Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

42. BÖLÜM: "SONUN BAŞLANGICI"


Bu bölümün şarkısı, en son dinlediğiniz ya da şu anda dinliyorsanız o şarkı olsun... Paylaşmak isteyen yorum bırakabilir, keyifli okumalaar

42.BÖLÜM: "SONUN BAŞLANGICI"

Ne önemli unutuyor insan. Yani o kişiyle gözleriniz birbirine değdiğinde, gözbebekleriniz birbirlerine kavuşmanın mutluluğunu yaşarken geriye kalan her şey bir anda anlamsızlaşıyor. Yine öyle olmuştu. Ufaktan ona sinirlenmeye başladığımı hissetsem de gözlerimiz birbirine değdiği anda kalbim yine ritmini hızlandırmış ve benim sınırlarımı yine zorlamaya başlamıştı. Nereye gittiğimiz, hangi günde olduğumuz, neden moralimin bozulduğunu bile unutuvermiştim. Sonra dakikalardır asık olan yüzünde çok ufak da olsa bir gülümseme belirdi. Yemin ederim adımı bile unutuyordum o gülümsediğinde. O gülümsediği zaman zannediyordum ki daha önce hiç acı çekmemişim, hiç kalbim kırılmamış, ölmeyi hiç dilememişim.

Daha önce diye bir şey bile yok sanki. En başından hep o varmış gibi.

"Bakışların dikkatimi dağıtıyor, sinirlenemiyorum da anasını satayım. Oysaki seni şu an omzuma atıp evime götürüp kapıyı üzerine kilitlememek için kendimi zor tutuyorum." 

Hah. Ben de Ilgaz ne zaman özüne dönecek ve mesele neyse dökülecek diye merak içerisindeydim gerçekten. Beni arabasıyla askeriyenin alt yolundan aldığı on beş dakikadır anlamlandıramadığım bir hoşnutsuzluk hâkimdi suratına. Ne beni öpmüştü, ne de konuşmaya çalıştığımda adamakıllı cevaplar vermişti. Bir şeye canı sıkılmıştı belli. "Yine ne yaptım?" dedim sesime yansımış olan keyifsizlikle.

Sırtımı arabanın koltuğuna yaslarken kollarımı göğsümün üzerinde birleştirdim. Dudaklarımın arasından sıkkın bir nefes döküldüğünde göz ucuyla ona baktım. Önümüze çıkan sapaktan dolayı direksiyonu sağa çevirirken bakışları önümüzdeki yoldaydı. Gözlerim gri tişörtünün sarmaladığı sert kollarına ilişti, ardından da derin bir nefes vermek için araladığı o kalın dudaklarına. Bu arabadaki daha önceki yakınlaşmalarımız aklıma gelince nasıl sakin kalabilirdim ki?

"Anlıyorum uzun süredir askeriyede kaldığından birçok kıyafetin eminim ki burada yoktur." Konuşmaya başladığında onunla ilgili samimi düşünceleri kafamdan uzaklaştırdım, başımı koltuğa yaslarken kulak kesildim. "Fakat yarısı olmayan bir gömleği giyecek kadar hiçbir şeyin kalmadıysa bana söyleyebilirdin. Evet, alışverişten pek hoşlanmam ama sana eşlik ederdim."

Dudaklarından dökülen sakin ama son derece ciddi cümlelerin içinde geçen yarısı olmayan gömlek kısmına takıldığımdan bakışlarım direkt olarak üzerime gitti. Kolsuz, göbeği açık, etek kısımlarının uçları bağlanmış mavi gömleğime bakarken ani bir aydınlanma yaşadım. Demek beni görür görmez surat asması bu yüzdendi!

"Üzerimdekinin nesi var? Ben halimden gayet memnunum. Ama alışverişe çıkacak olduğumda seni çağırmayı aklımda bulunduracağım." Keyfim biraz daha yerine gelmişti. Yani ben başka bir mesele var diye içten içe kuruntu yapmıştım, şu kısacık sürede terk edilme düşünceleri bile zihnimin bana düşman olan kısımlarında kendini göstermişti. Neyse ki böyle bir şey değildi.

"Doğru soru şu olmalıydı: Üzerimdekinin nesi yok? Cevap veriyorum, mesela açıkta kalan vücudunu örtecek diğer yarısı."

Baya baya ciddiydi de. Kıyafet konusu gibi bir saçma konuda kıskançlık göstermeyecekti değil mi? Kahretsin, ben böyle şeylerden nefret ederdim! "Ilgaz, abartma. Alt tarafı belimin hizasında bir gömlek. Yaz mevsiminde böyle bir şey giymemden daha doğal bir şey yok. Böyle saçma bir meseleyi tartışma konusu haline bile getirmeyelim bence." Oldukça sakin, olumlu bir şekilde konuştuğumda kendi kendimi tebrik ettim. Bu ilişkiyi güzel bir şekilde yürütebileceğime bir kez daha ikna olmuştum. İlk kez gerçek manada bir ilişkim olsa da üstesinden gelebilecektim sanırım.

Ilgaz omzunun üzerinden bana baktığında bakışları vücudumun açıkta olan o kısmında gezindi, kaşları çatılmıştı. "Bir plaja gitseydik, evet belki. Ulan Pikap'a gidiyoruz. Akşam olduğunda müzik dinlemeye, içki içmeye bir sürü it gelecek. Sana bakacak olduklarında..." Duraksadı, homurdanırcasına derin bir nefes verdi. "Ki bakacaklar. Kendi mekânımda o bira şişelerini bir taraflarına sokmaz mıyım?"

"Çıplakmışım gibi davranmayı kes. Kanı bozuk şerefsizler yüzünden kimse ne giyip giymeyeceği konusunda sınırlandırılamaz. Ha birilerinin canı kaşınmak ister, belalarını ararlar. Problem değil, şu bira şişeleri konusunda sana yardım ederim." Bu kez dudaklarında bir kıpırdanma oldu, gülümsemesi yüzüne yayıldığında ben de sırıttım ve ardından uzanıp yanağını öptüm.

"Hem ben sadece sana bakacağım, önemli olan bu değil mi?" diyerek dudaklarımı, dudağının kenarına sürtüp başımı ona doğru kaldırdığımda tatlı bir ifadeyle gülümsemeye çalıştım. Arabayı durdurduğunda göğsümün ortasına yerleşen heyecan duygusuyla bakışlarımı ön camdan dışarısına çevirdim.

Az biraz fesat düşünmekte haklıydım; neticede ben, Ilgaz ve Chevrolet üçlüsü bir araya geldiğimizde ortam biraz ısınıyordu. Fakat tanıdık sokağı fark ettiğimde Pikap'a geldiğimiz için arabayı durdurduğunu anladım. Bozuntuya vermemeye çalışarak başımı geriye doğru çektim, arkamı döndüğümde elimi kapıya götürmüştüm ki çıplak olan belime değen ellerini hissettim. Bedenim ona doğru çevrilirken geniş ellerini belimin iki tarafına yerleştirdi. "Gel buraya," diye mırıldandıktan saniyeler sonra bedenimi kendine biraz daha yaklaştırdı. Arabaya bindiğimden beri gözüme ilişen dudaklarını fazla bekletmeden dudaklarımın üzerine yerleştirdi.

Dudaklarımın arasında gezinen sıcak dudakları geçen saniyelerin ardından alt dudağıma uzun ve sert bir öpücük bıraktıktan sonra hafifçe geri çekildi. "Pikap'ı siktir edip baş başa kalabileceğimiz bir yere mi gitsek? Kıyafetlerini çıkarmak için pek uğraşmam da gerekmeyecek baksana." Diyerek üzerimdeki gömleği işaret etti, ardından gömleğimin bağlanmış ucuna ellerini götürdü ve çözmeye çalıştı. Kasıtlı olarak sataşıyordu, pislik herif.  Ellerimi omuzlarına yerleştirip onu abartılı bir ifadeyle ittirdim ve birazını çözdüğü gömleğin ucunu yeniden bağladım. "Bir Albay'ın kızına yanlış hareketler bunlar bayım, üzerinize bir orduyu salar haberiniz olsun."

Cebinden çıkardığı kürdanın şeffaf paketini yırttıktan sonra kirpiklerinin altından yayvan bir gülümsemeyle bana baktı ve kürdanı az önce öptüğüm için kızarmış olan dudaklarının arasına yerleştirdi. "Üzerime sadece büyük kızını salsa olmaz mı? Ardından bizi bi salsa, rahat bıraksa? Ne dersin, güzel olurdu bence?"

Elimi kapının koluna attığımda omzumun üzerinden ona baktım. "Her gün görüşüyoruz zaten, adam daha ne kadar salsın bizi?" Arabadan indiğimde aslında işin sadece bu boyutunun olmadığını biliyordum. Babam açık açık Ilgaz ile ayrılmamı istememişti, ilişkimizi de sorgulamamıştı. Onun dediği tek şey, yakın bir zamanda İstanbul'a dönecek olduğumdu. Feray'ın sınavlarına sayılı bir zaman kalmıştı, ona destek olmam gerekiyordu. Fakat ben ardından buraya dönmeyi planlasam da sanırım babam böyle düşünmüyordu. Buraya dönmediğimde otomatikman Ilgaz ile ilişkimin kesileceğini düşünüyor olmalıydı. Ilgaz'ı kabullenmesi zaman alacaktı ve şimdiden hissedebiliyordum, bu benim için epey yorucu olacaktı.

"Beyza'nın yanına yerleş işte tekrardan, kız kaç oldu çağırıyor. Hem o da yalnız ve biliyorsun son yaşananlardan sonra hassaslaştı da. Cidden bu askeriyede kalma olayı git gide canımı sıkıyor. Mis gibi ev var işte. Hani şu senin odanın penceresinin, benim odamın penceresine baktığı? Bundan güzel ev mi olur?"

Ilgaz arabadan indiğinde arkamdan yürümeye başlamıştı. Yüzümü görmediği için memnundum çünkü bir hayli canım sıkılmıştı. Birkaç günlüğüne, belki de birkaç haftalığına İstanbul'a gidecek olma durumumdan henüz ona bahsedememiştim. Final sınavlarını kaçırmıştım, babam bu yüzden de ateş püskürüyordu. O yüzden en azından bütlere yetişmem lazımdı. Çünkü onun Ilgaz yüzünden bir dönemi yaktın temalı cümleler kurmasına izin vermek istemiyordum. Başıma kakıp duracaktı ve Ilgaz'ı sevmemesi için daha çok sebebi olacaktı.

"Tamam, ben de meraklı değilim askeriyede kalmaya. Kısa bir süre içinde Beyza'nın yanına geri gelmek istiyorum tabi ama öncesinde babamı ikna etmem lazım."

İstanbul mevzusunu ayaküstü konuşmak istemediğimden ve kapıdaki Görkem Abi'yi gördüğümden şimdilik geçiştirmekten başka bir yol bulamamıştım. Yalan da değildi, Beyza ile olan ev arkadaşlığımızı, mahalleyi özlemiştim elbette. Fakat önce kısa da olsa İstanbul ziyareti yapmam farz olmuştu artık.

Ilgaz daha fazla üstelemedi, kapının önünde Görkem abiyle kısaca konuştuğumuzda ikimizin arasında gidip gelen bakışlarından birlikte olduğumuzu fark ettiğini anlamıştım. Bu durum hoşuna gitmiş gibiydi. Demir kapıdan içeri girdiğimizde elimi ellerinin arasına almıştı Ilgaz. Onun biraz daha gerisinde olduğumda yaşadığım afallama durumuna sadece benim şahit olmam güzeldi elbette.

Parmaklarımız birbirine kenetlenmişken yüzüme yerleşen aptal gülümsemeden kurtulmak istedim. Eskiden el ele tutuşma olayının saçma olduğunu düşündüğüm zamanlar olmuştu, fakat şimdi o ellerimi tuttuğu her an tamamlanmış hissediyordum, bu aitlik hissi de tuhaf bir biçimde hoşuma gidiyordu.

Merdivenleri çıkmayı bitirip bar katına ulaştığımızda en öndeki masalardan birine oturmuş, küçük yüzünü avcunun içine yaslayan Beyza'yı gördüm. Başını kaldırdığında günlerdir solgun görünen yüzünde canlı sayılabilecek bir gülümseme belirdi. "Ya bugün geleceğinizden haberim yoktu. Hoş geldiniz!" Oturduğu yüksek tabureden yere indiğinde ben de istemeden de olsa hala Ilgaz ile birleşmiş olan ellerimizi ayırdım, Beyza'ya doğru yürüdüm. Kollarımı bedenine dolayıp birbirimize kısaca sarıldığımızda garip bir şefkat duygusu hissettim. Feray'a duyduğum o sahiplenici, koruyucu içgüdüyü Beyza'ya da hissediyordum ve onun günlerdir solgun görünmesi beni çok üzmüştü.

Geriye çekildiğimizde bana baktı, gözleri tebessümüyle beraber kısılmıştı. "Ne kadar da hoş olmuşsun," dedikten sonra arkamda, dudaklarının ucundaki kürdanı geveleyen Ilgaz'a baktı. "Bu güzel kızı kapan yakışıklı, söyle bakalım iyileştin mi?"

"Canımı sıkacak bir şeyler olmazsa şu anlık iyiyim," deyip etrafa bakındığında muhtemelen Beyza onun neden bahsettiğini anlamamıştı. Henüz gündüz olduğu için gece kulübünde kimse olmadığı için rahatlamış görünüyordu. O sırada mutfak kısmından Buğra çıktı. Ilgaz'ın yanında beni görür görmez gülümsedi ve bize doğru yürüdü. "Geldiğin için çok teşekkür ederim Arya ya. Bu kıyağını unutmayacağım."

Ilgaz neler olup bittiğini anlamak için önce Buğra'ya ardından bana baktığında kürdanı dudaklarının arasında çevirmeyi bırakmıştı, dudaklarının arasından çektikten sonra tekrar Buğra'ya döndü. "Ne olmuş buraya geldiyse? Hayırdır bir kutlama falan mı var, ben bilmiyorum?"

Tabi, Ilgaz henüz neden Pikap'a gelmek istediğimi bilmiyordu. Buğra'nın benden rica ettiği şeyi söylememiştim çünkü dışarıda söylersem muhtemelen reddedecekti. "Bu gece Beyza'yı dışarı çıkaracağım, bir gecelik yerime bakmasını istedim. O da kırmadı sağ olsun beni. Senin için de bir problem olmaz değil mi, nasıl olsa onun yanında olacaksın? Bu gecelik izin istediğimi söylemiştim hem, yerine birini bulursan sıkıntı olmaz dedin." Ilgaz'a dönüp durumu açıkladığında, Beyza şaşkınlıkla Buğra'ya bakıyordu. Dudaklarında güzel bir gülümseme belirdi, ardından hızlıca sevgilisini yanağından öptü. "Yaa baş başa olacağız yani?"

Beyza'nın sevincine gülümserken bir an yanımdaki Ilgaz'ı unutmuştum. Ona baktığımda yüzünün kaskatı kesildiğini gördüm. Dudaklarını hızlıca birbirine bastırdığında öfkeli görünüyordu. Bir iki kez idrak etmek istercesine bir onlara bir bana baktı, ardından da bağırdı. "Lan sen sevgilinle baş başa kal diye benim sevgilim neden it kopuklara barmenlik yapacak? Yerine bakacak birini bul dediysem, gerçekten yerine bakacak birini kast ettim. Cinsiyeti erkek olan mesela? Kendi mekânımı mı yıktıracaksınız ulan bana?"

Sanırım üçümüzde de farklı tepkiler meydana gelmişti. Beyza, Ilgaz'ın bu çıkışına içerlemiş görünüyordu. Başını Buğra'nın omzuna yerleştirip konuştuğunda sesi gücenmiş gibi çıkmıştı. "Buğra neredeyse haftalardır tek başına sabaha kadar idare etti burasını. Çoğu zaman uykusuzdu ve doğru dürüst görüşemiyorduk bile. Ne olmuş bir gece çalışmayacaksa?"

"Onu mu diyorum kızım ben? Günlerce izin alsın mesele değil. Neye sinirlendiğimi çok iyi biliyorsunuz."

"Arya daha önce de burada çalışmıştı, işi en iyi bilenlerden biri. Sen de yanındasın diye sorun olmaz diye düşünmüştüm." Buğra'nın tepkisi ise ona yakışacak soğukkanlı ve sakin bir tepkiydi. Bu konuda özel bir ders almış gibiydi sanki.

Benim tepkim ise ikisinden de farklıydı. Şaşkındım ve ağzım kulaklarıma varmıştı neredeyse.  Cümlenin içinde geçen benim sevgilim ifadesini duyduğuma çok emindim ve benden ilk kez bu şekilde bahsediyordu. Yani aylar önce Özge'yi sinir etmek için söylediği 'Benim Sarışın'dan sonra gerçekten ondan bana dair böyle aitlik belirten bir cümle duymak, üstelik sevgilim sözcüğünü işitmek... Ne bileyim tüm dengem alt üst olmuştu işte ve yüzüme yerleşen sırıtmayı belli etmemek için çabalıyordum.

"O zaman sadece garsonluktu yaptığı. Bar kısmında durduğunda kaç tane canına susamış herif yavşayacak haberin var mı? Arkamdan iş çevireceğinize bana söyleseydiniz ben de  Mete'ye gelmesini söylerdim. Neyse hallederim ben, Beyza birazdan gözlerinden çıkardığı lazerle beynimden kan akıtacak. Defolup gidin ulan, sinir kotam doluyor şimdiden."

"Eh senin de sevgilin var, halden anlıyorsun artık." Buğra belirgin çenesini sıvazlarken Ilgaz'a bakıp ardından Beyza'ya göz kırptı ve onu biraz daha kendine yasladı. 

"Lafa bak, lafa. Yalnız büyüğümsün falan demem gelişine çakarım bir tane suratına ha. Beyza'nın abisiyim bir yerde, benim yanımda sırnaşmayın bari oğlum.  Gösteririm ben halden nasıl anladığımı da neyse. Gece de arayacağım, evine gitmemiş olsun bu kız o zaman görüşeceğiz."

"Aa merhaba baba, sen de mi buradaydın?" diyerek Ilgaz'a alaycı bir ifadeyle baktığımda bana ters ters bakmakta saniye gecikmedi. Babamın arkasından söylediği lafı ona geri iade ettim. "Bi sal çocukları, bi rahat ver."

"Abilik olaylarına hiç girme Ilgaz'cığım. Arya ile biz de benziyoruz bak, yoldan geçen birkaç kişiyi çevirsen Arya ile kardeş olup olmadığımızı sorsan ikimiz de sarışın olduğumuzdan kardeş olduğumuza inanmakta zorluk çekmezler. Eh, gruptaki iki kızdan biri sevgilim olduğuna göre diğeri de kardeşim gibi bir yerde. Ben de abilik görevimi yapıp geçen gece Arya'nın sende kaldığını saygıdeğer Albay'a ispiyonlayayım o halde, yakışık alır mı?" Buğra'nın söyledikleriyle gözlerim kocaman açılmıştı ve kahkaha atmamak için kendimi dizginlemem gerekmişti. Buğra'dan böyle cümleler duyacağımı kırk yıl düşünsem tahmin edemezdim. Beyza aynı Buğra gibi pis pis sırıtırken Ilgaz'ın zaten kızıl kahve olan gözlerinden alevler yükselmeye başlamıştı, burnundan soluyordu. 

"Ağzında da bakla ıslanmasın zaten Beyza. Sıçtığınız boka kadar her şeyi söylüyor musunuz birbirinize?"

"İlişkinizde iki yılı devirdiğinizde sizi de göreceğiz Ilgaz Bey." Beyza bilmiş bir ifadeyle Ilgaz'a bakarken Buğra eğilip Beyza'nın boynunun arkasına bir öpücük kondurdu. "Ilgaz ağabeyi kızdırıyoruz sanırım," diye kasıtlı olarak Ilgaz'a sataştığında kesinlikle çok eğleniyordum. Ilgaz elindeki kürdanı yere fırlattıktan sonra homurdanarak bar kısmına yürüdü. "Oğlum bi siktirin gidin nereye gidiyorsanız, bak tersimden kalktım zaten zorlamayın beni."

Beyza ve Buğra birbirlerine baktığında sırıttılar, sonra da bana baktılar ve hep beraber gülmeye başladık. Ilgaz dolaptan çıkardığı sodayı dudaklarına götürürken bize geri zekâlıymışız gibi küçümseyen bakışlarla bakmakla yetindi. Beyza'nın neşesinin yerine geldiğini görmek daha da mutlu olmama neden olmuştu.

Hiçbirini birbirinden ayıramazdım sanırım. Doruk da, Beyza da, Buğra da gerçekten kardeşim gibiydiler. İlk başlarda Buğra biraz daha çekindiğim biri de olsa, son yaşanan olaylarda bana herkesten daha çok destek olmuştu ve şimdi baktığımda onu Doruk ve Beyza kadar seviyordum. Ah, bir de Mete vardı elbette. Benden zibilyon kez özür dilemeye razı olan şapşik çocuk. Yine çocukluğumdaki gibi dört mükemmel arkadaşa sahiptim. Rafa kaldırdığım o iki dostluk ise çok uzak zamanlara ait olsa da sanırım her daim hatırlayacaktım. Güzel anıları biriktirdiğim o defterin arasında olacaklardı her zaman. Tıpkı hayatımda büyük bir yer etmiş ilk aşkım gibi, Onur gibi.

***

Tamam, elbette barmenlik yapmak kolay bir iş sayılmazdı. Bir kere çevik olmanız gerekiyordu ve asla Buğra kadar çevik birisi sayılmazdım. Yani onun hızının neredeyse yarısı bir hızda istenilen içkileri hazırlayabiliyordum fakat yine de normal şartlarda tabi ki çok daha zor işler mevcuttu. Ama sürekli üzerimde gezinen bakışların sahibi yan tarafındaki taburelerde oturan erkekleri de göz hapsine aldığından bir gerginlik çıkacak diye diken üstündeydim. Bu yüzden normalden de yavaş bir hız sergiliyordum.

Az önce benden istediği cam bardaktaki birasını yudumlarken aynı zamanda bardağı kıracak biçimde sıkıyor, hemen yanındaki sakallı, piercingli, yirmilerinin ortasındaki adama bakıyordu. Herifin benden votka isterken laubali olduğunu fark etmiş olmalıydı ve bir sonraki hamlesini pusuya yatmış bir avcı edasıyla bekliyordu.

Nitekim öyle de oldu. Elim ayağıma dolanmıştı, biriken siparişleri yetiştirmek için uğraştığımdan adam istediği votkayı tekrar hatırlatma gereği duydu. "Yenisin galiba? Hadi ama alt tarafı bir votka, on saat oldu güzelim?"

Kafam zaten çalan müzikten iyice ağrımıştı. Viskiyi, votkayı ayırt edemeyecek kıvama gelmiştim. Bir de bu sabırsız manyak canımı sıkıyordu. Annesinin karnında kaç ay durmuştu acaba?

"Sen de yenisin galiba. Benim mekânımda çalışanlarıma yavşayacak pezevenk cesaretini gösterdiğine göre. Daha önce o yarım aklını alan olmamış belli ki." Ilgaz, elindeki bira bardağını önündeki tezgâha sertçe çarptığında hızlıca elimdeki votka dolu bardakla arkamı döndüm. Ilgaz çoktan ayaklanmıştı. "Votkanız hazır," diyerek bardağı adamın önüne ittiğimde herif de hiç oralı olmamıştı. Tepesinde dikilen Ilgaz'a az önceki laubali ifadesiyle bakmaktan hiç de çekinmiyordu.

"Patron olduğunu bilmiyordum. Çalışanının başında beklediğine göre altına yattığı çok belli. Başkaları tadına bakmasın, onu altına almasınlar diye mi bu celallenme?"

Gözlerim kocaman olurken sadece bir iki saniye sonra güçlü bir çarpma sesi duydum. Karşımdaki herifin çenesine yediği darbeyle çenesinin kırıldığına emindim. Ilgaz, onu tişörtünün yakalarından tutup ayağa kaldırdığında ardından gözünün tam üstüne alnını geçirdi. Arka planda müziğe karışan kız çığlıklarını duyana kadar transa girmiş gibiydim. Kendime geldiğimde, hızlıca bar tezgâhının arkasından açıkta olan kısma çıkmak için dolandım. "Seni evire çevire sikerim orospu çocuğu! İçinde beyin barındırmayan kafanı götüne monte etmemi ister misin? Tadına bakarsın ha?"

"Ilgaz!" Yanlarına doğru ilerleyecek olduğumda merdivenlerden koştur koştur çıkan Mete'yi, arkasındaki Doruk'u, onun gerisindeki Görkem Abi'yi görmüştüm. Mete ile Doruk'un ne zaman geldiklerini bilmesem de geldikleri için yaşadığım rahatlamadan dolayı olduğum yere bayılabilirdim.

Ilgaz'ın art arda gelen darbelerinden dolayı sendeleyen adam Ilgaz'a vurmayı ve onu savuşturmayı başaramamıştı. Doruk, adamı Ilgaz'ın elinden almasaydı Ilgaz'ın ne denli ileri gideceğini düşünmek bile istemiyordum. 

Doruk adamı kendi arkasına alıp gövdesini adeta siper ederken Mete de Ilgaz'ın önüne geçmiş ve onu geriye doğru çekiştiriyordu. "Abi başın belaya girecek. Mekânı mı mühürleteceksin, kendine gel öldürüyordun adamı!"

Ilgaz, Mete'nin dediğini umursamazken hala öfkeyle burnundan soluyordu, bir kaç kez ileriye doğru hamle yapsa da önüne geçen Mete'yi yine de tam olarak ittirmedi. Kolunu tezgâha yasladığında göğsünün hızlıca inip kalktığını gördüm, yüzü kıpkırmızıydı. "Ne yaptın lan it?" Doruk ifadesiz ve soğuk yüzünü arkasında duran, ağzının kenarından akan kanı üzerindeki tişörtün ucuna silmeye çalışan adama doğru çevirdi.

Ilgaz'a sataşırkenki cesaretinden, laubaliliğinden eser kalmayan piç kafasını kaldırıp Doruk'a baktığında gözleri daha da bir korkuyla açılmıştı. Ilgaz ile boy ölçüşebilecek biri değilken Doruk ile asla ama asla boy ölçüşebilecek biri değildi. Az önce deli cesareti göstermişti anlaşılan. "Abi ben valla b-ben bilmiyordum kız arkadaşı olduğunu. Votka bir türlü gelmeyince boş bulundum, öyle tadına bakmak dediysem kıza sulandığımdan değ-"

Gözümü bir açıp kapamalık zaman diliminde adamın önümüzdeki bar tezgâhına hızlıca kafasının bastırıldığını gördüm, yaşadığım şokla dudaklarımdan ufak bir çığlık kaçmasını engelleyemedim. "Bi bitmediniz koduğumun pezevenkleri! Ablama tecavüz etmeye kalkan o orospu çocuklarına ne yaptım biliyor musun? Göstereyim mi?" Doruk, geniş elini adamın boynuna doğru bastırıp tezgâhın keskin kısmına alnını sürtmesine neden oldu. Göğsümden ağzıma doğru yakıcı bir sıvının yükseldiğini hissettim. "Doruk, lütfen," diyebildiğimde sesimi ben hariç kimse duymuyor olmalıydı.

 "Doruk! Doruk, bi bırak herifi!" Görkem Abi, Doruk'u geriye çekmeye uğraşırken Mete de hızlıca atılıp araya girdi, aynı zamanda az önce öfkeden kudurmak üzere olan Ilgaz da şimdi onu geriye çekmeye uğraşıyordu. Üçü güç bela Doruk'u adamın üzerinden uzaklaştırabildiğinde yaşadığım dehşetle sırtımı hemen arkamdaki duvara yaslayabildim. Bacaklarımdaki tüm güç çekilmiş gibiydi. Derin soluklarım eşliğinde şerefsiz herifin Görkem Abi tarafından dışarı çıkarılışını, Mete ve Ilgaz'ın, Doruk'un önünde durduğunu, müşterilerin şaşkın ve korku dolu ifadelerini izledim. Dakikalar içinde de birkaç kişi mekânı terk etmişti.

Darmadağın hissediyordum. Kızlarla da erkeklerle de kavga etmiş, birilerini pataklamıştım elbette ama az önce gördüğüm biçimde kan dondurucu bir kavga yaşamamıştım. Doruk'un gözlerinde gördüğüm öfke Ilgaz'ınkinden de beterdi. Ruhsuz, hırslı, öfkenin en koyu tonuna bulanmış dehşet dolu yüz ifadesi. Benim tanıdığım Doruk bu değildi. Sanki başka birinin gözlerini görmüştüm o eskiden sevimli olan yüzünde. Murat Atahan'ın beni boğmaya kalktığı o ruhumu yok eden günü anımsatmıştı bana. Gerçek Doruk'u kaybetmiş olduğumuzu kabullenmek istemiyordum. 

Birkaç dakika sonra kendime gelebildiğimde elinde iki tane su dolu bardakla içeriden çıkan Mete'yi gördüm. Bardağın birini Ilgaz'a, diğerini de Doruk'a uzattı. "Alın için şunu, yemin ederim gerdiniz ulan beni."

Yanlarına geldiğimde az önceye göre daha sakin görünen, elindeki bardağı dudaklarına götüren Ilgaz ile göz göze geldiğimde bakışlarımı çektim. Ne kadar sinirlenirse sinirlensin daha az şiddet içeren bir şekilde yollayabilirdi herifi buradan. Her laf atan şerefsizin seviyesine inmeye kalksa bir gece kulübü işletmesi son derece mantıksızdı. Böyle yaptığında o laubali piç akıllanmış mıydı sahiden?

Terleyen ellerimi üzerime sildikten sonra üzerime sinen korkuyu gizlemeye çalıştım. "İyi misin?" diyerek kolumu uzatıp Doruk'un omzuna dokunduğumda dikkatini çekebildim. Az önceki öfkeli, olduğum yere sinmeme neden olan bakışlar şimdi soğuk, ruhsuz, dümdüzdü. "İyiyim ya bir sorun yok, stres attık işte. Ilgaz herife kafa atmış, buz falan koyun alnına. Ben kapıya, Görkem Abi'nin yanına geçiyorum." Elindeki su bardağını bar tezgâhının üzerine bıraktıktan sonra az önce hiç bir şey olmamış gibi son derece sakin adımlarla merdivenlere doğru ilerledi.

Hayır, Doruk iyileşmiş falan değildi. Doruk tamamen dibe batmıştı.

Ellerimi alnıma yerleştirip başıma saplanan ağrıyı savuşturmaya çalışırken art arda uzun solukları ciğerlerime gönderdim. "Gel benle, alnına buz koyalım," diyerek başımla mutfağı işaret ettim Ilgaz'a. "Bar ve müşteriler sende," diyerek Mete'nin yanından geçerken başıyla onayladı beni.

Masalarına sinmiş, gergin ve hoşnutsuz bir ifadeyle içeceklerini yudumlayan müşterilere dönüp sahte bir coşkuyla bağırdı. "Oturmaya mı geldiniz yurdum insanı? Hadi canlanın biraz, yazın hit parçasıyla kurtlarımızı dökelim! Oynayan kızlara, eğitmeni olduğum spor salonunda bir saatlik duş bedava! Maksat yaz günü kimse ter kokmasın!"

Omzumun üzerinde saçmalayan Mete'ye baktığımda bir ya sabır çektim ve mutfağa girdim. Manyaklar bir tane değildi ki! Ilgaz peşi sıra arkamdan mutfağa girdiğinde ona bakmadan buzluğun içinden buz torbası çıkardım. Arkamı döndüğümde Ilgaz mutfak dolabına kalçasını yaslamıştı, kahverengi gözleri yüzümde geziniyordu. Başını hafifçe yana doğru eğdiğinden parmaklarımı çenesine yerleştirip başını dikleştirmesini sağladım ve elimdeki buz torbasını alnındaki kırmızılığa doğru birden bastırdım. "Y-yavaş, çok soğuk be!" Refleks olarak alnına bastırdığım torbayı ittirmek istediğinde elimi bir anlığına geri çektim, ardından bu kez yavaş bir biçimde torbayı bastırdım. "Adama kafa atmadan önce düşünecektin bunu. Rahat dur şimdi."

"Niye surat asıyorsun?" diye gözlerimin içine bakarken gıcırdayan dişlerini birbirine bastırdı. "Baştan söyledim, peşin peşin. Asılan olursa elimden bir kaza çıkacağını. Buğra'ya yerine bakacağının sözünü verirken bunu göz önünde bulundurmalıydın. Bir de yetmezmiş gibi, üzerindeki bu şey. Kaç kişi gözünle yedi sayamadım. Sadece bir tane şerefsizi döverek günü bitireceksem bence asıl başarı bu."

Elimdeki torbayı alnına biraz daha bastırdığımda "Aah!" diye acı bir inleme döküldü dudaklarının arasından. "Bitti mi?" diye sordum.

"O herifi dövdüğüm için özür dilemeyeceğim. Hak etti piç kurusu. Şeytan diyor kurt köpeklerimin önüne at, kan alsınlar gö-"

Torbayı eline tutuşturduğumda cümlesini tamamlamadı ve bileğimden yakalayıp geriye çekilmemi engelledi. "Tamam, tamam sustum. Mete geldi, bar kısmıyla o ilgilenecek, dışarı çıkalım diyeceğim ama Mete'ye de güvenemiyorum milletin sevgilisine duş falan teklif eder o ayarsız. Bu mekân bu gece ikinci bir vukuatı kaldıramaz."

Beni güldürmek için söylediği cümlelerden dolayı ruhsuz bakmaya devam edemedim. Eliyle alnına bastırdığı torbanın üzerine elimi yerleştirdim. Bıkkın bir nefesin ardından bu kez daha yumuşak bir ifadeyle baktım ona. "Acıyor mu hala?"

"Dudaklarınla iyileşmeyi bekliyor,"

Küçük bir çocuk gibi omuzlarını düşürüp başını bana doğru eğdiğinde gülümsememe engel olamadım. Beni nasıl eriteceğini, kıvama getireceğini hep biliyordu. Ondan bir gün bile ayrı kalacak olmak çok zorken, en azından bir hafta gibi bir süre görüşemeyecek olmak beni derin bir kedere boğuyordu. Asıl içime korku salan düşünce ona bu kadar kısa bir sürede nasıl bu denli bağlandığımdı. Bir tarafım hala bunun bir delilik olduğunu söylüyordu.

Torbayı elimle geri çektiğimde buzdan dolayı hafifçe ıslanmış alnındaki kırmızılığın üzerine dudaklarımı bastırdım, sonra da alnımı onun omzunun üzerine yerleştirdim. "Geçti mi peki?"

"Geçti." Diyerek kollarını belime dolayıp bedenimi tamamiyle göğsüne yasladığında huzurlu bir iç çektim ve ben de ellerimi onun sırtına yerleştirdim ve parmaklarımla rastgele hayali çizgiler çizerken sırıttım. "Yalancı,"

"Yalan değil, çocukken de düştüğüm zaman yaralarımın üzerinden öperdi anne..." Duraksadı ve cümleyi tamamlayıp annem diyemedi. İşte o an, koca bir yumruyu hissettim boğazımda. Kalakaldı orada, sonra da bir ağırlık yerleşti göğsüme. Kelimelerin tarif edemediği bir sızı turladı vücudumu ve son durağı kalbim oldu. 

Göğsümün yaslandığı vücudunun gerildiğini anlayabilmiştim, onu gevşetmek için parmaklarımı sırtında gezdirmeye devam ettim. Acımı belli etmemeyi, onu daha fazla üzmemeyi istediğimden sakin bir sesle sormaya çalıştım. Yüzümü omzuna biraz daha yaslayıp kokusunu derin derin içime çektim. On üç yaşındaki o çocuğa sarıldı o an kollarım. "İyileşir miydi?"

"İyileşirdi." Dedi, sesi deminkinin aksine daha tereddütsüz çıkmıştı. "Yalan söylemediği zamanlardı. Gerçekten dediği gibi yaraların daha çabuk iyileştiğini görmüştüm. Sonra yaralarını iyileştiren o insanlar, acımasızca en büyük yarayı açıyorlar kalbinde ve çekip gidiyorlar. Bugün teyzem aradı ve yine onu hatırladım, çok saçma... Hala onu unutmamış olmam çok saçma." Sesi sonlara doğru git gide çatallaşırken geri çekilip yüzüne bakmak istedim. Fakat buna izin vermedi, başımı nazikçe omzunun üzerine tekrardan yerleştirirken geri çekilmek için direnmedim. Böyle hassas bir konudan bahsederken onu zorlamak istemiyordum. Kendini neredeyse hiç açmayan, onu acıtan duyguları çoğu zaman yüzeye yansıtmayan biriydi. Derinlerde bir yerdeydi o yaralar ve ancak onun istediği şekilde dokunabilirdim o yaralara. 

Aynı benim gibi başını diğer tarafımdaki omzumun üzerine yaslarken sıcak nefesini tenimde hissettim. Hissettiklerimi, söylemek istediklerimi dile dökerken acının tanıdıklığını fark ettim, artık hayatınızdan çıkardığınız eski bir dost kadar tanıdıktı hala. "Onunla bir sürü iyi anın olmalı, onları unutmak zorunda değilsin Ilgaz. Hayatının bir noktası onunla dolu. Onları yok edersen, yaşanmamış sayarsan bu gerçekten devam etmek olmayacak.  Hem yaralarını böyle güzel iyileştiren bir insanın kasıtlı olarak senin canını yakmak isteyeceğine inanmıyorum. Birine kızarız, belki de ömrümüz boyunca konuşmayız bir daha o kişiyle, eskisi gibi olamayız. Ama bir gün onunla ilgili güzel bir anıyı hatırladığımızda o günleri özlemle anıyorsak..." Elimi biraz daha hızlanmış kalbinin üzerine yerleştirdiğimde titrek bir nefes verdim. "O insan da derinlerde bir yerde de olsa hala buranın bir parçası." 

Belki bir şeyler daha söylemek istedim. Onu affet diyebilmeyi istedim. Fakat benim de ses tonum sonlara doğru titrediğinden sustum. Hala bir yanımın kızgın olduğu Onur'u hatırlarken her cümlemde, affet demenin de anlamı olmayan bir sözcük olduğunu fark ettim. Tek bir bakışıyla yumuşadığınız insanları kim affetmemeyi isteyerek seçerdi ki?

Acıtan, sizi yaralamış insanları unutmuyor olmak değildi, asıl canınızı yakan artık asla bir anıdan daha fazlası olamayacakları gerçeğiydi.

Ama dünya dönmeye devam ederdi, gündüzler tükenir, geceler yeni bir güne yön verirdi. İnsanın hafızası o günkü kadar net olmaz, acı o günkü kadar kalbinizin üzerini işgal etmezdi. O insanı unutmazdınız ama unuttuğunuz o acının ilk günkü yoğunluğu olurdu. Daha katlanılabilir hale gelirdi acı ve siz adına iyileşmek derdiniz. Aslında affedebilmeyi başarabilecek kadar unutabildiğinizde iyileşirdiniz.

Şimdi fark ediyordum ki yaralarım Ilgaz tarafından iyileştirilirken yarayı açanlara da eskisi kadar kin beslemiyordum, eskisi kadar kızgın değildim. Azalsa da tamamen geçmeyecek kırgınlıktı belki. Çokça özlemdi. Eski anılara duyulan bir özlem ama o da şu andan vazgeçecek kadar değildi.

İkimiz de aynı anda başımızı birbirimizin omzundan yavaşça kaldırdık. Islanmış gözlerim, onun çok hafif de olsa kızarmış olan gözleriyle buluştuğunda içimde yakıcı kuyuların kaynadığını hissettim. Sevdiğiniz insanın canının acımasının, kendi canınızın acısından daha fazla sizi yakması dünyanın garipliklerinden bir başkasıydı.  Fakat gözlerinin aksine yüzünde yine o hayran olduğum gülümsemesi belirdi, gözlerinin kenarları kısılmıştı. Ellerini çıplak olan belime yerleştirip biraz daha yakınına çekti beni, şimdi tam anlamıyla dip dibeydik. "Seni çocukken tanısaydım, sırf yaralarımı öp diye bilerek her gün bisikletten düşerdim."

Az önce söylediklerimin üzerine bir şey söylememişti, fakat bakışlarından ve söylediği cümleden bile bir nevi beni onayladığını biliyordum, az öncekinin aksine rahatlamış görünüyordu. Ortamın yoğunluğunu dağıtmak istemişti, ben de ona ayak uydurdum. Bu hep böyleydi, aramızda ritmi sürekli değişen bir dans vardı ve birbirimize ayak uyduruyorduk. 

"Öpecek miydim bakalım? Hem ben seni çocukken tanısaydım, yine aynı şekilde bana sataşmadan duramayacağından o yaraları bizzat kafanda taşla ben açardım. Sen benim çocukken nasıl cadı olduğumu bilmiyorsun. Anneannem kavgadan zor ayırıp eve götürüyordu beni."

"Ama sonradan bana aşık olurdun," dediğinde bir anda ellerini dizlerimin altına yerleştirdi, birden ayaklarım yerle olan temasını kesti ve saniyeler sonra onun kucağında buldum kendimi. Az önceki hüznüm hızlıca kaybolduğunda onunla olduğum zamanlardaki hissettiğim o tarifsiz mutluluk geri gelmişti. Kollarımı boynuna doladığımda onunla inatlaşmaktan keyif almadığımı söyleyemezdim. "Hiç de bile olmazdım," diyerek omuz silktim bilmiş bir ifadeyle.

"Olurdun işte,"

"Olmazdım. Sen âşık olurdun kesin bana!"

"Evet, olurdum. Tıpkı şu an olduğum gibi."

"Olmazdım diyo-"

Kendimi çocuk gibi onunla inatlaşmaya kaptırdığımdan dediklerini birkaç saniye sonra idrak edebildim, cümlem ağzımın içine yuvarlandı. Kucağında beni sımsıkı tutarken kahveleri, benim yeşillerimi buldu ve bana uzun uzun baktı. İlk kez dile getirdiği bu aşk mevzusu asıl şimdi ayaklarımın ciddi manada yerden kesilmesine neden olmuştu. Gel de bu adama aşık olma! "Olmaz mıymışsın?" deyip ardından kısaca güldüğünde uzanıp alnındaki belli belirsiz kırmızılığın üzerine dudaklarımı bastırdım. "Kesin olurmuşum," diye mırıldandım ve ardından ekledim. "Tıpkı şu an olduğum gibi."

***

Sırtımı, Ilgaz'ın göğsüne yaslamışken kulağım alt kattan duyulan müzikteydi ve Ilgaz'ın yanağımı, omzumu titreten ılık nefeslerinde. Sol elinin parmağını omzumdan bileğime doğru bir indiriyor, sonra aynı çizgiyi takip ederek geriye çıkarıyordu. Sağ elinin parmakları ise çenesinin hemen altındaki saçlarımın arasındaydı, yavaşça her bir tutamını okşarken birazdan uyuyup kalacağımdan endişeleniyordum, babamın yanına dönmezsem asıl eğlence o zaman başlardı işte. Arya diyerek bir kükresin bakalım da bir daha bu gece kulübünün on metre yakınından müşteri geçiyor muydu?

İki kez aramıştı, ne zaman döneceğimi, on iki olmadan askeriyeye dönmem gerektiğini tekrar tekrar vurgulamıştı. Beni almayı teklif etmişti, Ilgaz'ın getireceğini söylediğimde "Umarım getirir," diyerek homurdanmıştı. Ah, Albay'ım ah!

Sadece alt kattan duyulan müziğin haricinde odayı başka bir ses doldurmazken paylaştığımız o sessizliği bile sevmiştim. Hiç konuşmadan durduğumuz o dakikalar, başımın çenesine, boynuna, göğsüne yaslandığı o an... Ilık nefeslerinin kulaklarıma bir piyanonun en güzel melodilerinden daha güzel gelmesi... Ondan uzakken ve tekrar bir araya gelmemiz hayalken, hatta beni sevmesini bile uzak bir ihtimal gibi düşünürken onun için çok gözyaşı dökmüştüm. İmkânsız olduğunu bile bile, benden nefret ettiğini bile belki bir ihtimal diye geçirirdim içimden, belki bir ihtimal onu tekrar görebilirim. Bu şekilde kendimi avuttuğum çok geceler olmuştu. Ama sonra hep vazgeçerdim bu isteğimden, onu tekrar görürsem nasıl tek bir seferle yetineyim, nasıl o benden nefret ediyormuş gibi bakarken canım acımıyormuş gibi güçlü durmaya çalışayım, nasıl o arkasına bakmadan giderken onu durdurmamak için dilimi kanatırcasına ısırıp susayım? Böyle düşünürken bu isteğimden de vazgeçerdim işte.

Onsuzlukla boğuşup geceler boyu ağlamışken birlikte suskunluklarınız, sessizliğe kulak kabartmanız ve sadece birbirinize dokunmanız bile bu kadar kıymetliydi işte. Bir tarafım yana yakıla kabul ederken bu aşkı, diğer tarafım aşk olmamalı diye kalbimi uyarı bombardımanına tutuyordu. Korkuyordum ve korkularım için kimse suçlayamazdı beni. "Sadece güzel zamanlardı, işte bu da böyle bir aşktı." diyemiyordum ardından. Kendim olmaktan çıkıyordum severken, her şeyden vazgeçecek kadar, onun her şeyi olmayı isteyecek kadar sevebiliyordum. Tüm çocukluğumla, tüm bencilliklerimle, kendimden vazgeçişlerimle, suskunluklarımla, zamansız deli cesaretlerimle adeta tamamlanmak istercesine seviyordum.

Bu yüzden de hep kaybetme korkusuyla sınanıyordu, ruhum, kalbim. Öfkemi, nefretimi, kızgınlığımı çok rahat dile getirir, dışa vururdum ama sevdiğimi söylemekten, mutlu olduğumu dile getirmekten hep korkmuştum. Belki annesiz, babasız büyüdüğüm içindi. Belki de küçük bir çocukken bile okul denilen yerde kimse benle arkadaş olmaya yanaşmayıp beni tanımaya değer görmediklerindendi. Onlara hiçbir şey yapmadığım halde annemle, babamla canımı yakıp beni aşağıladıkları içindi. Sayılı insanı sevmiş ve de onları kaybetmiştim. Yeni birini sevebilmek de kalbim için bir nevi devrimdi. 

Bu yüzden hayatımda başıma gelen ilk güzel şeye, Onur'a bu denli vurulmuş, bu denli gitmemesini istememiştim benden. Sonra korkular, korkuları doğurmuştu, acılar ise acıları. Acıyı unutmak da değildi o zamanlar talep ettiğim, acıyı uyuşturabilmekti.

Ilgaz ile tanışana dek öyleydi de. Şimdiyse hiçbir rüyanın erişemeyeceği güzellikte bir anda, onun kolları arasında sessizliğin belki de ilk kez bu denli huzuru çağrıştırdığı bir zaman bir kitabın hoşunuza giden bir sayfasını işaretlemek, çok beğendiğiniz bir satırının altını çizmek gibi bu anların her saniyesini özümsüyor, kalbimin sızlayan yerlerine hiç unutmayayım diye siyah mürekkebi dağıtıyordum.

Her yerine yazdım ismini, tüm odacıklarına, en kuytu köşelerine, tüm acıların üzerine. Kalbim atmaya devam ettiği müddetçe silinmeyecekti. 

Ona döndüğümde çenesini başımdan kaldırdı ve uzun uzun yüzüme baktı müptelası olduğum kirpiklerinin arasından. "Gitmen gerekiyor, değil mi?" diyerek kolunu kaldırıp saatine baktı. Yüzünün asıldığını gördüğümde biraz daha doğrulup dudaklarımı onunkilere bastırdım. "Kalmayı her şeyden çok isterdim ama babam sana sarsın istemiyorum." Daha önce de takıldığım serseri çocuklar yüzünden babamla tartışmıştık, onlara karşı en ufak bir şey beslemediğim için babamın da onlardan nefret etmesi, onların canına okuması sorun ettiğim bir şey değildi hatta umurumda bile değildi. Ama şimdi, Ilgaz'ı sevsin istiyordum, onu kabullensin, onunlayken mutlu olduğumu fark edebilsin istiyordum. O yüzden sınırları zorlamak değildi niyetim bu kez, ortak sınırları belirlemekti.

"Pekala, kediciği şatosuna bırakma vakti geldi." Deyip doğrulduğunda istemsizce gülümsedim ve ben de ayağa kalktım. Üzerime yerleşen duygu yoğunluğundan uyuyarak sıyrılmayı umdum. Zaten Ilgaz saçlarımla oynadığı için tekrar esnemiştim de.

Merdivenlerden başım onun omzuna yaslı bir şekilde inerken Ilgaz'ın omuzlarının birden gerginlikle kasıldığını hissettim ve başımı omzundan kaldırdım. Onun baktığı yere baktığımda adımlarım duraksadı. Mete hararetli bir biçimde karşısındaki Doruk'a bir şeyler anlatmaya çalışırken Doruk sıkmaktan kızarmış yumruğunu tezgâha geçirdi. "Orospu çocuğu!" diye kükredi. Sanki yüzündeki damarlar yırtılıp dışarı çıkacak kadar ürkütücü görünüyordu.

"Doruk!" diyerek Ilgaz önde ben arkasında yanlarına doğru koşturduğumuzda uykum kesinlikle sonuna kadar açılmıştı ve rahatsız edici adrenalin, korku damarlarımda gezinmeye başlamıştı. "Ne oluyor?" Ilgaz benim yerime bu soruyu sorarken Doruk öfkeli soluklarını yatıştıramıyordu, panik atak geçiriyormuşçasına solukları hızlı ve düzensizdi. "Babam boşuna öldü lan, babam boşuna öldü. Söyleyeyim mi ne olduğunu, söyleyeyim mi? O herif kazandı, olan bu! Ben ise kaybettim, sadece ben kaybettim, sadece ben!"

Doruk titreyen ellerini nereye koyacağını bilemezken aniden yönünü değiştirdi ve merdivenlere yöneldi. Ilgaz peşinden gidecek olduğunda Mete elinde tuttuğu telefonu göstermişti. "Bunun olacağını tahmin ediyorduk Ilgaz, adam cinayet suçundan aklandı. Fakat Doruk bilmiyordu."

Telefonu Mete'nin elinden nasıl aldım, uyuşan parmaklarım arasında nasıl tutmaya devam edebildim bilmiyorum. Bildiğim tek şey o an okuduğum o haberin gerçek olduğunu içten içe biliyor olmamdı ve bilmediğim şey ise bundan sonra neler olacağıydı.

Seçimlerde zaten kendi partisi kazanan Murat Atahan, üzerindeki suçlamadan aklanınca kazandığı şeye çok geç olmadan kavuşmuştu. Murat Atahan artık resmi olarak belediye başkanıydı. Bir tahmindi belki ama bana kalırsa işte bu tam olarak sonun başlangıcıydı.

..

.Yeni belediye başkanımız hayırlı uğurlu olsun, peki ya bu gerçekten sonun başlangıcı olur mu?

.Geri dönen umduğumuz Doruk olmadı, ne düşünüyorsunuz? 

Bu bölümü yayınlamayı istemesem de gerçekten daha iyisini yazmak için haftalar geçecek, artık olduğu kadar diyerekten atıyorum. Bölümün içinde geçen 42 birbirinden bağımsız ruh haline takılmayın, kafamı toplayamadım pek, üzgünüm. Murat kısmı da bu bölüme sığmadı, haberim olmadan adamı kitaptan çıkardım sanırım. Sonun başlangıcı dediysem de başlığa çok aldırmayın, spoi falan vermiyorum yani.  Bölümü genel düşünelim. Bölümü nasıl buldunuz? Yorumlarınızı ve oylarınızı bekleyeceğim. 43. bölümde görüşene dek herkesi geçtim, kendinize iyi davranın. Her biriniz çok değerlisiniz ve seviliyorsunuz.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro