Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

47. BÖLÜM: "ESAS KIZ"


Bölüm şarkısı: Charlotte Cardin | Main Girl

Sınır: +115 Oy +200 Yorum

47. BÖLÜM: "ESAS KIZ"

Uykunun kollarından sıyrılırken gözlerimi yavaşça araladım, titreyen kirpiklerimin arasından gözlerimin buluştuğu ilk şey odaya vuran gün ışığı oldu. Gözümü tekrar kapayıp elimin birini gözkapaklarıma götürdüm ve hızlıca ovuşturdum. Gözlerimin üzerindeki elime başka bir el temas ettiğinde aniden duraksadım, elim, yüzümün kenarından başımın altındaki yastığa düşerken gözlerimi tekrar araladım. Onun parmakları yavaşça gözlerimin kenarında, sonra yanağımda gezinirken başımı yana doğru çevirip ona baktım.

Yatakta yan dönmüş pür dikkat beni inceliyorken aynı zamanda yumuşak dokunuşları yüzümü turluyordu. Her bir dokunuşu, yüzüme hapsolan gözleri, dağılmış saçları, aralık kalın dudaklarından dışarı bıraktığı sıcak nefesi, çıplak gövdesi bana dün geceyi hatırlatırken gülümsememe engel olamadım. Bedenimi tamamen ona doğru, yatakta yan çevirdiğimde parmakları bu kez daha yavaş bir şekilde dudağımın kenarını okşuyordu. Kahveleri çocuksu bir mutlulukla parlarken gözleri kısıldı ve dudakları yukarı kıvrıldı. "Günaydın minik kaplan,"

"Günaydın," diyerek gülümsediğimde aramızdaki elimi kaldırıp parmaklarımı yavaşça dağılmış olan saçlarının önüne yerleştirdim ve onları özenle düzeltmeye koyuldum. "Rahat uyuyabildin mi?" diye sorduğunda bakışlarımı saçlarından yüzüne indirdim. Yüzündeki muzip gülümsemeyi gördüğümde dudaklarımdan ufak bir kıkırtı kaçmasına engel olamadım, ardından hemen toparlandım. Parmaklarımı saçlarının arasında gezdirmeye devam ederken sahte bir ciddiyetle cevap verdim. "Evet, oldukça rahat. Peki ya sen?"

"Aslında..." Başını eğip açıkta kalan çıplak omzumun üzerine yoğun bir öpücük bıraktı, içimi titreten bir öpücük... Bu öpüşleri aklımı başımdan alıyordu. "Oldukça az uyudum ama bugüne kadar uyuduğum en güzel uykuydu." Sesindeki baştan çıkarıcı yoğunluk ve aynı zamanda muziplik dün geceyi tekrar, oldukça net hatırlamama ve ister istemez biraz utanmama neden olmuştu. "Ne zaman uyandın?" diye sordum aramızdaki bu garip elektriği dağıtmak adına. Ama o başını iyiden iyiye boynuma gömmüş ve dudaklarıyla oraya küçük öpücükler bırakmaya başlamıştı. Bu sırada parmaklarım da ensesindeki saçlarında oyalanıyordu.

"Hmm..." Sıcak dudaklarını kulağımın arkasındaki dövmeme bastırdığında nefesi kulaklarımda dolaştı, hafifçe boynumu kısarken elini üstümüzdeki ince çarşafın üzerinden belime attı. Beni oldukça çabuk bir hareketle altına aldığında ufak bir çığlık dudaklarımdan döküldü. Onun üstündeki çarşaf tamamen açılırken üzerimdeki ona bakmamak adına başımı daha dik bir konuma getirip tepemdeki tavana diktim gözlerimi. "Bir saat oldu sanırım uyanalı." Diyerek beni cevapladığında başımın yanındaki yatağın yüzeyinden elleriyle kuvvet almayı bıraktı ve tamamen bedeniyle üzerime uzandı.

Üzerimde hala bir çarşaf olsa bile yine de her şeyi netçe hissettiğimden çok rahat olduğumu söyleyemezdim. Tanrım, dün geceki gibi kalp ritmimin düzeni yine bozulmaya başlamıştı. "Niye beni uyandırmadın?" diye sorarak üzerimdeki bedeninin varlığından kafamı uzaklaştırmayı, başka bir şeye odaklanmaya çalışmıştım. Çünkü yıllardır oldukça umursamaz bir yapısı olan ve kolay kolay heyecanlanmayan ben için bu durum bayağı yeniydi. Bu heyecanla nasıl baş edeceğimi bilmiyordum.

Kulaklarımı ufak ama canlı kahkahası doldurdu. Ona baktığımda kısılan gözlerini iyice kapayıp alnımın üzerine bir öpücük bıraktı, aynı zamanda saçlarımı yastığın üzerine doğru yavaşça geriye ittirdi. "Neden uyandırayım ki? Seni uyurken izlemeye bayılıyorum."

Hep yaptığı gibi kalbimin yine şeker kıvamında erimesine neden olmuştu. Derin bir iç çektikten sonra doğrulup dudağına kısa bir öpücük bıraktım, ardından geri çekilip kusursuzluğu ile kalbimi daha da hızlandıran yüzüne baktım. "İstediğinde romantik olabiliyorsun demek, bak bunu öğrendiğim iyi oldu." Kısık sesle gülüşü yine kulaklarıma ninni gibi dolarken ellerimi geniş, sert omuzlarının üzerine yerleştirdim. Dudaklarını alnımdan şakağıma, oradan da çeneme doğru gezdirirken bu tüy gibi dokunuşları beni hiç olmadığım kadar mutlu ediyordu. "Dün gece de birbirimiz hakkında birçok şey öğrendik bence, sence de öyle değil mi?" İmalı muzipliği beni bir kez daha utandırırken omzuna yavaşça vurup onu üzerimden ittirdim.

"Dün gece öğrenmedin ama acıktığımda ne kadar huysuz olduğumu öğrenmişsindir diye tahmin ediyorum bu zamana kadar. Ve şu an fena acıktım." O, yatağın yanına düşerken üzerimdeki çarşafı daha sıkı tutarak doğrulmaya çalıştım. Yatakta daha fazla kalırsak dün gece hakkında konuşmaya başlayabilirdi ya da belki de... Tekrar... Zaten buna hevesli olduğunu anlayabiliyordum. Neredeyse sabaha kadar sürmüştü. Evet, dün gece onun hakkında gerçekten birden fazla şey öğrenmiştim. Elbette yatakta iyi olduğunu tahmin edebiliyordum ama beklediğimden de mükemmel olması... Sanırım, kendimi duşa atmalıydım çünkü hala uçuyormuş gibi hissediyordum.

Doğrulduğum için çıplak kalan sırtımı, kasıtlı olarak baştan çıkarıcı bir yavaşlıkla okşamaya başladığında omzumun üzerinden ona baktım. Dilini alt dudağında gezdirirken parmaklarını boynuma çıkardı. "Hatırlıyorum, kedicik. Pikap'ta çalıştığın bir gece, saat sabahın dördüydü muhtemelen... Karnım acıktı diyerek resmen kafamı ütülemiştin. Sanırım seni susturmanın hiçbir yolu olmadığını ilk kez o zaman tam anlamıyla fark etmiştim. Yiyecek bir şeyler bulmak için neredeyse tüm kasabada açık bir yer bulmak umuduyla turladığımı biliyor muydun? Sonunda bulmuştum, Pikap'a geri geldiğimde ise prensesimiz mışıl mışıl uyuyordu. Sonra ne oldu biliyor musun? Öfkeden hepsini oturdum kendim yedim."

İşte şimdi gülme sırası bendeydi. Kahkahalarımı dizginlemek için ellerimi karnıma yerleştirdiğimde başımı iki yana salladım, sonra tekrar omzumun üzerinden ona baktım ve bilmiş bir ifadeyle sırıtmaya devam ettim. "O bir intikamdı, patron. Serkan ile arkandan iş çevirdim diye bana adeta köle muamelesi yaptın günlerce. Gaddarlığının bir bedeli olmalıydı, değil mi? Eh, en azından boşa gitmemiş, sen afiyetle yemişsin. Arabanın yaktığı benzin parasını muhtemelen maaşımdan keserdin ama dur bir dakika... Maaş almıyordum, değil mi?" Gözlerimi sahte bir şaşkınlıkla açtıktan sonra onun da güldüğünü görünce dayanamadım ve eğilip yanağına bir öpücük kondurdum.

"Kötü bir patron olsaydım..." Bu kez beni üzerine doğru çekti. Ellerim omuzlarının üzerinden yatağa yaslanırken saçlarım onun alnına döküldü. Burnunu yavaşça burnuma sürttükten sonra dudaklarıma doğru fısıldadı. "O saatte senin için yollara düşmezdim, kedicik." Elleri, belimi sımsıkı kavradı, parmaklarının belime saplanışının her saniyesini hissettim. Başını yastıktan kaldırıp bana doğru yaklaştığında başımı geriye çektim. Beni öpemediği için kaşları anında çatıldı, huysuz bir ifadeyle bana bakmaya başladı. Dudaklarımı birbirine iyice bastırıp gülümsememi boğmaya çalıştım. Kucağında oturur pozisyona gelip bacaklarımı gövdesinin iki yanından yatağın üzerine yerleştirdim. Ellerimi çıplak, sert, pürüzsüz gövdesinin üzerinde usul usul gezdirirken başımı sağ omzuma yatırdım, bu kez dişlerimi gösterecek kadar canlı bir gülümseme ile baktım ona. "Ne oldu, gün ışığı?" Onun da dudakları yukarı doğru kıvrılırken gözlerindeki pırıltılar ile gözlerimin içine baktı, ardından belimdeki ellerini sırtıma doğru götürüp kollarını tamamen bedenime sardı.

Gün ışığı... Eminim şu an yüzümdeki gülümseme daha da genişlemişti. "Hiç, mutluyum sadece. Ayrıca, küçükken anneannem bana bazen 'gün ışığı' diye seslenirdi. Çok garip... Yani duymayalı çok uzun zaman olmuştu, üzerinden milyon yıl geçmiş gibi hissettim şu an."

"Küçükken daha çok gülümsüyordun demek ki... Çünkü herkese böyle gülümseseydin, onların da aklına ilk gelen şey bu olurdu. Aralık perdelerden odaya bir anda vuran gün ışığı gibi gülümsemen. Aydınlık, parlak ve insanı sebepsizce mutlu eden. İzlerken vaktin nasıl geçtiğini anlayamayacağın kadar da büyüleyici."

Bir elimi karnından yavaşça göğsüne oradan da omuzlarına çıkarırken parmaklarım vücudunun her bir noktasını ezberlemek ister gibi telaşsızdı. Yavaşça, göz temasını kesmeden ve beklemediğim bir ustalıkla yüzümü onunkine yaklaştırdım. Hala karnında duran diğer elimi de gövdesine çıldırtıcı bir yavaşlıkla sürterek boynuna doğru götürdüm. Gözleri hafifçe kapanırken kirpiklerinin gölgesi böylelikle elmacık kemiklerine düştü. Şeffaf ojeden dolayı parlayan tırnaklarımı boynuna sinsi bir sırıtış eşliğinde sürttükten sonra göz kapakları yavaşça titredi. Ardından sırtımı saran kolları gevşerken birkaç saniye sonra ellerinin gayet becerikli bir şekilde üzerimdeki çarşafı sıyırdığını fark ettim. Parmaklarımı tırnaklarımla beraber dün geceki eserim olan morlukların üzerinde yaramaz bir şekilde gezdirirken gülmeden edemedim. "Uslu dur, Avcı. Bu kez Av olma sırası sende."

Tabi ki de uslu durmadı. Vücudumdaki çarşafı ellerini tenimde hissetmeme neden olacak kadar yavaş bir şekilde belime kadar indirdi. "Bence rolleri paylaşabiliriz," diye fısıldarken bakışlarının odağı açıkta kalan göğüslerim oldu. Odanın içi oldukça aydınlıkken bu dün geceden daha beter bir ateş basmasına neden olmuştu. Fakat ilk seferkindeki gibi stresli sayılmazdım. İlk kez birlikte olana kadar yaşadığım stres ve heyecan kalbimi neredeyse durma noktasına getirmişti. İster istemez panik, endişe ve korku çok fazlaydı. Ama neyse ki beklediğimden çabuk adapte olmuştum dün gece.

Saçlarımın ucu yanaklarını okşarken başımı sol omzuma doğru eğip boynundaki elimi yanağına çıkardım, ardından baş parmağımı kalın, alt dudağının üzerinde gezdirmeye başladım. Gözleri kapanıp açılırken belimdeki ellerinin tutuşu sertleşti ve beni bir anda kendine daha da bastırdı. Birbirimizi hissedebileceğimiz kadar sert bir şekilde.

Omzunu sertçe tutan elimi bir çırpıda ensesine götürüp başını aynı acelecilikte yakaladım ve ensesindeki saçlarını kavradım. Yüzünü, yüzümün hizasına kaldırırken aynı zamanda yataktaki bedeninin de bana daha fazla temas ettiğine emin oldum. Dünyadaki tüm tatlardan daha güzel olan dudaklarında gezinen parmağıma sert bir öpücük bırakırken başımı geriye attım ve güldüm.

Ellerinin aşağılara kaydığını anladığımda bu kez ona sahte bir kızgınlıkla baktım. "Ama hiç söz dinlemiyorsun,"

"Körle yatan şaşı kalkarmış," Ardından kendi söylediğine kendi kahkaha attı. Edepsiz ellerini, vücudumdan uzaklaştırıp başının üzerinde sabitlediğimde kahvenin en yakıcı tonu olan gözleri şaşkınlıkla kısa bir an açıldı. "Bu kadar sabah eğlencesi yeter, artık yataktan kalkma vakti," diye söylendiğimde başını bilmiş bir ifadeyle iki yana salladı. "Kim demiş?"

Bileklerini yakalayan ellerimi kolayca savuştururken ben ne olduğunu anlamadan bileklerimi bu kez o kavradı, kendi yataktan doğrulurken bir anda beni yatağın ayakucuna doğru hafifçe fırlattı. Refleksle kapattığım gözlerim açılırken kısa bir an bakıştığım tavandan sonra görüş açıma o girdi. Kollarım, yatağa savrulan saçlarımın iki yanında kalakalırken yavaşça ve yüzündeki muzip gülümsemesiyle üzerime yerleşti. Gülümsemesinden dolayı aralık olan dudaklarını boynuma kapattığında ona yer açmak adına başımı geriye attım ve sağ elimi saçlarının arasına yerleştirdim. Ilgaz, boynumu ıslak öpücükleri, dili ve dişleriyle süslerken ses çıkarmamak adına dudaklarımı birbirine bastırdım. Tıpkı dün geceki gibi dili ve dudakları boynumdan aşağılara doğru kayarken derin, titrek bir nefesi dudaklarımdan dışarı salıverdim. "B- Beyza... Belki de beni merak etmiştir. Onu arasaydım..."

Ilgaz, beni duyuyormuş gibi değildi, dudakları göğüslerimde oyalanırken bakışlarımı beyaz tavana diktim. Yaşadığım hazdan dolayı gözlerimi kapayıp birkaç saniye sonra geri açtığımda kanımda çağladığını hissettiğim heyecan dalgası yine tüm bedenimi esir almıştı. "Seninle ilgili çok fazla kirli düşüncelerim var. Bırak şimdi, Beyza'yı, Buğra'yı." Dili ve dudakları bu kez karnıma doğru ıslak bir hat çizerken bedenim bir yay gibi gerildi. Bu defa iki elimi birden saçlarına geçirdiğimde aklımı kaybedecek gibi hissettim, çünkü git gide aşağılara inen dudakları bana hiç yardımcı olmuyordu.

"Yarın gideceksin zaten." Kesik nefeslerinin arasından duyulan cümlesi kısa zaman da olsa unuttuğum gerçeği bana tekrar hatırlatmıştı. Dudaklarından dışarı kısık bir inleme bıraktıktan sonra devam etti. "Bugün sadece ikimize ait olsun." Hüzün kalbimin üzerini yoğun bir sis tabakası gibi kaplarken karnımın altına bir öpücük bıraktı. "Sadece bir gün... Başka bir şey düşünmeyelim." Diye fısıldarken sıcak nefesi tenime döküldü.

Ellerimle saçlarını daha fazla kavradım ve başını bedenimden kaldırıp yüzüme bakmasını sağladım. Yüzündeki dağılmış, hüzne bulanmış ama hala bunu gizlemek için uğraştığı belli olan ifadesi beni de darmadağın etti. Parmaklarımla saçlarının önünü tararken buruk bir gülümseme ile baktım ona. "İstemezsen gitmem. Okul benim değil, babamın umurunda."

Elleri yavaşça bacağımı okşadıktan sonra onları, ileriye, belime uzatıp çenesini de karnımın üzerine yasladı ve başını eğdi. Onu daha hiç bu kadar masum ve savunmasız gördüğümü hatırlamıyordum. Yaklaşık on – on beş saniye boyunca sessiz kaldı. Sadece parmakları belimin üzerinde küçük daireler çizdi. İlk başta çenesi yaslıyken daha sonra yüzünü tamamen karnıma gömdü. Sıcak dudakları tekrar karnıma yakıcı bir öpücük bırakırken dikkatini çekebilmek için saçlarını okşamaya devam ettim. "Ilgaz, ne dediğimi duydun mu? Laf olsun diye değil, gerçekten istemezsen gitmem. Her şey fazlasıyla karmaşık ve böyle bir zamanda... Kısa bir süre için de olsa... Seni bırakıp gitmek istemiyorum."

"Hayır." Başını iki yana sallarken kirli sakalları da hafifçe tenime battı ve bu huylanmama neden oldu. Fakat oldukça net bir sesle sarf ettiği 'hayır'dan dolayı huylandığıma dair bir tepki de gösteremedim. "Sadece bir hafta ya da biraz daha fazla Arya. Bu kadar zaman birbirimizden uzakta kalmaya dayanabiliriz. Ama bu kadar zaman ayrı kalmamak adına sırf benim yüzümden tüm okul yılını yakman... Buna dayanamam. Bu büyük bir bencillik, bunu istemem de. Bir ay değil, bir yıl değil, beş yıl değil. En fazla on gün. Sonra hiç ayrılmamışız gibi tekrar kollarımın arasında olacaksın. O kadar süre buna katlanabiliriz."

"Elbette. Ama gitmek için çok yanlış bir zaman, yani Doruk, Beyza, sen..."

"Kalmak için de öyle." Diyerek sözümü kestiğinde huysuz bir ifadeyle başımı yataktan kaldırdım, o da yüzünü bana çevirdiğinde göz göze geldik. "Burada kalmanın bir yararı olmaz kimseye, tek zararı sana olur sadece. Herkes için elinden geleni fazlasıyla yaptın, lütfen artık kendini de düşün olur mu? En azından benim için."

Gözlerime gerçekten böyle olmasını istermiş gibi bakarken başımı sallamaktan başka bir şey yapamadım. Doruk için endişelendiğimden bahsetmedim, Murat'ın bir şeyler yapacağından nasıl korktuğumu da anlatmadım, içime çöken o huzursuz edici hissi de dile getirmedim. Kötü bir şeyler olsa da buna engel olabilecek güçte değildim. Murat Atahan, eğer birine zarar vermek istiyorsa ona nasıl engel olabilirdik ki? Bu kez benimle pazarlık yapacağını bile sanmıyordum, şu an benden de en az Ilgaz ve Doruk kadar nefret ediyor olmalıydı.

Bir süredir gizlemeyi başardığı karanlık tarafı saklandığı ininden yine ortaya çıkmıştı. Murat Atahan'ın şeytanları kafasının içindeki zindana öylesine yerleşmişti ki onun olduğu yerde merhamet de pişmanlık da aramak saçmaydı. Ilgaz'ın istediği gibi bir katil olduğu ispatlanıp hapse girmesi bile bizim için bir kurtuluş olmazdı. Dediği gibi o kaybettiği takdirde bizim de kaybetmemiz için hapisten de elinden geleni yapardı. Ondan kurtulmanın tek yolu... Onun tamamıyla ortadan kalkmasıydı.

İşte bu düşünceyle bir anda ürperdim. Zihnimin çatlaklarından sinsice aklıma doluşan bu tehlikeli düşünceyi savuşturmaya çalıştım fakat her zaman kötülüğe bir tık daha yatkınlığı olan yanım, ruhumun intikamcı ve daha tehlikeli olan tarafı bu düşünceyi ürkütücü bir şekilde sevmişti. Saniyeler boyunca ruhumun ayrı iki tarafının birbiriyle olan çatışması döndü kafamın içinde. Güçlükle yutkunurken, düşünceleri sanki somutlarmış gibi defetmek istediğimden elimi havada silkeledim. "Bu saçmalık," diye söylendim. "Bu tamamen saçmalık."

"Kısa bir zaman, bebeğim. Saçmalık falan değil, doğru olan bu." Ilgaz'ın sesini duymamla yıpratıcı düşünceler bir anda kırılan bir cam bardak gibi kafamın içinde savruldu ve dağıldı. Ilgaz, hala aynı konuda olduğumu zannetmişti. Tabi ki de ona, "Murat Atahan ölseydi her şey yoluna girerdi," temalı bir cümle kurmadım. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek isteyeceğim en son şeydi.

"Haklısın, doğru olan bu." Diyerek geçiştirdim ve konuyu kapattım. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatırken ellerimi yüzüme kapadım. Ellerimi, yüzümden saçlarıma doğru kaydırıp saçlarımı yatağa doğru geri ittirdim. Ilgaz, kafasını kaldırıp bedenini biraz daha yukarı kaydırdı. Yüzlerimiz birbirinin hizasına gelecek biçimde konumlandı bu kez üzerimde. Alnımda duran ellerimi, ellerinin arasına alıp yatağın iki tarafına ellerimizi sabitlerken konuştu. "Gülümsemeni seviyorum, onu benden saklama. Anlaştık mı?"

Derin bir iç çektim. "Anlaştık." Her şeyi bir kenara bırakıp ona gülümsedim. O var olduğu sürece, benimle olduğu sürece tüm her şeye göğüs gerebileceğimi biliyordum. Aşamayacağım tek şey onsuzluk olurdu. Bunu da aklıma getirmek, bunu düşünmek istemiyordum. Şu an mutluydum. Hatta hiç olmadığım kadar mutluydum. Benim baktığım pencereden hep kötü şeyler, acılar, umutsuzluklar görünmüştü bugüne dek, ilk kez pencereme güneş doğmuştu bu defa. Kara bulutları düşünüp güneşimi mahvetmeyecektim. O, artık hep penceremden gözükecekti. Başka türlüsüne izin vermeyecektim. "Ee, nerede kalmıştık?" dedim bu kez daha canlı bir şekilde gülümsediğime eminken.

Ona defalarca âşık olmama neden olabilecek bir gülüş dudaklarına yerleşirken kafasını hafifçe salladı. Bunu yapmasıyla saçları daha da dağıldı. Başımı ona doğru kaldırıp dudaklarımı, onunkilere değdirdiğimde beni ikiletmeden başını yavaş yavaş bana yaklaştırdı. Ellerimi, ellerinden çözdükten hemen sonra omuzlarımı elleriyle yatağa daha da bastırdı. Kalbimin ritimleri son sürat hızlanırken başımı tekrar yatağın yüzeyiyle buluşturdum. Dudaklarımızın birbirinden uzaklaşması sadece birkaç saniye sürdü. Burunlarımızın birbirine değmesinin hemen ardından hızlı ve sert bir biçimde dudaklarını, dudaklarımla buluşturdu. Ellerim ensesinde, çok sevdiğim saçlarında birleşirken öpüşme daha da hızlandı. Dili aralık dudaklarımdan yavaşça ağzımın içine süzülürken elini, başım yatağa yaslı olmasına rağmen başımın arkasına yerleştirdi. Beni daha da çileden çıkaracak biçimde saçlarımı kavrarken derin bir inleme benim dudaklarımdan onun dudaklarına çarptı.

Bu kez alt dudağımı, dudakları ve dişleri arasına çekiştirirken boynuna daha sert bir şekilde tutunup başımı yataktan kaldırdım. Doğrulma isteğimi anlamış olacak ki üzerimden hızlıca geriye çekilirken beni de kendiyle beraber yatak başlığının olduğu kısma doğru çekti. Dudaklarımızın kısa bir süre için ayrılması ikimizi de huysuzlaştırırken sırtını oldukça çabuk bir şekilde yatak başlığına sabitledi. Onun hızına ayak uydurmaya çalışarak kucağına yerleştim ve ardından bacaklarımı onun beline doladım. İkimizin çıplak olduğu gerçeği bir an beni utandırsa da ortamdaki yoğun tutku ve cinsel gerilimden dolayı neyse ki bunu göz ardı edebildim.

Öpüşmeye hız kesmeden devam ettiğimizde kontrolün bana geçmiş olması tutkuyu tüm damarlarımda hissetmeme neden oldu. Onu oldukça sert öperken başını yatak başlığına daha da yasladım. Dudaklarımız kısa bir an ayrılırken başını biraz daha yukarı kaldırdı. Kısılmış ve kararmış gözleriyle bana bakarken boynumdaki ve sırtımdaki elleri beni kendine biraz daha bastırdı. Bunu yapmasıyla dudaklarından kaçan iniltisini gözlerini kapatması izledi. "Benimle ilgili kirli düşüncelerin olduğunu söylemiştin?" diye mırıldandığımda alt dudağını dişlerimle çekiştirip ardından öptüm. Bu sırada kucağında kasıtlı olarak kımıldanıp ona daha fazla temas ettiğimde gözlerini biraz daha yumdu. "Siktir," diye soluduğunda bilmiş bir ifadeyle cıkladım. "Yalnız düşüncelerin değil, ağzın da oldukça kirli senin."

"Centilmen olmayan birinden beklenecek şeyler."

"Ah tabi ya nasıl unuturum!" diyerek alayla güldüm. Ardından dudaklarımı tekrardan onun dudaklarına bastırdım. Bu defa yavaş ama çıldırtıcı bir şekilde karşılık verdi bana. Dakikalar boyunca sakinliğimiz git gide silinip yok olurken vücuduma temas eden ellerinin hareketleri de hızlandı. Beni kucağından çevik bir şekilde yatağın yan tarafına yatırdı. Birkaç saniye içinde üzerime, bacaklarımın arasına yerleştiğinde yüzündeki sabırsız ifade istemsizce kıkırdamama neden oldu. Yüzümü yana eğdiğimde başımı iki yana salladım. "Sen de iyi alıştın ha!" Dudakları, boynumun üzerinde gezinirken "Hı?" diye sorarcasına konuştu. Boğuk sesi boynuma çarparken boynumu hafifçe kıstım ve ufak bir kahkaha attım. "Sabah sabah diyorum azgınlığın üstünde bakıyorum. Her şeyin bir yeri, bir zamanı var. Kahvaltı edecektik hani?"

Öpücüklerini boynumdan çeneme doğru kaydırırken homurdandı. "Ateşi harla sonra, sabah sabah ne azgınlığı bu de. Kahvaltı edebilecek durumda olduğumu sanmıyorum." Dediğinde neden bahsettiğini anlasam da bakışlarımı tavandan indirip ona bakmadım. Hemen ardından ekledi. "Ayrıca hiç mi sabah seksi diye bir şey duymadın?"

Gözlerim kocaman açıldığında bu kez bakışlarımı tavandan çektim. O da dudaklarını çenemden çekmiş, kollarından destek alıp yüzüme bakıyordu. Gözlerindeki muzip, serseri pırıltılar eşliğinde bana göz kırptığında elimle sertçe omzuna geçirdim, hafifçe geriye gitti. Kulaklarımı canlı kahkahası doldurmuştu. "Duydum da sen sadece duymuşa benzemiyorsun!"

"Yani... On dört yaşında değilim sonuçta."

Onu üzerimden bu kez tamamen ittirmeyi başardığımda neden bilmiyorum gerçekten sinirlenmiştim. Benim gibi kıskanç birine söylenecek şey değildi bu. Zaten midemin bomboş olmasından dolayı iyice huysuzlanmaya başlamıştım. Ilgaz'ın geçmişindeki kadınlarla sabah seksi yapması iması da sinirlerimi iyice bozmaya yetmişti. "Ne oldu şimdi? Ne dedim ki?"

"Bir şey deme, daha fazla bir şey deme. Ben duşa gireceğim." Çarşafı idareten üzerime geçirirken yatakta doğruldum. Ilgaz, dağılmış olan saçlarını elleriyle biraz daha dağıtırken bana anlamak ister gibi şaşkın bir ifadeyle bakıyordu. Bu haliyle masum gözüktüğünü söyleyebilirdim ama hayır bu bakışlara kanmayacak ve yatağa, yanına dönmeyecektim. Üstelik felaket karnım acıkmıştı. Birileri cinselliği, yemekten önde tutuyor olabilirdi ama benim bu denli karnım açken yemekten önde tutabileceğim hiçbir şey yoktu.

"Duşa mı? Ben de geleyim. Böyle bir durumdayken ne yapacağım?" diyerek dudaklarını birbirine bastırdı, bakışlarım karnından biraz daha alt kısma kayacak olduğunda hemen toparlandım ve yüzüme samimiyetsiz bir gülüş yerleştirdim. "On dört yaşındayken ne yapıyorsan şimdi de onu yapabilirsin, Ilgaz." Banyoya girmek için odadan çıkmadan önce yüzünü ekşittiğini ve kafasını sertçe, yüz üstü yatağa gömdüğünü gördüm. Homurtusu yastığa bastırdığı yüzünden dolayı boğuk duyulmuştu.

Kapıdan çıkmadan önce ona döndüm, ellerimle çarşafı tutmaya devam ederken başımı omzuma yatırdım. Kahretsin, ona asla kıyamıyordum. Ve kıyamadım da. Dudaklarımdan dökülen teklif bir anda oldukça cazip gelmişti. "Pekala benimle duşa gelebilirsin ama bir şartım var, kahvaltıyı sen hazırlayacaksın."

***

Ilgaz'ın arabasındaki radyoda hiç durmadan kanal değiştirirken Ilgaz'ın sağ eli direksiyondaydı, sol eli ise hemen yanındaki cama yaslanmıştı. Gözündeki siyah güneş gözlükleri çekiciliğine ve serseriliğine ayrı bir hava katmışken onu izlemekten kendimi alamıyordum. İçimde dolup taşan, tarifi olmayan bir mutluluk vardı. Yıllardır kendimi hiç bu kadar canlı ve enerjik hissetmemiştim. Hala kıkırdamama sebep olan duş, sakalaşmalarla geçen ve Ilgaz'ın maharetli elleriyle hazırladığı mükemmel kahvaltı... Her şey bir rüya gerçekliği gibiydi. Eşsiz, özel ve gerçek olamayacak kadar olağanüstü.

Ona kalsa koca günü evde geçirmek istemişti. Tabi evde durunca aklı yine başka yerlere kayacağından dışarıda vakit geçirmek bana daha cazip gelmişti. Beyefendiyi dışarıya sürükleyene kadar epey dil dökmüştüm. Yorgun olduğunu söyleyip durmuştu. Konu sevişmek, oynaşmak olunca hiç de yorgun olmuyordu ama. Neyse ki yarın gideceğimden olsa gerek daha fazla dil dökmelerime dayanamamış ve benimle dışarı çıkmayı kabul etmişti.

Radyoda durduğum kanallardan birinde bir zamanlar epey dinlediğim "Main Girl" şarkısı çalınca kanalı değiştirmekten vazgeçtim ve koltukta geriye yaslandım. Bu şarkının bende uyandırdığı his garipti. Tuhaflık ve sanırım bir parça burukluk hissettim. Onur, Özge'den hoşlandığını söylediği zaman bu şarkıyı dinleyip ağladığım geceleri hatırladım.

I'm the call at one, that you just wanna visit (Ben ilk seferde aradığın kişiyim, sadece ziyaret etmek istediğin)

I'm a call for some kinda like an exit to your main girl  (Ben aradığın, bir çeşit çıkışım asıl/esas kızına)

To your main girl, to your main girl  ( Asıl/esas kızına, asıl/esas kızına)

"O kızı ne kadardır tanıyorsun ki? Tiyatro kulübünde tanıştığın bir insanı ne kadar iyi analiz edebilirsin? Herkes oraya oyunculuk için gelmişken üstelik?"

Onur'un biraz önünden yürüyordum ki cümlelerimin alaycılığı dışında yüzüme yansımış olan hayal kırıklığını ve acıyı anlamasın. İçimde bir yer tarifsiz bir şekilde acıyordu. Nasıl iyi olacağımı, nasıl unutacağımı bilmiyordum. Tamam, başka birisinden hoşlanması da elbette yaralayıcıydı. Ama milyarlarca insan içinden bu nasıl o olabilirdi? Nasıl bir zamanlar en yakın arkadaşım olan Özge Cevher'e gönlünü kaptırmak üzere olabilirdi?

Yemin ederim, çıldıracakmışım gibi hissediyordum. Odama kapanıp saatlerce ağlamak ve tüm kaderime ağızlar dolusu küfürler eşliğinde isyan etmek istiyordum. Bu haksızlıktı. Böyle bir kalp kırıklığını hak etmemiştim.

"Sadece aynı kulübe gitmiyoruz," Sesi tekdüzeydi. Omzumun üzerinden ona baktığımda bana yetiştiğini, sadece bir adım gerimden geldiğini gördüm. Yüzümü ifadesiz tutmaya çalışarak ona baktığımda ellerini sırt çantasının askılarına geçirip başını gökyüzüne kaldırdı ve devam etti. "Özge, Rasim Arslan'ın üvey kızı. Hani şu ünlü iş adamı. Sevgili babam, Rasim Bey ile bir proje hakkında ortaklık düşünüyor sanırım. Şu ana kadar en az üç kez hep beraber yemek yemişizdir. Murat, bile geliyor bu yemeklere. Rasim Arslan, sanırım Murat'ın iş konusundaki zekasından etkilendi. Babamla, Murat'ın arası her ne kadar açık olsa da bu ortaklık işi için birbirlerine bir süre katlanmak zorunda kalacaklar sanırım."

Ona bakmayı kesip önüme döndüğümde adımlarım ağırlaşmıştı. Aynı Onur gibi sırt çantamın askılarına elimi geçirip sımsıkı tutarken taşlı yolda, olduğum yerde durdum. İçime bir anda dolan hüzün beni allak bullak etti. Rasim Arslan'ın üvey kızı mı? Özge'nin annesi ile babasının boşandığından haberim olmamıştı. Ben mahalleden taşınana dek, Özge sürekli anne ve babasının kavgalarından bunalıp bize kaçardı. O günler hala hafızamdaydı. Sosyete ve magazin ile ilgili hiçbir şey takip etmediğimden Özge'nin annesinin o adamla evlendiğinden de haliyle haberim olmamıştı. Özge ile irtibat koptu kopalı onunla ilgili hiçbir şeyden haberim olmamıştı ki. İçime çöreklenen hüznü, kafamın içinde yankılan o soru daha da körükledi. Çok üzülmüş müydü acaba annesi ile babasının ayrılmasına?

"Babasından bahsediyor mu peki?"

"Kim? Özge mi?" Onur yürümeye devam ederken ben de bu kez onun arkasından yürümeye başladım. Adımlarımı atarken dalgın bir ifadeyle yere bakıyordum. Kafamı kaldırıp biraz ilerimdeki Onur'a baktım tekrardan. Ellerini hırkasının ceplerine yerleştirmişken o da bana omzunun üzerinden baktı. "Babası genç bir kadın için terk etmiş sanırım onları. Pek bahsetmedi. Muhtemelen biraz sevgi ve ilgi eksikliği ile büyümüş. Anlatmadı pek ama anlamak için dahi olmaya gerek yok. Annesinin bir cadı olduğundan bahsetti gerçi, erkek arkadaşının Özge'ye uygun olmadığını söyleyerek sürekli başının etini yiyormuş."

"Erkek arkadaşı mı var?!" Yolun ortasında aniden durmuş, kontrol edemediğim bir ses tonuyla bağırırken yoldan geçen insanların bana olan garip bakışlarıyla silkelendim. Onur da birkaç adım ilerimde durmuş bana şaşkınlıkla bakıyordu. Elini siyah, dalgalı saçlarından geçirirken tereddütlü bir ifadeye büründü yüzü. "Yani bu kadar da büyük bir tepki vermeni beklemiyordum. O yaşta bir kızın, erkek arkadaşı olması çok mu garip?" Bu kez güldü. Tanrım, hoşlandığı kızın, erkek arkadaşı vardı ve gayet rahat bir ifadeyle gülüyordu? Kesinlikle, kafayı yemiş olmalıydı!

"Özge'ye ilgi duyduğunu, onu beğendiğini hatta bunun aşk olabileceğini söyledin ve bir erkek arkadaşı olması gayet normal bir şey öyle mi?"

Yüzündeki gülüş aniden soldu ve gözlerini kaçırdı. Ayaklarının ucunda arkasına döndü ve bir kez daha yürümeye devam etti. "Şöyle ki, ona açılacak değilim. Bunu söylemeye sanırım cesaretim yok. Hem gerek de yok. Bir şeyleri bozmaktan, belki de kaybetmekten korkuyorum. Hem ben kötü bir erkek arkadaş olurdum, öyle değil mi? Kim bu denli uğursuz birisini hayatına almak ister?"

"Ne saçmalıyorsun sen?" Çantamın askılarını tutarak peşinden koşturduğumda ona yetiştim ve uzanıp onu kapüşonundan yakalayıp çekiştirdim. Anında başını geriye yatırarak kahkahayı bastı. "Ya her defasında şunu yapma diyorum, yine yapıyorsun!"

"Gülme, ciddiyim ben! O laflar da neydi öyle? Kötü bir erkek arkadaş olurum, uğursuzum bilmem ne? Hayır, kaç kız sana bunu söyledi de böyle konuşuyorsun? Kendini her defasında küçük görmen sinir bozucu!" Kapüşonunu hala tutmaya devam ederken tersten bana bakıyordu. Yüzünü tuhaf bir ifadeye büründürdüğünde beni taklit ettiğini anladım. Kapüşonunu tutmayı bıraktım ve onu omuzlarından ileriye doğru ittirdim. "Pis-lik!"

"Gördün mü? En yakın arkadaşım bile bir pislik olduğumu düşünüyor. Beni senin kadar da iyi tanımayan kızlar ne düşünsünler? Sana çıkma teklif etsem sen bile kabul etmeyecekmişsin demek! Cidden kalbim kırıldı. Katlanılmaz biri olabilirim ama en azından tip olarak fena olmadığımı düşünüyordum." Her zamanki gibi dalga geçtiğinin sonuna kadar farkındaydım ama yine de kurduğu o cümle öylece kalakalmama, canımın acımasına ve bir kez daha en yakın arkadaşıma âşık olduğum için bundan utanmama neden oldu. En ufak bir espriye bile kafayı takacak kadar saçmalamaya başlamıştım. Keşke şu aptal kalbime Onur ile benim hiçbir zaman bir arkadaştan fazlası olamayacağımızı anlatabilseydim.

"Yüz ifadene bakılırsa tipten de kurtarmıyorum? Art arda yumrukları indiriyorsun, Arya Karayel."

Gülümsemeye çalıştım. Kendimi toparlamak adına derin bir nefes aldım ve şu dostların yaptığı gibi yumruğumu omzuna geçirdim, ardından doğal olmasını umduğum bir kahkaha attım. "Hiç olur mu öyle şey?" Elimi uzatıp siyah saçlarını dostça bir ifadeyle karıştırdım. Fakat kalbim, dokuz şiddetinde deprem gibi sarsılmaya başladığından hemen elimi geri çektim fakat yüzümdeki sırıtışı silmemeye gayret ettim. "Bu siyah saçlarına vurulacak birçok kız vardır eminim ki. Neden birkaç yaş küçük kızlara bir şans vermiyorsun? Kızlar, genelde kendinden büyük erkeklerle çıkmaktan hoşlanırlar."

Tiyatro kulübüne giden o muydu ben miydi emin olamadım. O an hayatımın rolünü oynamış gibi efor sarf etmiştim. Onur, bir süre bana düz bir ifadeyle baktı, ardından hafifçe güldü. Fakat samimiyetten yoksundu. Omuzlarını indirdiğinde az önceki esprili hali gitmiş gibiydi. "Senin şu Anıl'dan etkilenmen gibi mi?"

"Hadi ama! Bin kez söyledim ona bir şeyler hissetmediğimi!"

"Gece araba yarışlarına gittiğin, flörtleştiğin, senden üç yaş büyük olan çocuktan etkilenmiyorsun demek." Bizim sokağa girdiğimizi fark ettiğimde Onur sokağın başında durdu, bir ayağını diğerinin önüne atıp düz bakışlarını yüzüme odakladı. "Seni öptüğünde de mi etkilenmedin?"

Bugün şok üstüne şok yaşıyormuşum gibi hissettim. Ama sanırım en sarsıcısı bu olmuştu. Kalbim boğazımda atıyordu sanki. Ellerim bir anda terlemişti. Gözlerimin yanmaya başladığını fark ettiğimde kendimi güç bela zapt ettim. Birkaç saniyeliğine algılarımın kapandığını bile düşündüm. Nereden bildiğini soramadım ama sanırım ona baktığımda ne demek istediğimi anladı. Gülümsedi. "Baban senin için endişelenmişti o gece, beni arayıp nerede olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Elbette bir tahminim vardı. Babana söylemedim tabi. Fakat yarış yaptığınız yere seni bulmaya gelmiştim."

Tepemden aşağı yakıcı bir şeylerin aktığına emin olurken hiçbir şey söyleyemedim. Açıklama yapmamı gerektirecek bir durum olup olmadığını bile bilmiyordum. Ne demeliydim? "Aslında ben sana deli gibi aşığım, Onur. Ama sen o gün bana Özge'den hoşlandığını söyledin. Aa bu arada Özge de çocukluk arkadaşım olur. Tabi sana bunu söylemedim. Üzüntüden ne hale geldiğimi anlayabiliyorsun, değil mi? Alkollüydüm, kafam bulanıktı ve Anıl da beni bir anda öptü, bir tepki veremedim." Bunları kafamdan geçirirken kendimi bir kez daha zavallı gibi hissettim.

Onur, sokaktan geçen bir taksiyi durduğunda anlamayarak ona baktım. Bana ders çalıştıracağını sanıyordum, eve bu yüzden benimle yürümüştü. Yine ne demek istediğimi anlamış gibi ben sormadan cevapladı. "Hatırladım da babam bu akşam yine mühim birileriyle yemek yiyeceğimizi söylemişti. Dediği olmayınca nasıl sinirlendiğini biliyorsun. Ders işini yarın akşam telafi etsek? Tabi birileriyle bir randevun yoksa?" İmalı cümlesi sinirlerimi iyiden iyiye bozarken, "Yok." Dedim umduğumdan da sert bir şekilde.

Taksinin kapısını açıp binmeden önce, "Yarın görüşürüz, o zaman." Dedi. Yüzüme bile doğru dürüst bakmamıştı.

Eve girdiğimde kapıyı ardımdan sertçe çarptım. Salona doğru koşarcasına girdiğimde mutfaktan çıkıp elindeki telefona bakan Feray'ın sesi duyuldu. "Ah, Arya! Sana bahsettiğim şu grup var ya yeni klip çıkarmışlar! İ-na-nıl-maz! Milyon defa izledim. Bak, benim beğendiğim olan var ya... Sana onu göstereceğim. Ama sakın âşık olma ha çünkü o benim!" Feray, çoşkulu bir ifadeyle telefonundan başını kaldırırken ben çoktan çantamı yere fırlatıp yürümeye başlamıştım. "Hey, ağlıyor musun sen? Arya! Ne oldu?!"

Feray'ın arkamdan seslenmesini umursamadan çatı katına kadar hızlıca, hiç duraksamadan çıktım. Odamın kapısını ardımdan kilitleyip kendimi yatağa bırakana kadar, gözyaşlarımın arasında açtığım ilk şarkı o gece defalarca dinlediğim şarkı oldu. Yüzümü yastığa kapayıp gözyaşlarımı yastığa akıtırken canımın bu denli yanıyor olmasından da, kendimden de, suçu olmamasına rağmen Onur'dan da nefret ettim. Sadece şarkının sözlerini dinledim, eşlik ettim ve de elimden gelen tek şeyi yaptım. Ağladım.

Don't leave me hangin' on, you mis- misunderstood me all along (Beni böyle bırakma, beni tamamen yan-yanlış anladın)

A fool to love you, a fool to love you (Bir aptal seni seven, bir aptal seni seven)

I'm a fool to love the pain (Bir aptalım acıyı seven)

"Arya?" Başımı pencereye ne zaman yasladığımı bile hatırlamıyordum. Camdaki görüntünün sabit kaldığını gördüğümde arabanın da durduğunu anladım böylelikle. Başımı camdan Ilgaz'a doğru çevirdiğimde gözlüklerinden pek anlamasam da sanırım bakışları endişeliydi. "Bir sorun mu var? Birkaç kez seslenmeme rağmen duymadın. İyi misin?"

"Özür dilerim." Koltukta doğrulup mahcup bir ifadeyle elimi saçlarıma götürdüm. "Pazartesi günkü sınavım bayağı bir zor. Konuları nasıl yetiştireceğimi düşünürken dalmışım."

"Yetiştirmek için geçen haftadan gitmen gerekiyordu..." Telefonu arabanın önünden alıp kotunun cebine sıkıştırırken ben de derin bir nefesi dudaklarımdan dışarı bırakıp arabanın kapısını açtım ve kaldırıma indim. "Final sınavına benzer şeyler sorarlar muhtemelen. Finale giren sınıf arkadaşlarının birinden notlarını iste. Özellikle çalışkan ve anlaşılır, sade özet çıkaran birisinden. Her zaman işe yarar."

Ilgaz, arabadan indi. Arabanın anahtarlarını da kotunun cebine sıkıştırdı. Arabanın önünden dolanıp yanıma geldiğinde kolunu omzuma atmış ve saçlarımın arasına bir öpücük kondurmuştu. "Benim sevgilim zekidir. Bir kez bile okusa eminim tüm sınavlardan geçecektir. Önemli olan sınıfınızın ineğinden notları almak."

Arabada aklıma gelen hatıradan tamamen sıyrıldım, dikkatim Ilgaz'a yoğunlaşırken gülümsemeden edemedim. Sağ elimi onun beline yerleştirdiğimde dışarıda ilk kez gerçekten sevgili gibi yürüdüğümüzü fark ettiğimden deminki tüm üzüntüm dağılmıştı. Bulutların üstündeymiş gibi hissediyordum şu an. "Sınıfımızın ineği not konusunda baya bir pinti desem?"

Sahilin olduğu kısma sarmaş dolaş bir şekilde girerken başımı usulca omzuna yasladım ve başımı gökyüzüne kaldırdım. Masmavi gökyüzündeki beyaz bulutların arasından görünen güneşe bakarken sınavlardan kalacak olmam umurumda falan değildi. Gerçek aşkı bulmuştum! Bundan daha önemli bir şey olduğunu düşünmüyordum. Sınav falan filan neden umurumda olsundu ki?

"Birinciliğini elinden alacak değilsin ki. Onu geçmen için sınav başına yüz üzerinden beş yüz falan mı alman gerekiyor?" Söylediği şeyle bir hayli eğlenmiş olacak ki neşeli bir kahkaha attı. Gökyüzünü izlemeyi bırakıp başımı yüzüne çevirdiğimde gözlerimi kıstım. "Ha ha ha. Salak değilim, sadece tembelim. Çalışsam ben de alırım seksen, doksan. Hatta çalışmama bile gerek yok. Sadece derslere girip dersi dinlesem alırım ben o notu. Boş versene, hiç sevmem ders, okul konuşmasını. Babamla yapıyoruz o muhabbetleri zaten, yeterli bence."

Beni, bedenine daha da yaslarken gülümsediğini gördüm. "Pekâlâ," Denizin kenarına doğru geçip o kısımda bir süre el ele yürüdük. Havanın canlı enerjisi, sahilde dolaşan çiftler, küçük çocuklar, aileler... Her birindeki gülümseyen ifade... Bir zamanlar hayali bile oldukça uzak bir ihtimal olan biri. Ilgaz... Yani bir zamanlar sevdiğim kişiyle, böyle el ele denizin kenarında yürüyebileceğime ihtimal bile vermiyordum. Sanırım o zamanlar Onur'dan başkasını sevebilme ihtimalime bir türlü inanmadığımdandı.

Nasıl mümkün olmuştu, bazen düşünüyordum. Ona nasıl çekildiğimi, ne denli kapıldığımı ve onu nasıl böylesine sevebildiğimi... Üstelik, o da beni seviyordu. Kendisi söylemişti dün gece. Hala bir tarafım her şeyin böyle kusursuz ilerlemesinin garipliğini sorguluyordu. Mutlu olmak her zaman benim için yasak bir elma olduğundan mutluluğunun kapılarının benim için bu denli açılmış olması bazı zamanlarda inandırıcı gelmiyordu. Ama demek ki gerçekti, eninde sonunda herkesin hayatına 'o kişi' bir şekilde dahil oluyordu. Ben de yaşadığım tüm o acılardan sonra sonunda şeytanın bacağını kırmış olmalıydım.

Başımı omzuna iyice yaslayıp kolum ile koluna girerken gülümseyerek baktım ona. O da onu daha önce hiç görmediğim kadar mutlu görünüyordu. Bir ara babam beni arayınca kaşlarını çattı ve babamın arkasından bayağı bir söylendi. Bu haline gülmeden edemedim, çatılı kaşlarıyla oldukça tatlı gözüküyordu. Uzanıp yanağından öptükten sonra hafifçe parmağımı ona doğru salladım. "Tamam çok da abartma istersen, sevgilim. Sonuçta o benim babam ve arkasından sallaman da çok hoş değil. Ha dersen ki aynılarını yüzüne de söylerim, sizin için bir görüşme ayarlayabilirim?"

Ellerini havaya kaldırıp telaşla iki yana salladı. "Aman kalsın. Adam durup dururken bile benden nefret ediyor."

"Nefret sayılmaz sadece sana birazcık gıcık kapıyor o kadar."

"Gerçekten mi? Bu rahatlattı." Alaycı bir ifadeyle gözlerini devirdikten sonra ona bakmayı bıraktım ve o anda sahilin en sonundaki arka tarafta, kayalıklarla çevrilmiş olan bir gölü anımsatan denizin o kısmına geldiğimizi fark ettim. Vay canına, buraya gelene dek yürüdüğümüzü anlamamıştım bile! "Ilgaz! Buraya en son çocukken gelmiştim!" Ilgaz'ın kolundan çıkıp az ilerimizde kalan kayalıklara doğru koşturduğumda içime dolan nostaljik çoşku çok başkaydı. İçim tarifsiz bir biçimde kıpır kıpır olmuştu.

Ellerimi iki yana açıp tümsekte kalan o kayalıklara hızlıca koştururken Ilgaz arkamdan seslendi. "Yavaş ol!" Buradaki heybetli kayalıklar düştüğünüz takdirde kafa, göz yaralanmalarına hatta daha kötüsüne bile sebebiyet verebilirdi. Ama o an çocukluğumdaki o günler aklıma gelmişti ve kendimi burada koşturan Küçük Arya'nın peşinden koşturuyor gibi hissetmiştim. Sanki onu yakalayabilecekmişim gibi.

Kayalıkların üzerinde, geniş, orta kısımda durduğumda ellerimi iki yanımda serbest bıraktım ve uçsuz bucaksız duran, göz alıcı manzarada gezdirdim gözlerimi. Sanki burasının oksijeni bile bir farklıydı. Ciğerlerimi derin bir nefes ile doldururken gözlerimi kapattım. Gökyüzünde uçuşan kuşların cıvıltılarını duyuyordum. Her şey o zamanlardaki gibiydi. Buranın insana verdiği o huzur bile hala aynıydı.

Bir anda arkamdan bedenime dolanan kolları ve burnuma dolan kokusu ile gözlerimi araladım. Çenesini omzumun üzerine yaslamışken başımı çevirip ona bakma girişimim pek başarılı olmayınca başımı geriye, göğsüne yatırarak tersten ona baktım. Mutluluğum yüzüme de yansımış olmalıydı. "Biliyor musun, çocukken buraya geldiğimiz zamanlarda hep büyüyünce buraya âşık olduğum kişiyle gelmenin hayalini kurardım. Çünkü o zamanlar buraya hep sevgililer gelirdi, bir görsen sevgililer için özel bir yerdi sanki. Ben de çocuk aklıyla büyüyünce buraya sevgilimle gelmenin hayalini kurardım."

"Bak sen?" deyip anlamlı bir ifadeyle güldükten sonra çenesini biraz daha omzuma yasladı. "Sevgili Günlük, büyüdüğümde Mutluluk Kayalığı'na sevgilimle gideceğim. Çünkü tüm büyükler oraya sevgilileriyle gidiyorlar ve dudaktan öpüşüyorlar!" Ilgaz cümlesini bitirdikten sonra kahkahalarını dizginleyemedi. Dehşet içinde belimdeki ellerini çözüp bir adım uzaklaştım ve arkamı dönüp onun yüzüne baktım. "İnanmıyorum! Bunu da mı okumuştun?" Ellerimi yüzüme kapadığımda çocukken yazdığım şeylerden utanmıştım. O günlüğü imha etmeliydim!

"Hepsini okudum. O kadar fazla okumuş olmalıyım ki, senin yazdığını hatırlamadığın şeyleri bile hatırlıyor olabilirim."

"Bu haksızlık!" deyip homurdandığımda kayalıkların ucuna doğru ilerledim, hemen ardımdan gelip ellerini tekrar belime yerleştirdi ve dudaklarını başımın üzerine bastırdı. "Demek dudaktan öpüşmelerine özeniyordun?"

"Yedi, sekiz yaşlarındaydım!"

Başımı döndürebildiğim kadar döndürüp yüzüne baktığımda bilmiş bir ifadeyle sırıttı. "Sapık bir çocukmuşsun."

"Sizi hiç bilmiyoruz diye benden masum bir çocuk olduğunu hiç sanmıyorum!" Sesimi kalınlaştırıp bu sabah dediği şeyi taklit ettim. "Yani... On dört yaşında değilim sonuçta."

"Lafın gelişi bir cümleydi ya amma taktın buna. Merak ediyorsan, ilkokulda çalışkan, zeki ve biraz da zıpır bir çocuktum. Sekiz yaşında öpüşen çiftleri görüp özenmek aklıma gelebilecek en son şey olurdu herhalde. O zamanlar önümde oturan iki kızın saçlarına kalemtraş çöplerimi döküyordum en fazla."

"Çocukken de serseriymişsin!"

Düz bir kayalığa oturup sırtımızı da biraz yüksekte kalan yürüme kısmına yasladık. Güneş batana kadar şakalaşmalarımız, gülüşmelerimiz ve ısrarlarım sonucunda Ilgaz'ın çocukken yaptığı yaramazlıkları anlatmasıyla zaman oldukça çabuk geçmişti. Hava kararmaya başladığında sırtımı, Ilgaz'ın göğsüne yaslamıştım. O başını biraz daha kaldırmış ve ikinci sigarasından nefesler çekip dumanı yan tarafına doğru üflüyordu. "Serkan bizi buraya ilk getirdiği zaman, Doruk'un ne kadar korktuğunu görmeliydin. Düşecek diye ödü patlamıştı, tombul yüzü ve kısa saçları ter içinde kalmıştı ve nefes nefeseydi. Bana tutunurken neredeyse kolumu koparacaktı. 'Arya, beni bırakırsan düşerim.' Diyerek tüm bu dar yolu koluma yapışık yürümüştü." Aklıma gelen anıyla gülümserken, Ilgaz'ın göğsünün bir anda gerildiğini hissettim fakat bu kısa sürdü. Ardından anladığım kadarıyla sigarasını tekrar dudaklarına götürmüştü.

O günlerin anılarını hatırlamak hem güzeldi hem de acı. Yıllar sonra aynı yerden geçmişe baktığınızda aslında hiçbir şeyin aynı kalmadığını görüyordunuz. Ve şaşırıyordunuz da. Zaman ne kadar da güçlü bir şeydi. Bunca insanı bambaşka biri haline getirmişti. Yeri gelmiş, tüm sözleri bozmamıza neden olmuş, yeri gelmiş bize bir zamanlar kimler olduğumuzu bile unutturmuştu.

Özge, Serkan, Doruk, Beyza... Şu an dahi, o günlere ait buradaki neşeli kahkahalarımız berrak bir şekilde kulaklarımda çınlıyordu. Bu yüzden burasına "Mutluluk Kayalığı" demiştik. Özge ile ben koymuştuk ismini. İskelede oturmadığımız zamanlar, anneannemden habersiz bazen buraya gelirdik. İkimiz de üzgün olduğumuz zamanlarda çokça susardık. Denizi izlerdik, topladığımız küçük taşları sektirmeye çalışırdık bazen. Ben genelde babamın gelmeyişine, annemin olmayışına içerlerken o niye üzgün olduğundan pek fazla bahsetmezdi. Ama tahmin etmek güç olmazdı. Birbirlerinin zıttı sayılabilecek anne ve babasının kavgaları, o küçük yaşında onlardan bile daha fazla yıpratırdı onu. Bana göre o, benden kat be kat şanslı bir çocuktu o zamanlar. Annesi de babası da hayattaydı ve yanındaydı. İnsan diyordu ki yanımda olsunlar da her gün kavga etseler de önemli değil. Fakat bir ailedeki huzursuzluğun ne demek olmadığını bilmediğimden, onun ne kadar mutsuz bir çocukluk geçirdiğini o zamanlar tam anlamıyla kavrayamamıştım.

"Bir gün buraya sen, ben, senin sevgilin ve de benim sevgilim hep beraber de gelir miyiz Arya? Belki ileride Beyza da bu kadar utangaç olmaz ve onun da sevgilisi olur, onlar da gelir. Düşünsene Doruk da güzel bir kız bulup, onunla geliyor. Hayali bile çok güzel. Hep bir aradayız ve Mutluluk Kayalığı'ndayız."

"Ama Serkan'ı unuttun."

Yüzünü buruşturdu, elini bırak dercesine salladı. "O olmasa da olur. Hatta olmasa daha güzel olur." Özge, sanırım Serkan'a hiçbir zaman alışamayacaktı ve ondan hiçbir zaman hoşlanmayacaktı.

"Ama burayı bize o gösterdi. Dediğin gibi kötü biri değil ki."

"Pisliğin teki. Bak gör, büyüyünce daha da pislik ve iğrenç biri olacak. Hani şu yol kesen, hırsızlık yapan tekinsiz serseriler oluyor ya öyle olacak. Annem bundan emin."

"Annen sadece Serkan'a değil, bana da hastalıklıymışım gibi davranıyor. Ne yani ben de mi ileride yol kesip, hırsızlık yapan o serserilerden olacağım? Saçmalık!" At kuyruğumdan kurtulan saç tutamlarıma dudaklarımla üfleyip onları yüzümden uzaklaştırmaya çalışırken huysuzca Özge'ye baktım. "Hiç de bile. Annem, seni doğru dürüst tanımıyor ki. Boş versene, bazen gerçekten katlanılmaz biri oluyor. Kimseye söyleme ama bazı insanlar babamın çok sabırlı olduğunu söylüyorlar. Biliyorsun, annem biraz fazla şey..."

"Gıcık?"

Kaşlarını çatarak bana baktığında boşboğazlık ettiğimi fark ettim. "Kontrolcü." Diyerek düzeltti. Çok sık duyduğum bir kelime olmadığından, Özge'nin bir kez daha büyük insanlar gibi konuştuğuna emin oldum. Bazen onun benden sadece bir yaş büyük olduğuna inanasım gelmiyordu. Ayaklarını sallamaya başladığında bu kez tebessüm etmişti. "Ne dersin? Bundan bir on yol sonra... Sen, ben ve erkek arkadaşlarımız... Buraya gelir miyiz?"

Gülümsedim, bakışlarımı karşımızdaki denize çevirmeden hemen önce başımı omzuna yasladım. "Geliriz elbette."

Ben, çok uzun yıllar sonra buraya erkek arkadaşımla gelmiştim. Kim bilir belki de bundan birkaç yıl önce o da buraya erkek arkadaşı ile gelmiş olabilirdi. Muhtemelen, benim geldiğim kişiyle. Bir an elimde olmadan hemen yanımdaki kayalığa tırnaklarımı sürttüm. Boğazıma koca bir yumru oturmuştu. Biz o zamanlar böyle bir plan yaparken hayat bize bir taraflarıyla gülmüş olmalıydı.

"Bana söylemedin? Yani o andan önce söylemedin?" Ilgaz'ın sesini duyduğumda neden bahsettiğini anlamadım. Çenesini başımın yukarısına yaslayıp elleriyle de saçlarımın uçlarıyla oynuyordu. "Neyi?"

"Benden önce, başkasıyla olmadığını."

Neyi kast ettiğini anladığımda bedenim anlaşılır ölçüde gerildi. Yüz yüze olmadığımıza memnun oldum. Tamamen karanlığa bürünmüş olan, biraz aşağımızdaki denize vuran sahil ışıklandırmalarını bir süre izledikten sonra, "Bilmem, sohbet esnasında konuşulacak bir şey olduğunu düşünmemiştim." Diye cevapladım onu.

Ilgaz'a o andan daha önce söylemem daha iyi olabilirdi elbette, biraz hazırlıksız yakalanmıştı. Şüpheye düşmesi bir an orada bırakacağını düşünmeme neden olsa da neyse ki yüz milyonlarca 'Emin misin?' sorusuna aldığı "Evet," cevabından sonra ikna olabilmişti. Hayır, hiç olmamış olması bundan sonra da mı olamayacağı anlamına geliyordu? Her şeyin bir ilki vardı sonuçta. Üstelik, bunu sevdiğim biriyle gerçekleştirdiğim için de kendimi bir hayli şanslı sayıyordum. Nasıl emin olmayayım ki?

Bulunduğum ortamlarda tanıdığım bir sürü kız sadece o gece gördükleri insanlarla ilk kez birlikte olmuşlardı. Tamam, hiçbir zaman ilk öpüşme özeldir, ilk seks deneyimi özeldir kafasında kalıplar ile yaşayan bir insan olmamıştım. Hele ki ilk öpüşmemim hiç de özel olmayan biriyle olduğunu düşünürsek. Herkesin o kadar şanslı olduğunu sanmıyordum. Bir şeyi istiyorsam yapardım, istemiyorsam da yapmazdım. Benim mantığım bu olmuştu. Kendimi gerçek aşkıma saklayayım kafasında bir insan olmamıştım çünkü gerçek aşk saçmalıklarına inanmıyordum şu yaşıma kadar.

Onur öldükten sonra, kendimi kaybettiğim çok zamanlar olmuştu. Sadece bir süredir tanıdığım tipler ile takılmış, yarışlarda takıldığım çocuklar ile öpüşmüştüm. Hissizliğin kıyılarında gezinen birinin yaşayacağı türde ilişkilerdi her biri. Anıl ve bir iki çocukla ileri de gitmiştim lakin hiçbir zaman bedenime bir başkası dokunurken Onur'u düşünmeden yapamamış, bu yüzden de daha fazla ilerisi hiçbir zaman gerçekleşmeden hep bulunduğum yerden ve o çocuklardan kaçmıştım.

Dün gece ise Ilgaz'ın yüzünde Onur'u hayal etmemiştim, aklıma dahi gelmemişti. Ilgaz ile olduğu her zamanki gibi o an sadece Ilgaz ile ben vardık. Nasıl emin olmayacaktım ki?

"Çaktırmamaya çalışıyorsun ama ilk olduğu için sırıttığını fark etmedim sanma! Birbirimizden öncesi, sevineceğimiz ya da üzüleceğimiz bir durum olmamalı. Bu ataerkilce!"

"Bunu sen mi söylüyorsun?" deyip bir kahkaha attığında doğrulup onun yüzüne baktım. Kesinlikle, bugün onu daha önce görmediğim kadar keyifliydi. "Sabah seksini sadece duymadığımı ima ettim diye resmen burnumdan getirdin. Kendinden öncesi ile ilgilenmeyen Arya Hanım'a da bakın!"

"O başka, bu başka Ilgaz! Ne alakası var?"

"Ya ya tabi! Kanmam güzelim, kanmam. Basbayağı kudurdun."

"Ben de sana, senden önce başkalarıyla yaptıklarımı..." Cümlemi ağzımın içine yuvarlayan şey Ilgaz'ın dudakları oldu. Beni yakıcı dudaklarıyla sustururken ne diyeceğimi bile unuttum. Onun içimi titreten dudaklarına karşılık verdiğimde boynumu eliyle kavrayıp ona biraz daha dönmemi sağladı ve bu kez beni daha rahat bir şekilde öptü. Dudaklarımız ayrıldıktan sonra parmakları yavaşça yüzümü okşadı, gözlerime kızıl kahvelerini mühürlerken mutluluktan başım omzuna düştü ve kollarını boynuna sardım. "Sekiz yaşındaki dileğin gerçekleşti. Peki ya mutlu musun?"

Hatırlattığı şey ile dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Dudaklarımı, boynuna sürttüm ve mırıldandım. "Çok!"

"Bu arada bilmen gerek..." diye fısıldadığında ses tonu kulağıma bir ninni gibi dolmuştu. Kulağım kalbindeki tatlı melodiyi dinlerken söylediği şey belki de mutluluğun yaşanabilecek en üst sınırını yaşamama neden oldu. "Hiç kimseyle senle olduğum kadar mutlu olmamış ve bu denli yeniden var olmuş gibi hissetmemiştim."

***

"Ya emin misin Arya? Biz de gelseydik askeriyenin oraya kadar? Orada vedalaşırdık?" Apartman kapısının önünde durmuş, Beyza'nın benzer cümlelerini kırk birinci kez dinlerken bir kez daha sabırla gülümsedim. "Gerçekten gerek yok canım benim, askeriyeden hemen babamla gideceğim zaten. Otogardan olsa gelirdiniz ama boşuna gelmiş olacaksınız askeriyeye. Hem bir hafta on gün sonra yine tependeyim, uzun uzun vedalaşmamıza, bunu zorlaştırmamıza gerek yok."

Ilgaz, bavulumu arabasının bagajına yerleştirip ardından tek hamlede kapağı örttü. Tüm bu Beyza ve Buğra ile olan vedalaşma kısmında oldukça sessizdi. Göz ucuyla ona baktığımda bir dizini hafifçe ileriye kırıp sırtını arabasına yasladı, yine her zamanki gibi cebinden çıkarttığı şeffaf paketi yırtıp içindeki kürdanı dudaklarının arasına yerleştirdi.

"Öyle deme Arya, sadece birkaç gecedir buradaydın ama ev arkadaşlığımıza alışmıştım tekrardan. Tabi son iki gece Ilgaz'ın evinde değil de benle kalsaydın daha memnun olurdum ama..." Beyza'nın yanındaki Buğra, Beyza'nın kolunu hafifçe dürttüğünde Beyza, "Tamam be, bir şey demedim!" diye homurdandı. Buğra, kolunu onun boynuna dolayıp başına bir öpücük kondururken bana gülümsedi. "Merak etme Arya, sen dönene kadar huysuz Beyza'dan, eski uysal haline dönmesi için elimden geleni yapacağım."

"Şikayetçi olduğunu bilmiyordum?" Boynundaki kolunu ittirip ona buz gibi bakışlar atarken kollarını göğsünde kavuşturdu. "Gençler, hadi!" Ilgaz'ın ikazı ile Beyza huysuzlanmayı bırakıp bana döndü. Kollarını iki yana açıp boynuma doladığında yüzünü omzuma gömdü. Ben de kollarımı ince bedenine doladıktan sonra kumral saçlarının arasına ufak bir öpücük kondurdum. "Seni her gün arayıp, mesaj atıp rahatsız edeceğim ona göre."

"Biliyorum, biliyorum. Ben de aynısını yapacağım."

Bu kez konuştuğunda az da olsa sesi titremişti. "Resmen hiç arkadaşım kalmadı, tek başıma, arkadaşsız kaldım."

Sarılmayı bitirip geriye çekildiğinde başını eğmiş, burnunu çekmeye başlamıştı. Küçük yüzünü avuçlarımın arasına alıp başını kaldırdım ve yanaklarını küçük bir çocuk gibi sıktım. "Nerden çıktı bu? Herkes burada, ben de kısa bir zamanda döneceğim zaten."

"Doruk ile senden bahsediyor," dedi Ilgaz yanımıza geldiğinde. Ardından sitemkâr bir ifadeyle ekledi. "Bizi insandan saymıyorsunuz bakıyorum da Beyza Hanım. Biz neciyiz kızım?"

"Evlerimizin pencereleri bile birbirine bakıyor ama kaç kez bir çay, kahve içmeye, muhabbet etmeye geliyorsun sanki? Sözde küçük kız kardeşinim ama benimle doğru dürüst ilgilendiğin yok, anca Buğra ile gezip tozmamıza karış."

Beyza burnunu çekmeye devam ettiğinde Buğra, Ilgaz ve ben garip bir ifadeyle birbirimize baktık. Buğra dudaklarını ısırıp başını iki yana salladığında Beyza'nın huysuzluğunu abartmadığını da böylelikle anladım. Beyza'nın en yakın arkadaşı Doruk'tu ve Doruk'un değişimiyle onu bir nevi kaybettikten sonra üzüntüsünü başkalarına trip atarak çıkarıyordu.

"Bir şey diyeceğim, ne içiriyorsunuz oğlum bu kıza?" Ilgaz alaycı bir ifadeyle güldüğünde hızlıca arkamı döndüm ve ona ters ters baktım. Şakanın sırası değildi. Yüz ifademi fark ettiğinde gülmeyi kesip hafifçe öksürdü. Konuştuğunda deminki haline göre oldukça ciddiydi. "Tamam, bu akşam Buğra, sen, ben birlikte takılıyoruz. Çayları, çerezleri, her şeyi hazırla. Komşuma ev oturmasına geleceğim." Son cümlede gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığında ben de sırıtmadan edemedim. Yalnız benim burada olmayacağımı hatırlayınca bir anda tarifsiz bir hüzün içime çökmüştü. Arabaya binene kadar ağlamayacağıma dair kendime söz vermiştim. Şimdi ağlayıp onları da üzmemek adına kendimi tuttum.

"Hey, beni unutmayın! Kime ev oturmasına gidiyoruz? Ben de geleyim!" Sokağa giriş yapan Mercedes'in içinden inen Mete'yi gördüğümüzde Ilgaz gözlerini devirdi. "Bir şeyden de kusur kal."

"Kalbimi kırıyorsun yiğidim," Koşarak yanımıza geldiğinde davet gecesine göre kendini topladığını ve eski coşkusunu geri kazandığını düşündüm. Korumalardan yediği yumruğun izi de artık o kadar belli olmuyordu. Yine her zamanki gibi neşeli, haylaz ve espri doluydu. Eh, Mete depresyonu da en fazla iki gün sürüyordu demek ki. Kolunu, Ilgaz'ın boynuna doladığında hayattaki tek gayesi ona sataşmakmış gibi eliyle saçlarını bozmaya çalıştı. "Ne demişler? Kambersiz düğün, Mete'siz Ilgaz olmaz."

"Döl israfı mısın, ne derdin var saçlarımla? Siktir git şuradan!"

"Görüyor musun Arya? Biz hep böyleyiz, inişli çıkışlı, tutkulu bir beraberliğimiz var yıllardır." Mete, sinir etme görevini tamamladığından olsa gerek bana bakarak sırıttı. "Kıskanmalı mıyım?" diye onun esprilerine eşlik ettiğimde kendinden emin bir şekilde gülümsedi. "Herhalde bebeğim."

"Bebeğim diyen ağzını da, seni de itinayla si-"

"Bilirim, bilirim yaparsın yakışıklı. Bu bir tehdit sayılmaz, alışkın olduğum şeyler."

"Koduğumun malı! Bakıyorum, eski gevşek haline çabuk dönmüşsün. Hayırdır?"

"Özel bir şey yok. Bu sabah kalktım. Baktım havada mis gibi güneş var, kuşlar cıvıldıyor. Mevsimlerden yaz. Aynaya baktım, bir de ne göreyim? Uykudan kalktığımda bile felaket yakışıklıyım. Sonra döndüm dedim ki kendime, 'Koyayım depresyona.' Ben ki, yılların playboyu Mete Yakut, koskoca depresyonu saniyesinde dize getirdim! Onunla ilişkimiz de tek gecelik kaçamaklarımdan fazla uzun sürmedi. Hiç bakmayın öyle, çabuk sıkılan biriyim. Daha kaç gün depresyonda olacaktım ki?"

"O zaman git az ötede yaşa mani dönemini.*" Ilgaz, Mete'nin yanından arabaya doğru yürürken bana başını hadi dercesine salladı. Arkamdaki Buğra'ya dönüp kısaca sarıldım. "Şunların içindeki en mantıklı insansın. Hepsi sana emanet. Beyzoş'uma da ayrıca iyi bak," diyerek omzunu sıvazladım geri çekildiğimde.

"Hiç gözün arkada kalmasın Sarışın," diyerek lafa atladı Mete. "Buralar ve bunlar bana emanet. Özellikle Ilgaz'ım. İnan ki yokluğunu aratmayacağım." Gevşek gevşek güldüğünde onu ittirdim. Başımı iki yana salladığımda, arabanın kapısını açmış sabırsız ve sinirli bir ifadeyle söylenen Ilgaz'a baktım ve hemen ardından Mete'ye döndüm. "Onu haddinden fazla sinirlendirme yeter."

Ilgaz'ı sinirlendirmemek adına Mete'ye de hemen, kısa bir şekilde sarıldığımda kollarını bir koala gibi bedenime doladı. İşte, ben de bundan korkuyordum. "Özleyeceğim kız seni. Çabuk dön bak. Suratsız Ilgaz bir süreden sonra çekilmiyor, biliyorsun."

"Tamam, Mete. Ben de, ben de." Onu yüzümdeki gülümsememi bozmamaya çalışarak ittirdiğimde Ilgaz çoktan art arda küfürler etmişti. Hala Mete ile olan arkadaşlığımdan rahatsız olduğunu anlamak için müneccim olmaya gerek yoktu. "Mete hatırlat da geri döndüğümde öncelikle ebenden başlayarak seninle ve sülalenle itinalı bir sohbet gerçekleştirelim." Mete, Ilgaz'ın neredeyse ağzından köpürür gibi konuşmasından zerre etkilenmemiş ve de alınmamıştı. Onu özellikle sinir edecek bir şekilde gülümsedi. "Tabi ki. Biliyorsun, haşin erkeğim için her zaman vaktim vardır."

Ilgaz hariç hepimiz kahkahalara boğulurken Ilgaz'ı daha da delirtmemek adına diğerlerine el sallayıp hemen arabaya bindim. Mahalleden çıkana kadar Mete'nin arkasından söylense de neyse ki sonrasında sakinledi. Ama bu kez rahatsız edici bir şekilde sessizleşti. Gözünü yoldan ayırmadı. O, durgun bir ifadeyle akıp giden yolu izlerken başımı yanımdaki cama çevirdim. Aniden içimden yükselen yaşları başka nasıl gizleyeceğimi bilemedim. Henüz ayrılmadan bile onu özlemiş, kalbim şimdiden acımaya başlamıştı. Hele ki onu böyle durgun, üzgün görünce ifadesiz kalabilmek imkansızdı.

Askeriyenin dış kapısının hemen aşağısında arabayı park ettiğinde yine sessiz bir şekilde indik arabadan. Konuşmaya başlarsam ya da bir şey söylersem aniden ağlamaya başlayacakmışım gibi hissediyordum. Arabadan indiğimde kısa kısa, bir sürü derin nefesler aldım. Ağlamamalıydım, ağlamamalıydım. Göz açıp kapayınca dek kavuşacaktık.

"Ben bavulunu indireyim." Deyip sessizliği bozduğunda yüzündeki dalgın ve buruk ifadeye rağmen sesi sabitti. Oysa ki ben bunu başarabileceğimi sanmıyordum. Sadece başımı sallamakla yetindim. Ilgaz bavulu arabanın bagajından çıkarırken babamın jipi de askeriyenin oldukça büyük kapısında göründü. Ellerimi karnımın üzerinde birleştirip tırnaklarımla alakasızca oynadım. Keşke şu an bir an önce bitseydi. İçimdeki rahatsız edici his git gide büyürken dokunsalar ağlayacak gibiydim. Kendimi hiç olmadığım kadar kırılgan hissettim. Zaten hayatım boyunca vedaları sırf bu yüzden sevmemiştim. Vedaların ağırlığı ve yaşattığı hüzün beni darmadağın ediyordu.

"Tam zamanında." Babamın gür sesini duyduğumda eğdiğim başımı kaldırdım. Üzerinde üniformasının yerine lacivert bir gömlekle kumaş bir pantolon vardı. Fakat dimdik, sert cüssesiyle onu askeriyenin kapısında kim görürse görsün onun Albay olduğunu tahmin etmekte kimse zorlanmazdı. Ilgaz elindeki bavulla yanımıza geldiğinde hafifçe öksürdü ve boğazını temizledi. Babamla şu ana dek sayılı defa karşı karşıya gelmişlerdi. Fakat her seferinde ortamdaki gerginlik buram buram hissedilecek kadar yoğundu. "Merhaba, nasılsınız?" dedi zoraki bir nezaket ve onu daha önce hiç görmediğim kadar çekinmiş bir ifadeyle. Aylar öncesinde askeriyede babamın karşısında kükreyen o değilmiş gibi kasılmıştı. Başka bir zaman olsa bu haline gerçekten kahkahalarla gülerdim ama şu an içinde bulunduğum durumdan buna halim bile yoktu.

Babam, yüzündeki sert ve sarsılmaz ifadeyle kısaca Ilgaz'ı süzdü. "İyiyim." Ardından bakışları bana kaydığında babama ters ters bakmaktan kendimi alamadım. Nezaketen de olsa normal davransa ölürdü sanki. Bakışlarımı fark ettiğinde ardından ekledi. "Sen nasılsın?"

"Ben de iyiyim. Sorduğunuz için sağ olun." Bu rahatsız edici, saçma diyalog beni daha da gerdiğinden bavulumu, babama işaret ettim. "Sen bavulu al, bin. Geliyorum ben." Kısaca yüzüme baktığında kendimi sıktığımı anlamış olacak ki başını salladı. Bavulu, güçlü elleriyle kaldırdıktan sonra tekrar Ilgaz'a baktı. "Ona, İstanbul'dayken seninle telefonda vakit öldürmek yerine, derslerini geçmesi gerektiğini söyle. Belki seni dinler." Ardından Ilgaz'ın bir şey söylemesine fırsat bırakmadan yanımızdan uzaklaşıp arabasının yanına doğru yürüdü. Duymayacağı bir sesle, "Uyuz!" diye söylendim dişlerimin arasından. 

"Sorun değil. Bence ilerleme var, geçen sefer seni askeriyeye bıraktığımda hatırımı bile sormamıştı. Bu da bir gelişme sayılır." Ilgaz işi şakaya vurmak istese bile ben, babam bavulumu jipin bagajına yerleştirip arabaya binene kadar ona buz gibi bir ifadeyle baktım. Bazen gerçekten sinir bozucu oluyordu.

"Ben de şey... Gideyim artık." Ne diyeceğimi bilemediğimden bakışlarımı yere eğdim, o anda bayır aşağı inen motosikletin gürültülü sesi beni rahatsız ettiğinden kafamı kaldırıp baktım. Şaşırtıcı bir şekilde motosiklet biraz ilerimizde durduğunda kafasındaki kaskı çıkaran ve saçlarını hafifçe silkeleyen kişi adeta dumur olmama neden oldu.

"Do- Doruk?"

Ona gideceğimi dün gece mesaj atmıştım. İyi yolculuklar dilemiş, döndüğünde görüşürüz, demişti. Bu bile benim için sevindirici bir gelişmeyken buraya geleceğini hiç düşünmemiştim. "Burada ne işin var?" dedim o motosikletten yere atladığında.

"Gitmeden yakalamışım sizi. Yetişemesem, yolda önünüzü kesecektim. Baban bir hayli söverdi değil mi bana?" Beyaz dişleri görünecek kadar gülümsemişti. Masmavi, okyanusları kıskandıran gözlerinin eskisi gibi kısıldığını gördüğümde bir saattir tutmaya çalıştığım gözyaşlarım bir anda gözlerimden süzüldü. Boynuna atladığımda o da kocaman ellerini belime sarıp ayaklarımı yerden kesti ve beni havada bir iki kez döndürdü. Tıpkı yıllar sonra mahallede ilk karşılaşmamızdaki gibi. "Gelmeyeceksin sanmıştım," dedim beni yere indirdiğinde. Döndüğümden dolayı şimdi kendimi daha da sersem gibi hissediyordum. Şaşkınlığım hala geçmemişti.

"Söylesem sürprizi kalmazdı ki. Ama yüzünü güldürmek için yaptım, ağlayasın diye değil." Parmaklarıyla çeneme süzülen yaşları sildikten sonra ellerini kot pantolonunun cebine attı. Bir an yüzüme bakmak yerine yerdeki taşlara sabitledi gözlerini. "Yaptığım her şey için, şu Körfez Boyu'ndayken sana söylediğim tüm saçmalıklar için özür dilerim, Arya. Hiçbirini gerçekten hissederek ya da öyle düşündüğüm için söylemedim. Keşke sizi üzdüğüm tüm o zamanları geriye alıp hiç yaşanmamış yapabilseydim. Elimde olsa inan ki zamanı geri alırdım."

"Süper güçlerin olsa eminim ki yapardın. Ama artık... Artık tüm bunlar bittiyse ve aramıza döndüysen... Süper güçlere ihtiyacın yok ki. Ben seni affettim. Ama eminim ki biraz arkamızdaki en iyi dostunla işin ben kadar kolay olmayacak. İnadını benden iyi biliyorsun ama pes etme, olur mu?"

Başını onaylarcasına salladığında dolmuş olan gözlerini çaktırmamaya çalışarak sildi. "Elimden geleni yapacağım," Arkamıza kısaca baktıktan sonra başıma bir öpücük kondurup geriye çekildi. "Bir an önce git ve bir an önce gel. Aramıza çabucak dön, Sarı."

Doruk, motosikletinin yanına yürüyüp benden biraz uzaklaştığında o sırada Ilgaz ağır adımlarıyla yanıma geldi. Doruk'a kasıtlı olarak bakmadı. "Onu affedeceksin, değil mi? Gördün işte, o da pişman. Ben gelene kadar küslüğünüz bitecek, değil mi?" Parmaklarıyla kirpiklerimde olan ıslaklığı sildikten sonra "Şşt," diye mırıldandı. Kollarını belime dolayıp bedenimi göğsüne yasladıktan sonra yüzünü omzuma gömdü.  "Muhtemelen affedeceğim. On yıllık dostum, kardeşim... Üstelik Orhan Amca'nın bana emaneti... Ona sırtımı nasıl dönebilirim? Ama kırgınlığımın geçmesi için biraz zamana ihtiyacım var." Konuştuğunda sesi boğuk çıkmıştı. Aynı zamanda yorgun. Burnumu çektiğimde başımı salladım. Bunu duymak üzerimden tonlarca yük atmışım gibi hafiflememe neden olmuştu. 

Yaklaşık bir dakika boyunca birbirimize bir şey söylemeden sarılı kaldığımızda kendimi tutamadım, yine gözlerimdeki yaşlar hızlıca yüzüme döküldü. Geriye çekildiğinde tekrar ve sabırla gözyaşlarımı sildi. "Ağlamak yok, gün ışığı. Ne demiştik? Bundan sonra ağlamak yok."

Kahverengi gözlerindeki parıltılar her ne kadar onun gözlerinin de dolmak üzere olduğunun göstergesi de olsa başımı salladım. Eğilip alnıma dudaklarını bastırdı. "Bugün arabada çalan şarkıyı hatırlıyor musun?" dediğinde 'Main Girl' şarkısından bahsettiğini anladım. Çünkü arabada değiştirmeden doğru dürüst çalan tek şarkıydı. Tek yapabildiğim yine başımı sallamak olmuştu. Konuştuğum takdirde sesim ince ve çatlak çıkacaktı muhtemelen. "Benim hikayemdeki esas kız sensin, Arya. Bu yüzden..." Kurumuş dudaklarını yavaşça ıslattı, dudaklarını, dudağımın kenarına bastırırken kulağıma fısıldadı. Söyledikleriyle yaşları bir kez daha tek tek düşürdüm gözlerimden. Ona kavuşana dek hatırlamak istercesine ciğerlerime sadece kokusunu hapsettim.

"Bu yüzden bu kıza herkesten daha çok ihtiyacım var. Şimdi git ama sonra kollarımın arasına sığınmak için, dudaklarıma hayat vermek için, nefesime, nefesini karıştırmak için, kalbimin tam üzerine başını koyabilmen ve kalbimin, senin için attığını duyabilmen için... Bana çabucak geri dön kedicik, olur mu?"

..

*Mani dönemi : Bipolar bozukluktaki duygudurumun çok yükseldiği, hastanın aşırı coşkulu ve enerjik olduğu dönemdir. 

-  Evvet, bu upuzun bölümü nasıl buldunuz bakalım? Arya sonunda İstanbul'a gitti. Bundan sonra neler olur? Var mı tahminler? 

- Siz ne düşünüyorsunuz bu kapalı kutu Onur Atahan hakkında?

Öncelikle, sizleri ve burasını çok özlediğimi söyleyeyim. Biliyorum birazcık uzun bir zaman oldu. Elimde olmayan yoğunluklar ve birtakım olumsuzluklardan dolayı ister istemez ara biraz uzadı. Kafamı toplar toplamaz yazmaya başladım ve günlerdir sabahlayıp bölümü tamamlamaya uğraştım. Yaklaşık 9000 kelimelik bir bölüm olmuş, hikayenin şu ana kadarki en uzun bölümü sanırım. Uzayan arayı uzun bir bölümle telafi de ettiğimize göre sizden de ricam oylarınızı, yorumlarınızı, düşüncelerinizi eksik etmemeniz. Beni en çok yoran, yazmak için muhtemelen yüzlerce şarkı dinlediğim bir bölümdü. Geriye kalan bölümlerin sayısı azaldıkça yazmam da zorlaşıyor. Diyeceğim o ki yorumlarınızı okuyayım da birazcık motivasyon olsun bana. O halde görüşmek üzere, öpüyorum hepinizi. 

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro