılarıydı. Ilgaz'a baktıktan sonra yanındaki nişanlısına döndü ve elini elinin içine aldı. Sanki elini, elinin içine hapsetti, kaçıp gitmesin diye.
Özge ve Murat ile aramızda mesafe de olsa Özge'nin zor bir biçimde yutkunduğunu gördüm. Bakışlarını hemen önüne çevirdi. Ve yine o donuk maskesini yüzüne taktı.
"Görüşemiyoruz Arya, inan ki seni çok özledim. Ama sana karşımıza taşınan yakışıklıdan bahsetmeliyim! Nereden başlayacağım bilmiyorum ama sebepsizce sizin yerinize taşındılar diye uzun zamandır ona soğuk davranıyordum da bugün fark ettim, Arya bu çok garip bir his. Kalbimde kanat sesleri işittim sanki..."
Özge'nin bana ortaokul zamanlarında yazdığı mektuptaki satırları hatırlayınca başımı yavaşça Ilgaz'a çevirdim. Bizim evimizde yıllardır o oturuyordu, Özge'nin de mektubunda sevdiğini söylediği çocuk o olmalıydı! Ah, evet şimdi hatırlayabildin Arya! Deminden beri bana yaklaşması, söyledikleri, elimi kavraması, beni ona yaslaması onları en başından beri gördüğü içindi demek ki. Parçalar kafamda yavaş yavaş yerine otururken o an sevgiyle nefretin ortak paydada buluştuğu intikamın ne olduğunu kavradım.
Unutmak.
Elinde bir silgi varmışçasına geçmişin her ayrıntısını silmek ve üzerine yeni yazılar yazmak. Diğer yazılanların izleri tamamen silinmese bile yazdıkça daha da görünmez olmalarını sağlamak. Ben silmeye çalışmıştım elbette, kendimce bir şeyler de karalamıştım. Bir türlü olduramamıştım.
Şimdi içimde yepyeni bir his vardı. Murat Atahan ve Özge bana bir şekilde zarar vermişti. Ilgaz ise az önce beni kullanmıştı ya da teklifi her neyse beni daha da kullanacaktı. Ama unuttuğu bir şey vardı. Ben Asi Nehri gibiydim, tersine akardım. Ve bu intikam oyununda benim rolüm av olmaksa tersine akar, dağıtır ortalığı yine avcı olurdum. Ilgaz'ı avucumun içine alacaktım, ne kadar sürerse sürsün. Özge'ye ise bana yaşattığı acıyı yaşatacaktım. Murat Atahan'a da oklarımı saplamaktan geri durmayacaktım ve üçü de bu intikam oyununda satranç tahtasındaki taşlar gibi önümde bir bir devrilirken ben sadece tek bir şey isteyecektim.
Sevdiğim adamın zihnimdeki mahzeninden azat olmak, kalbimin odalarını özgür kılmak ve ruhumu araftaki mezarından kurtarmak.
İsmimin anlamına yakışır bir biçimde annemin söylediği gibi sahnemde intikam ya da acı dolu şarkımı söylerken yapayalnız olsam bile bir şah gibi devrilmeyecektim. Onlar beni anlamasalar bile sahnemden inmeyecektim. Kimse yıkamayacaktı beni, kimse acılarımın üstüne daha fazla benzin dökemeyecekti. Bu sefer her yeri ben ateşe verecektim. Bu sefer Asi Nehri gibi tüm kuralları yıkmaya, tüm gemileri yakmaya tüm benliğimle razıydım.
Cennetse, cennet. Cehennemse, cehennem. Ucunda azat olmak varsa ben her halükarda yanmaya hazırdım.
not: Hatalarım varsa affola. Bölümün bir çok yeri değiştirildi ve daha da uzun bir bölüm olacaktı kafamdaki kurguya kadar. Şu an bile yorumlarda bölümler fazla uzun derken ben de burada bölmek istedim. Daha da uzatıp okuyucuları delirtmeyeyim :)Yoksa bölümde teklife ve bazı konulara da değinirdim ama uzunluk mevzusu için diğer bölüme kaldı. Lütfen bölümle ilgili, görüşlerinizi belirtin, yorumları gördükçe ilham alıyorum. Uzun yazma konusunda da bölerek okuyabilirsiniz, başka ne diyebilirim bilmiyorum. Şimdi lütfen, güzel ve bölümle ilgili görüş belirten uzun bir yorum ha? Onlara bayılıyorum çünkü. Umarım sadece okuyup geçmez, siz de bu bölümde ruhunuzdan bir şeyler bulursunuz. Seviliyorsunuz. Sağlıcakla kalın! :)
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro